Kişisel’ kategorisi için Arşiv

Eyüp Keleş’ten harika bir gezi yazısı: Mevlana Şehri Konya

Bayan Arıza tarafından Nisan - 8 - 2014 zamanında yazılmıştır.

Mevlana şehri Konya, her zaman merak ettiğim ve gidip görmek istediğim yerlerin başında geliyordu. Bundan iki sene önce gitmek için niyetlenmiştim fakat kısmet olmadı bir türlü. Askerde tanıştığım Konya’lı arkadaşlarım da olunca hem onları görmek hem de merak ettiğim şehri görmek için bir adım atmaya karar verdim.

Önce otobüs fiyatlarına baktım, 65,00TL civarında olduğunu gördüm. Sonra uçak fiyatlarına baktım gidiş-dönüş 128,00TL’ye Anadolujet’te cazip bir fiyat vardı. Bunlar başlangıç aşamasıydı. Benim için zor olacak kısım ise iş yerinden izin alma kısmıydı. Çünkü Cuma sabah çıkıp Pazar akşam dönecek şekilde program yaptım. Konya’nın küçük bir şehir olmadığını biliyordum.

İş yeri olumlu karşılayınca hemen biletimi aldım. Tabii bunların hepsini iki hafta öncesinden planladım. Sonra konaklamak için bütçeme uygun bir otel aramaya başladım. Asıl sancılı dönem de bu oldu. Neredeyse bütün gün otelleri araştırdım. Bu konuda en büyük yardımcım Booking.com oldu. Çünkü Konya’da bulunan bütün otellerin en basitinden en iyisine varana kadar hepsi orada mevcuttu. Bütçem kısıtlı olduğu için fazla pahalı bir yer bakmak istemedim açıkçası. Hem parayı idareli kullanmak adına hem de otele vereceğim parayı gezmek ve alışveriş yapabilmek için ayırmayı daha uygun buldum.

Otel seçeneği çok fazla olduğu için sanki biraz rekabet var gibiydi. Örneğin Hilton iki gece için kahvaltı hariç 296,00TL isterken Dedeman ve Rixos 448,00TL istiyordu. Bu arada şehir merkezine en yakın yerde olan Hilton’du, diğerleri biraz uzakta kalıyordu. Araştırmalarım sonucunda, çok güzel butik otellere denk geldim, gerçekten de kalınabilecek insanı cezbeden otellerdi. En sonunda bir otelde karar kıldım, iki gece kahvaltı dahil 135,00TL idi. Arkadaşlarıma danıştım “sizce nasıldır burası?” diye; oranın çok kötü bir mahallede olduğunu, sıkıntı yaşayabileceğimi söylediler ve mecburen caymak zorunda kaldım.

Artık yolculuk için az bir zaman kalmıştı ve ben hâlâ otel konusunu halledememiştim. Öğretmen evine bakayım dedim, fiyatları çok uygundu ama odaları hiç beğenmedim. Gitmekten vazgeçmiştim; derken arkadaşım  “TCDD’nin misafirhanesinde kal, orası çok iyi bir yer ve fiyatları da uygun” dedi. Arkadaşım gidip konuşmuş; sağolsun odaların fotoğrafını çekerek bana gönderdi. “Aman Allah’ım” dedim “burası çok iyi bir yer, hemen rezervasyon yapalım” dedim ve konaklama olayını bu şekilde halletmiş oldum. 

Anadolujet her zaman farkını ortaya koyuyor, gerek servis gerekse rötarsız uçuşları olması bu firmadan son derece memnun olmamı sağlamıştır her zaman. 4 Nisan sabah 07:15’te uçağa binip 08:15 civarı Konya Havaalanına indim. Uçak size havadan şehir turu attırıyor adeta. Görecekleriniz sizi sakın şaşırtmasın ve havaalanından dönmeyi düşünmeyin sakın. Çünkü Konya’da neredeyse hiç ağaç yok, evet yanlış okumadınız ağaç yok.

İlk düşüncem “ben nereye geldim böyle, burası resmen çöl” dedim kendi kendime. İndikten sonra çıkış kapısında Havaş servisine binerek şehir merkezine doğru yol aldım. Arkadaşım beni belli bir noktadan karşılayarak konaklayacağım TCDD misafirhanesine götürdü. Misafirhane, tren garının hemen yanında klasik Osmanlı mimarisinde ve yakın zamanlarda yenilenmiş güzel bir binaydı. Odaya eşyalarımı bırakıp daha önceden hazırlamış olduğum listeyi arkadaşıma gösterdim. Listede gideceğim yerlerin isimleri ve Google haritada işaretlenmiş yerleri mevcuttu. Hatta yiyeceğim yemeklerin listesini bile çıkarmıştım.

Öncelikle kahvaltı yapmalıydık çünkü çok acıkmıştım. Meram yolu üzerinde belediyeye ait bir işletmede kahvaltımızı yaptık. Kahvaltı hem uygun fiyatlı hem de çok fazla çeşitliydi. Dikkatimi çeken unsurlardan birisi kahvaltıda ceviz ve kuru kayısı getirilmesiydi. Bir de çayı termosta getirmişlerdi. Ne çayı ne de kahvaltıyı bitirebildik yani, o kadar doyurucuydu.

Oradan ayrılıp ilk istikametimiz olan Mevlana türbesine gitmek için dolmuşa bindik. Konya’da dolmuşlarda sabit ücret 1.75TL. Nereye gideceğiniz önemli değil ücret sabit. Mevlana müzesine giriş 3,00TL ve dışarıda istediğiniz kadar fotoğraf çekebilir, hediyelik eşya satın alabilirsiniz. Hatta orada bulunan yabancı turistlerle bol bol sohbet edebilirsiniz. Galoşları ayaklarımıza geçirip “hadi bakalım” dedik “biz geldik, uzak diyarlardan seni merak edip geldik” dedim ve girdim içeriye. Elimde fotoğraf makinem ve hafiften çalan ney sesi. Tam fotoğraf çekmek için atıldım o da ne? Bir adam bağırıyor “Mr. No photo please” hiç bozuntuya vermedim “aaa okey” dedim. Ama oraya kadar gidip bir kare çekmezsem rahat etmezdim çıkardım telefonu gizli gizli çekeyim dedim ve yakalandım, bu sefer ihtar Türkçe oldu “Beyefendi fotoğraf çekmek yasak”.  Hiç bozuntuya vermedim işimi hallettim ve bir kare dahi olsa fotoğraf çekebilmiş olmanın gururunu yaşadım kendimce.

İçeride Mevlana’nın mezarı, babasının mezarı ve çocuklarının, torunlarının mezarları mevcut. Bir de Hz. Muhammed’e ait olduğu söylenen kapalı bir kutu içerisinde Sakal-ı Şerif bulunuyor. Sadece bayramlarda görülebiliyormuş. Camekânın kenarlarından ufak delikler açmışlar, burnunuzu uzatıp kokladığınızda gül kokusu geliyor. Mevlana müze ve türbesinden ayrılıp Şems-i Tebriz-i Camii ve türbesine doğru yol aldık. Cuma vakti olduğundan cemaat henüz dağılmamıştı orada biraz oyalanıp içeriye girdik. Camii çok sade bir yapıda yapılmış içeride Şemsin kabri mevcut onun haricinde başka bir şey yok. Oradan ayrılıp yolumuz üzerinde bulunan İplikçi Camii’ne gittik. Camii dikdörtgen yapıda tek minareli ve tek şerefeli olarak inşaa edilmiş. Tam olarak sayamasam da camii 36 adet sütün üzerinde küçük kubbelerle desteklenmiş. Alışık olduğumuz camilerin aksine içeride hiçbir süsleme yok. Tamamen sade bir yapı.

İstikamet Aziziye Camii, Konya’da beni en çok etkileyen eserlerin başında geliyor Aziziye Camii. İçerisindeki süslemeler ve barok tarzı görülmeye değer. Camii, Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevnihal adına yaptırılmış. 6 mermer sütun üzerinde 3 kubbeli, iki minareli bir camii. İçerinin bol ışık alması için camlar alışkın olduğumuzun dışında daha büyük ve sade yapılmış. İçeride duvar süslemeleri altın varaklı kırmızı, sarı ve mavi tonlarda.

Buradan ayrılıp yakınlarda bulunan Kapu Camiini ziyaret ettik. İçeride cemaat olduğundan fazla fotoğraf çekme imkânım olmadı. Nihayetinde insanlar tepki gösterebilirdi, bunu hiç göze alamadığım için sadece dolanıp girişten birkaç kare fotoğraf çektim. Kapu Camii’nin tarihini çok fazla araştıramadım genel olarak, tek minareli tek şerefeli, mavi çinilerle süslenmiş klasik bir yapı.

Rotamızı yeniden Selçuklu eserlerine çevirip soluğu Karatay Medresesi’nde aldık. Bu yapılara giriş ücretli ama öyle aman aman bir ücret değil sadece 3,00TL alıyorlar. Karatay Medresesi büyük ve işlemeli giriş kapısıyla bizleri karşılıyor. İçeri girdiğimde camii benzeri büyük bir kubbe ile karşılaşıyorum fakat camiden farklı olarak kubbede ışık gelmesi için geniş bir açıklık bırakılmış. Bütün tavan ve duvarlar mavi çinilerle bezenmiş göz alıcı bir ihtişama sahip. Medreselerin hemen hemen hepsinde yüksek, geniş bir giriş ve girişte bulunan küçük bir havuz mevcut. Yan odalarda öğrenciler için eğitim yerleri ve ilk kubbeden büyük olmayan ikinci bir kubbeye sahip büyük bir odaya sahip. Medreseden çıkıp tam karşımızda bulunan Alaaddin tepsine doğru yol alıyoruz. Tepe dediğime bakmayın. Konya tamamen düz bir şehir ve zamanında şehri koruma amaçlı yığma topraklarla bir yükselti yapılmış üzerine de yapılar inşa edilmiş. Birkaç basamaklı merdivenden yukarı çıkıp çay bahçelerinde biraz soluklanıyoruz Konya’ya birazda tepeden bakayım diyorum. Fazla zaman kaybetmemek için molayı kısa tutup Alaaddin Camii’ne yöneliyoruz.

Alaaddin Camii yine klasik Selçuklu mimarisinde dikdörtgen bir yapıda ve tavanı destekleyen çok fazla sütun mevcut. Eğer sütunlara dikkatli bakarsınız içlerinden bazılarının çok farklı olduğunu görürsünüz. Bizans ya da başka bir medeniyete ait sütunları camii inşaatında kullanmışlar. Mihrap ve mihrap üzerindeki kubbede mavi çiniler mevcut. Yine göz alıcı asırlara meydan okuyan biz güzellikle karşınızda duruyorlar. İçeride iki Alman vardı. Bisikletle dünya turu yapıyorlardı. Yaşları 25 ya da 26 belki vardır. Kirlenmişler dökülmüşler ama gezmekten bıkmamışlar. Biraz sohbet etme şansımız oldu kendileriyle. Bizi kendi ülkelerine davet ettiler hatta “birlikte gezelim” dediler ama biz kısa sürede çok fazla yer görme derdinde olduğumuzdan kibarca reddettik bu teklifi. Caminin çıkışından sola döndüğünüzde sizi prizma şeklinde 10 yüzlü yaklaşık 3 metre yüksekliğinde bir  türbe karşılıyor. İçerisinde Selçuklu sultanlarının mezarı var bu yüzden buranın adı “Sultanlar Türbesi” olarak geçiyor. Hemen yanında yine bu yapıya benzer ama ne amaçlı yapıldığını çözemediğim bir yapı var. Bu yapının içerisi boş ve tavan kısmı sonradan koruma amaçlı örtülmüş. Ve bu yapıların hemen önünde su toplama amacıyla yapılmış bir de sarnıç bulunuyor.

Buradan ayrılıp arkadaşımın tavsiyesi üzerine sac böreği yapan bir yere gittik. Açlıktan mıdır nedir bilemedim tam 12 adet böreği iki kişi götürdük. Oturmak iyi gelse de gezeceğimiz yerler bitmiyordu. İstikametimiz İnce Minareli Medrese oldu.

Kocaman giriş kapısı ve taş üzerindeki ince işlemeler beni mest etti. O kadar etkilenmiştim ki daha yakından fotoğraf çekmek için duvardan atladım ve hemen bir güvenlik yanımda bitiverdi meğerse müzenin girişi yan taraftaymış. Biraz utansam da gişeye ücret ödemek için gittiğimde güvenlik “tek bilet alıp ikiniz girin belli ki çok meraklısın” dedi. Neredeyse adamı öpecektim, teşekkür etmekle yetinip içeriye girdik. Diğer medreselerde olduğu gibi büyük ve çinilerle bezenmiş yüksek bir kubbe hemen girişte bulunan havuz ve öğrenci odaları. Birkaç fotoğraf çekip buradan ayrılarak diğer gezi rotamız olan meram bağlarına doğru yola çıktık. Dolmuşla şehir merkezinden 15-20 dakikada varılabiliyor.

Meram, Konya’nın zengin ve elit kesiminin yaşadığı daha çok iki ya da tek katlı villalardan oluşan bir semt. Meram bağlarına geldiğimizde burada bulunan Tavusbaba Türbesi ve camiini gezdik. Tavusbaba hakkında birçok rivayet var artık hangisine inanırsanız. Hemen aşağıda belediye tarafından ıslah edilmiş ve çevresi yenilenerek turizme kazandırılmış dere ve çay bahçelerinin olduğu bölgeye geldik. Yeşillik, doğa ve su sesleri içerisinde çayınızı yudumlayabileceğiniz güzel bir sayfiye yeri. Burada verdiğimiz mola sonrasında artık günü tamamlamıştık saatimiz 19:00’u gösteriyordu. Bir günde bu kadar yeri gezmiş, görmüş ve fotoğraf çekmiştik. Arkadaşımın rehberliği ve bilgisi olmasa tek başıma üstesinden gelemezdim. Merkeze dönüp TCDD misafirhanesinde biraz dinlenip tekrar dışarıya attık kendimizi. Konya’da aman aman mekânlar beklemeyin, disko, bar vb. yerler genelde üniversite öğrencileri tarafından kullanılıyor ve merkezde değiller. Meyhane tarzı yer varsa da hiçbirini göremedim. Starbucks tarzı açılmış olan güzel bir cafede kahvelerimizi içip akşam yemeği için arkadaşımın rezervasyon yapmış olduğu restauranta gittik.

Burada yöresel yemekler olan Bamya çorbası, fırın kebabı ve Höşmerim tatlısının tadına doyulmaz lezzetini tattık. Özellikle “fırın kebabı yemeden geri dönmeyin” derim. Uzun süren pişme süresi sonunda (yaklaşık 6 saat) ağzınızda tel tel dağılan bir et yiyorsunuz. Yapımı zahmetli olduğundan fiyatı da bir o kadar pahalı. 100gr kadar et için 17,00TL gibi bir rakam ödedik.

Akyokuş, Konya’da gördüğüm tek tepelik yer diyebilirim. Buradan Konya manzarası izlemek gayet güzel ve zevkli oluyor. Burada da birkaç gece çekimi yaptıktan sonra misafirhaneye dönerek dinlenmeye çekildik.

Ertesi gün Sille Köyü’ne doğru yola çıktık. Sille şimdilerde köy statüsünden çıkarılıp mahalle konumuna getirilmiş ve Selçuklu Belediyesi tarafından genel çevre yenilenerek turizme kazandırılmıştır. Burada yaptığımız serpme kahvaltının ardından gezimize başladık.

Sille, Selçuklu ilçesinin 8 km kuzey batısında antik bir Rum beldesidir. Mahalle içerisinde çok fazla eski mezar anıt ve kerpiç evler hemen göze çarpıyor. Zaman konusunda kısıtlı olduğumuzdan belli başlı yerleri gezebildik. Bunların içerisinde restore edilmiş olan Aya Eleni KIilisesi vardı. İçeride bulunan duvar süslemeleri ve tarihi dokusuyla mutlaka görülmesi gereken bir yer. Şu an sadece müze görevi gören kilise ilerleyen zamanlarda ne duruma gelir bilinmez.

Buradan ayrılıp hemen kilisenin üst taraflarında bulunan kaya mezarları ve kilisesini ziyaret ettik. Neredeyse tamamen tahrip edilen ve duvarlardaki resimlerin sadece birkaçı görülebilen bir yer. Burada da birkaç fotoğraf çekip bölgeden ayrıldık. Merkeze dönme vakti gelmişti ve arkadaşımın işi olduğundan onunla olan Konya maceram son bulmuş oldu. Vedalaştıktan sonra diğer arkadaşımın yanına gittim. Görmediğim birkaç yer kalmıştı, O’nunla da o yerleri görebilmek ümidiyle tekrar yollara çıktık.

Musalla mezarlığının içerisinde yer alan Gömeç Hatun Türbesi diye bir yeri görecektik. Mezarlığın içinden geçip sonlara doğru ilerleyerek kocaman bir kaidenin önünde durduk. Bu yapı, medrese girişlerinde bulunan büyük kemerli kapılara benzeyen fakat herhangi bir süslemesi bulunmayan, uzunluğu 8-9 metre genişliği 2-3 metre kadar içinde hiçbir şey olmayan bir yapı. Buradan hemen ayrılmak istedim çünkü mezarlığın tam ortasındaydık birkaç kare fotoğraf çekmeye çalıştım fakat her yanım mezar olduğundan ve yapı fotoğraf makinesinin kadrajına sığmadığından zar zorda olsa bir kare çekerek buradan ayrıldık. Yakınlarda bulunan Sırçalı medreseye vardık. Fakat müze olduğu için mi (saat 17:00’ydi çünkü) yoksa tamamen mi kapalıydı çözemedim.

Girişte birkaç kare fotoğraf çekerek buradan ayrılarak tarihi yerler görme gezimi sonlandırdım. Zira iki günde o kadar çok yer görmüştüm ki hem yorgun hem de uykusuz kalmıştım. Benim durumumu idrak edemeyen arkadaşım bana daha fazla yer göstermek istedi ve beni 42 katlı bir binanın tepesine çıkardı. Buradan panoramik Konya manzarasıyla biraz gözlerimizi biraz da midemizi doyurarak ayrıldık. Hem seyir terası hem de  restaurant olarak hizmet veriyor bu mekân.

Konya’da Cumartesi akşamı Mevlana Kültür Merkezi’nde sema gösterisi oluyor. Hayatımda hiç izlememiştim ve bu fırsatı kaçırmak istemedim. Elimde fotoğraf makinesi güzel fotoğraflar çekmek istiyordum ama her yerde olduğu gibi yine yasaklar vardı. Bir şekilde bunun önüne geçebilmek ümidiyle orada gördüğüm fotoğrafçıların peşine takıldım onlar izin alırken bende izin alırım diye. Ama adamlar bir anda ortadan kayboldu. Arkadaşlarıma kızarak beni takip etmelerini söyledim onlarda mahcup bir şekilde beni takip ettiler hemen üst kata çıktık ve gösteri merkezinin olduğu kapıya geldik kapılar henüz açılmamıştı. İnsanlar kapıların açılmasını beklerken birden kapılar açıldı ve herkes bir anda kapıya yöneldi. İyi bir yere oturmamız gerekiyordu, güzel bir açı bulma umuduyla sağa sola bakınırken protokolde oturan fotoğrafçıları gördüm. Hızla onların yanına girdim. Beni flaşsız çekim yapmam konusunda uyardılar onun haricinde hiçbir sıkıntı yaşamadım. Arkadaşlarım içinde yer ayarladıktan sonra sabırsızlıkla İngilizce ve Türkçe açıklamaları dinledik. Ardından başlayan ney ve sema gösterisi ile büyülenmiştim adeta. Sonra fotoğraf çekmeye başladım sürekli sürekli sürekli… derken bir baktım gösteri bitmiş. Kendimi öyle kaptırmıştım ki 150 den fazla fotoğraf çekmiş ve gösterinin zevkini alamamıştım.

Akşam için arkadaşımda kaldım öyle yorulmuşum ki yastığa kafamı koymamla uyumam bir olmuş. Ertesi sabah iki seçenek sundular; ya Akşehir Nasrettin Hoca ya da Kilistra Antik Kenti. Tarihi yerleri ne kadar çok seviyor olsam da Nasrettin Hoca ağır bastı. Araba ile Konya merkezden yaklaşık 1.5 saatlik yolculuktan sonra Akşehir’e vardık. Önceliğimiz Nasrettin Hoca Türbesi oldu. Mezarlığın içerisinde yer alan klasik üstü kapalı bir yapı. Türbenin hemen önünde yerde, “Dünyanın merkezi burası” yazılı silindir şeklinde bir plaka duruyor.

Oradan çıkıp belediye tarafından yapılmış olan Nasrettin Hoca’nın fıkralarıyla tasvirlenmiş heykellerle süslü gülmece parkına gittik. Orada birkaç kare fotoğraf çekip klasik Akşehir evlerinin bulunduğu hem müze hem de cafe olarak hizmet veren bir eve girdik. Evi gezerken öyle huzurluydum ki. Kendimi oraya ait hissettim “keşke böyle bir evim olsa” dedim kendime.

Artık dönüş yolu vaktiydi. Saat 17:00 olmuştu ve en geç 19:00 civarı havaalanında olmam gerekiyordu. Dönüş, gidişten hızlıydı bitmesini istemediğim yol çabucak bitiverdi.

Semadan Konya’ya bakarken “bir daha gelebilir miyim?” dedim kendi kendime. Hiç ummasam da “kısmet” diyorum sadece.

Notlar:

* Konya’da otobüs ve tramvaylarda “El kart” denilen bir kart kullanılıyor. Tek basım 1.35TL.

* Dolmuş ücretleri nereye giderseniz gidin sabit 1.75TL.

* Konya’da yayalar ve araç şoförleri trafiğe çok saygılılar. Herkes birbirine yol veriyor ve yayalar hiçbir zaman arabaların önüne atlamıyor. Trafik levhalarında hep şu yazıyı gördüm: “geçiş önceliği yayalardadır”.

* Türkiye’de birçok il gezdim ancak Konya’da olduğu kadar çok bisiklet yolu görmedim. Bunun yanında el kartınızla herhangi bir yerden bisiklet alıp istediğiniz yere kadar gidip sonra o bölgede bulunan istasyona bisikleti bırakabiliyorsunuz. Bu istasyonlarda hiçbir zaman bekçi sorumlu vb. olmuyor.

* Konya halkı yeniliğe çok açık değil. Kiminle konuşursam konuşayım şu an olduğundan daha farklı bir Konya istemiyorlar. Başı kapalı bayan oranı da bir hayli fazla.

* Konya merkezi üç büyük ilçeden oluşuyor: Meram, Selçuklu ve Karatay. Meram daha çok elit kesimin yaşadığı yer. Selçuklu tramvay hattının olduğu daha gelişmiş daha modern bir ilçe. Karatay ise daha çok alt tabaka insanların yaşadığı bir semt, insanlar burada gezerken çok tedirgin oluyorlar. Arkadaşlarım “cep telefonunu cebine koy, fotoğraf makineni kaldır” gibi bana ters gelen telkinlerde bulundular sürekli.

* Mutfağı çok zengin Konya’nın. “Yemeden dönmeyin” diyeceğim: etli ekmek (Bolu Lokantası’nda), kuyu kebabı, tirit, höşmerim, düğün zerdesi, arap aşı çorbası, bamya çorbası. Tatmazsanız pişman olacağınız lezzetler. Bamyadan haz etmeyen ben iki kase Bamya çorbası içtim.

* Konya’ya Ankara ve Eskişehir’den hızlı tren mevcut. Ayrıca otobüs ve uçakla da İstanbul’dan ulaşım sağlanıyor. İstanbul’dan Anadolujet, Pegasus ve THY günde iki sefer düzenliyor. Şu an kullanılan havaalanı aslında askeriyeye ait ve çok küçük bir havaalanı. Hemen yanına daha modern ve daha iyi şartlarda yeni bina inşaa ediliyor. Havaalanından şehir içi ulaşım sadece Havaş ve ticari taksilerle mümkün. Onun haricinde dolmuş ve belediye otobüsü seferleri yok.

Eyüp KELEŞ

Cem Kurtuluş’tan Paylaşım: “Metin Serezli”

Bayan Arıza tarafından Mart - 14 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Her kesimden seveni vardı Sanatçılığını konuşturmuştu "Olacak O Kadar" ile tanıdık biz onu Yabancı filmlere yaptığı dublajların yanısıra çok iyi işler başardı İyi bir Fenerbahçe'liydi Tiyatro yönünden bakınca çok adam yetiştirdi Ortada çok görünmezdi Ama göründüğünde de iz bırakırdı Kolay bir adam değildi Zordu Duruşu vardı "Türk tiyatrosu azınlıklar sayesinde gelişti" diyen biriydi neticede Gökyüzündeki yıldızlar birer birer azaldı Azalmaya devam ediyor Değerler bir bir kaybolurken Yerine gelecek değerler zor bulunuyor Tiyatro alanında birçok şey kattı insanlara İnsanlar da onu unutacak kadar nankör değillerdi! “Olacak O Kadar"da az gülmedik O'nunla Levent Kırca ile bol bol güldürdü bizi 50’lerde sinemaya el attı Ün, şöhret bu işlerde kafası olmadı Seslendirme sanatçısı olarak ve tiyatrocu olarak bilindi daha çok Sanatçılar iz bırakıyor gidiyor Geriye kalan yapıtları oluyor. Huzur içinde yat Büyük İnsan!  

Burak Soyer’den güzel bir paylaşım: “Haşmet Babaoğlu’nun fiyakalı tuzu kuru gençleri üzerine”

Bayan Arıza tarafından Aralık - 4 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Haşmet Babaoğlu’nun fiyakalı tuzu kuru gençleri üzerine

Haşmet Babaoğlu dünkü ‘İşsizlik’ başlıklı yazısında (1 Eylül 2012 Cumartesi), işsizliğin ‘sosyal kimlik’ olgusuna harika bir vurgu yapmış. 26 yaşında işsiz bir genç olarak söylediklerinin hepsinin altına imzamı atarım. Ancak takvimi geniş bir ergenlik dönemine sahip olduğunu düşündüğüm toplumun parantezinin içinde yer alan biri olarak beni şu ara ilgilendiren asıl ‘maden’Babaoğlu’nun yazısının son kısmında yatıyor. “… Bir de tuzu kuru ve nispeten genç insanlarda yeni bir fiyaka türedi, vurgulamadan geçemeyeceğim. Yeni bir trend türedi bu hatta. İşlerini umursamıyorlarmış, ne  iş bulurlarsa yaparlarmış, gerekirse limon satarlarmış! Çalışmayı da küçümsüyorlar” diyor Babaoğlu. İşte bu! Taksim’de böyle bir pankart açsanız, pankartın iplerinden tutmak için sıraya giren binlerce genç bulabilirim size.

 Özellikle son 3-4 yılda ‘rüzgara kapılıp gitme’ konusuna öyle bir vurgu yapılıyor ki, derdimizi anlatmak için tişört bastırıp giymemize gerek yok! Hepimiz öyle bunalmış, hayatın ellerini boğazımızda öyle bir hissediyoruz ki, durduk yere kafayı bozmamak için fenerle dert aramamıza gerek kalmıyor. Kazın ayağının böyle olmadığını bile bile somurturken, kaybetmenin dayanılmaz hafifliğinde kaybolmanın getirdiği üç puanları hanemize yazdırmak için gösterdiğimiz çabanın onda birini gerçekten ‘limon satmak’ üzerine göstersek İstanbul halinin kralı olurduk! Ama hepimiz Kuzey Ege kasabasına yerleşmek istiyoruz. Hepimiz bilmem ne otları yetiştirip i-padsiz, laptop’suz birer hayat hayal ediyoruz. ( 1 Eylül Cumartesi Radikal- Turgut Yüksel- Mantığın Bir Anlık Çöküşü. ) Modern hayat hepimizi mahvetmiş, elimizdeki tüm değerler alınmış ve bizler bu modern hayatta kaybolup gitmemek için zeytin ağaçlarının altında şarabımızı yudumladıktan sonra bisiklet kiralayıp kırlara ovalara koşturmak istiyoruz. Ne kadar hoş! Belki Ferrari’lerimiz yok ama birer Ferrari kadar değerli yüreklerimiz o kadar burkulmuş ki kalabalıktan satmaya bile mecalimiz kalmamış. Hepimiz birer Kaan Çaydamlı, Mete Avunduk olmak için yırtınıyoruz. Kaybetmenin dayanılmaz hafifliğinde yüzerken yanımızda kulaç atanlara sıkıntıdan stresten geçirdiğimiz panik atakları, mide rahatsızlıklarını ballandıra ballandıra anlatmak bile artık yorucu geliyor. Sevgilimiz hangi berjer koltukta rahat eder diye düşünürken moda tasarımcılarını takip etmek o kadar zor geliyor ki, en pahalı votkalar bile artık tat vermemeye başlıyor. Lanet olsun! Şimdi Bozcaada’da olmak vardı! Tatilini adada geçiren bir yakınımın anlattığı gibi, ‘Bozcaada’da ayda 5000 TL’lik bir maaşla ‘minimal bir hayat geçirmek’ ne güzel olurdu…

Traşı keselim gençler! Son düğmeye kadar iliklenmiş gömleklerinizin üzerine geçirdiğiniz hırkalarla, wayfarer gözlüklerinizle partilerde zafer işareti yaparak verdiğiniz ve saniyesinde Facebook’a yüklediğiniz fotoğraflar maalesef hapsolduğunuz kuyudan çok da fazla fark edilmiyor. Hele ki limon satıcıları tarafından hiç mi hiç iplenmiyor. Kuzey Ege sahillerindeki hayatınızı anında bırakmak için size bir Indie Rock konseri yeterli. Bir de ‘ortam süper’se modern hayatın kaymak gibi yollarına düşmek için sırt çantanınızı hazır edin. Örnek verirken dilimizden düşürmediğiniz limon satıcılarının yaşadığı hayatın çeyreğiyle haşır neşir olsaydınız ne votka shot’lara gerek kalacaktı ne de filtre kahvelere. Gitmek görmek için amansız mücadele verdiğiniz ama bir o kadar da nefret etiğiniz Batı ülkelerinin birine 15 yaşımda yaptığım ziyarette, benle yaşıt arkadaşım ileride ne yapmayı düşünüyorsun diye sorduğumda bilgisayar malzemeleri satan bir dükkan açmak istediğini söylemişti. 15 yaşında esnaflığı düşlemek! İşte gerçek bu. Egosuz, maskesiz, saf ve en gerçek haliyle bir gelecek hayali.

Todd Haynes’in muhteşem Bob Dylan anlatısı ‘I’m not there’ filminde şöyle diyor Dylan: “Saklı yaşamak için yedinci kural: Hiçbir şey yaratmayın!” Paçası sıkan arkadaşlara duyurulur: Çok mu istiyorsunuz kaybolup gitmeyi,  çok mu istiyorsunuz organik mevzularla 23 yaşında haşır neşir olmayı? Peki Red Hot Chili Peppers konseri ne olacak? Tiyatrolar yeni sezonu açıyor. I-Phone’un yeni modeli yolda.  Pull And Bear ile Bershka Sonbahar kreasyonlarını görücüye çıkardı. Taksim gece hayatının eli kulağında. Haliyle en süper kokteyllerin ve geceleri de güneş gözlüğü takan güzel kızların da. Ah unutmuşum! Siz 5000 TL’lik paranızla ‘minimal hayat’ınızı da Kuzey Ege’ye götürmüştünüz. Çıkma berjer koltuk aranıyor aklınızda olsun!

Burak Soyer

soyerbrk@gmail.com

Cem Kurtuluş’tan bir paylaşım: Rahat uyu Metin Kurt

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 29 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Memleketin değerleri birer birer elimizden kayıp gidiyor. Elimizden kayıp gidenlerden biri de 70’li yıllara Galatasaray formasıyla damgasını vurmuş, sadece futbol alanında değil siyasi anlamda da izini bırakmış isimlerden biri Metin Kurt. Şimdi ceza sahasında yapayalnızız. Değerler unutuldukça acılar daha da artar. Endüstriyel futbola her alanda savaş açmış biriydi Metin Ağabey. Sendikayı kurdu, orayı diriltmek istedi. İnandığı yolda yürüdü sadece. Yalnız, yitik bir savaşçıydı Metin Kurt. Duruşu vardı.

Metin Ağabeyin dediği gibi "Halka en yakın yer neresi? Çizgi. Ben de çizgide beklerdim. Kapalının önünde oynamamak için bir devre sağ açık".

İzleyemedik, o şerefe erişemedik, ama O'nunla tanışmak O'nunla bir şeyler paylaşmak şahsım adına inanılmaz bir duyguydu. İçki masasında O'nunla konuşabilmek harikaydı. siyaset konusunda ben ahkâm kesmezdim fazla bilgim olmadığıiçin. Hep O'nu dinlerdim, O anlatırdı ben dinlerdim. Ve Metin Kurt’un oturduğu masada daima Metin Kurt’un sözü geçerdi.

Futbolun endüstriyelleşmesi üzerine çok iyi tespitler yapardı Metin Ağabey. "Futbol arsada güzel, borsada değil" sözü akıllarımıza kazınmıştı. Televizyon olsaydı da izleseydik ya da erken yetişebilseydik o döneme, "keşke" demekten kendini alamıyor insan.

Gülümseyişleri adeta bir mücadele ruhuydu. Belki 5 kişi belki 10 kişi yola çıkardı kendisi. O'nun için önemli olan mücadeleydi. Yaptıkları bitmezdi, boş durmazdı. Hayatta daima bir koşturmaca içindeydi. "Ne kadar çok şey yaparsan o kadar hatırlanırsın" sözü Metin Kurt için geçerliydi. Zengin patronların, ağzı laflarla dolu siyasetçilerin izinde değildi O, kendi fikrini topluma duyurma çabasındaydı.

Yalnızdı, cesurdu, savaşçıydı, Özgürdü, yapacakları bitmeyecek bir insandı Metin Kurt…

Hiç destek görmedi, hiç…Hep yalnız başına bir köşeye atıldı, O’nu unutanlar oldu. Hatta bir gazete manşetinden O'nu hatırlayanlar oldu. Biz onu Kesmeşeker grubunun şarkısıyla tanımıştık, ama o güzel insanı bu kadar sürede benim için değerli yapan onun dik duruşuydu. Bu duruşa sahip olanlar her zaman farklı bir köşede kalmıştır. Lefter gibi, Metin Oktay gibi nice ismini unuttuğumuz efsanevi futbolcular gibi…

Onuruyla savaştı hayatta, onuruyla yaşad. Düzene her zaman karşı çıktı, dönen pisliklerden şikâyetçiydi ve buna karşı tepkisini en ağır şekilde vermişti. Salon solcuları gibi değildi. Emeğin yanında yüreği büyük olan bir insandı. İçki masasında bir şeylerden bahsederken O'nu dinlemiyorsanız büyük bir şey kaybetmişsinizdir.

1 Mayıs 2012 günü Metin Ağabey’e söz verdiğim için 1 Mayıs’a Sendika ile katılmıştım. Benim için gurur vericiydi. Fazla kişi değildik, çok az kişiydik. Ama çokluk veya azlık önemli değildi.

Metin Ağabey'in o günkü gülüşleri beni sevindirmişti, "bu kadar olmamız bile çok önemli" demişti. Yüzü öyle gülüyordu ki mutlu olmamanız imkânsızdı. 1 Mayıs dönüşü Piraye Kafe'ye oturmuş bir şeyler konuşmuştuk, sonrasında fotoğraflar.

Ne demiştim; Metin Kurt’un olduğu yerde sadece O'nun sözü geçerlidir. Bir gece çok geç saate kadar içmiştik, ertesi gün işim vardı ama Metin Ağabey'in sohbetine doyum olmuyordu. Bana o gün "Gel bize" demişti. Öyle güzel insandı ki. Samimiyeti, yalnızlığı, mücadelesi umudundan eksik olan bir adama bile umut veriyordu.

Hayatta boyun eğenler unutulur, ama bir iz bırakmış boyun eğmemiş, düzene karşı savaşmış insanlar her zaman hatırlanır, hatırlanmalıdır da…

Futbolun pisliklerle dolu olduğunu her defasında tekrarlamıştı Metin Ağabey. Kendi dönemindeki futbolcuları anlatırdı sık sık, ne kadar dişe diş mücadele ettiklerini, ama o futbolculardan artık kalmadığını da söylemekten çekinmezdi. O hiçbir zaman bir şeyleri söylemekten çekinmezdi. Döneminin politika gazetesinde yazarlık yapmıştı. Metin Kurt'un orada önemli yazıları çıkmıştı. Taksim kütüphanesinde bu önemli belgelere Metin Ağabey'le şahit oldum.. Söz vermiştim Metin Ağabey'e, bugün anlıyorum ki o sözü verdiğim için Metin Ağabey'e mutluyum ve gururluyum.

Kesmeşeker şarkısında da dediği gibi:

"Kula kulluk etmezdi çok yanlış biriydi". Yanlışlığı neydi Metin Kurt’un? Düzene boyun eğmediği için, paranın önünde değil emeğin önünde eğildiği için…

Protokol tribünün önünde oynamazdı Metin Kurt, bunun önemli bir yanı vardı O'nun için. Kimilerinin önemsiz olarak gördüğü, ama O'nun için çok önemli bir detay.

Metin Ağabey derdi ki "Trilyonların döndüğü bir spor pastası var. Kimler kazanıyor kimler kaybediyor bu sorgulanmalı."

Sorgulanacak şeyler o kadar fazla ki Metin Ağabey taraftarlar figüran yöneticiler kahraman duruma gelmiş. Şimdi Metin Ağabey'le birlikte çizgi dışında kaldık, çizgi dışına itildik. O giderken bizlere bir şeyler bıraktı, taşıyacağımız bir değer…

Fenerbahçe'lisi de sevdi O'nu, Galatasaray'lısı da çünkü O yaptıklarıyla sevdirdi kendisini. Duruşuyla sevdirdi.

Futbolun metalaştığını savundu, bazı kişiler Metin Kurt’a inanmadı, ama O inatçıydı, direnmeye devam etti ve isyan etti.

Metin Kurt, Türkiye’de mücadelenin sol açığıydı. "Çizgi Metin" diye hafızalara kazınmıştı Metin Ağabey. Benim için babacan bir insandı Metin Abi. Metin Ağabey'i sevenleri yalnız bırakmadı. Hayatı boyunca yalnız bırakılmıştı. Mücadelesini yalnız sürdürse de pes etmemesi insanlara ders olmuştu.

Metin Ağabey artık aramızda yok, futbolcular taşın altına koyun elinizi, sömürü düzenine karşı çıkmak bedel ödemek miydi yoksa? Bu düzen hep kandırır hep.

Metin Ağabey'le çoğu konuda anlaşırdık. Kendisi Elvis Presley hayranıydı, şarkılarını döneminde ezbere bilirmiş, öyle derdi.

Çizgi Metin’e olan vefa da önemliydi. Öldükten sonra hatırlanır bazı şeyler ve yitirilirler. Unutulmaya yüz tutmuş değerler öldükten sonra anlaşılırsa orada büyük bir sorun var demektir. Bu sporun her dalında geçerlidir. İşte Metin Ağabey de böyle unutulmaya yüz tutmuştu ve Kesmeşeker’in yeni albümünde tekrar hatırlanmıştı ve Metin Kurt Yalnızlığı şarkısında dediği gibi;

"Sen mi güzeldin yoksa hayat mı güzel?"

Sen daha güzeldin Metin Ağabey.

Senin öldüğün gün şarap şişemi senin için havaya kaldırdım Metin Ağabey. Piraye günlerimizi, Kadıköy’ü, seninle Karga Bar’da konser izlediğimizi, seninle tanışmayı, 1 Mayıs'ı, futbol ve siyaset hakkındaki tespitlerini, devrimci ruhunu, anılarımızı, hiçbirini unutmayacağım Metin Ağabey. Mücadelenin sol açığı unutulmayacak.  

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Fatih Altuner’in Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 4 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Kımıldanır mahallemin daralan ruhu Basma perdelerimde gün batarken Atıp saatler süren uykusunu Odama uzanır akasyam pencereden Kırmızı uzak damlarda bir serinleme Uyanır gündüz uykusundan evler Kapılarda işleri ellerinde Kadınlar giyinip kocalarını bekler İyi insanların ruhudur yakınlaşır Takunya sesleri gelir evlerden Yalnız bu dem rahat bir dünya taşır Bin mihnet dolu kafasında yorgun beden Her şeyin geliş saatidir akşam Mahallede ömürler akşamüstü başlar Hepsi burda buluşmaya gelir akşam Başka dünyalardan ayaklar  

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Burcu Gelegen’in Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 2 - 2011 zamanında yazılmıştır.

YENİ YILI’M VE KARARIMIZ

Bazı zamanlardır aslında aslolan, araya sıkıştırıp yaşadığımız. Hani milat olur hep o zamanlar, kendimizce kararlar alırız. Kimi zaman bir yılbaşıdır, kimi zaman bir yıl sonudur. Hatta kimi zaman da bir doğum günüdür ve çok önemli kararlar alınır. Kimisi sigarayı bırakır, kimisi evlenme teklif eder. Kimisi vardır, çok beklentisi yoktur hayatından. İki tek atmak bile önemli bir karardır belki kimisi için…

İşte benim için öyle günlerden birisi yarın… Halbuki en önemli kararlarımı vermişim hayatımda; kimisini yapmışım, kimisi de ıslak ıslak yerlerde kurumayı bekliyor ve verecek kararım kalmamış… Ne yaparım ben şimdi? Muhakkak bir karar almalıyım, benim için bir milat geliyor ve bu milat sadece benim için geliyor!

Hani, düşünürsün nasıl bir karar alsam diye. Hatta üzüldüğün bile olur, zaten kararlar çoktan alınmıştır; sana sadece izlemek düşer kenardan. Ama son bir güç kalmıştır içinde, sadece bir sıkımlık silah gibi. Bir kez bile olsa vurup kaçma şansı istemektir belki de alacağın karar. Sadece kabullenmek değildir; varlığını önce kendine sonra insanlara kabul ettirme savaşındasındır artık hasretle beklediğin. Zaten hasret pul pul yollara dökülmemiş midir, toplasan elinde bir avuç tutamıyorsun. Hasreti bitirmek midir karar vermek? Çok mu kolaydır ki sona erenleri yeniden ellerine alabilmek?

Yokluğunu güneşte kaybettim, varlığını hiç bilmedim. Nasıl bir şeysin karşıma çıktın? Üstelik yarın almam gereken bir karar var ve sen yoksun başımda. Belki adam ederdin beni biraz zamanın olsa, ‘sevgilim’ dediğin bir çiçekti hayat o sırada. İçimdeydi son bakışın nasılsa, alamazdın ya benden? Sana verecek değilim, ‘son veda’n bana aittir.

Uzaklardan bir selam etti güneş. Elini gördüm, zor kalkıyordu. Yorulduk ikimiz de, çok savaştan galip çıktık. Bilmedik ki, kazanmak diye bildiklerimiz aslında bildiğimiz kazanma değilmiş. Eskiden ne kolaydı halbuki her şey, elimizde bir sihirli değnekle her şeyi çözüyorduk birlikte. Artık sihirli değnekler bile yetmiyor dünyamıza, çok mu fazlayız? Halbuki tek isteğim değil mi yarın için, bir silahım olsun bir sıkımlık? Hatta ikincisi olmasın, bir tanesi yeterli. Hem bir koşuda gidip alınacak bir şey değil ki, şimdi artık bakkallar da gitmiş senin peşinden… Kala kala marketler zinciri tepemizden yağar oldu. ‘Böyle mi biterdi büyük aşklar’ derim ki, bunu kaçıncı kez dediğimi bile bilmem. Büyüyen resimler, odamda poster olmuş, ben alacağım kararlar peşindeyim, ne yazık değil mi?

Aslolan araya sıkıştırıp yaşadıklarımızdır… O milatlardır, önemli kararlar almamız hayatla ilgili. Her ne kadar o kararları uygulamasak da, o sözleri tutmasak da… Aslolandır bu araya sıkışanlar, varlıkla yokluk arasında. Duvarların arkasında son sözler kalmıştır çokça zaman. Söyleneceği zamanlar bir türlü gelememiş, dağınık durmaktalar ortalıkta. Birisi toparlasın diye beklersin sağda solda da, kimse de bir ucundan tutmaz. Elimizde kalmış sözlerdir aslında araya sıkıştırıp yaşadıklarımız. Yok olmadan önce bir veda mektubudur kimi zaman veremediğimiz, kimi zaman da kendimize itirafımızdır aslında ne kadar yalnız olduğumuzun ve asla hiç de düşünüldüğü gibi masum olmadığımızın…

‘Bir karar vermek gerek’ dedikçe üstüme geldi dünya; halbuki gideli çok olmuştu. Bilirim, bir zaman gelir. Çok beklenen o zamanda gelir. Ama ‘o zaman’ çoktan geçmiştir. Yerine yeni zamanlar gelmiştir. Dönülmez olmuştur ‘o zaman’. Dört yanından sarmıştır deniz yüreğini, hep içinde saklamıştır ‘o zaman’ı, halbuki çoktan uykuya yatmıştır en sevdiği satırlar bugün için. Şimdi karşısına çıktığında soluksuz kalır ve sadece tek bir cümle bilir söylenecek;

– Yeni yılın kutlu olsun!

Yarın yeni yıl… Üstelik alınacak bir kararım bile yok, bir yeni yıl ve bir ben. Baş başa bir karar alamadık. Ne beceriksiz bir ikili olduk, ardı ardına gelen cümlelerin ardından… Tek cümle bu mu söyleyebileceğimiz? Bu muydu tek sıkımlık silahımız? Çok mu geç oldu, yoksa hiç ‘o zaman’ olmadı mı?

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Tuba’nın Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 29 - 2011 zamanında yazılmıştır.

KANAMALI BİR RUH İÇİN ÇOK ACİL BAYAT KAN ARANIYOR…

Kötü bir oyun bu… beni hep çıkmazlara sürüklüyorsun… ruhumdan uzak tut hınzır oyunlarını… hiçbir şey gerçek değil… hiçbir şey olması gerektiği gibi, hiçbir şey olması gerektiği yerde değil… ben de, sen de… biliyorsun bunu… o tepenin üzerinde oturuyor ve kaygısız düşler kuruyorum, yaşam, yaşam yalnızca kaygısız düşlerimi solduran realizm taraftarı dışkı parçacığı… onlar sihri göremiyorlar ve bu yüzden gördükleri olur olmaz absürdlükleri sihir sanıyorlar… öylesine körler, öylesine somutlar ve öylesine gerçekler ki, midemi bulandırıyorlar…

White lion dinliyorum… ve bu tınıyla bulunduğun boyuta gelip seninle sonsuza(?) dek dans etmek istiyorum…

Bir tek ben değilim… bir tek sen değilsin… bir tek biz değiliz görmekten, duymaktan ve bilmekten yakınan, Tanrı' ya, yanıtsız bırakacağını bile bile sorularla dolu kanlı mektuplar yollayan… bu odada, bir başıma acıdan parçalanırken ruhum, kaygısız gibi görünmekten mazoşistçe zevk alıyorum… o odada, bir başına, acı çekiyorsun… sen de… neden gözlerini kaçırıyorsun durmaksızın… ruhuna yapışan sızıyı görmelerine izin ver… oldukça fazlayız… bu kentte, gece yarıları, ışıkları açık, yüzlerce tedirgin ruh sancı çekiyor… çokluğumuz, yalnızca ruhlarımızın kanamasını artırıyor hepsi bu…

Zihnime yansıyan kurguları sayıklıyorum… o, kurgularımın uzağında öylece gülümsüyor son fotoğraflarında… "küçük çocuk ağlama, uyursun ve uyandığında hepsi geçer"… soluk düşlerin arasından gündüze uyanıyorum, tanıdık gülümseyişler üzerime üzerime geliyor, sırf öyle olması gerektiği için ya da toplum bana bunu dikte ettiği için, konuşuyor, gülümsüyor, yaşıyor ve ölüyorum…

Bu oyunun dışına hapsedilmiş bir izleyiciyim, içeri giremiyorum, dışarı da çıkamıyorum… iki boyut arası sıkışıp kaldım… hayat, ölüm… başka şeyler bulmalısın artık Tanrı(m)… bu kavramlar oldukça klişeleşti… dengemi yitirdim… bu absürd kurguda yer almak oldukça canımı yakıyor, silik düşler biriktiriyorum, isimsiz, uyduruk adreslere postalıyorum düşlerimi… cevapsız sorular biriktiriyorum ayyaş gecelerime… uykular biriktiriyorum huzurlu günlerime… uykusuzum, ayığım, bedenim sağlıklı, ruhum verem… küçük mutluluklar biriktiriyorum, ileride benim de büyük bir mutluluğum olması için… geri dönmek… artık… beklemiyorum… sadece yürüyorum o loş sokağın neonları arasında bir siluete dönüşene dek… sen, uyuyakalıyorsun hep hikayemin son paragrafında… ben ruhuma bayat kanlar biriktiriyorum… sönük düşler, kuşkular, özlemler, erdemler, erdemsizlikler, hezeyanlar, kabuslar, kırık ümitler, tınılar, cesetler biriktiriyorum… yüzüme anlamsızca bakınan gözler biriktiriyorum, ruhumu acıtan tümceler biriktiriyorum… uykusuzum… uykusuz ve eksiğim bu kentte… gülümseyen yüzünün tezatında, kötücül kahkahalar savuruyor yaşam… Kanamalı bir ruh için! EVET! Tam da şimdi… KANAMALI BİR RUH İÇİN ACİL BAYAT KAN ARANIYOR!..

Sıtmalı tümcelere gereksinim duymadan söyleyeceğim; HAYAT! YARIŞMAK DEĞİL, YALNIZCA KAZANMAK ÖNEMLİDİR! Bu absürd oyunda, biteviye kaybedeceğimizin bilincinde soluksuz ilerliyoruz… bilinç NEREDE? Ruhunuz nerenizde takılı kaldı?! Yaşam nerede, bu mekanik ölüler cehenneminde? Ne zamandır uykudasınız? Çocukluğunuza özlem duyuyorsunuz, finans bültenlerinde ruhunuzun son parçasını da yitirirken… gökyüzü nerede?! Martıları ne zamandır görmüyorsunuz?… iyisi mi devam edin öylece… bizler, nasılsa silinip gideceğiz…

19.01.2003 20:55 TUBA DURAN  

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “İrem’in Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 25 - 2011 zamanında yazılmıştır.

yalnızlığını düşünürken kapa gözlerini, güneşlerin doğsun yıllar yılı yattıkları mezarlarından suya düşmüş hayallerinin kırık umutlarının ve tutulmamış tüm sözlerin

tan kanarken takılsın gözlerin evin yolunu çoktan unutmuş martılara bir çığlık da sen at düşerken bir dua et, bir sigara tüttür ve bir ağıt tuttur olmayan bir cenneti arayan tüm kaybolmuşlara

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Zeminkat’ın Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 24 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Bir Eylül akşamı yanağını dayayıp soğuk bir otobüs camına, sokaklarına daha önce hiç merhaba demediğin bir şehre doğru yol almak. Mesela, yoldan geçen kamyonları saymak çocukluğundaki gibi…

Otobüsten inip şehri kucaklamak bir seher vakti… Belki de sabah namazına yetişmek… Semâya kaldırıp başını, son kez tövbe ederken günahlarına; küfürler savurmak, bir adanmışlığı geride bıraktığın boşluğa…

Bir simitçiye adres sorup, terkedilmiş bir virâneye yerleşmek sonra… Limonlu çay ve sigara dumanının yârenliğinde açıp ellerini doğan güne, sarılmak yeni olduğuna kendini bile inandıramadığın bir geleceğe…

Ve kanlanmış gözlerini kapayıp sadece rüzgârı hissetmek… Bir rüya olduğunu kabullenmek, yaşanmış ve yaşanamamış her şeyin. "Uyanık olmak kâbusu"na alışmaya çalışmak…

Bir mezara bekçi olduğun halde, hâlâ dayanıklı bir mermer olmakla övünmek…

En sonunda ise bir şizofren çığlığı: "Hasta değilim ben!"

 

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “oLdAnDwiSe’ın Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 20 - 2011 zamanında yazılmıştır.

(…)beetlejuice, beetlejuice(…)

En sevdiği şarkı bir reklam cıngılından başka bir şey değildi.Vücudu geçici dövmelerle kaplıydı.Makyajını silince yüzü de silinirdi.En azından aynaya bakmadığı zamanlarda kendi yüzünü anımsayamazdı.Filmlerde ikiziyle karşılaşan insanların bunu nasıl anladığına şaşardı.Kendi başına böyle bir şey gelse…

Big In Japan dinlerken "allright" diye bağırmak istiyordu.Şarkının tamamında susup yalnızca o kısmında bağırmak istiyordu,onu bile yapamıyordu.Tamamında susuyor oluşu onu hiçbir şekilde kurtarmayacaktı çünkü.

Kafayı içinde potkal geçen şiirlerle bozmuş radyo programlarıyla geçiyordu geceleri.Kendisi gibi saçma sapan insanların varlığından haberdar olmayı seçiyordu.Kendi potkalını kimsenin bulamayacağını bilse de,o birilerinin potkalını bulmak için…Muntazaman saçmalıyordu.Galiba seviyordu saçmalamayı.Yoksa neden bu kadar sık yapsın(dı).

Tüm jelibon çeşitlerini ezbere biliyordu ve bu hünerini sergileyebileceği hiçbir zaman diliminde hacim kaplamamıştı henüz.İzleyemediği filmlerin afişlerini biriktiriyordu,gidemediği şehirlerin kartpostallarını.Elindeki çizgileri birleştirip harita çıkartmaya çalışıyordu toplu taşıma araçlarında.En azından dışardan öyle gözüküyordu.

Geçenlerde ikinci el eşya satan bir dükkandan uçan halı satın aldı.Adam "bu halı uçmaz" dediyse de inanmadı.Kendine bile inanmazdı ki…

O da bir zamanlar bir kadının rahminde gizlenmiş miydi?Oradan çıkınca ağlamış mıydı? Canlılar kaça ayrılıyordu?Ya da o cansız bir varlıktan nasıl ayırt edecekti kendini?Bunu düşününce yakasına kırmızı karanfil takmak geliyordu hep aklına,gülümsüyordu zor da olsa… Gökdelenlere yaklaşmayı yine erteliyordu bir süreliğine ama halısı hep hazır bekliyordu onu.Ölene kadar da bekleyecekti,o kesindi.