Misfits

Bayan Arıza tarafından Mart - 16 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Bugüne dek izlediğim en iyilerden, delicesine hastası olduğum ve maalesef sona ermiş olan dizi. IMDb'nin 8.8 vermekle sonuna dek haklı olduğu bu dizinin yaratıcısı Howard Overman. Biraz komedi, biraz drama ve biraz da fantastik öğeler içeriyor.

Müthiş aksanlara sahip bir İngiliz dizisi. Özellikle Kelly karakterinin "ay fukin lev yu" demesi ayrıca süper hiper bir durum.

Konusu spoiler vermeden şöyle; birbirinden problemli beş genç toplum hizmetlerinde çalışırken bir fırtına kopar ve bir takım güçlere sahip olurlar. Süper kahraman olamayacak kadar problemli olan gençler her bölümde bizi maceradan maceraya sürükler. Herhalde böyle muhteşem absürdlükte bir şey de ancak İngilizlerin elinden çıkabilirdi.

Dizi, 2009'da başladı ve son sezon 2011'de yayınlandı. Toplamda 3 sezondan oluşan Misfits'in son sezonu geçtiğimiz yıl sona erdi. Bölümler süre olarak uzun ama bölüm sayısı az maalesef.

Dizideki en sevdiğim karakterler Kelly ve Nathan, ancak Nathan karakterini oynayan Robert Sheehan 3. sezonda diziyi bıraktı. Gerekçe olarak da "artık aktör olmak istemiyorum" demiş. Dizideki en parlak oyunculardandı. "Simon" karakterini canlandıran Iwan Rheon da oyunculuğuyla göz dolduruyor.   Misfits; konusuyla, her biri şahsına münhasır süper oyunculuklara sahip tipleriyle ve müzikleri ile muhteşem bir dizi, kesinlikle tavsiye edenzi.

Oyunculardan bazıları:

Iwan Rheon  …  Simon Bellamy  Lauren Socha  …  Kelly Bailey  Nathan Stewart-Jarrett  …  Curtis Donovan Antonia Thomas  …  Alisha Bailey  Robert Sheehan  …  Nathan Young   

High Fidelity

Bayan Arıza tarafından Şubat - 10 - 2011 zamanında yazılmıştır.

HIGH FIDELITY 

Ne lezzetli filmdir bu ya. John Cusack olsun, Jack Black olsun, hepsi güzel.

Neden güzel? Çünkü beni anlatıyor, hayatının anlamı müzik olan, playlist yapan, koleksiyoncu bir adamı anlatıyor.

Nick Hornby'nin müthiş kaleminden çıkma bu film. Romanını da okumanızı tavsiye ediyorum.

Yönetmen Stephen Frears, John Cusack ve Jack Black'ten başka Cosby ailesinden tanıdığımız ve tabii ki Lenny Kravitz abimizin eski karısı gibi bir etikete de sahip olan Lisa Bonet var. Ayrıca Joelle Carter, Joan Cusack ve Sara Gilbert var.Her müzik severin mutlaka izlemesi gereken bir film High Fidelity. Ayrıca filmin soundtrack'i de çok iyi. Filmde geçen Belle and Sebastian muhabbeti de 🙂

Buyrun efem, filmden iki adet replik:

Çocukların şiddet dolu filmler izlemesinden endişe duyuluyor. Şiddet kültürünün etkisinde kalacakları düşünülüyor. Kimse çocukların kalp yarası, dışlanma, acı, sıkıntı ve kayıplarla ilgili binlerce şarkı dinlemesinden endişe duymuyor.

***

Fazla kilolu değilim. Dünyanın en zeki insanı değilim, en salağı da değilim. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği ve Kolera Günlerinde Aşk'ı okudum. Anladığımı sanıyorum. İkisi de kızlardan bahsediyor.

 

Irvine Welsh “TRAINSPOTTING”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Irvine Welsh "TRAINSPOTTING"

Aşağıdaki notlardaki her şey kitaptaki gibidir. İskoç ingilizcesini Türkçe'ye böyle çevirmiş çevirmen. Konuşma dili jargonu ve bolca da argo kullanmış.

Kitaptan Altını Çizdiklerim:

·    Kadınlar hakkında gerçekten de fazla bişey bilmiyodum. Hiçbi şey hakkında fazla bişey bilmiyodum.

·    Bıktım şu Elvis Costello götünden, ama herifi dinlemeden de duramiyom ki! Büyüleyici ibnenin teki bu herif!

·    On kutu Heinz domates çorbası, sekiz kutu mantar çorbası (hepsi de soğuk tüketilecek), bi büyük tüp vaniyalı dondurma (eritilip içilecek), iki şişe magnezyumlu süt, bi şişe paresetimol, on iki tane Rinstead ağız pastili, bi şişe multivitamin, beş şişe içme suyu, on iki tane Lucozade izotonik içicek ve bazı dergiler; hafif porno, Viz, Günümüz İskoç Futbolu, Golcü vs.

·    Odam boş ve halısız. Zeminin ortasında bi tane hasır var, üzerinde bi uyku tulumu, yanında bi elektrikli ısıtıcı ve az ötedeki bi sandalyenin üzerinde de siyah beyaz bi televizyon. Üç tane kahverengi plastik kovam var; yarıya kadar su ve bi mikrop öldürücüyle doldurulmuş; biri kusmak, biri işemek, biri sıçmak için.

·    Arkadaşlar ne büyük bi zaman kaybı! Her zaman sizi kendi toplumsal, cinsel ve zihinsel sıradanlıklarına çekmeye hazırdırlar.

·    Göğsümde ki büyük kara deliği doldurmak için bulduğum başka her yol boştur.

·    Annemi seviyom, onu çok seviyom, ama tanımlaması zor olan bi biçimde, ona anlatması zor olan, nerdeyse olanaksız olan bi biçimde. Ama yine de onu seviyom. O kadar ki artık benim gibi bi oğlu olmasını istemiyom. Keşke kendi yerime ona daha iyi bi oğul bulabilseydim. Bunu istiyom, çünkü değişimin bizim elimizde olan bişey olmadığını düşünüyom.

·    Eğer havalı bi okulu bitirmediysen bu şehirde asla doğru düzgün bi işe giremezsin.

·    Begbie'yle arkadaşlık etmek bi kadınla arkadaşlık etmek için mükemmel bi hazırlıktı. Bu size duyarlılık ve karşınızdaki insanın değişen hislerine karşı dikkatli olmayı öğretirdi.

·    Bizi sömürgeleştirdikleri için İngilizleri suçlamaya hakkımız yok. Ben İngilizlerden nefret etmem. Serseridirler o kadar. Bizi sömüren serseridir. Kendimizi sömürtecek eli yüzü düzgün, adam gibi bi kültür bile bulamamışız. Evet. Kala kala sikik serseriler sömürgeleştirmiş bizi. Bu bizi ne yapar? Aşağılığın aşağılığı, dünyann en iğrençleri yapar. Yaradılışından beri dünyaya gelmiş en berbat, iğrenç, sefil çöpler yapar. Ben İngilizlerden nefret etmem. Onlar üstlerine düşen boku yapmışlar o kadar. Ben İskoçlardan nefret ederim.

·    Hayat sıkıcı ve boş. Büyük umutlarla başlıyoz, sonra sıçıyoz. Sonra gerçek yanıtları bulamadan geberip gidececeğimizi fark ediyoz. Varlığımızı gerçekten değerli bi bilgiye, gerçek şeyler hakkındaki o bilgiye tam eriştiremeden, hayatımızı sadece farklı biçimlerde yorumlayan bütün o büyük fikirleri geliştiriyoz. Aslında, sadece kısa ve hayal kırıklığı dolu bi hayat yaşıyoz, sonra da geberiyoz. Hayatlarımızı kariyer veya kendimizi tamamen aldatmaya yönelik ilişkiler kurmak filan gibi boklarla doldurmaya çalışıyoz. Eroin iyi bi uyuşturucu, çünkü bütün o aldanışları ortadan kaldırıyo. Çekince kendini iyi hissediyosun, ölümsüz hissediyosun. Zaten kötüysen, o zaman daha da kötü oluyosun.

·    Benim sorunum şu: ne zaman sahip olmayı çok istediğim bişeye sahip olma olasılığı karşıma çıksa; kız arkadaş, ev, iş, eğitim, para filan, birden o şey bana çok aptalca ve anlamsız geliyo. O kadar ki artık onu istemiyorum zaten!

·    Rents bi keresinde polisin ve devlet büyüklerinin hiçbi şeyden koyu bi tenden daha fazla kıl kapmadıklarını söylemişti: kesin doğru.

·    Eski bitakım savaşların yıldönümünü kutlamak bence öküzlük, annıyo musun?

·    Birilerinden nefret etmek bizi neriye ulaştırır? Ne siktiminin yerine ulaştırır ki bizi nefret!

·    En yakın dostlarım çevremdeydi, ama kendimi hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim. Hayatta.

·    Toplum sıradanlığın dışında olduğunu fark ettiği insanları absorbe etmek ve değişirmek için ilginç bi mantık kullanıyo. Düşünün ki ben bişeyi biliyom, ama yine de hayatın kısa olduğunun farkında olduğum için ot kullanmak istiyom. Seni bırakmazlar ki. Seni bırakmazlar, çünkü bu onların başarısızlıklarının bi simgesi olur. İşin aslı, sen sadece onların sana önerdiklerini reddediyosun hepsi bu. Bizi seç. Hayatı seç. Banka ipoteklerini seç, çamaşır makinelerini seç, otomobilleri seç, bi divana oturup televizyondaki sulu zırtlak, iğrenç programları seyretmeyi seç, ağzına rezil gıdalar tıkıştırmayı seç. Çürüyüp gitmeyi ve yetiştirdiğin gerzek veletlere rezil olacak biçimde kendi altına etmeyi seç. Hayatı seç.

·    Jimmy Cagney gibi konuşmaya çalışıyordum, ama berbattım; genelde olduğu gibi. Yine de, başarısızlık, başarı…bunlar ne ki? Kimin sikinde. Hepimiz yaşıyoz, sonra ölücez, bu kadar da kısa bi zamanda. Bu kadar; siktiminin konusu kapanmıştır.

·    Güneşin bi gücü var. İnsanların ona neden taptığını anlamak zor değil.

·    Kendinden ödün vermeden, iğrenç ikiyüzlülüğe fazla bulaşmadan ve bu çürümüşlüğe kendini fazla kaptırmadan bi topluluğu tatmin etmenin en iyi yolu klişelere sadık kalmaktır. İnsanlar böyle zamanlarda klişeleri severler. Çünkü gerçek görünürler ve bi anlamları vardır.

·    Bende yirmi yaşıma gelene kadar, yirminin üstündeki herkesin hıyar olduğunu düşünürdüm. Yaşadıkça haklı olduğumu fark ediyom. Ötesi de çirkin özveriler ve çekingen bi geri çekilmedir ve bu ölene kadar artarak devam eder.

·    Bu dünyada biraz geyiğin ve içkinin silemeyeceği hiçbi dert yoktur.

·    Gerçi ahlakın politikayla ne işi olabilir ki! Politikanın tek derdi kıç yalamaktır.  

Irvine Welsh “Porno”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Irvine Welsh "Porno"

Aşağıdaki notlardaki her şey kitaptaki gibidir. İskoç ingilizcesini Türkçe'ye böyle çevirmiş çevirmen. Konuşma dili jargonu ve bolca da argo kullanmış.

Kitaptan Altını Çizdiklerim:

./. Hayatını yaşa! Kontrollü yaşa! Dışarı çık. Gez, dolaş. Takılmak istediğin her şeye takıl ama kontrolü elden bırakma. Artık sevişirken karşındaki insana doğum kontrol hapı ya da prezervatif kullanmadığını sor. Geçmişinden kaçma, ona saygı duy. Ölümü ciddiye al. Yaşını saklama. Sabahları uyandığında, akşamdan kaldığın için etrafa ve kendine söylenme. Başın ağrıyorsa ve ciğerlerin sana “bu ev yıkılıyor” mesajı veriyorsa doktora görünmeyi de ihmal etme. Alışkanlıklarını tamamen bırakmayı yeğleme; yoksa ya intiharı ya da hayattan ‘boş’ bi şeymiş gibi tiksinmeyi seçersin. Deşarj olmanın yollarını ara. Öfkeni sakla, yüzüne maske tak. Ruhsal, fiziksel ve zihinsel kaynaklarını tüketmek yerine hafta sonları spor salonlarına git, karateye başla mesela. Koşu bandında hızını artır. Hafızanı ve ciğerlerini boşalt ama beyninde delikler açmamaya dikkat et. Yavaş yavaş insan zaaflarına saygı duymayı öğren. Yeni arkadaşlar edin. Ölümü düşün. Bir gün öleceğini…

./. Kendim olmak için hiç zamanım kalmıyor.

./.  Çoğu kız yaşlandıkça kadın olur ama erkekler çocuk olmaktan hiç vazgeçmiyorlar.

./.  Bazen bir insanı tanımamak için çaba harcamanız gerekir.

./.  Bir insanı onun yokluğunda sevmek kolay ya da ondan nefret etmek, gerçekten tanımadığınız birisini…

./.  Seni tekrar görmek istediğini söyleyen birini terk etmek her zaman daha iyidir, çünkü kaçınılmaz olarak seni bir daha görmek istemedikleri için onları terk edeceğin bir gün mutlaka gelecektir. Hiç uğraşmamak en güzeli.

./.  Gene de bir edebiyat birimine asılmam gerekliydi ve ben de İskoç Edebiyatı’nı seçtim, İngiliz olduğumdan ve karşıtlığın bir şeyi yapmak için her zaman iyi neden olmasından.

./.  Bize öğretilen tek şey dışarı çıkıp bişiler yapmaya cesaret eden insanlara nasıl bok atacağımız ya da kıçlarını nasıl yalayacağımız. Sanat derslerinin yaptığı şey bu, bir sürü daha asalak parazit üretmek.

./.  Ya, cidden de modern hayata uyum sağlamak için tasarlanmamışım abi, bu kadar işte. Bazen her şey yumuşak yumuşak akmıya başlıyo sora harbiden panikliom ve her şey eskiye dönüyo. N’apabilirim ki?

./.  Kim olduğunu ve kim olmadığını anlamaya çalışmalısın. Hayatımızın gerçek macerası bu. Kendini bir yerde bulduğunda arkada bırakmış oldukların ve her zaman kendinle beraber taşıdıkların vardır.

./.  Bir Pazar günü e-maillerinizi kontrol etmeye çalışmak, kız arkadaşınızla aynı odada oturmaya dayanamadığınızdandır. Hayat bundan daha üzücü bir hale gelemez, kesinlikle.

./.  Ama insanlar değişiyor. Bazen yaşlandıkça daha çaresizleşiyorlar, özellikle artık gemiyi kaçırdıklarını düşünüyorlarsa.

./.  Çünkü kendini bok gibi hissettiğinde, bütün enerjin akıp gittiğinde, lavaboda koca bi bulaşık yığını görürsen; bu en kötü şeydir abi, olabilecek en kötü şey budur, bütün enerjin sanki lavabo deliğinden akıp gitmiş gibi olur abi, son damlasına kadar.

./.  Bizim moruk peder bir Cagney filminden alıntıladığı şu eski repliği tekrarlar dururdu ‘enayiler için boşuna zaman harcama’, ve bu bana verdiği en iyi öğüt olma özelliğini bugüne kadar korudu. Bunu yapmak cidden çok alçakça olurdu. Eğer onlara iyi davranmaya devam ederseniz, hiçbir şey öğrenemezler. Sırf bu yüzden, gelecekte, daha etraflıca s.kilirler, ve daha acımasız biri tarafından. İyi olmak çok acı, Shaky’nin dediği gibi.

./.  Bazı piliçler insanın içine işler çünkü onlarda sizi yakıp tutuşturan ne olduğunu kestirebilmek zordur. O da böyle; güzel evet, ama size her seferinde başka bir şey gösterebilme yeteneğine sahip. Lens ya da okuma gözlükleri. Açık ve dökülen saçlar veya at kuyruğu veya taç ya da topuz. Pahalı butik dekolte elbiseler veya günlük spor kıyafetler. Sıcak bir duruş ve beden dili sonra buz gibi. Erkeklerde hangi düğmelere basılması gerektiğini tam olarak biliyor, ve bunu içgüdüsel olarak yapıyor. Evet, o tam benim için yaratılmış.

./.  Bazı piliçler vardır ki etraflarına yaydıkları arıza kokusunu alabilirsiniz, kötü bir baba ya da üvey babanın bıraktığı tedavi edilemez bir ruhsal yaradan kaynaklanır genelde, bir süreliğine sosyal bir egzema gibi uykuya yatsa da her an patlamayı beklemektedir. Orada gözlerinde görürsünüz, o bozulmuş, yaralı ifadeyi, kötücül bir güce yıkıcı bir aşkla bağlanma ihtiyacını ortaya koyarlar, o güç kendilerini tüketene kadar da bağlanmaya devam ederler.

./.  Sanki bir uçurumun yanındayım, hem en kenara kadar gitmek istiyorum, ama aynı zamanda da bunun düşüncesi bile beni dehşete düşürmeye yetiyor.

./.  Temizlikçilere temizlemeleri için mi temizlememeleri için mi para veriyoruz? Yo, eğer insanlar yapmaları gereken işleri yapsalardı hayat çok sıradan, çok İskoç dışı olurdu.

./.  Sıkıcı komplo teorilerden bahsedip duran öğrenci tipli bir grubun yanına oturuyoruz, heyecanla kimlerin kimlerin ölmemiş olabileceğini tartışıyorlar: Elvis, Jim Morrison, Prenses Di. Kendi gençliklerine ve ölümsüzlüklerine olan inançları o kadar güçlü ki birinin sahneyi gerçekten de terk etmiş olabileceğine inanmıyorlar. Yaşamı doğrulayan, ölümü reddeden burjuva hayal dünyasında takılıp kalmışlar.

./.  Tamamen normal olan size acayip geldiğinde, sıçmış ve de kopmuş bir hayat yaşamış olduğunuzu anlıyorsunuz.

./.  Ama birine rastladığınızda, geçmişte kaç kere sıçmış olursanız olun, her zaman diyorsunuz ki…evet. O kadar umut doluyuz ki beklentileri aklımıza getirmiyoruz bile.

./.  Kendi ruhuna yalan söyleyemezsin.

./.  Birinin sizi kafaladığını bildiğiniz ama bunu böylesine gösterişli ve ikna edici bir şekilde yaptıkları için de kendinizi kapılmaktan alıkoyamadığınız o ürkünç-güzel an, o acı-tatlı çıkmaz bir kez daha yaşanıyor…yo, bunun nedeni yaşamınızın o anında tam olarak duymak istediğiniz şeyleri size eksiksiz olarak söylemeleri aslında.

./.  Sınıf savaşına inanıyorum. Cinsiyetler arasındaki savaşa inanıyorum. Kendi kabileme inanıyorum. Ölü beyinli salak kitlelere karşı ve sırada, ruhsuz burjuvalara karşı dürüst, aydın işçi sınıfının savaşına da inancım tam. Punk Rock’a inanıyorum. Northern Soul’a. Acid House’a. Mod’lara. Rock’n Roll’a. Ticarileşmeden önceki samimi rap ve hiphop’a da inanıyorum.  

ANATHEMA (25 Nisan 2008 – Yeni Melek İstanbul)

Bayan Arıza tarafından Şubat - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

ANATHEMA (25 Nisan 2008 – Yeni Melek İstanbul)

Muhteşem bir konser, muhteşem bir performans. Seyirci çok coşkulu değildi ama Vincent ve tayfası yere göğe sığmazdı. Bu kadar güzel mi çalınır kardeşim? Fragile Dreams, Regret, Empty, Parisienne Moonlight ilk aklıma gelenler. Muhteşem konserdi. Yine gelsinler, yine gidelim.

 

Rock’n’Coke (3-4 Eylül 2005 – Hezarfen Havaalanı)

Bayan Arıza tarafından Şubat - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Rock'n'Coke (3-4 Eylül 2005 – Hezarfen Havaalanı)

"Rock'N'Cure" mu demeliydim aslında? Bu festivale ilk kez katıldım. Ortamı hiç sevmedim. Telefonların çekmediğinden mi bahsedeyim, ortalıkta oturulacak, dinlenilecek bir yer olmadığından mı, her şey için saatlerce sıra beklediğimizden mi, tuvalet konusuna ise hiç girmeyeyim. Yağmurun, çamurun, yeni nesilin de bunda etkisi var elbette ama zaten isteksizdim giderken de. İçinde bulunmak istediğim bir hadise değildi. N'apalım The Cure gelmiş, izlemek lâzımdı. Skin'i daha önce Modern Rock Festivali'nde izlemiş ve sevmiştim. Sahne performansını çok beğenmiştim. Bir kez daha göreyim istedim. KoRn'da eğlenceli olabilirdi:-) Elbette The Tears vardı. Tüm bunlar derken, kendimi ikna ettim ve gittim.

Üç kişi gittiğimiz mekânda birbirimizi kaybettik. Bir çok tanıdık gördüm görmesine ama KoRn'u ve The Cure'u yalnız izledim. Bir kaç defa yağmura çamura rağmen mekânı turladım ama kimseyi göremedim. Yukarıda da söylediğim üzere, ortamdan zerre haz almadığım için konserler hakkında bir kaç laf edicem sadece.

The Tears Brett Anderson'u 2003 yılındaki H2000'de Suede'le birlikte geldiğinde en önden izlemiştim. Bu kez Bernard Butler'ı ve gitar çalışını da görmek kısmet oldu. Bir ara onca güzel günlerin hatırına Suede'den bir şarkı çalarlar mı diye umdum ama beyhude bir bekleyişti bu. Olsun, seyirci çok gaz olmasa da The Tears güzeldi, Brett bolca oynadı, zıpladı, dans etti, Bernard gitarını konuşturdu.

Skin Bu ablayı da daha önce Modern Rock Festivali'nde izlemiştim. Sahneye çok hakim, seyirci ile iletişimi süper, gaza getirmede başarılı. İnanılmaz bir enerjisi var. En beğendiğim Skin oldu performans açısından KoRn ile beraber.

The Cure 'da güzeldi hoştu elbette. Neticede gitme sebebimdi, ama sanki daha iyi olabilirdi gibi geliyor. Skin'ciğim 🙂 bi ara seyircilerin arasına daldı. En öndekilerin elini tutarak vs. söyledi şarkıyı.

KoRn Bayıldım, tek kelimeyle bayıldım. Daha önce bir kaç konserini izlemiştim, beğenmemiştim, detone oluyorlardı, albümdeki kadar iyi çalamıyorlardı. Ancak çok iyiydiler. Seçtikleri şarkılar, iletişim hepsi iyiydi. Bir ara acayip yağmur yağdı ve o an cidden çok harikaydı. Pogo yapmaya yetlendim. Yeltendim diyorum çünkü bu yeni nesil kırdı geçirdi, sağ omzuma sağlam darbe yedim. Değdi mi, değdi bittabi. En çok eğlendiğim konser KoRn'unki oldu.

The Cure The Cure'u beklerken Sigur Ros çaldı. O anda kalbim duracak sandım. Sigur Ros'u da izlersem sanırım gözüm açık gitmeyecek. Yeni albümleri Takk'ı dinliyorum devamlı.

Evet efenim, ne diyordum, The Cure, evet, onları  da gördük. Yalnız şunu söylemeden geçemeyeceğim; yahu evet bu adamları yıllardır dinliyorum seviyorum ama eski albümlerinin tadı bir başka. Robert Smith o alıştığımız ve sevdiğimiz haliyle, kırmızı ruju, siyah göz makyajı ve karmakarışık saçlarıyla dağıttı bizleri. Sesi muhteşemdi. Beş kez bis yaptılar, Love Song'u çalmadılar 🙂 Tıpkı Radiohead'in Selanik'te Creep'i çalmadığı gibi.

Ama neler çalmadılar ki? Boys Don't Cry, a letter to elise, Lullaby…Başkaa, Fascination Street, Inbetween Days, Friday i'm in love tabii ki, Just like Heaven, Shiver and Shake, The end of the world, One Hundred Years, Three Imaginary boys, Killing an Arab, Hot hot hot şu an aklıma gelenler. Elinde tam liste olan varsa şayet, bislerle beraber, iletirseniz eklerim.

Biletim kombine ama bugün gitmeyeceğim. O işkenceye bir daha katlanamam. Zaten bugün Hot Hot Heats'i ve Şebnem Ferah'ı izlemek istiyordum. Onları da bir şekilde nasılsa izlerim.

Burcu sağolsun The Cure'un Setlist'ini gönderdi. Aynen kendisinin mailinden copy-paste ediyorum:

open (wish) fascination street (disintegration) from the edge of the deep green sea (wish) alt end (the cure) the blood (head on the door) the end of the world (the cure) in between days (head on the door) shake dog shake(the top) us or them (the cure) a night like this (head on the door) push (head on the door) friday i m in love (wish) just like heaven (kiss me kiss me kiss me) a letter to elise (wish) lullaby (disintegration) never enough (single) signal to noise (single) the baby screams (head on the door) one hundred years (pornography) shiver and shake (kiss me kiss me kiss me) end (wish)

birinci bis at night (seventeen seconds) m (seventeen seconds) play for today (seventeen seconds) a forest (seventeen seconds)

ikinci bis if only tonight we could sleep (kiss me kiss me kiss me) the kiss (kiss me kiss me kiss me)

üçüncü bis hot hot hot (kiss me kiss me kiss me) let s go to bed (japanese whispers) why can t i be you? (kiss me kiss me kiss me)

dördüncü bis three imaginery boys (tib) grinding halt (tib) boys don t cry (boys don't cry) 10 15 saturday night (tib) killing an arab (boys don't cry)

beşinci bis faith (faith)

Clinic (6 Nisan 2004 – Manhatthan)

Bayan Arıza tarafından Şubat - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Clinic (6 Nisan 2004 – Manhatthan)

25 Haziran 2000 senesinde Radiohead'in "Kid A" turnesi kapsamında Selanik'te izleme şansına eriştiğim Clinic ile 6 Nisan 2004'te Taksim Manhattan'da tekrar buluştum.

Son dönemlerde ismini sıkça duyduğumuz Liverpool'lu indie grubu Clinic'in konseri  21.30 gibi başlaması gerektiği halde 22.45 gibi start aldı. Zaten kapıdaki görevliden konserin 22.30 gibi başlayacağını öğrendiğimiz için konser öncesi bir hayli demlenme şansımız oldu.

Adamlar sahneye çıkınca şok oldum:) Zira herifler "Clinic" e nazire olsun gibisinden doktor kıyafetleri ile sahne aldılar. Klavye olayina bittim. Ahsap bir zemin icine monte etmisler aleti. Ade Blackburn kişisi klavye çalıyor, gitar çalıyor, vokal yapıyor, bir de üflemeli bir şey çaldı ama onun tam olarak ne olduğunu anlayamadım. Sanki ağızla çalınan bir org gibiydi. Velhasıl, çaldılar ve gittiler. Çok az kaldılar sahnede, ara verdiler, verdikleri ara da çok uzundu. Tabii ki Distortions'u, Porno'yu, Walking With Thee'yi çaldılar, Internal Wrangler'ı çaldıklarında tüm seyirciler çoştu.

Kod Müzik'e teşekkürler. İyi ki böyle organizasyonlar yapıyorlar da biz de böyle grupları izleme şansına erişiyoruz.  

Placebo (13 Eylül 2003 – Park Orman)

Bayan Arıza tarafından Şubat - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Placebo (13 Eylül 2003 – Park Orman)

Brian Molko'yu elledim!

Eveeet, bir Placebo konseri daha izledim. "Creamfield Festivali" kapsamında 13 Eylül 2003 Cumartesi gecesi saat 23.30 sularında sahne aldılar.

Bitter End'ler mi istersiniz, Without You I'm Nothing'ler mi, Special K'ler mi, English Summer Rain, Every You and Every Me, Protect me From What i Want. Plasticine'i çalacaklarını hiç ummazdım. Pek de prim vermediğim bir şarkıydı albümde.

Bis yapıp geldiklerinde "Centrefolds" u çaldılar ki bu da şaşırttı beni. Geçen konserde olduğu gibi bitmeye yakın gene bir "Taste in man" yaptılar. Esas finali ise Pixies Cover'i "Where is my mind?" la yapmaları da yine bir "Oha" durumuydu. Şahsen güzel bir final oldu. Ama madem cover yapacaksınız, eh bir de "Bigmouth Strikes Again" i de ekleseydiniz fena olmazdı. "I'll be yours" ise beni en bir mutlu eden şarkı oldu. Zira çok seviyordum bu şarkıyı. Ayrıca konsere giriş şarkısı da son albümün giriş şarkısı ile aynıydı.

Bi ara Brian Molko sahneden aşağı indi ve önümüzden geçti. Tabii geçerken şöyle bi uzanıp kollarına sürdüm ellerimi, hehe:)

Velhasıl ilk konser daha bir iyiydi sanki. Belki o konserin festival adı altında olmamasındandır.

Creamfield hakkında söyleyebileceğim bir şey yok. Zaten biz Climb'a göre ayarladık kendimizi. 20.30 civarı girdik içeri. Climb gene iyiydi. Her iki albümüne de sahip biri olarak izlemek pek keyifli oldu. Arkadan Aylin Aslım ve şeffaf eteğine bir baktık. Çok sevemedim. Sonrasında da Placebo çıktığında yine en ön saflarda yerimizi aldık. Placebo biter bitmez de ayrıldık, DJ'leri dinlemedik haliyle:)  

Muse (7 Nisan 2002 – Maslak Venue)

Bayan Arıza tarafından Şubat - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

MUSE (7 Nisan 2002 – Maslak Venue)

Alt Grup: Suitcase

Biletler çıkar çıkmaz aldım. Bir tane kardeşime, bir tane kendime. Yıllardır sayısız konser izlediğimden hiç heyecanlanmadım bu kez. Ama bu adamlar Ada'dan geliyorlardı. Hani benim en sevdiğim müzisyenlerin yaşadığı yerden…

Açıkçası Muse'un ilk albümünü ne kadar çok beğendiysem, ikinci albümünü de o kadar tutmamıştım. Ama yurdumda fazla konser olmadığından ve ada mefhumundan dolayı konsere gitmeliydim. Konserlere açız zaten. Kaçırmamak gerekiyordu.

Söz konusu gün saat 18.00 gibi mekândaydım. Arkadaşlarımız önlere yakın bir yerde mevzilenmişti. Haliyle biz de hemen çöreklendik. Türlü bürokratik hadiselerden sonra boynumuzda yanıp-sönen o garip ışıklı kalemlerle ön sıralarda yerimizi aldık.

Birçok kez Bronx'ta ve Zoo'da izlediğimiz eşsiz cover'ları ile tanıyıp-sevdiğimiz Suitcase çıktı sahneye. Heyecanlı oldukları göze çarpıyordu. Çünkü ilk kez bu kadar çok insana çalıyorlardı ve Muse gibi bir grubun dinleyicileri vardı karşılarında. Türkçe bestelerini beğendim ben. Özellikle içlerinden birkaç tanesini çok çok beğendim.

Muse saat 10'a çeyrek kala gibi sahne aldı. Başarılı bir konserdi. Ne Uno'yu dinleyebildik, ne Unintended'i, ne Fillip'i, ne de Escape'i. İkinci albüm tanıtım kapsamında geldikleri için setlist ona göre hazırlanmıştı. Sahnede çok az kaldılar. 21.45 gibi başlayan konser 23.00'te bitmişti bile. Tadın damakta kalma hikâyesi bu olsa gerek. Adamlar hakkını verdi ama kalkmışlar kaç bin km. yol tepmişler, e çalın be kardeşim biraz daha fazla, bu bize yapılmaz ki:) PJ Harvey konserinde de aynı şeyi yaşamıştık. Tam ısınmaya başlamıştık ki hooop bitmişti konser. "İngilizlerin genel tavrı mı?" dicem ama yok diğer konserlerde böyle olmamıştı ki hiç.

New Born, Muscle Museum, Bliss, Feeling Good, Space Demantia, Micro Cuts, Plug in Baby ilk aklıma gelenler…

Yurdumdan bi Muse geçti. Umarım Radiohead'i de burada görmek mümkün olur. Yoksa ben yine onların peşinden vuracam kendimi yollara…  

PJ Harvey (11 Temmuz 2001 – Harbiye Açıkhava)

Bayan Arıza tarafından Şubat - 8 - 2011 zamanında yazılmıştır.

PJ Harvey (11 Temmuz 2001 – Harbiye Açıkhava)

PJ Harvey harbiden kapris mi yaptı?

En çok görmek istediğim müzisyen hatun PJ Harvey'i, 11 Temmuz 2001 Çarşamba günü Jazz Festivali kapsamında Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda izledim. 21:30'da başlaması gereken konser 10 dakikalık bir rötar ile 21:40'da başladı. Hatun ışıltılı bir kıyafet giymiş, sıska, çiroz, 40 kilo kadardı…

Sahne şovu tam düşündüğüm gibiydi yani muhteşemdi. Kadın denilen şeydi O.

Son albümü "Stories from the city, Stories from the sea" den çalmakla beraber, eski albümlerinden şarkılar da söyledi. Hele ki gitarı eline alıp, o güzel sesi ile bizleri mest ettiği anlar…Yineliyorum…Benim kadın anlayışım budur. Müzisyen hatunları çok takdir ediyorum.

"Down by the water" da fiksti elbette ama kıçımı yırtmama, ses tellerim haşat oluncaya dek "heeeyyy pjjjj, rid of meeeeee" diye bağırmama rağmen çalmadı. Konser ne yazık ki çok kısa sürdü. Afedersiniz ama seyircilerin de biraz suçu var bence. Sadece bir kez bis yaptı, biste 3 şarkı çaldı. Ve saat 23:00'te konser bitti. Ben 23:30 ya da 23:45 hayalleri kurarken hatun çekti gitti. Ellerim su topladı alkışlamaktan. Sanatçı, alkışı duyarsa gelir. Olay budur! Hatun geri gelmedi. Sadece bir kez bis yapıp gitti. Gerçekten de tadı damağımda kaldı.