Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Sophie’s Choice

Bayan Arıza tarafından Ekim - 22 - 2012 zamanında yazılmıştır.

1933–1945 yılları arasında, Nazi Almanya’sı başkaları için ne ifade eder bilmem ama benim için insanların masumca katledildiği bir dönemdir. Sadece Yahudi oldukları için cezalara çarptırılanlar, insanların çıplak bir biçimde soyundurulduğu, suyun olmadığı, kapalı hücreye kapatılan insanlar…İnsanlar hücrenin kenarından isyan etse de bu isyanlarının bir anlamı yoktur. Acımasızlık her zaman önde olmuştur, merhamet artık geride kalmıştır.

Nazi Almanya’sı milyonlarca kurbanı hapsedebilmek için yaklaşık 20.000 kamp kurdu. Bu kamplar zorla çalıştırma kampı, geçici kamp ve özel olarak katliam için inşa edilen imha kampı gibi pek çok biçimde kullanıldı. Milyonlarca insan farklı türlerdeki Nazi kamplarında hapsedilerek kendilerine kötü muamele edildi. SS idaresinde, Almanlar ve işbirlikçileri yalnızca imha kamplarında üç milyondan fazla Yahudi’yi öldürdü. Böyle bir seneyi anlatmak hatta bunları yazmak sadece tarihsel bilgiler, yaşayanlar içinse büyük ıstırap…

Bunları çoğu kişi biliyordur ama yine de öncesinde bilgi vermek yararlıdır. Sinema tarihinin en iyi filmlerinin seçildiği her listede İkinci Dünya Savaşı'nın anlatıldığı filmlere rastlamak mümkündür. Ama her film aynı etkiyi yaratmıyor. Sinemayla aram çok iyi olmasa da böyle filmler konusunda seçici davranmışımdır. Şimdi size bahsedeceğim film "Sophie’s choice" (Sophie’nin Seçimi).

Sophie’nin Seçimi; olayı başka bir boyutuyla ele alıyor. Film farklı şekilde anlatılıyor. Sophie’nin hikayesi genç yazar Stingo’nun ağzından anlatılıyor. Yeni geldiği Brooklyn’de, Polonya’lı Yahudi Sophie Zawistowski ve sevgilisi Nathan Landau ile arkadaş olan Stingo, tutkulu ama bir o kadar da sorunlu bir aşk yaşayan çiftin ilişkisine tanıklık etmeye başlar.

Zamanla bu iki çift ile ilişkileri ilerlemiştir. Sophie sürekli olarak kabuslar ve rahatsız edici hayaller görürken, sevgilisi Nathan da soykırım takıntısı yüzünden şizofreniye varan şiddetli krizler geçirmektedir. Kendisini biyolog olarak tanıtan Nathan aynı zamanda uyuşturucu almakta ve değişik ruh hallerine bürünmektedir.

Sophie’nin hikayesi gün geçtikçe gün yüzüne çıkmaya başlar. O esnada her şey başkalaşır. Nathan’ın Sophie’yi yalnız bıraktığı gecelerde Sophie’ye Stingo eşlik etmektedir. Bu bazen Hathan tarafından farklı anlaşılsa da ilk zamanlar bu sorun biraz da olsa çözülür. Ama sonrasında Nathan ne olacağını sezmiştir. Stingo iyi bir dost olmasının yanı sıra iyi yazar olmasıyla Nathan’a kendini sevdirmiştir.

Yazdıklarını okutmak istemese de Nathan’ın bir gün onları okuması tesadüf olmamıştır ve Nathan, Stingo’nun gelecek vaat eden bir yazar olduğunu düşünmeye başlamıştır. Günler geçtikçe bu üçlü bir arada vakit geçirmeye başlar. Ama oldukça çok vakit geçirmektedir. Bunun zararı daha sonra anlaşılacaktır. İlk başlarda Sophie’nin ölüm isteğine farklı bir açıdan bakan Stingo  Sophie’nin Nazi kampında başına gelenleri öğrendiğinde Sophie’nin içindeki ölüm isteğini anlamaya başlar.

O süreçte Sophie ile Stingo yalnız kalmaya başladıklarında kendi hikayesini anlatmaya başlar Sophie. Yaşadıklarının korkunçluğunu izlediğinizde rahatlıkla anlayabilirsiniz. Nazi Kampına çocuklarıyla getirilen Sophie getirildiğinde O’na kötü davranılmaktadır. Bazı ifade edemediklerini kampta bulunan bir üst merciye anlatmak istese de üst bunu anlamak istemez ama sonrasında çocuğu için yalvararak çocuğunu kurtarır.

Filmde bu sahnelerle beraber "feedback" de yapılmaktadır, o sahnelerde kumandan ile Sophie arasında geçen diyaloglar yansıtılmaktadır. Kumandan Sophie’ye yaklaşır "seninle sevişmek istiyorum" der, buna ses çıkarmaz Sophie, kominist olduğunu ima eder Kumandan, buna da ses çıkarmaz; tam giderken kominist olmadığını dindar bir Katolik olduğunu ve Polonyalı olduğunu söylemektedir.

Bu konuşmalar geçtikten sonra Kumandan, Sophie’ye çocukları arasında bir tercih yapmasını söyler. Sophie, tercih yapamamıştır ve Kumandan askerlere emir verip iki çocuğu aldırtmıştır. Bu da hikayenin öncesi olsa da devamı olarak gözükmektedir. Bir otel odasında Sophie, Stingo’dan içki isterken bunları anlatmaktadır.

Nathan ortadan kaybolduktan sonra Stingo ve Sophie’yi tehdit eder. Sophie ve Stingo deli gibi Nathan’dan korkmaktadır. Kendilerini temizleyeceklerini düşünür ve kaçarlar. Stingo, Sophie’yi ne kadar çok sevdiğinden, hayallerinden, nerede yaşamak istediğinden bahseder, ama Sophie için durum aynı değildir. Sophie yaşlı bir kadın olduğundan ve bir çok sorundan bahseder. Beraber aynı yatağa girerler. Sevişirler. Stingo yatakta öyle huzurludur ki havalarda uçmaktadır. 22 yaşında bakir biri olarak sonsuz fantezilerinin tanrıçası ile aynı yataktadır. Hisleri öyle derindir ki karşısındaki kadının hisleri buz gibi olsa da onun için farketmez.

Stingo, sabah uyandığında Sophie Nathan’a dönmek zorundadır. O'na ait her şey Nathan'dadır. Her seviştiğinde Nathan aklına gelir, ellerini bırakmamak üzere birbirlerine söz vermişlerdir. Stingo uyandığında sophie bir mektup bırakır. Anlattığı hayallerinde istediği kadını bulacağından, iyi sevgili olduğundan, kanında buz dolaştığından, ne olursa olsun Nathan ile olması gerektiğinden bahseder.

Filmin sonlarına doğru Stingo, Nathan ile Sophie’yi aynı yatakta ölürken görmüştür. Verdikleri sözü yerine getirmiştir Nathan ile Sophie. Ama bu hem Stingo için hem de Nathan’ın abisi için ağır olmuştur. Filmin sonlarına doğru Emile Dickinson yazılı defterde şiir okunmaktadır, bu da bizi filmin öncesine götürmektedir…

Filmin artıları:

* Merly Streep, Peter Mac Nicol, Kevin Kline’nin mükemmel oyunculuğu, * Senaryo ve anlatımın akıcı ve sadeliği, * Her anlamda merak duygusunu sonuna kadar taşıyan bir film olması, * Konusu itibariyle gerçekçi bir anlatımı tercih etmeleri filmi daha izlenilebilir kılmış.

Özetlemek gerekirse; soykırımı, aşkı, tutkuyu, acıyı ve bütün duyguları içinde barındıran bir filmdi. İzlemeniz önerilir.

Cem Kurtuluş’tan Kesmeşeker Konser Kritiği (13 Ekim 2012, Karga)

Bayan Arıza tarafından Ekim - 19 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Kadıköy denince akla çok yazılacak çok şey gelir. Bunların başında da Kesmeşeker ve Cenk Taner geliyor. "Üstelik tanışmışız da bir Kadıköy akşamında, gidebilir miyiz dersin buradan uzaklara?" diyerek Cenk Taner her konserde olduğu gibi bizlere rotayı gösteriyor.

Bu konser de kapıya erken çöküp Karga’ya erken girdik. Yine hüzün, yine acılar, yine bir şeylerden dem vuruldu. İçkiler havada uçuştu ve her zamanki gibi kaldığımız yerden devam ettik. Sıkışık sıkışık oturanlar da bu konserde gözlerden kaçmadı. Ama bu konserde sürprizler vardı. Belen Ünal, Genç Osman Yavaş, Peyk’den Veysel Çolak, Karapaks’tan Kaan Altan, Direc-t’ten Bilge bu akşamın konukları oldu.

Cenk Taner açılışı "Adını unutmaya devam ediyorum" ile yaptı. Sonrasında konuklar sahneye çıktı. Genç Osman Yavaş çıktı ilk önce sahneye. Ve şarkılar ardı ardına sıralandı. Ne mi çaldılar bu konserde? Sürprizler vardı işte. "Buradan Uzaklara" ile yalnızlar ligine selam verdi ve sonrasında değişik bir repertuar vardı. "Kalbi Kırıklar Bankasında", "Zaten" sürpriz şarkılardandı.

Konserin ilk yarısı "İzin Vermedi Yalnızlık" albümünden ayrıydı. "İşte Güneş" denildi. "S.O.S", "Rüzgarlı Deniz Kıyısı", "İyidir İyi" çalınanlar arasındaydı. "Sen hep belki dedin" öyle içimizden sayıklasak da çalınmaması önemli değildi. Neyse ki konserde çalınmayan parçalara yer verilmişti. "Ne zaman gitti tren?" bu konserlerin en çok yer verilen parçası.

Maria da seyircinin şarkıya katılışları yadsınamaz desem de bu her konserde olan bir şey. Ve konser arasında biraları içeriye gizlice sokup bardaklara döküp ve Kesmeşeker dinleyicileriyle paylaşmak da gecenin güzelliklerinden biriydi. Genci, yaşlısı her zaman ki gibi kitle gecenin hakkını vermişti.

13 Ekim’de en çok üzüldüğüm nokta Radical Noise konseriyle aynı günde olmasıydı.

Cenk Taner’i çoğu kez izlesek de yine tercihimizi Cenk Taner'den yana kullandık. Bu konserde konuklardan kaynaklı olduğunu sanıyorum, çalınan şarkılar genel olarak akustik albümden değil, diğer albümlerdendi. Ama bu durum, konseri daha da güzelleştirmişti.

Kaptan ile her daim olmaya devam edeceğiz. Kesmeşeker dinleyicisine "Dipten sevgiler, saygılar derinden" diyerek ayrıca fazla kafanızı ağrıtmadan yazımı bitiriyorum.  

O Türk edebiyatına yön vermiş bir şair ve eserleri tartışılmaz. Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna başlıca eserleri ama en çok bilineni "Kürk Mantolu Madonna". Bazı aşk romanları vardır okudukça okumak istersiniz, yapmacık değil doğaldırlar. Böyle romanlar içinde bol bol hüzünü, hasreti konu alır ve ulaşamayan şeylere daha da yakınlaştırır. Bazı kitaplar vardır içinde kaybolursunuz, bazı kitaplar vardır sizi uzaklara götürür.

Ve her şey Kesmeşeker’in Maria şarkısıyla başlamıştı, oradaki Maria ile burdaki Maria tıpa tıp aynı. Ve Şimdi Kürk Mantolu Madonna’yı yorumlamak istiyorum sizlere.

Romanın şüphesiz kahramanı Raif Bey'dir. Raif ilk bakışta çok sıradan, işi ve evi arasında dönüp duran bir hayata sahip. Neredeyse hiç konuşmayan ve sessiz biridir.

Bir gün Raif Bey gerçekten çok hastalanır ve işyerindeki masasında bulunan eşyaların kendisine ulaştırılmasını ister. Bu eşyaların arasında bir de defter vardır.

Defter aslında bir günlük değildir. Sadece yıllar sonra karşılaştığı eski bir dosttan sonra belki kendisinin de inanamadığı hayatını ve geçmişini bir anda kâğıda dökmüştür. Her şey 10 yıl önce Raif’i babasının Almanya’ya sabunculuk öğrenmeye göndermesiyle başlar.

Kitaptan bir alıntı:

"Yaşamak, tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek, hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak; herkesten daha çok, daha kuvvetli yaşadığını, bir ana bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak. Ve bilhassa bütün bunları anlatacak bir insanın mevcut olduğunu düşünerek, onu bekleyerek yaşamak. Dünyada bundan daha ferah verici bir şey olabilir miydi?"

Evet böyle bir şeydi. Her şey bir sergide Kürk Mantolu Madonna’yu görmekle başladı. O her gün gelip onu görüyordu ama sergiye gelenler ona tuhaf gözle bakıyordu. Hatta bir gün bir kadın bunu tuhaf bakışlarla süzdü. Ama bu kadının kürk mantolu Madonna olduğunu bilmiyordu. Bir süre sonra bunu da öğrendi. Onu hep takip ediyordu, ve sonunda onunla tanışmış, ahbap olmuştu. Çoğu zaman ikisinden ses çıkmaz, çoğu zaman da her yere birlikte giderlerdi.

Raif sevmek için bütün fedakârlıkları göze alıyordu. Seviyordu da, ona yakın olmak onun için önemliydi. Diğer insanlardan daha önemliydi, işte bu insan Maria idi. Ve Raif’i çok etkilemişti. Ona yakın olmak derken fiziksel olarak değil tabiki de. O, Maria ile ahbaptı. Maria, Raif’e her şeyini anlatıyordu, Raif te onu güzelce dinliyordu. Hatta Maria ilk başlarda Raif’in bambaşka bir erkek olduğunu düşünüyordu, ama sonra erkeklerin hepsinin aynı olduğunu düşündü. O bunda önceden gelen bir düşünceydi. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi, aralarında sorunda vardı.

Hayatınızda kaç Maria tanıdınız, kaç Maria sizi etkiledi ben bilmem ama Kesmeşeker’in Maria’sı bir, ikincisi de Kürk Mantolu Madonna’nın Maria’sı; bunlar insanın üzerinde büyük etki bırakır.

Maria, ne varsa onla paylaşıyordu. Arkadaşlıktan da öteydi ama Raif ona açılamıyordu. Çünkü Maria’nın söyledikleri Raif’i sarsmıştı ya da ben öyle hissettim. "Benden hiçbir şey isteme" diyordu Maria. Raif te bundan utanıyordu, çok şey istemiyordu. Onun için mutluluk Kürk Mantolu Madonna’sı ile birlikte olmaktı. Gözleri ondan başkasını görmüyordu. Maria’yı seven çok insan vardı. Her şeye rağmen O Maria’yı kabullenmişti. Kıskanmıyordu. Bir gün neden kıskanmadığını Maria da merak etmişti. Ve yine sessizlik oluştu. Maria daha fazla konuşurken, Raif bey fazla sesini çıkarmaz sadece onu dinlerdi.

Noel geldiğinde bunlar yine birlikteydi. Sabahlara kadar içmek Maria’nın tek isteğiydi aynı Kesmeşeker şarkısında olduğu gibi. Ne kadar çok benzerlik var değil mi, sarhoş olmayı da severdi. Bir defa ikisi kendilerini kaybetmişti ama ellerinde de değildi. Ama ikinci defa içtiklerinde biri sarhoş değildi. Raif Bey onunla ilgili hiç kötü şey düşünmezdi, çünkü o onu her haliyle kabul etmişti.

Maria’yı bir gün Raif Bey eve bırakmıştı. Ama Maria bu defa Raif Bey hakkında farklı düşündü ama sarhoştu bunun da etkisi vardı tabii. Ama Raif Bey’in aklından kötü bir şey geçmemişti. Bütün iyiliklerine rağmen Maria, Raif Bey’i sevmediğini söyledi. Ama Raif Bey her şeye rağmen onu seviyordu hem de karşılık beklemeden. Çünkü onun için ona bakmak bile yeterliydi. Dostça bir yaklaşım ve gülüş Raif Bey için kâfiydi.

Ve kitabın en can alıcı noktası şu sözler sanırım, en azından bende büyük iz bıraktı:

“Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey.”

“Kadın, sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmeyen arzulara üzülüyor, kırılan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu.”

Bunları alıntı olarak kitaptan aldım. Raif Bey'i hiç kimse sevmemişti, o ise bir şeylerden kaçıyordu. Bunu kitabı okuduğunuzda daha iyi anlayacaksınız.

Maria ile ayrıldıklarında Raif Bey’de üzüntü hakimdi. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşünüyordu. Çünkü bir insana bir insan yeterliydi ama olmayınca…

Ve Raif Bey o umutsuz Maria’ya umut saçıyordu. Maria, erkeklere karşı nefret içindeydi. Ama Raif Bey onunla arkadaş olduktan sonra Maria düşüncelerini şu sözlerle açıkladı:

"Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum! Bu eksik sana değil, bana ait…Bende inanmak noksanmış…Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum…Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar…Ama şimdi inanıyorum…Sen beni inandırdın…Seni seviyorum…"

Ayrıldıklarında Raif Bey büyük bir üzüntü içindeydi. Adeta kimseyi görmek istemiyordu, rengi atmıştı. Ve Raif Bey ondan ayrıldığında şöyle diyordu:

"Zaten kadınlar pek acayip mahlûklardı. Bütün hatıralarımı toplayarak bir hüküm vermek istediğim zaman, kadınların hiçbir zaman sahiden sevemeyecekleri neticesine varıyordum. Kadın sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmeyen arzulara üzülüyor, kırılgan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu." Bunlar ise Raif’in, aşkına karşılık bulduğuna inanmaktan vazgeçtiği anda aklından geçenlerdi. Bir insanın bir insana yeteceğine inanmıştı ama "Her şeyin bir hayal, aldatıcı bir rüya” olduğunu görünce inanmak ve ümit etmek kabiliyetini de yitirdiğini düşündü. Düşündü ve yanıldı.

Sokaklarda dolaşıyordu, duvarlara bakıp bir şey görme isteği içindeydi. Ondan haber de bekliyordu hem de onu arıyordu. Bir gün Maria’nın evine gitti ve Maria’yı bulamadı. Komşusu Maria’nın hastalandığını söyledi. Bu Raif Bey’i doğal olarak sarstı. Raif Bey her yerde onu arıyordu. Ve sonunda o da hastaneyi buldu. Sonra Maria, Raif Bey’e kendisinin daha iyi bakacağını söylüyordu. Ve eve götürdü, ona her gün baktı. Taa ki ölene kadar. Ve Kürk Mantolu Madonna artık ölmüştü.

Ve O öldükten sonra Raif Bey için hayatın bir anlamı kalmamıştı. Onu bir insan ancak bu kadar tesir altına alabilirdi. O da Maria Puder diğer adıyla Kürk Mantolu Madonna idi. Ve böyle bir aşk ancak kitaplarda geçer herhalde. Roman sevmeyenlerin bile sevebileceği bir kitap, acı, hüzün ve içinde bir çok şeyi içinde barındıran…Kadınların kendini "Kürk Mantolu Madonna" yerine koyabileceği, erkeklerin ise kendini Raif yerine koyabileceği bir kitap…   OKURKEN ALTINI ÇİZDİKLERİM:

* "zaten kadınlar pek acayip mahlûklardı. Bütün hatıralarımı toplayarak bir hüküm vermek istediğim zaman, kadınların hiçbir zaman sahiden sevemeyecekleri neticesine varıyordum. Kadın sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmeyen arzulara üzülüyor, kırılgan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu." Bunlar ise Raif’in, aşkına karşılık bulduğuna inanmaktan vazgeçtiği anda aklından geçenlerdi. Bir insanın bir insana yeteceğine inanmıştı ama "Her şeyin bir hayal, aldatıcı bir rüya” olduğunu görünce inanmak ve ümit etmek kabiliyetini de yitirdiğini düşündü. Düşündü ve yanıldı.

* "Kadın, sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmeyen arzulara üzülüyor, kırılan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu."

* "Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey."

* "Yaşamak, tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek, hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak; herkesten daha çok, daha kuvvetli yaşadığını, bir ana bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak. ve bilhassa bütün bunları anlatacak bir insanın mevcut olduğunu düşünerek, onu bekleyerek yaşamak.dünyada bundan daha ferah verici bir şey olabilir miydi?"

* "On seneden beri ona karşı duyduğum hiddetin, etrafıma karşı kendimi aşılmaz bir duvar içine alışımın hakiki sebebini şimdi anlıyordum. On sene, hiç azalmayan bir aşkla onu sevmekte devam etmiştim. İçime ondan başka hiçbir kimsenin girmesine müsaade etmemiştim. Fakat şimdi onu her zamandan ziyade seviyordum. Karşımdaki hayale kollarımı uzatıyor, ellerini tekrar avuçlarıma alıp ısıtmak istiyordum. Onunla beraber geçen hayatımız, o dört beş aylık zaman, bütün teferruatıyla gözlerimin önündeydi. Her noktayı aramızda konuşulan her kelimeyi hatırlıyordum. Sergide resmini görmekten başlayarak, Atlantik’te şarkısını dinleyişimi, yanıma sokulmasını nebatat bahçesi gezintilerini, odasında karşı karşıya oturuşlarımızı, hastalığını birer kere daha yaşıyordum. Bir hayatı baştan aşağı dolduracak kadar zengin olan hatıralar, böyle kısa bir zamana sıkıştırıldıkları için hahikattekinden daha canlı, daha tesirliydiler. Bunlar bana, on seneden beri bir an bile yaşamamış olduğumu, bütün hareketlerimin düşüncelerimin, hislerimin benden uzak bir yabancıya aitmiş kadar benden uzak olduğunu gösteriyordu. Asıl "ben" otuz beş seneye yaklaşan ömrümde ancak üç dört ay kadar yaşamış sonra, benimle alakası olmayan manasız bir hüviyetin derinliklerine gömülüp kalmıştım."

* "On seneden beri belki boşuna yere herkes kaçmışım, insanlara inanmamakta haksızlık etmişim. Aramış olsaydım, belki senin gibi birini bulabilirdim. Her şeyi o zaman öğrenmiş olsaydım, belki zamanla alışır, seni başkalarında bulmaya gayret ederdim. Ama bundan sonra her şey bitti. Asıl büyük ve affedilmez haksızlığı sana karşı yaptıktan sonra, hiçbir şeyi düzeltmek istemiyorum. Senin hakkında verdiğim yanlış bir hükme dayanarak bütün insanları suçlu tuttum; onlardan kaçtım. Bugün hakikatı anlıyorum, fakat nefesimi edebi bir yalnızlığa mahkûm etmeye mecburum."

* "Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim. İkinci defa oynayamam. Artık benim için eskisinden beter bir hayat başlayacak. Gene makine gibi akşam üzerleri alışveriş edeceğim. Kim ve ne olduklarını merak etmediğim insanlarla görüşüp onların sözlerini dinleyeceğim. Hayatımın başka türlü olmasına imkan var mıydı? Zannetmem. Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin. Bunu sonuna kadar götüremediysen, kabahat senin değil. Bana hakikaten yaşamak imkanını verdiğin için birkaç ay için sana teşekkür ederim. Böyle birkaç ay, birkaç ömür kıymetinde değil midir? Vücudunun bir parçası olarak geride bıraktığın çocuk ,bizim kızımız yeryüzünde bir babası bulunduğundan habersiz uzak yerlerde dolaşıp duracak. Yollarımız bir kere karşılaştı, fakat ona dair hiçbir şey bilmiyorum. Ne ismini, ne bulunduğu  yeri. Buna rağmen hayalimde onu daima takip edeceğim. Kafamda ona bir hayat seyri icap  edip yanında yürüyeceğim. Onun nasıl büyüdüğünü, nasıl mektebe gittiğini, nasıl güldüğünü ve nasıl düşündüğünü tasavvur ederek bundan sonraki senelerimin yalnızlığını doldurmaya çalışacağım. Dışarda gürültüler oluyor, herhalde bizimkiler döndüler. Hep yazmak istiyorum. Ama ne lüzumu var? Bu kadar yazdım da ne oldu? Bizim kıza yarın başka bir defter almalı ve bunu kaldırıp saklamalı. Her şeyi, her şeyi, bilhassa ruhumu hiç bulunmayacak yerlere saklamalı."

* "Yavaş yavaş bütün hayatım, henüz pek uzak olan bu günü hasretle beklemek şeklini aldı. Adeta gününün yetmesini bekleyen bir mahpus gibiydim. Günlerin ancak beni bu akıbete yaklaştırmak bakımından birer kıymeti vardı. Bir nebat gibi, şikayetsiz ,şuursuz, iradesiz, yaşayıp gidiyordum. Yavaş yavaş hislerim kütleşmişti. Hiçbir şeyden müteessir olmuyor, hiçbir şeye sevinemiyordum."

* "İnsanlara kızmama imkân yoktu, çünkü insanların en kıymetlisi, en iyisi, en sevgilisi bana en büyük kötülüğü etmişti, diğerlerinden başka bir şey beklenebilir miydi? İnsanları sevmeme ve onlara tekrar yaklaşmama da imkan yoktu; çünkü en inandığım, en güvendiğim insanda aldanmıştım. Başkalarına emniyet edebilir miydim?"

* "Böylece herhalde seneler geçecek, beklediğim gün gelecek ve her şey sona erecekti. Başka hiçbir şey istemiyordum. Hayat bana kötü bir oyun oynamıştı. Pekala; işte ne kendime ne başkalarına kabahat bulmuyor, hadiseleri olduğu gibi kabul ediyor ve sessizce katlanıyordum. Ama bunun sürüp gitmesine lüzum yoktu. Sıkılıyordum, başka bir şikâyetim yoktu."

* "Bir insana bir insan herhalde yeterdi. Fakat o da olmayınca? Her şeyin bir hayal, aldatıcı bir rüya tam bir vehim olduğu meydana çıkınca ne yapılabilirdi? Bu sefer inanmak ve ümit etmek kabiliyetini ben kaybetmiştim. İçimde insanlara karşı öyle bir itimatsızlık, öyle bir acılık peyda olmuştu ki, bundan zaman zaman kendim de korkuyordum. Kim olursa olsun, temasa geldiğim herkesi düşman hiç değilse muzır bir mahlûk telakki ediyordum. Seneler geçtikçe bu his kuvvetini kaybedeceğine şiddetlendi. İnsanlara karşı duyduğum şüphe kin derecesine çıktı. Bana yaklaşmak isteyenlerden kaçtım. Kendime en yakın bulduğum veya bulacağımı zannettiğim insanlardan en çok korkuyordum. "O bile böyle yaptıktan sonra!…" diyordum. Ne yapmıştı, bu malum değildi ve asıl bunun için muhayyilem en fena ihtimaller üzerinde duruyor, ve en ağır hükümleri veriyordu. Öyle ya…Bir ayrılık anında basit bir heyecanın sevkiyle verilmiş bir sözü tutmamak için en kolay çare, münasebeti hiç münakaşasız keşivermekti. Postaneden mektuplar alınmaz. Cevap verilmez. Var zannedilen şeyler bir anda yok oluverirdi. Kim bilir hangi yeni macera, hangi yakın ve daha makul saadet şimdi ona kollarını açmış bulunuyordu. Bunu bırakıp saf bir çocuğa biraz da gönlünü almak için söylenmiş bir söze bağlanarak meçhul bir hayata, nereye varacağı malum olmayan bir maceraya atılmak,onun daima iyi işleyen kafasının kabul edeceği bir iş değildi."

* "Anladım ki, hayatımdan o kadın çıktıktan sonra, her şey hakikiliğini kaybetmiş; ben onunla beraber, belki de daha evvel ölmüştüm."

* "Maria Puder’le tanışmadan evvelki boş, gayesiz maksatsız günler, eskisinden daha çok ıstırıp verici bir halde, yeniden başlamıştı. Arada bir fark vardı: Hayatın bundan ibaret olduğunu zannettiren bilgisizliğimin yerini şimdi, dünyada başka türlü de yaşanabileceğini bir kere öğrenmiş olmanın azabı tutuyordu. Etrafımın hiç farkında değildim. Hiçbir şeyden zevk almama imkân olmadığını hissediyordum."

* "Bir müddet, kısa bir müddet, o kadın beni her zamanki aciz, miskin halimden kurtarmış, bana erkek daha doğrusu insan olduğumu, benim de içimde yaşamaya müsait taraflar bulunduğunu, dünyanın zannedildiği kadar manasız olmayabileceğini öğretmişti. Fakat ben, onunla aramdaki rabıtayı kaybeder etmez, onun tesirinden kurtulur kurtulmaz, tekrar eski halime dönmüştüm. Ona ne kadar muhtaç olduğumu şimdi anlıyordum. Ben hayatta yalnız başına yürüyebilecek bir insan değildim. Daima onun gibi bir desteğe muhtaçtım. Bunlardan mahrum olarak yaşamam mümkün olamazdı. Buna rağmen yaşadım. Ama işte netice meydanda. Eğer buna yaşamak demek caizse, yaşadım…"

* "Bütün bunlara rağmen kafamda onun hatırasını kirletecek bir şey yoktu. Onun boşluğunu değil, fakat yokluğunu hissedecektim. Havran’a yaklaştıkça içime daha çok hüzün çöküyordu. Evimizi ve bütün kasabayı, onsuz tasavvur etmek bana güç geliyordu."

* "Acaba hakikaten  böyle miydi? Dünyada önüne geçilemeyecek hadiseler vardı ve biz bunların sebep ve mantıklarını anlayamıyorduk, bu doğruydu; fakat bazı mantıksızlıklar ve yolsuzluklar vardı ki güya tabiattan örnek olarak yapıldığı halde yapılmaması pek mümkündü."

* "Ve bir gün her şey bitti…O kadar, o kadar kati bir şekilde bitti ki, ilk anda işin azametini anlamak benim için mümkün olmadı. Yalnız biraz şaşırdım, bir hayli üzüldüm, fakat bu hadisenin hayatım üzerinde bu kadar büyük, bu kadar değişmez bir tesiri olacağını asla düşünmedim."

* "Etrafımda hiçbir şeyin değişmediğini görüyordum. Her şey biraz evvel gelirken olduğu gibiydi. Ne bende, ne beni saran eşyada bir başkalık vardı. Maria herhalde pencerede beni bekliyordu. Buna rağmen artık yarım saat evvel ki "ben" değildim. Binlerce kilometre uzakta, bir insan yaşamaz oluvermişti; bu vaka günlerce belki de haftalarca evvel olduğu halde ne ben, ne Maria herhangi bir şey sezmemiştik. Günlerin birbirinden farkı yoktu. Fakat birden bire, avuç içi kadar kağıt, her şeyi altüst ediyor, beni bu dünyadan alıp oraya götürüyor, benim buraya değil telgrafın geldiği uzak yerlere ait olduğumu hatırlatıyordu."

* "Demek ki insanlar birbirine ancak muayyen bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra, daha fazla sokulmak için atılan her adım daha çok uzaklaştırıyor. Seninle aramızdaki yakınlaşmanın bir hududu, bir sonu olmamasını ne kadar istedim. Beni asıl, bu ümidin boşa çıkması üzüyor. Bundan sonra kendimizi aldatmaya lüzum yok. Artık eskisi gibi apaçık konuşamayız. Bunları ne diye, neyin uğrunda feda ettik? Hiç!…Mevcut olmayan bir şeye malik olalım derken mevcut olanları kaybettik. Her şey bitti mi? Zannetmem. İkimizin de çocuk olmadığımızı biliyorum. Yalnız bir müddet dinlenmek ve birbirimizden uzak kalmak lazım. Ta birbirimizi tekrar görmek ihtiyacını şiddetle duyuncaya kadar…"

* "Eğleniyorlardı. Yaşıyorlardı. Ve ben, kafamın içine ve yalnız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde değil, altında bulunduğumu anlıyordum. Şimdiye kadar zannettiğim gibi, kitleden ayrılmanın bir hususiyet, bir fazlalık değil, bir sakatlık demek olduğunu hissediyordum. Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata bir şey ilâve ediyorlardı. Ben neydim? Ruhum bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu? Şu ağaçlar, onların dallarını ve eteklerini örten karlar, şu ahşap bina, şu gramofonlar hayatın kendilerine verdiği bir işi yapmakla  meşguldüler. Her hareketlerinin bir manası vardı, ilk bakışta  göze görünmeyen bir manası. Ben ise dingilden fırlayarak, boşta yuvarlanan bir araba tekerleği gibi sallanıyor ve bu halimden kendime imtiyazlar çıkarmaya çalışıyordum. Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu."

Paylaşan: Cem Kurtuluş

Tolga Kaçmaz’dan Martina Topley-Bird Konser Kritiği

Bayan Arıza tarafından Ekim - 12 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Konser cidden süperdi, bi kendisi bi de baterist vardi zaten sahnede ve sahnede söylerken sanki her şarkıyı yeni baştan yapıyormuş gibi söyledi, albüm kayıtlarıyla alakası yoktu yani ordaki çalış şeklinin. Konser sırasında gitarin teli koptu galiba, öyle bir şey oldu, dönüp "hiç böyle bir şey başıma gelmemişti, dün gece otelde otururken yapacak bir şey bulamadım, gitarla oynadım baya, o yüzden böyle oldu sanırım" dedi:)

Seyirciyle muhabbeti iyiydi, zaten hatunda ego sıfır resmen. Bir şey oluyo, kalkıp amfiyle oynuyo, düzeltmeye çalışıyo filan:D ki en önlerdeydik, mimiklerini filan seçebiliyoduk, hani yüz ifadeleri bile süperdi. Yaptığı şeyin teknik isimlerini bilmiyorum ama, şu sesini kaydedip tekrar tekrar çalmasını sağlayan bi alet var, pedallı bir şey, 2-3 tane şarkısını sadece kendi sesiyle yaptığı melodilerin üstüne söyledi ve hatundaki o ritmi tutturabilme yeteneğine hayran kaldım.

Gitarın bozulması dışında şarkılarında ne bi hata, ne bi nota kaçırma, hiçbir sorun yoktu:D Bateristi saymıyorum tabii burada, o 2 yerde ritim kaçıtmıştı. Ama O da süperdi, eliyle gitarı, ayaklarıyla bateriyi çalarken bi şarkı söylendi ve her sarkıda aletler değişiyodu:D Martina bi gitara geçiyo, bi klavyenin başına, bi vurmalı çalgı vardı (adını hatırlayamıyorum şu an) bi onun başına, hem çalıyo hem söylüyo:)

Yaptığı şarkıları/sözlerini sevdiğim birisi zaten, bir de onun üstüne böyle bi performans görünce sahnede cidden hayranlığım kat kat arttı.

Akbank Caz Festivali kaydetti bütün konseri de, nereden bulurum ya da bulabilir miyim o konserin kaydını bilmiyorum, biraz bakıncam bulmak için:)

Bence konserin tek kötü tarafı, o şarkıların live ve orjinal (özgün) hallerini dinledikten sonra albüm kayıtları o kadar cazip gelmiyor şu an:D

Konser başlamadan önce birkaç kişiye sordum "Caz Festivali için mi geldiniz? Yoksa Martina için mi?" diye, sorduğum herkes "Caz Festivali için, böyle bi festival için Türkiye'ye gelmiş sonuçta, gidip bi bakalım bari dedik" tarzında cevaplar aldım, konser bitiminde sordum aynı kişilere hepsi "çok memnun kaldık, çok süperdi, kesinlikle bundan sonra takip etcem" tarzında cevaplar verdi. Bunlar dışında Martina takipçileri de vardı kalabalık içinde tabii.

Konser sonrasnda imza için geldi seyircilerin arasına, orada da muhabbet etme-imza alma fırsatımız oldu, "sarılabilir miyiz?" teklifimize o kadar sıcak yaklaştı ki, soruyu duyar duymaz açtı kollarını sardı bizi:D ahaha:D

Bizden ayrılınca başkalarıyla muhabbet etmeye devam etti, bende kenarda onları izliyodum/dinliyodum. Dedim fırsat bu fırsat, bi röportaj teklifi yapayım, ki benim aklımda kişisel mailini alıp oradan kapsamlı sorular gönderip kapsamlı cevaplar almaktı, ben teklifi sununca (ki o sırada herkesle muhabbet etmişti, kulise dönecekti) "tamam hadi gel arkaya, orada yapalım röportajı" dedi:D Tabii bu ani cevap karşısında benim aklımda ne soru ne bir şey kaldı. Ayak üstü bi-iki soru geveledim, "Tricky ile olan şarkılarınız ve solo albümlerinizdeki şarkınızın şarkı sözleri çok farklı, Tricky ile olan şarkıların sözleri çok daha (strong), mesela Black Steel, neden?" tarzında bi soru sordum, "Black Steel'i söylemen hoşuma gitti ama o şarkının sözleri Public Enemy'ye ait, diğer şarkılar konusunda ise evet haklısın fakat sözlerin içeriği konusunda Tricky ile olanlara nazaran sadece dozunda azalma var, yoksa yine benzer anlama gelen sözler içeriyor mesela (Too Tough to Die) şarkısının sözleri" tarzında ilerledi bu soruya cevabı, en son bi de şeyi sordum:D

– Bu soruyu belki uygunsuz bulabilirsiniz fakat… – Olsun sen sor yine de.

Tam burada "what drugs…" dedim. Bi kahkaha attı, sonra devam ettim "…are Tricky is on?" sonra açıkladım biraz soruyu, bi arkadaşımla iddiaya girmiştik, neler kullanıp kullanmadığına dair filan, bir de sonunda "Eğer cevaplamazsan anlayışla karşılarım" dedim. O da "Bu soruyu bana değil Tricky'ye sorman lazım, ben O'nunla çalışmıyorum uzun süredir, son bir yıldır nerede ve ne yapıyor bilmiyorum, dediğim gibi bunu Tricky'e sorman lazım, O da turneye filan çıkıyordur gelir belki, yani evet cevaplamıcam bu soruyu" tarzında bir şeyler söyledi tabii gülüyordu sürekli bunları açıklarken.

Aklima başka soru gelseydi daha uzatmak istiyordum muhabbeti de, yok durdu beynim resmen o an:)

Kısaca, her anlamda tek kelimeyle muhteşem bir konserdi:)

10 Ekim 2012

İlker Yıldırım’dan Red Hot Chili Peppers Konser Kritiği (8 Eylül 2012, santralistanbul)

Bayan Arıza tarafından Eylül - 11 - 2012 zamanında yazılmıştır.

* K1'in önlerinde olmama rağmen sahneyi zor görebildim. Ama sonra anladım ki şanslı azınlıktanmışım. Seyircinin yarısı belki fazlası resmen grubu canlı izleyememiş, ekranlardan görmüş veya gelen sesten görüntü tahminleri yapmış.

* Under the Bridge çalarken "beni omzuna alır mısın?" kızları ve ona yalakalık yapan 18'lik eleman, ben dahil çevrenizdeki herkesin midesini bulandırdınız. Gidin Taksim'de takılın, bilete boşuna niye para veriyosunuz birbirinize kur yapmak için. Alkol alamadığım için şanslısınız, geçen sene sizin farklı türlerinize Judas Priest konserinde daha farklı davranmıştım.

* Alkolün yasak olması isabetli olmuş. K1'in yarısı, K2 ve K3'teki seyirci sinirden içip içip iç savaş çıkarabilirdi.

* Eyüp halkı artık rahat olabilir; Metallica da gelse artık santralistanbul'a gidecek adam zor bulunur.

* Tadelle'cilere teşekkürü borç bilirim; enerji takviyesi yaptılar.

* Setlist'i beğendim. Çalmayacağını bilsem de belki çalar mı diyerekten Blood Sugar Sex Magik bekledim ama maalesef. Otherside çalınmaması güzel oldu. Yeni albümden çalan parçalar hoştu. Hatta Blood Sugar Sex Magik ile gönlümde taht kuran grubun son albümlerini çok sevdiğimi konser ve konser sonrası farkettim. By the way ve Give it away konserin enerji patlama zirvesiydi ama Under the Bridge anlatılmaz yaşanır.

* İlhan Erşahin bence hoş bir sürprizdi.

* Grup genel olarak iyiydi ama Flea insan değilmiş onu da canlı seyrettik.

* Hayatımda ilk ve son defa alkolsüz bira içtim. İçenlere afiyet olsun ben almayayım.

* Konser çıkışında yaşanan kepazelik için çok yazılmış. Ek olarak belirteyim; evet Hazerfan'dan bile dönmek bu kadar zor olmamıştı.

* Görseller harikaydı. Konser canlı bir klip havasında geçti.

Bunlar da konserden kareler:

Rachel’dan Red Hot Chili Peppers Konser Kritiği (8 Eylül 2012, santralistanbul)

Bayan Arıza tarafından Eylül - 10 - 2012 zamanında yazılmıştır.

RHCP elbette harikaydı ancak mekân olarak fiyaskoydu. Böyle bir grubun konseri kesinlikle daha geniş bir alanda, ne bileyim Arena'da falan olmalıydı. Ayrıca bence kapasitenin çok üzerinde bilet satışı yapılmıştı. Kategori 3'ten de bilet almakla büyük hata yapmışız. Sahneyi görmek mümkün değildi. Sadece dev ekrandan görebiliyordun ki bu zaten beklenen bir şey tamam ama o kadar kalabalıktı ve sıkışıktı ki içerde dayanamayıp dışarı çıktık ve hemen yanı başında bulunan parktan, elimizde biralarımızla (içeride malum alkol satışı da yapılmıyordu) resmen içerden daha fazla sahneyi görerek seyrettik. Bizimle beraber orada başkaları da vardı ve bulunduğumuz park içeriye göre VIP gibiydi. Resmen boşa para vermişiz. İçerde nefes bile almak mümkün değildi. Ya paraya kıyıp Golden Ring'de falan olacaksın ya da böyle para vermeden dışardan seyredeceksin, ortası yok. En iyi kısmı motorla gitmemizdi zira giderken oluşan trafiği az çok tahmin edersiniz. Nitekim o çıkış hengamesine yakalanmamak için de sonunda erken çıktık yoksa motorla bile mahsur kalınırdı, çile olurdu. Benim içerde pek bir şey görmem mümkün olamadı sizin anlayacağınız.

Ortamın enerjisi çok güzeldi ama o kalabalıkta nefes alamıyordun, çok abartıydı, düşünürken bile fenalık geliyor. Ömrümde o kadar konsere gittim, bu kadar kalabalığa hakaten az denk gelmişimdir yani. Organizasyonun boktanlığı yüzünden pek konser ile ilgili bir anım yok maalesef. Birkaç parçada güzel güzel dansettik ve eğlendik. Ha kategori 3, ha dışarıdaki park, ses olarak hiç fark yoktu. Öyle doyasıya bir konser izledik diyemiyorum yani. Ama California'yi canlı dinlemek gene de güzeldi:)

Cem Kurtuluş’tan bir paylaşım: Rahat uyu Metin Kurt

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 29 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Memleketin değerleri birer birer elimizden kayıp gidiyor. Elimizden kayıp gidenlerden biri de 70’li yıllara Galatasaray formasıyla damgasını vurmuş, sadece futbol alanında değil siyasi anlamda da izini bırakmış isimlerden biri Metin Kurt. Şimdi ceza sahasında yapayalnızız. Değerler unutuldukça acılar daha da artar. Endüstriyel futbola her alanda savaş açmış biriydi Metin Ağabey. Sendikayı kurdu, orayı diriltmek istedi. İnandığı yolda yürüdü sadece. Yalnız, yitik bir savaşçıydı Metin Kurt. Duruşu vardı.

Metin Ağabeyin dediği gibi "Halka en yakın yer neresi? Çizgi. Ben de çizgide beklerdim. Kapalının önünde oynamamak için bir devre sağ açık".

İzleyemedik, o şerefe erişemedik, ama O'nunla tanışmak O'nunla bir şeyler paylaşmak şahsım adına inanılmaz bir duyguydu. İçki masasında O'nunla konuşabilmek harikaydı. siyaset konusunda ben ahkâm kesmezdim fazla bilgim olmadığıiçin. Hep O'nu dinlerdim, O anlatırdı ben dinlerdim. Ve Metin Kurt’un oturduğu masada daima Metin Kurt’un sözü geçerdi.

Futbolun endüstriyelleşmesi üzerine çok iyi tespitler yapardı Metin Ağabey. "Futbol arsada güzel, borsada değil" sözü akıllarımıza kazınmıştı. Televizyon olsaydı da izleseydik ya da erken yetişebilseydik o döneme, "keşke" demekten kendini alamıyor insan.

Gülümseyişleri adeta bir mücadele ruhuydu. Belki 5 kişi belki 10 kişi yola çıkardı kendisi. O'nun için önemli olan mücadeleydi. Yaptıkları bitmezdi, boş durmazdı. Hayatta daima bir koşturmaca içindeydi. "Ne kadar çok şey yaparsan o kadar hatırlanırsın" sözü Metin Kurt için geçerliydi. Zengin patronların, ağzı laflarla dolu siyasetçilerin izinde değildi O, kendi fikrini topluma duyurma çabasındaydı.

Yalnızdı, cesurdu, savaşçıydı, Özgürdü, yapacakları bitmeyecek bir insandı Metin Kurt…

Hiç destek görmedi, hiç…Hep yalnız başına bir köşeye atıldı, O’nu unutanlar oldu. Hatta bir gazete manşetinden O'nu hatırlayanlar oldu. Biz onu Kesmeşeker grubunun şarkısıyla tanımıştık, ama o güzel insanı bu kadar sürede benim için değerli yapan onun dik duruşuydu. Bu duruşa sahip olanlar her zaman farklı bir köşede kalmıştır. Lefter gibi, Metin Oktay gibi nice ismini unuttuğumuz efsanevi futbolcular gibi…

Onuruyla savaştı hayatta, onuruyla yaşad. Düzene her zaman karşı çıktı, dönen pisliklerden şikâyetçiydi ve buna karşı tepkisini en ağır şekilde vermişti. Salon solcuları gibi değildi. Emeğin yanında yüreği büyük olan bir insandı. İçki masasında bir şeylerden bahsederken O'nu dinlemiyorsanız büyük bir şey kaybetmişsinizdir.

1 Mayıs 2012 günü Metin Ağabey’e söz verdiğim için 1 Mayıs’a Sendika ile katılmıştım. Benim için gurur vericiydi. Fazla kişi değildik, çok az kişiydik. Ama çokluk veya azlık önemli değildi.

Metin Ağabey'in o günkü gülüşleri beni sevindirmişti, "bu kadar olmamız bile çok önemli" demişti. Yüzü öyle gülüyordu ki mutlu olmamanız imkânsızdı. 1 Mayıs dönüşü Piraye Kafe'ye oturmuş bir şeyler konuşmuştuk, sonrasında fotoğraflar.

Ne demiştim; Metin Kurt’un olduğu yerde sadece O'nun sözü geçerlidir. Bir gece çok geç saate kadar içmiştik, ertesi gün işim vardı ama Metin Ağabey'in sohbetine doyum olmuyordu. Bana o gün "Gel bize" demişti. Öyle güzel insandı ki. Samimiyeti, yalnızlığı, mücadelesi umudundan eksik olan bir adama bile umut veriyordu.

Hayatta boyun eğenler unutulur, ama bir iz bırakmış boyun eğmemiş, düzene karşı savaşmış insanlar her zaman hatırlanır, hatırlanmalıdır da…

Futbolun pisliklerle dolu olduğunu her defasında tekrarlamıştı Metin Ağabey. Kendi dönemindeki futbolcuları anlatırdı sık sık, ne kadar dişe diş mücadele ettiklerini, ama o futbolculardan artık kalmadığını da söylemekten çekinmezdi. O hiçbir zaman bir şeyleri söylemekten çekinmezdi. Döneminin politika gazetesinde yazarlık yapmıştı. Metin Kurt'un orada önemli yazıları çıkmıştı. Taksim kütüphanesinde bu önemli belgelere Metin Ağabey'le şahit oldum.. Söz vermiştim Metin Ağabey'e, bugün anlıyorum ki o sözü verdiğim için Metin Ağabey'e mutluyum ve gururluyum.

Kesmeşeker şarkısında da dediği gibi:

"Kula kulluk etmezdi çok yanlış biriydi". Yanlışlığı neydi Metin Kurt’un? Düzene boyun eğmediği için, paranın önünde değil emeğin önünde eğildiği için…

Protokol tribünün önünde oynamazdı Metin Kurt, bunun önemli bir yanı vardı O'nun için. Kimilerinin önemsiz olarak gördüğü, ama O'nun için çok önemli bir detay.

Metin Ağabey derdi ki "Trilyonların döndüğü bir spor pastası var. Kimler kazanıyor kimler kaybediyor bu sorgulanmalı."

Sorgulanacak şeyler o kadar fazla ki Metin Ağabey taraftarlar figüran yöneticiler kahraman duruma gelmiş. Şimdi Metin Ağabey'le birlikte çizgi dışında kaldık, çizgi dışına itildik. O giderken bizlere bir şeyler bıraktı, taşıyacağımız bir değer…

Fenerbahçe'lisi de sevdi O'nu, Galatasaray'lısı da çünkü O yaptıklarıyla sevdirdi kendisini. Duruşuyla sevdirdi.

Futbolun metalaştığını savundu, bazı kişiler Metin Kurt’a inanmadı, ama O inatçıydı, direnmeye devam etti ve isyan etti.

Metin Kurt, Türkiye’de mücadelenin sol açığıydı. "Çizgi Metin" diye hafızalara kazınmıştı Metin Ağabey. Benim için babacan bir insandı Metin Abi. Metin Ağabey'i sevenleri yalnız bırakmadı. Hayatı boyunca yalnız bırakılmıştı. Mücadelesini yalnız sürdürse de pes etmemesi insanlara ders olmuştu.

Metin Ağabey artık aramızda yok, futbolcular taşın altına koyun elinizi, sömürü düzenine karşı çıkmak bedel ödemek miydi yoksa? Bu düzen hep kandırır hep.

Metin Ağabey'le çoğu konuda anlaşırdık. Kendisi Elvis Presley hayranıydı, şarkılarını döneminde ezbere bilirmiş, öyle derdi.

Çizgi Metin’e olan vefa da önemliydi. Öldükten sonra hatırlanır bazı şeyler ve yitirilirler. Unutulmaya yüz tutmuş değerler öldükten sonra anlaşılırsa orada büyük bir sorun var demektir. Bu sporun her dalında geçerlidir. İşte Metin Ağabey de böyle unutulmaya yüz tutmuştu ve Kesmeşeker’in yeni albümünde tekrar hatırlanmıştı ve Metin Kurt Yalnızlığı şarkısında dediği gibi;

"Sen mi güzeldin yoksa hayat mı güzel?"

Sen daha güzeldin Metin Ağabey.

Senin öldüğün gün şarap şişemi senin için havaya kaldırdım Metin Ağabey. Piraye günlerimizi, Kadıköy’ü, seninle Karga Bar’da konser izlediğimizi, seninle tanışmayı, 1 Mayıs'ı, futbol ve siyaset hakkındaki tespitlerini, devrimci ruhunu, anılarımızı, hiçbirini unutmayacağım Metin Ağabey. Mücadelenin sol açığı unutulmayacak.  

Cem Kurtuluş’tan film kritiği: Her şey Çok Güzel Olacak

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 6 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Hayatta her şey iyiye giderken, birden ters köşe olmanız her zaman kaçınılmazdır. Ve bu kaçınılmazlık öyle yapışır ki yakanıza peşinizi bırakmaz ve kendinizi duvara çarpmış gibi hissedersiniz. İyi taraftan bakarsınız olaylara, kötüler gözünüze çarpmaz ve sonunda sert şekilde hayatın tekmesini yemiş olursunuz. O tekmeyi yediğinizde "bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" diye içinizden geçirirsiniz. Ve her şeyin güzel gittiği bir anda dürüstlüğün bedelinin ihanet olduğunu gösteren film ile karşı karşıyasınız ‘’Her şey çok güzel olacak‘’.

Cem Yılmaz’ın oynadığı ilk film olma özelliğini taşımaktadır film. 90’lı yıllarda çokça ses getirmiştir. Mazhar Alanson ve Cem Yılmaz‘ın uyumu, filmin müzikleri, samimiyet, küfürler, ihanet, kısaca film içinde bir çok mesajı barındırıyor.

Altan, karıştığı kavga sırasında yıllardır görmediği kardeşi Nuri'yle karşılaşır. Çok piç biridir aynı zamanda, bütün piçlikleri yapar. Abisi ecza deposunda çalışmaktadır. İş güç koşturmaktadır. Altan’ın aynı zamanda karısıyla sorunları vardır, devamlı bar açmaktan söz eder ve  bar kelimesi ağzından hiç düşmez. Abisi kendi halinde, Altan’ı defetmeye çalışan biridir.

Altan, Nuri'nin çalıştığı ecza deposunu, uzun süredir açmayı planladığı bar için bir para kaynağı olarak görmektedir. Olaylar bundan sonra patlak verir. Çeşitli uğraşlardan sonra Nuri'ye tekrar yakınlaşmayı başaran Altan, farkına varmadan hem kendisini hem de Nuri'yi tehlikeli maceraların içine sürükler. Her şeyin güzel olacağını düşünerek bir yolculuğa çıkarlar. İlk başta her şey iyi gözükse de sonrasında her şey boka sarar.

Filmde detayları atlamamak gerekir. Eve geldiklerinde babasının ölüm haberini öğrenmeleri, karısının onu aldatması ve o tablo karşısında deliye dönmesi, elinde kalan çiçekler ve bunun sonucunda ihanet…

Hayat mutlu sonla bitmeyebilir, bir m.stürbasyon süreci de olabilir. Arkadan düzmece oyunları izleyebilir ve bunun sonunda hayatın tekmesini yiyebilirsiniz.

Hayat filmdeki gibi acımasız olabilir, her zaman acı bir yönü vardır hayatın. Kimisi yoksulluğuyla alır bu acıyı kimisi terkedilmeleriyle. Ama acıyı her zaman tadar insan ve her şey çok güzel de olabilir olmayabilir de ve Nuri’nin de dediği gibi "bilemiyorum Altan". Ve ‘’benim hala umudum var ‘’ diyerek filmin bitmesi mesajı açıkça veriyor.

Oyunculuklarıyla, konusuyla, müzikleriyle hayatın düpedüz düzmece olduğunu bizlere anlatıyor bu film.

Her şeyin iyi olduğunu düşünüp sonrasında ters köşe olanlar için

Cem Kurtuluş’tan film kritiği: Factotum

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 1 - 2012 zamanında yazılmıştır.

UCUZ BIR YAŞAM, ÜÇÜNCÜ SINIF BIR İŞÇİ, TOPLUMSAL KURALLARDAN UZAK BIR ADAM

Film, Charles Bukowski’nin Factotum adlı romanından uyarlanmıştır.

3. sınıf bir işçi, sokaklarda sürten, barlara takılan, ailesiyle arası bozuk olan, kumar ve içkiyi bırakamayan, hipodromlara gitmeyi seven aynı zamanda kavgacı bir adam ve onun yaşam öyküsünü anlatıyor. Gittiği işlerde hep kovulan, iş sırasında içki içmeye kaçan, sigara tüttüren adam.

Film güzel ama kitaplardan okuduğumuz Chinaski daha yaşlı bir insan olmalıydı ancak "Matt Dillon" iyi iş çıkarmış.

Chinaski, barlara takılan bir tiptir. Jane ile tanışması da böyle olmuştur. Jane ile her gece birlikte olurlardı. Chinaski tam bir bacak hastasıydı. Sorunları olurdu kendisiyle, ama hatun onu bırakmak istemezdi. Kafası atardı bazen.

Bir gece Chinaski hatununu bırakıp gider. Başka hatunlarla yola devam etmeye kalkar, başka bir hatuna barda bir içki ısmarlar. Son parasını da o içkiye vermiş ve meteliksiz kalmıştır. Ama en azından kalacak bir yer bulmuştur. Bu durum fazla uzun sürmemiştir ve Jane’e geri dönmüştür. Ama Jane ile sorunları artar, aynı zamanda ayrılık kararı da alırlar. Jane, zengin bir herifle olmayı seçer. Chinaski ise tek kelimeyle kafayı yer.

Yazımı bitirmeden önce filmden bir alıntıyı paylaşmak gerek:

"Eğer deneyecekseniz sonuna kadar gidin, aksi takdirde hiç başlamayın bile bu kız arkadaşlarınızı, karılarınızı, akrabalarınızı, işlerinizi hatta aklınızı kaybetmek anlamına gelebilir. Üç veya dört gün yemek yememek, parktaki bankta donmak demek olabilir, hapse girmek küçük düşmek olabilir, maskara olmak ya da yalnızlık olabilir, yalnızlık bir lütuftur. Diğerleri ise sabrınızı sınar ne kadar çok yapmak istediğinizi anlamak için yaparsınız da, ret edilmeye ve en garip ihtimallere rağmen hayal edebileceğiniz her şeyden çok daha iyi olur. Eğer deneyecekseniz sonuna kadar gidin bu duygunun başka bir eşi yoktur, tanrılarla yalnız kalırsınız ve geceler ateşle alevlenirler, hayatınızı kusursuz kahkahaya doğru yaşarsınız, bu mevcut olan tek iyi savaştır."  

Cem Kurtuluş’tan kitap kritiği: Devrim Altıkulaç “Gregor – Evdeki Gergedan”

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 26 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Bazı kitaplar vardır kısa ve etkileyici. İçinde vurgulu sözleriyle, alıntılarıyla ünlüdür. Öyle vurgu yapar ki başınız dönmeye başlar. Bu kitaplardan biri de Altıkırkbeş Yayınlarının Bahama Kuşkusu serisinden "Gregor-Evdeki Gergedan".

Altay Öktem’in dediği gibi "Tek ve uzun bir şiirden oluşan Gregor 'Öykü, yeterince 'akıcı' bir dönemde/Kadıköy'de yaşandı./Kadınlar ve gergedan oradaydı./Kadınlar gitti, Gregor kaldı" diye başlıyor.

Gregor, doğru dürüst yaşayamıyordu. Belki de zamanın gerisinde kalmıştı. Tarih yoksa onu da mı geri bırakmıştı. Sessizliği severdi ve korkunçtu. Eşi yoktu eşsizdi. Çok konuşmazdı, her daim yalnızlığı tercih ederdi. Bunun daha iyisi olduğuna inanırdı. İçerdi oldukça. Gregor insanlardan kaçardı, kendi halinde biriydi.

Kadınlar hep giderdi, geriye bir şey kalmazdı. Kül tablası, boş masa, rakı şişesi, yalnız kalacağın bir oda. Bazen oda da bulamazdınız, sokakta kalırdınız. Tek çare bu olurdu. Gregor tam da böyleydi, kendi içinde sessizliği fazla, ama aynı zamanda içinde fırtınalar esen biriydi.

Yalnızlığa teslim oluşları vardı, bazen ölüm korkusuyla yaşardı. Ve kitapta da dediği gibi "Ölüm Kucağımdaydı, saçını okşuyordum". Saçının telleri ölümü andıran bir kokuydu, odanın etrafına sinerdi bu koku. Ve bu kokuyla yaşayıp giderdi. Gregor’un üstüne gidildiğinde kaçardı, aynı küçük bir çocuğun babasından dayak yemesi ve her sofraya oturduğunda babasının "senden bir bok olmaz" demesi gibiydi.

Gregor’un her şeyden önce kendine ait bir dünyası vardı.

Altay Öktem’in Akşam gazetesinin kitap köşesinde bu kitap için yazdığı bir cümle var ki orayı alıntılamak doğru olacaktır:

"Kaybedenler Kulübü adlı filmi izleyenler hemen anlayacaktır; Nejat İşler ve Yiğit Özşener'in canlandırdıkları iki gerçek karakterin, Kaan Çaydamlı ile Mete Avunduk'un içinde yaşadıkları ev, Gregor'un barınması için de oldukça müsaitti. 90'lı yılların psikolojisiyle sığınılan bir evde, 'Tek Tüy' adlı bir kargayla ilişkisi olan ve rakıyı kovadan içmekten hoşlanan bir gergedanla karşılaşmak kimseyi şaşırtmaz. Kaldı ki, kadınlar gittikten sonra da Gregor'un kalması gayet normal karşılanabilir."

90’lara bir selam niteliğindedir Gregor’un öyküsü. Kadıköy’ün puslu sokaklarına, yalnızlara, sessizliğe sığınanlar için bir deneme niteliğinde. Okurken hemen bitiriyorsunuz. Başladım ve bitti oluyor. Kitabın içinde daha çok çizimler yer alıyor, bu açıdan kitabı eleştirmeniz doğal. Kısa ve öz cümleler kitabı defalarca okumanıza neden oluyor.

Okurken Altını Çizdiklerim:

* 'Öykü, yeterince 'akıcı' bir dönemde/Kadıköy'de yaşandı./Kadınlar ve gergedan oradaydı./Kadınlar gitti, Gregor kaldı'

*  Doğru dürüst yaşamayan idim, Zaman yaşamak için çok geçti, Yetmiyor, yetinemiyor idim, Belki bana öyle geliyordu.

*  Yeniktik, yeniktim, istenmiyor, farkında değildim. İstemiyor ve bunu biliyordum. Hepimiz Yamyamdık. O değildi.

*  Gregor’un eşi yoktu, eşşizdi. İstesem de eş bulmasına olanak yoktu.

*  Evde ikinci bir gergedana yer yoktu. Nereden geldiğini söylememişti. Aslında eş istemiyordu.

*  Gregor sevişmelerini dinliyordu. Ve biliyorum kapıda not veriyordu.

*  Gregor yemiyordu. Neredeyse her şeyi yiyordu. Tercihleri vardı. Elma ona yetiyordu. Açlık homurtularını duymalıydınız, duyamazdınız.

*  Gregor çok konuşmazdı. Homurdanırdı, zaten konuşmazdı. Gece yarıları homurdanırdı. Sessizce. Tane tane. Şikayetlerini dinlerdim. Anlamadan.

*  Gregor’un çizdiği sınırları zorlamadığınız sürece sorun yoktu. Üstüne gitmemeniz, yoklamaya çalışmamanız yeterliydi.

*  Gregor’un üstüne gittiğinizde kaçardı. Biraz daha zorlarsanız sesi ile uyarırdı sizi. Bir adım sonra onun sınırları içerisindeydiniz. 

*  Gregor ağırdı, fazla ağır. Bu ayrı. Ve kaybolacağını biliyordu bu da ayrı. Yalnız kalacaktı. Yalın ayaktı. Gregor bunu biliyordu.

*  Ölüm kucağımdaydı. Saçını okşuyordum. Syd Barret zaten ölmüştü, Gregor kıpırdamıyordu. Syd uzunları yakmıştı. Gregor’u görüyordu. Bu kimsenin umrunda değildi, kendisinin de. Gregor çözüyordu.

*  Gregor heykel tarlasını sevmezdi. Bir de dışarıdan gelen gereksiz kahkahaları. Heykel tarlasından aslında korkardı içine düşmekten. Yanından hızla geçerdi. Gözleri pek iyi görmüyordu ve heykeller kokmuyordu.

*  Gregor’a ne oldu? Bilmiyorum ben öldüm. O muhtemelen balkonda rakı içiyordur.