Cem Kurtuluş’tan albüm kritiği: Abhorrence “Evoking the Abomination”

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 25 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Brezilya piyasasının yer altı çeteleri bitmek bilmiyor. Bunlardan birisi de "Abhorrence".

1997 yılında kurulan grup death metal'in bütün pisliklerini içinde barındırıyor. Öldürücü sound, ölüm kusan vokaller, liriklerde s.tanizm, savaş, ölüm temaları…Asıl patlamayı "Evoking the Abomination" albümüyle yaptılar.

İlk şarkıdan son şarkıya kadar öldürücü bir albüm sizi bekliyor. Güney Amerika death metal ihtişamını yansıtan bir albüm olmasının yanında, taramalı tüfeklerle beyninizin içini dolduran bir albüm de denilebilir. 2 kardeşten böyle deli bir performans.

"Abattoir" şarkısıyla makinalı tüfek davullarla, öldürücü vokallerle kafayı yedirtiyor.

Bu uzun süre devam ediyor. Bizi kaosun içine davet ediyor. Sepultura’nın dönemi akıllarımızda kalıyor Igor kardeşler aklımıza gelmiyor değil. Albüm tüm hızıyla devam ederken albüme ismini veren "Evoking the Abomination" şarkısı başlıyor.

Boyun felci geçirmek bu olsa gerek. Davul işlerini yürüten Fernando Arroyo öyle mükemmel iş çıkarmış ki alkışlamamak elde değil. Liriklerse mezarlıkların yıkıntılardan, Haçların yok edilmesinden kısacası anti-din teması hakim. Nefret, bütün hızıyla "Sacrificial Offerings" şarkısıyla devam ediyor.

Kötülükler, nefret, şeytan ve kiliselere duyulan nefret azalmıyor büyük nefretle devam ediyor ve şarkının özeti:

"Rise Sat.n! Master of evil enthroned!"

Kaosun içine giriyoruz "Hellish Annihilation" şarkısıyla. Fernando Arroyo hünerlerini bu şarkıda da sürdürüyor, vokal ise ölüm kusmaya devam ediyor. Bütün Hristiyanlara ölümcül darbeyi vur mesajı veren bir şarkı. Ve araya sıkıştırılmış kısa sololar sonrasında yine Fernando Arroyo’nun o deli performansı.

Öfke kaldığı yerden devam. Öldürücü sound, beyin dağıtıcı davullar kafayı yedirtmeye devam ediyor. "Soykırımı yok et" mesajı veren bir şarkı. Ve sololar eksik değil uzun ve hızlı sololar şarkının tadı, o lanet atmosferde boğuluyoruz.

"Abhorrer Existence", Arroyo kardeşlerin delice performansını barındırıyor. İsa’nın lanetinden, ş.ytanın yeniden doğuşundan bahsediyorlar şarkıda. Davulda Fernando Arroyo yer yer yavaşlasa da sonrasında hızlı davullar geliyor ve yavaşladığı kısımlarda hızlı sololarda bizi uçuruma doğru biraz yaklaştırıyor.

Bu albüm için denilebilecek tek şey "terör, pislik, kaos karmasyonudur".

Dinlemeniz önerilir. Death metal piyasasındaki en iyi albümlerden biridir.  

Cem Kurtuluş’tan albüm kritiği: Kronik “Endless War”

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 25 - 2012 zamanında yazılmıştır.

90’lar!!!

Dünyada 80’ler, müzikte ne kadar önemli bir dönemse Türkiye’de 90’lar rock/metal müzik olarak önemli bir dönemdir. Çok demo çıkmıştır, çok grup maddi sorunlardan dolayı grubunu dağıtmıştır. Barlara çıktıklarında 15 kişiye çaldıkları da olmuştur.

Türkiye standartlarının üstünde müziklerini kimsenin anlayamadığı gruplar da var olmuştur. 80’lerde bu işlere girişen Kronik grubu ilk demosunu 1989 yılında çıkarmıştır. Demonun ismi "Do They Deserve it"tir. Bu kısa bilgiyi verdikten sonra efsane albüme geçelim. Bir dönemin en harika kayıtlarından biri "Endless war".

Her türlü etkilenme söz konusu. Venom, Motörhead, Slayer ve Judas Priest gibi grupların etkileriyle birlikte çok az Alman Thrash Metali ve yoğun olarak Punk etkilerinin biraraya geldiği bu albüm toplam 11 parça içeriyor. Prodüksiyon da gerçekten başarılı. Albümün kapağında grup, albümlerinde domuz yağı bulunmadığını üstüne basa basa söylemektedir. O dönemde o müziği bu imkanlarla ve o zaman ki insanlara anlatmak zor. Çünkü başkalarına göre onlar o dönemde "Müslüman mahallesinde salyongoz satan satıcılar"dı. O dönemde insanların kafa yapısı daha değişikti.

Bayan Arıza'dan Not: "O zaman ki insanlar" dediğin nedir biliyor musun, tabii ki bilmiyorsun. Hiç yaşamadın. O ruhu hiçbir zaman da bilemeyeceksin. Herkesin birbirini tanıdığı, sevdiği, önemsediği içten bir zaman diliminden bahsediyorum. Ben o dönemden gelen biriyim ve emin ol o zaman çok daha üretken, çok daha eğitimli ve zeki insanlardık. Hiçbir şeye ulaşamıyorduk, ne CD vardı, ne de internet. Her şeyi kendimiz keşfediyor ve dolayısıyla da özümsüyorduk. Herkes bilgiye zor ulaştığı için bilgiliydi, sağdan soldan okuma, toplama değildi hiçbir şey. Her şey daha samimiydi, emek edilmiş ve yalındı. Hayatımda en mutlu olduğum dönemler 90'lardı mesela. Öyle bir samimiyeti o zamandan beri hiç gör(e)medim.

Albümün giriş parçası "Death's Scythe"’ gerilim bir intro ile başlıyor. Sessiz sessiz ve yavaş yavaş. 80'li yılların Thrash gruplarında moda olan harika bir çığlık, saldıran gitarlar, lezzetli ve baş döndürücü sololar. O introdan sonra giriş can yıkar. Tempo bir an olsun durmuyor, saldırıya geçmek için tam zamanı. Bir savaş alanı düşünün o alanda durmadan saldırıyorlar. Mesaj bu.

"Lie" ise çaldığı gitar ve dinlediği müzik için annesinden eleştiri gören ve buna karşı tepkisini koyan bir çocuğu anlatıyor.

You gonna die I want that's why Fly, then I'll just fly

Böyle nakaratlara sahip. Ama şarkının çok eğlenceli yönü var. Gitarla oynuyorlar ve bu da harika. Ozan’ın vokalleri punk tarzı bir havaya bürünmüş. Bad Religion etkisi yok değil. Punk/heavy metal stilinde bir çalışma olmuş.

Saldırı "Disorder" ile devam ediyor. Keskin gitarlar eşliğinde şarkıya giriyoruz. Vokal, şarkıya girmeden bass gitarın ön planda olduğunu görüyoruz. Vokal bu şarkıda daha agresif daha öfkeli. Şarkının en zevkli kısmı şu nakaratlar

"Sex; beatiful, natural, needed,  must, holy, it's all need  We'll get rid of it  Hold the body  Skin smells good"

Gitarlar durmuyor bir dakika. İyi çalışıyorlar.

"Last Hope" ise sadece clean gitarla çalınmış duygusal, hüzünlü atmosfere sahip enstrümental bir parça.

"… & Into Darkness" ise ağır gitarlarla giriliyor. Gitarlar daha belirgin. Böyle gidiyor. Hiç sıkmıyor, daha çok gaza getiriyor.

"The Executioner's Song" eskilere selam çakan sağlam speed metal çalışması, hızlı gitarlar, öfkeli vokal ve şarkı tam gaz devam ediyor. Aralarda gelen sololar da klas, gitar oyunları orada başlıyor.

"Soldier" ile devam ediyoruz, isminden de anlaşılıyordur her şey.

"Soldier, gonna die  For our nations honour"

Mesaj gönderiyor. Her şey yukarıdaki sözlerde saklı.

Albümün ana düşüncesi, grubun savaşa karşı olduğunu açık sözlülükle belirtmek. Bu parçada ana düşünce tamamiyle ortaya çıkıyor. Şarkının ortalarına doğru mükemmel sololar geliyor. Sadece bununla sınırlı değil o solo, o solodan sonra şarkının bitimine doğru da müthiş sololar devam ediyor. Back vokallerle birlikte şarkı daha da gaza getiriyor.

Albüme ismini veren parça "Endless War" harika bir girişe sahip, hızlı gitarlar ile gaza gelmemek mümkün değil, duvara kafa atacak cinsten. Gitarlar şiddetli, araya sıkıştırılmış sololar, sonra sert davul atakları ve öfkeli vokaller her yönüyle harika.

Albümü anlatmak gerekirse grup bu albümde savaşlara olan tepkisini dile getirmiş. O yıllarda çıkan en harika kayıtlardan biri.

Not: Kronik'i bu albümden sonra hiç sevemedim, kişisel düşüncemdir bu. "Kavga" albümünü çıkardılar ama o albüme de ısınamadım. Ama Endless War mükemmeldir, taştır. Dünyada ve Türkiye’de sayılı thrash/speed metal albümlerinden biridir.

Cem Kurtuluş’tan konser kritiği: DRI (14 Mart 2011)

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 25 - 2012 zamanında yazılmıştır.

İnanılmaz bir geceye tanıklık ettik. Çıldırdık. Konser öncesi konserin olacağı yerde demlendik içtik yeterince. Konser saatini beklemeye koyulduk. DRI’nın altında Metalium çıktı.

Konsere geç girdim ilk 4 şarkıyı kaçırmıştım ama girdiğimde dışarıdan duyuyordum. Metalium’u en son 13 ocak 2010'da Studyo Live’da izledik, çok ta memnun kalmıştık bu konserde de bizleri çıldırttı bu da bizlere yetti. Denial, pessimistic warning, the last minutes, suffer, Start The Slaughter, Behind the power çalınan şarkılar arasındaydı.   DRI öncesi ısınma turlarıydı bunlar, delirmiştik adeta. Türkiye’nin en kült thrash grubu olduğunu Metalium yine kanıtladı bizlere. Agresifliklerinden taviz vermediler ve bizi çıldırttılar. Metalium sahneden inmişti bizler DRI’yı beklemeye koyulmuştuk. Gitaristleri maskeyle çıkmıştı ve mükemmel bir giriş yapıldı. Beneath The Wheel ile girdiler delirmece başladı.

Ortalık çok fenaydı çok karışıktı kargaşa ortadaydı. Ve bu süperdi.

Neler neler çalındı daha. Modern world, acid rain, I Don't Need Society, Argument Then War, Beneath The Wheel, who am i, abduction, daha da çalındı arkadaş. Şarkıların hepsi aklımda değil şu an. Çok fena kafada konseri izledik çok harikaydı. 2 saat boyunca hiç durmadan çaldılar bizde ki enerji bitti onlarda ki enerji bitmedi. İnsanlar çıldırıyordu adeta yere düşenler, burnu yamulanlar, ayaklarına darbe alanlar, kendini kaybedenler, tişörtünü çıkartıp sallayanlar her bir şey vardı konserde.

Yaklaşık 3o parça çalmışlardır. Şarkılarının hepsi aklımda kalmadı. 3 defa kaşıma tekme yemem, 3 tane burnuma tekme yemem, ayaklarıma aldığım darbe ve her şeye rağmen mükemmel bir gece. Ancak böyle bir tanım yapılabilirdi.    Not: Konser geçse de konser günü halen hafızamda yer alıyor, D.R.I elemanlarının sıcaklığı yüzümüzde tebessüm oluşturmuştu.

Cem Kurtuluş’tan albüm kritiği: Baphomet’s Blood “S.tanic Metal Attack”

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 25 - 2012 zamanında yazılmıştır.

İtalya’da metal müzik piyasası ne alemde bilmiyorum. İtalya denince benim aklıma defansif bir futbol ülkesi gelir. Böyle bir ülkeden Baphomet’s Blood gibi bir grup çıkar. Pure S.tanik speed metal canavarlarının kuruluşu 2003 yılına dayanır. Kafayı ş.ytanla bozmuş olan bu leş adamlar 2005 yılında "S.tanic Commando" adında demo çıkarır. Bundan 1 sene sonra "S.tanic Metal Attack" adında albüm çıkarırlar. Elemanların hepsi Motörhead hayranıdır.

Vokal tam bir Lemmy taklitçisi. Speed metal adına son senelerde çıkmış en sağlam çalışmalardan biri S.tanic Metal Attack.  Albüm bir cover olmak üzere 8 parçayı içinde barındırır. Vokalleri Lemmy taklitçisi olduğu kadar Lemmy’e de benzemektedir.  Müziklerinde Motörhead, Venom, Sodom, Tank, Exciter gibi gruplardan büyük ilham almışlardır. NWOBHM riffleri, speed metal ritmleri, kirli vokaller albümde göze batıyor. 

"S.tanic Commando" ile giriş yapıyoruz. Gitarlar takır takır işliyor bildiğimiz speed metal ritimleri, kirli vokaller başrol oynuyor. S.tanik işler peşinde koşan elemanlar sözlere de ayarı veriyor inceden. En sevdiğim nakaratlar "Kill, burn, destroy, thrash, sacrifice In the name of s.tan" kısmı.

"Blood, Vomit and S.tan" ile devam ediyoruz. Delirmecelere devam. Cehennemin kapıları bize bu şarkıyla açılıyor hatta ayarı da veriyor orada yine. Gitarlar yine takır takır çalışıyor başta, kirli vokaller her zaman ki gibi başrolde.

"Nightstalker" ile devam ediyoruz. Şarkı başlamadan önce konuşmalar geçer, atmosfer karanlık bir havada ilerler. "F.cking kill me" sesleri yükselir seslerden, testere sesleri gelir. Sonra Motörhead’i hatırlatan davul girişiyle şarkıya girilir.  Yine yok etmek üzerine kurulu bir şarkı. Sözleri de yazalım tam olsun:

Coming in the night with power And hate! Ready to kill the jehova's son! S.tan command your infernal mind! To raise the hell on earth! Kill, all the useless people! Worship, the infernal lord.!

"S.tanic Beerdrinkers" ile yola devam. Gitarlar, davul, vokal her şeyiyle bütün bir şarkı. Delirtiyor adeta. Davulcu mükemmel iş çıkarmış daha önce belirtmesem de şimdi belirtiyim. Alkolikler yine yapacağını yapmış, şarkı içinde geğirme sesleri de oradaki en eğlenceli kısımlar.

Yine yok etmek üzerine kurulu bir şarkı "Kill the monk" ile devam ediyoruz. Gitarlar çalışıyor, davullar kafamıza balyoz gibi iniyor. Davulcu mükemmel iş çıkarıyor, hızlı gitarlar delirtiyor insanı, kirli vokaller "cehenneme hoş geldin" dedirtiyor.

Speed metal canavarları ortalığı dağıtmaya "Speed metal warriors" ile devam ediyor. Poserları yok etmek için işe koyulan bu alkolikler bu şarkıda poserları nasıl avlayacaklarını söylerken "biz speed metal savaşçılarıyız" diyerek mesajı veriyor.

Lafı fazla uzatmadan albümü dinlemenizi öneriyorum.

Cem Kurtuluş’tan kitap incelemesi: George Orwell “1984”

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 24 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Kitabın Adı: 1984

Basım Tarihleri: 1984, 1989,1994,1999, 5.Basım 2003

Kapak Düzeni: Semih Özcan

Yayın Yönetmeni: İlknur Özdemir

Düzelti: Nurten Sönmezcan

Kitap Çevirmeni: Nuran  Akgören

Sayfa Sayısı: 250

George Orwell, çoğu kişinin 1984 adlı romanıyla tanıdığı yazar. 1984;  kitabının önsözünde dediği gibi  ‘ Orwell’ın sanatının tacıdır ve kuşku götürmez biçimde,dikenlerden oluşmuş taçtır bu.”  Kitabın önsözünün dikkatli okunması gerektiği kanaatindeyim.  Bu önsözde yer alan diğer önemli sözlerden biri kitapta şöyle yerini alıyor. ” Orwell’a göre özgürlük, yazıyla ilintilidir ve özgürlüğü yok etmek isteyen bürokratlar kötü konuşur, kötü yazarlar; anlamın , bütün anlamın kaybolduğu cümlelere sığınırlar. Her yurttaşın, özellikle de gazetecilerin görevi, bu tür cümle ve sözcükleri yakalayıp bunlara karşı savaşmaktır “

Dünyada küçük balıkları yutanlar, medyayı kendi tarafına çeken paralı patronlar, bir emrin altında çalışanlar, çıkarlar,  menfaatleri ile patronların sözünden çıkmayanlar, gizlice kameranlar tarafından izlenen insanlar. Tuvalette, banyoda, yatakta, sokakta, evde, aklınıza neresi geliyorsa…

George Orwell ” 1984″  kitabında  bizi umut ile korku arasında bir yolculuğa çıkarıyor. Kendi dünyasını kuruyor, bu dünyanın içinde kaybolmamızı istiyor.  Kitaba dönecek olursak; kitapta konu 3 süper devlet üzerinde geçiyor. Okuyucuya kitap 3 bölüm şeklinde aktarılıyor.  Özgür düşünceyi kaldırmak için her şeyi yapan anlayış her tarafa yerleştirilmiş durumda, tele ekranlar ve mikrofonlar tarafından insanlar sürekli izleniyor.  Bu düzen içinde yaşamaya çalışan Kahramanımız Winston Smith. Kitap bize Winston Smith’i  partinin çıkarları doğrultusunda çalışan biri olarak tanıtıyor. Kitabın ilk bölümünde Winston Smith’in  neler yaptıkları anlatılıyor okuyucuya.  Winston en büyük suçu işleyerek  partideki kuralların dışına çıkarak devleti yönetenlerin tarihle oynadıklarını, insanları kandırdığını düşünüyor.

Partinin kurallarına göre bir fahişeyle ilişkiye girmek yasaktır. Asıl amaç cinsel ilişkiden zevki kaldırmaktır. Evlilik ya da başka bir şey cinsel ilişki hayatlarından kaldırılacaktır.  Her şey partinin isteği doğrultusunda olmak zorundadır. Burada Orwell kendi dünyasını yaratıyor. Günümüzde düzenin aynı işlediğini Orwell bize kapalı bir üsluple anlatıyor.

Partide gerçek bir aşk ilişkini düşlemek  olanaksız, buna kalkışan en büyük cezaya çarptırılmaydı. Kitapta bu kısım şöyle anlatılıyor;

” Tüm kadınlar, partinin amaçladığı gibi ulaşılmazdı. İstediği, sevilmekten çok, ömründe bir kez de olsa bu erdem duvarını yıkmaktı. Cinsel eylem, eğer başarıyla yerine getirilirse başkaldırmak demekti. Birisini istemek bir düşünce suçuydu…” 

Partideki kadınların hepsi aynı. Her şeyin baş kahramanı Winston Smith. Winston Smith, Londra’da oturani Okyanusya’nın propaganda fabrikası hakikat vekaletinde çalışan vasat zekalı memurdur. Daha önce verilen bilgiler Winston’un parti içindeki göreviyle alakalı. 1984’ü  okuduğumuzda karşımızda Londra’yı buluyoruz.  Kitabın başlarında ” Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Bilgisizlik Kuvvettir “ sözleri kitabın başlarından itibaren hafızamızda yerini alıyor.  Kitabın başlarından itibaren Kahramanımız Winston Smith’in neler yapacağını gözlemliyoruz.

Parti’nin hemen hemen efsanevi düşmanı karşı ihtilalcı ve partinin bütün askeri,ekonomik başarısızlıkların sebebi olarak gösterilen Emmanuel Goldstein ‘in perdede görünmesiyle salondakilerin nefreti zirveye erişir. Goldstein, yarı mistik bir adamdır. Büyük Birader ismi parti için  büyük önem taşır. Herkes emirleri ondan alır, kimse ona karşı gelemez, karşı geldiği takdirde en ağır cezayı alır. Korku imparatorluğu arası mekik dokumalar işlemden geçirilir.  Aynı zamanda Büyük Biraderin yüzünü gören yoktur,Salondakilerin nefreti arttığında Golstein’a lanet okur ve küfür ederler.

” Büyük Birader ” (Big Brother)  ismi çeşitli ülkelerde kavramsal olarak kullanılır, burada anlatılması istenen Büyük Biraderin bir korku imparatorluğu yaratması, ve diktatörlüğüyle bütün insanları susturma isteği.. Romanın bu bölümünde Winston’un karıştığı mevzuların nasıl olduğunu anlamak için şu alıntıyı paylaşmak uygun olur. Sadece Winston ile ilgili değil, Büyük Birader’in tek söz sahibi olduğu bir yeri çok iyi anlatan sözler desek de kabul görür.

” Tutuklamalar her zaman gece yapılırdı. Uykudan, ansızın sarsılarak uyanma, omzunuzu dürten kaba bir el, gözlerinize tutulan ışık, yatağınızın çevresinde katı yüzlerden bir halka. Olayların büyük çoğunluğunda yargılama olmaz, tutuklama gerekçesi gösterilmezdi. İnsanlar geceleri ortadan kayboluverirlerdi, o kadar. Adları sicillerden silinir, o güne dek tüm yaptıkları kayıtlardan silinir bir zamanlar var oldukları yadsınır ve sonra unutulurdu. Böyle ortadan kaldırılanlara, yok edilenlere genellikle buharlaştı denilirdi. ” 

 Proleterler hakkında uzun bir alıntı romanın en önemli cümlelerinden.

“ Proleterler yönetimsiz bırakıldıkları zaman Arjantin’ın ovalarına salınıvermiş sığırlar gibi, doğal buldukları ilkel bir yaşam birimi geliştirmişlerdi. Doğarlar, sokaklarda büyürler, on iki yaşında işe gitmeye başlarlar, kısa bir güzellik ve cinsellik döneminden geçip yirmi yaşında evlenirler, otuz yaşında orta yaşlı olurlar ve ortalama altmış yaşına ölürlerdi. Ağır bir çalışma hayatı, ev ve çocuk sorunu, komşularla ufak tefek tartışmalar, sinema, futbol, bira ve her şeyden önemlisi kumar, akıllarının ufkunu doldururdu. Onları denetlemek zor değildi. Düşünce Polisinin birkaç casusu aralarında dolaşır, yalan dolan söylentiler yayar, tehlikeli olabileceği düşünülen bireyleri saptar ve ortadan kaldırırlardı; ama Partinin ideolojisini kendilerine aşılamak için, hiçbir girişimde bulunmazlardı. Proleterlerin, güçlü siyasal görüşlerinin olması istenmezdi. Onlardan beklenen tek şey, çalışma saatlerinin uzatılması ve yiyecek tayını kısıntılarını kabul etmelerini kolaylaştıracak ilkel bir yurtseverlik duygusuydu. Bazen hoşnutsuzluk duyabiliyorlardı, ama bu hiçbir sonuca götürmüyordu onlardı, çünkü tutunacakları herhangi bir düşünceleri olmadığından, bu hoşnutsuzlukları ufak tefek, belirli sorunlara yöneliyordu. Büyük sorunların her zaman dikkatlerinden kaçması kaçınılmazdı. Proleterlerin büyük bir kısmının evinde tele ekran bile bulunmazdı. Sivil polis işlerine çok az karışırdı. Londra’da her türlü suç almış yürümüştü; hırsızlar, dolandırıcılar, fahişeler, uyuşturucu madde pazarlayıcıları ve her türlü karanlık işle uğraşanlar, dünya içinde dünya oluşturmuşlardı; ama tüm bunlar proleterlerin kendi bünyelerinde var olduğundan önemsenmiyordu. Ahlak konularında , dedelerinin kurallarını izlemelerine izin veriliyordu. Partinin cinsel disiplin eğitimi onlara uygulanmıyordu. Rastgele cinsel ilişkiler cezalandırılmıyor, boşanmaya izin veriliyordu. Eğer proleterler herhangi bir gereksinim duymuş olsalardı, ibadete ve dine bile izin verilecekti. Kuşkunun sınırları dışındaydılar. Partinin sloganında belirtildiği gibi ‘ Proleterler ve hayvanlar özgürdür “ 

Partilerin kişilerden daha üstün tutulduğu 1984’te gözümüze sokuluyor, böyle bir düzende kişilerin değil, partilerin bir şeyleri değiştireceği betimleniyor ve her şey tek adam üstüne kurulu olduğunu, günümüzde de bu tek adamlık sistemini Orwell gözümün içine sokarak anlatıyor. Kitapta 1950’li yılların öncesine dönemine şöyle değiniliyor, eski zamanlara bir gönderme olduğu bariz belli oluyor.

” Ellili yılların öncesindeki her şey yitip gidiyordu. Başvurulacak somut kayıtlar olmadığından kendi yaşamınızın bile kesinliği kalmıyordu. Anımsadığınız kimi olaylar uydurmaydı. Olayların yer aldığı havayı tekrar yakalayamadan onlara ait bir takım ayrıntıları anımsıyordunuz. Arada bir türlü doldurulamayan büyük boşluklar kalıyordu. O zamanlar her şey bambaşkaydı. Ülkelerin adları ve haritadaki biçimleri bile farklıydı. 1 No’LU Havaüssünün adı, eskiden değişikti, oraya İngiltere ya da Britianya derlerdi. Ama Londra’nın her zaman Londra olduğundan kuşkusu yoktu.” 

Savaş Öncesi Ve Sonrası durumunu kitapta Devrim Öncesi hayatı sorgulayan, bu hayat hakkında bir şeyler öğrenmek isteyen  Winston’un barda yaşlı bir adamla konuştuğu   şu sözler anlatıyor.

” Ben daha doğmadan , siz yaşını başını almış bir adamdınız herhalde. Devrimden önceki günleri hatırlıyor olmalısınız. Benim yaşımdakiler bu konuda hiçbir şey bilmiyorlar. Öğrendiklerimizin tümü kitaplardan, ama kitaplarda yazılı olanlar doğru olmayabilir. Bu konuda düşüncenizi öğrenmek isterdim. O zamanlar baskı, adaletsizlik ve yoksulluk varmış. Her şey düşünebileceğimizden de kötüymüş. Burada, Londra’da insanların büyük bölümü doğumlarından ölümlerine dek yetersiz besin alıyorlarmış. Yarısından çoğunun ayağında ayakkabı bile yokmuş. Dokuz yaşında okuldan ayrılır, günde on iki saatten çok çalışır, bir odada on kişi uyurlarmış. Bu arada azınlıkta olan ve kapitalist denilen varlıklı ve güçlü bir avuç insan varmış. Tüm mal mülk onların elindeymiş. Otuz hizmetçisi olan koskocaman evlerde yaşarlar, otomobillerle ya da dört atlı faytonlarla gezerler, şampanya içer, silindir şapka giyerlermiş…” 

Winston hakkında bilgiler verilirken kitaptan, roman ilerledikçe başka karakterlerle tanışıyoruz. Bayan Parsons, Wither, Syme, O’Brien, Ve Julia..   Kitabın ikinci bölümünde  Roman dairesinde çalışan, Nefret anında Winston ile karşılaşan Julia’ya   yer veriliyor.  Nefret anında Julia adında bir kızın kendisini takip ettiğini sanıyor Winston.   Takip ettiğini sandığı şey ise düşünce polisinin bir mensubu olduğunu sanması.  Julia, Proleterya sınıfı için ucuz romanlar çıkaran makineleri tamir eden biri olarak romanda yerini alıyor.

Winston’a gizlice üzerinde ” Seni Seviyorum’’ yazılı bir not bırakıyor ve bu nottan sonra  Julia ve Winston televizyondan uzak ve sessiz bir yerde buluşmak üzere anlaşıyorlar. Çünkü kendileri için tek çare tele-ekranlardan, kameralardan uzak bir yerde buluşmaları.  Bunu seçme nedenleri parti içindeki sorumluluklar. Bu anlaşmayla birlikte Julia İle  Winston’un tele-ekranlardan uzak kaçamak ilişkilerine  tanıklık ediyoruz. Ama bu aşkta birçok şey açığa çıkıyor. Çünkü partiye göre partidekiler kendi arkadaşlarını yoldaş bilirler,  ve parti tarafından görüldükleri takdirde ceza alacaklarını bilirler. Winston ile Julia arasındaki diğer ortak özellikle Parti’yi sevmiyor oluşlarıydı. Herkes partinin değerleri için çalışıyor, Büyük Birader’e itaat ediyor ama kimse çalıştığı yerde bulunmayı sevmiyordu. Diktatörlüğün de böyle olduğunu  Orwell anlatıyordu.  Kitabın ilk bölümünde sıkılacağınız pek çok yer olurken, ikinci bölümünde Winston ve Julia’nın kaçamak ilişkileriyle heyecanlanmanız kaçınılmaz oluyor. Winston ile Julia arasındaki geçen diyalog Julia’nın fahişe bir profilde olduğunu anlatıyordu, ama Julia bunu sadece parti üyeleriyle yapıyordu.

” Dinle. Ne kadar çok erkekle yatmışsan seni o kadar seviyorum. Anlıyor musun?

Evet, hem de çok iyi

Saflıktan nefret ediyorum, iyilikten nefret ediyorum. Erdem denen şey hiçbir yerde var olmasın istiyorum. Herkesin iliklerine dek ahlaksızlaşmasını istiyorum

Öyleyse ben tam sana göreyim. İliklerime dek ahlaksızım ben ” 

Orwell, bireylerin özgürlüklerini nasıl kısıtladıklarını Winston ile  Julia karakterleri üzerinden anlatıyor. Bu ilişkide ilk kural tele-ekranlara gözükmemek.  Çünkü partiye göre  sevişmek yasak, yakalanıldığınız takdirde cezaya çarptırılıyorsunuz. Sonraki zamanlarda aynı yerde buluşamıyor bu ikili. Sığınacak yer arıyorlar, ilk sığınacak yer Mr. Charrington’un evi oluyor, ama evde kendilerini beklenmedik şeyler bekliyor. Kaldıkları oda farelerle dolu, sadece kaldıkları oda değil bütün Londra’nın fareyle dolu olduğunu söylüyordu Julia, sonralarında Londra’nın her yanında ansızın yeni bir poster belirmiştir. Yazısı yoktur posterin, yalnız makineli tüfeğini kalçası düzeyinde tutmuş, koca çizmeleri olan Moğl yüzünde hiçbir anlatıım bulunmayan bir Avrasyalı askeri yürürken gösteren üç dört metre boyunda bir resimdir bu. Kentin her yeri bu posterle doludur. Goldstein’in resimleri yakılmıştır, Avrasyalı asker posterleri yırtılıp alevlere atılmıştır. Bazı dükkanlar yağmalanmış, bir karı kocanın evi ateşe verilmiş, ikisi de dumanlar arasında can vermiştir. Bu poster Londra’nın gerçek yüzüydü, diktatörlük sisteminin başında bulunan Büyük Birader’di…

Winston ile Julia’nın kaldıkları yer onların cennetiydi. Orada sevişiyorlar, orada uyuyorlardı.Winston Smith için Charrington soyu tükenmiş bir hayvandı. Ama Winston’un kendisiyle konuşmasından keyif alıyordu. Charrington aynı zamanda eskici dükkanın yaşlı sahibiydi.  Yaşlılar kendileriyle ilgilenenleri severlerdi. Charrington da böyle biriydi. Winston, bazen partiye karşı başkaldırıyı düşünüyordu, onu destekleyenler olsa da bu yanıltıcıydı. Partiyi yenmek olanaksızdı. İsyan edilse de partinin düzeni ve kendisi değişmeyecekti. Partinin iki amacı vardı. Yeryüzünü tümüyle ele geçirmek ve bağımsız düşünce olanağını sonsuza dek ortadan kaldırmaktı.Partilerde önemi bir yasa vardır..

” Kitlelerin ne düşündükleri partiyi ilgilendirmez’’

Parti üyesi daima düşünce polisinin gözetimi altında yaşar. Parti üyesinin yaptığı her şeye dikkat ederler. Parti üyesi düşüncesini söylemekten acizdir, söylediği takdirde bir boşluğa sürükleneceğini  ve işkence göreceğini bilir.. Winston işkence göreceğini bile bile kendi doğrularını söylemekten vazgeçmemiştir. Partiye karşı olduğu için partidekiler tarafından ağır eleştirilir, işkenceye mahkum edilir.  Hep büyük Biraderi indirmenin planını yapmaktadır Winston,  ama bu soruların cevapsız olduğunu   bilir. Parti yalnız kendisine güç vermesini ister. Partiler için başkalarının iyiliği değil, partinin iktidarda olması önemlidir!

O ‘Brien’a göre  Winston Smith kendi düşüncelerini söylediği ve partinin yanlışlarını sorguladığı için  silinmesi gereken bir lekedir. Winston, süründüre ,süründüre öldürülecektir, ama bunun için beklemesi gerekmektedir.  Winston, işkence edilerek  yavaş yavaş öldürülüyordu, ağır tutuk hareket ediyor,  yorgun hissediyor, ama Julia’yı satmıyordu. Bunun haricinde Winston her türlü saldırı ve işkenceye uğramış, oldukça hırpalanmıştı. Partiye karşı gelmenin cezasıydı bu.  Orwell buralarda başkaldıran insan modelinin resmini çiziyor okuyucuya.  Büyük Birader’den herkes nefret ediyordu ama herkes onun için çalışıyordu, çünkü bu Diktatörlük sisteminin baş nedeniydi.

Kitabın en can alıcı bölümü O’ Brien’ın Winston’a dönerek ” Dünyada en kötü şey farelerdir ” dediği, Winston’u 101 no’lu  en dehşet odalara hapsedip cezalandırdığı bölüm.  Kitaptaki bu bölümü okuduğunuzda 1980 darbesinde işkence görmüş insanlar zihninizde canlanması kaçınılmaz oluyor.  Bu bölümdeki sözler kitapta dehşet duygusu yaşamamıza neden oluyor, Orwell bunu ustaca başarıyor.

“   Yalnız acı kendi başına yeterli olmayabilir,bazı durumlarda insan ölümle sonuçlansa bile acıya katlanabilir. Ama herkesin karşı koyamayacağı, düşünmek bile istemediği bir şeyler vardır. Böyle durumlarda korkaklık ya da cesaret söz konusu değildir. Yüksek bir yerden düşerken bir ipi yakalamaya çalışmak korkaklık değildir. Bunlar yok edilemeyecek basit içgüdülerdir. Aynı şey fareler için de geçerlidir. Senin için onlara karşı koymak olanaksızdır. Onlar senin için istesen de direnç gösteremeyeceğin bir baskıdır. Sonunda senden istenileni yapacaksın “

“ Seni yendik Winston. Seni parçaladık. Bedenine ne olduğunu gördün. Aklında aynı durumda. Artık,gururunu yitirdin. Tekmelendin,aşağılandın,azarlandın, acıyla çığlık attın,kusmuk ve kan içinde yerlerde yuvarlandın,acınma dinlendin, herkesi ve her şeyi sattın. Yaşamadığın bir tek rezillik kaldı mı?” 

Kitapta birçok mevzu dönüyor. Kahramanımız Winston’un farelerle dolu bir kafes içinde acı içinde kıvranılmasıyla kendisinin ağzından tek söz çıkıvermişti.  ” Artık dünyada cezasını devredebileceği tek bir kişi olduğunu anlamıştı, farelerle kendisi arasına koyabileceği bir tek kişi vardı.”  bunu söyledikten sonra Julia’yı ispiyonlamıştı. Ve sonra şöyle dedi

” Julia’ya yapın! Julia’ya yapın! Bana değil Julia’ya. Ona ne yaparsanız yapın! Umurumda değil! Yüzünü yırtın, etlerini parçalayın.Bana değil Julia’ya! Bana değil! “

İşkence sırasında buna mecbur bırakılmıştı Winston.  Birbirlerine kendilerini sattıklarını sonunda itiraf etmiştiler.

“ Kestane ağacının altında

Sen beni sattın,ben de seni”

Winston’un Büyük Birader’e karşı olan nefreti  fazlaydı. Bunun azalacağını veya Büyük Biraderi sevebileceğini kim bilebilirdi ki? Hayatta her şey tersine dönebiliyordu..

Kısaca kitabı özetlemek gerekirse; Orwell kitap boyunca sorgulama içindedir. Kahramanımız  Winston Smith,  Devrim öncesi hayatı merak etmekte, bu hayatı sorgulamaktadır. Kendisi gibi sorgulayan insanları bulmak istemekte, ama kendisi gibi sorgulayan insanlar bu düşünceden mahrum bırakılmıştır.  Winston’un bu yaptıkları parti yasalarına göre yasaktır. Çünkü içinde bulunduğu parti sorgulamaya, düşünmeye izin vermez.

Toplumun özgürlüklerinin sınırlandırılmasını, baskıcı rejimlerin birey üzerinde etkisini, Gelişen teknoloji ve iktidarların insanları kontrol altına almasını, özgürlüklerin kısıtlanmasını, sorgulamanın yasak olduğu bir toplumu, her yerde izlendiğimizi karamsar bir şekilde  gözümüze sokarak anlatıyor Orwell. Kuşkusuz en iyi distopya örneklerinden birini sunuyor okura.  Tele Ekranlar, mikrofonlar, kameralar, uydular… Ütopik dünyayı içinde barındırsa da   günümüze ışık tutuyor.

Kitabın çevirisi Nuran Akgören‘e  ait.   Bu kitap daha sonraları Can Yayınları çevirmeni ” Celal Üster ” tarafından çevrilmiş,  aşağıda ” Altını çizdiklerim ” kısmında okuyacağınız çeviri Nuran Akgören‘e ait.  Kitabın yeni baskısındaki çeviri Celal Üster’e ait, ikisi arasındaki farklar bariz belli oluyor ama bu çevirinin  berbat bir çeviri olduğunu söyleyemem.  Tekrardan Orwell’ın 1984’üne dönelim.

Orwell, romanı İskoçya’da verem ile boğuşurken 1947-1948 yılları arasında yazdı. Kitap  sosyalizm karşıtı olarak suçlandı. O dönemin politikacılarıyla karşılaştırma yaparsanız romanı daha iyi anlayabilirsiniz (Adolf Hitler, Stalin gibi..) Bir de Roman üzerinden uyarlama ” 1984’’ filmini  kitabı okuyarak izlerseniz daha yararlı olur sizin adınıza.Kitabı okurken bazen  beyninizi  fareler kemiriyor gibi bir hisse kapılabilirsiniz.  Yazar çoğu yerde kapalı bir dil kullandığını bizlere ” 1984″  kitabında gösteriyor.

Orwell için Cia ajanı olduğunu söyleyenler olsa da  bu rivayetten öteye gidememiştir. Bir ütopya harikasıyla karşı karşıyasınız, seneler önce yazılan bu kitapta Orwell günümüze ” 1984″ adlı kitabıyla ışık tutuyor.  Kitabı okurken Orwell’ın seneler öncesinden bugünleri görmesi onu gözümüzde dahi yapıyor.  Kitapta oldukça korku, kuşku karamsarlık unsuru olduğunun da altını çizmek gerekir. (Winston Smith 101 nolu odada Farelerle yalnız kalması sonucunda gördüğü işkence kısmını) kafanızda canlandırdığınız korku basamaklarını yavaşça tırmanmaya başlıyorsunuz. Tek cümleyle özet geçmek gerekirse; George Orwell’ın 1984’ü bizi  korku imparatorluğun içine sokarak umutsuz bir yolculuğa çıkarıyor. 

Cem Kurtuluş’tan bir paylaşım daha: “Gemisiz kaptan neye yarar ki..”

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 23 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Cenk Taner iyi müzisyendir, bizdendir. Bir meze sofrasında her şey konuşabileceğin biridir. Sessizdir, ama sessizliği her şeye çaredir. Kadıköy severdir, ama o daha da eskilerdendir. Bakışları her şeyi belli eder "Tanrı mısın sen?" diyenlere "haşa abi, ne yaptın sen?" diyecek biridir. Popülerliği kendisine yer edinememiştir, teknolojiye önem vermemiştir evet "Malum teknoloji Tanrım koru bizi", işte böyle bir şeydir.

Kadıköy'lüdür, ama Galatasaray'lıdır. Değil mi Kadıköy’de olup Galatasaray’lı olmak evet bence de garip. Hayatta elle tutulabilir bir şeyleri anlatmaya çalışmıştır. The Beatles birdir onun için, evet ve de ilktir. O sadece işine odaklanır, fikir sorar. Fikir vermez "evet abi öyle işte" der. Evet o bizim gezegenimizden.

Sessizliği ve sakinliği bir fırtına gibidir. Sessizliğine kapılırsınız, sessizlik çoğu zaman işe yarıyor ne de olsa. O hayatı izler ama sessiz bir şekilde. Sözlerindeki samimiyeti onu karşınızda gördüğünüzde de anlarsınız. Evet karşınızda gördüğünüzde hemen konuşamazsınız, bu olmuştur her daim.

Evet kimi insanlar onu "hayatımı bitirdi" diye tanımlıyor, evet öyledir. Gece başladığında O, sigaranla ve içkinle birlikte senin dert ortağındır. O'nu dinlerken karşında sanki denizi görüyor gibi olursun. Evet O da sever denizi. Deniz çok şeydir O'nun için, bizim de sığındığımız tek şey deniz.

Yorgun ozandır kendisi, yıllar O'nu da eskitmiştir. Sisteme yenik düşmemiştir. O hayranları için televizyonda klip yayınlatmayan biridir işte. Gün gelir alır gitarını çıkar şöyle ve uçsuz buçaksız azınlığı toplar.

Onlarla mutludur, başka şeye de gerek yok aslında. Ağızdan çıkan bir kelime ve bir de gitar. Dinlememek gerek diyenler de vardır, bir intihardır, bir tehlikedir. Evet rüzgarlı deniz kıyısında hava almak gibidir.

Sessizce dinleyenler duyarlar kaptanı, onu duymak zordur aslında. Öyle ya da böyledir. Cenk Taner, öldürüp intihar süsü vermek gibidir. Kaçmıştır O evet, biz de kaçmıştık. Ama O dener. Dedik ya meze sofrası, rakıyı unutmuşuz. Rakı da sever. Geminin kaptanıdır, biz tayfalar ise onunla beraberiz her daim. İşte böyle bir şeyler…  

Cem Kurtuluş’tan konser kritiği: Kesmeşeker 20. Yıl Konseri (21 Ocak 2011)

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 23 - 2012 zamanında yazılmıştır.

En son Kesmeşeker konseri 2009 Mayıs ayında Ghetto’da olmuştu. Çok güzel ve keyifli bir konserdi. Baya zaman oldu.

21 ocak akşamı Kesmeşeker yeniden sahnedeydi. Biletler konser günü 14.30'dan itibaren satışa çıkmıştı akşam 18.00 gibi tükenmişti. Öğlen 14.30 gibi oralardaydım bilet almak için, bileti erken almam daha iyi oldu. Konser 22.00’de olmasına rağmen bileti aldıktan sonra bir türlü zaman geçmiyordu. Her neyse bunları geçelim.

20.00 gibi mekanın önündeydim, tanımadıklarımızı tanıdık. Mekanın önünde biramızı aldık içiyorduk. Aynı zamanda eşle dostla muhabbet ediyorduk. Muhabbet ve her şey güzeldi. Bazı arkadaşlar da şarkılar söylüyordu. Ama konserin burada olmasını biraz da yadırgadım. Çünkü çok küçük, insanlar sıkışıyor. İyi ki bunu dert etmiyorlar. En azından ben etmedim bunu dert. Nefes alamıyorduk, grubu göremeyenler de vardı. Sadece sesi duyuyorduk. Playist de gayet iyiydi. Bildiğimiz Kesmeşeker şarkıları çalındı. Her şey güzel gitti. Beraber şarkıları söyledik.

Çok güzel oldu. Ama Cenk Taner’in sesi bu defa garip geldi bana. Garip derken elbette kötü değil. Özellikle Can Alper, Emre sarıtunalılar ve Tansu Kızılırmak üçlüsünü görmek güzeldi. Bu kadroyu izlemeyenler bu konserle birlikte izlemiş oldu. Ne çalındı söyleyim. "Tek Sorumlu"yla girildi işte. Sıralamaya göre gitmeyeceğim. Feridun Bey, İşte Güneş, Para Pul, Acıların Kralı, Henüz Onlar Bunları Bilmiyor, Ne zaman gitti tren, Tarzan ince dallarda, Aşklar bizi terk etti. Özellikle Acıların Kralı'nda insanlar çıldırdı.

Her şey güzel gidiyordu ama alkol bir miktar etkisini göstermeye başlamıştı. Ön tarafta kargaşa demeyelim de bir şeyler oldu. Ee fazla alkol alınca böyle oluyor. Konser başladığında cenk Taner'i göremiyorduk. Üç beş fotoğraf çekelim dedik konserde anı kalsın diye önü uzun boylular kapmıştı o yüzden fotoğraf çekmek zordu. Grup  ara verdi, sonra öne doğru geldik. Orada da birkaç fotoğraf ve video çektik. Konser hemen geçti. Sanki 10 şarkı çaldı gibi geldi bize. Şu bir gerçek ki Kesmeşeker’in kemik bir dinleyicisi var. Uçsuz bucaksız azınlığa sevgiler. Sevgiler dipten, saygılar derinden.

Not: Cenk Taner'in sesi garip geldi derken bu kötü değil elbette. Yukarıda da yazdım burada da açıklama gereği duydum. Cenk Taner, benim en değer verdiğim müzisyendir. Bizdendir, bunu bir eleştiri olarak algılayabilirsiniz. Ayrıca mekanda sıkışıp sıkışmama gibi sorunum yok, geçen Karga konserinde sıkıştık bundan hiç şikayetçi olmadım olmam da. Çoğu kişi bu sıkışmadan şikayetçiydi ben şikayetçi değildim. Her neyse açıklama gereği duydum. Ayrıca uzun boyludan kastım, insanların arkadan görememesiydi, bunu da "kıvırıyorsun arkadaş" diyebilirsiniz. Her neyse…  

Cem Kurtuluş’tan albüm kritiği: Kesmeşeker “Doğdum Ben Memlekette”

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 23 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Bazı siyah beyaz filmler vardır, bazen de siyah beyaz hayatlar vardır bunu tahmin etmek zordur. Efsaneler geçidi vardır. İşte o Efsane "Metin Kurt" oluyor. 70’lerin efsanevi futbolcusu aynı zamanda sosyalist ayrı bir kişilik.

Metin Kurt, anarşist ruhlu olduğu ve isyankâr bir yapıya sahip olduğu için Galatasaray tarafından gönderiliyor bu 70’li yıllara  denk geliyor. O’na "Çizgi Metin" derlerdi o zaman, sağ açık oynardı. Topu götürürdü. Futbolcuları örgütlerdi, sonra  Spor Emek-sen‘i kurdu. "Bunun Kesmeşeker'le bağlantısı nedir?" derseniz, açayım biraz.

Kesmeşeker şarkı sözlerinde her zaman hayatı futbol terimleriyle anlatmıştır. Ters köşe olma durumları, ceza sahası, geride kaldığımız zamanlar, hayatın şartlarına karşı yenik düşmemek, dünyada aşktan çok acıkanların olduğu bir gerçek, sisteme karşı yenik düşmemek, muhalif olmak ve grubun duruşu en önemlisi.

Albüm kapağına baktığımızda ise Metin Kurt gerçeği var. Endüstriyel futbol gerçeği ortaya çıkıyor. Endüstriyel futbol, tribünler, hayat üçgeninde birleşiyor albüm. Bunların haricinde memlekette doğmuş olma hallerine dair anlatılar da var.

En son "Kum" albümü çıkmıştı 2004’te. Onun üzerinden 7 sene geçti. Uçsuz bucaksız azınlık bekliyordu. Konserler fazla olmuyordu. 2010 yılı itibariyle konserler fazlalaşmaya başlamıştı.

Konserleri kaçırmamaya özen gösterdik. Ekim, Kasım derken Aralık’ta albüm çıktı, sonuç itibariyle beklemeye değdi. Her konserde soru üstüne soru soruyorduk "albüm ne zaman çıkacak?" diye. Ve albüm Perşembe günü çıktı. Kimileri albümü internetten sipariş etti çabuk gelsin diye kimisi müzik marketlere koştu.

Ben de öyle yapmıştım. Perşembe günüydü iyi hatırlıyorum. Herkes albüm alırken o gün ben okuldaydım. Okuldan çıkar çıkmaz  Mephisto‘ya gittim. Gitmemle gelmem bir olmuştu. Albümü alıp otobüs durağına doğru koşuyordum eve bir an önce yetişebilmek için. Albümü beklemek maçı beklemek gibiydi.

"Metin Kurt yalnızlığında"  Kaptan bize "iki şişe ucuz şarap bir tarih yazabilir" diye sesleniyor. Hayatın futbol terimleri arasında kayboluşu gibiydi bu, ceza sahası durumları, ters köşe olma durumları, dünyanın düzeni, yapılan düzenbazlıklar, yalnızlığın içinde kaybolan ceza sahası içinde kendini arayanlar, kuşkular, Kul’a kulluk etmeyenler, sistemin önünde eğilmeyenler, "ve ne güzel" derken bir tebessüm oluşur yüzümüzde.

Ve melodisiyle eski albümleri andıran çalışmalardan. Dinleyip de bıkmadıklarımızdan. Şarkı bitmeden "spiker Metin’in golünü anlatır" sonrasında ne güzel nidaları yükselir.

"Her şey sermaye için sevgilim", bu parçanın öncesi vardı birinden duymuştum albüm çıkmadan önce, kiraz sözleri geçiyor o zaman merak içindeydim. Ve dinlediğimde de favorilerimden biri olmuştu.

Zaman geçer karanlık çöker, yolculuk vaktidir artık martılar deniz aramaya çıkmıştır, kemerler bağlanmıştır. Sonrasında kaptan, "bir mektup yaz parasız yatılıya derken" der ve okuduğu dönemlere selam çakar."Bu dünyada aşıklardan çok acıkanlar var" derken dünya düzenine tepkide bulunuyor. Sistemin acımasızlığı, yaşama sandviçleri veona rağmen ayakta duranlar.

7 yıl olmuştu artık bir şeylerin değişme zamanıydı. Ve "Atlar Dönmedi" ile devam ediyoruz. Can Alper şarkıyı mükemmel hale getirmiş. Bulamadıklarımız, bulup da bizden uzakta olanlara, geçmişte bıraktıklarımız, hala orda mıyız diye söylenmeler,  dönmek isteyip de dönemediklerimiz ve gerçekten özleyince dönmek gerek, "başka insan başka şehir, başka lisan başka nehir bilmem ben" her şeyi özetler.

"Kim sessizse o ağlasın", şarkının ismi tuhaf kaçabilir. Kim bilir bir devrimciye yazılmış da olabilir. Kimliksizlere atılan tokatlar, doğmak istemediğimiz yerler, yarı yolda düşen bir arkadaş, sesini çıkaramayanlar, sesini yükseltince kodese tıkılanlar ve niceleri. Kaptanın sesiyle uzaklara doğru yolculuğa çıkmış oluyoruz.

"Gittiğin Gün" şarkısı "gittiğin gün geldiğin güne uzaktan baktım" girişiyle bu parça çoğu kişiyi mest etse de benim ısınamadığım parçalardan biridir. Yalnızlar ligi, rakiplerin zorluğu ve niceleri bu şarkının bana anımsattıkları…

"Eğ Başını Eğeceksen", zamanında "Kent Ozanları" albümünde yer alan şarkı olmakla birlikte değiştirilmiş olması ayrı bir hava katıyor şarkıya. Ama ben her zaman akustik gitarla çalınmış halini tercih ederim.

"Sıcak ve Kurak", temposuyla bizi sarsan albümün bombalarından. Can Alper coşmuş, esmiş, gürlemiş albümde genel olarak ama bu şarkıda ayrı bir performansı var, ayrıca davulda Emre iyi iş çıkarmış. Konserlerde farklı bir coşkuyla söyleniyor bunun da altını çizelim. Sözler de vurucu özellikle "Hem önemsiz hem de nemsiz bir yerde geçer hikayemiz" kısmı ayrı.

"Doğdum ben memlekette", geçmişe dönüş, memlekette doğmuş olma halleri, yaşamın sıkışıklığı arasında yaşama halleri, başka bir şey olabilmek ve "bana versen milyon dolar/oyununda oynamam ki/diyelim mi?" vurucu sözler devam ediyor. Medya patronlarına ve sisteme karşı bir savaş, kayıp kuşağa sesleniş, muhalif yanlar da her Kesmeşeker albümünde olduğu gibi burada da var.

"İsmail", dinlerken ilk göze çarpan sözler, sonrasında gitar temposu. Denizin ve yosunun kokularını alanlar, rotalamayanlar, rotasını şaşıranlar, yol bulmak isteyenler. "Andıran Otu" kitabının etkileri yok değil sözlerde. Konserde çalınmasını istediğim şarkılardan. "Burası bittiği yer mi başladığı yer mi denizin?" Andıran Otu kitabında geçer.

"Benim Adım ne", politik mesajlar önemlidir ama Kesmeşeker bunu şarkı aralarında verir. Savaşa karşıt olmalarını söylemeye gerek yoktur sanırım. "Benim adım ait değil ki barışa / bütün dünya bir yana / her şey bir yana / benim adım ait değil ki savaşa". ölenler, kalanlar, hiç uğruna savaşanlar,  başkalarının keyfini bekleyenler  ve adı oraya ait olmayanlar. Bu şarkıda ait olmayan şeylere mesaj var. En önemlisi de politik mesaj var.

"Tezatlar Kitabı" İnsanın kendini tanıyamadığı zamanlar vardır ruh hallerinin farklılaştığı dönemler, kendine hakim olamadığı dönemler, insanın kendine karşı olduğu dönemler,  bütün mesele "karşıtlık" üzerine.  Sakin ve aynı zamanda  huzur veren "rüzgarlı deniz  Kıyısını" andıran bir parça.  3. Haymatlos Konserinde çalındığını da ekleyelim. Albümdeki şarkıları biliyorduk ama bu şarkının çalınması sürpriz oldu. Moda sahilinde iyi gider bu parça.

7 yıl bekledi Uçsuz Bucaksız Azınlık. "Ekim" denildi, "Kasım" denildi sonunda albüme kavuştular. Kadıköy, Kesmeşeker'dir, biraz deniz ve yosun kokusu almak isteyenler için, tribünleri selamlayıp ceza sahası içinde kendine yer bulamayanlar için.  Farklı bir Sound, muhalif sözlerin baskın olduğu bir albüm ve Metin Kurt’la efsaneleştirilmesi albüme farklı bir hava kattı. Yazımı bitirmeden şu sözlere yer vermeliyim.

"iki şişe ucuz şarap bir tarih yazabilir. verdiğim tüm sözler bir anda uçabilir. sıcak bir bira, patlak bir sigara, Metin Kurt gibi yalnızız ceza sahasında. Ne güzel, ne güzel. Ne güzel Ne güzel…’’

Ve alın teriyle dolu kaplarda boğulanlar için…

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Bir Sonbahar Hikâyesi”

Bayan Arıza tarafından Haziran - 25 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Sonbahar çoğu zaman hüznü, ayrılıkları hatırlatır, içinizde bir şeyler kalmıştır, her sonbahar geldiğinde insan kendini hüzne bırakır. Ve ondan kopamaz ve uzaklaşamaz. Bu oldukça zordur. Her ayrılık yeni bir aşk doğurur belki de ya da sonbaharın hatırlattıklarıdır bunlar.

Bir Sonbahar Hikâyesi adlı film 90’ların ilk yarısında bunalımlı film çekme ekolüne giren, hüznü aşkı ayrılığı, aldatmayı, 12 Eylül dönemine ait mesajlar veren, başrollerinde Zuhal Olcay, Kaan Girgin ve  Can Togay’ın  olduğu, Yavuz Özkan’ın yönetmenliğini yaptığı pek değeri bilinmeyen bir film. Aynı zamanda; evlilik, sadakat gibi kavramları bize sorgulatıyor.

Filmin konusu ise şu şekilde:

Mesleklerinde çok başarılı bir öğretmen ve iktisatçı bir adam. Klasik evliliklerde olduğu gibi aşkla bağlanırlar birbirlerine ve evlenirler. Sonrasında çocukları olur. Kadın daha çok politikayla ilgilidir, adam ise kapitalist bir  bireydir, gözünü başarı hırsı bürümüş, cinsel isteği kabarmış biridir, filmin bazı anlarında cinsel isteğini nasıl kabardığı da görülmektedir. Özellikle kadın daktilo başındayken kadını kucağını alması da bunu göstermektedir.

Filmin en önemli anlarından biri de, adamın karısını başka bir kadınla aldattığı kısımdır. Kadının eteğini sıyırır, kadın küfürler savurmaktadır, araba hareket halindeyken (kaza olmaması çok tuhaftır) seviştikleri andır. Sonrasında kadının "bas gaza, bas gaza" deyişi de enteresandır.

Amerikan etkisini vurgulamak için "olrayt olrayt şit" denmesi bir rivayete göre filmi izleyenler tarafından pek hoş karşılanmamıştır.

Filmde daha çok Can Togay ve Zuhal Olcay gözükmektedir, sonrasında Kaan Girgin de rol keser. Kaan Girgin, genç öğrenciyi oynamaktadır, başarılı öğretmene aşık olan, daha öncesinde ona şiirler yazan biridir. Kadının morali bozuk olduğu bir anda öğrenci yanına gelir, kadını teselli eder ve sonrasında kadın, kendini öğrencisinin kollarına bırakır öpüşürler, ama sonrasında pişmanlık duyup bunu yarıda keser ve öğrenci odadan kapıyı vurup çıkar.

Aynı zamanda filmde geçen "sende ben imkânsızlığı sevdim ama asla umutsuzluğu değil" repliği sinemaseverlerin beynine kazınmıştır.

Film; boşluk, umutsuzluk, yalnızlık kavramları arasında bizi hüzün dolu bir yolculuğa çıkarıyor. Tavsiye ediyorum.

Yazan: Cem Kurtuluş

Cem Kurtuluş’tan Kitap İncelemesi: Emrah Serbes “Erken Kaybedenler”

Bayan Arıza tarafından Haziran - 23 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Yanımızda olduğu halde fark edemediğimiz bazı öyküler vardır. Bu öykülerin içinden bir parça her zaman kendinizden bir şeyler bulursunuz. "Erken Kaybedenler" isimli bu kitap ta öyle bir öykü. Eskilere, kaybettiklerinize, sert geçen mahalle maçlarına, ettiğiniz kavgalara, suçladıklarınıza, aşık olduğunuz komşu kızına, aşık olduğunuz kızın annesinin ne denli bir güzelliğe sahip olduğuna, delikanlılara, serserilere…Tüm başrollerimiz "Erken Kaybedenler" kitabında toplanmış..

Emrah Serbes/Erken Kaybedenler/Anneannemin Son Ölümü:

Anneannenin toplumun dışında kaldığına dair bir portre çiziliyor. Lafını esirgemeyen, torunuyla bir ömür geçiren, onunla her şeyini paylaşan, matematik hocasına kancık diyen bir anneanne, partilerin söylediklerine inanmayan torunundan yardım alan biri, cesur bir kadın. 

Toplumda dayatılan fikirleri hiçe sayan bir anneanne ve bir torun. Seçim zamanında torununun fikriyle "TKP"ye oy veren bir anneanne…Altı çizilecek yerler de var. Devlete dair, sevgiye dair çoğu şey…

* Ayrıca imkan olsa terör örgütlerine veririm oyumu çünkü bu devletin yıkılmasını istiyorum, çünkü annem babam öldüğü zaman hiçbir şey yapmadı devlet, ayrıca Yasemin düşünmek için süre istediği zaman hiçbir devlet büyüğünün araya girip işleri yoluna koymak için çaba sarf ettiğini de görmedim. Hep boş vaatler; yaralar sarılmadı.

* Çünkü büyüdükçe arzularım küçüldü, şaşkınlıklarım küçüldü, beklentilerim küçüldü. Büyüdükçe öyle küçüldüm ki içimde taşacak bir şey kalmadı. Büyümenin bir bedeli varsa işte bu, yarım metre uzadım, yirmi kilo aldım ve dünyadan vazgeçtim.

* Rastgele bir numara çevirdim, genç kız açtı:  "Pardon devlet memuru musunuz?".  "Sapık mısınız?"  "Hayır. Memur musunuz?"  "Değilim."  "Güzel. Ben sapık değilim siz de memur değilsiniz. Peki o zaman bu şehrin en işlek caddesi hangisi acaba? Herkesin bir gün mutlaka geçeceği cadde."  "Ne bileyim, İstiklal Caddesi herhalde. Sen kimsin?"  "Bu hayatta rastgele çevirdiği telefon numaralarında karşısına çıkan seslerden başka kimsesi kalmamış biriyim. Belki de ben senin şuuraltınım."  "Kaç yaşındasın sen?"

* Beni boş ver. Konu ben değilim ki. Hiçbir zaman da olmadım. Asıl sen kimsin? Senin heyecanların neler, tutkuların neler, hayal kırıklıkların neler? Şu hayatta başın sıkıştığında ilk kimi ararsın? Seni karşılıksız seven insan kimdir, ne bok yersen ye seni bağrına basacak kimdir? Eğer böyle biri varsa bu akşam onu ara, halini hatırını sor bu vesileyle. Yoksa sen de bir gün benim gibi yapayalnız kaldığında, ufacık bir şeyi danışmak için bile arayacak kimseyi bulamazsın. Bu sözlerimi harcanmış yıllarımın manifestosu olarak kabul edebilirsin. Çünkü büyük bir tecrübeyle konuşuyorum, tecrübe ıstıraptır güzelim ve zannettiğinden çok daha fazla ıstırap çektim. İstersen sonra yine araşalım, daha 64 dakika bedava konuşma hakkım var çünkü. 

* Sevgi budur, gözlerini kapadığında oradadır ve bir milyon sene sonra bir milyon insan arasında da görsen, ha işte o dersin.

* Sonuçta sevilen her kadın güzel bir şarkıdır, bütün sözlerini hatırlayamazsın belki ama melodisi aklında kalır.

Emrah Serbes/Erken Kaybedenler/Zannettiğin Gibi Değil: 

* Barmenler her zaman sizi kapı dışarı eden barmenler, görüntüne bakınca karar veren barmenler.  Genellikle gıcık insanlardır. Bu öyküde  büyüme sancıları çeken, abisinin peşinden giderek onu taklit eden yeni yetme ile tanışıyoruz. Çok da fırlama. Ağzı bozuk, aynı zamanda abisinin sevgilisine göz koyan biri. Babalarını kaybetmişlerdi yeni yetmenin yanında kimse yoktu genellikle. Ama dayak yediği zaman bile abisi yardıma koşuyordu, Abisinin de dayak yediği zamanlar da oluyordu.

Barmenler için söyledikleri ne kadar da doğru o kısım da şöyle geçiyor:

* Barın önünde durmuş, herhangi birinin çıkmasını bekliyordum. El ele tutuşmuş iki sevgili çıkarken kapıyı tutup girdim. Barmene bakmadan yürüdüm. Barmenleri sevmem, genellikle gıcık insanlardır. Dünyanın en önemli işinin kokteyl yapmak olduğunu zanneden, bu yanılgının büyüsüyle de kasım kasım kasılan tiplerdir; yüzlerini görmeye bile tahammül edemiyorum.

Emrah Serbes/Erken Kaybedenler/Korhan Ağbi’nin Kardeşi:

90’lar, mahalle maçları, unutulmayanlar ve hafızada kalanlar, edilen kavgalar…

Aycan çok güzel bir kızdı. Erhan ilk günden beri onu ellemek istiyordu. Korhan Abi’nin kardeşi olduğu için biraz da uzak duruyorlardı. Korhan belalı birisiydi canı sıkıldığında tokat atmayı seven bir tipti, mahallede böyle tipler her zaman mevcuttur. Her maç yapıldığında kaleye geçerdi, çok gol yediğinde dayak yerdi. Korhan o’nu aşağılardı "kova" diye. Erhan ise sürekli gol atardı. Erhan bütün planları Aycan’ı ellemek üzerine kurmuştu.

Ama bunu nasıl yapacaktı bilmiyordu. Erhan’ın tek fikri vardı Aycan’ı kazan dairesine çağırıp orada memelerini ellemek.

Günler geçiyordu Erhan deliriyordu. Bir gün sonunda kazan dairesine gelmişlerdi farklı bir bahaneyle. Ve sinsice yaklaştı Erhan, memelerini ellemişti Aycan’ın. "Gerizekalı" diyerek oradan uzaklaşmıştı Aycan.

Erhan, kendi takımı için çok şey ifade ediyordu. Sadece futbolcu değildi. Erhan küsmüştü gitmişti, yapılacak başka yoktu. Yine yalnızlığına mahkum olmuştu. Tek başına mahalle maçlarını izliyordu. Yalnızlığı devam ediyordu aynı kaleciliği gibi. 

Aycan’la bir daha konuşmak istiyordu Erhan ama o ara Aycan okula gelmiyordu. Bu sıkıntılı bir durumdu. Ve grev sonuçlanmıştı, kazanmışlardı. Bunun sonucunda rakı aldırmıştı babası.

Sonrası daha kötüydü. Ekonomik krizden dolayı babası işten çıkarılmıştı ama asıl sebep de bu değildi. Fabrikalarda bu hep böyle olurdu. İşten birileri çıkardı haklı veya haksız. Tazminat veriliyordu. Tazminatı aldıktan sonra kendilerine bakkal dükkanı kiralamışlardı hayatlarını öyle devam ettiriyorlardı.

Bu öyküden birkaç alıntı…

* Erhan küstü gitti. Cümle alem s.ksin ki bir daha konuşmayacakmış. O gidince tamamen yalnız kaldım. Mahalle maçlarını kenardan seyretmeye başladım. Çünkü Gözde Yapı Kooperatifi futbol takımında Erhan, hem santrafor, hem kaptan, hem antrenör, hem de kulüp başkanı gibi bir şeydi. Şu hayattaki bütün torpilim oydu.

* Eve gidip kitabı okumaya çalıştım. Beş sayfa sonra sıkıldım. Orhan Kemal iyi bir yazardı muhtemelen, beş sayfadan çıkardığım sonuç, ders kitaplarında okuduğum şeylerden daha güzel olduğuydu. Ama bana okumanın kendisi saçma geliyordu.

Birinin anlatmak istediği bir şey varsa, başından geçen ilginç bir hadise örneğin, doğrudan bana gelip anlatmasını beklerdim. Eğer bunu herkese birden anlatmak istiyorsa film falan çekmeliydi. Ayrıca filmlerde insanlar gülerler, ağlarlar, öpüşürler, her şeyi görürsün. Kitaplarda böyle bir şey yok, sadece her okuyana göre değişen bir takım yaklaşık hisler var,  görüntüyü sen yapıştırıyorsun üstüne. Olmayan bir filmi kafanda çekmeye çalışıyorsun hiçbir şey görmediğin halde her şeyi gördüğünü zannediyorsun. Ayrıca bir kitabı herkes aynı anda okuyamaz. Ama filmi pek çok kişi salonda seyreder. Video bile olsa en azından iki üç kişi aynı zanda seyredebilir. Ve tabii sevgilinle beraber seyrediyorsan el ele tutuşabilirsin, konuyu kaçırmayacak oranda öpüşebilirsin. Bunun da yarattığı bir enerji var. Film akar, kitap durur.

* "Başka kiminle arkadaşlık yapabilirim acaba?" diye düşündüm, sınıfımdaki çocukları geçirdim aklımdan, kimseyle yapamazdım.

Yalnızlığa mahkumdum. Benim kaderim buydu zaten, maça alsalar bile değişmiyordu. Onlar hep birlikte oynuyordu, ben kalede yapayalnız bekliyordum. Sonra da gol yiyince kızıyorlardı.

Emrah Serbes/Erken Kaybedenler/Denizin Çağrısı: 

Deniz kıyısına giderken yanına kova küreklerini mi yoksa yeni alınan plastik kamyonunu alması gerektiğine bir türlü karar veremeyen ufak bir erkek çocuğunun yaşadığı ikilemi okuyoruz. Kumla oynarken kurulan arkadaşlıklara tanıklık ediyoruz.

Kova ve kamyon arasında yapılan tercihler, yapılan yaramazlıklar. Bikinili bir kız önünde durdu, göğüsleri çıkmamıştı. Ve bikiniyi üstlü giymesinden şikayetçiydi Osman. Göğüsleri çıkmamıştı. Hava yapmana gerek yok diye Sedef’i ağlatmıştı. Sedef'le günden güne birbirini tanıyorlardı. Sedef, eşyalara bakmak için görevliydi ama Osman girince denize o da girdi. Dayanamadı. Denizin çağrısına uydu sadece. Tek yaptığı buydu. Ve şu kısmı alıntılamak gerek:

* Kış geldiğinde Sedef’i bütünüyle unutmuştum. Doğrusu şöyle; hatırlayıp, hatırlayıp unutmuştum. Sanki aramızda hiçbir şey yaşanmamış gibi. Alelade bir yaz aşkı gibi. Sanki Sedef ancak ismi geçtiği zaman hatırlanan hayalet arkadaşlardan biriymiş gibi. Sanki deniz kenarında bütün gün kumdan kale yapmamışız gibi, sanki pansiyonun sahanlığında yan yana oturup konuşmamışız, yıldızlara bakıp nedir bu kainatın esbabı mucibesi diye düşünmemişiz gibi. Unutmanın acısı, ayrılığın acısından farklı. Ayrılık hüzne yakın, unutmak kasvete. Yani birini er geç unutmaya mahkum olduğunu bilmenin kasvetinden bahsediyorum.

Birini yavaş yavaş unuttuğunun bilincine vardığın anların sıkıntısından bahsediyorum. Belki de neden bahsettiğimi bilmiyorum, sadece üzülüyorum. Vasıfsız keder.

Emrah Serbes/Erken Kaybedenler/Cahide: Heyecanlar, söyleyemediklerimiz, söylemekten korktuklarımız. Cahide öyküsü bu tür şeyleri içinde barındırıyor. Cahide’ye aşkı uzun zaman önce başlamıştı. Sadece o aşık değildi onunla birlikte 6 arkadaşı da. Kapı komşularıydı. Cahide ile annesi pazara çıktığında onlara yardım ederdi hep. Cahide’yi gördüğünde kalbi içinden çıkar gibi olurdu.

İsimleri bazen karıştırırdı "Annesine kıymet yerine tıynet demesi gibi". Cahide’ye mahalle de herkes laf atardı, güzel bir kızdı ama namuslu kızlar gibi kalkıp onlara cevap vermezdi. Arkadaşları Cahide’nin orospu olduğunu söylüyordu. Arkadaşları mecbur bize de verecek diyordu ama o tamamen farklı düşünüyordu.

Çünkü fiziksel olarak düşünmüyordu. Gel zaman, git zaman Cahide’nin evlilik haberi gelmişti. Hemen evlenecekti. Akrabası ile evlenecekti. Gelinliği giymişti yanındaki adam zarf atmıştı. Zarfı kapmıştı ama Cahide bunu görmemişti.

Emrah Serbes/Erken Kaybedenler/Üst Kattaki Terörist:

Ağabeyi yedi yaşındayken şehit olan bir erkek çocuğunun “şehit kardeşi olmak durumuyla” baş etmeye çalışırken, üst katına taşınan saçı sakalına karışmış, mahallelice “terörist” ilan edilen erkek üniversite öğrencisiyle kurduğu arkadaşlığın öyküsü.

Günümüzü anlatan, yanlış anlaşılmalara sebep olan, barış isteyen bir kürt ile  abisinin intikamını almak isteyen biri. Üst katta oturan genç şehit kardeşine iyi davransa da şehit kardeşi bunu hep yanlış yere yorumluyor. Türklükten bahsediyordu

Nurettin ama sonrasında fikirleri de değişmişti.

Girişi de şöyle öykünün:

* Ağabeyim yirmi yaşında bu vatan için şehit oldu. Siz büyük şehirlerin ışıklı bulvarlarında elinizi kolunuzu sallayarak

rahatça yürüyebilesiniz diye o gitti Çukurca’da mayına bastı. Ben yedi yaşındaydım o zaman. Cenaze günü çok güzel bir komando üniforması çektiler üstüme, mavi bereli. Ağlarsam, teröristlerin sevineceğini söylediler, tuttum kendimi, hiç ağlamadım.

Emrah Serbes/Erken Kaybedenler/ Alçakgönüllü Arzular: 

İngilizceyi sevmeyen birinin yaşadıklarıyla alakalı bir öykü ile karşı karşıyayız. İngilizceyi sevmezdi, notları iyi değildi, tembeldi, haylazlık yapmaktan hoşlanırdı. 15 tatilinde keyif yapacağı yerde babası ona İngilizce öğretmeni tutmuştur adam olsun kırıklarını kurtarsın diye.

Kız çıtı pıtıydı ondan gözlerini alamıyordu. Gizem aklından çıkmıyordu onun hayatını mahvetmişti Gizem. Ona dair her şeyi düşünüyordu. Gözleri, saçları, tokası…Gizem ona güzel öğretmişti her şeyi, her şeyi kolay kapmıştı. Ama Gizem’e zafer duygusunu yaşatmak istemiyordu. Çünkü ona sahip olamayacağını biliyordu.

Sınava girmiş düşük not almıştı. Babası saydırıyordu. "Ben senin için her şeyi yapayım sen okuma" diyordu. Küfürleri saydırdı da saydırmıştı. Sonrasında gizemle bu durumu konuşmuştu, parayı ortak bölüşmelerinden bahsetmişti. İlginç bir teklifti bu. 

Bunları konuşurken Gizem saçını okşadı. Sonra ensesinden tutup dudağından öpmüştü. Altı saniye sürse de ikisi de bunu unutmayacaktı. Anılar hep bir köşede kalırdı. Gizem artık ders vermeye gelmeyecekti son olaylardan dolayı. Bir de başka durumlar vardı. Okula gittiği günde Gizem, "ben Amerika’ya gidiyorum" demişti. Üzgün olduğu halde sevindim demişti el sıkıştıktan sonra yoluna devam etti.

Vaktinde biri ülkemizdeki bütün kızları çok pis korkutmuş, hiçbirinde gerçeği söyleyecek cesaret bırakmamış.

Emrah Serbes/Erken Kaybedenler/Kimi Sevsem Çıkmazı: 

Ergen erkek hikayeleri edebiyatımızda işlenmeyen bir konu. Emrah Serbes bu öyküde ergen hikayesine değiniyor. Sabah akşam çalışan didinen aynı zamanda aşkına karşılık alamayan bir ergeni konu almış.

Kahramanımızın üç ismi var Berke, Bülent, Nurullah. Onun niyeti Handan’ı ya da annesini ayartmak. Annesi onun için tam bir afetti, Handan’ın kardeşi de iyiydi ama yaşı küçüktü bu yaşlar sıkıntılı oluyordu onun için. Sonunda Handan’a açılmış Handan buluşmaya kardeşiyle gelmişti.

Bu durum karşısında kendini garip hissetmişti. Bir daha arasaydı belki yalnız gelirdi. Handan’ın kardeşi daha ilgiliydi ona karşı. Handan ve annesi daha soğuk davranıyordu. Babası hep Ecevit'e oy verirdi oysa babasının arkadaşları hep MHP’liydi. Bir gün babasına isyan edeceğini biliyordu.

Herkes yaz tatilini gezerek geçirirken o yaz tatilini çalışarak geçiriyordu. Bu durum sıkıcıydı. Handan'ların apartmanının önünde dolanmaya başlamıştı. Şansını deneseydi bu defa yalnız gelirdi. Handan'ın annesi afet bir kadındı.

Bülent'lerin edebiyat hocasıydı, güzel fiziği vardı onun karşısında büyülenmeyen yoktu. Kalçasını kalorifer peteğine yaslar romantik şiirler okurdu. Kimse ona kayıtsız kalamazdı. Bir gün Bülent’in yanına oturmuştu. Bacak bacak üstüne atmıştı.

Aklını başından almıştı. Onun da dediği gibi;

"Bir kadını unutulmaz yapan şey, bir vakitler ona duyulan arzunun şiddetiyle doğru orantılı değil midir? O arzunun kıyısında, gerçekleşme olasılığının tam yanı başında, sanki arada başka hiçbir engel yokmuş gibi rahat davranabilmekle, kendini o tatlı yanılsamaya kaptırabilmekle doğru orantılı değil midir? Bu olgunun da mı sorumlusu benim mutsuz geçen çocukluğum? Cevap? Yok! Kalırsın öyle…"

Bütün yazı dükkanda çekirdek çıtlayarak geçirmişti. Günlük tutmaya karar vermişti. İşten kurtulmak için bütün yolları deniyordu ama işe yaramıyordu bir türlü. Kendini bayılacak gibi hissettiği günlerin birinde Handan’ı aramıştı.

Annesi, kardeşi bir başkasıyla gelse önemli değildi. Sadece gelmesi yeterliydi. Ama hazırladığı onca lafı yutmak zorunda kaldı çünkü Handan hasta ve gelemiyordu. Dursun Amca, kendisine bir adres yazdırmıştı, emin olamadı bu adresten.

Çünkü adres Handan'ların adresiydi. Dursun amcası, babasının en yakın arkadaşıydı, her koşulda babasının yanında olmuştu.

Handan’ın annesi aramıştı onları. Tüp söylemişti. Üç ismi vardı, bazen Berke bazen Nurullah bazen Bülent derlerdi. Handan’ın annesi çekinme gir demişti Nurullah’a. Çok ılık ve davetkar bir sesti. Nurullah içeri girdi. Sonra konuşmaya başladılar. "Bir şey okudun mu?" diye sormuştu Handan’ın annesi ama okumayı sevmiyordu Nurullah.

Nurullah Handan’ın annesini izliyordu. Her şeyi ortadaydı. Külotun ince kıvrımlarına kadar takip etti, ne külot giydiğine bile bakmıştı. Çok uzun sürmemişti bu. Bir an önce parayı alıp evden çıkacaktı, her şey karışmıştı. Handan’ın bir çocukla beraber olduğunu duymuştu. "Bülent gel" demişti babası, başını önde eğerek girdi.

Sonra babası birkaç soru sordu. Gözü şişmişti. Yalan söyledi ama babası yemedi bu numarayı. Sonra isyan etti bıktım böyle yaşamaktan diyerek. Her gün aynı şeyleri yapmaktan sıkılıyordu, herkes sevgilisiyle sevişirken o tüp taşımaya devam ediyordu. Hayatı sıkıcı yapan şeylerden biriydi bu da. Babası "evladım ben sakatım" dese de Bülent’i inandıramadı.

"Katilsin sen" diyerek bağırdı. Her zaman yaptığını yaptı, birahaneye girdi oturdu iki bira söyledi masaya yumruğunu vurdu.

Eve dönmesi için uzun süre düşündü sonunda karar verdi eve dönmeye.

Dursun Amcası, babasının beklediğini söyledi. Babası, Bülent’e silah vermişti ona atılan yumrukların hesabı için. Yine mesele Ecevit'e bağlanmıştı. Bülent Ecevit olmasa kendisinin bile olmayacağını düşünürdü. Bülent’e artık okuluna bakmasını söylediler. 14’lü elinde Handan'ların kapıya dayanmıştı. Belli ki bir delilik yapacaktı.

Handan’ın kardeşi seslendi birden diğer ismiyle "Berke abi sen misin?" diye. Sonra birkaç soru sordu, belli ki Handan onu başka şeyler söylemek için göndermişti. Sonra kendi hakkında neler düşündüğünü Handan’ın kardeşinden duymak istiyordu. Yakın davranıyordu. Okullar açıldı, bütün yaz tatili boyunca Handan’ı, kardeşini ve annesini düşündü. Morali öyle bozuktu ki canı hiçbir şey yapmak istemiyordu. Her şeyi bir kenara bırakmıştı.

Handan’ı bahara kadar beklemişti ama Handan’dan halen ses seda yoktu. Sonunda Handan’a telefon etmişti Bülent. Ama cevap vermiyordu Handan, demek ki onun gözünde Bülent diye biri yok diye düşündü. Handan, tamamiyle onu silmişti hayatından ya da

Bülent öyle düşünüyordu.

Bülent, eve gitmiş ve morali bozuktu. Annesine birkaç soru sordu. Sevilmediğini düşünüyordu Bülent. Bunun berbat bir şey olduğunu herkes bilirdi. Sonrasında delirmiş bir şekilde Handan’ın annesine telefon açmıştı.

Telefonda dediği tek şey şuydu "Alo, seni seviyorum". İnsan bir şeyleri söylerken zamanını mı beklemesi gerekiyordu yoksa her an söyleyebilecek gibi hazır mı olmalıydı?

Günler geçiyor Nurullah kafayı yiyordu. Handan’ın kardeşi konuyu birden Samet’e getirmişti, onun sol görüşlü olduğundan bahsediyordu, Nurullah da sevmezdi bunu, gerçi Handan’ın kardeşi o’na Berke diyordu ne de olsa 3 ismi vardı. Yine yaz gelmişti, her şey daha da boka sarıyordu.

Dursun Amcası ölmüş, tüpçü tamamen Berke’ye kalmıştı. Handan’ın kardeşi yine uğruyordu her geçtiğinde. Berke Abisini eve davet ediyordu, bir şeyler olduğu ortadaydı. Eve çağırmıştı. Amacı onu Samet ile yüzleştirmekti. Samet, darbeyi indirmişti. Daha da kötü olmuştu Berke. Silahı çıkarmıştı Samet’i korkutmak için. Handan’ın kardeşi "yapma" diye bağırıyordu bir yandan. Artık her şey sona ermişti. Ve bu öyküden sevdiğim bir kısım:

“Apartmanın girişindeki lambayı sen mi kırdın Bülent?” “Hangisini?” “Otomatik yanan, sensörlü lamba.” “Hayır!” “Komşu görmüş, yalan söyleme. Süpürge sapıyla kırmışsın dün gece.” Önüme baktım. “Neden kırdın?” Cevap yok! “Hasta mısın evladım? Söyle bana, neyin var, neden kırdın lambayı, yapma böyle..” “Kırdımsa kırdım, ne olacak! Çok mu değerliymiş?” “Lamba senden değerli mi evladım, lambanın a…a koyayım, lamba kim? Yöneticiye de dedim; lambanızı s..yim, kaç paraysa veririz. Sen değerlisin benim için.” “Beni görünce yanmıyordu baba.” “Nasıl ya?” “Görmezden geliyordu, yanmıyordu. Kaç sefer yok saydı beni.” “E beni görünce de yanmıyordu bazen, böyle el sallayacaksın havaya doğru, o zaman yanıyor.” “Hadi ya! sahiden mi?” “Evet. ucuzundan takmışlar. Bizimle bir alakası yok.” Babama sarıldım, yıllar sonra…’’

Bu son öyküde yazdıklarım spoiler gibi gözükse de kitap 3 defa okunup akılda kalanlar kelimelere yansımıştır. Ve öykülerin her birinde kendinizden bir parça bulacaksınız, hüzünleneceksiniz, eski anılar aklınıza gelecek. Yaptığınız serserilikler bir yandan aklınızdan çıkmayacak. Kırdığınız camlar, mahalle maçları, aşık olduğunuz komşu kızı ya da olmadığınız. Taşrada ve kainatta yapayalnız kalmış erkek çocukların hikayesi. Yoldan çıkmış bir neslin manifestosu.

Özetlemek gerekirse Emrah Serbes çabuk öfkelenen, kolay vazgeçen, baştan çıkmış erkek çocukları konuşturuyor. Kederli, insana dokunan komik hikayeler bunlar.

Yazan: Cem Kurtuluş

http://sallanyuvarlan.blogspot.com/2012/01/emrah-serbes-erken-kaybedenler-erken.html

Uzun süren emeklerim sonucu böyle bir şey yazılmıştır, paylaşmak istedim.

Bayan Arıza'dan Not: Paylaşımın için sonsuz kez teşekkür ederim. Kitabı en kısa sürede edineceğim. Alıntılarından müthiş etkilendim Cem, sağolasın.