Cem Kurtuluş’tan Albüm Kritiği: Eren Kazım Akay “Turku​az Patlıcan”

Bayan Arıza tarafından Aralık - 31 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Boş sokakların ardında görünen bulanık fotoğraflar akılda kalıcı bir iz bırakır. Sokaktaki sarhoşluklar, üstü yırtık olan fahişeler, k.rhane kapısında bekleyen bekçi, içeride bekleyen p.zevenk ve onun kapısında dikilen "gelsene yakışıklı" diye seslenen suratı paçavraya dönmüş f.hişeler, karanlık duvarlar, yalnızlığın gölgesinde dans edenler, hayatın tekmesini yiyenler, köşede kapı önünde bekleyenler, bizler, sizler, boş kelimeler, dizelerden bize yansıyanlar, biz kavramını saf dışı edenler, hiçbir zaman biz olamayanlar, sahte dostluklar, sahte aşklar, pişmanlıklar, yokluklar, arada derede kalanlar, pencere dibinde izlenenler ve çoğuna cevap arayan kafayı sıyırmış gerçek müzisyenlerin yok sayıldığı ülkede  Eren Kazım Akay’ın Turkuaz Patlıcan isimli albümü.

Aynı zamanda Cihangir’de atölyesi bulunan (halen bulunuyor mu bilmiyorum) heykeltraş biri kendisi. Farklı mevzular, farklı soundlar ve bu soundların yaratıcısı biri Eren Kazım Akay.

"Amirim" ile ayarı veriyor bize heykeltraş. K.rhaneler, sokak, hayatın dışında kalanları aynı zamanda Behzat Ç’yi hatırlatan bir şarkı olmakla birlikte ağır tempoda ilerliyor, parçanın girişi de senfonik grupların açılışına inceden selam çakıyor.

Her gün uyandığımız uykular, yorgunluk izleri, avunmalar, yansımalar, yaşamak buysa bekleyişin sinyalleri artık gözümüze daha ağır çarpıyor. "Başım boş" da bunlara cevap veriyor, sadece bunlara cevap vermekle kalmıyor. Hayatın bizi ters köşe edeceğini de dizelerinde söylüyor. "Yaş otuz beş, dayan cebelleş" diyerek 35’e hem  kafa hem de yaşsal olarak merdiven dayayanlara ayarı veriyor.

Pişmanlıkların dönüşü yoktur, geriye korkular kalır. Murathan Mungan’ın da dediği gibi "Bazı geceler, bazı insanlar, bazı yerlerde sahiden karşılaşırlar". Bazılarının yabancılaştığı kelimelere yaklaştırıyor "Biz ah biz" bazılarını da geçmişe döndürüyor. Hesapsız kitapsız yapılanları sorgulatıyor bizlere bu şarkı. "Birleşik kelimeler ederdik, cümleye uymazdık ah" sözleriyle de dinleyenin içinde derin bir sızı yaşatıyor.

"Beni bu oyuna sakın ebe yapmayın" diyerek bütün şarkıyı bir söz de anlatıyor Eren Kazım Akay "Hop hop hop" şarkısında. Zamanın akışından, arada dibe çöküşten, derinliklerden bahsederken Akay şarkıda farklı mevzulara da değiniyor. Bir top gibi sizi ileri fırlatabilecek güce sahip.   "Kalender" sonbahar mevsiminin yol şarkıları diye liste yapsak ilk sıraya girerdi bu şarkı. Kısa süreli ama bir o kadar etkili olmasının yanında "söze fazla lüzum yok, yalandım safi" Sözüyle şarkı özetleniyor.

"Keloğlan" o bildiğimiz masal kahramanı ve kendisi de keldir Akay'ın. Kendini bu şarkıda keloğlana benzetmiş, masalsı bir anlatımı tercih etmiş. Şarkıya da masalsı bir giriş yapılıyor.

"Mayhoş", başa dönüşler, ters köşeler, karman çorman olan bitenler üzerine kurulu bir şarkı karanlık odasından çıkamayanlar için. Arada sıkışıp kalanlar ve Eren Kazım Akay ustanın söz cambazlıkları…

Özetlemek gerekirse "Turkuaz Patlıcan" albümü piyasadaki en kaliteli işlerden biri. Gripin ve türevi gruplardan sıkılanlar için ideal bir albüm. Farklı soundlar, farklı mevzular ve çıkmaz bir sokak…

Eren Kazım Akay, kayıp giden hayatlara dair sizi söz cambazlığına davet ediyor.  

Cem Kurtuluş’tan Dizi&Film Kritiği: A Takımı

Bayan Arıza tarafından Aralık - 24 - 2012 zamanında yazılmıştır.

"1972'de birinci sınıf bir komando grubu askeri mahkemece işlemedikleri bir suçtan dolayı hapise atıldılar. Buldukları ilk fırsatta hapisten kaçarak Los Angeles'ta yeraltına çekildiler. Halen polis tarafından aranmaktadırlar. Eğer bir sorununuz varsa ve kimse size yardım etmiyorsa A Takımını arayın. Belki onları kiralayabilirsiniz" şeklinde başlardı bir zamanlar.

İzlemek için herkes gibi ben de can atardım. Televizyonun karşısına kurulduk mu "haftaya neler olacak?" diye merak içinde beklerdik. Hannibal ne plan yapacak, Faceman (Peck) hangi kıza göz koyacak, Murdoch hangi deliliklerle uğraşacak, B.A (Baracus) bu defa bayıltılacak mı gibi kafamızı kurcalayan sorular vardı.

Diziyi 80 kuşağında izleyenlerden değilim. Ama sonrasında çeşitli kanallarda yayınlanmıştı. Hannibal’ın delice planlarını izlemek için kafayı yiyecek derecede olurdum, B.A’nın o siyah arabasını model olarak Kara Şimşek arabasına benzetmeseniz bile, iş görmek için o arabada çok sıkı planlar yapardı Hannibal ve adamları. Aynı zamanda unutulmayan karakterler köşesinde Amy Amanda'yı, Yüzbaşı Crane’i, Albay Briggs'i (Özellikle Albayı çok deli ederdi Hannibal), Albay Lynch'i (bu da az kafayı yemezdi, A Takımını her köşeye kıstırdığında A takımı Hannibal Smith’in zekice planlarıyla atlatmayı becerirdi) gibilerini sayabiliriz.

A takımının minibüsü kurşun geçirmez bir şeydi (kurşun geçirmeze benzetmek ise her defasında sapasağlam karşımıza çıkmalarından kaynaklanıyor). Ve Bir A Takımı klasiği: Araba takla atar, düşer, ama içindeki elemanlar biraz sarsılmış şekilde araçtan iner planlarını yaparlardı. Karakterleri yeniden hatırlatmak için birkaç şeyin altını çizmenin doğru olacağını düşünüyorum.

Albay John "Hannibal Smith": Ekibin beyni, Vietnam'daki bölüğün komutanı. Hannibal lâkaplı, zeki strateji planlarıyla öne çıkan, gerektiği zaman yumruklarını konuşturan, her bölümün başında gördüğümüz, ağzından purosu eksilmeyen dizi tarihinin unutulmaz komutan karakterlerinden. Eğer işiniz ona düşmüşse gerisini düşünmenize gerek yok.

Yüzbaşı "Murdoch": Rütbe olarak Hannibal’dan sonra ikinci sırada. Dehayla delilik arasında ince çizgide yürüyen, her şeyi uçurabilme gücüne sahip, hastanede manyaklıklarla ön sırada olan A Takımı tarafından zaman zaman iş görsün diye kaçırılan, iyi bir pilot olmasıyla övünen, her bölümde ayrı ayrı şeye kafayı takan, B.A'nın en uyuz olduğu karakterden biri (bu da B.A’nın her uçan araça bindiğinde uyutulmasından dolayı).

Teğmen "Peck": Her bölümde Peck’i bir kadınla görmeniz kaçınılmazdır. Laf yapan ağzı, çocuksu görüntüsüyle kadınların ilgisini çeken bir erkek. Hannibal’ın işine yarayan her türlü yaramazlığı yapan, zaman zaman Hannibal’ı da şaşırtan bir adam.

Çavuş Bosco Albert Baracus: Kızgın, asabi, uçmaktan korkan, sert yumruklarıyla rakibini kolayca indiren, hurdalarla yapamayacağı şey yok, siyah minibüsü B.A’nın her şeyi. Herkesi indiren bir yapıya sahip olsa da içi de o kadar şeffaf.

Şimdi 2010 tarihli A Takımı filmine giriş yapalım; 80’lerdeki çekimler, görüntüler, oyuncuların aynı şekilde olduğunu söyleyemeyiz, bunu söylersek samimiyetsizlik olur. İzlediğinizde "eskisi daha iyiydi, hiç çekememişler" demeniz de olağan. Teknolojik imkânlar doğrultusunda bol bol efektleri göreceksiniz filmi izlerken. Bu defa mevzular Vietnam’da değil, Irak’ta başlıyor.

Meksika’da polisler tarafından esir tutulan Hannibal Smith, Templeton Peck’i kurtarmak için harekete geçiyor, yolda minibüsüne çok değer veren Baracus’a rastlayıp Face’i birlikte kurtarıyorlar. Öncesinde  Hannibal, Baracus’u kolundan vuruyor. Ancak planlar da Amerika olmazsa olmazları. Amerika’ya gitmeleri için bir pilota ihtiyaçları var. Murdoch bütün yetkiyi alıyor, pilotla manyaklıklar yapıyor,  A Takımı'nı izlerken daha önce bu kadar aksiyon görmemişsinizdir belki de.  Peck, eski dizide olduğu gibi bu filmde de çapkınlığını konuşturuyor. Hannibal ve tayfası harekete geçiyor, harekete geçiş sıralarında Peck eski sevgilisi "Yüzbaşı Sossa"yı kullanıyor. Diğer önemli isim CIA’den Ajan Lynch. Bu iki kişiyle görüşmelerinin sebebi "Irak'ta sahte Amerikan doları basmakta kullanılan baskı kalıpları". A Takımının mevzuya el atmasıyla mevzu farklı yöne gidiyor. Kendileri temize çıkmak için yardım ederken birden ters köşe oluyorlar ve 10 yıl hapse mahkum ediliyorlar. Bombalar, füzeler, ihanetler, kaçışlar derken A Takımı filmi tam bir aksiyon havası yaşatıyor bize.

Eski dizinin hayranlardan biri olarak tek önerebileceğim "Aksiyon severler kaçırmasın". 2012’de olduğumuzu var sayarsak günümüze uyarlanış biçimi olarak başarılı bir yapım, eski dizinin aynısına ne kadar yaklaşmış derseniz bu konu yoruma açık. Hannibal Smith rolünü üstlenen Liam Neeson'ın oyunculuğunu beğendim.

Filmin artıları:

– Günümüze uyarlanış biçimi takdir edilesi, – Aksiyon sahneleri abartılsa da diziye yakınlıklar da göze çarpıyor, – Liam Neeson’un başarılı oyunculuğu göz dolduruyor, – Murdoch’ın uçak kullanırken deliliklerinin haricinde yaptığı espriler de güzeldi.

Şunu da bilmeliyiz ki günümüzde hangi film eskinin tadının yakalayabiliyor ki? Bu açıdan bakarsak filmden keyif alabiliriz.

İyi Seyirler!:)

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Amour (Aşk)

Bayan Arıza tarafından Aralık - 22 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Yönetmen: Michael Haneke Senaryo: Michael Haneke Oyuncular: Jean-Louis Trintignant, Emmanuelle Riva, Isabelle Huppert Süre: 127 dk. Ülke: Avusturya, Fransa, Almanya

İki yastık bir yaşantıyı ne kadar ileri götürebilir? Ölüm karşısında ne kadar kayıtsız kalabiliriz, ne kadar ileri gidebiliriz? İşkence çekerek mi ölmeli kısa yoldan kendini ölüme terk etmeli mi insan? Bir hastalık sonucu bir insanın bedensel, diğerinin ruhsal çöküşleri ne ifade eder? Film bu sorulara cevap aramaktadır. Aynı zamanda Çaresizliğin sinemaya uyarlanışıdır. Haneke sinemasına uzak biri olarak filmden sonra okuduğum yazılar filmi izlediğim andan itibaren aynı duyguları vermişti. Dokunaklı, ürkütücü, acımasızca…

Haneke için yapılan yorumlar onun gibi sağlıksız. Onu anlamak için herhalde onun kadar hastalıklı, huzursuz, kafayı yemiş biri olmanız gerekiyor (okuduğum yorumlar da bunu gösteriyor). Böyle yönetmenler her zaman farklı kafada olmuştur. Aldıkları ödüllere şaşırır, çünkü kendi türüne ait bir kitle aramaktadır. Aldıkları ödülleri umursamaz. Sadece kendine ait bir şey yapmak istiyor Haneke. Zeki Demirkubuz kafası gibi düşünün. Ama o kafayı anlamanız için de o psikolojiye girmeniz gerekmektedir. Kısacası sinemada kuralsızlık yaratıyor Haneke.

Filmlerine alışılması gereken yönetmenlerin başında gelmektedir Haneke, ben Amour’dan başlayan biri olarak alıştığımı söyleyemem. Film de depresif bir hava var, bu da yapılan yorumlar doğrultusunda Haneke’nin tarzı. Aynı zamanda Michael Haneke 65. Cannes Film Festivali'nde "Amour" filmiyle "En İyi Film" ödülünü aldı.

Amour’da (Aşk) 80'lerinde emekli ve eğitimli müzik öğretmeni olan bir çiftin hastalıklı mücadelesi anlatılıyor. Depresif bir hava, merhamet, çaresizlik üçgeninde birleşen film ağır şekilde ilerliyor ve bu filmi sıkıcı yapabiliyor ilk başta. Haneke sinemasına alışık olmayanlar için bu tespit.

Filmin başlarında huzurlu bir yaşam sürdüklerini gösteren yönetmen film ilerledikçe bizi ters köşeye yatırıyor. Anne, felç geçirdikten sonra değişik bir ruh haline bürünüyor ve huysuz bir kadın oluveriyor. Böyle olunca kocasına yük olduğunu düşünüyor.

Ne olursa olsun her anlamda yanında olan Georges’un, Anne’ye verdiği umut bir yere kadar sürüyor, sonrasında film izleyicilere geleceği sorgulatıyor. Hayattan hiçbir beklentisi olmayan, kendi haline sessiz bir hayat süren Anne ile onu iyileştirme çabası içinde olan her yolu deneyen bir adam Georges’un hayat mücadelesi. Haneke’nin seyircide yarattığı izlenim duygusallık, hüzünden çok izleyiciyi korkutmak ve ürkütmek oluyor. Bu da Haneke severler için şaşırtıcı olmasa gerek, bilmeyenler için diğer anlamda Haneke ters köşeye yatırıyor izleyiciyi.

Film aynı zamanda aile sevgisini de güzel işliyor. Georges’un kızına annesini ilk başta göstermemesi (Anne’yi odaya kilitlemiştir- bu da bir ayrıntıdır), Anne’nin hastalığı yüzünden kızına görünmek istememesi, kızına  kötü izlenim bırakmak istememesi, Georges’un kimseden yardım istemeyerek kendi işini kendi görmek istemesini açık şekilde gösteriyor. Haneke filmde kaçınılmaz sonumuzun Ölüm olduğunu bizlere hem gösteriyor hem sorgulatıyor.

Georges zaman geçtikçe artık Anne’nin ölümüne hazırlanmaktadır. Filmde iki ayrıntı vardır ki o da güvercinin pencereden sıklıkla girmesi ve Georges’un gördüğü rüya. Güvercin kader anlamında, rüya ise ölümü çağrıştırmaktadır. Ve filmin sonlarına doğru Haneke’ye alışık olmayanların uykusu da gelmiş olabilir, sonlara doğru Georges, Anne’yi yastıkla boğarak öldürüp kendisine fazla işkence çektirmiyor.

Film her yönüyle takdiri hak ettiği kadar izleyiciye kafayı da yedirtiyor. Uzun çekimleri, ağır temposu, beklenilmedik yerlerde ters köşeye yatırması, oyunculuk dersi vermesi gibi faktörleri sayabiliriz. Haneke gibi kafayı yemiş bir heriften de bu beklenir diyebiliyorsunuz.

Haneke ile uçuruma doğru sürüklenmeye hazır olun! Filmi izlediğinizde sadece tokat değil yaşadığınız hayattaki her dakikayı, her saniyeyi, ilerisini düşünmenizin haricinde karın boşluğunuza da sert bir yumruk yiyeceksiniz.

Not: Amour filmiyle Emmanuelle Riva ve Jean-Louis Trintignant "En İyi Oyuncu" ödüllerini almıştır, özellikle Emmanuelle Riva oyunculuk dersi vermiştir Amour’da. Ölüm, hastalık, yaşlılık üzerine izlenmesi gereken dibe çöküşün karşılığını veren depresif bir film. Filmin sonunda Haneke içim "bu adam kafayı yemiş" diyeceğinizden eminim. İzlenmesi tavsiye edilir.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Gran Torino

Bayan Arıza tarafından Aralık - 20 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Ölüm nedir? Son mudur? Başlangıç mıdır? Yoksa hayatımızın devam ettiğini düşünerek yaşadığımız döngüler mi? 70 küsür yaşını geçmiş Clint Eastwood "Gran Torino" filminde bunlara cevap veriyor. Bu yaşa rağmen iyi işler çıkaran hem yönetmen hem oyuncu görevini üstlenen kişiler fazla kalmadı. Kuşağının son adamlarından biri Clint Eastwood.

Gran Torino'da adeta oyunculuk dersi veren Clint Eastwood bu filmde huysuz bir ihtiyarı canlandırıyor. İnsanlar yaşlandıkça mı huysuz, kaprisli çekilmez olur yoksa doğuştan gelen şeyler midir, bunları filmi izleyince daha iyi anlayacaksınız. Filmde huysuz ihtiyarı canlandıran Walt Kowalski eski bir zanaatkardır. Her türlü tamirden anlamaktadır. Clint Eastwood’un filmde yarattığı karakter aslında kendi karakteridir.

Gran Torino için ömrünün 50 yılını vermiştir Walt. Clint Eastwood’un sinema tarihine verdiği emekleri karşılaştırdığımızda aynı yola çıkıyor.

Gran Torino bilmeyenler için 70’li yıllara damgasını vuran (1972-1976) yılları arasında üretilen Ford modelidir. Kaçık bir araba olduğunu düşünebilirsiniz daha önce görmediyseniz.

Huysuz ihtiyar film ilerledikçe gerçek karakterini gösteriyor. İlk başlarda huysuz, kendi kendine söylenen, insanlardan kaçan onlara kızan, ailesinden, çocuklarıyla iletişimi bozuk olan bir adamken sonrasında bir değişim yaşıyor. O sadece Ford fabrikasından emekli olmuş bir Kore gazisi. Kore’de öldürdüğü insanları aklından çıkaramamış bir adam.

Kiliseyle işi olmayan, ne zaman günah çıkardığını unutmuş, gördüğünü söyleyen, Peder’e karşı lafını esirgemeyen, sert üslubu olan, insanlara kızgın olan bir adamdan bahsediyoruz.

Olaylar, Thao isimli gencin kendi ırkının çetesine katılmak için Walt Kowalski’nin 72 model Gran Torino’sunu çalmaya yeltenmesiyle başlıyor, ama hiçbir şey istediği gibi gerçekleşmiyor. Sonrasında Thao, Walt Kowalski tarafından devamlı hırsız muamelesi görüyor. Walt her şeye nefret duyduğu gibi kendi ırkından olmayanlara da nefret duyuyor. Gran Torino’sundan başka sığınacak bir şeyi yok, Amerika kelimesini ağzından düşürmeyen bir adam aynı zamanda.

Garajında araba iyi şekilde durunca kendisi böyle kendini mutlu sayıyor. Kendisini hayata bağlayan sadece bu.

Ailesinden kopuk, toplumu hiçe sayan bir adamdan bahsediyoruz. Thao’nun başarısızlığına sinirlenen çete üyeleri Thao’ya ders vermek istiyor ama karşılarında Walt’ı gördüklerinde birden topukluyorlar. Sonrasında  Walt 'Hmong aileleri için' kahraman oluyor. Eve devamlı çiçekler geliyor Walt bundan ilk başta rahatsız olsa da…

Walt’ın bir aralar nefretle baktığı çekik gözlüler daha sonrasına Walt’a daha yakın gelmektedir, bu yakınlıktan sonra Walt gelen daveti geri çevirmez ve Hmong ailelerinin bir akşam yemeğine katılır. Akşam yemeğinde değişik isteklerde bulunulur.

Walt, Thao’nun evde tek takıldığını görünce "ne korkak bir herifsin" diyerek ufaklığı azarlıyor, diğer anlamda da adam etmeye başlıyor. Kendi ayaklarının üzerinde durması için bir işe sokuyor, Thao’yu kendisinin yanında bir süre eğitiyor. Gün geçtikçe Thao’ya daha çok güveniyor, daha çok bağlanıyor, dostu olarak kabul ediyor. Bu zamana kadar kimseye emanet etmediği Gran Torino’yu Thao’ya emanet ediyor.

Her şey bu kadar güzel giderken çete giriyor araya. Thao’yu aralarına almak isteyen çete Thao’nun ailesine rahat vermiyor. Thao için işler yolundayken çetenin karşılarına çıkması sonucu Thao hırpalanıyor, yanağında sigara söndürülüyor. Sonrasında Walt buna el atıyor, çete Thao’nun evini silahlarla tarıyor.

Walt bir şeyler yapmak istiyor, Thao bunun için Walt’ın kapısını çalıyor ve çok sabırsız davranıyor. Walt, Thao’ya kendi geleceğinin olmadığından, yaşam süresinin dolduğundan geberip gideceğinden bahsediyor ve yola çıkıyor. O yolda kendini ölüme hazırlıyor Walt.

Film geçmişten günümüze dair mesajlar veriyor. Aile arasındaki kopuk ilişkiler, ırklar ve kimlikler arasındaki çatışmalar, ölüm ile yaşam arasındaki farklar, sorular ve cevaplar hepsi filmin içinde.

Filmin artıları ve eksileri

– Toplumsal mesaj veriyor olması (Başta Irkçı olan Walt’ın sonrasında değişime uğraması, Amerika’yı devamlı sahiplenmesi ama diğer ırkları yok sayması-soğuk savaş dönemine dair mesajlar)

– Film bitiminde güzel bir sountrack ile devam etmesi

– Berber diyalogları

– Oyunculuklar vasatın altında, -Clint Eastwood hariç- daha iyisi olabilirdi.

Not: Clint Eastwood yaşı kemâle erdikçe daha farklı yapıtlar ortaya koyuyor. "En İyi 100 Film" arasına girecek bir film olmayabilir ama bu yaşına rağmen Clint’in iyi işler çıkardığının ispatıdır bu film.  

Cem Kurtuluş’tan Metin Kurt Kütüphanesi’yle Dayanışma Konseri: Kesmeşeker Kritiği (7 Aralık’12)

Bayan Arıza tarafından Aralık - 11 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Her şeyin ve herkesin  kirlendiği bir dünyada temiz kalan dostlardandı Metin Kurt. Bir dost, bir abi. İsmini siz koyun. Ama her daim konuşmasına "dostlar" diye başlardı. Bir semboldü. Bakış açısı, senelerdir süre gelen yaptıkları ve arkasında bıraktıkları…

Son gülüşünü geride bırakmıştı artık Metin Kurt. Tek yumruk taraftar grubu 7 Aralık Cuma akşamı "Metin Kurt Kütüphanesi" adı altında dayanışma konseri düzenledi. Metin Kurt’u anmak üzere Fenerbahçe atkımla mekândaki yerimi aldım. Konser ilk önce Mşş, Veysel Çolak ile start aldı, sonrasında akustik ağırlıklı devam etti.

Konserde; Metin Kurt’un yakın arkadaşları, akrabaları, Galatasaray'lılar, Fenerbahçe'liler, Beşiktaş'lılar, birçok müzik ve spor sever yerini aldı. Konsere Cenk Taner kısa bir konuşmayla başladı. "Metin Kurt Yalnızlığı" ile konsere giriş yaptık. Gözlerimiz kapandı, Metin Abiyle içki içtiğimiz ve kitap için koşturduğumuz günleri ve  Çizgi Metin’in toplumun dışında kaldığı, çizgisiyle onu dışarı itenleri de hatırladık. Toplum tam anlamıyla O'nu hiç anlamadı, O  mesajlarını vermekten geri kalmadı. Doğrusu da buydu.

"Eyalet çocukları" ile devam etti konser. Hatır şikeleri, tarihin unutulmaz lekeleri…Sonrasında bir yağmur günü altında terk edilişlerden geriye kalan satırlar zihinlere geldi. Kürk Mantolu Madonna, diğer ismiyle "Maria" çalındı. Otoban, İstanbul derken yollar geçmek bilmiyordu. Böyle yağmurlu bir Taksim akşamında bunun çalınması da güzel oldu. "Aşk ve Para", "bazen olmadı bazen oldu" dedik, seslice oldu bu da. "olmalıydık birlikte" olanlar, olmayanlar, kapıdan dönenler. Köşe kapmaca oynadığımız dünyaya selam olsun buradan.

"En Çok Seni" kitle tarafından söylendi, kitle dedik mi onları her yerde görebilirsiniz. Bazen bir takıma tezahürat yaparlar, bazen bir gruba. Alışık olun bunlara. Gürültü kirliliği gibi de gelebilir size. Hemen bekletmeden "Gitme Kal" çalındı. Bazen çalınıyor, bazen es geçiliyor. Bugün hatırlandı bu şarkı da. Pişmanlıklar, günler, haftalar…Döndüğün yer aynı yer oluyor.

"Duymuştum şehirdeydim" her zaman ki gibi coşkuyla, zıplanarak söylendi. Elleri boş olan insanların elinde kalan tek çaredir melodiler. Bu coşku "S.O.S" ile devam etti ama sırayı karıştırmış olabilirim. Konser arasında konsere gelenlere teşekkür edildi bunu da atlamayayım. "Metin Kurt Yalnızlığı" tekrardan çalınarak gözlerimiz yeniden sulandı.

Metin Ağabeyimizi güzelce andık, O da aramızda olsa her şey daha da farklı olurdu. Aynı zamanda Metin Kurt’un vefatından önce çıkan kitabı edinmeniz Metin Kurt’u tanımak kadar faydalı olur. Kitabın ismi "Çizgideki Gladyatör".

Metin Kurt’un da dediği gibi: "Sporda söylenmeyen ne varsa biz söyleyeceğiz. Caymayız, caydıramazlar. Sapmayız, saptıramazlar. Yürüyoruz doğru bildiğimiz yolda; alnımız açık, başımız yukarıda…".  

Burak Soyer’den güzel bir paylaşım: “Haşmet Babaoğlu’nun fiyakalı tuzu kuru gençleri üzerine”

Bayan Arıza tarafından Aralık - 4 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Haşmet Babaoğlu’nun fiyakalı tuzu kuru gençleri üzerine

Haşmet Babaoğlu dünkü ‘İşsizlik’ başlıklı yazısında (1 Eylül 2012 Cumartesi), işsizliğin ‘sosyal kimlik’ olgusuna harika bir vurgu yapmış. 26 yaşında işsiz bir genç olarak söylediklerinin hepsinin altına imzamı atarım. Ancak takvimi geniş bir ergenlik dönemine sahip olduğunu düşündüğüm toplumun parantezinin içinde yer alan biri olarak beni şu ara ilgilendiren asıl ‘maden’Babaoğlu’nun yazısının son kısmında yatıyor. “… Bir de tuzu kuru ve nispeten genç insanlarda yeni bir fiyaka türedi, vurgulamadan geçemeyeceğim. Yeni bir trend türedi bu hatta. İşlerini umursamıyorlarmış, ne  iş bulurlarsa yaparlarmış, gerekirse limon satarlarmış! Çalışmayı da küçümsüyorlar” diyor Babaoğlu. İşte bu! Taksim’de böyle bir pankart açsanız, pankartın iplerinden tutmak için sıraya giren binlerce genç bulabilirim size.

 Özellikle son 3-4 yılda ‘rüzgara kapılıp gitme’ konusuna öyle bir vurgu yapılıyor ki, derdimizi anlatmak için tişört bastırıp giymemize gerek yok! Hepimiz öyle bunalmış, hayatın ellerini boğazımızda öyle bir hissediyoruz ki, durduk yere kafayı bozmamak için fenerle dert aramamıza gerek kalmıyor. Kazın ayağının böyle olmadığını bile bile somurturken, kaybetmenin dayanılmaz hafifliğinde kaybolmanın getirdiği üç puanları hanemize yazdırmak için gösterdiğimiz çabanın onda birini gerçekten ‘limon satmak’ üzerine göstersek İstanbul halinin kralı olurduk! Ama hepimiz Kuzey Ege kasabasına yerleşmek istiyoruz. Hepimiz bilmem ne otları yetiştirip i-padsiz, laptop’suz birer hayat hayal ediyoruz. ( 1 Eylül Cumartesi Radikal- Turgut Yüksel- Mantığın Bir Anlık Çöküşü. ) Modern hayat hepimizi mahvetmiş, elimizdeki tüm değerler alınmış ve bizler bu modern hayatta kaybolup gitmemek için zeytin ağaçlarının altında şarabımızı yudumladıktan sonra bisiklet kiralayıp kırlara ovalara koşturmak istiyoruz. Ne kadar hoş! Belki Ferrari’lerimiz yok ama birer Ferrari kadar değerli yüreklerimiz o kadar burkulmuş ki kalabalıktan satmaya bile mecalimiz kalmamış. Hepimiz birer Kaan Çaydamlı, Mete Avunduk olmak için yırtınıyoruz. Kaybetmenin dayanılmaz hafifliğinde yüzerken yanımızda kulaç atanlara sıkıntıdan stresten geçirdiğimiz panik atakları, mide rahatsızlıklarını ballandıra ballandıra anlatmak bile artık yorucu geliyor. Sevgilimiz hangi berjer koltukta rahat eder diye düşünürken moda tasarımcılarını takip etmek o kadar zor geliyor ki, en pahalı votkalar bile artık tat vermemeye başlıyor. Lanet olsun! Şimdi Bozcaada’da olmak vardı! Tatilini adada geçiren bir yakınımın anlattığı gibi, ‘Bozcaada’da ayda 5000 TL’lik bir maaşla ‘minimal bir hayat geçirmek’ ne güzel olurdu…

Traşı keselim gençler! Son düğmeye kadar iliklenmiş gömleklerinizin üzerine geçirdiğiniz hırkalarla, wayfarer gözlüklerinizle partilerde zafer işareti yaparak verdiğiniz ve saniyesinde Facebook’a yüklediğiniz fotoğraflar maalesef hapsolduğunuz kuyudan çok da fazla fark edilmiyor. Hele ki limon satıcıları tarafından hiç mi hiç iplenmiyor. Kuzey Ege sahillerindeki hayatınızı anında bırakmak için size bir Indie Rock konseri yeterli. Bir de ‘ortam süper’se modern hayatın kaymak gibi yollarına düşmek için sırt çantanınızı hazır edin. Örnek verirken dilimizden düşürmediğiniz limon satıcılarının yaşadığı hayatın çeyreğiyle haşır neşir olsaydınız ne votka shot’lara gerek kalacaktı ne de filtre kahvelere. Gitmek görmek için amansız mücadele verdiğiniz ama bir o kadar da nefret etiğiniz Batı ülkelerinin birine 15 yaşımda yaptığım ziyarette, benle yaşıt arkadaşım ileride ne yapmayı düşünüyorsun diye sorduğumda bilgisayar malzemeleri satan bir dükkan açmak istediğini söylemişti. 15 yaşında esnaflığı düşlemek! İşte gerçek bu. Egosuz, maskesiz, saf ve en gerçek haliyle bir gelecek hayali.

Todd Haynes’in muhteşem Bob Dylan anlatısı ‘I’m not there’ filminde şöyle diyor Dylan: “Saklı yaşamak için yedinci kural: Hiçbir şey yaratmayın!” Paçası sıkan arkadaşlara duyurulur: Çok mu istiyorsunuz kaybolup gitmeyi,  çok mu istiyorsunuz organik mevzularla 23 yaşında haşır neşir olmayı? Peki Red Hot Chili Peppers konseri ne olacak? Tiyatrolar yeni sezonu açıyor. I-Phone’un yeni modeli yolda.  Pull And Bear ile Bershka Sonbahar kreasyonlarını görücüye çıkardı. Taksim gece hayatının eli kulağında. Haliyle en süper kokteyllerin ve geceleri de güneş gözlüğü takan güzel kızların da. Ah unutmuşum! Siz 5000 TL’lik paranızla ‘minimal hayat’ınızı da Kuzey Ege’ye götürmüştünüz. Çıkma berjer koltuk aranıyor aklınızda olsun!

Burak Soyer

soyerbrk@gmail.com

Cem Kurtuluş’tan Konser Kritiği: Cenk Taner (28 Kasım’12/Shaft)

Bayan Arıza tarafından Aralık - 2 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Kesmeşeker ve Cenk Taner arasında ayrım yapmak çoğu zaman zor. Cenk Taner’i tek izlemeye alışık bünyeler için durum farklı oluyor. Son konserlerde solo proje kadrosunu izliyoruz. 28 Kasım gecesi solo proje kadrosu Shaft’ta çaldı. Güzel şeyler de oldu, çalınmayanlar çalındı, anılar hatırlandı. Güzel şeyler yad edildi. Kafaların güzelliği de konsere de yansıdı.

Kadıköy’e selam verilerek "Buradan uzaklara" ile konsere girildi, içkiler içildi, gözyaşları aktı, yüzler buruştu, bir damla sevinçti geriye kalan…

"Kum" albümü daha ağırlıktaydı, diğer albümlere göre farklı bir havası var nasıl olsa. "Ders bitti" çalındığında gözler kapandı, şarkıya odaklanıldı "sevişmenin bedeli ölmek miydi", acılar ve acımasızlıklar hatırlandı.

Değişenler, değişmeyenler derken insan halinin değişik halleri hatırlandı ve "Değiştim ben sevgilim" çalındı, Tayfun Çağlar bu şarkıda mikrofonu aldı, kafaların güzelliğinden yararlanan insanlar da güzelce şarkıya eşlik etti.

"Tek Sorumlu"  derken "Apoldinyo nerelerde?" diye içten geçirildi. Malumumuz bir süredir ortalıkta gözükmüyordu kendisi buradan da ona selam edelim. "İstanbul İstanbul"a geçildi. Tayfun Çağlar performansının üstüne çıktı. "Duymuştum Şehirdeydin" konserlerin vazgeçilmezi oluyor genellikle, şehir dedik mi Kadıköy elbette.

Paranın bittiği yerlerde saplanan kalan bir gençlikte kalmadı değil arkada. "Aşklar bizi terk etti" ile kendimize geldik ve yine "Kadıköy" dedik hep beraber. Kadıköy'de  kalan tek insan değiliz, tekliğe mahkumuz bunu hatırlayalım. Kendini kaybetmenin dibine vuruldu bunda da. "Herkes bize imrendi", imrenen kim? Tam bu arada lodos çıkıyor Kadıköy’de karşımıza.

"S.O.S" ile coşku daha da arttı, onun öncelerinde "Eyalet Çocukları"ndan dem vurularak bel altı, şikelere kadar mesajlar verildi. Tarih sahtekarlıklarla dolu, değil mi?

Her şey karışık gitti. Bitişte "Hamdık Piştik Olduk" çalındı. Uzun süredir çalınmamıştı. Tayfun Çağlar’ın eşlik etmesiyle inanılmaz değişik bir gece oldu, özellikle kapanış parçasının bu olması bizleri şaşırtmadı değil, en azından beni şaşırttı.

"Cesursak eğer cesursak kötü olmayı göze alabilecek kadar, o zaman iyi olmaya hakkımız var".

Kadıköy’e, Kadıköy’dekilere selam olsun öyleyse…

Bayan Arıza'dan Not: Sevgili Cem, yine her paylaştığın yazını olduğu gibi -konser kritiği, film, kitaplar ya da sana dair bir şeyler- bunu da çok sevdim. Ben de sana "iyi ki varsın ve benim için değerlisin" demek istiyorum. Sevgiler, iyilikler…

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Leaving Las Vegas (1995)

Bayan Arıza tarafından Kasım - 12 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Bazı şeylerin nasıl olduğunu anlayamazsınız. Afallarsınız. Sizi çılgına çevirir bu şeyler. Onları itmek isteseniz de yakanıza bir şekilde yapışır ve sizi bırakmaz. Kendinizi rahat hissettiğiniz zamanlar azdır. Ve bunu yakalamaksa zordur. Yokluk ile varlık arasında ince bir çizgi, yaşanmışlıkların ve yaşanacakların ardına çizilmiş bir meridyen, içilen şaraplardan sonra dünyanın yamulduğunu gören gözler ya da içilmeden yaşanılası anılar…

Bazen her şey acımasız olur, bu film de acımasızlığı göstermiştir. Nicholas Cage oyunculuğuyla damga vurmuştur sinema kuşağına. Bu güzel filmin Çoğu kişi tarafından es geçildiği gerçeği de vardır. Ayrıca Nicholas Cage’in ilk Oscar aldığı filmdir.

Filmin konusuna dönecek olursak, filmin baş aktörü Ben Sanderson’dur (Nicolas Cage). Karısı tarafından terk edildikten sonra Ben kendini içkiye vurmuş, boşluğa düşmüş, Los Angeles sokaklarında aylak aylak gezmektedir. Gittiği her barda çılgınca içki içmekte aynı zamanda aylaklığın peşindedir. İçe içe ölmenin peşindedir Ben. Her yerde içki aramaktadır, kaldığı otellerde ya da başka yerlerde…

En sonunda "Sera" adında bir fahişe ile tanışır. Geceliği 500 dolardan anlaşırlar. Ben, sekse düşkün değildir, hatta ilişki sırasında Sera "istediğini yapabilirsin" dese de Ben bunların hiçbirini önemsemez. Erken boşalma sorunu, sadece oturup konuşmasını istemesi gibi etkenler vardır. Otelde kaldıkları gece Ben Sanderson sadece içmek ister, aklından başka bir şey geçmez. Kadın sabah olunca aldığı parayı patronuna götürmekle yükümlüdür.

Ben, şefkate muhtaç biridir. Burada Nicholas Cage’ın inanılmaz oyunculuğu ortaya çıkıyor. Sera, bu durumdan sonra Ben’den çok hoşlanmıştır ve ona karşı bir şeyler hissetmiştir. Ne zaman karşılaşırız diye beklemektedir. Sonrasında Ben ile Sera’nın yolları kesişmiştir. Kafalarına göre istediklerini yapmışlardır. Beraber sevişmişler, beraber tatile gitmişler ve gittikleri tatil yerinden Ben’in alkol sorunları yüzünden kovulmuşlardır.

Ben, aynı zamanda Sera’nın fahişelik yapmasına ses çıkarmadan yoluna devam etmiştir. Sera sevişmekten çıldırırken Ben için  alkol sorunu daha da ağır basmaktadır. Ben’in bir gün alkol yüzünden öleceği bellidir. Alkolün her zaman öncelikli olduğunu savunup seksi geri plana atmıştır.

Sera’ya "Alkolü bırakmamı benden isteme" diye de sitemlerde bulunmuştur. Sonrasında ölmesi de şaşırılacak bir durum değildir. Nihilist bir alkolik ile fahişe bir kadının hikâyesini çarpıcı bir şekilde anlatan film 90’lara damga vurmasının yanında Nicholas Cage’in Oscar aldığı film özelliğini de taşımaktadır.

Film aynı zamanda bütün duyguları içinde barındırmıştır. "Drink to death" olayı da filmin kopma noktasıdır bana kalırsa.

Filmdeki repliklerden birkaçı:

Alkol aldığım için mi karım beni terk etti, yoksa karım beni terk ettiği için mi alkol alıyorum?

***

– Vegas'a neden geldin? – Ölümüne içmeye

***

– Belki de bu kadar çok içmemelisin – Belki de bu kadar çok nefes almamalıyım Terry

***

Ben sanderson: İçkiyi bırakmamı asla bekleyemezsin

Filmi yeniden izleyince önemli bir etki bırakıyor izleyicide. Dibe vuran iki kaybedenin hikayesi. Sountrackler, nihilist olma eşiği, Nicholas Cage'in mükemmel oyunculuğu filme yansıyanlardı. İzlemeyenlere tavsiye edilir.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Message in a Bottle”

Bayan Arıza tarafından Kasım - 7 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Canı yanan insanlar içine kapanır. Sessizliğe gömülür. Sessizliği bozmak zordur. Kendi denizinde, kendi adalarında yaşarlar yalnız başına, ama kıyılara saplanırlar. O kıyılardan çıkamayacaklarını iyi bilirler. Rotalarını şaşırmışlardır, ki artık geriye rota da kalmamıştır. Yüzlerindeki kırışıklığı insanlar çözemese de yoluna bir şekilde devam eder. Basit numaralar yapamazlar, ki bu işte becerikli değillerdir.

Gece gece kafam bozulmuş bir şişe 35'lik votkayı bitirip ikinciye geçmiştim ki aklıma "Message in a bottle" adında bir film geldi. Votkanın etkisi kendini o kadar da göstermemişti. Karanlık çöktüğünde karanlık bir oda içinde filmi izlemeye başladım diyerek kısa özet geçeyim sinema severlere ve okuyuculara…

Film hakkında bilgisi olmayanlar için; Nicholas Sparks’ın romanından uyarlanmıştır film. Türkçe’ye "Denizden Gelen Mektup" olarak çevrilmiştir. Yönetmenliğini Luis Mandoki’nin yaptığı 1999 yapımı Kevin Costner filmi olarak kayıtlara geçmiştir. "Denizden Gelen Mektup" adlı kitapta şu alıntıya yer verilmektedir:

"Yağmur yağmaya başlamadan birkaç saat önce, ılık bir yaz akşamında şişe tekneden denize atılmıştı. Bütün şişeler gibi bu da kırılgandı ve yerden biraz uzaktan bırakıldığı takdirde kırılabilirdi. Ama, tıpkı bu şişede olduğu gibi, denize ağzı iyice kapatılıp bırakıldığında, insanoğlunun tanıdığı denize en dayanıklı nesnelerden biri haline geldi. Artık fırtınaları veya tropik kasırgaları güvenle aşabilir, en tehlikeli akıntılarda sağ salim ilerleyebilirdi. Gerçeği söylemek gerekirse, verilen bir sözü yerine getirmek için yazılıp içine yerleştirilmiş mektup için olabilecek en iyi yuvaydı."

Filme gelecek olursak; eşini kaybetmenin acısıyla yaşayan bir adamın aşkını yıllar geçse de nasıl yaşattığını anlatmaktadır.  Balıkçı bir babanın oğlu olan Garret kendi adasında yaşayan tekneyle ilgilenen, sessizliğin izinden giden biridir. Therasa’nın hikâyesi de bunun dışında gelişir. Yalnız başına tatile çıkan Theresa, bir gün ıssız sahilde dolaşırken kumların üzerinde bir şişeye rastlar. Şişenin içinde son derece samimi bir dille yazılmış çok dokunaklı ifadelerle dolu bir mektup vardır.

Bu mektup kendisini çok etkilemiştir ve Therasa bu mektubun izinden gitmektedir, aynı zamanda Theresa araştırmacı gazetecidir. Bunları yazan Adam bahsettiğimiz gibi Garret Blake’tir. Bunu amansız yolcuğun sonunda bulur ve bir aşk hikâyesi böylece başlamış olur. Ama kesinlikle tekrarlanan aşk filmlerinden biri değildir.

Kendini gazeteci olarak tanıtan Theresa, ki öyleydi sonrasında kendini Garret’e kaptırır. Bu Garret için de sürpriz olmaz. Her ne kadar Garret her daim Catherine’dan bahsetse de, zamanla bu da kaybolacaktır. Theresa kısa süren yolculuğun ardından eve dönmek zorundadır, ama Garret ile ilişkileri devam edecektir.

Garret, Therasa’yı ziyaret etttikten sonra ilişkileri daha da güçlenir, Garret aynı zamanda Theresa’nın oğluyla da iyi ilişkiler kurmuştur. Garret, aradığı huzuru Therasa’da bulmuştur ama sonrasında işler kötüye gider. Çünkü Theresa’nın sakladığı mektupları Garret bulup çıkarmıştır bir yerden ve Theresa’nın yalancı olduğunu düşünmüştür. Tüm olanlardan sonra Therasa da  Garret’in kendisine bir daha güvenmeyeceğini düşünür. Arada soğukluk olmasına rağmen bir süre araları az da olsa düzelmiştir.

Zaman geçtikçe yine de birbirlerinden kopmamışlardır. Garret’in babası da Theresa’yı sevmiştir. Birçok şeyi Theresa’ya anlatmıştır.

2 yıldır boş bıraktığı tekneyi yapmak için hazırlığa geçen Garret Blake, teknenin açılışına Theresa’yı da davet etmiştir.  Garret’in yolladığı tekne fotoğrafındaki mektupla, açılışta yaptığı konuşma farklıdır. Sonrasında Garret, Theresa için teknesiyle yollara düşmüştür. Fırtınalı bir gecede tehlike çanları Garret için çalmıştır. O gece Garret 3 kişiyi kurtarsa da kendisi boğularak ölmüştür, bunun haberi de Theresa’nın ofisine acilen ulaşmıştır. Bunun sonucunda da Theresa büyük üzüntü kalmıştır.

Filmin artıları:

* Kevin Costner’in oyunculuğu

* Romanın filme başarılı bir şekilde uyarlanması

* Klişe aşk filmlerinden arındırılıp dram özelliğinin ağır basması

Başarılı bir yapım. Denizin üstünde yaşayan umutsuz bir adamın umudunu bir kadın sayesinde nasıl kazandığını çarpıcı şekilde anlatan bir film. Tavsiye edilir.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Aşk Üzerine Kısa Bir Film

Bayan Arıza tarafından Ekim - 23 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Filmin Yönetmeni: Krzysztof Kieslowski Filmin Türü: Dram, Romantik IMDB Puanı: 8.3 Yapım Yılı: 1988 Ülke: Polonya Yayınlanan Tarih: 27 Aralık 1991 Senaryo yazarı: Krzysztof Kieslowski, Krzysztof Piesiewicz

Aşk mı daha kuvvetli cinsellik mi? Cinsellik yaşanmadan aşk olur mu? Aşk olmadan cinsellik yaşanır mı? Hisler mi daha önceliklidir yoksa cinsel tutkular mı? Film bunlara cevap aramaktadır.

Film, aşkı basit bir şekilde ele almamış ve dram yönü daha ağır basmaktadır. İzleyici içinse drama yönelmesi filme ayrı bir hava katmış. 

Tomek, postanede çalışan kendi işinde gücünde çalışan genç bir memurdur. Sıradan görünen, derin, takıntılı bir ruh halinde yaşamaktadır. Karşı binasında yaşayan Magda’ya karşı büyük bir aşk beslemektedir. Magda’nın evini teleskopla izleyip, onunla ilgili olan her şeyi takip etmektedir. Magda’nın karşısına çıkacak cesareti bulamamıştır.

Onu görmek için her yolu denemiştir. Postanedeki işinden sonra onu görebilmek için süt dağıtımcılığı işine girip onun evine süt şişesi bırakmıştır. Ama Tomek en sonunda Magda’ya olan duygularını itiraf etmiştir. Bunun karşılığında "defol git" yanıtını aldıktan sonra da onu takip etmekten vazgeçmemiştir. Teleskopla izlemeye devam etmiştir. Magda evin içinde sevgilisiyle sevişen, seks manyağı gibi görünen bir kadındır.

Tomek, Magda’ya duygularını itiraf ettikten sonra, ne kadar süre kendisini takip ettiğinden itibaren her şeyi Magda’ya tek tek anlatmıştır ve bunların hepsini Magda’nı evine giderek anlatmıştır.

Magda cinsel yönden delirmiş bir kadın olsa da Tomek daha o olgunluğa erişememiş toy biridir. 19 yaşında olmasının yanında o güne kadar hiçbir kadınla hem cinsel anlamda hem duygusal anlamda birlikte olmamıştır. Tomek daha öncesinde Magda’nın elini tuttuğunda titremiştir, bunun aynısını Magda’nın evine gittiğinde onun bacaklarına dokunduğunda da yaşamıştır. O esnada Magda şöyle demiştir:

"Bir kadın, bir adamı arzulayınca içi ıpıslak olur".

Bundan sonra Tomek kapıyı vurup evden çıkmıştır.

Sonrasında hayatının alt üst olacağını Magda nerden bilebilirdi? Tomek masum aşkına karşılık bulamayınca bileklerini kesti, bu haberi duyan Magda o günden sonra Tomek'i önemsemeye başladı. Günlerce uyku uyuyamadı, telefonların başında bekledi, bir kapı sesinde o mu diye düşündü. Aynı Tomek'in ilk zamanlarda yaptığı gibi…

Film konusunda seçici olduğum için yönetmenin ismini bu film ile duydum. Polonyalı usta yönetmen Krzysztof Kieslowski için ne desek boş. Aşka farklı açıdan bakmıştır. Yönetmen olarak izleyenlere Zeki Demirkubuz’u da hatırlatacaktır.

Filmde çatışma da önemli bir unsur.

Erkeğin onca zaman kadını takip etmesi ve aşkına karşılık alamaması, kendi hayatına zarar vermesi, bunun sonucunda kadının adamın sevgisine inanması da filmi izlerken önemli noktalardandı.

Filmin artıları: * Yönetmenin aşkı farklı açıdan ele alması, * Filmdeki zeki Demirkubuz benzerliğinin göz önünde olması, * Her şeyden önemlisi bağımsız olan bir aşk duygusu gerçekten var mı sorusuna cevap niteliğinde bu film.