Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: All Cops are Bastards (2012)

Bayan Arıza tarafından Haziran - 18 - 2012 zamanında yazılmıştır.

A.C.A.B., 1940'larda Birleşik Krallık madencilerinin grevleri sırasında kullanıldı ilk kez. Kısaltma olarak kullanılan şifrenin anlamı sorulduğunda grevciler, Always Carry A Bible (Daima Kutsal Kitabı Taşı) olduğunu söylemişlerdir. Taraftarlar arasında A.C.A.B (All Cops Are Bastards) olarak çevriliyor, kimileri de "All cops are Beautiful" diye yapıyor açılımını.

Bu kelimeden dolayı kodese tıkılma olasılığınız yüksek. Ve Aynasızlar; onlar her yerdedir. Her yerde onlar tarafından göz önündeyizdir, cop ve biber gazı kullanma yetkileri vardır, aniden seni kodese götürme gibi yetkileri vardır. Soru sordurmazlar, cevap veremezsin, ağzını her zaman kapalı tutmak zorundasındır. Bu zorunluluk böyle gider. Ve şimdi 2012 yılında vizyona giren "A.C.A.B.: All Cops Are Bastards" filminden bahsedelim.

Filmde olaylar üç çevik kuvvet polisi etrafında dönüyor. Ve kendilerini şiddet dolu bir dünyaya orantılı/orantısız tepki verirken görüyoruz. Orantılı-orantısız güç kullanımlarından dem vuruyor film. Çevik kuvvetin bütün yetkilerini elinde bulundurduğunu, bir yoldaşı öldürdüklerinden ortalığı dağıtmaya kadar gideceklerini, ama bir taraftar öldüğünde ses çıkarmadıklarını ve aynı zamanda polise ifade etmek zorunda kaldığında mazeret bulmaya çalışmasını filmde çokça görüyoruz.

Her şey bir Napoli taraftarının bir polisi bıçaklaması ve polisin bir süre sonra topal kalmasıyla başlıyor. Yatağına bağlı kalan bir adam ne yapabilir ki bu durumda? Çocuğundan bir süredir haber alamaması onu endişelendirmiştir ve onu o ortamdan koparmak istese de bu işe yaramaz. O ortama girdiğinde oğlu ona "sen çevik kuvvetsin" diye seslenmiştir. Ve ortamda bulunanların hepsi de polis düşmanıdır, adamı kapı dışarı etmişlerdir.

Filmde her türlü karaktere rastlamak mümkün. Topal, deli, kafayı bozmuş psikopat..Bir polisin öldürülmesiyle ekip toplanır, polisi öldürenlerden hesap sorarlar, acımasızca coplarlar. Öldüresiye bir işkence şeklidir bu, orantısız güçtür.

Lazio taraftarının bir polis tarafından öldürülmesiyle her şey daha da kızışır. Taraftarlar ayaklanır, Romalılar ve Laziolular bir yerde toplanır ve polisler bunun haberini alır. Ve Topal Polisin oğlu 3 Arnavut’u öldürmekle suçlanır. Polis oğluna bunu yapmadığını söylettirmek ister oğlu zarar görmesin diye. Polisler, işler kendilerine geldiğinde nasıl da her şeyi saklar. Filmdeki o sahnelerden biri de trende geçmektedir.

Polis, taraftardan kimlik çıkarmasını ister, taraftar kimliği çıkarmaz ve polis sert bir şekilde taraftarı coplamaya başlar. Coplasa da bu sonradan unutulacaktır, çünkü yalan söylemeye başlamıştır polis amirleri. Konu, taraftar olunca polis onu kodese tıkmak için elinden geleni yapar, ama iş kendine geldiğinde mazeretler diz boyudur.

Polis gücünün orantılı-orantısız kullanıldığı, sadece taraftara değil, polisin herkese karşı şiddet uyguladığını anlatan bir film. Tavsiye edilir.

Yazan: Cem Kurtuluş

http://sallanyuvarlan.blogspot.com/2012/06/acab-all-cops-are-bastards-2012.html

Cem Kurtuluş’tan çok sevdiğim bir film kritiği: Dead Poets Society (Ölü Ozanlar Derneği)

Bayan Arıza tarafından Haziran - 16 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Dead Poets Society, 80’li yılların sonlarına doğru çekilmiş olağanüstü bir filmdir. Filmin en önemli ayrıntısı ise Robin Williams’ın filmde  oynamasıdır. Daha önce Robbin Williams’ı "Good Morning Vietnam" filminden tanıyordum. O filmde de görevini en iyi şekilde yerine getirmişti. Filmdeki amaç askerlerin morallerini yüksek tutmaktı.

Ölü Ozanlar Derneği'ndeki görevi ise daha farklı. Robin Williams filmde "John Kearning" karakterini canlandırıyor. John Kearning Welton Akademisi'ne öğretmen olarak yollanmıştır. Okul, disiplinli ve çok ciddidir, bundan öğrenciler de nasibini almaktadır. Fakat yeni İngilizce öğretmeni John Keating'in okula atanmasıyla çok şey değişecektir.

Keating, derslere girdiği andan itibaren öğrencileri güldürüp, morallerini yükseltir. Keating’e öğrenciler ısınır. Keating bir gün öğrencilerinden ders kitaplarını yırtmalarını ister, bazıları karşı çıksa da yırtarlar. Aniden müdür girer içeri, kontrol eder, ama Keating’in orada olduğunu görünce şaşırır.

Keating'in öğrencilerden bazı istekleri vardır. O da kalıplaşmış düşünce şekillerinden uzaklaşmaları ve hayatlarını dolu dolu yaşamalarıdır. Bir gün konuşurken "carpa diem" kelimesi geçer, diğer bir anlamı "an'ı yaşa". Kısacık boktan geçen bir yaşamda her an'ı dolu dolu yaşamak gerektiğini vurguluyor filmde de.

Ölü Ozanlar Derneği, ailelerimizin baskısından uzak, tutkularımızı özgür bir şekilde yaşamak ve elde etmek için yaşamın her anının ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalışan bir hayat okuludur. Özgür bir şekilde hayata gözlerimizi açarız, ancak hep başkalarının kontrolü altında yaşamımızı sürdürürüz. onların bizim hakkımızda düşündüklerinden başka bir şansımız yoktur kendi hayatımıza dair. Bir süre sonra bu durum bizi sıkmaya başlar. Bir çıkış yolu bulmaya çalışırız, kendi geleceğimiz ve hayatımız hakkında söz sahibi olmak isteriz. kendimizi bir anda, sonu hüsranla bitecek bir maceranın içinde, Ölü Ozanlar Derneği’nde buluruz. İşte böyle bir şeydir Ölü Ozanlar Derneği.

Bunları da aktardıktan sonra Keating'e geçelim biraz: Keating, öğrencilerin üzerinde derin bir etki bırakır. Öğrenciler şiir ve nitelikli yapıtlarla tanışırlar. Bir süre sonra Keating okuldan müdür tarafından atılır. Bu yanlışlık öğrencilerindir. Çünkü Ölü Ozanlar Derneği'ni öğrenciler kırmıştır. Keating sırrını sadece onlara söylemiştir.

Bu  olayları geride bıraktıktan sonra Neil’in tiyatroyu ne kadar çok istediğine gelelim. Onu çok istiyordur,ama babası onun tiyatro oynamasına karşıdır. Ama o diretir bu durum karşısında, "ne olursa olsun yapacağım" der. Bundan önce sevdiği bir kız vardır, ona şiir yazmış, çiçek almış ama kız karşılık vermemiştir. Ama kendinde o cesareti bulduğu için kendini mutlu hisseder.

Neil tiyatro sahnesine çıkar ve başarılı olur. Tiyatro bitiminde babası ile karşılaşır, şok olur. Keating yetenekli olduğunu söylese de babası buna aldırmaz. Eve geldiklerinde bir şeyler söylemek ister, ama babası konuşmasına izin vermez. Burada da özgürlüklerin kısıtlandığını görüyoruz. Ve en sonunda Neil intihar eder ve bunun sonucunda arkadaşları çok üzülür. Arkadaşları arasında bir kişi Keating’i suçlar, ama onun suçu yoktur.

Okul müdürü, Keating yerine derslere girer, öğrencilerden birine okumasını söyler ama Keating kitap sayfalarını yırttırmıştır öğrencilere. Müdür, önüne kitap koyar, öğrenci okur. Hâlâ sınıftadır Keating, öğrenciler gözlerini ondan alamaz. Sınıfta en sonunda herkes Keating için ayağa kalkar, müdürü umursamazlar. Keating’e ne kadar bağlı olduklarını gösterirler. Gerçek savunma budur işte.

İzlenilmesi gereken bir klasiktir. İzlemediyseniz çok şey kaçırdınız demektir. http://sallanyuvarlan.blogspot.com/2010/02/dead-poets-society-olu-ozanlar.html

Cem Kurtuluş’tan Konser Kritiği: Motörhead

Bayan Arıza tarafından Haziran - 13 - 2012 zamanında yazılmıştır.

16 Temmuz günü bizim için kutsal günlerden biriydi. Daha önce 98’de Motörhead organizatörlerin g.tlüğüne gelmişti. Lemmy bu durumu böyle açıklıyordu. Her şeyi hazırlamışlar tam gelecek iken organizatör i.neliği. O gündür bugün herhalde Lemmy bir daha s.ksen bu ülkeye uğramaz diye düşünmüştüm.

Her neyse bu muhabbetleri geçelim. Konser öncesini ve sonrasını anlatayım. Oraya sadece Motörhead için gitmiştik. Onun öncesinde birkaç grup sahne almıştı. Biz de her zamanki gibi biralarımızı yudumluyorduk.

Motörhead 21:15 gibi sahne aldı. Lemmy karşımızdaydı, Motörhead karşımızdaydı. "Ulan gerçek mi?" diyorduk kendi kendimize. Çıldırıyorduk adeta. Sahne önünden bilet almıştım ama etrafımda odun gibi duranlar da yok değildi. Ön taraf ta arka taraf da çılgınlar gibi eğleniyordu. Lemmy, karizmasıyla, kirli ses tonuyla karşımızdaydı.

Şarkılar çabuk geçiyor biz ise zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorduk. Iron Fist, Stay Clean, Ace of spades, Overkill, Over the top Get back in line çalınmıştı. Ama şarkılar bitmemişti. Ne kadar çalarlarsa çalsınlar bize az gelecekti, bunu biliyorduk. Going to brazil, killed by death.

Overkill ile kapanışı yapmışlardı. Üstümdeki tişörtü çıkartmış sallıyordum. Her yerim ter içindeydi. Tanrıları bu sayede görmüş olduk ve Lemmy de bu defa organizatörlüğün g.tlüğüne denk gelmemişti.

Yazımı bitirmeden önce şunu da belirtmek istiyorum "Motörhead neden Rock'n'Coke’a geldi?" diyenler de oldu. Rock'n'Coke’u destekleyen biri değilim. Motörhead gelir, çalar ve gider. Kimseyi umursamaz. Onların ne olduğunu zaten dünya biliyor. Bir daha gelsinler bir daha gidelim. Neticede İstanbul’dan Tanrı Geçti.  

Cem Kurtuluş’tan Konser Kritiği: Radical Noise

Bayan Arıza tarafından Haziran - 12 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Şimdi nereden başlasam bilemiyorum. Yine sakat bir konseri geride bıraktık. Radical Noise, 9 Haziran Gecesi Indigo’da sahneye çıktı. D.R.I konseri gibi deli bir kitle vardı ortada yine. Onun öncesinde de başka gruplar vardı. Chopstick Suicide ve Lifelock’u izleyebildim. Lifelock daha önce izlediğim bir gruptu, bu konserde de iyi performans çıkardılar.

Ama Chopstick Suicide gaz müzikleri olsa da sevdiğim bir grup olduğunu söyleyemem. Onlar da sahneden indikten sonra bizler Radical Noise’ı beklemeye koyulduk. Mekân aniden dolmuştu. Radical Noise sahneye çıktı, ortalığın kızışacağı belliydi.

Ve Konserin başlamasıyla kaos ortamı oluşmuştu. İnsanlıktan çıkmıştık adeta. Şarkılar devam ettikçe bizler havada uçmaya devam ediyorduk. Yere düşenler, konser esnasında fenalaşanlar, en yüksek kim zıplayacak diye yarışa girenler, kendini kaybedenler, stage dive’larda kafasına tekme yiyenler, gözleri moraranlar, 90’lar ruhuna herkesin selam çakması, ortamda herkesin Radical Noise’e beraber eşlik etmesi, her anda yere çakılanlar, üstünde basılamayan ayak bilekleri, kaburgasından ağrıyı hissedenler ve ertesi gün o ağrıyla uyananlar. Daha birçok şey sayılabilir.

"Çığlık" çaldığında insanların gözünde öyle bir öfke vardı ki bu görülmeye değerdi, Sivas katliamı unutulamazdı. Öyle güçlü şarkıya eşlik ediyordu ki kendimizi kaybediyorduk, kendimizi kaybetmemiz sadece bu şarkıdan ibaret değildi. "Chaos Flows" da  yerin dibine çakılmıştım artık, büyük bir enerji patlaması yaşamıştım. Hâlâ şarkının etkisi geçmiş değil, aynı zamanda vücudumun ağrıları da.

"Actors acts well" ile kaos devam ediyordu. O andaki halimizi anlatmak gerçekten zor, o kaosun içine girenler bunu anlar. Ve bu şarkıda burnu yamulanlara rastlamak zor olmasa gerek, bu tanım o kaos için yeterli olacaktır.

"Fade away" de frene basmış ve tekrardan hızlanmıştık. Radical Noise’ın hızına yetişebilmek olanaksızdı, işte bu şarkıda öyle yükseklere zıplamıştık ki birbirimizle yarış halindeydik. "Back out, burn a fire" da çalınan şarkılar arasındaydı, çiz-körsün’ü de unutmamak gerek.

Konserden çıktığımda aklımı yitirmiş şekildeydim, en son D.R.I konserinde bu şekilde hissetmiştim. 10 yıldır birbirini göremeyenler bu konserde görmüş oldu, buna sebep olan Radical Noise var olsun, sağolsun. Söyleyeceklerimiz elbette bunlarla sınırlı değil ama ne kadar söylesek de birşeyler eksik kalır. Yine de "bu konserde bu kadar delirmişken bu konserin bir yazısı mutlaka olmalı" dedim ve yazdım.

Not: Bu kritik için Cem'e çok teşekkür ediyorum. Ruhuna sağlık üstat. Gitmiş kadar oldum (bayan arıza).

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “The Bridges of Madison County”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 30 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Zordur köprüleri yakmak, o köprüleri geçmek ve oradan sonsuzluğa doğru ilerleyebilmek, cesaretli olabilmek, havalanmak, arkandakileri umursamamak ve yalnız kaldığında gerçek bir kadına ihtiyaç duymak, hepsinin zorluğu vardır. İnsanın düşlediklerini gerçekleştirememesi acıdır, bu acı bir yerlerde kalır ve oradan hiç çıkmaz. Korkuları yenmelidir insan, duygularına yenilmelidir, duygularından kaçmamalıdır, korkak bir ahmak olmamalıdır. Her şey bir köprü misalidir. Ya dümdüz gidip cenneti görürsünüz ya da cehennemin dibine doğru yolculuğa çıkarsınız.

Clint Eastwood'un "Madison Kasabasının Köprüleri" filmi bu konuları ele alıyor. Küçük bir kasabada yaşanan gizli ve yaşanmamışlıklarına özlem duyan ev kadınıyla vahşi doğa fotografçısı Robert’in duygu ve düşüncelerinin buluştuğu bir romantizm daha çok ve yasak olmanın getirdiği heyecan ve çekingenlikler birçok duygu…4 gün süren yasak ilişki ve o ilişkiye dair her şey, birbirlerinden kopamayan ve arzularla tutuşan bir kadın ile bir adamın hikâyesi…

Birbirlerine yakın iki kişiydi, ama Francesca  evli bir kadındı.  Onun için en kötü tarafı buydu, her şeyi bırakıp gidebilirdi Robert ile, Robert bunu istemişti, ama  Kadının arkada düşündükleri vardı. Ailesi ve çocukları. Onları bırakıp gidemezdi. O 4 günü deliler gibi yaşadılar. İçtiler, beraber yemek yediler, seviştiler, dans ettiler, her şeyi yaptılar.

Hissettiklerini yaşadılar, istediklerini yaptılar. İnsan, duyguları izin verirse her şeyi yaparmış mesajını verdiler. Mutluluğun anahtarını öyle bulmuşlardı, kendilerine yakınlaşarak. Mutlulukları ancak kaçabilselerdi uzun sürebilirdi. Ve böyle duygular her zaman gelmiyordu, yaşadıkları anında elinden uçabiliyordu. 4 gün tamamlanmıştı artık, ailesi eve dönmüştü.

Ama aklı halen Robert’te idi. O yataktaki sevişmelerini, bardaki dans edişlerini, o köprüde yaşanılan dakikaları unutamamıştı. Her yer ona Robert’i hatırlatıyordu. Robert geriye sadece bir şey bırakmıştı.  Francesca odaya girdi, odanın içinde bir kutu vardı ve içinde 4 günün anısına dair CD'ye benzeyen bir şey vardı, onu açtı, anılar gözlerinde canlanmıştı yeniden, ama onu geri getiremezdi.

Yaşanmıştı vegitmişti. Francesca geri kalan hayatını ailesine adayarak geçirdi, ama aklı her zaman Robert’taydi. Filmde de dediği gibi: 

"Hayatta bu tür duygular sadece bir kez hissedilir."   "Aşk böyle yaşanmalı" dedirten bir Clint Eastwood klasiği, sadece Clint Eastwood dersek haksızlık etmiş oluruz. Meryl Streep ve Clint Eastwood’un oyunculuğundan söz etmeye gerek yok, inanılmaz bir oyunculuk sergilemişler.

"1995 yapımı bu klasiği kaçırmayın" derim.

İnanılmaz bir hikâye, inanılmaz oyunculuklar ve geriye kalan tek şey sizin bu filmi izlemeniz, deneyin, pişman olmayacaksınız.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Tabutta Rövaşata

Bayan Arıza tarafından Ocak - 9 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Hayata tekme atamayanların, bir köşede kalanların, hayatın tekmesini yiyenlerin filmidir "Tabutta Rövaşata". Film boyunca "Mahsun" karakteri vardır. "Ah masum ah" diyerek kendimiz ondan alamıyoruz. Hayatın tüm olumsuzluklarına rağmen hayata küsmüyor, hayatına devam ediyor, dostlarını seviyor ve onlara kazık atmıyor, tek ihtiyacı geceleri başını sokacak bir yer, bulamadığında araba çalıyor çaldığı arabalarında içinde yatıyor ısınmak için.

Arkadaşı Sarı gibi ölmek istemiyor. Sarı öldükten sonra hayatı daha da değişiyor. İtfaiye, ambülans, İETT otobüsü ne varsa çalıyor Mahsun. Mahsun vicdanlı adamdır, bir köpeğe çarptı mı bile ona yardım eder. Arabayı kaçırdığında hız yaparak bir köpeğe çarpar bunun sonucunda onu hastaneye götürür. Sonra Mahsun ve arkadaşlarının bir de babası vardır onların "Reis" dedikleri. Bütün dertlerini onunla paylaşırlar.

Hepsi birlikte içer, birlikte ısınırlar çoğu zaman. Hatta "Mahsun"a kalacak bir yer bile ayarlamıştır. Mahsun’u artık ne karakollar kabul eder ne de başka yerler. Mahsun, Kalacak bir yer bulamamaktan araba çalmaya devam eder. Sonrasında Reis kahveciyi ikna eder Mahsun’a bir yer bulur. Mahsun  artık orada kalacaktır.

Mahsun iki işe birden bakar. Tuvalet temizler, tuvalet bekçiliği yapar. Mahsun para kazandığı günün birinde Reis ve yanındakilere birer şişe şarap alıp "Sarı"ya gidelim der. Onun mezarına gidip şarap içerler, mezarına şarap dökerler bunun öncesinde de bunu yapmışlardı.

Mahsun bütün bu koşuşturmalara rağmen aşk’a olan inancını kaybetmemiştir. Ama aşık olduğu kadın vücudunu erkeklere para karşılığı satıyordur ama Mahsun’un bundan haberi yoktur. Kadın, tuvalete uğrar her zaman uyuşturucu müptelasıdır. İzlerken "olma be adam" desek de bu nafiledir. İsmini bile bilmediği bir kadına evinin anahtarını veriyor, "bizim oraya gelip kalabilirsin" diyor. Mahsun bütün olanlara rağmen kadın’ın "hayat kadını" olduğunu sonradan anlıyor. Kadın bu kazandığı parayla eroin satın alıyor. "Mahsun beni Taksim'e götür n'olur" diye yalvarıyor kadın. Mahsun ne kadar kadına saydırıp "o.ospu" dese de kadını istediği yere götürüyor bunun sonrasında kadın halsiz, bitkin bir şekilde bırakmıştır Mahsun.

Sonrasında Tekne’yi kaçırıyor. Kısa bir gezintiye çıkıyorlar. Gezinti sonrasında tekne Mahsun, kadın’a sarılmışken sarsıntı geçiriyor. Kadın tehlikeyi atlatıyor neyseki ve tekne’nin sahibi Reis bunu öğrendiğinde Mahsun için hiç iyi şeyler olmaz. Mahsun, sopalarla dayak yiyor ve film bitmeden önce tavuskuşu çalar Mahsun eskiden çaldığı gibi. Cebinde beş kuruş yoktur, yatacak yeri yoktur tek seçeneği budur. Bunun sonucunda da yakalanıyor.

Filmde ne ararsan var. Hayata dair her şey filmin içinde var. Alkol, eroin, mast.rbasyon, sokaklarda donan kimsesizler, polislerin acımasızlığı, insanların hiçe sayılarak suçlanması ve birçok şey. Ve hayat çok acımasız…

Ahmet Uğurlu, şu ana kadar çok filmde oynadı. Oyunculuk konusunda da çok önemli bir isim ama bu filmde çok farklı bir oyunculuğu söz konusu.

Son olarak diyorum ki "Derviş Zaim’ler ölmesin!!".

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Kader

Bayan Arıza tarafından Ocak - 8 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Masumiyet’i  izleyenler bilir ki; Bekir, Uğur’a aşıktır uğur ise Zagor'a . Saplantılı aşktır bunlar.  Böyle zincirleme gider.  Uğur ,annesi, felçli babası ve erkek kardeşiyle birlikte yaşayan, hareketli, gözü dışarıda olan bir kızdır. Aşık olduğu adam çeşitli suçlardan hapis’e giren biridir. Bekir ise mahallenin en temiz en yürekli çocuklarından biridir.

Her ne kadar uğur ile Bekir’in birlikte olmaları imkansız olsa da Bekir onun peşini bırakmaz.  Onu unutmak için başkasıyla evlenir, hayatı çok kötü geçer.  Evlendiği kişiyi mutsuz eder, üstelik bir de çocuğu vardır. Ama aynı zamanda aklı  uğurdadır.

Uğur, nereye gitse onun peşinden gider. Onu hiçbir yerde yalnız bırakmaz. Uğur ise geçiminin gazinoda şarkı söyleyerek aynı zamanda fahişelik yaparak sürdürür.  Bekir, uğur yüzünden bıçaklandığı halde gözü uğurdan başkasını görmez.

Kafayı yemek üzeredir artık. Artık Uğur’un çalıştığı yere gidemez olur, uğur o ara şehir şehir geziyordur.  Uğur onun yüzünü görmek istemese de onlar bir türlü ayrılamamıştır. Uğur evlenmiştir artık, çocuğu vardır.

Zagor’u bir gün hapishanede  ziyaret etmek isterken Zagor’un Uğur'u dövmesi üzerine; Uğur, Zagor’u bıçaklamıştır.  Filmin sonu gelmiştir.

Uğur ile Bekir birbirlerine yakın görünse de aslında bir o kadar da uzaktır. Aynı Uğur'la zagorun aşklarındaki gibi.  Bekir, Uğur'la kafayı yemiş ,Uğur da Zagor'la. Böyle çelişkili durumlar içerisindeler.

Film bir o kadar gerçekçi ve sade. Sokak ağzı diyaloglar, küfürler, samimiyet.  Bu da filmi daha izlenir hale getirmiş.  Bu film de Erkan Can’ı daha çok görmek isterdik, o da aralarda konuşuyordu sadece.  Filmin içinde  Erkan can otururken öylesine ‘’Masumiyet filmini izlediğini gelen seslerden anlıyoruz’’.  Aşkın insanı nasıl değiştirdiğinin bir kanıtıdır bu film, ve sıradan bir aşk değildir.

Yazıyı bitirmeden önce;  Zeki Demirkubuz , Masumiyet’i daha önce çekmiş olmasına rağmen Kader’in senaryosunu ondan önce yazmıştır.

Yazan: Cem Kurtuluş

Not: Spoiler gibi gözükebilir ama akılda kalanlar sadece.  

İstanbul’da Afrika filmleri rüzgarı esecek

Bayan Arıza tarafından Ocak - 4 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Bu haberi sevgili enderinden bizlerle paylaştı:

İstanbul Modern Sinema, 5-22 Ocak tarihleri arasında "Afrika" başlığıyla düzenleyeceği programda 10 filmi sanatseverle buluşturacak.

İstanbul Modern Sinema'dan yapılan açıklamaya göre, yarım yüzyıllık tarihiyle dünyanın en genç kıta sineması sayılan, ancak bu süre içinde çıkardığı benzersiz filmlerle küresel sanat hayatına büyük bir zenginlik katan Afrika sinemasından bir programın sunulacağı etkinlik, 5-22 Ocak tarihleri arasında “Afrika” başlığıyla gerçekleşecek. Uzmanlığı Afrika antropolojisi olan Illinois Üniversitesi profesörlerinden Mahir Şaul'un hazırladığı 10 filmlik bir seçkinin sunulacağı etkinlik, 1960'larda doğan Afrika sinemasından bir dizi başyapıtı içeriyor.

Filmler, geleneksel sanatlardan video ve avangarda uzanan Afrika sinemasının şaşırtıcı çeşitliliğini gözler önüne seriyor. Programda, Rüzgar (Finye), Saraunya, Belirli Bir Bakış, Faat Kine, Töre, Sırtlanlar, Karmen Gei, Mutluluğu Beklerken, Kanlı Kızlar Kulübü, Kuru Mevsim filmleri gösterilecek. (AA)

Kaynak: Radikal

‘Gelecek Uzun Sürer’ Toronto’da

Bayan Arıza tarafından Aralık - 14 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Bu haberi sevgili enderinden bizlerle paylaştı:

Özcan Alper’in yönetmenliğini üstlendiği Gelecek Uzun Sürer filminin dünya prömiyeri 8-16 Eylül tarihlerinde yapılacak 36. Toronto Film Festivali’nde gerçekleştirilecek. Bu sene Toronto’ya Türkiye’den giden tek film olan Gelecek Uzun Sürer, dünyanın dört bir yanından en iyi sinema filmi örneklerine yer verilen Çağdaş Dünya Sineması bölümünde gösterilecek.

Film Toronto Film Festivali’nin ardından Türkiye prömiyerini 17-25 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilecek 18. Adana Altın Koza Film Festivali’nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda yapacak.

İlk filmi Sonbahar’la yurtiçi ve yurtdışında 30’dan fazla ödül alan Özcan Alper’in ikinci filminin yapımcılığını Almanya (UNAFILM) ve Fransa’yla (ARIZONA FILMS) beraber NAR FİLM üstleniyor.

Filmde İstanbul’da bir üniversitede doktora yapan Sumru’nun ağıt araştırmaları için ülkenin güneydoğusuna yaptığı yolculuk konu ediliyor. Filmin başrollerini Gaye Gürsel, Durukan Ordu, Sarkis Seropyan ve Osman Karakoç paylaşıyor.

Geçtiğimiz sene İstanbul, Diyarbakır, Van ve Hakkari kırsalında gerçekleştirilen Gelecek Uzun Sürer’in çekimleri toplam sekiz haftada tamamlandı. Film T.C. Kültür Bakanlığı, EURIMAGES, CNC (Fransa), NRW (Almanya), Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, Diyarbakır Sur Belediyesi ve Van Belediyesi’nin katkılarıyla gerçekleştirildi.

Gelecek Uzun Sürer Kasım 2011’de vizyona girecek.

Kaynak: ntvmsnbc  

Emek Kamuoyuna Emanet

Bayan Arıza tarafından Aralık - 14 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Bu haberi sevgili enderinden bizlerle paylaştı:

Emek Sineması'nın yıkılmasını öngören projeyle ilgili yürütmeyi durdurma kararı, aynı mahkeme tarafından kaldırılıp sinemanın yıkımına giden yol açılınca, Emek'i kurtarmak için uğraşan sivil girişimler tekrar örgütlenmeye başladı.

İstanbul Kültür Sanat Varyetesi facebook ve twitter üzerinden sanal Emek nöbeti başlattıklarını söyledi. Emek sineması direnişçileri sanal ortamda "Emek Bizim adlı facebook grubundan ve Twitter'da #emeknobeti etiketiyle yolunuz Emek Sineması'na düştükçe Emek Sineması'nın durumunu güncelleyin" mesajı yaydı. Bir süredir toplantılar yapan Occupy İstanbul da Emek direnişine katılma kararı aldı.

Yürütmeyi durdurmaya durdurma İstanbul'un sinema kültüründe önemli bir yere sahip olan Emek Sineması'nın yıkılmasını öngören projeyle ilgili olarak Mimarlar Odası'nın açtığı davada verilen yürütmeyi durdurma kararı yaklaşık iki yıl sonra yine aynı idare mahkemesi tarafından kaldırıldı. Mahkeme yürütmenin durdurulması isteminin reddine itiraz yolu açık olmak üzere karar verdi.

Mimarlar Odası bu gelişme üzerine, üç uzmanın hazırladığı bilirkişi raporunu hazırlayan üç uzmandan ikisinin dava konusu projenin kültür dokusuna uygun olmadığını belirttiğini vurgulayarak konuyla ilgili olarak itiraz haklarını kullanacaklarını açıkladı.

Mahkemenin kararı üzerine açıklama yapan bir diğer örgüt de Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) oldu. SİYAD "Emek Sineması'nı yıktırmayacağız" başlıklı açıklamasında, sinemanın sevenleri tarafından terk edilmeyeceğini dile getirdi. "Türkiye'nin sinemaseverleri ve sinema yazarları olarak, ilk kazma darbesinin indirilmek istendiği anda da Emek'in yanında yer alınacağı"nın vurgulandığı açıklamada dayanışma çağrısında bulunuldu.

Eylemler sonuç vermişti 9. İdare Mahkemesi 12 Mayıs 2010'da işlemin uygulanması halinde telafisi güç ya da imkansız zarar doğuracak nitelikte olduğu gerekçesiyle Emek Sineması'nın yıkılması kararının durdurulmasına hükmetmişti.

Karar öncesinde haftalarca Emek Sineması'nın bulunduğu sokakta sinemanın kapatılmasına ve yıkılmak istenmesine karşı protesto eylemleri düzenlenmiş, Beyoğlu'nda çok sayıda yürüyüş, sokakta günlerce etkinlikler yapılmış, gönüllüler Emek Sineması nöbeti tutmuştu.

Nisan ayındaki eylemlerden birinde protestocular "Emek'ten çıkın Demirören'i yıkın", "Emek bizim İstanbul bizim" sloganlarıyla Demirören AVM'ye girmiş, alışveriş merkezini kısa süreliğine işgal etmişti. Bini aşkın kişinin girdiği, Demirören Holding'in Beyoğlu İstiklal Caddesi üzerinde inşa ettirdiği ve imar kurallarına aykırı olduğu iddia edilen Demirören AVM eylemine sinema yazarları ve sanatçılar da katılmıştı. (YY)

Kaynak: Bianet.org