Gezenti’ kategorisi için Arşiv

Kıbrıs’ın Fethi (17-21 Mart)

Bayan Arıza tarafından Nisan - 29 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Çok uzun zamandır Kıbrıs gezimizi anlatmak için zaman kolluyordum ancak fırsat bulamamıştım. Efenim Veni, Vidi, Vici hesabıydı bizimkisi. Ama güzel şeyler çabuk biter, bu nedenle bir yanımız Kıbrıs’ta kaldı.

Kıbrıs, Akdeniz’in Sicilya ve Sardunya’dan sonra üçüncü büyük adası. Adanın toplam nüfusunun %71’i Rum, %29’u Türk. Adada su yok gibi bir şey çünkü ekilebilen % 45’lik verimli arazinin % 20’si sulanabiliyor ki bu duruma çok üzüldük.

Dört günlük zaman diliminde büyük ölçüde gezmeye ve Kıbrıs’ı özümsemeye çalıştık. Mevsim yaz olmadığından çok turistik bir zamana denk gelemedik haliyle ancak yine de zamanı iyi değerlendirdiğimizi düşünüyorum. Geziye çıkmadan önce görülecekleri, yapılacakları, alınacakları ve elbette ki tadına bakılacakları listelemiştik zaten. Onlara mümkün mertebe uymaya çalıştık. Sabah erken kalkmak (ki her daim erkenciyimdir) bize daha çok zaman kazandırdı. Yaz döneminde olsaydık ve tabii ki daha uzun kalsaydık daha çok yer görebilir, Kıbrıs’ı daha çok keşfetme imkânı bulabilirdik.

Magosa’da Kıbrıs’ın en eski ve en güzel diyebileceğimiz otellerinden birinde ve “Salamis” denilen bölgede kaldık. Otel harikaydı, yine gitsek risk almadan orayı seçeriz.

Magosa’yı çok sevdim. Kıbrıs’lılar Gazi Mağusa hatta Famagusta diyor. Magosa güzel bir şehir. Bu güzel şehrin çekirdeğini, kıyıdaki lagünün çevresine Mısır Kralı II. Ptolemy Phiadelphus’un (İÖ 285-247) kurduğu ve karısının adını verdiği “Arsinoe” denilen bir yerleşmenin oluşturduğu söyleniyor. Daha sonra kentleri 648 yılında Arap korsanları tarafından yağmalanınca Arsinoe’ye göç eden Salamisliler Arapların bulamaması umuduyla buraya Ammakhostos ya da “kumlara gizli” adını vermişler. Bugünkü Famagusta (Gazimağusa) sözcüğü de buradan türetilmiş.

Famagusta’nın asıl gelişmesi ada 1191 yılında Haçlıların eline geçtikten sonra gerçekleşmiş. Bu tarihten sonra kent hacıların Kudüs’e gidip gelirken mola verdikleri bir durak haline gelmiş. Hristiyanlığın kutsal topraklardaki son kalesi Akra da 1187 yılında Eyyubiler tarafından alınınca, son Hristiyan şövalyeleri, soylular ve tüccarlar Famagusta’ya göçmüş ve kutsal topraklara dönecekleri günü beklemeye başlamışlar. Papalığın Hristiyanların dinsizlerle alışveriş etmesini yasaklamasından sonra Kıbrıs limanları Suriye limanlarının yerini almış ve Batılı ülkeler ekonomik çıkarlarını korumak için Famagusta’da ticaret kolonileri kurmuşlar. Her ne kadar bu çıkar kavgası sonunda Cenevizlilerin zaferiyle bitmişse de sonu gelmeyen kanlı mücadele Famagusta’yı tüketmiş ve nüfusunun büyük bir kısmı kenti terketmiş.

1489 yılında ada Venediklilerin eline geçtiğinde kent yıkıntı halindeymiş. Salamis Antik kenti diye anılan bölgede de zaten hep bu zamanların izleri vardı ve elbette gezip görülecek çok tarihi eser vardı. Tabii adaya Venediklilerin gelişiyle kentte yeni bir inşaat hamlesi başlamış. Ancak bu onu güzelleştirmeye değil yaklaşan Osmanlı tehlikesine karşı savunmaya yönelikmiş. Deniz tarafındaki tabyalar, Martinengo tabyası ve Kara Kapısı’nın Ravelin denilen tabyası bu sırada inşa edilmiş. Bu ara surların dışına 46 metre genişliğinde bir hendek açılarak içi su ile doldurulmuş. Ancak kalın surları ve tabyaları yeterli olmamış ve kent 1571 yılında zorlu bir kuşatmadan sonra Osmanlı ordusuna teslim olmuş ve sonra da uzunca bir süre Osmanlı hakimiyeti altında kalmış.

Yeri gelmişken “şehir” dedim ama aslında nüfus taş çatlasa öğrencilerle beraber 300.00’i bulduğu için adada 5 tane büyük şehir aslında kent ayarında. Nüfus yoğunluğu itibariyle çok küçük kentler. Katıldığımız turun rehberi buna benzer bir şey söyledi, bu beş kentin “şehir” denemeyecek kadar küçük olduklarını belirtti.

Gazimağusa’da görülebilecek oldukça fazla sayıda turistik ve tarihi yer vardı ancak biz birkaç tanesini görebildik. Lala Mustafa Paşa Camii, Salamis Harabeleri, Othello Kulesi, çeşitli kilise ve manastırları gezdik.

Gördüklerimiz arasında Lala Mustafa Paşa Camii ki diğer adı St. Nicholas Katedrali Akdeniz dünyasının en güzel Gotik yapılarından biri belki de. Lüzinyan’lar döneminde 1298-1312 yılları arasında yapılmış. Önündeki tropik incir ağacının inşaat başladığı zaman dikildiği ve katedral ile yaşıt olduğunu söyleyenler var ki hepsinin fotoğraflarını çektik. İlginç olan tamamen kilise görünümünde olan yapının yanından yükselen minarelerdi. Biz ziyaret ettğimizde camii halka açıktı.

Magosa’nın çarşısını, Doğu Akdeniz Üniversitesi’nin kampüsünü, Salamis civarındaki köyleri ve Salamis antik kentini dolaştık, insanlarla tanıştık, sorular sorduk, bir sürü şey öğrendik. Bu arada, Kıbrıs’ta birine “teşekkür ederim” dediğinizde size verecekleri yanıt “Hiçbir şey” oluyor. Örneğin,

– Merhaba Lala Mustafa Paşa Camii nerede acaba? – Şuradan sağa dönün. – Teşekkür ederiz. – Hiçbir şey.

Kıbrıs’lılar çok İngiliz etkisi altındalar. Trafik akışı soldan. Çok az araba olmasına rağmen (ki nüfus da çok az) insanlar ışıkta duruyor, yayalara yol veriyor. Çok medenîler. Kadın-erkek ilişkileri daha medenî. Sokaklar, caddeler temiz ve düzenli.

Ancak maalesef Kıbrıs çorak bir yer. Su sorunları var. Yazın sıcaklık 50 dereceyi geçtiği için memurlar 14.00’te paydos ediyormuş. Memurların, öğretmenlerin maaşı Türk hükümeti tarafından ödeniyormuş. Asgari ücret 1500-1700 arasıymış. Anladığınız üzere rahat bir hayatları var.

Toplu taşıma yok gibi bir şey. Yani biz hiç otobüs görmedik. Sadece üniversitelerin öğrenci taşıyan otobüsleri var, onlar da oldukça eski model. Ayrıca çoğu insanın arabası var, direksiyon sağda ama solda olan da var. Fakat trafiğin soldan akışına hepsi uyuyor. Kavşaklar şaşırtıcı, biz nereye bakacağımızı, nasıl karşıya geçeceğimizi şaşırdık mesela.

Suç oranı sıfırın altındaymış, çok güvenli bir yer. Rahatça dolaşabilirsiniz. Kentteki çok az olan suç oranı ise özellikle Adana, Mersin ve Hatay bölgesinden başta olmak üzere Türkiye’nin değişik yerlerinden gelen göçler yüzünden oluşmuş. Lefkoşa’da Adana mahallesi varmış mesela. Oraya polis bile girmekte zorlanıyormuş. Maalesef bizim Türk milleti kavgasını, gürültüsünü de beraberinde getiriyormuş. Aslında Kıbrıs’ın yerlisi Türklerle evlenilmesini göç meselesi ve kavgacı haller yüzünden pek istemiyor. Çünkü kavga istemiyorlar, sakin sakin yaşamak istiyorlar.

İngiliz özentiliği de var tabii. Aksan, şive çok ilginç Rumca’dan etkilendikleri çok belli; ayrıca “ya”, “okey”, “ha” gibi sözcüklerle cevap veriyorlar size. “k” harfleri “g”, “t” harfleri “d” olabiliyor. Mesela konuşmak yerine “gonuşmak” ya da “b”ler “p” olabiliyor, mesela “Kıbrıs” yerine “Kıprız” gibi:) Ama kulağa çok hoş geliyor, şahsen ben çok sevdim. Birkaç gün daha kalsam Kıprızlı gibi gonuşmaya başlardım kesin:) Bir de “cik”, “cık” ekleri var, mesela otobüse “basçık” diyorlar:)

Hemen hemen her evin bahçesinde limon ağaçları var. Zaten turunçgiller, zeytingillerin yanı sıra, makilik ve bodur ağaçlar Kıbrıs’ın genel bitki örtüsünü oluşturuyor.

Lefkoşa’yı yani Kıbrıs’ın başkentini çok sevmedim. Çünkü her şey ne kadar mütevazi olursa olsun biraz daha kalabalık bir kent. Rum kesimi ile olan sınırı görüyorsunuz, binalardaki kurşun deliklerini de. Zaten Lefkoşa’da ziyaret ettiğimiz Barbarlık Müzesi bizi gerçekten darma duman etti. Herkes fotoğraf çekti durdu, ben çekemedim. O çocukların katledildiği banyonun içine de giremedim. Mutlaka hikâyeyi biliyorsunuzdur, ziyaret ettiğimiz müzeye dönüşen o evde Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alay Doktoru Binbaşı Dr. Nihat İlhan’ın eşi ve üç çocuğu, Binbaşının alaydaki görevinde olduğu bir sırada korunmak için sığındıkları banyo odasında Rumlar tarafından 1963 yılı Noelinde şehit edilmiş. Bu bina daha sonra müzeye çevrilmiş. Bu müzedeki duvar panolarında sergilenen fotoğraflar, 21 Aralık 1963’te başlayan Rum Katliamı sonucu şehit olan kadın, genç ve ihtiyarların, evleri ve köyleri yakılıp yıkılmak suretiyle göç etmeye zorlanan Kıbrıs’lı Türklerin öyküsünü yansıtıyordu.

Girne’ye de gittik tabii ve içlerinde en çok sevdiğim yer Girne oldu. Gerçi Güzelyurt’u ve İskele’yi görecek zamanımız olamadı. Sadece 3 kentini görebildik. Girne aynı o bildiğimiz Akdeniz ve Ege kıyılarındaki tatil beldelerimizi andırıyor. Ancak gürültülü değil, daha sakin ve daha temiz. Girne Kalesi’ni de gördük. Hatta Kıbrıs’a gidince yememiz gereken Şeftali Kebabını Girne Kalesi’nin yanındaki Kıbrıs Evi isimli restoranda yedik. Bu arada, kebanın şeftali ile ilgisi yok, Şef Ali diye birinin bulduğu bir kebapmış, dolana dolana Şef Ali gitmiş şeftali olmuş işte:)

Girne kalesi, Akdeniz kıyılarında Orta Çağ’dan bugüne kalan etkileyici kalelerden biri. Girne’nin kuzey doğusunda yer alıyor, limana hakim durumda ve dikdörtgen planda inşa edilmiş. Girne Kalesi’nin Kıbrıs’a yapılan sürekli Arap akınlarına karşı Bizanslılarca Girne’yi savunmak için inşa edildiği varsayılmakta. Girne kalesi Lüzinyan döneminde çeşitli değişikliklere uğramış. Venedikliler zamanında son şeklini almış ve günümüze kadar o şekliyle gelmiş. 1570 yılında Osmanlılar tarafından kuşatılan kalenin sakinleri kalenin gücünü denemeden teslim olmuşlar bu sayede kalenin günümüze kadar sağlam olarak kalmasında bilmeden önemli bir rol oynamışlar. Osmanlı döneminde kalenin asma köprüsü yıkılarak yerine bugünkü yeni köprü yapılmış. 1946 yılından sonra kale bir ara Polis Koleji olarak ta kullanılmış. Daha sonra İngilizler tarafından ayaklanan Rumları hapsetmek amacıyla hapishane olarak kullanılan kale 1974 Kıbrıs Barış Harekatıyla Türk’lere geçmiş.

Girne’nin 4-5 km doğusunda yer alan mütevazi bir köye gittik ki adı Beylerbeyi idi. Köyün yukarısında Bellapais manastırı vardı, onu görmeyi istiyorduk çünkü.

Köyün nüfusu yaklaşık 500 civarında. Manzarası çok güzel ve sakin bir yer. Latince adından da anlaşılacağı gibi, “huzur yeri” olarak adlandırılıyor. Oradaki manastırın öyküsü ise oldukça ilginç, rehberimiz çok iyiydi.

Bir kayalık üzerine kurulan manastırın bugünkü adı Fransızca “Abbaue de la Paix”den (Barış Manastırı) türemiş. Gotik sanatının bir şaheseri olan manastır, Yakın Doğu’daki örneklerinin en güzeli olarak bilinmekte. Beyaz Manastır olarak ta bilinen yapı, burada kalanların giydikleri beyaz giysilerden dolayı böyle isimlendirilmiş. Bellapais’in ilk sakinleri 1187 yılında Kudüs’ü ele geçiren Selahaddin Eyyubi’den kaçıp Kıbrıs’a göç eden Augustinian mezhebi rahipleri olduğu biliniyor. Manastırın ilk yapımı 1198-1205 yılları arasında olmuş. Günümüzde ayakta kalan yapının büyük bir bölümünü Fransız Kralı III. Hugh (1267-1284) inşa ettirmiş. Adanın Osmanlılara geçmesinden sonra manastırın icraatlarına son verilmiş ve kilise Rum ortodokslara devredilmiş. Bugün manastırın birçok bölümü harabe haline gelmiştir. Manastıra, kale kapısı görünümündeki burç şeklinde mazgallı bir geçitten giriliyor. Giriş kapısından sonra ön bahçeye varılıyor. Manastırın bahçesinden görülen Girne manzarası ve bahçesindeki çiçekler muhteşem.

Girne’ye giderken de Boğaz Şehitliğine uğradık, Barbarlık Müzesi’nden sonra yine gözlerimiz doldu. Burası da Kıbrıs Harekâtı sonucunda ölen Türk Silahlı Kuvvetleri askerlerinin (subay, astsubay, erbaş ve erler) ve bazı Kıbrıslı Türk askerlerin anısına Türkiye tarafından yapılmış. Mezarlıkta 287 TSK askeri ve 26 Kıbrıslı Türk askeri olmak üzere toplam 313 mezar var. Mezarı bulunan TSK askerlerinin 18’i subay, 13’ü astsubay ve 256 erbaş ile er. Ağustos 2002’de Güvenlik Kuvvetleri Komutanı Galip Mendi’nin girişimleri ile restore edilerek anıtsal bir yapı haline getirilmiş. Boğaz Şehitliği için büyük bir Türk askeri, 4 aslan, 4 adet kompozisyon içeren anıtsal türden heykel ve 5 adet rölyef Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğretim üyesi olan Tankut Öktem tarafından yapılmış.

“Kıbrıs pahalı mı ucuz mu?” sorusunu çok sordu arkadaşlar. Bazı şeyler pahalı, bazı şeyler de ucuz. Mesela alkol ucuz, sigara daha ucuz, yemek ucuz. Bizim buradaki market zincirleri orada yok. Orada meşhur Lemar’lari var, bizim Carrefour’larımız gibi bir zincir işte. Fakat marketlerde satılan ürünler buradakilerden farklı, buradan giden Türk ürünleri de var, Hollanda, Alman ya da İngiliz ürünleri de. Her yerde bizim buradaki giyim mağazalarından var. Yani kılık kıyafet mağazalarımızın orada da şubeleri var.

Kıbrıs Free shop’u Atatürk ve Sabiha Gökçen’den daha ucuz. Gidecek olan arkadaşlara bu bilgiyi de vermiş olayım. Ayrıca, Ercan Havaalanı gördüğüm en küçük havaalanlarından, Budapeşte Havaalanı kadar küçüktü. Bir tek Türkiye’ye uçak kalkıyor. Maalesef Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti hâlâ tanınmadığı için her alanda büyük sıkıntı yaşıyorlar. Turistler mesela direkt Kıbrıs’a gelemiyor. İstanbul’a ya da Antalya’ya gelip, oradan Kıbrıs’a gelebiliyorlar. Ülkenin ticaretini de, her şeyini de etkiliyor. Umarım Kıbrıs Rum kesimini tanıdıkları gibi, KKTC’yi de tanırlar.

Avea çekmiyor, bu yüzden sorun yaşadık. Turkcell ve Vodafone kullanılıyor. Uzun süreli kalacaksanız Turkcell’in Kıbrıs kampanyalarını alın, diğer türlü telefon çok pahalı.

Kıbrıs’ı sevdim. Bir kez daha gider miyim? Evet giderim! Ama yaz mevsiminde tercih etmem. Mart-Nisan gayet güzeldi. Denize girenler de vardı, sandaletlerle gezenler de. İnsanları da –çoğu insanın negatif söylemlerine rağmen- kötü değil, arkadaş canlısıydı.

Anlatacak çok şey var; ama fazla da spoiler vermek istemem:) Gidip görmeniz gereken, sakin, keyifli ve dingin bir yer.

Bayan Arıza (29 Nisan 2013)

Ey İzmir, sen benim her şeyimsin! (7-8 Nisan 2012, İzmir Gezisi)

Bayan Arıza tarafından Nisan - 10 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Bir İzmir macerası daha sona erdi maalesef. Şair, "Ankara'nın en çok nesini seviyorsunuz?" sorusuna "İstanbul'a dönüşünü" demiş ya bana da sorarsanız "İzmir'in en çok nesini seviyorsunuz?", "İstanbul'dan kaçışını" derim. "İstanbul'un en çok nesini seviyorsunuz?" sorusunu kabul bile etmiyorum çünkü doğma büyüme bir İstanbul'lu olarak İstanbul'u hiç sevmiyorum. Benim kalbim, gönlüm, ruhum, her şeyim İzmir. Fahri İzmir'li ilân ettim kendimi, ömür boyu da böyle olacak. İzmir'de yaşamanın bir yolunu bulursam eğer burada bir dakika bile beklemeden bavulumu alır giderim. Çok büyük bir müzik olayı olmaz ise İstanbul'a bir daha hiç gelmem.

Bir şehrin insanı bu kadar mı güzel olur? İzmir'e ayak basar basmaz bindiğimiz otobüsün şoföründen, esnafına, bar çalışanından, sokakta adres sorduğumuz insanına dek herkes güleryüzlü ve yardımsever. Evet bin kere söyledim ama yine söylicem, orada herkes mutlu! Herkesin yüzü gülüyor. İstanbul'da herkes agresif çünkü biz bu şehirde yaşamıyoruz, savaşıyoruz adeta.

7 Nisan Cumartesi Saat 08.00'de yeni çıkan bir ulaşım yolu olan İdobus ile Kabataş'tan hareket ettik ve Bursa'ya 09.50'de ulaştık. 10.00'da otobüs hareket etti ve 14.30'da İzmir otogarındaydık. Yani yoldan yaklaşık olarak 2 saat kâr etmiş olduk. Uçağın rahatlığı hiçbir şeye benzemez ama bu da fena değildi. Hem deniz havası kokladık, hem de etrafı izleyerek gündüz gözüyle İzmir'imize varmış olduk.

Otogarda indik. "Duracak" kısmında "Atatürk" fotoğrafı olan 163 no'lu otobüse bindik ve Alsancak'a vardık, eşyalarımızı bıraktık ve saat 16.00'da arkadaşlarımızla buluşmak üzere Sevinç Pastanesi'nin önünde hazır ve de nazırdık. Sonraki zaman dilimleri ise evet kesinlikle anlatılamayacak kadar güzel ve de özel. Tek kelimeyle mükemmel iki gün geçirdik.

Cumartesi günü gece 23.00'e dek Alsancak çimlerde oturduk. Hava süperdi. Ayakkabılar, çoraplar fora oldu. İzmir'in toprağına ayak basılarak tüm negatif enerji bırakıldı. Muhabbet gırla gitti; gelenler, gidenler, kahkahalar, özlemler, dostlarımızın sıcaklığı, muhabbet, vatan kurtarmalar, kedisel sohbetler, dostlarımızın o güzel bakışları, etraftaki güzel insanlar, çiğdemciler, boyozcular, bira şişesi toplayanlar…

Hafif üşüme durumları söz konusu olunca Tatoo'ya geçildi. Ozan'ın deyimiyle "İzmir'in metal çalan barı" imiş burası. Bizler bir süre sonra hem saat 06.00'da kalkmanın yorgunluğu, hem yol yorgunluğu ve hem de bir gün öncesi gitmiş olduğumuz Nirvana tribute konserinin yorgunluğu nedeniyle masada uyur moduna döndük:) Saat 03.30 gibi yataklarımıza kavuştuk ve ertesi sabah erken buluşmak ve günü kaçırmamak üzere sözleştik.

8 Nisan Pazar Saat 09.00'da kalkıldı ve 09.30'da dostlarla buluşuldu. Boyozlar, gevrekler alındı ve Kahve Bahane'de çaylar içildi. Örümcekçi Gökhan'ın masasına laf atıldı.

Kıbrıs Şehitleri ve Alsancak turu, bolca fotoğraf çekimi derken "haydi bakalım bi'Karşıyaka yapalım" dendi. Atladık motora (izmir'lilerin deyimiyle vapura); istikamet Karşıyaka. Çarşıda birkaç tur derken "Anita" adındaki şirin cafeye gidildi. Öksürük için özel karışımlar içildi. Cafe sahibiyle muhabbet edildi. Derken Karşıyaka'dan iki güzel insan geliverdi. Sonrasında bir tur daha derken, bir başka mekâna "Sanat Kulesi"ne geçildi. Orada da başka arkadaşlar bize dahil oldu. Muhabbet yine gırla gitti. Derken karınlar acıkınca, süper bir dürümcüye geçildi, aç karınlar doydu.

Saatler saatleri kovaladı. Gitme vakti geldi çattı. Gözler doldu. İzmir'den ayrılmak yine çok koydu. 18.30'da otobüse bindik, 23.30'da deniz otobüsüne geçtik ve 01.30'da Kabataş'ta, 02.30'da da evimizdeydik.

Sonuç İzmir'de yaşamalıyız!!! Sanırım biz birkaç aya kalmaz bir İzmir çıkarması daha yaparız.

Yanımızda olan, bize rüya gibi iki güzel gün yaşatan tüm dostlarımıza çok teşekkür ederiz, hepinizi çok seviyoruz.

Ata’mızı Ziyaret (19 Mayıs 2011)

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 23 - 2011 zamanında yazılmıştır.

19 Mayıs'ta Ankara'da olup Atatürk'ü ziyaret etmeyi planlamıştık. Tren ve uçak biletlerimizi önceden aldık ve adeta gün sayıyorduk.

Ankara'ya hareket

18 Mayıs Çarşamba akşamı arkadaşlarımla buluştuk, güzel bir akşam yemeğinden sonra, son kontrollerimizi yaparak Haydarpaşa Garı'na doğru yola çıktık. Trenimiz Fatih Ekspresi 23.30'da hareket edecek ve sabah 07.30 gibi Ankara'ya varacaktı. 23.00'te Haydarpaşa'ya vardık, birkaç güzel fotoğraf çektik ve beklemeye başladık. Anonsu duyduktan sonra Fatih Ekspresi birinci vagonda yerimizi aldık. Toplam beş pullman almıştık, ikisi arka arkaya çift koltuk, bir tanesi de karşısında tek koltuk. Tabii ki tek koltuğu tercih ettim çünkü yolculuklarda uyuyamam; bu nedenle uyuyacak arkadaşlarımı rahatsız etmek istemedim.

Trenimiz tam saatinde hareket etti, İzmit, Bilecik, Bozüyük, Eskişehir, Polatlı, Sincan derken 567 km giderek 07.50'de trenden indik. Hiç uyumamak beni biraz sarstı, malum önümüzde çok hareketli bir gün vardı.

Anıtkabir'e doğru

Trenden indiğimiz gibi Anıtkabir'e doğru yürümeye başladık. Tam saygı duruşu sırasında Anıtkabir'e ulaştık ancak resmi tören olduğunu ve resmi törenler bittikten yani saat 11.00'den sonra Anıtkabir'in halka açılacağını öğrendik. Bu bizim için büyük bir hayâl kırıklığı oldu. Çünkü onca yol gelmiştik ve törenleri izlemek istiyorduk. Vakit nakitti. Bu nedenle hayıflanmak yerine Anıtkabir'den sonra yapacağımız planı öne aldık ve Atakule'ye gitmeye karar verdik.

Kuşbakışı Ankara

Bir süre Anıttepe'de yürüdükten ve birkaç bakanlığın önünden geçtikten sonra Kızılay yönüne giden bir minibüse atlayarak Atakule'nin önünde indik. Vardığımız zaman saat 09.45 idi ve kapı 10.00'da açılacaktı. Biraz bekledikten ve İzmir'den gelen bir grup arkadaşla sohbet ettikten sonra 125 metre yüksekliğindeki Atakule'ye çıkmak üzere ücretlerimizi ödedik ve asansöre bindik. Yukarı çıktığımızda güvenlik görevlisinin uyarısıyla karşılaştık: "Koyu renk camlarda çekim yapmayın". Malum Ankara başkentti ve her yer güvenlik nedeniyle korunuyordu, çoğu zaman yolda yürürken ve fotoğraf çekerken bile uyarı aldık. Koyu renkli camlar ve bildiğimiz o klasik camlarla kaplıydı yukarısı ve tüm Ankara -deyim yerindeyse- ayaklarımızın altındaydı.

Birkaç fotoğraf çektikten sonra aşağıya indik ve hedefimizi Kızılay olarak belirledik. Çünkü tiyoları almıştık, görmemiz gereken birkaç yer vardı.

Kızılay'a 1-2

Kızılay merkezde taksiden indik ve önce Güvenpark'a gittik, biraz oturup dinlendik. Oradan Sakarya Caddesi'ne geçtik, Hosta'da döner yedik (tavsiye üzerine). Oradan Selanik Caddesi'ne (ki en sevdiğim cadde oldu, tam benlik!) geçtik. Ankara'daki konser mekânlarını, barları çok merak ediyordum. Birçoğunu da gördüm, ferah yerlerdi.

Kocatepe Camii'ni gördük ve tam Tunalı Hilmi'nin girişinde asıl hedefimiz Anıtkabir olduğundan taksiye atladığımız gibi Anıtkabir'e geçtik. Bu kez Anıtkabir halka açılmıştı, insanlar otobüslerle gelmişti. Çok kalabalıktı.

Ve nihayet Anıtkabir'deyiz

Önce Ata'mızın mozolesinin olduğu bölümü ziyaret ettik, içimizi kaplayan hüzne engel olamadık. Her yer insandı ve herkes huşu içindeydi.

Mozolenin olduğu binada "Hitabet Kürsüsü" yer almaktaydı. Mermer kürsünün tören meydanı cephesi dairesel geometrik motiflerle süslü olup, ortasında Atatürk'ün "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" sözü yazılıydı. Kürsü Kenan Yontuç'un eseri.

Mozole ise 72x52x17 metre boyutlarında uzunca dikdörtgen bir plan üzerine kurulmuş olup, ön ve arka sekiz, yan cepheler ise 14.40 m yüksekliğinde on dört kolonatla çevrelenmiş. Mozole cephesinde, solda Atatürk'ün Türk gençliğine hitabesi, sağda ise Cumhuriyet'in kuruluşunun 10. yıldönümünde söylediği Onuncu Yıl Nutku yer almaktaydı. Harfler taş kabartma üzerine altın yaldızla yazılmıştı.

Mozoleden sonra çok merak ettiğim "Anıtkabir Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi" ne geçtik, buraya "Panoramik Müze" de diyorlardı. Sıramızı aldık ve içeri girdik. İçeride fotoğraf ve kamera yasaktı. Burada Atatürk'ün kullandığı eşyalar ve kendisine hediye edilen armağanlar ve giysileri teşhir edilmekteydi. Ayrıca Atatürk'ün balmumundan yapılmış heykeli de çok etkileyiciydi. Müzede ayrıca Atatürk'ün madalya ve nişanları ile manevi evlatlarından A. Afet İnan, Rukiye Erkin, Sabiha Gökçen'in müzeye armağan ettikleri Atatürk'e ait eşyalar sergilenmekteydi.

Genelkurmay Başkanlığı tarafından yenilenen ve yeni bölümler eklenen bu müze "Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi" adını almış ve 26 Ağustos 2002 tarihinde (Büyük Taaruz'un 80. yıldönümünde) ziyarete açılmış. Yeni düzenleme ile Atatürk mozolesinin altındaki 3000 metrekarelik alan müzeye dahil edilmiş ki her köşesinin manevi değeri var. Cumhurbaşkanlarının gömülmesi için ayrılan ancak kullanılmayan tonozlu bölüm, Atatürk devrimlerinin anlatıldığı sergi alanlarına dönüştürülmüş. Yeni bölümler eklenmesi ile müze, Atatürk'e ait eşyaların sergilendiği bir mekân değil, Çanakkale Savaşı ile Kurtuluş Savaşı'nın canlandırıldığı bir müze haline gelmiş.

Bu müzeyi dolaşırken insanları da inceledim. Dedeleri ile gelen torunlar, anne ve babasını elini tutan minicik çocuklar, bizim gibi gençler, anneler, babalar, teyzeler, herkes ilgili bir şekilde müzeyi dolaşıyordu.

Çıkışa doğru Atatürk'ün okuduğu kitapların olduğu bölüme girdik. Burada kitapları camla kaplı kütüphanelere yerleştirmişler ve türlerine göre ayırmışlardı. Atatürk'ün kitap okurken aldığı notları da gördük.

En son kısım ise hediyelik eşyalar bölümüydü. Buradan elde edilen gelir Anıtkabir Müzesi'ne gidiyordu. Rozet, kupa, kol saati, kravat, poster, saat, magnet, kol düğmesi vb. gibi birkaç çeşit hediyelik eşya vardı. Ben "K.Atatürk" imzalı bir kol saati ile magnet aldım.

Tüm Anıtkabir gezisi boyunca gözyaşlarımıza hakim olamadık. Bazı insanların gelip burayı kesinlikle görmesi gerekiyor! Bu ülkenin nasıl ülke olduğunu, nasıl vatan olduğunu anlamaları gerekiyor!

Pek merak ettiğimiz aslanlı yoldan yürüyerek, yaklaşık dört saat geçirdiğimiz Anıtkabir'den yine huşu içinde ayrıldık.

Aslanlı Yol'da ziyaretçileri Atatürk'ün huzuruna hazırlamak için yapılmış olan 262 metre uzunluğundaki yolun iki yanında oturmuş pozisyonda 24 oğuz boyunu temsil eden 24 tane aslan heykeli bulunmakta. Atatürk'ün Türk ve Anadolu tarihine verdiği önem nedeniyle, Anadolu'da uygarlık kuran Hititler'in sanat üslubu ile yapılan aslan heykelleri kuvvet ve sükûneti temsil etmekte. Yol traverten taşları ile döşeli. Yolun sonunda Türk bayrağı ve Çankaya görünmekte. Buradaki heykeller ise Hüseyin Anka Özkan'ın eseridir.

Kızılay'da bir bira

Anıtkabir'den sonra sevgili arkadaşım, burçdaşım Gülden'le sözleştik ve Kızılay YKM'nin önünde buluştuk. Yol boyunca bize rehberlik ederek Selanik Caddesi üzerinde bir mekâna götürdü. Bahçeli, efil efil bir yerdi. Tüm gün çok yorulmuştuk, aslında hedefimizde Ulus ve Gençlik Parkı vardı ama bizde hal kalmamıştı. Kalan zamanımızı muhabbet ederek geçirdik; hem bu vesileyle görüşmüş olduk hem de yorgunluğumuzu attık.

Elveda Ankara

Maalesef Ankara'dan ayrılma zamanı gelmişti. Malum uçak 21.00'deydi ve haliyle 20.00'de Esenboğa Havaalanı'nda olmamız gerekiyordu ve saat de 19.00 olmuştu. Gülden sağolsun ayrılana dek rehberliğini sürdürdü, bir daha ki gelişimizde Beypazarı'na gideceğimize dair söz verdik birbirimize ve taksiye atladığımız gibi havaalanına doğru yollandık. Uçağımızı beklerken kritik yaptık çay eşliğinde.

Ankara yemyeşil bir şehir. Her yer düzenli, caddeler geniş, trafik yok. Orada konuştuğumuz taksiciler trafiğin sadece belli noktalarda sabah ve akşam olduğunu söylediler. Yani İstanbul'daki gibi yirmidört saat süren trafik çilesi yok. Ayrıca peyzaj yönünden de Ankara mükemmel. Şehirde trafik olmadığı için Ankara'da ulaşım kolay ve pratik. İnsanlar sade, gösterişsiz ve düzgünler. Tipik Anadolu insanı. İstanbul'daki gibi karışık bir insan profili yok. Ve en önemlisi de çok güvenli bir şehir.

Tek eksiği deniz. Orada yaşamak güzel olabilirdi ama denizi görmek istediğimde ne yapacağım? Parklardaki göller beni kesmez ki? 🙂 Ben deniz insanıyım. Doğduğumdan beri hep denize yakın yerlerde yaşadım, memleketim de deniz kıyısında. Dolayısıyla Ankara tüm albenisine rağmen yaşayabileceğim bir kent değil.

Sabiha Gökçen'e pike yapmak

21.00 gibi kalkan uçağımız süper bir uçuştan sonra 21.40'ta Sabiha Gökçen'e vardı. Acayip yorulmuştuk ama tüm yorgunluğumuza değmişti. Birbirimizle vedalaştıktan sonra evlere dağıldık, ertesi gün mesai vardı ve bir daha ki gezi için çalışıp para kazanmak gerekiyordu.

Yasemin Kanat (23 Mayıs 2011 Pazartesi)

Not: Tam anlamıyla doğru bilgi olması açısından Anıtkabir ile ilgili bazı bilgiler vikipedia'dan alınmıştır.

İzmir Aşkı (15-17 Nisan 2011)

Bayan Arıza tarafından Nisan - 21 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Dünyanın her yerini dolaşmadım elbette. Ama yurt dışında birçok ülke, şehir ve başkent gördüm, Türkiye’de de. İzmir’in yeri bir başka. Eğer aşk varsa, İzmir’e duyduğum kesinlikle bir aşk. Düşününce bile heyecanlanmak, Kordon’u görünce duygulanmak, ayrılırken ise hep ağlamak. Maalesef yaşantıma İstanbul’da devam ediyorum. Birçokların yere göğe sığdıramadığı, eskilerin “taşı toprağı altın” dedikleri bu şehri hiç sevmiyorum. Çocukluk ya da teenage’lik döneminde bir şeyleri göremiyorsun. Yaşadığın yerin yaşayabileceğin tek yer olduğunu ve hayatın İstanbul’dan ibaret olduğunu zannediyorsun. Oysa zaman geçtikçe, keşifler başladıkça cehennemde yaşamaya başladığını fark ediyor insan. İstanbul’a birkaç günlüğüne gelmek, birkaç güzel yeri gezmek birçoklarına cazip geliyor hatta “ne var canım bu güzel şehirde, süper bir hayatınız var, konserler de cabası” diyorlar. Ben de onlara “burada iş bulun ve yaşamaya çalışın. Bir hafta veriyorum size, arkanıza bakmadan kaçarsınız” diyorum. Eğer evin ve işin aynı yakada ise bir yere kadar katlanabilirsin. Benim gibi konserlerde nefes alan bir insan için bile İstanbul cehennem. Son zamanlar değişen insan profili, göç, insanların kabalığı ve kalabalığı, cehaleti, pis olmaları ve pis kokmaları, kısacası her şeyi batıyor artık bu şehrin bana. 

Elimden geldiğince kendimi insan gibi hissedebilmek, mutlu olmak, gülen yüzler görmek için İzmir’e gidiyorum. Son gidişimden bu yana da iki buçuk yıl geçmiş, dile kolay. Tam iki buçuk yıl günleri saydım durdum. Gitmek isteyince gidemiyor ki insan, kalacak yer, yol parası ve zaman; bunları denk getirebilmek gerekiyor.

15 Nisan Cuma sabahı İzmir’e doğru…

Gitmeden ne kadar havayolu firması varsa inceledik ve bize uyan tek saatin THY markası olan Anadolu Jet’te olduğunu gördük. Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan 07.00 uçağına bindik. Uçuş temiz ve hava da açıktı. Uçakta bir sürü fotoğraflar çektik. Aslında bu bir belgesel niteliği taşıyacaktı. İzmir’e varıştan İstanbul’a dönüşe dek geçen her anı belgelemeye çalıştık. Bir araya getirdiğimizde orada yaşadığımız o muhteşem üç günü bir daha yaşamış olacaktık, nitekim de öyle oldu. 

Uçağımız 07.55’te İzmir Adnan Menderes Havalanı’na ulaştı. Havaalanının içinde İstanbul Atatürk Havaalanı’nda da olan metro sistemi vardı. Ama İzmir’liler öyle bir hat yapmışlar ki, taa Aliağa’ya kadar gidebiliyor, tüm şehri dolaşabiliyorsun böylece. 

İner inmez Kent kart aldık (istanbul’daki akbilin yerine geçiyor). Hemen İzban’a (raylı sistem) atlayıp Alsancak’ta indik. Alsancak garının ve renkli TMO’nin filolarının önünden geçerek kalacağımız otele doğru yollandık. Otel seçimi mükemmeldi. Bunu bulana dek bir çok yerle görüşmüş, merkezî bir yerde olması ve en önemlisi de güvenli olması konusunda elemeler yapmıştık. Çok iyi bir seçim yaptığımızı otele vardığımızda anladık zira burası Kıbrıs Şehitleri’ne, Kordon’a ve Alsancak’a on dakikalık yürüme mesafesindeydi. Otele yerleşip, eşyalarımızı bıraktık. Hemen dolaşmaya çıktık ve saat sadece 09.00’du. İstanbul’dan buraya iki saatte gelip İzmir’li olmuştuk bile.

İzmir’de hayat ne kadar güzel!

Günlerimizi gelmeden önce planladığımız için yapacağımız her şey belliydi. Şehirde biraz dolaştıktan sonra bir otobüse atlayıp Halkapınar’a, oradan da Pınarbaşı’na geçtik. Bu arada otobüsler dolu değil. En dolu otobüste ayakta birkaç kişi var. Yani otobüse binebiliyorsun. Birilerinin seni taciz etmesine gerek yok ve insanlar pis kokmuyor. Otobüs şoförleri sorularına cevap veriyor. İnsanlara ne sorarsanız sorun cevap alıyorsunuz. Herkes güleryüzlü ve konuşkan. Birine bir soru mu sordunuz, mesela “Alsancak’a nasıl gidebiliriz?” gibi; birilerinin sizinle minumum on beş dakika sürecek olan konuşmasına hazırlanın. Bu bence muhteşem bir şey. Tam bana göre!

Neden Pınarbaşı’nda gidiyorduk? Ne işimiz vardı sanayii bölgesinde? Üniversiteden sınıf arkadaşım Pınarbaşı’nda bir bankanın şube müdürüydü ve beraber öğle yemeği yiyecektik. 12.00 gibi yanındaydık, laf lafı açtı, özlemler giderilmeye çalışıldı, yemekler yendi ve 14.30 gibi dönüşe geçtik. İstikamet Alsancak’tı. Şimdi burada görüştüğüm herkesi isimleriyle zikretmek istemiyorum. Onlar kendilerini çok iyi biliyorlar. Hepsi çok değer verdiğim, dünyalar iyisi insanlar. 

Kısa bir yolculuktan sonra Alsancak’a vardık. Pınarbaşı’nda çalışan arkadaşım İzmir’deki en kısa mesafenin beş, en uzun mesafenin ise otuz dakika olduğunu söyledi. O’na hak verdim. 

Alsancak’ta  arkadaşımla görüştük, hemen biralarımızı aldık ve Kordon’da birer bira eşliğinde muhabbete daldık, çiğdem çıtladık. Başka arkadaşlarım da katıldı ilerleyen saatlerde. Muhabbet muhabbeti açtı, zaman su gibi aktı. Kıbrıs Şehitleri’nde şimdi ismi aklıma gelmeyen bir mekâna geçtik. Blues çalan bir yermiş. Üstelik biranın yanında tuzlu fıstık ikramları da varmış:) Orada da biraz takıldıktan sonra akşam gelenler ve gidenlerle beraber Kıbrıs Şehitleri’nde gecemiz son buldu. Biz Cuma sabahı çok erken kalkmıştık (sabah dörtte), tüm gün dolaştığımız için çok yorgunduk. 23.00 gibi arkadaşlarımızın yanından ayrıldık, otele döner dönmez duş aldık ve hemen uyuduk. 

16 Nisan Cumartesi

Sabah 06.00 gibi kalkıp tekrar yollara düştük. Bu kez istikamet Karşıyaka idi. Pasaport’tan motora bindik. İzmir’liler motora “vapur” diyor (vapur dedikleri İstanbul’da Üsküdar-Beşiktaş arasında gidip gelen taşıtlar). Gariptir ki vapura da “vapur” diyorlar. Yani onlar için hepsi aynı. 

Pasaport iskelesinden kalkan motor, Alsancak’a uğradıktan sonra Karşıyaka’ya vardı. Karşıyaka çarşıyı dolaştık. Sonra sahile indik, Bostanlı’ya doğru devam ettik. Bol bol fotoğraf çektik. Palmiyeleri ve heykelleri ıskalamadık.

Dövmelerimizi yapan Mimar Sinan Resim mezunu dövmecimizi görmesek olmazdı. Kendisi bir yıl önce Bornova’ya yerleşmişti. Telefon açtık kendisine ve “Hadi hemen Bornova’ya gelin” dedi. Atladık otobüse, yarım saat süren yolculuktan sonra Bornova’ya vardık. 

Dövme garip bir olaydır. Sonu yoktur. Velhasıl, izmir hatırası olarak birer dövme daha yaptırdık 🙂 Kendisi bir an önce buraya yerleşmemiz gerektiğini, hayatın burada olduğunu ve burayı gördükten sonra buradan başka bir yerde yaşamayacağını anladığını söyledi. O’na hak verdim ve “amma şanslı herif” diye düşündüm. 

Bornova’da dolandıktan ve yine bir sürü fotoğraf çektikten sonra bizi Alsancak’ta bekleyen arkadaşlarımıza kavuşmak üzere yola çıktık. Cuma günü görüştüğümüz arkadaşlarımız da vardı bekleyenler arasında ve ne zamandır görmediğim canım arkadaşlarım da gelmişti o gün. Önce Kordon’da, sonra Cuma günü gittiğimiz yerde, sonra yine Kordon’da muhabbetlerimiz devam etti. İlerleyen saatlerde başka arkadaşlarım da geldi, hasret gidermeye çalıştık kısıtlı zaman diliminde. 

Saat 22.00 gibi İzmir’de yaşayan iki evli çift arkadaşlarımla görüştüm. Onları görmek de muhteşemdi. Her zaman ki gibi çok içtenlerdi. Dokunsalar ağlayacak moddaydım mutluluktan! Geçen gelişimde gittiğimiz Sardunya’s’a geçtik. Her ne kadar başka mekânlara gidilmek istendiyse de o kadar yorulmuştuk ki gözlerimiz kapanıyordu. 01.30 gibi ayrıldık. Ayrılmadan önce de bizi ertesi gün için kahvaltıya davet ettiler. Sözleştik. Pazar sabahı 10.00’da bizi Alsancak’tan alıp Bostanlı’ya götüreceklerdi. Otele gidip yorgunluktan sızdıktan sonra ertesi sabah kalktık. Ama yatmadan önce de valizimizi topladık çünkü maalesef yarın son gündü. 

17 Nisan Pazar

10.00’da arabamız geldi ve önce Karşıyaka’ya, oradan da Bostanlı’ya geçtik. Bizi mükemmel ev sahipliği ve muhteşem bir sofra bekliyordu. Yolda giderken ekşi maya kokulu mis gibi İzmir ekmeği, gevrek ve boyoz almayı da ihmal etmedik. 

Uzun bir masada yenen leziz yemeklerden sonra sohbet, kahve, İzmir manzarası derken hiç kalkmak istemedik tabii ama zaman daralıyordu. Uçak 20.05'teydi ve haliyle 19.00’da havaalanında olmamız gerekiyordu. Bizi 14.30’da Bostanlı’dan kalkan Konak motoruna yetiştirdiler, sağolsunlar. 

İzmir’e birlikte geldiğim kadim dostum İzmir’e hiç gelmemişti, İzmir’e duyduğum aşktan ve sevgiden o kadar çok etkilenmişti ki O da benimle gelmek istedi. Velhasıl kelâm, birlikte yola çıkıp İzmir’e geldik. O’nu Konak’a götürecektim, oradan Balçova’ya ve asansöre geçecektik tabii ki. Konak’ı dolaştık. Saat kulesinin önünde pozlarımızı verdik. Yürüyerek asansöre geldik. 

Asansör, 1907 yılında Musevi işadamı Nesim Levi tarafından Mithatpaşa Caddesi ile Halilrıfatpaşa Caddesi'nin arasındaki farktan dolayı zorluk çeken mahalle sakinleri için yaptırdığı 60-65 metre yüksekliğinde bir kule ve içindeki asansörle üst kata çıkılıyor. Üstte bir cafe var, izmir’i kuşbakışı görebiliyorsunuz. Tam bir panoramik manzara. Kuşbakışı demişken, Kadifekale’ye bu kez çıkamadık, oradan da manzara muhteşemdir yalnız biraz tehlikeli bir bölgedir, geçen sefer nasıl kaçtığımızı bilememiştik. 

Asansörün olduğu sokakta Türkiye aşığı olan Dario Moreno’nun da (babam çok sever) yaşadığı ev bulunuyor. Bir de Enrico Macias’ın elinde gitarıyla heykeli var.

Balçova’ya doğru devam ettik ve sonrasında otobüsle Alsancak’a geçtik. Aslında son bir kez Kordon çimlerde oturmaktı niyetimiz ama yağmur başladı. Çok ıslandık ve üşüdük. Kıbrıs Şehitleri üzerinde “Kekik” adındaki mekânda çorbamızı içtik. İzmir’li, canım kadar çok sevdiğim bir dost bize eşlik etti. Islanarak otele geçtik. Güvenlikten valizlerimizi aldık. Geldiğimiz gibi tekrar İzban’a atladık ve tam saat 19.00’da havaalanına vardık. Check-in ve boarding derken uçağımız 20.05’te hareket etti. 

En sevdiğim filmlerden biri olan ve senaryosu da yine en sevdiğim yazarlardan biri olan adalı Nick Hornby’den uyarlama High Fidelity’te John Cusack’ın canlandırdığı esas oğlan Rob Gordon’ın hayatı müzikti ve her şeyin playlistini yapmaktaydı. Rob Gordon, sıralamaları çok sever ve hayatında hep “en” diye başlayan listeler vardı. Benim de “en mutlu olduğum zamanlar” listemde İzmir hep ilk üçte. Döndüğümden beri depresyondayım. Her şey anlamsız geliyor. O kadar özlüyorum ki. Şimdiden uçak biletlerine bakmaya başladım bile. Arayı bu kadar çok açmayacağım artık. 

Değerli zamanlarından feragat ederek bize eşlik eden İzmir’deki canım arkadaşlarıma bir kez daha teşekkür ediyorum. Umarım bir gün orada yaşamak mümkün olur. Zira bu hayattan beklediğim tek şey İzmir’de yaşayabilmek…

Yasemin Kanat a.k.a Bayan Arıza

Dresden

Bayan Arıza tarafından Şubat - 12 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Dresden

Almanya'nın güneydoğusunda yer alan Dresden, Saksonya eyaletinin başkentidir. Şehrin geçmişi 800 yıldan da eskidir, yıllar boyu kraliyet şehri olarak anılan Dresden şimdilerde "Üniversite şehri" sayılıyor.

Elbe nehri kıyısında gezmek bir ömre bedeldir. Nehrin manzarası da harikadır.

Görülecek çok fazla tarihi eser mevcuttur bu güzel şehirde, Semperoper Opera Binası, Frauenkirche Kilisesi, Grünes Gewölbe ile şehrin her köşesinde dağılmış olan sergi salonları ve müzeler ziyaret edilmelidir.

Opera ve orkestralar dünya sıralamasında önemli bir yerdedir, özellikle de senfoni ve barok orkestraları Dünya’nın en iyileri aralarında sayılmaktadır.

Üniversite şehri olmasından kelli, çok sayıda bar, cafe ve eğlence mekânı mevcut olan şehirde bisiklet bolca kullanılmakta, öğrenciler okullarına bisikletle gidip gelmektedir. Elbe nehri kıyısında da bisiklet yolları vardır, kampüs girişlerinde yanyana dizili bir sürü bisiklet görebilirsiniz.

Ayrıca, öğrencilerin çok fazla olmasının da etkisiyle şehirde türlü sanat aktiviteleri mevcuttur; festival, etkinlik ve konserler de bolca gerçekleşmektedir.

Bir de yılbaşı zamanında şehrin merkezinde bizim panayırlarımıza benzeyen bir pazar kuruyorlar, her taraf kırmızıya bürünüyor. Bu geleneksel pazar 570 yıldır kuruluyor ve sadece Almanlar değil, diğer milletlerden insanlar da bu pazara geliyor.

Sokakları geniş ve temiz, manzarası müthiş, görülmesi gereken şehirlerden biridir Dresden. Almanya'ya yolunuz düşerse mutlaka uğrayın.

Terezin Toplama Kampı

Bayan Arıza tarafından Şubat - 12 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Arbeit Mach Frei!

Terezin, Çek Cumhuriyeti'nde bulunan ve Prag'a birkaç saat uzaklıkta olan bir kasaba. Daha kasaba sınırlarına girer girmez bir hüzün kaplıyor insanın içini. İçiniz burkuluyor, tüyleriniz diken diken oluyor.

Önce müzeyi ziyaret ettik. Müze, Terezin kampında esir tutulan Yahudi çocukların yazdığı şiirler, çizdiği resimlerle süslüydü. Huşu içinde müzeyi dolaşırken gözlerimizin dolmasına engel olamadık. 

Müzeden çıkıp kampa doğru yürümeye başladık. Kasaba o kadar hüzünlü ki, bir zamanlar bu kampta neler yaşandığını düşününce burnunuzun direği sızlıyor.

Terezin Kampı ilk kurulduğu zaman hapishane olarak hizmet vermiş. Tam olarak Elbe ve Ohre nehirlerinin üzerinde yer alıyor. Almanlar bu bölgeyi ele geçirince burası ghetto'ya dönüştürülerek Yahudi'ler buraya getirilmeye başlanmış. Yaklaşık 35000 Yahudi Terezin Kampı'na getirilmiş, bunlar arasında kadınlar ve çocuklar da varmış. Hatta Terezin'e "Çocuk Kampı" da diyorlar.

Piyanist filmini izleyenleriniz vardır, orada hayatta kalmaya çalışan karakterimiz de Terezin'e getirilenlerden biriydi.

35000 mahkumdan 8500 kadarı öldürülmüş. Savaş bittikten sonra tifo yayılmış. Kalan mahkumlar da öyle telef olmuşlar.

Terezin Kampı 1947 yılında halkın ziyaretine açılmış, buna da orada işkence gören, ölen insanların yakınları, aileleri ön ayak olmuş.

Kampa doğru yürürken hemen sağda Yahudi mezarlığı var, binlerce mezar sıralanıyor. Yola devam ediyor ve ana kapıdan içeri giriyorsunuz, yanyana, içiçe odalar var. Oda demek de doğru değil, "hücre" diyelim buna biz.

Önce karşılama odası var, çeşitli yerlerden getirilen mahkumlar burada ayrılıyor, işe yaramaz olanlar hemen öldürülüyor.

Karşınıza Krematoryum binası çıkıyor. Bu da yine dehşeti görebileceğiniz yerlerden biri, bıçak gibi kesiyor adeta. Duvarlarda cam panolar var, içinde de işkencenin boyutlarını görebileceğiniz fotoğraflar. Tuhaf kesici aletler asılı, bıçak ve türlü işkence aletleri. İçeride bir küçük oda daha var. Burası mahkumların resmen kesilip doğrandığı oda.

Terezin, Auschwitz gibi bir buçuk milyon insanın öldürüldüğü bir kamp değil ama şu küçücük kampta bile dehşeti her bir hücrenizde hissediyorsunuz.

2.avluya geçtik ve hücreleri gezmeye devam ettik. Çok ama çok küçük bir odanın içine girdik. Rehberimiz bizi odaya toplamaya başladı. sıkıştıkça sıkıştık. odada 25-30 kişi kadardık. Nefes alamaz hale gelmiştik. Rehberimiz, bu hücrede 100 kişinin kaldığını söyledi. İnanmak mümkün değildi.

Fırınların olduğu odayı geziyoruz. İnsanları sırayla fırın tepsisi gibi bir tepsiyle bu fırınların içine atarak yakmışlar, Öyle acı ki insan gözyaşlarınızı tutamıyorsunuz bu kez, sel olup gidiyor.

Yanyana, içiçe bir sürü hücre geziyoruz. Mahkumların gazla öldürüldüğü hücreler, yatakhaneler, sözde tuvaletler! Yatakhanede sadece tahta ranzalar var. Aynen filmlerde gördüğünüz gibi.

Avlunun sonunda bir kapı ve üzerinde kocaman harflerle "Arbeit Mach Frei" yazıyor. Yani “çalışmak özgür kılar”. Hadi canım! Kamptaki insanlar en kötü koşullarda, binbir işkence altında çalışarak özgürlüğe kavuşacaklarını sanıyorlardı. Hiçbir zaman kavuşamadılar.

Daha çok yazıp, daha çok paylaşabilirdim. Ama bu sizi kesinlikle iyi hissetirmeyecek. Bir zamanlar böyle bir dram yaşanmış, biz bunu gördük, hissettik. Yolunuz Çek Cumhuriyeti'ne düşerse Terezin'e gidip kendi gözlerinizle görmenizi isterim.

Bratislava

Bayan Arıza tarafından Şubat - 12 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Bratislava

Slovakya'nın başkenti ve en büyük şehridir. Yaklaşık beş yüz bin nüfusu var, "Avrupa'nın yeni yüzü" de diyorlar.

Tuna Nehri kıyısında yer alan bu küçüçük şehrin hem Avusturya'ya hem de Macaristan'a sınırı var. Viyana'dan bir saat on dakika kadar sürüyor trenle.

Bratislava, görkemli binaları, sanat müzeleri, heykelleri, parkları ile sizi büyülü bir dünyaya sürüklüyor. Çok düzenli bir şehir, sokaklar parke taşlarıyla kaplı, çeşmeler, heykeller sokakları süslüyor. 

Şehir adeta bir kültür cenneti ve sizi geçmişe götürüyor. Çünkü Bratislava'da birçok ulustan insan yaşamış. Çoğu yerde birkaç dilde yazıyor tabelalar. Alman, Macar, Slovak, Çek, Avusturya'lı ve hatta Yahudiler de bu şehrin tarihinde önemli rol oynamışlar.

Direkt Slovakya'ya gidemeseniz bile, Avusturya'ya ya da Macaristan'a yolunuz düşerse mutlaka Slovakya'ya da uğrayın.

Esztergom ve Szentendre

Bayan Arıza tarafından Şubat - 11 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Esztergom ve Szentendre

Esztergomi / Esztergom:

Bizim dilimizde Estergon, Macarca'da Esztergomi.

Budapeşte'nin güneyinde muhteşem bir şehir. Kanuni zamanında Osmanlı İmparatorluğu bu güzel şehri ele geçiriyor, sonrasında Alman, Leh ve Venedik'lilerden oluşan bir ordu tarafından bu görkemli kale kuşatılıyor. Osmanlı, tekrar savunmaya geçip kaleyi geri alıyor. Neredeyse 140 yıl boyunca Osmanlı'nın elinde kalıyor, Viyana kuşatmasıyla yenilen Osmanlı sonunda Estergon'u da kaybediyor.

Bu şaheser mimariyi mutlaka ziyaret etmelisiniz. Kaleden görülen manzara ise muhteşem. Tuna Nehrinin sağ sahilinde yer alan kaleden aşağıya baktığınız zaman sahil boyunca dizilen şirin evleri görebilirsiniz. Aynı zamanda bu bölge Slovakya'nın Štúrovo şehriyle ülke sınırı. Ama artık sınırlar kalktığından ülkeler arası geçiş çok kolay. Daha ne olduğunu anlamadan bir metre sonra diğer ülkenin topraklarına geçebiliyorsunuz.

Szentendre:

Estergon ve Szentendre aynı bölgede olduğu için Estergon'u keşfettikten sonra oradan Szentendre'ye geçtik. Budapeşte ile kıyaslayınca son derece sakin ve sessiz bir yer. İstanbul Ortaköy'ün eski halini, Paris'in Montmarte'sini andırıyor çünkü sanatla dolu her yer. Hediyelik eşya satan küçük dükkânlardan ailenize ve arkadaşlarınıza hediyelik seçebilirsiniz, çok seçenek var ve fiyatlar da makûl.

Sokaklar, restoranlar, cafeler de temiz, servis hızlı. Macar biralarından içtik, siyah biraydı ve içimi nahoştu ancak lezzetliydi.

Etrafta biraz dolandıktan, güzel fotoğraflar çektikten ve hediyeler aldıktan sonra Budapeşte'ye doğru dönüşe geçtik.  

Avusturya

Bayan Arıza tarafından Şubat - 11 - 2011 zamanında yazılmıştır.

 AVUSTURYA

Viyana

Avusturya’nın başkenti, onlar “Wien” diyor. Avusturya, 9 eyaletten oluşan ve nüfusu yaklaşık olarak sekiz milyon olan küçük bir ülke. Viyana, Avusturya'nın nüfus bakımından en büyük (iki milyon), yüzölçümü bakımından en küçük şehri. Aynı zamanda ülkedeki yabancı sayısı da bir buçuk milyon. Bunun üç yüz bini Türk, çoğu da Yozgat'lı (40 bin kadarı).

Çok uzun yıllar boyu Habsburg hanedanının yerleşim yeriymiş bu güzel şehir. Hem modern hem de tarihi dokusuyla ruhunuzu okşuyor adeta.

Orta Avrupa’nın bitip, gerçek Avrupa’nın başladığı yer. İnsanların hep yüzü gülüyor, herkes keyifli, mutlu.

Stefan Kilisesi, görülmesi gereken yerlerden biri, şehrin merkezinde yer alıyor. Gerçi şehirde görülecek o kadar güzel yer ve gezilecek o kadar çok galeri ve müze var ki, tarihi mekânlar bir yana, şehirde yürümesi bile çok keyifli çünkü tertemiz bir şehir, güvenli, kocaman caddeleri var, yokuşu olmayan dümdüz bir şehir.

“Yunus Emre Çeşmesi” ni söylemeden geçemeyeceğim. Türkiye, 1991’de bunu Avusturya’ya hediye etmiş. Bölge olarak Türkenschanzpark’ta yer alıyor.

Sizi görkemiyle büyüleyecek “Schönbrunn Sarayı” var ki, mutlaka Viyana'ya gittiğinizde "görülmesi gerekenler listesi"ne ekleyin. Çok büyük, içinde 1500’e yakın oda var, bahçesi de kocaman, ucu bucağı yok. Her köşede heykeller, süslemeler ve müthiş bir mimari ile karşılaşabilirsiniz.

Yine görülmesi gereken yerleden biri İmparatorluk Sarayı olan “Hofburg Sarayı”. 1918 yılına dek Habsburg Hanedanlığına aitmiş bu muhteşem saray. Artık müze olarak hizmet veriyor.

Belvedere Sarayı da müthiş dokusu ve bahçe süslemeleriyle sizi büyülüyor. Mutlaka görmeniz gereken yerlerden biri daha.

Opera Binası, şehrin eski ve muhteşem mimarisiyle dikkat çeken binalarından biri. Viyana’da bir gece kaybolduk, ara sokaklara daldık, yolu bulacağımızdan emindik. Bir süre dolandıktan sonra Opera Binası’na ulaşarak yolumuzu bulabildik:)

Klasik müzik seviyorsanız bunu da ıskalamayın. Vals ve klasik müzik her gece var neredeyse. Vals yapılan bir yer ararken Avusturya’lılara sorduk, haliyle kaldığımız süre boyunca İngilizce konuşarak anlaşmaya çalıştık gerçi birkaçımız Almanca da biliyordu ancak Almancamız pek işe yaramamıştı anlaşılan, “waltze” deseydik işimiz daha kolaylaşacaktı:)

En çok tüketilen içki, bira ve şarap. Hemen hemen tüm mekânlarda gözlemlediğim bolca şarap ve bira tüketildiği oldu. Bir de sinitzeli var ki, leziz ötesi. Bizim restoranlarda satılanlardan daha büyük geliyor. “Chicken” veya “pork” olduğunu belirtmeniz gerekiyor, yoksa domuz şinitzel yiyebilirsiniz. Çünkü domuz oldukça revaçta bir et.

Kahve ve kek de meşhurmuş ancak bana çok enteresan gelmedi. Sacher Torte denilen bir tatlı var, aynı isimli otelin yanındaki cafede satılıyor; çok övülmüştü ancak lezzet olarak farklı gelmedi bana, kayısılı çikolatalı pasta gibi bir şeydi.

Bir de Mozart çikolatası olayı var ki, her yerde bunlardan satılıyor. Madem öyle biz de aldık, ama kesinlikle lezzetli bir çikolata değil, çok yoğun bir tadı var, bana hitap etmediği kesin.

Supermarketlerinden alışveriş edebilirsiniz. Genel olarak pahalı bir şehir değil ancak Euro kullandıklarından, Euro’nun da bizim paramız karşısında pek değeri olmadığından çok fazla açılmamakta fayda var. Fakat orada yaşayan biri için çok pahalı değil, ne çok ucuz, ne de çok pahalı. Supermarketlerde içki reyonlarına uğrayın! İçki o kadar ucuz ki, Türkiye ile karşılaştırıldığında vergilerin ne kadar belimizi büktüğü ortada. Tekila en pahalı içkiydi, o bile 17 euro idi, Türkiye’deki fiyatını biliyorsunuz, karşılaştırmayı siz yapın.

Viyana’dan şehir dışına doğru…

Şehir dışına çıkma fırsatınız olursa Viyana ormanlarını görmenizi tavsiye ediyorum. Gerçekten de kartpostallarda görebileceğiniz güzellikte ormanlar, tertemiz bir hava, o ormanlar içindeki rengarenk villalar, muhteşem güzellikte bahçeler…

Bir de ilginç bir öyküye sahip Seegrotte Mağarası var. Yaklaşık 500 metrelik bir tünelin içinden yürüyorsunuz, yerler kaygan ve içerisi birkaç aydınlatma dışında karanlık. İlerlerken sağda solda bölümler var, insanların çalıştığı yerler, bir küçük kilise ve sonunda da mağara gölü ile karşılaşıyorsunuz. Hatta bu gölün üzerinde küçük bir sandalla dolaşabiliyorsunuz, korkutucu bir yer. “Three Musketeers” filminin bir bölümünü burada çekmişler, duvarda afişi var, bir de filmde kullanılan ejderha başlı sandal maketi.

Mayerling Köşkü de yine görmeniz gereken yerlerden biri.

Bir de dünya güzeli bir şehir var ki, ismi Baden! Muhteşem güzellikte sakin küçücük bir yerleşim yeri. Alışveriş yapabilir, restoranlarda yemek yiyebilirsiniz. Yine burada da her yerde Mozart çikolatası satılıyor.

Avusturya, modern ile klasik binaların bir arada olduğu çok seveceğiniz bir ülke. Sakin, huzurlu ve her yeri sanatla dolu. Bir gün fırsat olursa bir kez daha gitmek istiyorum, bu iki günlük gezi beni kesmedi:)

Budapeşte

Bayan Arıza tarafından Şubat - 8 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Budapeşte

Macaristan'ın başkenti olan bu güzel şehir Tuna nehri kıyısına boylu boyunca kurulmuş rüya gibi bir şehir. Tuna nehri, bu güzel şehri Buda (batı) ve Peşte (doğu) olarak ikiye ayırıyor.

Buda'da daha çok tarihi binalar, görkemli evler, kiliseler bulunmakta; Peşte ise iş hayatının yoğun olarak yaşandığı şehrin merkezi sayılmakta.

Kaplıcalar diyarı olan bu güzide şehirde hamamlar da mevcut. Matthias Kilisesi, Arpad Köprüsü, Margit Adası, Buda Kalesi, Széchenyi Zincir Köprüsü'nü de mutlaka görmelisiniz. Ayrıca Macaristan Parlamento Binası'nın görüntüsü de muhteşemdir, bu bina o kadar büyüktür ki şaşıp kalabilirsiniz.

Bir de meşhur cadde var ki, oraya da Török Utca diyorlar. Török, "Türk" anlamına geliyor. Bu yolu devam ettiğiniz zaman karşınıza Gül Baba Türbesi çıkıyor; oradan görülen manzara da yine muhteşem.

  Şehirde her yerde İstanbul'da gördüğünüz belediye otobüslerini görebilirsiniz. Çünkü İkarus marka bu otobüsler Macaristan'da üretiliyor ve toplu taşımada bu otobüsler hizmet ediyor. Ayrıca Budapeşte metrosu da hızlı ve ucuz çalışan ve şehiriçi trafiği hafifleten ulaşım araçlarından.

Vaci Utca, Budapeşte'nin en meşhur caddelerinden. Yol boyunca cafeler, barlar, dükkânlar sizi selamlar. Aynı zamanda trafiğe de kapalı bir cadde olduğundan keyifle dolaşabilirsiniz. "Utca" Macarca'da "cadde/sokak" anlamına gelmektedir.

Budapeşte, geceleri de bir başka güzel. Tarihi binaların fotoğrafını çekmek isteyebilirsiniz ama tüm binalar tarihi, hemen hemen her evin bir köşesinden bir heykel size "merhaba" diyor.

Tuna nehri, gece ışıklarıyla birlikte harika görünüyor. Ancak insanların yaşadığı o mistik binalara baktığınız zaman çok karanlık olduğunu göreceksiniz. Binalarda çok az ışık yanıyor, bu da ara sokakları karanlık kılıyor. Fakat o kadar görkemli bir şehir ki hayran olmamak mümkün değil. Yukarıda da belirttiğim gibi, hangi bir eserin fotoğrafını çekeceğinizi şaşırıyorsunuz.