Ahmet Ümit Agatha Christie’ye komşu oldu

Bayan Arıza tarafından Ocak - 19 - 2014 zamanında yazılmıştır.

Yazar Ahmet Ümit’in ismi, Pera Palace Hotel Jumeirah’ın 410 numaralı odasına verildi.

Düzenlenen törende konuşan otelin genel müdürü Pınar Kartal Timer, buranın İstanbul’un simge binaları arasında yer aldığını belirterek, ilk kez yaşayan bir yazarın isminin, otel odasına verildiğini dile getirdi.

Timer, otelde, Mustafa Kemal Atatürk’ün müze odası başta olmak üzere, cumhurbaşkanları İsmet İnönü ve Celal Bayar ile yazarlar Ernest Hemingway ve Agatha Christie’nin odalarının da bulunduğunu belirterek, şunları söyledi:

“Ahmet Ümit bey de Agatha Christie hanıma komşu geliyor. 411 no’lu oda Agatha Christie odasıdır. Kendisinin odası da 410 numaralı. Proje sıcacık bir sohbet esnasında, Pera Palas’ta bir röportajı esnasında Ahmet Ümit beyle tanışmamızla başladı. Neden bir oda da yazar Ahmet Ümit adına olmasın diyerek yola çıktık ve Ümit de bu fikri sıcak karşıladı.”

Yazar Ahmet Ümit de Timer’in bu konudaki önerisini memnuniyetle karşıladığını anlatarak, şöyle konuştu:

“Pera Palas’ın benim için başka bir anlamı var. 18 yıl önce ilk polisiye romanım ‘Sis ve Gece”nin tanıtımı tam da burada, bu salonda oldu. O açıdan Pınar hanım bu öneriyi getirince gurur duydum. Şu an İttihat ve Terakki üzerine çalışıyorum. Baş karakterlerimizden bir tanesi Şehsuvar Sami’nin otelde kaldığı odanın numarası belli değildi ama şimdi belli. 410 numaralı odada kalacak. Benim için çok gurur verici bir şey. İstanbul’un anıtlarından birisi olan bu otelde, bu binada en azından bir odasında adımın geçiyor olması son derece sevindirici bir şey.”

Daha sonra Ümit ve beraberindekiler, yazarın bazı eşyalarının ve kitaplarının da bulunduğu 410 numaralı odayı gezdi.

Kaynak: ntvmsnbc

Malt Konser Kritiği (10 Ocak 2014: Kadıköy Sahne)

Bayan Arıza tarafından Ocak - 12 - 2014 zamanında yazılmıştır.

Kadıköy Sahne’deki ilk konser deneyimimizi Malt ile yaşamış olduk, pek leziz oldu nitekim. Efenim, Kadıköy’de canlı müzik yapılan mekân sayısı az olduğundan ve sevdiğimiz gruplar genellikle Taksim’de sahne aldıklarından açıkçası bizim için son zamanlarda konserler hayâl olmuştu. Evimizin Anadolu yakasında olmasından dolayı ve Taksim’in gitgide kaosa dönen hali sebebiyle hiç yolumuz oraya düşemiyordu. Özellikle o betonlaştırılmış iğrenç halinden sonra görmek bile istemiyorduk.

Web siteme etkinlik eklemek için Biletix’teki konserlere göz atarken Malt’ın Kadıköy konseri haberini gördüm. Görünce de hemen atladım tabii. Hem de Kadıköy Sahne’yi bir tecrübe edelim diyorduk.

Konser mekânı tam Shaft’ın karşısında kalıyor sayılır. Üstteki gişeden de etkinliklere bilet alabilirsiniz. Biz şahsen konser günü biletimizi aldık. Biletix hizmet bedeli alıyor, gişeden aldığınızda hizmet bedeli de ödemiyorsunuz. Aklınızda olsun.

Bir merdivenle aşağı hemen iniyorsunuz. Giriş, çıkışlar kolay. Vestiyeri var. Vestiyere kışlık ne varsa bıraktıktan sonra içeri geçtik. 22.30’da başlaması gereken konser 23.00’te başladı. Cuma olduğundan ve geç başlayacağını bildiğimizden 22.40 gibi mekâna geçerek sahne önü sayılabilecek bir noktada yerimizi aldık. İçerisi geniş sayılır. Tek dezavantaj içeride kolon olması. O kolonlar da olmasa mekân daha da geniş olurmuş. Taksim’deki mekânlara göre -hele ki en son Anathema konserinde yaşadığımız rezalet Garajİstanbul tecrübesinden sonra- burası cennet gibi geldi. İçerisi havadar sayılır, çok basık değil, ışıklar güzel, en azından Garajİstanbul’daki gibi ısıtmıyor, sadece ışık veriyor:) Ulaşımı kolay, müzik sistemi güzel. Garsonlar sürekli olarak “bir şey içer misiniz?” diye tepenize binmiyor. Tipik Kadıköy kibarlığı mevcut yani. Canınız ne zaman isterse o zaman içiyorsunuz. Şişe bira 15TL. Bu da uygun sayılır. Kaldı ki biz sürekli Kadıköy’de Zincir’e gidiyoruz. Orada canlı müzik olmadığı halde 9-10TL bira. Burada canlı müzik olduğundan ve alkole yapılan zamlardan sonra bira fiyatı çok gelmedi açıkçası.

Malt çıkana kadar Türkçe rock gruplarının şarkılarını dinledik, Şebnem Ferah, Vega, Kurban, Radical Noise, Dejavu, Feridun Düzağaç, Hayko Cepkin, Manga vb.

Nihayetinde 90’lı yıllarda “Badluck” grubunun solistliğini yapan, radyo ve televizyonların tanınan simalardan Cenk Durmazel, Barış Ertunç ve Cenk Turanlı’dan oluşan pek sevdiğimiz Malt sahne aldı. Davulda soyadını hatırlayamadım ama adı Gerçek olan sıkı bir davulcu vardı. Hemen alışmıştı Malt şarkılarına.

Malt 2005’te kuruldu. 2007’de “Kendi Adını Taşıyan İlk Albüm” ve 2010’da “Arıza” adlı iki albüm çıkarttılar. Yine bu leziz iki albümden şarkılar ve Nilüfer ile ortak söyledikleri “Ara Sıra Bazı Bazı”yı da dinlemiş olduk.

Hangi şarkıları çaldılar? Eh iki albümden de dolu dolu bi’sürü şarkı dinledik zevkle. Aklıma gelenleri hemen sıralayanzi:  ilk albümden katır, portakal, dolmuş, deprem, gezegen, motor, aşkın gözü, gol; ikinci albümden en sevdiğim Malt şarkısı olan neanderthal, olmaz, yangın, yeniden, arıza, doldur, evdeymiş ve vefat eden arkadaşları için yazdıkları kapıya yazdır. Yine “Mutlu” da sahneye bi sürü kişi çağırdılar ve halay çekilerek “ben mutluyum ulan” diye bağırıldı:)

Çok kalabalık değildi içerisi –böyle olmaması da iyiydi-. Sıkış tepiş bir durum olmadığından konser de keyifli, mutlu ve eğlenceliydi.

Yaş ortalamasını çok kestiremedim. Çünkü, yeni jenerasyon da vardı. 22-23 yaş diyelim. 90’lı yıllar tayfasından yaşı kemale ermiş bizim gibi tipler de vardı. Ama kaliteli bir seyirci grubuydu. Taksim’dekilerle kıyaslayınca gayet düzgündü insanlar. Yani düşünsenize eviniz Anadolu yakasında, sevdiğiniz grup neredeyse ayağınıza kadar gelmiş, eh gitmemek olmaz:)

Şahsen biz bundan sonra Kadıköy’de izlicez gruplarımızı. Redd umarım yakında bir konser verir de onları da orada izleriz. Mekânı bir gün siz de tecrübe edin efenim. Sevgiler…

Türk sinemasının 99’uncu yılı

Bayan Arıza tarafından Kasım - 12 - 2013 zamanında yazılmıştır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü, Türkiye sinemasının 99’uncu yaşını 12-17 Kasım’da düzenleyeceği bir dizi etkinlikle kutluyor.

Resmi tarihte Türk sinemasının başlangıcı olarak kabul edilen, Fuat Uzkınay’ın 14 Kasım 1914’te Ayastefanos’taki Rus abidesinin yıkılışını görüntülediği filmin 99’uncu yıldönümü kutlamalarına başlanıyor. Kutlamalar kapsamında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü, FatihKültür Merkezi’nde 12 – 17 Kasım’da takip edilebilecek belgesel ve film gösterimleriyle panellerden oluşan bir program hazırladı. Muhsin Ertuğrul, Halit Refiğ, Metin Erksan, Erol Günaydın ve Giovanni Scognamillo için düzenlenecek saygı ve anma etkinlikleri de program kapsamında. Panel konuklarından bazıları Hülya Koçyiğit, Can Gürzap, Rasim Öztekin ve Emre Altuğ. Safa Önal ve Yılmaz Atadeniz’in belgesel gösterimlerinin de yer aldığı etkinliklerin hepsi ücretsiz.

Kaynak: Radikal

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 10 - 2012 zamanında yazılmıştır.

"Hayat fena halde futbola benzer, iyi bir takımın yoksa kaybedersin" sözleriyle film aklımızda yer ediniyor. Her şeyin yolunda gitmediği durumlar, ofsaytta kaldığımız ve dışarıya çıkamadığımız, düzken terse yatırıldığımız zamanlara dair bir mesaj. Bir edebiyat eseri niteliğindedir. İçi ise yalnızlığın son çırpınışlarını hatırlatır.

Bir kaybediş destanı. Tema futbol olsa da futbol orada bir metafor. Topun nereden geleceği belli olmaz hiç. Ters kanattan, ters yerlerden topun gelmesi olağandır. Maç esnasında atılan tekmeler, yediğimiz kazıklar, başkalarının ihanetleri ve bir çok şey filmin içinde var. Yani hayat futbola benzer.

Rakibinizi tanıyamazsınız, bazıları sahtedir ve sizi kazıklamışlardır. Bir Serdar Akar klasiği diyebiliriz film için. Futbol ve hayat ilişkisini derince incelemiş. Futboldan dem vurmuş hep, filmin başında olduğu gibi "tek başına bir şey yapamazsın" mesajı veriyor yönetmen.

Takımı takım yapan ekip ruhudur, bireysel olarak istediğin kadar mücadele et bir işe yaramaz. Bu, hayat alanında da böyledir. Kendi başına mücadele edersen sadece kendi başına kalırsın. Ve ilerlemek bu açıdan zor olur.

Filmde kahramanımız "Torbacı Suat" onca zamandır Nurten'e mektupları, Nurten’in buna cevap vermemesi ve kendi kendine gelin güvey oluşu Suat’ın ve sonunda Nurten’in takımdan bir arkadaşıyla evlenmesi ve Suat’ın yıkık dökük dünyası. Aynı zamanda 80’li yıllara selam çakar film 2000 yapımı olmasına rağmen.

Mükemmel bir kadronun olduğu film, futbol ile hayat benzeşmesi, Savaş Dinçel'in inanılmaz oyunculuğu…Futbolun sadece futboldan ibaret olmadığını anlatan film ve yazıyı bitirmeden şu önemli replik te okunmalıdır:

Suat: Niye böyle oldu be abi? Ben çok sevmiştim be abi, o kadar mektup gönderdim. insan bir cevap yazar. Benim günahım ne be abi?

Hacı: Bak koçum belli olmuyor ama benim bir tek kulağımın arkası kaldı. Artık acı çekmekten ve acı çektirmekten zevk almamayı öğrendim. Sevgililer. Heh! Bizim olanlar ve olmayanlar hepsi iz bırakır. Bu izler şimdi seninki gibi çok derinini çiziyor. Hepsi kalır ama inan yeni izler de olacak. Yaşlıları düşün sanki her şeyi bilirlermiş gibidirler. Ama öyle değil. Ne kadar acı çekersen çek sunu hiç bir zaman unutma: "Çizilecek bir yer hep vardır ve çizecek bir yer". Ressam olur bazıları başkalarının kalbini kazıya kazıya ya da resim olurlar senin gibi kazına kazına.

Yazan: Cem Kurtuluş

Göksel “Bende Bi’Aşk Var”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 23 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Yurdumdan çıkan en güzel şeylerden biri olan Göksel yeni albümünü geçtiğimiz günlerde çıkardı. Ezelden beridir takipçisi olduğum, müthiş şarkı sözü yazan ve elbette müthiş bestelere imza atan bu hatun yine harika bir iş çıkarmış ortaya.

İlk videoyu da albümün açılış şarkısı olan "Acıyor"a çekti. Albümün prodüktörü Ozan Çolakoğlu.

Göksel, yine aşkı ve yalnızlığı ustalıkla paylaşıyor besteleriyle. Hayata karşı hislerini anlattığını söylediği bu albümünde albüm hazırlığı sırasında yaşadığı boşanma sürecinin işaretçiklerini de görmek mümkün. Pek sevdiğim bu hatunun son albümündeki şarkılar şöyle sıralanıyor:

01. Acıyor 02. Aşkın Yalanmış 03. Rüzgar 04. Uzaktan 05. Aşk Bitti 06. Unuttun mu Sahi 07. Sarhoş 08. Gidemiyorum 09. Yalnız Kuş 10. Yarım Kalan Şarkı

Murat Uyurkulak “Bazuka”

Bayan Arıza tarafından Kasım - 16 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Metis Yayıncılık'tan çıkan Murat Uyurkulak'ın hikâyelerden oluşan son kitabını okudum ve pek sevdim.

Kitabın arka kapağında bunlar yazıyor:

"İnsan çocukken bir büyük saadet ülkesinde yaşıyor, sağa sola şuursuzca koşturup neşeyle kişniyor. Sonra büyüyor, büyüdükçe salaklaşıyor, salaklaştıkça unutuyor o mesut diyarı, bir nevi ölüyor. Çocuklukla yaşlılık arasındaki o dönem araf misali; kitabesi ağır mesailerle, küçük hesaplarla, kesif mutsuzluklarla yazılan bir mezartaşının gölgesinde azap gibi boktan hayatlar. Yetişkinler zombilere benziyor…

2002'de yayımladığımız ilk romanı Tol, Bir İntikam Romanı'nın ardından, 2006'da Har, Bir Kıyamet Romanı gelmişti. Murat Uyurkulak bu kez hikâyeleri ile okur karşısına çıkıyor: Tutkular Kitaplığı; Kurtuluş On İki; Kuş Yuvası; Pembe; Aşk, Yalnızlık ve Bazuka; Şarap; Derviş; Kırmızı ve Gülsüm."

Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Bayan Arıza tarafından Ekim - 18 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Nürnberg'deki 16. Türkiye-Almanya Film Festivali'nde hem En İyi Film seçilen hem de FIPRESCI ödülünü alan Bizim Büyük Çaresizliğimiz, çok iyi oynanmış bir film.

Barış Bıçakçı'nın romanı Bizim Büyük Çaresizliğimiz, yönetmen Seyfi Teoman tarafından sinemaya uyarlandı. Sonra da tıpkı Teoman'ın ilk filmi, İstanbul Film Festivali'nde Yılın En İyi Türk Filmi seçilen Tatil Kitabı gibi, dünya galasını Berlin Film Festivali'nde yaptı. Nürnberg 16. Türkiye-Almanya Film Festivali'nde ise hem En İyi Film hem de FIPRESCI ödülünü aldı.

Hikâye aynı evde yaşamak durumunda kalan üç kişi üzerine. Lise yıllarından beri arkadaş olan Ender (Fatih Al) ve Çetin (İlker Aksum), Çetin'in Ankara'ya dönüşüyle tekrar bir araya gelir ve aynı evde yaşamaya başlar. Derken Almanya'da yaşayan yakın arkadaşları Fikret (Baki Davrak), Türkiye'de bir trafik kazası geçirir. Kazada o yaralanırken annesiyle babası ölür. Arkadaşlarından Ankara'da üniversitede okuyan kız kardeşi Nihal'in (Güneş Sayın) okulunu bitirene kadar onlarla kalmasını ister. Bu zoraki üçlü yaşam iki arkadaşı hayli rahatsız eder. Nihal de ölüm acını aşıp onlarla iletişim kurmak istemez. Ancak kısa zamanda birbirlerine alışırlar. Hatta Ender ve Çetin birbirlerinden habersiz Nihal'e aşık olur.

Bizim Büyük Çaresizliğimiz dram olmasına dram ama, çaresizlik üzerine değil. Daha çok dostluğun sıcaklığı, güvenirliği üzerine, iyi yazılmış, çok iyi oynanmış bir film.

Kaynak: Cnbc-e Film Eki (Ağustos'11)  

Elif Şafak “Şehrin Aynaları”

Bayan Arıza tarafından Ekim - 11 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Elif Şafak'ın okuduğum dördüncü kitabı ve aynı zamanda da en zor okuduğum kitabı oldu "Şehrin Aynaları". Geçişler birbirinden dağınık ve karakterler fazla olduğu için çok dikkatli okumak gerekiyor. Aslında anlatılmak istenen basit olsa da kestirmeden gitmek yerine sizi dolandırıyor, yoruyor. Bunu çokça yaptığı için sıkılma ihtimaliniz de yüksek. Ancak tasvirleri yine harika! Mükemmel bir dili var.

Bu da arka kapak:

“Aynalar şehrine geldim çünkü benim hikâyemin önünü, benden evvel kaleme alınmış bir başka hikâye tıkıyor. Aynalar şehrindeyim çünkü bir kez şu bendi yıkabilsem sular çağlayacak, deli deli akacak; hissediyorum.”

… Bazen, hakikat bütün çirkinliği ve çirkefiyle karşıma dikildiğinde, akıbetimi allayıp pullamak, süsleyip püslemek gelmiyor içimden. Böyle zamanlarda gözlerimi kapatıp, usulca arkama yaslanıyorum ve küfre özenen kelimelerin dişlerimin arasında bıraktığı o kekremsi tatla oyalanıyorum.

“Aynalar şehrindeyim çünkü ben bir korkağım; ve ne olduğunu bilen her korkak gibi, bu sırrı kendime saklıyorum.”  

Deli Gömleği nihayet, grunge forever!

Bayan Arıza tarafından Haziran - 23 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Macerasına 1999'da başlayan Deli Gömleği, kendi adını taşıyan ilk albümünü çıkardı. Albüm Favela Records etiketi ile raflarda!

Her daim söylerim, bence Türkiye'nin gelmiş geçmiş en iyi grunge grubu Deli Gömleği'dir. Kadim dostum Özver Yılmaz ve tayfası 1999 sonlarında Ankara'da bir araya geldi ve Deli Gömleği'nin temelleri atıldı. Grup daha sonra İstanbul'a taşındı ve maceralarına İstanbul'da devam etmeye başladı.

Özver'in hiç bitmeyen yaratıcılığı, demolar, konserler (Rockstation, Foça Festivali, Rockİstanbul, birçok üniversite festivali, bar konserleri) derken bu zamana kadar gelen her şey nihayetinde bir albüme taşındı. Albüm için çok uzun zamandır çalıştıklarını ve çok emek ettiklerini biliyorum, her şeyin en iyisini hak ediyorlar.

Albüm 10 şarkıdan oluşuyor. "Bir Milyon Baloncuk", "Küçük Peri", "Şimdi Aklımdaydın" zaten ezbere bildiğimiz Deli Gömleği şarkıları.

Kayıt ve miks, albüme supervisor olarak da destek veren Deniz Yılmaz'a ait. Albümün mastering'i Çağlar Türkmen tarafından yapıldı.

Deneyevi ve Manyeto stüdyolarında kayıtlarının gerçekleştirildiği albümde konuk vokal olarak Bilge Kösebalaban (Direc-t) ve Deniz Yılmaz (Kurban) yer alıyor.

GRUNGE ve 90'ları seviyorsanız ve bugüne dek Deli Gömleği ile tanışmadıysanız tam zamanı!

Armağan Tunaboylu “Konsey Cinayetleri”

Bayan Arıza tarafından Haziran - 3 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Geçenlerde Kadıköy'de kitapçıları dolaşırken bir kitap dikkatimi çekti. Kitabın kapağı ilginçti ve ismi de "Konsey Cinayetleri" idi. Baktım, Everest Yayınları'ndan çıkmış 268 sayfalık bu güzel kitap Armağan Tunaboylu isimli bir yazara ait. Bendeniz polisiye/gerilim seven bir hatun olarak kitabın arka kapağını da okuduktan sonra hemen aldım.

Kitabın kahramanı olan Metin Çakır ağzı bozuk bir mahalle delikanlısı, hatta pezevenklik yaparak hayatını kazanıyor. Aslında o bir anti-kahraman, silah kullamayı bilmeyen, tek silahın falçata olduğunu sanan, korktuğunda ağlayan, aklı bazen başka bir tarafında çalışan biri ama buna rağmen kendisini çok sevdiriyor. Bunun nedeni de Armağan Tunaboylu'un samimi dili ve mizah dolu kalemi.

Aslında Konsey Cinayetleri Armağan Tunaboylu'nun Metin Çakır Polisiyesi olarak sunduğu üçüncü kitabı. 2004 yılında Yıldız Cinayetleri, 2005 yılında Resim Cinayetleri isimli kitapları yayınlanmış -ki bunları da okuyacağım en kısa zamanda-. Öykü biraz tersine ilerleyecek ama adamın anlatım gücüne hayran oldum, merak ediyorum.

Farklı bir dille anlatılmış, sizi bol miktarda gülüp eğlendirecek ama merak da ettirecek polisiye okumak istiyorsanız "Konsey Cinayetleri"ni okumanızı tavsiye ediyorum.

Kitabın yazarı olan Armağan Tunaboylu 1962 yılında Eskişehir’de doğdu. Ortaokul ve liseyi İstanbul’da okuduktan sonra İzmir’de Sinema-TV öğrenimi gördü. Okulun ardından İstanbul’a dönerek kısa bir süre gazetecilik yaptı. Daha sonra çeşitli televizyon şirketlerinde ve dizilerde görev aldı. Yıllardır polisiyeye olan merakı sonunda "Bir Metin Çakır Polisiyesi" olarak kitaplaştı.

Bunlar da kitaptan alıntılar:

Mahallenin gündüzü yoktur “Aklıma tuhaf tuhaf şeyler gelmeye başladı, eski bir savaş filminde Almanlar, telsiz konuşmalarını tespit etmek için acayip antenli minibüsler yolluyorlardı. Hemen etraftaki minibüsleri kesmeye başladım. Ama telsizle değil, cep telefonuyla görüşüyorduk. Hem savaştan bu yana baya zaman geçmemiş miydi? Ben doğmadan önce olmalıydı. Sonra teknoloji ilerlemişti. Japonlar istese kibrit kutusu kadar minibüsler yapabilirdi. O kibrit kutularından kibrit kadar polisler çıkıp beni yakalardı, yok canım, nasıl yakalayacaklardı.”

Endüstrileşen ve birbirini tekrarlayan polisiye üretimi içinde fark yaratmak isteyen yazarlar ilginç hikâyeler, kurgular, kahramanlar yaratıyor. Kimi zaman -tarihi, bilim kurgusal, fantastik gibi- konularla, kimi zaman kedi, köpek, koyun, matematikçi, medyum, filozof, travesti gibi- farklı dedektif tiplemeleri ile bu tarzda arayışlara şahit olmuştuk. Metin Çakır dizisi de böyle bir arayışın içinde mütalaa edilmeli. Tunaboylu geleneksel kalıplardan mizahi üslubu ve başrolü anti-kahramana vererek sıyrılmış. Geleneksel polisiyelerde suç mekânı olarak kullanılan türdeki bir mahallenin kahramanın yaşam yeri olarak seçilmesi de önemli. Kasımpaşa civarında konuşlandığı anlaşılan bir mahallede yaşıyor Metin Çakır: “Mahallenin gündüzü yoktur. Geceleri yaşanır. Gece basmadan önce hırsızlar maymuncuklarını son kez kontrol eder, kiralık katiller silahlarının namlularına mermi sürer, papik, ot satıcıları mallarına karıştırabildikleri ne varsa doldurur, benim de içlerinde olduğum pezevenkler kızlarının üst başlarına son defa göz atarlar. Gece ancak ondan sonra başlar. Sabaha doğru eller kanlı, cepler para dolu mahalleye dönülür, paralar son kez sayılıp yatılır. Gündüz birkaç ilkokul bebesinden başka ortalıkta kimse görünmez.”

Kuşkusuz kriminallik diz boyu ama kentin zengin mahallerine geçtiğimizde güç ve para hırsının itkisiyle suçun daha karmaşık bir hal aldığını, örgütlü bir boyut kazandığını, mafya ile sermayenin, sermaye ile medyanın iç içe geçmişliğini de ihmal etmemiş Tunaboylu. Derinlere dalmıyor ama; kimsenin temiz kalamayacağı topyekün kriminalleşmiş bir kentten sıradan hikâyeler anlatıyor.

Güneş altında uyuz kediler gibi Konseyin toplantı yeri olarak kullandığımız kahvenin sahibi kahveci Sadullah Amca’ya, “İçerideki duman bana dokunuyor,” deyip dışarı çıktım. O da bana, “Haydi hayıra karşı…” dedi. Devamını sanki binlerce kez duymamış gibi yapıp bekledim. “Aç götünü bayıra karşı.”

Bu manasız espriye her zaman yaptığım gibi güldüm. Hafiften bunamaya başlamış Sadullah Amca bizim konseyin toplantısı olmadığı günlerde kumarbazları, “Zarları götünüze sürün,” diyerek karşılardı. Bunun dışında kahvesine gelen normal müşterilere de bir şeyler derdi. Ama şu an için hiç aklıma gelmiyordu. Aklımdaki tek düşünce, bu sıralar son dakikaları oynanan Fenerbahçe maçının skoruydu. Konseyde benden başka maç meraklısı yoktu. Tüm itirazlarıma rağmen toplantıyı bu akşama koymuşlardı ve bunun canlarına mal olacağını ben dahil bilen yoktu.

Sadullah’ın kahveden henüz birkaç ev uzaklaşmıştım ki, taramalı tüfeklerin cama atılan bir avuç taş gibi çıkan seslerini duydum. Gayri ihtiyari arkama döndüğümde bir arabanın sıkı bir patiyle fırladığını, kahveden çıkan eli tüfekli iki baronun da ikinci arabaya atlayıp hızla uzaklaştıklarını gördüm. Sonra Sadullah Amca’nın kandan kırmızıya kesmiş gömleğiyle kapıya çıktığını ve yere yıkıldığını…

Ne yapacağımı bilemiyordum, koşup hemen yardım mı istesem, yoksa hayatımın tamamı olan otuz dört yılımı geçirdiğim mahalleye asla ayak basmadığımı mı iddia etsem?

Günlerdir, aniden bastırmış cehennemi mayıs güneşi altında uyuz kediler gibi gerinen mahalleliye otuz iki kısım tekmili birden heyecan doğmaya başlamıştı. Önce pencereler ihtiyatlı bir şekilde açıldı, sonra camlardan üçer beşer kafa gözüktü. Daha da sonra kafalara birer vücut eklenmiş olarak, kalabalıklar olay yerine akmaya başladı.

Ben hâlâ olduğum yerde heykel taklidi yaparak duruyordum, olay yerine akan kalabalıklar beni bu sıkıntıdan kurtardı. Onların koltuklamasıyla kendimi Sadullah Amca’nın başında buluverdim. Uzaktan bir polis arabası sinyallerini çala çala geliyordu. Henüz bir ambulans çağırmayı akıl edebilen biri yoktu. Ve o zeki genç de ben olmayacaktım.

Mahallenin yüzde doksan dokuz nokta dokuzu polis tarafından aranmaktaydı ama arabasından kurumlu bir şekilde inen ve attığı her adımda kafasını başka bir tarafa çevirip etrafı kesen Sarı Ekrem’den tırsan yoktu. Ekrem kalabalığı yararak Sadullah’ın başına geldi. Hâlâ boynunu çevirip Sadullah’a bakmamıştı. “Olayların her anını bilen bir tek ben varım, siz işe yaramaz bok çuvalları, mutlaka suçlu sizin aranızdan biridir,” diyen delici bakışlarını kalabalığa fırlatıyordu. Oysaki ben esas suçluları görmüştüm ama bunu söylemeye zamanım olmayacaktı.

Sarı Ekrem, nihayet bakışlarını ormanın kralı bir filin gurur ve zarafetiyle Sadullah Amca’ya döndürdü. Sadullah Amca söylenecek milyonlarca kelimenin arasından bula bula “Metin”i buldu ve ölüverdi. O zamana kadar bütün hareketleri yarım saati bulan Sarı Ekrem şıpınişi bana dönüverdi. Gözlerinin parladığına yemin ederim ve kafayı sağ kaşının üzerine yiyiverdi. Komiser muavini ağır çekimde yere yığılırken ben kaçmak için ilk birkaç adımı atmıştım bile.

Mahalle halkının alayı tanıdığımdır, çoğunluğu da arkadaşımdır. Ama bozuk süt emmiş biri çelmeyi takınca Sarı’dan önce yeri öpüverdim. Hemen fırladım ama çok geç kalmıştım. Arkamda hâlâ yerçekimine karşı koyarak düşmemekte olan Sarı Ekrem vardı. Sağ taraftan da diğer polis geliyordu. Önümde ve arkamda ise mahalleli duvarı vardı. Sadece benim elimde nükleer silah dehşetine dönüşen falçatam da yanımda yoktu…