Nervana (Nirvana Tribute Band) Kritiği

Bayan Arıza tarafından Nisan - 6 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Nirvana’yı canlı izleyemedik, Kurt'u dünya gözüyle göremedik. "Nirvana Türkiye'ye gelsin" diye topladığım binlerce imza çöpe gitti. Sonra da Kurt buralardan uçuverdi.

5 Nisan 2012 Perşembe akşamı Babylon'da Nirvana tribute grubu Nervana’yı izledim. Boston’lu başarılı tribute grubu Nervana, grunge efsanesi Nirvana’nın yaktığı meşaleyi adeta sahneye taşıdı.

Jonny O’Connor, Steve Kilroy ve Dave Eve'den mütevellit üçlü, Amerika'da ve Avrupa’da verdiği konserlerle büyük beğeni toplarken Liverpool’un Matthew Street Festivali’nde 50.000 kişiye çalarak kritiklerden tam not aldı.

Konser 21.30'da başlayacaktı. Kapı önünde hafif demlendik ve 21.15 gibi içeri girerek sahne önünde yerimizi aldık. Rock'n Dark sponsorluğundan kelli 21.30'a dek Efes Dark 4 liraydı, bu fırsatı da kaçırmadık. Grubun çıkmasını beklerken ekrandan Nirvana konser görüntülerini izledik, fonda da 90'lı yılların şarkıları bize eşlik etmekteydi. Babylon oldukça boştu ama alışılageldiği üzere aktivite başladığı zaman birdenbire mekân doluverdi. Genellikle böyle oluyor.

İlk iki şarkıda biraz heyecandan, biraz ne yapacağımı bilememezlikten öylece kaldım ki seyirci de öyleydi. Şarkılar arka arkaya patladıkça biz de patladık adeta. Bizler, ekose gömlekli, grunge hırkalı, Nirvana t-shirtlü çocuklardık, 30'ları devirdik ama hâlâ aynı heyecanı hissediyoruz ve aynı grunge ruhuna sahibiz; benim için 90'lı yıllara dair hiçbir şey değişmedi.

Vokalist renkli gözlü bir tipti, gitarı sağ eliyle çalmaktaydı, Kurt'ten daha uzundu, saçlarını Kurt'un saçları gibi yapmıştı, sarıydı. Gözlerimi kapattığımda şarkıları Kurt söylüyormuş gibi geldi sanki, ses düzeni harikaydı. Sesi Kurt'un sesine çok fazla benziyordu. Zaten çığlıklar konusunda da son derece başarılıydı. Davulcu da, aynen Dave Grohl'un yaptığı gibi back vokal yapıyordu. Saçları da aynı O'nun gibiydi. Ve evet basçı da Krist Novoselic gibi uzun boyluydu, sağ kolunda siyah bilekliği vardı, aynı Krist gibi.

Şarkılar patladı, ben "in bloom", "big cheese" ve "love buzz" diye bağırıyordum. Aşağıdaki listede "in bloom"u görüyorsunuz ama çalmadılar. Ama listede "smells like teen spirit" olmadığı halde çaldılar. Zaten listenin dışına çıktılar ve çok daha fazla şarkı çaldılar.

Adamların gitmesini hiç istemedik. Onlar çaldıkça biz coştuk. Biz çoştukça onlar daha çok çaldı. Vokalistin saçları, aynen Kurt'un şarkı söylerken saçlarının gözlerini kapattığı zamanki gibi oldu birden. Yani birden O oluverdi sanki. Ses zaten aynı ve saçlarından yüzü görünmeyen bir adam. Elinde gitarı, çığlıklar gırla gidiyor.

Konser sırasında Tuncay'ı gördüm, sayesinde o kadar çok grubu izledik ki canım arkadaşım benim. Meğerse O getirmiş grubu. Tuncay sağolsun, neredeyse boyum kadar olan içeriyi süsleyen Nirvana dekorlarından birini istedik, verdi, biz de evimize getirdik. Aşağıda fotoğrafını görüyorsunuz:)

Konser bittiği zaman klasik bir bayan arıza hareketiyle setlist'i aldım ki onun da fotoğrafını görüyorsunuz.

Ben ziyadesiyle mutlu ayrıldım bu konserden. Son bir ay içerisinde 3 konser izledik; Seether, The Doors Tribute ve Nirvana Tribute. Ondan önce de Pearl Jam tribute. Bu tribute gruplarının fake olduğunu biliyor insan; ama düşünsenize, en sevdiğiniz, adeta taptığınız grubun şarkılarını çalıyor adamlar, neredeyse copy-paste. O gruptan dinleyemiyor olacağınızı da biliyorsunuz, karşınızdaki %100 başarılı bir kopya olunca deyim yerindeyse mutluluktan uçuyorsunuz.

"You know you're right"in bitişinde Babylon mırıldanmalarımızdan inliyordu. Grup konseri bitirdi ama biz hiç bitmesin istedik ve tekrar sahneye döndüler, kendi aralarında fısıldaşıp "big cheese", "love buzz" patlattılar. Hangisinden bahsedebilirim ki, hâlâ rüyadayım sanki, ayaklarım yere basmıyor.

7 Nisan 2006'da Balans'ta bir Nirvana tribute grubu daha izlemiştim, onlar ise İngilizdi. Rahatlıkla söyleyebilirim ki bu grup daha profesyonel ve çok daha iyiydi.

Konserin sonunda aynen Kurt'un yaptığı gibi davulun üzerine atladı vokal/gitar. Öyle muhteşem bir andı ki; seyircinin ve sahnedekilerin enerjisi nasıl yoğundu anlatamam.

Kurt'un 5 Nisan 1994'te aramızdan ayrıldığını biliyoruz. Kimi kaynaklar 8 Nisan, kimi kaynaklar 9 Nisan diyor. 2 Nisan diyenler bile mevcut. Ancak ben tüm yıl ve de yıllar boyunca O'nu dinliyor ve O'nu hep anıyorum. Benim için o kara gün 5 Nisan olarak kazındı zihnime. Grup için de öyle olacak ki, vokalist fake KURT, güzel laflar etti. "Bundan 18 sene önce muhteşem bir insan aramızdan ayrıldı, O'nu anıyoruz" gibilerinden. Sahnede mum yanıyordu ve üzerinde de "Kurt Cobain 1967-1994" yazıyordu. Tüm konser boyunca solmadı, hep yandı, yandı, yandı. "Solup gitmektense yanmak daha iyidir", öyle değil mi?

Nimrod bey yani kedim logonun yanında ne kadar ufak kalmış di mi? Sağol Tuncay'cım:)

bu da itinayla yürütülmüş setlist 🙂

The Roadhouse Doors (`The Doors` Tribute) Kritiği

Bayan Arıza tarafından Mart - 27 - 2012 zamanında yazılmıştır.

The Roadhouse Doors (24 Mart 2012, Hayal Bistro)

Rock müziğin ölümsüz ve sansasyonel efsanesi The Doors için kurulmuş en iyi tribute gruplarından biri olarak kabul edilen Dublin/İrlanda kökenli The Roadhouse Doors'u 24 Mart Cumartesi gecesi İstanbul Hayal Bistro'da izleme şansı yakaladım. Bugüne dek izlediğim bilumum tribute gruplarının içerisinde (Effetto Placebo, Coldplace, Muse, Pearl Jam, Metallica) sayarsam bu kadar başarılısına ikinci kez rastlıyorum. En az bu kadar başarılı bir de Nirvana Tribute vardı. Onu da sanıyorum 6-7 sene önce Balans'ta izlemiştim (ki şimdi adı Jolly Joker). İkisini kıyaslayacak olursam şüphesiz "The Roadhouse Doors bir numaram" diyebilirim. Gerçi 5 Nisan'da Nirvana'nın bir başka tribute grubu olan (bu kez Boston'lu) "Nervana"yı izleyeceğim, bir de ondan sonra konuşmak lâzım. Her şeyin ötesinde, gerçek olan şu ki, grup son derece başarılıydı ve üzerimde inanılmaz bir etki bıraktı.

21.00'de başlayacağı söylenen konser elbette ki günün cumartesi olmasından kelli 23.05'te başladı. Neyse ki biz içeri 22.15 gibi girdik, ilk kez gitmiş olduğum Hayal Bistro'nun konser mekânını da hiç sevmedim. Mekâna giriyorsunuz, alt kata iniyorsunuz ve sizi oldukça basık ve sıcak bir yer karşılıyor. Velhasıl kelâm, içerisi dolu olmasına rağmen, sıvışmanın bir yolunu bulduk ve ön saflarda yerimizi aldık.

Konseri beklerken dev ekrandan çeşitli videolar izledik, bu videoları kim seçtiyse o arkadaşı tebrik ediyorum. Hele ki Pearl Jam, Nirvana ve Alice in Chains'i arka arkaya vererek 90'lara tapan bendenizi acayip mutlu etmiştir kendisi.

Konser başlayana dek bayaa ısındık. Heyecan arttı. Zaman bir türlü geçmedi. Derken vokalist Peter "Come oooon", "yeeeaah" diyerek "Break on Through" ile başladı. Vokalist Peter McCoy bir yana, klavyeci Henrik Andersson ve gitarist Joe Sheridan da oldukça iyiydi. Bir an "Ray Manzarek mi bu adam?" diye düşündüm, zira harika sololar attı klavyeci.

Tribute gruplar, sevdikleri grubu taklit etmek için varlar. Aslında bu gruplar fake bile sayılabilir ama bu grup The Doors'u taklit etmenin ötesinde adeta yaşıyordu, her bir şarkıyı ruhlarında hissettikleri belliydi, yoksa neden 4 adam bir araya gelsin ve sadece The Doors şarkıları çalsın öyle değil mi?

Jim Morrison gibiydi Peter, kızılderili dansı, ses tonu, aralarda ettiği laflar, seyirci ile iletişimi, sahnede biraları devirmesi, yerlerde yuvarlanması, seyircilerin arasına dalması, sıcakkanlılığı. Grup The Doors'un başarılı bir kopyasıydı.

Grubun İrlanda'lı olmasının da etkisi var. Biliyoruz ki İrlanda'lılar çok sıcakkanlı insanlar. Hepimizin sempatisini kazandı grup. Bizler ne mi yaptık? Sıkı durun! Tam 2 saat 20 dakika boyunca hep bir ağızdan tüm şarkılara eşlik ettik. Müziğe 12 yaşında başlamama neden olan The Doors'un yeri benim için başkadır. Dolayısıyla şarkıları oldukça başarılı bir şekilde icra eden The Roadhouse Doors beni tek kelimeyle mest etti. Adamlar ara bile vermeden 01.25'te konseri bitirdiler. Hani bazen "hiç bitmesin, bu an sonsuza dek sürsün" istersiniz ya, öyleydi işte hislerim.

"Neler çaldılar?" diye soracaksınız büyük ihtimalle, ben de size "neler çalmadılar ki?" diyeceğim. Bilindik şarkıları ile beraber daha gizli saklı şarklılarını da paylaştılar bizimle. Biz de hep bir ağızdan The Doors şarkılarını bağıra çağıra söyleyerek Jim'i andık.

Aklıma gelenleri sıralamak istiyorum hemen:

L.A. Woman Riders on the Storm Light My Fire The End Break on Through Love Me Two Times Touch Me Five to One Crystal Ship Unknown Soldier Roadhouse Blues Take It As It Comes Peace Frog Backdoor Man Alabama Song Love Her Madly Hello, I Love You People Are Strange Soul Kitchen Twentieth Century Fox Who Do You Love? Moonlight Drive I Looked At You Universal Mind When The Music's Over Crawling King Snake

Umarım bir kez daha gelirler. Şayet gelirlerse yine izlerim.

Grup üyeleri: Peter McCoy (vokal) Henrik Andersson (klavye) Brian MacCarthy (davul) Joe Sheridan (gitar)

Seether Konseri Kritiği

Bayan Arıza tarafından Mart - 19 - 2012 zamanında yazılmıştır.

SEETHER (17 Mart 2012, Babylon)

Aylardır adeta günleri saydığım Güney Afrikalı post-grunge grubu Seether'ı görebilme hayalim nihayet 17 Mart Cumartesi gecesi gerçek oldu. Hem de ne oldu!!! Babylon, Babylon olalı böyle muhteşem bir vokal ve aynı mükemmelikte davul soloları duymadı sanırım.

Dünya gözüyle sesine tav olduğum Shaun Morgan'ı gördük daha ne olsun? Adam tek kelimeyle muhteşemdi. Davulcu John Humphrey ve basçı Dale Stewart için de elbette aynı şey geçerli, hatta özellikle davulcu muhteşem bir şov yaptı.

"Broken" a girmeden önce Dale eline gitarı aldı, çalıyor ama ses çıkmıyor, "bir sorun var" filan dedi, sonra gitarı değiştirip bir başka gitar aldı eline yine aynı hikâye. Derken "Galiba Broken'a giriyorlar, "bozulmuş" hesabı espri yapıyorlar" dedim ki "Broken" başladı en akustik haliyle:)

Ancak konser az geldi bana. 23.00 gibi başlaması gereken konser 23.15'te başladı ve 00.30'da sona erdi. Tam ısınmıştık ki öylece bitiverdi. Keşke daha çok sahnede kalabilselerdi.

Setlist ise şöyleydi:

i'm the one needles gasoline fine again driven under broken humphree or die pig breakdown tonight country song gift ribs above this fake it remedy

Seether ortalığı yıktı geçti! Shaun, hayranı olduğu Kurt Cobain gibi bağırdı. Nirvana Tribute grubuyla 5 Nisan'da Babylon'un bir kez daha yıkılacağı kesin! Orada görüşmek üzere…

Pearl Jam Tribute Night “Back Alive” Kritiği (9 Aralık 2011/Babylon)

Bayan Arıza tarafından Aralık - 12 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Pearl Jam Tribute Night "Back Alive" 09 Aralık 2011 Cuma – 22:30   Rock’n Dark desteğiyle gerçekleşen Babylon Tribute Band konserleri kapsamında 9 Aralık Cuma gecesi ünlü Amerikalı grup Pearl Jam’in başarılı tribute grubu Back Alive’ı izledik.

Konser öncesinde de PJ 20 özel gösterimini kaçırmadık. Bunun için bir hafta öncesinden rezervasyonumuzu yaptırmıştık. Film bizi ağlattı. Şahsen Eddie ve tayfası bir yana, Kurt Cobain'i o kocaman sahnede görünce gözyaşlarımıza hakim olamadık.

Bizler 90'ları, grunge kuşağını baştan sona yaşayan ve şimdilerde 30'lu yaşlarımızı süren insanlarız; müzik yaşama nedenimiz. En azından benim öyle.

Konsere gelince, bizim jenerasyon oradaydı; oduncu gömlekler, Pearl Jam t-shirtleri, grunge hırkaları ve yün kazaklarla tabii ki. Hep bir ağızdan Pearl Jam şarkıları söyledik. Çaldıkları şarkılardan ilk aklıma gelenler; Alive, Even Flow, Go, Animal, Jeremy, Reavwievmirror, Black, Better Man, Once, I Am Mine, Why Go, State of Love and Trust, Given to Fly, Daughter, Last Exit, Elderly Woman Behind the Counter in a Small Town ve Neil Young ile beraber söyledikleri Keep On Rockin' In The Free World.

Grup Back Alive Hollanda'lıydı ve adamlar bizdeki ilgiyi görünce çok şaşırdı. İki yıldır Hollanda'da tur yaptıklarını ama hiç böylesi bir ilgi görmediklerini söylediler.

Tüm şarkılara eşlik ettik. Better Man'in girişi başlar başlamaz şarkıyı biz söylemeye başladık. Adamlar da çalmayı kesti ve sahneden şaşkın şaşkın bize bakakaldılar.

Konser sonrası Rock Party devam etti, Mabbas çaldı tabii ki. Biz de 2-3 şarkı dinleyip kaçtık. Evimize dönerken yolda Pearl Jam şarkıları söylüyorduk…

Umarım hep grunge grupları getirirler ve bizleri dünyanın en mutlu insanları yaparlar.

Grunge forever!!!

Malt Kritiği (03 Aralık 2011/Bronx)

Bayan Arıza tarafından Aralık - 5 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Uzun zamandır izlemek isteyip te izleyemediğimiz pek sevdiğimiz Malt'ı 3 Aralık Cuma günü Bronx'ta en önden izleme şansı yakaladık. Ufaktan demlendikten sonra Bronx'a geçtik. Baştan sona rock!!! bir konser oldu. Adamlar dolu dolu ve gayet sert çaldı, inlettiler resmen. İçerde de hatrı sayılır bir Malt dinleyicisi vardı.

2007'de çıkan ilk albümleri "Kendi Adını Taşıyan İlk Albüm" ile 2010'da çıkan ikinci albümleri "Arıza" yı komple çaldılar.

Hatta "Aşkın Gözü" ve "Deprem" iki tur döndü:) 21 şarkı vardı listede ama bu spontan durumlarla 23'e çıktı:) 

90'lı yıllarda "Badluck" grubunun solistliğini yapan, radyo ve televizyonların tanınan simalardan Cenk Durmazel; 2007'de Cenk Turanlı (Bas Gitar), Barış Ertunç (Gitar) ve Güray Gürsoy (Davul) ile birlikte Malt'ı kurdu. İyi ki de kurmuş:) Davulcu olarak Mehmet Demirdelen eşlik ediyor ki adamın performansı da muhteşemdi.

Birkaç şarkıda eşlik etmeleri için sahneye seyircileri davet etti Cenk. Sahne doldu taştı. Nilüfer'in şarkısını söylerken "Var mı aranızda Nilüfer?" dedi hatta:)

Bronx'u tadilatlı halinden sonra ilk kez görmüş oldum. Yeni hali biraz daha iyi olmuş. Ancak yine de "tuvaletlere ekstra özen" diyorum.

Çıkışta biraz vestiyer sıkıntısı yaşadık, bir süre bekledik ama süper bir konser izlediğimiz için keyfimiz tamdı. Bundan böyle Malt'ın konserlerini ıskalamamaya karar verdik.

Konser bittikten sonra Barış'tan setlisti istedim, sağolsun aşağıda göreceğiniz üzere setlist'i kaptım.

Rock’n Coke Kritiği (16-17 Temmuz 2011 Hezarfen Havaalanı / İstanbul)

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 18 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Coca-Cola ve Pozitif tarafından düzenlenen Rock’n Coke Festivali 16 ve 17 Temmuz 2011 tarihlerinde Hezarfen Havaalanı’nda müzikseverlerle buluştu ve geriye tutulmuş bir boyun, yorgun bir bünye, uykusuz bir mesai günü ve muhteşem bir etki bıraktı. Böylece bundan iki yıl önce İstanbul Park'ta gerçekleşen Rock'n Coke Festivali tekrar eski yerine kavuşmuş oldu.

Bu yıl sahne sayılarını artırmıştı Rock'n Coke. Ana sahne ile beraber Vodafone FreeZone Sahnesi, Coca-Cola Zero Sahnesi ve Şehir Sahnesi ile beraber aynı anda dört sahne ile bizleri pek mutlu etti. Çakışan konserler nedeniyle zor tercihler yapmak zorundaydık ve totalde 60-65 grup izlememiz gerekirken minimize etmek zorunda kaldık. Kimi zaman da biraz ana sahneye, biraz diğer sahnelere koşarak hepsinin tadına bakmaya çalıştık. Örneğin aynı anda gerçekleşen Mogwai ile Travis konserlerinde yaptığımız gibi. 

16 Temmuz Cumartesi

Kadıköy Rıhtım'dan beş bilet karşılığı bindiğimiz klimalı belediye otobüsü ile ilk gün mekâna vardığımızda saat 17.30 civarıydı ve Vodafone FreeZone Sahnesi'nde Melis Danişmend vardı. Açıkçası ilk gün çok fazla izlemek istediğim bir grup yoktu. Çilekeş'i yakalamayı çok istedim ama saat 15.00'te sahne aldıkları için konseri ıskalamış olduk. Çilekeş'in ardından Ana Sahne'de Kurban vardı. Haliyle o da güme gitmiş oldu. Neyse ki The Kooks'a yetiştik. Ancak sıcak o kadar keskindi ki, ana sahnede güneşin altında duramadığımızdan The Kooks'u uzaktan izledik/dinledik. Bir yandan da etrafı keşfe koyulduk.

Hava sıcak, gerçekten de çok sıcaktı. Geceleri de bir o kadar soğuk.

Efes Pilsen One Love Festival'deki "Like Me" hikâyesi burada da vardı ancak hiç ilgilenmedik. Zira Efes Pilsen'deki "Like Me" zımbırtısı fiyasko olunca ve Rock'n Coke'daki aktivasyon kuyruğunu görünce vazgeçtik.

Duman neredeyse tüm Rock'n Coke'larda olduğu gibi yine ana sahnedeydi ve Kaan yine dumanlıydı. Duman'ın gerçekten de kaydedeğer bir seyirci kitlesi var ve sevilen bir grup. Ancak şunu da belirtmek isterim, stüdyo kaydı gibi çalmalarını yeğlerim. Neticede Duman bir jazz grubu değil ki, bu kadar emprovize takılmaya gerek yok. Velhasıl, konseri izledik, şarkılarına eşlik ettik. Oradan Şehir Sahnesi'ne gidip Buddha'da çıkan sevdiğimiz gruplardan olan Kung-Fu'yu izledik ve dolanmaya devam ettik.

Yeme-içme anlamında yine süperdi Rock'n Coke. Herkese göre bir şey vardı. İlk gün alkol almadım. Zaten açıkçası festivallerde alkol almaktansa bol su tüketmeyi ve sevdiğim gruplara konsantre olmayı yeğliyorum. Zaten alkolle de aram yok, beni mayıştırmaktan ve tuvalete sürüklemekten başka bir işe yaramıyor.

Fiyatlar da makûldu. Coca Cola 2.5, su 0.75 kuruştu. Yemekler de dışarıya göre 1-2 lira daha fazlaydı. Örneğin Big Mac Menü 12 liraydı, doyurucuydu ama dediğim gibi, herkese göre bir şey vardı, çorbadan dürüme, kumpirden hamburgere, çaydan biraya, noodle'dan patates cipsine, pizzadan waffle'a kadar…

Dükkanlarda da t-shirtler vardı, Köstebek yine stand açmıştı. Gece o kadar çok üşüdük ki Köstebek'ten alışveriş yaparak, t-shirt üstü t-shirt moduna girdik:)

İngiliz Heavy Metal'inin öncü gruplarından olan ve ülkemizde de hayranları bulunan Motörhead Ana Sahne'de sahne alınca kendilerine hiçbir hayranlık beslemediğimden konseri yakından izlemektense uzaktan ama süper bir yerden izledik. Adamlar 36 yıldır müzik yapıyor, saygım sonsuz. Ancak gerçekten çok ilginç, Lemmy'nin vokalini aldığında müzik neredeyse güzel! Metalciler beni taşlayabilirler ama bu kadar mı kötü olur bir insanın sesi yahu? Aralarda herif bir şeyler söyledi ama güya İngilizce biliyoruz, hiçbirimiz adamın dediklerinden bir şey anlamadık. Konuşması bile anlaşılmıyor. Bir tek "new album" dediğini anladık:) Ben hiçbir zaman Motörhead'in müziğinden hoşlanmadım, dolayısıyla canlı olarak izlemem de bir şey değiştirmedi. Adamlar kültler evet ve 70'lerin 80'lerin başında metali İngiltere'de fişekleyen grup kendileri. Sevenlerine ya da grubun kendisine asla bir saygısızlığım olamaz, sadece benim tarzım değil yaptıkları müzik ruhumda bir şeyleri çoşturmuyor. Kaldı ki, Motörhead seyircisini de beğenmedim, yani seyirciyi beğenmedim. Çünkü insanlarda bir ilgisizlik vardı genel olarak, sadık fanları ayrı tutuyorum. Zira onlar Motörhead t-shirtleri ile gelip, diğer gruplar sahnedeyken ellerini-kollarını kavuşturmuş ve sahnede çıkan gruplarla dalga geçen tiplerdi. Her neyse, "Ace of Spades" ve "Overkill"i canlı izlemiş oldum, başka da bir şey söylemeye gerek yok aslında.

Kaldı ki çok çok iyi hatırlıyorum, sanırım 8-10 sene önce Motörhead buraya geliyordu ve çok az (40-50 adet kadar) bilet satıldığı için konser iptal olmuş ve "bir daha oraya gelmeyeceğiz" diye açıklama yapmışlardı. Ama geldiler, bunların nedenlerini burada paylaşmak bana düşmez. Belki sadece "Money talks" durumudur, belki de adamlar bizi çok seviyordur ha!

Cumartesi gecesinin en güzel konseri Limp Bizkit oldu. Fred Durst süper ötesi bir adammış, onu da görmüş olduk. Sevdiğim tüm şarkılarını çaldılar. Acayip eğlencelilerdi. "My Generation", "Chocolate Starfish" derken "My Way", "Nookie", "Faith", "Rearranged" süperdi. Bir de "Blue Eyes"i dinledik ki evlere şenlikti.

Fred, sahneden seyircilerin arasına indi ve iki şarkısını seyircilerin arasında söyledi. Acayip sıcakkanlı, enerjik ve süper adamlardı. Açıkçası rapcore ile aram neredeyse hiç olmamasına rağmen bundan iki yıl önce ki Rock'n Coke'da izlediğimiz "Linkin Park" da bizi oldukça eğlendirmişti. Limp Bizkit, Linkin Park'a göre daha sertti tabii ki. Benim için Cumartesi gününün performansı da Limp Bizkit oldu.

Soulwax ismiyle tanıdığımız Belçika'lı kardeşler David ve Stephen Dewaele yani 2manydjs Cumartesi gecesinin son performansı idi ama ona kalmadık, malum Pazar günü bizi çok daha hareketli bir gün bekliyordu. Limp Bizkit bitince Kadıköy servisine binerek 1 saat 10 dakika sonra evimize vardık.

17 Temmuz Pazar

Cumartesi günü eve gidip uyku moduna geçtikten, dinlendikten ve sıkı bir kahvaltıdan sonra tekrar yollara düştük. Cumartesi günü üç kişi takıldığımız festivalde Pazar günü on kişi olacaktık. Zira arkadaşlarımın neredeyse hepsi sadece pazar gününe bilet almıştı ama bendeniz cumartesiyi de es geçmemek lâzım diye düşündüm.

Yine Kadıköy'den 15.00 gibi bindiğimiz otobüsten 16.05'te indik ve mekâna yollandık. FM Belfast'a yetişmeyi planlıyordum. Nitekim başardık da.

Mekâna vardığımızda ana sahnede Friendly Fries vardı ama yeni gelen arkadaşlarımızla etrafı keşfe koyulduk ve o sıcakta sahne önüne gitmeyi göze alamadığımız için grubu fonda dinledik.

17.15'te FM Belfast'tan önce Vodafone FreeZone Sahnesi'nde yerimizi aldık. Efenim bu merakla beklediğim grup, en sevdiğim ülkelerden biri olan İzlanda'dan geliyordu.

Grup, 2006 yılında Loa Hlin Hjalmtysdottir ve efsanevi Mum grubunun kurucularından Örvar Poreyjarson Smarason'un da katılımıyla orjinal kadrosuna kavuştu. İlk albümleri "How to Make Friends" 2008'de yayınladılar. İnanılmaz eğlenceli, neşeli, mutlu, kendileri mutlu, seyircisini de mutlu eden, süper süper süper! sahne performansına sahip bir gruptu. Beklediğimin kat kat üstündelerdi ve bir kez daha gelirler ise (ki daha önce Babylon'da geldiler) tekrar izlemeyi çok istiyorum. O kadar çok hoplayıp, zıplayıp, dans ettik ki FM Belfast sonrasında t-shirtlerimiz, şortlarımız terden sırılsıklam olmuştu.

Hava yine acayip sıcaktı. Biraz olsun serinleyebilmek için Beer Kokteyl standına gidip, Mojito moduna girdik ve süper iyi geldi. Gece boyunca birkaç kez daha bunu yaptık, hem ağır gelmiyor, hem de limonun, tuzun ve buzun etkisiyle klima etkisi yapıyor ve resmen bünyeyi canlandırıyordu.

Vodafone FreeZone Sahnesi'ne döndük ve az da olsa İlhan Erşahins İstanbul Sessions'ı izledik.

Yine yeme-içme, dolanma, muhabbet modlarından sonra Skunk Anansie için Ana Sahne'de yerimizi aldık. Böylece Skin'i bir kez yalnız, 2 kez de Skunk Anansie ile beraber 4.izleyişim oldu.

İsimlerini bir halk masalından alan Skunk Anansie, vokalist Skin'in "clit-rock" adını verdiği türleriyle muh-te-şem bir performans sergiledi yine! Punk, dub, hip-hop ve dünya müziği gibi birbirinden çok farklı müziklerden etkilendiklerini belirten Skunk Anansie, şarkı sözlerinde ırkçılık ve diğer sosyal meselelere bol bol değiniyor.Grup, üçüncü albümlerinden sonra dağılmıştı ama 2009 yılında birkaç konser için bir araya gelince tekrardan grup birleşti ve 2010 yılında da son albümleri "Wonderlustre" yi yayınladı. Skin sahneden stage diving yaptı, eller üzerinde şarkısını söyledi; tüm sıcakkanlılığı, enerjisi ve siyahî güzelliğiyle bizleri yine büyüledi.

Tüm albümlerini yalayıp yuttuğum Paulo Nutini ise 21.00'i biraz geçe sahne aldı. Adam o bilindik ozan havasıyla şarkılarını söyledi. Sevdiğimiz tüm şarkılarını ard arda çalarak bize harika bir müzik ziyafeti sundu. Şarkılarını söylerken öyle bir ruh hali içerisine giriyordu ki etkilenmemek mümkün değildi. Mükemmeldi.

Travis ve Mogwai'nin aynı saatlerde sahne alıyor oluşu bizi bir kaosa sürükledi adeta. Post-rock'ın en önemli temsilcilerinden biri olarak kabul edilen Glasgow'un bağrından kopup gelen Mogwai mi, yoksa yine aynı ülkeden yani İskoçya'dan gelen Travis mi? Paulo Nutini'den sonra hemen Mogwai'nin sahne alacağı Coca-Cola Zero Sahnesi'ne gittik çünkü arada 15-20 dakikalık bir zaman dilimi vardı ve dönüşümlü olarak seyredebileceğimizi düşünmüştük. Ancak 22.15'te sahne alması gereken Mogwai 23.00'e doğru çıkınca çok fazla bekledik ve 1,5 sarkı dinleyip Travis'i izlemeye gittik -ki o da başlamıştı.- Travis daha önce ülkemize geldiğinde gidememiştim, biletleri çok pahalı bulmuştum. Bu bir fırsattı ve son 20 yılın en önemli Britpop gruplarından biri olan Travis'i Rock'n'coke'da izlemek harika olacaktı.

1990'da Glasgow'ta Francis Healy, Andy Dunlop, Neil Primroe ve Dougie Payne tarafından kurulan Travis, kendi olanaklarıyla yayınladıkları "All I Wanna Do is Rock" EP'lerindeki mütevazi vokalleri ve yükselen gitarları ile dikkati çekmişti. İkinci EP'leri "U16 Girls"ü yayınlamalarının ardından popülaritelerini artıran grup, ilk albümleri için U2'nun prodüktörü Steve Lillywhite ile anlaştı. İkinci albümleri "The Man Who"yu 1997'de yayınlayan grup, bu albümden çıkan ve konserin sonunda binlerce insanla hep bir ağızdan söylediğimiz "Why Does It Always Rain on Me?" ve "Writing to Reach You" gibi hitler ile müzik piyasasındaki yerini sağlamlaştırdı. Sempatik şapkası ve sempatik haliyle Fran harikaydı, seyirci müthişti, seyirci ile iletişimleri de müthişti. "Flowers in the Window"u dinlemek harikaydı. Yüzümüze yayılan tebessüme hakim olamadık.

Travis'ten sonra yine yeme-içme, muhabbet ve kritikler ile biraz vakit geçirdik; heyecanla Moby'yi beklemeye başladık. Aslında Moby sahne aldığında ayaklarımızı hissetmiyorduk, yorgunluktan bayılmak üzereydik. Ancak Moby öyle bir giriş yaptı ki koşa koşa sahne önüne geçtik. Arka arkaya en sevdiğimiz şarkılarını, müthiş bir sound ile çaldıkça adeta kendimizden geçtik.

Adam süperdi, evet tek kelimeyle süperdi. Her şarkı sonrasında arka arkaya "Thank you! Thank you! Thank you! Thank you!" demesi de sempatikti; bize, ülkemize dair ettiği laflar da öyle. Amerika'lı sanatçı ve müthiş müzik adamı Moby bizleri Ana Sahne'ye mıhladı ve konserin ne zaman sona erdiğini bile anlayamadık.

Saat 02.15 gibi mekândan ayrıldık, dünya tatlısı dostlarımız bizi Bakırköy'e bıraktı, oradan da taksi ile Kadıköy'e ve evlerimize geçtik. Eve vardığımızda saat 03.25 idi.

Yaklaşık üç saatlik uyku ile işe gelebilmeyi de başardık. Bu yıl ki Rock'n Coke harikaydı, daha iyilerini de gördük elbet. Benim açımdan Smashing Pumpkins, Chris Cornell, MSP ve The cure konserleri inanılmazdı. Umarım seneye bir grunge grubu getirirler. Buradan yine mesaj vereyim. Lütfen Silverchair veya Stone Temple Pilots'ı getirin. Pekâla bunlar olmaz ise Red Hot chili Peppers da bizi çoook eğlendirebilir.

Aşağıda bu bu yılın programını görebilirsiniz.

Herkese müzikle dolu nice nice yıllar, süper festivaller diliyorum.

Bayan Arıza (18 Temmuz 2011)

16 TEMMUZ CUMARTESİ

Ana Sahne Limp Bizkit Motörhead The Kooks Duman 2manydjs Kurban Çilekeş

Vodafone FreeZone Sahnesi Aloe Blacc Curry & Coco Acid Washed Melis Danişmend Fuchs & Cervus Soaked Golem DJ Sarıyılan (Sezyum) Grup Ses Beats Hemi Behmoaras

Coca-Cola Zero Sahnesi Dum Dum Girls Electrelane Esben and the Witch Deja-Vu Dengesiz Herifler She Past Away Hakan Tamar

17 TEMMUZ PAZAR

Ana Sahne Travis Moby Paolo Nutini Skunk Anansie Athena Friendly Fires Gripin

Vodafone FreeZone Sahnesi Thievery Corporation Beach House İlhan Erşahin’s İstanbul Sessions Tunng FM Belfast Gaslamp Killer Mabbas & Style-ist Club Bangkok Dancing Birds Feel The Beat

Coca-Cola Zero Sahnesi Mogwai The Black Lips The Qemists Chapel Club On Your Horizon Post To Mexico With Love Kül Social Inclusion Band

16 Temmuz Cumartesi Şehir Sahnesi Kung Fu Kanca RockA Çapıt Falsetto Radyo Babylon Soundsystem – fasitdaire

17 Temmuz Pazar Şehir Sahnesi Suitcase Pijama The Wingmen Yeni harman Neverband Blue Motion  

İlker Yıldırım’dan Judas Priest (+Whitesnake) İstanbul Konseri Kritiği

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 13 - 2011 zamanında yazılmıştır.

10 Temmuz 2011 – Judas Priest (+Whitesnake) İstanbul Konseri   Baştan söyleyeyim, geçen ay  Iron Maiden ile başlayan açılım süreci Bon Jovi ile devam etti ve Judas Priest ile zirve yaptı. Sonisphere’de yaşadıklarımızdan sonra her türlü aksiliğe hazırlıklı olarak Maçka’ya yol aldık. İçeri çok rahat biçimde girdik. Hava çok sıcak olduğu ve Priest efsanesine saatler olduğu için 2000 kişi ancak vardı. Malt sahnedeydi ve Cenk&Erdem ikilisinin Cenk’i  grubuyla güzel bir ses sistemi ve iki albümün karışımı güzel bir setlistle karşımızdaydı. Hava gerçekten sıcaktı, iki parça sonra çimenlik alana biralarımızla yayıldık. Bu arada şemsiyeli metalci arkadaşlarımızın kızlara şemsiye tutma nezaketlerini ve bir kısım adamın tuvaletlerde bir nevi duş almasına şahit olduk.

Malt’dan sonra merakla beklediğimiz Pentagram’ ı(yeni vokalistleri Gökalp Ergen ile) izlemek için öne geçtik. Sahne önünün nerdeyse %70’i boştu ve sahne önü-normal seyirci alanı arasında uzun bir boşluk olunca tuhaf ve salak bir görünüm ortaya çıktı. Unspoken felan derken eski vokaliste alışkın olan bünyemiz başta zorluk çekse de yeni şarkıları Wasteland başlayınca rahatladık. Adamda ses var ama iletişimde bir şey eksik sanki ne olduğunu anlayamadım ki belki de sıcaktan:) Bu arada ses düzeyi  giderek düşmeye başladı , sahnede bir ara Tarkan Gözübüyük sanki bir şeylere kızdı vs. derken ses iyice düştüğünde bizim olduğumuz kısımda seyirci iyice gerildi ve tezahüratlar başladı. Ve maalesef konser yarıda kesildi. Sonra öğrendik ki KPSS sınavı yüzünden şikayet gelmiş ve ses kısılmış. Pentagram’ın yaşadığı bu kepazeliği hemen unutmasını ve en yakın konserde onlarla olacağımızı belirtmek isterim.

Günün merakla ettiğim “ikinci” karizma adamı David Coverdale’in Whitesnake’i 18:30’da sahneye çıktı ve aslında her şey bununla başladı.  Love Ain’t No Stranger, Is This Love, Fool For Your Lovin, Here I Go Again gibi hitlerle bizi paramparça ettiler şöyle ki yanımdaki arkadaşlarımdan biri Whitesnake sevmeyen bir adamdı konserden sonra görüşü değişti. Tabi bizi paramparça eden aslında David abiden çok Doug Aldrich denilen gitarist abi ve davulcu Brian Tichy idi galiba. O gitar soloları, baget şovlar vs. bittik ya, bir daha olmasın çocuklarJ Sabahtan beri delicesine beklediğim Still Of The Night da çaldı, dağıldık ve ben Judas Priest için istihare moduna geçtim.

Priest sahneye  çıkana kadar 6-7 şarkı boyunca AC-DC çaldı ve ben bunu Sonisphere’in seneye bir güzelliği olarak algılamaya çalıştım, aslında öyle olmasını istedim. Keşke… Çimenlerde yayılırken, alan yavaş yavaş dolmaya başladı ve birden Black Sabbath’dan War Pigs çalmaya başladı ki yerimden nasıl fırlayıp öne koştuğumu hatırlamıyorum. Sonrasında Rapid Fire-Metal Gods ikilisiyle ile başlayan konser veda turu olduğu için baba parçalarla devam etti. Heading Out to the Highway, Judas Rising, Victim of Changes, Prophecy, Beyond the Realms of Death, Night Crawler vs. Bir grubun her dönemi güzel olur mu ya evet olur. Israrla çalınmasını beklediğim Turbo Lover çalınca çıldırdım, beklemediğim Green Manalishi ile keyif oranım tavan yaptı. Ama maalesef Love Bites&Some Heads Are Gonna Roll çalmadı 2008’de de aynı mağduriyeti yaşamıştım.

Bir konser düşünün ki adamı bir şarkı olsun kendi ile baş başa bırakmıyorlar, sonlara doğru Breaking The Law, Painkiller, Electric Eye, hastası olduğum Hell Bent For Leather, az kalsın çalınmayacak diye korktuğum You've Got Another Thing Comin' geldi ve maalesef Living after Midnight ile tarih yazmış Judas Priest’i üzülerek ve alkışlarla gönderdik (aslında gönderemedik, göndermek istemedik.) Grubun her üyesi harikaydı. Günün karizma adamı Rob Halford’du tabi ki hem keyifliydi hem şarkıları muhteşem icra etti. Motosikletiyle sahneye çıktığı ve Türk bayrağını öptüğü bölümlerde seyirci galeyana geldi.

Grubun 80li yıllardaki konser dvd lerini sürekli seyrettiğimden midir bilinmez lazer şovları harika oldu.

Genel olarak organizasyon bence iyiydi ama en büyük saçmalık arkadaki izleyiciler için herhangi bir dev ekran konulmamış olmasaydı. Biz önde çok sıkıntı yaşamadık ama arkadakiler ellerinde bira cep tv si izler gibi izlediler galiba, Purple yetkilileri en azından dürbün/teleskop dağıtabilirdi. Ufak tefek sıkıntıları yazmıyorum artık seneye umudum bu tür aksaklıkların az olması ve mümkünse Pentagram’da olduğu gibi sesin kısılmaması. Seyirci güzeldi, yine eski arkadaşlara rastladık, güneş yaktı, bira susattı…Çıkışta Türk tekstil sanayisinin ve seyyar satıcı endüstrisinin gelişimine şahit olduk:)   Son olarak konser öncesi olduğu gibi sabah akşam Judas Priest dinliyorum ve 3 günde 3 büyük grubu(+bir ay önce Iron Maiden) izlemenin mutluluğunu yaşıyorum. PRIEST, PRIEST, PRIEST!!!

Yazı: İLKER YILDIRIM

Bon Jovi Konser Kritiği – 8 Temmuz’11 – Türk Telekom Arena/İstanbul

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 11 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"New Jersey" albümü (ki o zamanlar sadece kaset vardı) aldığım ilk rock kasetidir ve albümü baştan sona ezberlemiştim. Lise dönemimde Jon Bon Jovi'nin (gerçek adıyla John Francis Bongiovi) Serpil Çakmaklı saçlarıyla verdiği pozlarla dolu bir sürü posteri asılıydı odamda. On sekiz yıl önce İnönü Stadı'nda verdikleri konseri de beleş tepeden izlemiştik arkadaşlarla. Bu kez kanlı canlı izlemeliydim, dile kolay on sekiz yıl geçmiş üzerinden ve bir daha ne zaman gelebilir bu adamlar, bizler orta yaşa merdiven dayadık, düşünün ki Jon Bon Jovi yakında 50.yaşına girecek. Uzun lafın kısası, ne yapıp edip onları izlemeliydim. Buna mukabil son gün dünya tatlısı dostum Pınar'la birbirimizi gaza getirerek kendimizi stadın önünde bulduk.

Biletler, bekleyiş, kalabalık derken 20.50'de Kuzey Kapısı'ndan giriş yaptık, içeri adımımızı attık ki tam olarak 20.50'de sahne aldılar. Bizi iki buçuk saat sürecek bir seremoni bekliyordu, zira 23.30 gibi konser bitti.

Bir Galatasaray'lı olarak stada ilk gelişimdi ve içerisi umduğumdan daha kalabalıktı, tahminlerime göre 30-35 bin kişi vardı içeride, yaş ortalaması da yüksekti (27-28 üstü), o klasik festivallerde gördüğümüz üniversite gençliğinden ziyade üniversiteyi bitirmiş, yaşını-başını almış, iş-güç peşinde koşturan benim gibi insanlar vardı.

Bugüne dek 300'den fazla konser izlemişimdir, bu kadar görkemlisini çok az gördüm diyebilirim ve bu konseri ilk 10 içerisine rahatlıkla alabilirim. Stat konserleri cidden çok değişik bir moda sokuyor insanı.

30 bin insan neredeyse tüm şarkılara eşlik etti, inanılmaz çoşkulu bir kalabalıktı, başta Jon olmak üzere grubun tüm üyeleri çok sıcakkanlı ve enerjikti. Jon ise çok güler yüzlü bir adammış vesselam.

Tam konser biter gibi oluyor, bis sonrası tekrar başlıyor. "Always"i çalmalarını çok istiyordum ve çalmazlar diye düşünüyordum açıkçası çünkü biraz arabeskti sözleri. Ama finalde onu da çalacaklarını ve bizleri adeta yerimizden kıpırdayamaz moda sokacağını kim bilebilirdi ki?

Sanıyorum yaklaşık 30 şarkı çaldılar; "Keep the Faith", "Dead or Alive", "Living on a Prayer", “You Give Love a Bad Name”, “I’ll be There For You”, “Always”, “Bad Medicine” ve bir sürü güzel şarkılarını dinleme/izleme şansı yakaladık.

Richie'nin meşhur kovboy şapkaları ve 12 telli gitarı ise görülmeye değerdi. Sahnede her şarkıda değişen ışıklar, renkler, ambians inanılmazdı. Ayrıca sahnenin 2 yanındaki dev ekranlar ile sahnenin arkadasındaki dev ekrandaki yansımalar müthişti. Her şarkı bittikten sonra alkışlar, çığlıklar koptu ve insan hiç mi yaşlanmaz yahu? Jon Bon Jovi bitmek tükenmez enerjisiyle herkesi coşturdu. "Hiç bitmesin" dediğiniz konserler oldu mu bilmiyorum ama Bon Jovi konseri tam olarak öyleydi.

Ayrıca Jon'un, sırtında "Bon Jovi" yazan 10 numaralı milli takım formasını giymesi ise hepimizi çok şaşırttı ve mutlu etti. Her yerden çığlıklar ve ıslıklar yükseldi.

Özetle, herkesin izlemesi gereken rüya gibi bir konserdi.

Bayan Arıza (11 Temmuz'11)  

Efes Pilsen One Love Festival Kritik (2-3 Temmuz 2011 – Santralistanbul)

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 4 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Biletini çıktığı gün aldığım ve merakla beklediğim bir Efes Pilsen One Love Festival daha süper bir şekilde sona erdi.

Bu yıl 10.'su gerçekleşen bu leziz festivale 7 kez iştirak etmiş bir insan evladı olarak ziyadesiyle mutlu etti beni yine.

2 Temmuz Cumartesi

2007 yılında gerçekleşen Rock'n'Coke'ta izleme şansı yakaladığım Galli grup Manic Street Preachers ilk güne damgasını vurdu. Zaten verdikleri o ilk konserden de çok etkilenmiş ve bu kadar güzel bir sahne performansı karşısında gözlerim dolmuştu. Konseri en önden izleyebilmek için dünya tatlısı Nneka, ardından geç de olsa görebildiğimiz 80'lerde İngiliz müziğinin baştan sona değiştirip şimdiki tüm gruplara adeta öncü olan Happy Mondays konserlerini de en önden izlemiş oldum:)

Sahne önünü kaptırmamak için festival boyunca hiçbir şey içmedim -su bile-. Sonunda İngiliz müzik tarihine adını altın harflerle yazdıran Manics'i en önden izlemeyi başardım.

Grup, yaklaşık 20 yıldır bir arada ve birbirinden başarılı albümlere imza attı. 1990'lardan bu yana farklı şarkı sözleri ve entellektüel duruşları ile adeta kült gruplar statüsünde. Geçtiğimiz yıl 10. albümleri olan "Postcards from a Young Man"i yayınlayan efsane grup bizleri birkez daha kendilerine aşık etti.

Açıkçası Manic Street Preachers'dan hemen önce sahne alan Happy Mondays bende biraz hayal kırıklığı yaratmış olsa da yine de dünya gözüyle onları izleyebilmek müthişti. Tabii Shaun Ryder'ı daha genç görmek isterdim. Gruba sonradan dahil olan iki müthiş sesli ve enerjik siyahi müzisyenler sayesinde grup süperdi. Böylece 80'lerde İngiltere'de indie rock ve elektronik müziği baştan başa değiştiren, "Madchester" akımının katalizör grubu Happy Mondays'i de izleyebilme şerefine eriştik. Acid House ve elektronik müziğin doğuşunda büyük pay sahibi olan grup; hip-hop müziğin ritmleri, funk etkili basları ve cesur sözleriyle bizi büyüledi -her şeye rağmen-.

Nedense bende görüntü itibariyle Neneh Cherry, lirikler itibariyle de Tracy Chapman'ı çağrıştıran Nneka müthişti. Nijerya asıllı Alman müzisyen giydiği "Africa is the Future" t-shirti, verdiği mesajlar ve kendine özgü tarzıyla harika bir yetenek. Hem Nijerya dili Igbo hem de İngilizce olarak şarkılarını söyleyen Nneka, ilk EP'si "The Uncomfortable Truth"u "Yo Mama Recordings"ten çıkardı, biz de böyle güzel bir sesle tanışmış olduk.

Cumartesi günü yine Dark Brown standınta takıldık 10-12 kişilik arkadaş grubumuzla. Yine langırt oynadık, bilumum aktivitelere katıldık, etrafta dolandık durduk, bir sürü arkadaşımızı gördük, iki lafın belini kırdık ve yine çok eğlendik.

Fakat süper bir fikirmiş gibi görünen Facebook'a ve Twitter'a mesaj gönderen bileklikler hiç mesaj gönderemedi. O kadar emek ettikleri belli olan bu uygulama bence tam bir fiyaskoydu. Zira her bir noktada bilekliğimi dokundurmama rağmen eve gittiğim zaman Facebook ve Twitter ile ilişkilendirilmediğini gördüm. Sanırım teknik sorunlar giderilmemişti.

3 Temmuz Pazar

Çıkan grupları yine sahne önünden izleyebilmek için Pazar günü de bir şey iç(e)medim.

Merakla beklediğim konserlerden biri de daha önce yine en önden izleme şansı yakaladığım Cake oldu.

California'lı grup Cake, 1991 yılında kuruldu. Solist John McCrea yine bilumum ilginçlikler yaptı, sevdiğim tuhaf sözlü şarkılarının çoğunu da çaldılar: Satan is my motor, Never There, onları ilk keşfettiğim şarkıları Distance, Short Skirt/Long Jacket, Love You Madly, Sheep Go to Heaven vb. Çok eğlenceli adamlar, bir o kadar da kaliteliler.

Daha önce geldiklerinde izleyemediğim için çok merak ettiğim Editors'u de en önden izledim. Tabii ki Cake'den sonra da hiçbir yere hareket etmeyerek yapabildim bunu.

2002 yılında Birmingham'da kurulan ve post-punk'a şekil veren isimler arasında kabul edilen Editors, ilk parçaları "Bullets"ı 2005'te yayınladı. Eleştirmenler tarafından dramatik şarkı sözleriyle övgüler alan İngiliz grup, ikinci single'ları "Munich" ile ismini duyurdu. Çıkış albümleri "The Back Room" -ki muhteşem bir albümdür- ile dikkatleri iyice çeken Editors, 2007 yılında "Mercury" ödülüne aday oldu, aynı sene "An End Has a Start" albümünü piyasaya sürdü ve albüm İngiltere albümler listesine 1 numaradan girmeyi başardı. Konser boyunca yerinde duramayan müthiş sese sahip vokal (gitar, piyano vb.) Tom Smith süper bir herifmiş doğrusu:)

Editors konserinden sonra artık ayaklarımı hareket ettiremediğim ve bayılmak üzere olduğumdan en ön sırayı terkedip oradan uzaklaştık. Karnımızı doyurduk ve kendimize geldik:) Biraz dolandıktan sonra Suede'i görebileceğimiz bir alan bulduk, bu kez sahneye uzaktık ama tüm sahneyi uzaktan rahatlıkla izleyebileceğimiz en iyi noktalardan birindeydik.

İlk kez 2003 yılında H2000 festivalinde yine en önden izlediğim Suede'i geçtiğimiz yıllar boyunca 4 kez izleme şansı yakaladım (bunlardan biri "The Tears" idi). Bir Suede konseri daha mükemmel bir şekilde sona erdi. Brett Anderson, yılların gazabına uğramayan bir adam. O kadar içten ve o kadar müthiş ki bizler orta yaşa merdiven dayamış olmamıza rağmen bu müthiş müzik adamı hâlâ aynı. Sevdiğim tüm şarkılarını çaldılar yine. Hele ki bisi "Saturday Night" ile yapmaları harikaydı. Bende Suede'in ve suede ile geçen yıllarımın o kadar çok anısı var ki…

Adamlar "brit-pop" denince akla gelen ilk grup. Özellikle 90'larda İngiltere'de yaşanan devrimsel müzikal gelişmelerin öncüsü sayılır. İsimlerini Morrissey'in şarkısı "Suedehead" ten alan grup, 1992 yılında henüz bir albümleri bile yayınlanmamışken İngiliz basını tarafından "En İyi Yeni Grup" olarak lanse edilmişti. Glam-rock etkileri taşıyan ilk albümleri "Suede"i 1993'te yayınlayan Suede, bu albümle Mercury ödülüne lâyık görüldü.

Üzüldüğüm şey, sevgili arkadaşım ve bence Türkiye'nin en iyi kadın müzisyenlerinden olan Ece Dorsay'ı izleyememek oldu. Cake konseri ile aynı ana denk geldiğinden ve en sahne önünü kaptırmak istemediğim için maalesef böyle talihsiz bir olay yaşandı. Kendisinden özür diliyor ve bir daha ki performansında en önde olacağımı belirterek, buradan kendisini selamlıyorum.

Ayrıca diğer gruplar, Büyük Ev Ablukada, 123, Neşeli Milis'i de izlemek isterdim. Maalesef onlar da arkadaşlarla yaptığımız langırt maçlarının ve muhabbetlerin gazabına uğradı. Ancak küçük sahnede Kırık Çizgi, Seni Görmem İmkansız, Toz ve Toz itinayla izlendi:)

Sevmediklerim,

* her festivalde ve konserde olduğu gibi oraya neden geldiklerini bilmediğim (müzik için gelmedikleri kesin olan) bir takım tuhaf insanlar, * grup sahnedeyken grup izlemek yerine ön sevişme moduna giren tipler, * yine grup sahnedeyken sürekli car car car konuşan tipler, * ve yine grup sahnedeyken "şarkılara eşlik edecem" diye kulaklarımı düzen tipler! Sonunda MSP konserinde sol kulağımı beceren kız, arkamdakiler tarafından tartaklandı, hiç kusura bakmasın ama çenesini kapatmalıydı, sonuçta ben o hatunun karga sesini değil, James Dean Bradfield'ın büyülü sesini dinlemek için oradaydım. * Konsere değil de adeta defileye gelir gibi gelenler; örneğin sandalet, bermuda, t-shirt yerine; düğüne gider gibi giyinenler, sivri topuklu ayakkabılarıyla ayakta durmaya çalışanlar ve ne hikmetse bunu da beceremeyenler, * Konsere değil de Merter E-5'te iş tutanlar gibi gelenler; üstte tülden elbise, büstiyer ya da bikini, altta 2 cm boyunda şort, etek vb., * Güneş gittiği ve yıldızlar tepeye çıktığı halde "karizmatik olayım" düşüncesiyle güneş gözlüğü takanlar * Abuk subuk hareketler yapıp, size çarpıp özür dilemeyenler, * Tüm o kalabalığın arasında sigara içip bir de içtikleri sigarayla sizi yakanlar ve bunu da normal bir şeymiş gibi görüp özür dileme zahmetine bile girmeyen sözde insan müsvetteleri.

Tabii diyeceksiniz ki "bunlardan sanane!". Kesinlikle bunlar beni ilgilendiriyor. Ben oraya müzik dinlemeye gidiyorum, o lavukların başka niyetleri var ise lütfen bunu başka yerde yapsınlar. Sahnemi, göz zevkimi ve müzik aşkımı p.ç etmeye kimsenin hakkı yok!!!

Son olarak, Efes Pilsen One Love yine olsun, hep olsun. Çünkü her daim söylerim, bu festival Türkiye'nin yüz akı. Organizasyon anlamında neredeyse 4/4'lük bir festival (diğerleriyle kıyaslayınca). Aktivitenin, eğlencenin ve seçilen grupların da harika olduğu bir organizasyon. Umarım 10.yıldan sonra bitmez de bir daha ki yıl da tekrar buna benzer cümleler kurabilme şansım olur.

Sevgiler…

Bayan Arıza (4 Temmuz 2011)

Interpol Konser Kritiği (1 Haziran 2011 – Maçka Küçükçiftlik Parkı İstanbul)

Bayan Arıza tarafından Haziran - 2 - 2011 zamanında yazılmıştır.

NY'lu karizmatik Paul Banks ve ekibini dünya gözüyle izleme şansı yakaladım. E artık ölsem de gam yemem. Zira izlemek isteyip de izleyemediğim pek grup kalmadı sanki…

Radyo Eksen'in sitesinden öğrendiğimiz kadarıyla kapılar 19.00'da açılacaktı. Biz de ona göre gardımızı aldık. Konser öncesi biraz demlendikten sonra 20.00 gibi mekândan içeri giriş yaptık.

İçeri girdiğimizde konserin ön grubu olan Mor ve Ötesi sahnedeydi. Her zaman olduğu gibi yine pek güzel bir şekilde şarkılarını söylediler ve 21.00 gibi sahneden indiler. "Uyan" şarkısında sahneye Peter Murphy'yi davet etmeleri, "Wake up" şeklindeki yorumuyla hep birlikte şarkıyı icra etmeleri, en sonunda da Harun'un verdiği mesajlar takdir-e şayandı.

Hava kararmaya, mekân kalabalıklaşmaya ve bizi de heyecan sarmaya başladı. Sahne önünün hemen önünde sol tarafta takıldık, yaklaşık 10-12 kişi kadardık.

Ve nihayet Interpol sahnede yerini aldı tedbil-i kıyafetleri, tüm karizmatik halleri, muhteşem duruşları ile. Beni ziyadesiyle tatmin eden bir konser oldu çünkü setlist şahaneydi. Zira çok tutmadığım son albümden iyi ki pek çalmadılar ve ilk iki albümden en müthiş şarkılarını arka arkaya sıraladılar.

Grup, duruş itibariyle sahnede pek hareket etmeyen sade adamlardan mütevellit. Nitekim yine oldu, onlardan beklediğimiz gibi en efendi şekilde şarkılarını çaldılar, bizi büyülediler ve gittiler. Ses düzeni biraz daha iyi olsaymış daha da hiper olacaktı. NYC'i canlı izlemek ise mükemmeldi.

Gelelim sevmediklerime, yine her konserde olduğu gibi mekân abidik gubidik insanlarla doluydu, bir sürü yeni yetme teenage, tuhaf tipler, "ne işim var lan benim burada?" bakışlı bir sürü tip. E grubu sevmiyorsan niye geliyorsun? Haa niye geliyorsun çünkü niyet belli!!! "Nasıl olsa para b.k gibi, her konsere gideyim, piyasa yapayım" mantığı taşıyan lavukların her konsere doluşmasından, grup sahnedeyken sürekli konuşmalarından evet en çok ondan nefret ediyorum, saygısız tipler!

Özetle, yurdumdan Interpol geçti, umarım bir kez daha izlemek mümkün olur.

Mor ve Ötesi

Interpol

Fotoğraflar için kadim dostum Eyüp Keleş'e teşekkür ederim.