Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Seda’nın Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 10 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Yüklenmiş tüm eşyalar bir kamyona. Arkasındayım kasanın, ayaklarımı aşağı sallandırıp şarkılar söyleyerek gidiyorum. Mutlu değilim ama mutsuz da. Bildiğinden uzaklaşmanın, bilmediğine doğru gitmenin huzursuzluğu ve elimdeki menekşenin sorumluluğu var sadece üzerimde. Bir de yastığa değen kirpiğimin yatağımın altında birinin olduğu korkusunu yaşatması. Alışması ne zor yeni evlere odalara. Toplu bir taşınmaydı yaşadığımız. Ben senden gittim sen başkasından başkası benden zincirlemeydi hep. Şimdi dalından düşüp kırılmış bir nar gibiyim tüm sırlarım dağılmış her bir parçam başka bir güllaca süs. Oysa ki tüm sırlarımla sıkılıp nar ekşisi olmayı yeğlerdim tatlı olmaktansa. Sende hiç olmadım zaten. Benden giden de olmadı. Zaten sen hiç gitmedin… Sadece kök salmanın sancılı düşleriydi bunlar…

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “gece&gündüz’ün Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 10 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Yaşamın daha doğrusu yaşamın ortasında, tüm özlemlerimin doyumsuz kaldığını nasıl da algılıyorum. Ama artık yorulmaksızın aramak yok. Aranan yaşantılar arandı. Yaşandı. Bir kısmı gömüldü. Yeniden toprak oldu. Canlılıklarını duyduğum, canlılıklarını birlikte bölüştüğüm birtakım insanlar gitti. Onlar adına, onları da özlemek, onlar için özlemek, onlar için de sevmek. İnsan yaşamının mutlak en önemli olgusu sevilen bir insanı özlemek, istemek. Onun yanındayken de özlemek, istemek. Oysa yaşam genellikle insanın bir başına kalması. Uykuda. Uykuyu araken. Derin uykuların ötesinde bile zaman zaman düşünde sezinlemiyor mu insan bir başınalığın çaresizliğini? TEZER ÖZLÜ

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Ilgım’ın Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 1 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Kapıyı açtı. Ağlıyordu. Sevgilisi dün sabaha karşı beşte… Bir daha hiç dönmemek üzere… Anlıyorsunuz değil mi, cam kırıkları ağzının içinde… Koca adam oysa, koskocaman bir şey. Ama işte konuşsa dili kanayacak sanki, ağzı bütün cam kesiği. Bu hayatta olan son şeymiş, gibi sevgilinin gidişi, bunun üzerine artık hiçbir şey olmayacakmış gibi… "Bitti" yani. Biter, bilirsiniz. Yanmış kibritler gibi kolay ufalanan ve boynu eğik, bir daha yanamayacak kadar "yanık"… Kalıverir insan, kalıverir… Artık yüzüne bakılmaz.

*** Hayat yüzüne bakmaz insanın, halden bilmez. Yürüyüşün değişir, omzunun biri eğik, öbürü ondan da eğik; çaresiz, silahsız bir alacaklı gibi hayattan. Alacaklısındır hayattan. Günler yakanı bıraksa istersin. Olup bitenin ortalarında durmak değil de, gürültünün şöyle kıyıcığına ilişivermek istersin. Görmesinler seni, kimse de bir şey sormasın… Hayat öyle kendine kendine gidiversin. Zaman geçiversin ve bu yara öyle kenarları tatlı tatlı kaşınacak kıvama gelsin, kabuğunu kaldırınca kanamayacak kadar iyileşsin. Ama yine de, ille de ‘O’, gelsin; geri gelsin. Yağmalasın etini, jiletlesin kalbini ama yine de geri gelsin. Hep, belki de aniden iyi bir şey oluverir sanırsın. Yalnız kaldıkça iyice enayileşip, iyice sanabilirsin. İyice sanınca iyice enayileşip bir telefon açarsın. Bambaşka bir alemde elbette o, paldır küldür yerlere dökülüverirsin.

*** Birini görsen de sorsan keşke: Daha çok var mı? Çok varsa daha, uyusan. Çocukluk yolculukları gibi. Uyusan, geçse. Geçinceye kadar uyuyabilsen. Biri tam olarak ne kadar uyuman gerektiğini söylese. Yolculuk çocukluğu gibi… Olabilse.

*** Adam da tam böyle işte. Koskocaman bir şey oysa. Kız âşık bir başka birine. Bir başka biri de bir diğerine, o bir diğerinin aklı kim bilir nerelerde… Böyle böyle uçları birleşmeyen bir çemberin içinde yüz yıllardır pörsümüş bir koşturmacada ve her zamanki gibi hep birlikte çok fena acılar içinde ve vesaire ve vesaire…

*** Sonunda peki? Yani toz duman geçince… Dün saçma bir belgeselde bir dağcı adam, karısının küllerini savuruyordu dağdan. Üç saniye sürdü kadının yele karışması, dağılıp, bitmesi kadının, üç! şimdi ölüversek yani, bu hır gür içinde bitiversek, üç saniye sürecek yani, üç! Şu ağaç senden daha uzun sürecek, şu ucuz tükenmezkalem bile yani. Bu karga sen öldükten sonra da geçecek buradan. Ona yazdığın günlük notlar var ya, "Elektrikçi gelecek saat 17.00’de. Öpüyorum" dediğin sarı kağıt, yeryüzünde senden çok kalacak, bu acıdan daha uzun ömürlü hepsi. Tuhaf değil mi? Bu kalp kırıkların, bu kan pıhtıların hiçbiri kalmayacak yani. Ve sana şimdi öyle gelmiyor değil mi? Uzayıp, yayılıp acı, bütün Asya kıtasını kaplayacak gibi. Oysa sorsan, o yalancı babalar gibi "Az kaldı" diyecekler sana. Ama bütün çocukluk yolculukları gibi uzun sürecek. Uzayarak, uzun. Ve bütün bunlar üç saniye sürecek bir dağılma için. Yani tuhaf gelmiyor mu bu sana? Çok tuhaf değil mi? Sus şimdi, konuşma, dilin kanıyor yine  

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “vodoo’nun Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 1 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Demek ayırt edebileceğini sanıyorsun cehennemi cennetten, Mavi gökleri acıdan. Ayırt edebilir misin yeşil bir tarlayı soğuk çelik raylardan? Gülüşü bir peçeden? Ayırt edebileceğini mi sanıyorsun?

Ve kahramanların yerine hayaletleri koymaya mı zorladılar seni? Sıcak küllerin yerine ağaçları? Sıcak havanın yerine serin bir meltemi? Donuk rahatlık yerine değişimi? Ve savaştaki bir harekete katılmayı, Değiştin mi kafesteki liderlik rolüne

Nasıl isterdim, nasıl isterdim burada olmanı. Biz yalnızca iki yitik ruhuz bir akvaryumda yüzen, yıllardır, Aynı eski toprakları aşındırarak. Ne bulduk ki? Aynı eski korkuları Keşke burada olsaydın…  

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Alper Çifter’in Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Haziran - 28 - 2011 zamanında yazılmıştır.

arızamı anlatmak yerine, hafif edebi, hafif sıyırmış ve hafif kelebeğin çığlığını andıran bir ses çıkaran kendi kelimelerimi göstermek, çoğu zaman kısa devre yapan beynimin gri-mor kıvrımlarında ufak bir gezintiye çıkarabilir hepimizi…(yine de tavsiye etmem kimseye) Ruh Okyanusundaki Denizatları Dört Nala

Kafama vuracak sert bir şey aradı gözlerinden ateş çıkararak ve bulamayınca otuz saniye önce bacaklarına örttüğü battaniyeyi –bir süper kahramanın pelerini gibi rüzgarda dans ettirerek- başıma geçirdi, sağ kolunu zorlayarak. Battaniye yüzümü yakarak kucağıma düştükten sonra yüzümde belirmeye başlayan sırıtışı fark edip daha da sinirlendi ama ikinci bir saldırıda bulunmadı. Sırıtmamın sebebi tabi ki de bana değer verdiğini fark etmem ve de onu bu hale getirebilmiş olmamdı. Battaniyenin tüylü parmaklarının gözlerimin önüne serpiştirip görüş açımı kapattığı saçlarımı sol elimle geriye attım ve sırıtmaya devam ettim. Defolup gitmemi söylemeden kalkmıştım bile oturduğum koltuktan, ama yinede içindekileri kusarcasına defolup gitmemi söyledi, bende öyle yaptım.

Araba zorlanmadan çalıştı ilk kez; 1974 model bir vosvos'tu. Kendimden daha yaşlı bir arabaydı ilk arabam, belki bana bazı tavsiyelerde bulunur diye almıştım onu. Onun benden önceki on iki sahibi de benzer hatalar yapmış olabilirlerdi benimkiler gibi; kendileri ve hayatları, daha doğrusu kendilerine ait olmayan hayatlarıyla ilgili. Hayatımı sadece kendi istediğim gibi yönlendirmeye çalışıyordum ve en büyük sorunda bundan kaynaklanıyordu. Kırmızı ışıkta durunca, kalan on sekiz saniyeyi değerlendirmeye karar verdim ve bir sigara yaktım, sarı ışığa iki saniye kala ilk duman şelalesi cigerlerimdeydi ve bir anda düşündüm ki bana değer vermeyen bir insan bu kadar sinirlenip kendinden geçemezdi. Vosvos tecrübelerini anlatıyordu işte. Mutluluğum ve kendimi beğenmişliğim yaklaşık bir saniye sürdü ve sarı ışıkta gaza bastım. Nereye gitmeliydim? Kesinlikle eve değildi. Her şeyin garip bir şekilde farkında olmak bir lanet türüydü.

Boş verememek ve maskelerin altını ve gerçeklerdeki yalanı ve yalanlarlardaki gerçeği görmek. Çok kitap okumak, filmlerdeki diyalogları not etmek, melodilerinden çok şarkı sözlerine kapılmak, farklı insanlarla değişik yerlerde ve değişik şekillerde birlikte olmak sadece basit sağlamalarını yapıyordu sizin çoktan bildiğiniz şeylerin.

On beş dakika geçmişti geleli ve ikinci biramı yarılamıştım. Her zaman geldiğim bardaydım yine. Güvenli bir sığınak gibiydi, çoğu zaman evime tercih ederdim. Ruhu olan şarkılar çalardı hep; ruhu olmayan insanlara ve bu şarkıları dinleyenler onlara ruhlarının olmadığının hatırlatılmasından rahatsız olup kaçarcasına giderlerdi. Geriye ruhları can çekişenler ve ruhlarından kalan kırıntıları toplayarak geriye kalanları korumaya çalışanlar kalırlardı. Tek başına oturup bir şeyler içen birisi her zaman ürkütür insanları, içki içmesine bile gerek yok, tek başına olduğunu belli eden ve birisini beklemediği çok açık olan bir insan diğerlerinin kafasında soru işaretleri oluşturur. Anlayamazlar. Bu barı da bu yüzden seviyordum işte, çalışan iki barmeni, sahibini ve daimilerini tanıyınca alışıyorlardı senin yalnızlığına, arada sırada yalnızlığını yanındaki bar taburesinden kaldırıp onun yerine oturmaya çalışırlardı, bazen ses çıkarmadan izin verip sıradan konuşmalarına bırakırdın kendini bilinçli olarak yada gözlerini göz-çukurunun sol üst köşesine dayayarak basit bir şekilde uzaklaşmalarını sağlardın. Bu barın güvenliliği de sekizinci biradan sonra kayboluyordu ama; tehlikeli bir adama dönüşmeme az kalıyordu yalnızsam ve dokuzuncunun yarısındaysam. O gecede bilinçli davranarak, dokuzuncunun dörtte üçündeyken hesabı istedim, tuvalete gittim, tuvaletten geldim, hesabı ödedim ve bardan çıkarak sokağın kalabalık yalnızlığına girdim, bir kitap yazsam adı ”Kalabalık Yalnızlık” olabilirdi, diye geçirdim içimden barın kapısı gıcırdamaya devam ediyorken henüz.

Alper Çifter 

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Zafer Özgen’in Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Haziran - 28 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Bugunlerde herkes gitmek istiyor. Küçük bir sahil kasabasina, bir baska ülkeye, daglara, uzaklara…

Hayatindan memnun olan yok. Kiminle konussam ayni sey… Her seyi, herkesi birakip gitme istegi. Öyle ''yanina almak istedigi üç sey'' falan yok.

Bir kendisi.

Bu yeter zaten. Her seyi, herkesi götürdün demektir.

Keske kendini birakip gidebilse insan.

Ama olmuyor.

Hadi kendimize raziyiz diyelim, öteki de olmuyor, ani her seyi yüzüstü birakmak göze alinamiyor. Böyle gidiyor iste. Bir yanimiz ''kalk gidelim'', öbür yanimiz "otur'' diyor. ''Otur'' diyen kazaniyor. O yan kalabalik zira. Is, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile, güvende olma duygusu..

En kötüsü aliskanlik.

Aliskanligin verdigi rahatlik, monotonlugun dogurdugu bikkinligi yeniyor. Kaliyoruz. Kus olup uçmak isterken agaç olup kök saliyoruz. Evlenmeler… Bir çocuk daha dogurmalar… Borçlara girmeler…

Bir köpek bile bizi uçmaktan alikoyabiliyor. Misal, ben… Kapidaki Rex'i birakip gidemiyorum. Degil bu sehirden gitmek, iki sokak öteye tasinamiyorum. Alip götürsem gelmez ki… Bütün sokagin köpegi oldugunun farkinda. Herkes onu, o herkesi seviyor. Hangi birimizle gitsin?

''Sirtinda yumurta küfesi olmak'' diye bir deyim vardir; evet, sirtimizda yumurta küfesi var hepimizin. Kendi imalatimiz küfeler. Ama egreti de yasanmaz ki bu dünyada. Ölüm var zira. Ölüme inat tutunmak lazim. Inadina kök salmak lazim. Bari ufak kaçislar yapabilsek.

Var tabii yapanlar. Ama az. Sadece kaymak tabakasi. Hepimiz kaçabilsek… Bütçe, zaman, keyif… Denk olsa. Gün içinde mesela… Küçücük gitmeler yapabilsek. Ne mümkün. Sabah 09.00, aksam 18.00. Sonra baska mecburiyetler. Sıkışıp kaldık.

Sirf yeme, içme, barinmanin bedeli bu kadar agir olmamali. Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz. Bir ömür karsiligi bir ömür yani. Ne saçma. Bahar midir bizi bu hale getiren? Galiba.

Ben her bahar ásik olmam ama her bahar gitmek isterim. Gittigim olmadi hiç.

Ama olsun… Istemek de güzel. 🙂    

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Glena’nın Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Haziran - 22 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Bugün 5 nisan. bilmeyenler için söyleyeyim. bugün kimilerine göre bir ilham belki de bu dünyadan gitti. belki de hayatta kalmayı en çok hak eden insan gitti. benim de içimden bir şeyler geldi onları buraya çiziktirmek istedim.

herkes dilediği gibi karar verebiliyorken, dilediği gibi yüzsüz dilediği gibi alçak olabiliyorken, bizler belki de masum olanlar belki de en salak olanlar hep kötü giden şeyleri iyiye çevirmek için çabalıyoruz. filmin sonu hep kötü. hiçbir senaryoda bize iyi rol gelmemiş.

her şey kafasına göre devam ederken ben oturuyorum. senaryoyu en baştan yazmaya kalkışıyorum. yazıyorum yazıyorum yazıyorum silip en baştan başlıyorum. karakterleri yeniden seçiyorum. sonu yeniden yazıyorum. ama her seferine başa dönüyorum. çünkü bu lanet olası dünya bana bir düzgün şans daha vermiyor tıpkı doğduğumda yaptığı gibi… 

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “raziel’in Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Haziran - 22 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Artık umursamak yok Bu gece boyunca tek başıma amacım olmadan dolaşıyorum İçimde sahip olduğum acıyı hissetmek yok Gözlerim sayesinde bu dünya görünüyor

Nereye gittiğimi gerçekten de umursamıyorum Daima daha sıcak hissedişi araştırıyor Hayatın direksiyonları ben olmadan da çevriliyor Şimdi sen uzaktasın…Hiç bitmeyecekmişcesine

Hayır… Beni burada bırakma Rüya taşıyor İçeriye Biliyorum… Çok geç değil Kayıp zamanlar uzağa üfürüyor Bu gece

İnsanoğlu,aykırı görüşünle Bunun beni öldürdüğünü göremiyor musun? Bu yaşamda tek bir şey yoktur Benimle burada ol benim yanımda   *** Nasıl ihtiyaç duydum sana Şimdi uzakta oluşuna nasıl üzülüyorum Rüyalarımda seni görüyorum O kadar yalnız uyanıyorumki

Ayrılmak istemediğini biliyordum Kalbin kalmak için can atıyordu Ama ben seni daima güçlü sevdim Nihayet belli ettin

Nedense benden ayrılmak istediğini bildim Nedense asla kalamayacağını bildim Ve ilk sabah ışıklarında Bir sessiz sakin gece sonrasında Kalbimi uzaklara götürdün Ve acı çekiyorum

Rüyamda seni görebilirim Nasıl hissettiğimi sana anlatabilirim Rüyamda sana sahip olabilirim Ve böyle gerçek hissedilir

Hala acını hissediyorum Hala sevgini hissediyorum Hala acını hissediyorum Hala sevgini hissediyorum

Nedense asla,asla kalamayacağını bildim Ve nedense ayrılmak istediğini bildim Ve ilk sabah ışıklarında Bir sessiz sakin gece sonrasında Kalbimi uzaklara götürdün İstedim,kalabilmeni istedim…

*** Yaşam yeniden bir kez daha ihanet etti bana, Bazı şeylerin asla değişmeyeceğini kabul ediyorum. Acılarım senin minicik düşüncelerinde büyütüldü, Ve akıl sağlığı için kimyasal bağımlılıkla beni bıraktı

Evet,düşüyorum…Kaç kere yere vurdum Niçin kırıldığımı sana anlatamam. Niçin yalnız olmayı tercih ettiğime şaşırıyor musun? Gerçekten de hakimiyetimi kaybettim mi?

Sona geliyorum, Neyi yapabileceğimin farkına vardım. Böyle nefes alırken uyuyamam ve en cesur maskemin arkasında saklanamam İzin verdim hakimiyetimi kaybettim.

*** Bağlantının parçaları öldü Zamanla birlikte bazı şeyler soldu Saydam gözlerinin arkasında gizleniyor Sen beni göremiyorsun ama ben seni görebiliyorum Önemsiz düşünceler ihanet ediyor Pişmanlık hiç birşey ama yakalıyor Senin zamanın geldi ve ben burada duruyorum Niçin ellerimi sana uzatmalıyım

Sana asla dönemem Gözlerinde görünen sessizlik Geriye doğru kaydığımı hissediyorum

Siyah soğuk gecede silkeleniyorum ve dönüyorum,güçten kesiliyorum Böyle tükenmiş hissediyorum Ört beni,kör et beni,hasta,güçsüz,boş,beni sürükle …acılara doğru Böyle sert atıldım,beni boğma,bana mecbur Bizzat göz yumar,çılgına çevirdi Kömür gibi siyah,benim çökmüş ruhum,şimdiye kadar korudumu?

Gel ve bana saplı olan bıçağı döndür Güzel,seni görmekten hoşlandım,becermeyi dene Asla bir daha geri gitme

Benden bir cevap geliyor Kendi en kötü düşmanın karşı koyuyor Aynanda ne görüyorsun Zaman suratıma bakıyor mu?

*** Narkoz almış gibi hissettiğimizden beri Konforlu bölgemizde Bana ikinci seferi hatırlatıyor Seni evine kadar takip ettiğim Mazeretlerimiz tükeniyor Mayısın ikisinde Bana yazı hatırlatıyor Bu kış gününde Acı sonda görüşürüz Acı sonda görüşürüz Attığımız her adım senkronize Her kırık kemik Bana ikinci seferi hatırlatıyor Seni evine kadar takip ettiğim Beni ninnilirle yıkadın Sen çekip giderken Bana öldürme zamanını hatırlatıyor Bu önemli günde Acı sonda buluşuruz Yollarımız kesildiğinden beri İntiharmış gibi geliyor Acı sonda görüşürüz…

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Altun Emre’nin Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Haziran - 20 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Hava kararırken çıktım sonu görünmeyen sokağa. İlk adımımı atmadan oynamaya başladım çakıl taşlarıyla ayaklarımın arasında. Karar veremedim hangi yöne gideceğime, sağı mı solu mu onurlandıracağıma. Sol daha bir neşeli göründü bulutlanmış gözlerime.

Kirli, küçük çocuklar kararmış elleriyle, yüzleriyle koşuyorlardı top peşinde. Belki geçerken top ayağıma çarpar, onlara atayım derken oyuna giriveririm umuduyla sola yürüdüm. Çocuklara yaklaştıkça yavaşladım. İnanmıştım oyuna katılacağıma, sanki beni görünce beklenen benim gibi oyuna son verip yanıma gelecekler. Neden geç kaldığımı merakla soracaklar. Kirler içinde parıldayan küçük gözlerine sırayla bakarak heyecanlı heyecanlı anlatacağım o anda aklıma gelen geç kalma hikayemi. Sonra yeniden kuracağız oyunu. Oyuncuları seçenlerden biri ben olacağım. Hepsi gözlerimin içine bakacaklar ısrar ve sevecenlikle beni seç diye. Ne güçlü ne de güçsüz bir takım kuracağım. Eşitlik sağlansın istiyorum. Diğer takıma da güçlü oyuncular bırakacağım. İki büyük taş arasından oluşan kalelerimiz eşit büyüklükte olmadığı için kavgaya tutuşacağız. Oyuna başlayacağız kavgadan vazgeçip, ısırır gibi sırıtarak. Kazanmak için, oyun bittikten sonra öbür takıma nispet yapabilelim diye kan ter içinde kalacağız. Akşam yemeği için sofraları hazırlayan anneler, babalarının da eve geldiğini söyleyerek sokaktan koparacaklar çocukları. Tam yanlarından geçerken top biraz ilerimde duruyor. Hızlanıyorum altıgen şekilleri olan topa vurmak üzere. Nereden çıktığını anlayamadığım bir çocuk vuruyor topa, devam ettiriyor oyunu hayallerim de güneşle birlikte yok olurken. Neşeli çocuk bağrışlarının yanından kendi ayak sesimi bile duyamadan geçip gidiyorum sonu görünmeyen sokağa.

Sokak uzayıp gidiyor. Asfalt aynı renk ama çukurlar farklı yerlerde. Ağaçlar değişmiş, sokağa dökülen yapraklar başka. Oturacak yer bakıyorum düşünmekten yorulmuş bedenime. Beyaz boyaları dökülmüş, paslı yerleri açıkta kalmış desenli bahçe demirlerinden birinin üstüne oturuyorum. Ben sokakta ilerledim, sıra zamanda. O da geriye doğru gidecek. Değişim başladı. Hava aydınlanıyor. Öğleye geri dönüyorum. Sarmaşıklarla kaplı binanın bahçe duvarı, pencerenin önünde bir öbek akşam sefası ve yanında mandallarla oynayan küçük bir kız çocuğu var. Bina sararmış, kararmış. Beyaz boyası ufaktan görünüyor eski günlerin anısına. Yanda inşaat var. Kalaslar dolu önü. Kaçak katlar daha çıkılmamış, yalnızca planları yapılıyor. İkinci kata gelmiş işçiler bezgin mi mutlu mu belli değil. Sabahleyin öten güzel sesli kuşların yerini kargalar almış ağaçlarda. Avaz avaz öğleni kutluyorlar. Hem onları dinliyorum hem de işçilere bakıyorum. İnşaatta görünen iki işçi, ikinci katta iki cigara yakmak üzere çömeliyorlar betonları yeni kurumuş yere. Bir an köylerine gidiyor akılları. İkindi zamanı söğüt altı köy kahvesi. Kimisi iskemlede oturmuş kimi de çömelmiş yanık tenli köylüler. Ses seda yok hiçbirinde. Kimi, sevdiğinin geçişini bekler kimi evdeki kadının yaptığı yemeği merak eder. Cigaralarının dumanları akıllarını kaplar, hepsi başka evrenlere dalarlar. Rüzgar eser, söğüt hışırdar ancak o zaman herkes dizine dayanarak kalkar ayağa, taşlı yoldan geçer gider hepsi mayışmış bir gülümsemeyle evlerine. İşçiler geri dönüyor birden ikinci kata. Yaşlı olan kalkıyor önce ayağa, ağzındakini atıyor yere, köyünde olamadığına hırslanıp eziyor iyice. Genç olan kalkıyor ardından. O daha mutlu daha umutlu. Atacakken ağzından bir nefes daha çekiyor içine sevdiğinin kokusunu çeker gibi. Sonra incitmeye korkar gibi atıyor yere, söndürecek kadar eziyor cigarasını. Hangi işi yapmaları gerektiğini konuşuyorlar bağırır gibi. İkisi de işlerine koyuluyorlar, bugün inşaat bitecekmiş arzusuyla.

Bir kedi yaklaşıyor ayaklarıma, işçilerin cigara dumanından geçmiş gibi. Herkes ona duman dermiş, rengi dumanmış gibi. Bacaklarıma sürünüyor yumaşacık tüyleriyle. Rahatlatıyor, onun gibi mayışmamı istiyor adeta. İstediği de oluyor. Paslı demirin üzerinde gözlerimi açamayacak duruma geliyorum. İnşaatta gürültü başlıyor. Bilmem ki nerelere çivi çakmaya, hangi duvarları delmeye çalışıyorlar. Nedense öğle vakti nereden çıktı bu ?tartartar? ses demiyorum. Gözlerim kapalı yatıyorum elma ağacının altında. Rüzgarın hafifçe salladığı hamak, beşik oluyor bana. Gürültüyü duyuyorum. Söylemem gereken bir sözcük var, duyumsadıklarım üzerine ama bulamıyorum onu. Sözcüğü boş verip, gözlerimi açıyorum. Yaprakların arasından girmeye çalışıyor güneş ışıkları gözlerimi kamaştırmak için. Kamaşmasa da gözlerim uyum sağlamak için kamaşmış gibi yapıyorum. Elma ağacının dalı gelmiş yanıma kadar. Böyle bir kibarlık, misafirperverlik geri çevrilmez diyerek koparıyorum hiçbir yerde görmediğim renkteki elmasını. Olabildiğince temiz, olabildiğince saf. Üstüme temizleyeyim bile demiyorum. Isırıyorum, arayıp da bulamadığımız saflıktaki elmayı. Ekşi tadı dönüyor ağzımın içinde. Yere bakıyorum hamağın kare şekilli ağları arasından. Karıncaları görüyorum, bir o yana bir bu yana koşuşturup çalışan. Elmayı seveceklerini düşünerek yanlarına bırakıyorum usulca. Rahatsız etmeyen gürültü devam ediyor hâlâ. Aradığım sözcüğü buluyorum. Huzur. Güneşli bir öğle vakti tanımı gibi geliyor kulağıma. Mayışıklığımı atıp üzerimden açıyorum gözlerimi paslı demirin üzerinde. ?Tatlı kedi, huzurlu düşler? diyerek kalkıyorum yerimden.

Devam ediyorum sokakta ilerlemeye, zaman inatlaşıyor benimle. Vazgeçiremiyorum geri gitmek isteğinden. Biraz yürüyorum, sabah oluveriyor. Orta yaşlı bir kadın görüyorum önünden geçtiğim binada. Birinci katın balkonunda, saat onu bir geçerken gazetesini okuyor. Yanından ayırmak istemediği bir tanecik çiçeğiyle. Onun yerine geçiyorum. Bir şekerli, karanfilli çayımdan içiyorum. Gelen sesten yavaşça birilerinin yaklaştığını fark ediyorum. Patates soğan satan adam geçiyor kamyonetiyle. Uzata uzata tekrarlıyor durmaksızın patates soğan sözcüklerini. Bir süre sonra karıştırıyor sözcükleri, birinin sonu diğerinin başı oluyor. Kamyonetinin arkasında geçim kaynakları ve bir çocuk. Gelişme çağında henüz. Oğlu mu yeğeni mi bilinmez. Pencerelerden bağıran kadınlara o yetiştirmeye çalışıyor akşamki yemeklerini. Arada gözüm bir onlarda bir felaket habercisi gazetede. Patates soğan seslerine çim biçme makinesi sesi katılıyor. Sesinden rahatsız olacağım derken kokusu varıyor burnuma. Çim biçildiğinde çıkan koku, yağmur yağdıktan sonraki ferahlık gibi. Evlerini toparlamaya çalışan kadınlar görünüyor arada bir camlarda. Ev kıyafetleri üstünde hepsinin, bir teki bile pijamalı değil. Orta yaşlı kadını, karanfilli çayı, balkonu bırakıp, sonu olmayan sokağa geri dönüyorum.

Yine yürüyorum. Hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor. Sabah serinliği var. Hafif bir ürperti oluşuyor yürürken. Sokağın ilerisinde neler olacağını düşünmeye çalışıyorum olmuyor. Koca bir gün geçti tek bir sokakta. Hem de zaman geriye aktı. Garip buluyorum bunu. Galiba korkuyorum başka şeylerin de garip olacağından. Yürümekten yorulmuş, artık halim kalmadığını düşünürken tanıdık bir yere geliyorum. Sokağa çıktığım, her şeyin başladığı yere.  

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Olric’in Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 4 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"Garip Yaratiklar ansiklopedisinden; Tutunamayan (Disconnectus Erectus):

Beceriksiz ve korkak bir hayvandir.Insan boyunda olanlari bile vardir.Yalniz penceleri ve ozellikle tirnaklari cok zayiftir. Dik arazide, yokus yukari hic tutunamaz. Yokus asagi, kayarak iner.(Bu arada sik sik duser.)Tuyleri yok denecek kadar azdir.Gozleri cok buyuk olmakla birlikte, gorme duygusu zayiftir.Bu nedenle tehlikeyi uzaktan goremez. Erkekleri, yalniz biralildigi zaman acikli sesler cikarirlar. Disilerini de ayni sesle cagirirlar. Genellikle baska hayvanlarin yuvalarinda(onlar dayabildikleri surece) barinirlar.Ya da terkedilmis yuvalarda yasarlar. Belirli bir aile duzenleri yoktur.Dogumdan sonra ana, baba ve yavrulari ayri yerlere giderler.Toplu olarak yasamayi da bilmezler ve dis tehlikelere karsi birlestikleri gorulmemistir. Belirli beslenme duzenleri de yoktur.Baska hayvanlarla birlikte yasarken onlarin getirdikleri yiyeceklerle gecinirler.Kandi baslarina kaldiklari zaman genellikle yemek yemegi unuturlar. Butun huylari taklit esasina dayandigi icin, baska hayvanlarin yemek yedigini gormezlerse, aciktiklarini anlamazlar.(Bu sirada cok zayif dustukleri icin avlanmalari tavsiye edilmez.) Icguduleri tam gelismemistir. Kendilerini korumayi bilmezler.Fakat – gene taklitcilikleri nedeniyle- baska hayvanlarin dovusmesine ozenerek kavgaya girdikleri olur.Simdiye kadar hicbir tutunamayanin bir kavgada baska bir hayvani yendigi gorulmemistir.Bunula birlikte hafizalari da zayif oldugu icin, sik sik kavga ettikleri, bazi tabiat bilginlerince gozlenmistir.(Ayni bilginler, kavgaci tutunamayanlarin sayisinin gittikce azaldigini soylemektedirler.) Din kitaplari, bu hayvanlari yemegi yasaklamissa da , gizli olarak avlanmakta ve etlerikacak olarak satilmaktadir. Tutunamayanlari avlamak cok kolaydir. Anlayisli bakislarla suzerseniz, hemen yaklasirlar size. Ondan sonra tutup oldurmek isten bile degildir.Insanlara zarali bazi mikroplar tasidiklari tespit edildiginden, Belediye Saglik Mudurlugu de tutunamayan kesimini yasak etmistir. Yemekten sonra insanlarda gorulen durgunluk, hafif sikinti, sebebi bilinmeyen vicdan azabi ve hic yoktan kendini suclama gibi duygulara sebep olduklari, hekimlerce ileri surulmektedir.Fakat ayni hekimler, tutunamayanlarin bu mikroplari, kasaplik hayvalara da bulastirdiklarini ve bu sikintidan kurtulmanin ancak et yemekten vazgecmekle saglanabilecegini soylemektedirler. Hayvan terbiyecileri de tutunamayanlarla uzun sure ugrasmis ve bunlari sirklerde calistirmak istemislerdir.Fakat bu hayvanlarin, beceriksizlikleri nedeniyle hicbir huner ogrenemediklerini gorunce vazgecmislerdir. Ayrica birkac sirkte halkin karsisina cikartilan tutunamayanlar, onlari guldurmek yerine mahzun etmislerdir.(Halk giselere saldirarak parasini geri istemistir.) Filden sonra, din duygusu en kuvvetli olan hayvan olarak bilinir.Oldukten sonra cennete gidecegi bazi yazarlarca ileri surulmektedir.Fakat toplu, ya da tek gittikleri her yerde hadise cikardiklari icin, bunun pek mumkun olmayacagi sanilmaktadir. Baslari daima one egik gezindikleri icin, cesitli engellere takilirlar ve her taraflari yara bere icinde kalir. Onlari bu durumda goren bazi yufka yurekli insanlar, tutunamayanlari ev hayvani olarak beslemeyi de denemislerdir.Fakat insanlar arasinda barinmalari -ev duzenine uymamalari nedeniyle- cok zor olmaktadir. Beklenmedik zamanlarda sahiplerine saldirmakta ve evden kovulunca da bir turlu gitmeyi bilmemektedirler. Evin kapisinda gunlerce , acikli sesleriyle bagirarak ev sahibini canindan bezdirmektedirler. (Bir keresinde, ev sahibi dayanamayip kacmissa da , tutunamayan, sahibini kovalayarak, gittigi yerde de ona rahat vermemistir.) Sehirlere yakin yerlerde yasadiklari icin, onlari sehrin icinde , citle cevrili ve yalniz tutunamayanlara mahsus bir parkta oturarak, sayilarinin azalmasini onlemeyi dusunmenin zamani artik gelmistir."

Oguz Atay-Tutunamayanlar