Edebiyat’ kategorisi için Arşiv

Evren Özer’den şiir paylaşımı

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 7 - 2017 zamanında yazılmıştır.

ŞU DÜNYANIN EVHAMINA ŞAHİTTİR PARMAKLARIM…   Şahittir parmaklarım Olana bitene Olanca gücümle Yokolmaya hazırlanırken Yazılan kaderime Boynuma vurulmuş kederli kelimelere Şahittir parmaklarım Tutulan dileğime Yakılan mumlara İçi izmarit dolu kül tablalarına Elimin izi kalmış kadehlere Şahittir parmaklarım Yüzüme sürdüğümde Gezindikçe Gelip gitmelerin Benim gel-gitlerime Şahittir parmaklarım Tutamayınca verdiğim sözlere İhanetim İhya ederken kendimi Kalakalmışlığın koynunda Ben kehanetim Sana ait Şahittir parmaklarım Yanlış kalplere girilen Yanlış yollara Çıkmaz sokaklara İçinden çıkamadığım şu dünyanın Evhamına Yazdığım parmaklarım şahittir…                                 

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Barfly

Bayan Arıza tarafından Nisan - 7 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Henry Charles Bukowski adına birçok film çekildi. Kıyak filmler değildi aslına bakarsanız. İlk izlediğim Factotum’du, ikincisi de Barfly oldu. Factotum kitaba göre çok eksikti. Üçüncü sınıf işçi durumları, iş meseleri hakkında Chinaski’nin çarpık yaşamını ele alıyordu. Barfly’da isminden anlaşılacağı gibi bir bar kelebeğini ele alıyor.

Serseri, aylak biçimde gezen işşiz orta yaşlarda şiir, hikaye gibi şeyler yazan bir karakter var karşımızda. Chinaski’nin ta kendisi. Bu adam hep takıldığı bara her gün gelip parası olmadan içki içiyor, ara sıra da barmen diye takılan herifle akşamları sıkı kavga ediyor ve  çoğu zaman ağzı burnu kırık şekilde evin yolunu tutuyor.

Hikayeleri de takıldığı barda başlıyor. Diğer kahramanımız “Wanda” diye klas bir hatun. Klas ve harikulade bacaklara sahip, görünümüyle erkekleri kendine çeken bir tipleme. Kafası kırık, içmeyi seviyor. Tek yaptığı bu.  Chinaski gibi bir işi yok. Chinaski ile tanıştığı akşam Chinaski viski ısmarlıyor kendisine. Aynı zamanda Bu Chinaski’nin son parası. “İş yok, para yok, kira yok” sözleri de Chinaski’nin hayatının özeti. 

Wanda aynı zamanda yaşlı bir moruk üzerinden geçimini sağlıyor. İki herifi bir arada idare ediyor. Ama yaşlı moruğu film boyunca göremiyoruz. Telefonda konuştukları sahneden ibaret. Sahneler bu şekilde ilerliyor.

Sonra ortaya bir şirketin sahibi bir hatun çıkıyor. Chinaski’yi bulmak için her türlü yolu denemiş biri. Chinaski için dedektif bile tutmuş o derece. Sonrasında şirket olarak Chinaski’nin hikayelerini sevdiklerini, yayınlayacaklarını söylüyorlar. Bunun karşlılığında  Chinaski’nin cebine üç beş kuruş para giriyor.

Herkes Chinaski’nin neden iyi yaşam sürmediğinden, neden hep sarhoş olduğundan şikayetçi. Bu prodüktör hatunda da o sorun var. Hatunla yatıyorlar. Wanda’ya geri dönüyor sonrasında aynı Kadınlar kitabında Lydia’ya dönmesi gibi. Okuyanlara tekrardan hatırlatma gereği duydum. Takıldığı barda Wanda ile Tully bir bar kavgasına maruz kalıyorlar. Bu sahne gülümsetiyor seyirciyi.

Wanda işi kolayca hallediyor. Filmi özeti aslında çok kısa. Sefilce bir yaşam süren Henry Charles Bukowski’nin yaşamından izler taşıyor film. Alkol, kavga, kadınlar üzerinde daha etkili. Ama cinsellik yönünden film sınıfta kalıyor. Cinselliğe fazla değinilmemesi eksik kalan bir nokta.

Film üzerinde “Bukowski” karakteri için Sean Penn düşünülmesi klas hareket olsa da Sean Penn’in bu filmde oynamaması üzücü.

Barfly size kurallar koymaz, kafanız neyi isterse ayaklarınız nereye giderse onu yapmanızı sunar.  Ayrıca “Hollywood” kitabıyla da filmin bağlantısı olduğunu sinemaseverlere söylemekte yarar var. Ahım şahım Bukowski’yi anlatan bir film değil. Muhakkak daha iyileri çekilmiştir.

Ama izleyince ”Sean Penn daha mı iyi oynar?” düşüncesi akıllara gelmiyor değil.

"Bukowski: Born into this"i izlemeniz Bukowski’yi tanımak anlamında daha yararlı olur. Ama yine de izlememişseniz Barfly’ı izlemeniz de önerilir, ama yüksek beklentilere girmeyin.

Cem Kurtuluş’tan Kitap Kritiği: Charles Bukowski “Kadınlar”

Bayan Arıza tarafından Mart - 6 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Yazan: Charles Bukowski Yayın Yönetmeni: Metin Celal Kapak Düzeni: Nurcan Zamur Kitabın Orjinal Adı: "Women" Türkçesi: Avi Pardo Baskı: Üçüncü Baskı 2009 Yayınevi: Parantez Sayfa: 320

“Pek çok iyi adam bir kadın yüzünden köprü altını boylamıştır…”

                                                                                     –Henry Chinaski

Kadınlar tarafından bok çukuruna atılmış oradan çıkamadığınız, ziftlerle dökülmüş sokaklardan geçmiş, o sokaklarda kendi acılarınızı çokça görmüşsünüzdür. Kolay değildir kadınlarla baş etmek, hayatınızın altüst olması kaçınılmazdır. Bir kadın sizi kamyonun altında süründürüp üstünüze balgamı atıp yoluna devam edebilmiştir.   Kadınlarla baş ettiğinizi anladığınız an b.k çukuru size doğru açılır, sonrası ise İnandığınız değerleriniz bir süre sonra silinir ve bir daha geri gelmez o değerler ya da başka şeyler. Geriye sadece lağım atıkları kalmıştır. İnandıklarınız artık geride bir çöp misali olarak kalmıştır. Bir kadın için hayatının geri kalanını s.ktir edebildiğiniz zamanlara denk gelmişsinizdir. Dünyadaki b.klukların farkına varamamış o kadınla bulutların üstüne çıkıp o bulutların üstünden inmek istememişsinizdir.   Ama bir kadın tarafından terk edildiğinizde bataklığa saplanmış, sigara izmaritleri üstünüzde yanmış, bir boksörün sert yumruklarına maruz kalmışsınızdır. O kadar sert bir yumruktur ki sizi alt etmek için sadece bu yeterlidir. Ve geriye dönüşe baktığınız da artık ne geriye gidebilmişinizdir ne de ileriye. Umut kapıları bir bir kapatılmış, suratınıza gülen insanlar karşısında yüzünüz kırışmıştır.

Kadınlar bazen her yolu denerler mutsuzluk için, duyguları ile mantıkları arasında kısa bir bağlantı vardır. Bu bağlantıyı çözmek ise kestirilemez. Çünkü bir kadın anlaşıldığını anladığı an bütün gizemi sona erer, bu da onlara felaket gibi gözükebilir.   Charles Bukowski   O’na her şeyi diyebilirsiniz. Kaybeden numarası yapan, kadınlarla birlikte olmak için sırada bekleyen, bar köşesine geçip içki içmekten başka hiçbir işe yaramayan, yaşlı osuruk, kamyon şoförü, postanede çalışan memur, klasik müzik dinleyerek zamanını geçiren klas bir yazar, kaçık, hapishane hücrelerinde dolanan deli ya da hiçbiri…   1930-40’lı yıllarda şüphesiz Amerika’nın en klas yazarlarından biriydi Bukowski. John Fante’den etkilendi, Fante Tanrısıydı, 24 yaşına kadar bakir kaldı, sonrasında sefil bir yaşam sürdü. Sokak köşelerinde kaldı, içki içti, kadınlarla birlikte oldu, öldükten sonra kitapları fazla satmaya başladı. Yaşarken ünlü değildi bu kadar. Hayatını belki de sıradan yaşadı. 70’li yılların sonuna doğru (1978 yılında) 3. romanı olan “Kadınlar” romanını yayınladı. Kitap çok tepki çekti. Kitabın içinde ismi olan kadınlar bu durumdan habersizdi. "Kadınlar" kitabı nihayet 1978 Aralık ayında yayınlandığında Linda Lee ile evlenmeden önce yaşamını paylaştığı kadınlar hayli rahatsız oldu.   Howard Sounes şöyle yazıyor: “Bukowski'nin eski kız arkadaşlarından pek çoğu, kendilerini kitaplarına malzeme yaptığından habersizdi. S.ks hayatlarını bütün açıklığıyla anlatırken onların iznini almadığı da ortadaydı."

Böyle bir ortamda Charles Bukowski’nin “Kadınlar" kitabı çıkmış oldu. Bukowski her zaman olduğu gibi rahat ve serbest anlatımıyla dikkat çekiyor. Kitaptaki kahramanımızın adı “Henry Chinaski (Hank)". Diğer kahramanımız ise Chinaski’nin (Hank) belalısı Lydia Vance.   Lydia Vance: Tam bir kaçık, ruh hastası, dans etmeyi seven, heykeltıraş, flört etmeyi, tepki çekmeyi seven bir hatun. Lydia, Chinaski’ye göre çok enerjik, çok hareketli. Chinaski ise yaşlı os.ruğun teki. Arıza bir ilişkileri var.   Henry Chinaski: Fazla konuşmayı sevmeyen, kalabalıklardan hoşlanmayan, daktilosuyla beraber kaldı mı her şeyi başkalaştıran, klasik müzik dinleyen, geceleri puro tüttüren, yazarken her gece içkinin dibine vuran, altılık biraları elinden düşmeyen, "kadınımı al, arabamı asla" diyen…   Türlü türlü kadınla birlikte oldu Chinaski. Bazen anladı onları, bazen anlamadı. Anlaması da gerekmiyordu. Bazen anlamamak işine yarıyordu. Lydia çok fazla birlikte olmak istiyordu kendisiyle, ama Chinaski oldukça yaşlıydı ve bu kendisine zarar veriyordu. Birlikte olurken sevdiği kadınlar da oldu, ölüden farksız olduğunu düşündüğü kadınlar da. Hepsi bir kutuda toplanmıştı.   Hangi kadınla birlikte olursa olsun Chinaski'nin aklına Lydia geliyordu. Deliriyordu. Delirmektense bir tımarhaneye kapatılması gerekiyordu. Lydia ile çok kavga ediyor, bir süre yerini değiştiriyor sonrasında başka kadınlara gidiyordu. Lydia’dan sonra ilk adres Dee Dee’nin eviydi.   Dee Dee, arka arkaya gelen başarısız ilişkilerle kendini mahvetmiş biriydi. Vücudunun çekiciliği Chinaski tarafından Dee Dee’nin sevilen bir yanıydı.“İşler yolunda gitmediğinde insanın sığınabileceği bir yeri olması olması hoştu." der. Dee Dee’den hoşlanıyordu Chinaski, ne derse desin "evet" diyen bir hatun vardı karşısında. Nihayetinde Dee Dee’nin karşısında da kadınlara karşı başarısız bir adam vardı.   Dünya umurunda değildi Chinaski’nin. Hiçbir şey yapmak istemiyordu. Beş parasız kalıp duvarlarla konuşmak, işsiz güçsüz kalmak, kadını tarafından acımasız şekilde terkedilmekti bütün sorun.

Chinaski, kendini zeki ve üstün gören bütün tiplerden nefret ediyor ve iğreniyordu. Dünyanın çevresinde dolanan bir b.k ağına takılmış gereksizler yığınıydı hepsi. Chinaski’nin de dediği gibi:   "Bir yazar için en kötü şey başka bir yazarla görüşmek, ondan da kötüsü, çok sayıda yazar tanımaktır. Aynı b.k parçasına konmuş sinekler misali…"   Dee Dee, aynı zamanda uzun yolculuklara çıkmayı seven biriydi. Chinaski’yi de yanında götürmeyi ihmal etmiyordu. Beş parasızdı Chinaski. Dee Dee, Chinaski’nin İyi olmasını, iyi hissetmesini, güzel şeyleri arzulamasını istiyordu. Bunu başarıyordu, bu nedenle Chinaski ondan  hoşlanıyordu. Lydia’ya aşık olsa da Lydia onu kazıklayıp gitse de bir süre Dee Dee ile takılmıştı ama Dee Dee'nin nasıl olsa bir gün kafayı yiyeceğini biliyordu, sonrasında haplar atıp kendini kaybetmiş, kusmaya başlamıştı.   Chinaski, Dee Dee’yi görmenin iyi olacağını düşündü, ama Lydia bu işte bir b.kluk var diyerek Chinaski’ye sert çıkıştı. Dee Dee’yi görmek istediğinde gitmemesi için yalvarıyordu Chinaski’ye. Yatağında acılar içinde yatıyordu, yalvarıyordu, kusuyordu ve tek istediği Chinaski’nin kadını olmasıydı. Artık Chinaski’nin kendisinin erkeği olamayacağını anlamıştı ve doğrulup onu yumruklamaya başlayarak "senden nefret ediyorum" dedi.   Chinaski eve döndüğünde Lydia, onu Dee Dee ile birlikte olmakla suçlamıştı. Kadınlar böyleydi, yapmadığınız şeyler konusunda yaptınız gibi muamele görüyordunuz, bundan kaçış yoktu. Chinaski’ye hayranlık duyan kadınların sayısı azalmak bilmiyordu. Bu kadınlardan biri de Nicole idi. Her kadın gibi o da beğenmişti Chinaski’nin yazılarını. Sonrasında Chinaski’yi evine davet etmişti. Chinaski için Nicole klas bir hatundu, mizahî yönü fazlaydı. Nicole Kendi yaşamından bahsetti Chinaski’ye, babasının komünist olduğundan, annesinin terzi olduğundan, bir adamla on yıl evli kaldığından, sonrasında boşandığından ve nafakayla geçindiğinden, kendisinin yazış biçimini sevdiğinden ve her şeyden…Her hatun gibi Nicole de içiyordu. Chinaski memnun kalmıştı Nicole’den. Anlattığı öykülerde zekâ ve mizah olması kendisini Nicole ile daha da yakınlaştırmıştı, aynı zamanda endişelendirmişti.

Kadınlarla anlaşmanın yolu yoktur, sadece anlaşır gibi gözükürsünüz. Bir yerde yollarınız ayrılır. Her yerden bir sorun çıkarabilirler. Gömleğinizin kokusu, geç gelmeleriniz, yapmadıklarınız yaptı gibi göstermeleri ve birçok şey…   Tekrardan Nicole’un evine gitmişti Chinaski. Ama kafası güzel bir şekilde taksiye binmişti, sonrasını hatırlamıyordu. Bu da kendisi için alışagelir durumlardan biriydi. Nicole ile sadece zaman öldürüyordu Chinaski. Ne yaptığını o da anlamamıştı. Kendi tarzında Lydia’ya sadıktı, aynı zamanda Lydia hangi cehennemde yaşıyor diye söyleniyordu. Nicole’den hoşlansa da çok uzun süreli gitmeyecekti ilişkileri, konuşuyorlar, şarap içiyorlardı. Yaptıkları bundan ibaretti. Lydia ile ara ara barışsa da sonra döneceği yer hep aynı oluyordu. Elinde viski, bira ama adresi belliydi.   Nicole’un evinde kalmaya karar vermişti. Beklenmedik bir gelişme olmuştu, arkadan koşan Lydia idi. Nicole'u alt etmeye çalıştı, dövdü, "o benim erkeğim" diyerek çıkıştı. O kadar kaçık biriydi ki Lydia her şeyi yapabilirdi, sonrasında Chinaski’nin aldığı bira şişelerini cama fırlatmaya başladı. Kafayı yemişti. Ve Hank ile Lydia beraber bulundukları yerden topuklamışlardı.   Bir süre sonra Chinaski başka bir hatundan mektup almaya başladı. Bu defa aldığı mektup "Mindy" adında bir hatundandı. Yazarlık konusuna hiç değinmemesi Chinaski’nin en sevdiği yanıydı. Bazı hatunlar sadece Hank’ın yazarlığına değiniyor, sonrasında Hank bu durumdan oldukça rahatsız oluyordu.   Mindy tatile çıkmış, Chinaski de ne olursa olsun gelmenin sözünü vermişti. İnsanları, dans etmeyi, televizyonu, kirli oyunları, can sıkıcı tipleri, partileri sevmiyordu Chinaski. Lydia, Chinaski’nin suratına kusar gibi küfür ediyordu. Sonrasında Chinaski sert bir şekilde kapıyı vurup Mindy’nin yanına doğru topukladı. Havaalanında oturup beklemişti. Neden bunları yaptığının farkına varamıyordu. Yeni ilişkiler heyecan verici olsa da ilk öpüş, ilk s.vişme her zaman dram içeriyordu. Kötü yaşlanmak istemiyordu, daha heyecanlı ilişkiler yaşamak istese de yaşı bunun için oldukça geçti. Kendini sergilemişti Chinaski. Kadınlar, Chinaski’yi öyle ya da böyle yazdıklarından tanıyordu. Bir fikir ediniyorlardı, ama kadınlar hakkında fikir edinmek kumar oynamak gibiydi. Risk aldığınızda fazla seçenek kalmıyordu geriye..

Gayet klas hatunlarla birlikte oluyor ama sonra yine Lydia’ya dönüyordu. Ne kadar arızalı bir ilişkileri olsa da Lydia’dan kopamıyordu. Çıplak fotoğraf yollayan hatunlardan biriydi Mindy. Mindy ile beraberken hatunun duygularını incitmek istemiyordu. Her zaman olduğu gibi kaçık Lydia yine basmıştı Chinaski’nin olduğu yeri.   Nicole’e yaptığının aynısını bu defa Mindy’e yapmıştı Lydia. Lydia, Nicole’ün evine bira şişesi atıyor, kafayı yiyordu. Sonrasında ev polisler tarafından basılmıştı. Her zaman olduğu gibi yine Lydia ile Chinaski tekrardan baş başa kalmıştı. Chinaski’nin tercihi hep Lydia'dan yanaydı. Bir erkek bağlı olduğu kadın kimse eninde sonunda ona giderdi. Ne zaman farklı bir kadınla beraber olsa Lydia olay çıkarmaya geliyordu. Chinaski her defasında başka kadınlarla olsa da döneceği yer Lydia’nın yanı oluyordu.   Chinaski, Lydia’yı yatıştırmak için Utah’a kampa gidiyor. Altılık birası elinden eksik olmuyor. Lydia’nın bir kız kardeşi var Glendoline o da Chinaski gibi roman yazan bir tip. Muhtemelen kaçık olmalı. Küçük çadırda geçinip gidiyorlar, ilk geceleri dehşet şekilde geçiyor. Kamp da yapılacak olanlar bellidir. Kamp ateşinin etrafında oturulur, kahvaltılar bitirilir, altılık biralar içilmeye başlanır, sonra muhabbet akar gider.   Glendoline romanını Chinaski’ye okur. Chinaski’nin bulunduğu ortamda kızlar biraya karşıydı. Tiksindirici bir durum. Ve bir süre Glendoline’in romanını tartışırlar. Bunların hepsi Chinaski’nin ağzından çıkanlar. Sonrasında muhabbetler başka taraflara kaymaktadır. Kızlar; erkeklerden, partilerden, danstan konuşmaya başlarlar. Chinaski Glendoline’yi kendisine benzetir: "kendisi gibi çirkin".   Chinaski ortamdan sıkıldı ve Lydia ile yürüyüşe çıkmak istedi ama Lydia kitap okuyordu. Tek başına ormana doğru yol aldı Chinaski. Chinaski’nin ormana çıkarken dediği gibi:   “İki kaçık kadınla dağlarda, ormanın ortasında sıkışıp kalmıştım. Sürekli sevişmekten söz ederek tadını kaçırıyorlardı. Ben de seviyordum, ama dinim değildi. Çok fazla saçma ve trajik unsur söz konusuydu cinsellikte. İnsanlar cinselliği nasıl kullanacaklarını bilemiyorlar, bu yüzden de oyuncağa çeviriyorlardı. İnsanları mahveden bir oyuncuğa…"   Chinaski, Orman yolunda kaybolmuştu. Ağaç ve çalılıklar arasındaydı. Yardım edecek kimse yoktu. Korku hissetti. Ormanda yürürken şiir yazdı, şelaleyi seyretti, buzlu suya girdi. Ve ormanda kaybolurken kendisinin de dediği gibi: "İkinci sınıf şair Henry Chinaski, Utah ormanında ölü bulundu". İpleyen yoktu. Chinaski’yi ormanda bırakırsanız iki seçenek vardır; "Ya ölür ya içer", bundan başkası düşünülemez.   Kaybolduğu yerde Lydia ve kız kardeşini arıyordu, hüzünlü sesiyle "Lydia" diye bağırdı, ama ses veren yoktu. Kız kardeşiyle dans ve partiler hakkında konuştuklarını, Lydia’nın uzun saçlarına ellerini götürdüğünü düşünüyordu. En sonunda bir çıkış yolu buldu. Bataklıklara girdi çıktı, bir çiftliğinde ortasında öyle kaldı. Kurtulmak için yeniden yol arıyordu Chinaski. Chinaski başlığını görebiliyordu, şöyle yazıyordu:   “Henry Chinaski, ikincil şair yumuşak Los Angeles kıçını kurtarmak için Utah civarında sel baskınına neden oldu.”   Şiir dinletileri sayesinde meşhur olma yolunda ilerliyor Chinaski. Farklı farklı yerlerde şiir dinletileri veriyor, sarhoş oluyor, sarhoş olarak dinleyicileri eğlendiriyor hem de şiirini okuyor. Aldığı paranın hakkını veriyor bir nevi. Şiir dinletisine uçmadan önce bataklıklar içinde yara bere içinde kalan yaşlı osuruğun evine Bobby geliyor. Bobby daha önce karısını Chinaski’ye sunan biri. Bobby’de ne bulursa onla yetinen biri, aynı Chinaski gibi. Ama Chinaski bu konuda bazen seçici davranıyor.  Bobby eve geldiğinde Chinaski kanlar içinde acı çekiyor. Chinaski, Lydia’ya kan kaybından öleceğini söylüyor. Lydia Chinaski’yi iplemiyordu, yalan söylediğini düşünüyordu, ama sonrasında olayın ciddiyetini anlıyordu. Houston’a sarılı bacakla gidiyor Chinaski. Şiir dinletisine kardeşi Efram’ı yolluyor, olaylar öylece gelişiyor. O ara antibiyotik alıyordu Chinaski, sonrasında şiir dinletisindekilere itiraf ediyor. Şiir dinletisi bitmiş, bir kafede yemekli bir parti düzenlenmişti. Chinaski orada sıkı bir hatun keşfediyor, gözlerini ondan alamıyordu. Chinaski, hatuna "Katherine Hepburn" diye hitap ediyordu, asıl ismi o değildi bunu da konuştukça fark etmişti. Ün meraklısı bir hatun da değildi Chinaski’nin dediğine göre. Yazdığı şiirlerle o ihtiyarlığa rağmen birçok kadınla tanışmayı başarıyordu. Elinden kaçan çok nadirdi. Kendisinin de dediği gibi;   “Aslında ürkütüyordu beni. Ne işi vardı benimle yatak odasında? Ün meraklısı kızlardan birine benzemiyordu. Banyoya gittim, döndüm, ışığı söndürdüm. Yatağa girdiğimi hissettim. Onu kollarıma aldım, öpüşmeye başladık. İnanamıyordum talihime. Ne hakkım vardı? Birkaç şiir kitabı bunu nasıl sağlıyordu bunu? Gel de anla."   Yine Lydia vakasıyla karşı karşıyaydı Chinaski. Havaalanında Lydia karşılamıştı kendisini, Lydia’nın manyağın teki olduğunu belirtmemize gerek yok. Ne de olsa Chinaski sıradan yaşlı bir os.ruk. Onu fazla kaldıramıyor. Lydia, çekip gittikten sonra yine Katherine’e döndü. Katherine'in birlikte olduğu üçüncü erkek Chinaski idi. Katherine’nin eski kocası Arnold kokaine dadanmış biriydi. Kokaine dadanınca birden değişivermiş Arnold. Katherine fazla iş yapmıyordu, sadece personele kahve götürdüğü için maaş ödüyordu Arnold ona, s.vişmek için çıldıran bir tip değildi Arnold, arada yemeğe çıkıyorlardı o kadar. Boşansalar da Arnold, Katherine’ya ihtiyaç duyuyordu, ama kokain onu baştan çıkarmıştı artık.   Mevzular bu çerçevede dönüyor, ama kadınların sayısı olaylar oldukça artıyordu. Kavgalar artıyor, içkilerin dozu artıyor, şiirler okunuyor, yeni kadınlarla tanışılıyordu. Bu defa Chinaski’yi tanıyan Monty Riff kapıyı çalmıştı. İlk başta tanıyamadı, sonra Dee Dee ismini fısıldayınca hatırladı. Monty yanında Joanna adında bir hatun getirmişti. Joanna, zengin bir hatuna benziyordu, Chinaski’ye çek yazmıştı, kendisiyle yaşamasını istedi. Seyahat etmekten sıkılan, kalabalıkların arasına girmekten nefret eden bir herifi Paris’e götürmek oldukça sıkıcı bir şeydi. Hipodrom, s.ks, alkol arası geçiyordu Chinaski’nin hayatı, hayatına sığdırabilecek küçük şeylerdi bunlar.   Beni akşam yemeğine Malibu’ya götürdü. Teksas’ın Galveston kasabasında yaşadığını söyledi bana. Telefon numarasını, adresini verdi, ziyaretine gelmemi söyledi. Geleceğimi söyledim. Paris ve birlikte yaşama konusunda samimi olduğunu söyledi. Yemek de mükemmeldi.   "Üzgünüm Katherine. Keşke olmasaydı. Söyleyecek başka bir şey bulamıyorum. Kapattı. Aramayacak, diye geçirdim içimden. Hayatımda karşıma çıkan en iyi kadındı ve çuvallamıştım. Hak ediyordum yenilgiyi, bir akıl hastanesinde tek başıma ölmeyi hak ediyordum."   Çuvallamış vaziyetteydi. Kendisinin de dediği gibi Katherine’in aramayacağını biliyordu sonrasında Katherine’den telefon geldi. Yola koyuldu. O güzel saçları, o gözleri, kahkahasını ve dahasını düşündü.   “Bardan çıkıp varış tabelasına baktım. Gecikme söz konusu değildi. Katherine havadaydı, bana doğru uçuyordu. Oturup bekledim. Katherine’in uçağı inmişti. Chinaski beklemeye başladı. "Katherine rampadan çıkıp yürümeye başladı; harikulade kızıl kestane saçlar, sülün gibi bir vücut, yürürken üzerine yapışan mavi bir elbise, beyaz ayakkabılar, zarif bilekler, gençlik. Geniş kenarlı beyaz bir şapka vardı başında, kenarı hafiften aşağı kıvrık. İri, kahverengi, gülen gözleriyle şapkanın altından baktı. Klas hatundu. Ve ben, yüz kilo, kafam sürekli karışık ve yitik, kısa bacaklı, gorilimsi, sırf göğüs, boyun yok, koca kafa, gözler bulanık, saçlar taranmamış, 1.80 boyunda bir b.k çuvalı onu bekliyordum. Katherine bana doğru geldi. O uzun, pırıl pırıl kızıl saçlar. Ne kadar rahat, ne kadar doğaldı Teksaslı kadınlar. Dudaklarına bir öpücük kondurup bagajı olup olmadığını sordum. Bara uğramayı önerdim.   “Güzel kadınların çoğu halkın içinde bir erkeğe ait olduğunu belli etmekten hoşlanmazlar. Bunu fark etmeye yetecek kadar kadın tanıdım. Kadınları oldukları gibi kabul ediyordum, aşk ise zor ve nadiren geliyordu. İnsan sonunda aşkı geri püskürtmekten yoruluyor, izin veriyordu, çünkü aşkın da bir yere gitmeye ihtiyacı vardı. O zaman da başına alıyordun genellikle.”   Güzeldi kadınlar, hepsi birer birer. Aşkın kollarına düştüğünde bir kobra gibi sizi sarıyordu, sonrasında kafayı yeme noktasına geliyordunuz. Beyin hücrelerimiz iptal oluyordu, zihnimiz bir kasanın içinde kilitli kalıyordu. Bazen fiziksel bazen ruhsal…Masumiyetin geri alındığında onu tekrar kazanmak zor oluyordu. Hepsi bundan ibaretti.

Chinaski, sık sık Lydia’yı aklından geçiriyordu. Belalıydı Lydia. Kendisinden uzak durmasını istediği zamanlar da oluyor, sonrasında yine Lydia diye aklından geçiriyordu. Katherine temizliğe düşkündü, beyaz et yiyen bir hatundu.   Okurken Altını Çizdiklerim:

* “Sonra uyuduk. Ya da Katherine Uyudu. Arkadan sarıldım ona. Hayatımda ilk kez evliliği düşündüm. Katherine’in henüz su üstüne çıkmamış kusurları olduğundan emindim. İlişkinin başı her zaman en kolay kısmıydı. Sonra örtüler kalkmaya başlıyordu, sonu gelmecesine. Olsun, yine de evliliği düşündüm. Bir ev, bir köpek ve bir kedi, markette alışveriş. Henry Chinaski t.şşaklarını yitiriyordu. Ve umurunda değildi.” –sf 105   * “Ya boks maçına götürüyordum kadınları ya da hipodroma. O Perşembe akşamı Olympic salondaki boks maçına götürdüm Katherine’i. Daha önce boks maçına gitmemişti. İlk dövüşten önce oradaydık, ring kenarına oturduk. Bira ve sigara içerek bekledim. Tuhaf dedim. İnsanlar buraya geliyor ve iki kişinin şu ringe çıkıp birbirlerini yere sermelerini seyretmek için bekliyorlar. Çok eskidir bu salon dedim eski salonu inceleyerek  sadece iki tuvaleti var, biri erkekler, biri de kadınlar için, ikisi de küçük. Bu yüzden aradan önce ya da sonra gitmeye çalış." -sf 106   * “Genellikle Meksikalılar ve alt tabakadan insanlar gelirdi Olympic’e, film yıldızları ve ünlülerin de geldiği olurdu. Çok iyi, yürekleriyle dövüşen Meksikalı boksörler çıkardı ringe. Sadece beyazların ve zencilerin dövüşleri zevksiz geçerdi, özellikle ağır siklette. Tuhaf bir duyguydu Katherine’le orada olmak. İnsan ilişkileri tuhaftı. Demek istediğim, bir süre biriyle birlikte oluyor, onunla yiyor, yatıyor, s.vişiyor, konuşuyor, geziyor, hayatını paylaşıyordun, sonra bitiyordu. Bir süre kimseyle birlikte olmuyordun, sonra devam ediyordun ve her şey çok doğal görünüyordu; siz hep onu, o da hep sizi beklemiş gibi. Hep eksik hissettim kendimi yalnızken; iyi hissettiğim de oldu, ama hep eksik.” –sf 106   * “İlk dövüş sıkıydı, bol kan ve cesaret. Boks maçlarına ve hipodroma giderek yazmak hakkında bir şeyler öğrenebiliyordum. Mesaj açık değildi ama bana yararı oluyordu. Önemli olan da buydu zaten; Mesajın açık olmayışı. Sözsüzdü, yanan bir ev gibi, deprem gibi, sel gibi, arabadan inerken bacaklarını sergileyen bir kadın gibi.“ –sf 106   * "Başka yazarların neyle ilgilendiklerini bilmiyordum; merak da etmiyordum, okuyamıyordum onları zaten. Kendi alışkanlıklarımın ve önyargılarımın tutsağı olmuştum. Nedeni sadece kendi cehaletinizse hiç de fena değildi aptal olmak. Bir gün Katherine hakkında yazacağımı ve kolay olmayacağını biliyordum. Fahişeler hakkında yazmak kolaydır, ama iyi bir kadın hakkında yazmak zor…" -Sf 107   * “İkinci dövüş de sıkıcıydı. Seyirci bol bira içti, bağırdı, çağırdı kükredi. Bir süre için de olsa fabrikaları, atölyeleri, mezbahaları, araba yıkama servislerini unutmuşlardı; ertesi gün yine esarete döneceklerdi, ama şimdi özgürlük çılgınıydılar. Yoksulluğun tutsaklığını düşünmüyorlardı. Ya da işşizlik sigortasının ve yemek karnelerinin esaretini. Yoksullar bodrumlarında atom bombası yapmayı öğreninceye kadar hepimiz güvencedeydik." -Sf 107   * “Bütün dövüşler sıkıcıydı. Kalkıp tuvalete gittim. Döndüğümde çok durgun buldum Katherine’i. Bir bale resitalinde ya da konserdeymiş gibi daha çok. Öyle narin görünüyordu ki, oysa yatakta müthişti.” –sf 107   * “İçmeye devam ettim. Dövüş fazla sertleştiğinde Katherine elimi tutuyordu. Nakavt seviyordu seyirci. Boksörlerden biri yığılacak gibi olduğunda sevinç çığlıkları atıyorlardı. Yumrukları atan onlardı sanki. Patronları da karılarını yumrukluyorlardı belki. Kim bilir? Kimin umurunda? Biraz daha bira “ –sf 107   * "Bir deyişim vardır;  “Kadınımı al, arabamı elleme”. Kadınımı çalan birini asla öldürmem, ama arabamı çalan birini öldürebilirim." -sf 108   * “İki üç gencin mavi bebeğimle otobanda yarıştıklarını, esrar içip kahkahalar atarak gaz pedalını sonuna kadar köklediklerini hayal ettim. Sonra Santa Fe Bulvarı’ndaki araba hurdalıklarını düşündüm. Dağ gibi yığılmış tamponlar, ön paneller, kapı kolları, silecek motorları, motor parçaları, lastikler, direksiyonlar, kaputlar, krikolar, koltuklar, fren balataları, radyolar, pistonlar, supaplar, karbüratörler, miller, vites kuyuları, akslar– yakında benim arabam da bir aksesuar yığınına dönüşecekti.” –Sf 108   * “O gece Katherine’e sarılıp uyudum, ama yüreğim kederli ve soğuktu." -Sf 108   * "Chinaski’de at yarışı manyaklığı sınır tanımıyordu, hatunlarının bazılarını at yarışına götürüyordu. Kafayı iyice atla bozmuş bir manyaktı Chinaski. Yarışı kafadan kazanma eğilimi gösteren ve 2/7 veren ata beş ganyan bileti aldım, bayılırım böyle atlara. Kaybedeceksen kafadan kaybetmek en iyisidir bence; hem biri önüne geçene dek yarış senindir. At başa baş koştu ve son anda kazandı. Dokuz dolar kırk sent vermişti, on yedi dolar elli sent kârdaydım.   – Sen oynamak istemiyor musun? Belki hepimiz kazanırız. – Yo, hayır, hiçbir şey bilmiyorum. – Basit; sen onlara bir dolar verirsin onlar da sana seksen dört dolar iade ederler. Buna ‘kesinti’ deniyor. Hipodrom ve devlet yarı yarıya kırışır. Yarışı kimin kazandığı onları ilgilendirmez, onlar paylarını toplam gelirden alırlar." –Sf 109   * "Güzel kadınlara çok kazandıklarını söyleyip onlarla yatağa girmeyi düşleyen en az bir düzine adam gelir her gün hipodroma. O kadar uzun boylu  düşünmezlerdi de belki; ne olduğundan çok da emin olmadıkları bir şey için umutlanırlardı sadece. Yere iki seksen serilmiş, hakemin ona kadar saymasını bekleyen kuş beyinli, aptal tiplerdir bunlar. Kim onlardan nefret edebilirdi ki? Büyük kumarbazlar; ama oynarken görmelisiniz onları, 2 dolarlık gişelere giderler genellikle; ayakkabıların topukları aşınmış, üst baş dökük. Aşağılık heriflerdir hepsi.  Gerçekten kazananlar hava basmazlar, otoparkta öldürülmekten korkarlar." –Sf 110   * “O gece yarım şişe kırmızı şarap içti, kaliteli kırmızı şarap, yine de kederli ve sessizdi. Beni boks maçlarındaki ve hipodromlardaki insanlarla özdeşleştirdiğini biliyordum ve doğruydu. Onlarla birdim, onlardan biriydim. Sağlıklı insanların olduğu anlamda sağlıklı biri olmadığımın farkındaydı Katherine.” –Sf 110   * “Hep yanlış şeylere meyletmiştim: içmeyi seviyordum, tembeldim, tanrım yoktu, siyasetim yoktu, fikirlerim yoktu, ideallerim yoktu. Hiçliğe razıydım; yoktum aslında ve bunu kabullenmiştim. Bu ilginç kılmıyordu beni tabii ki. İlginç olmak da istemiyordum zaten, fazlasıyla zahmetliydi. Tek isteğim yumuşak ve puslu bir yerde bir başıma , rahatsız edilmeden yaşamaktı. Diğer taraftan, içince nara atıyor, sapıtıyor, kontrolden çıkıyordum. Genel halimle sarhoş halim çelişiyordu. Umursamıyordum."     “O akşam içmeye başladım. Kolay olmayacaktı Katherine’siz. Geride bıraktığı birkaç şey buldum-bir çift kolye, bir kolye. Daktiloma dönerim diye geçirdim içimden. Sanat disiplin gerektirir. G.tün teki de etek peşinde koşabilir. Bu düşüncelerle içtim. Bir süre Lydia ortalıktan kaybolmuştu sonradan tekrardan ortaya çıktı. Hamile kalıyor Lydia. Erkeklerle d.züşmeyi seven bir tip, başını da belaya sokuyor. Lydia bütün sorunlarından bahsetti. Evli bir heriften hoşlandığından, c.garalık içtiğinden ve her b.ktan. Chinaski için durum o kadar da parlak gözükmüyordu. At, alkol arası geçiyordu hayatı. Lydia geri gelse de takılacak bir hatun buluyordu, hayatı da böyle geçiyordu. Lydia, “Chinaski’nin kadınlarından nefret ediyordu” bunu duymak bile kendisini tiksindiriyordu. Her defasında Lydia arıza çıkarıyor, her defasında  polis geliyordu." -sf 126   * “Joanna parka girdi. Çok hızlı sürüyordu, ama yasaları çiğnemek için değil. En doğal hakkıymış gibi. Bir fark vardı, ben bunu takdir ediyordum. Kalabalıktan uzak bir masaya oturduk. Serin, sessiz ve loştu içerisi. Sevmiştim. Ben ıstakozda karar kıldım. Joanna tuhaf bir şey istedi. Fransızca vermişti siparişi. Görmüş geçirmiş, gezmiş biriydi. Aslında, her ne kadar ben hoşlanmasam da , mönüye bakarken ya da iş ararken eğitimin yararı oluyordu, özellikle mönüye bakarken. Garsonların yanında aşağılık duygusuna kapılmışımdır hep. Çok geç ve çok az öğrenmiştim. Bütün garsonlar Truman Capote okuyorlardı. Bense yarış sonuçlarını.” –sf 135   “Yemek lezizdi. Körfezde karides tekneleri, sahil güvenlik ve korsanlar vardı. Istakozun tadına doyum olmuyordu, kaliteli şarapla mideye indiriyordum. Aziz dostum. Seni hep sevdim pembemsi kırmızı kabuğunun içinde, tehlikeli ve yavaş.”  sf- 135   * “- Hank?  – Efendim  – Buraya gelmenin nedeni bir kadın mı?  – Evet  – Bitti mi?  – Bittiğini umuyorum. Ama hayır dersem…  – Öyleyse bilmiyorsun  – Emin değilim  – İnsan emin olabilir mi?  – Sanmıyorum  – Her şey bu yüzden o kadar iğrenç  – İğrenç gerçekten  – S.vişelim  – Fazla içtim  – Yatağa girelim  – Biraz daha içmek istiyorum  – Ama o zaman…  – Biliyorum. Dört-beş gün kalmama izin verirsin umarım  – Performansına bağlı  – Adil”  -Sf 136   * "Resim yapmaya başladım. Joanna müzik setini açtı. Tuhaf bir müzik çalıyordu, ama hoşuma gitti. Etrafa bakındım, Joanna gitmişti. Umursamadım. Yeni intihar etmiş bir adamın resmini yaptım, kendini çatı kirişine asmıştı. Bir sürü sarı kullandım, parlak ve güzeldi ölü adam.” -Sf 137   * “Ev her zamanki gibi görünüyordu-her yerde boş şişeler ve çöp. Biraz temizlemek gerekecekti. Biri evin bu halini görse beni akıl hastanesine kapattırabilirdi.” -Sf 139   * "Şiir dinletisi için bu defa farklı bir yere uçtu Chinaski. Nereden teklif gelirse oraya gidiyordu dinleti için. Kafasına göre takılıyor, içiyor, sıçıyor, d.züşüyordu. Tammie’yi de götürmek istiyordu, cebinde beş kuruş yoktu. Neyse ki editörle işi bağlamıştı." -Sf 140   * “Eski seslere kimse kulak asmıyordu. İnsan tırnak gibi benimsiyordu eski sesleri." -Sf 146   * “Adamımız bizi bekliyordu, Gary Benson. O da şiir yazıyor, ayrıca taksi şoförlüğü yapıyordu. Çok şişmandı, ama şaire benzemiyordu hiç olmazsa, North Beach ya da East Village öğretmenlerine de benzemiyordu, bunun da yararı oluyordu, çünkü çok sıcaktı o gün New York, kırk derece civarında. Bavulları alıp arabasına bindik, taksiye değil, bize New York’ta araba sahibi olmanın neden anlamsız olduğunu izah etti. Bu yüzden bu kadar çok taksi vardı. Bizi havalimanından çıkardı, arabayı sürerken bir yandan da konuşmaya başladı. New York şoförleri de Los Angeles Şoförleri gibiydiler-kimse kimseyi umursamıyor, hayatta yol vermiyordu. Ne nezaket gösteriyor, ne de merhamet ediyorlardı; tampon tampona sürüyorlardı arabalarını. Anlıyordum: birine yol vermek trafik tıkanıklığına, rahatsızlığa, cinayete sebebiyet verebilirdi. Kanalizasyondaki b.k parçaları gibi kesintisiz akıyordu trafik. Bunu gözlemlemek harikuladeydi, kimse sinirlenmiyordu, herkes durumu kabullenmişti.” -Sf 147   Bukowski “Kadınlar” kitabında sadece kadınlardan bahsetmiyor. Düzene, g.t büyüten yazarlara, modanın peşinden sürtenlere,  büyük yazar gibi görünüp milyonları götürenlere inceden ayarı veriyor:   * “Kim olduğunu biliyorlardı dedi Tammie. Bazı yerlerde kıkırdadım. Mahcup oluyor insan. Hem de nasıl biliyorlardı kim olduğunu. Şehvet akıyordu her yerinden. Karafatmalar, karıncalar, sinekler bile onu d.zmek için yanıp tutuşuyorlardı. -sf 149   * "Şöyle bir sorunu vardı yazarların; yazdıkları basılır ve çok satarlarsa kendilerini büyük yazar sanıyorlardı; yazdıkları basılır ve orta satarsa kendilerini yine büyük yazar sanıyorlardı; yazdıkları hiç basılmazsa ve kendi kitaplarını bastıracak kadar paraları yoksa kendilerini gerçekten büyük yazar sanıyorlardı. İşin gerçeği şu ki, büyüklük azdır. Yok denecek kadar az. Ama en kötü yazarlar özgüvenleri en yüksek olan, kendilerinden en az kuşku duyanlardır. Neyse uzak durulacak insanlardır yazarlar, ben de onlardan uzak durmaya çalışırım, ama neredeyse imkansızdır bu. Bir tür kardeşlik hülyası içindedirler. Bütün bunların yazmakla yakından uzaktan ilgisi yoktur. Daktilo başına geçince hiç yararı olmaz.” –Sf 149   * “- Fazla içme, Hank. Sarhoş olduğunda sözcükleri yuvarlayıp dizeleri unutuyorsun.  – Nihayet dedim aklı başında bir laf ettin.  – Dinleyicilerden korkuyorsun değil mi?  – Evet ama sahne korkusu değil. Kurbanlık koyun gibi çıkıyorum oraya. Kendi b.kumu yiyişimi seyretmeye geliyorlar. Ama elektrik faturasını ödeyip hipodroma gitmemi mümkün kılıyor, başka mazeretim yok.” –Sf 156   “Yıkılıyordu ortalık. Bir şey yapmana gerek yoktu. Onlar yapacaklardı her şeyi. Yine de dikkatli olmak gerekiyordu. Ne kadar sarhoş olurlarsa olsunlar yapaylık içeren her hareketi, her sözü hemen fark ederlerdi. Seyirci asla küçümsenemez. Para ödemişlerdi içeri girmek için, içkiler için para ödemişlerdi; karşılığını almaya kararlıydılar, alamazlarsa okyanusa kadar kovalarlardı seni..” –Sf 158   * “Oturdum, mikrofonu ayarladım ve ilk şiiri okumaya başladım. Sustular. Arenada boğayla yalnızdım artık. Korku hissettim. Ama yazmıştım şiirleri. Okumak da neydi? Hafif, alaycı bir şiirle başlamak en iyisiydi. Şiiri bitirdim, duvarlar sarsıldı. Alkış sırasında dört beş kişi kavgaya tutuştu. İşler yolunda gidiyordu. Tek yapmam gereken sahnede kalmaktı. Onları küçümseyemezdin, k.çlarını da yalayamazdın. Ortalarda bir yerde dengeyi sağlamak zorundaydın.” –Sf 159   * “O gece telefon çaldı. Venice Beach’de verdiğim bir şiir dinletisinde tanımıştım onu. Yirmi sekiz yaşındaydı. Vücudu hoş, bacakları biçimli, bir yetmiş boyunda mavi gözlü bir sarışın. Saçları uzun ve hafif dalgalıydı, sürekli sigara içerdi. Muhabbeti sönük, kahkahası genellikle abartılı yapmacıktı. Dinletiden sonra evine gitmiştim. Sahilde, kaldırımın gerisinde bir apartmanda oturuyordu. Ben piyano çalmıştım, o bongo. Bir testi Red Mountain şarabımız vardı. Eve dönemeyecek kadar sarhoş olmuştum. O gece orada kalmış ertesi sabah, eve dönmüştüm." -sf 168   * “Koltukta karar kıldım. Sabahın dördüydü. Sokağın ortasına park edip dörtlü flaşörleri yakmıştım. Sulu votkayı bitirdim. Giderek sarhoş oluyor, gücümü yitiriyordum. Kaldırdım koltuğu, gerçekten ağırdı. Arabaya taşıdım. Yere koyup ön kapıyı açtım. Zorladım lanet koltuğu içeri. Sonra kapıyı kapatmaya çalıştım. Kapanmadı. Koltuğun ayağı dışarda kalmıştı. Çekip çıkarmaya çalıştım lanet şeyi. Sıkışmıştı. Sövdüm, daha da içeri itmeye çalıştım. Koltuğun bacaklarından biri ön camdan dışarı çıkıp gökyüzünü işaret etti. Hala kapanmıyordu kapı. Kapanmak üzere bile değildi. Kapıyı kapatabilmek için koltuğun ayağını ön camdan biraz daha dışarı çekmeye çalıştım. Acayip sıkılmıştı koltuk, kımıldamadı bile. Çaresizlik içinde çektim,ittim,çektim. Polis gelse hapı yutmuştum. Sürücü koltuğuna atladım. Tek bir park yeri bile yoktu sokakta. Arabayı pizzacının otoparkına çektim, kapanmayan kapı bir ileri bir geri sallanıp duruyordu. Kapısı açık ve tavan lambası yanar durumda öylece bıraktım orada. (Tavan lambası sönmüyordu). Ön camım kırılmış, koltuğun ayağı y ışığında camdan dışarı fırlamıştı. Edepsizce, delice bir manzara. Cinayet ve suikast kokuyordu. Benim güzel arabam. Eve yürüdüm. Kendime sulu bir votka daha hazırlayıp Tammie’ye telefon ettim." -sf 170   * “Sabahın altısında uyandım, giyindim ve pizzacıya yürüdüm. Araba oradaydı hala. Güneş yükseliyordu. Uzanıp yapıştım koltuğa. Kımıldamadı. Kuduruyordum öfkeden, çektim, sövdüm, ittim. O direndikçe ben çıldırdım. Birden bir tahta çatırtısı geldi. Ümitlendim, enerji doldum. Küçük bir tahta parçası kırıldı elimde. Baktım, yere fırlattım ve işime döndüm. Bir parça daha kırıldı. Fabrika günleri, yük trenlerini boşalttığım günler, donmuş balık kasaları kaldırdığım günler, sığır ölüsü omuzladığım günler; işe yarıyorlardı şimdi. Her zaman güçlü ama bir o kadar da tembel olmuştum. Şimdi o koltuğu parçalıyordum. Sonunda çekip çıkardım koltuğu arabadan. Saldırdım lanet şeye otoparkta. Paramparça ettim. Sonra parçaları güzelce toplayıp birilerinin ön bahçesine istifledim. Vosvos’a bindim, eve yakın bir yerde park yeri buldum. Bütün yapmam gereken Santa Fe’de bir hurdacıya gidip kendime yeni bir ön cam almaktan ibaretti. Şimdilik bekleyebilirdi. Eve girdim, iki bardak buzlu su içip yattım.” Sf- 172   * “Üzerimde ölmüş babamın bana gelen büyük paltosu vardı. Pantolonum  fazlasıyla uzundu, paçaları ayakkabılarımın üzerine dökülüyordu ve bu yararımaydı, çünkü ayağımda iki farklı çorap vardı ve ayakkabılarımın topukları aşınmıştı. Berberlerden nefret ettiğim için saçımı kesecek bir kadın bulamadığım zaman kendim keserdim. Tıraş olmayı ve uzun sakalı sevmediğim için de iki-üç haftada bir makası alıp sakalımı kırpardım. Gözlerim bozuktu ama sadece okurken gözlük takardım. Dişlerim kendimindi ama sayıca fazla değillerdi. Yüzüm ve burnum içkiden kızarmıştı, ışık gözlerimi rahatsız ettiği için gözlerimi sürekli kısıyordum. Dünyanın herhangi bir yerindeki bir Sefilhane’de hiç yadırganmayacağım şüphe götürmezdi.” -sf 179   * “O gece mektupları ve şiirleri kadar ilginçti Keesing. Birkaç istisna dışında muhabbete edebiyat karıştırmayacak kadar da sağ duyulu. Başka şeylerden söz ettik. Mektupları ve şiirleri iyi olan şairlerle bile şansım pek yaver gitmemişti o güne kadar. Douglas Fazzick’le karşılaşmam tam bir fiyasko olmuştu mesela. Yazarlardan uzak durup işini yapmak en iyisiydi ya da işini yapmamak." -sf 179   * Hiçkimse tam olarak yazar değildi. Herkes farklı işlerle ilgileniyordu. Kimi bir demir fabrikasında, kimi lastik fabrikasında, kimi postane memuru. Chinaski postane memurudu o aralar, sık sık iş değiştiriyordu. Patronların dediklerine karşı çıkan bir tiplemeydi. William Kessing de arıza bir tipti. Uyuşturucudan tutuklanıp üniversitede geçici öğretmenlik işi bulmuştu. Her birinin hayatı farklıydı. Kitabın dillerden düşmeyen sözü ise şöyle;

“Kadın senden soğumuşsa, unut gitsin. Seni severler, sonra içlerinde bir şey döner. Bir lağım çukurunda ölmek üzere olduğunu ya da bir arabanın altında kaldığını görseler bile üzerine tükürürler.” sf 181   * "Cecelia’ da diğer kadınlar gibi harikulade bir kadındı. İlk başta öyle görünürdü kadınlar, içlerini okuma fırsatı vermezlerdi, içinizi kemirirlerdi.   O gece kötü bir dinleti daha sundum. Umurumda değildi. Umurlarında değildi. John Cage sahneye çıkıp bir elma yemek için bin dolar alabiliyorsa, ben de çuvallamak için beş yüz dolar artı uçak bileti  alabilirdim." -sf 182

* “Hasta ve mutsuz olmasına rağmen ölecek birine benzemiyordu Bill. Çok ölüm vardı böyle ve ölümü bilmemize, hemen hemen her gün düşünmemize rağmen, sıradışı ve sevilen birinin ani ölümüyle karşılaştığımızda zordu ölümü kabullenmek.“ –Sf 184   * “Hayvan katliamına karşıydı, et yemiyordu. Yeterince etliydi zaten. Her şey harikuladeydi bana söylediğine göre, dünya güzelliklerle doluydu ve bütün güzellikler bizim içindi, yeter ki uzanıp ona dokunalım.” –sf 186   * “Şişemi alıp odama gittim. Şortuma kadar soyunup yatağa girdim. Hiçbir şey asla uyum içinde değildi. İnsanlar buldukları her şeyi körü körüne benimsiyorlardı: Komünizm, sağlıklı beslenme, zen, sörf, bale, ipnotizma, grup terapi, toplu s.ks, bisiklet, otlar, Katoliklik, halter, seyahat, inziva, vejetaryenlik, Hindistan, resim, yazmak, yontmak, beslemek, orkestra yönetmek, sırt çantasıyla yollara düşmek, düşüp kalkmak, kumar oynamak, içki içmek, takılmak, yoğurt, Beethoven, Bach, Buda, isa, TM, Eroin, havuç suyu, intihar, ısmarlama takım elbiseler, uçakla seyahat, New York; sonra her şey buharlaşıp uçuyordu. Ölmeyi beklerken yapacak şey arıyordu insanlar. Seçim sahibi olmak da güzeldi.” –sf 190   Kitapta William Burroughs’u  içeren bir bölüm var. Kendisini anlatmaya gerek yok, o dönemin taşşaklı Beat yazarlarından.   * “Joe Washington döndü. 'Burroughs'a yan dairede senin kaldığını söyledim. 'Burroughs,' dedim, 'Henry Chinaski yan dairede.''Oo,' dedi, 'Öyle mi?' Seninle tanışmak isteyip istemediğini sordum. 'Hayır,' dedi." -Sf 198   Chinaski bir süredir 30 yaşında taş bir hatunla mektuplaşıyordu. Fotoğraf yollamamıştı hatun. Mektup konusuna şöyle değiniyor Chinaski:

* “Oturup onu bekledim. Hep huzursuzlanıyordum bu durumlarda, geldiklerinde, keşke onları görmesem duygusuna kapılıyordum. Liza güzel olduğunu yazmıştı ama hiç fotoğrafını görmemiştim. Bir keresinde yazışmalar sonucunda hiç görmediğim bir kadınla evlenmiştim. O da zekice mektuplar yazmıştı, ama iki yıl süren evliliğim tam bir fiyasko olmuştu. İnsanlar mektuplarına hayatlarında olduklarından çok daha iyiydiler genellikle. Şairlere benziyorlardı bu anlamda.“ –sf 201   * “Tamamen örtülü bir kadın heyecan vericidir, bence. Vücudunun nasıl olduğunu bilemezsin elbette, ama bazı tahminlerde bulunur insan.” –sf 201   * “Bir kadınla kendi mekanımda olmaktansa onun mekanında olmayı yeğlemişimdir. Onların mekanındaysam istediğim zaman kalkabiliyordum.” –sf 208   * “Böyleydi insan ilişkileri. Onları tanıdıkça tuhaflıkları açığa çıkıyordu. Bazen gülünçtü bu tuhaflıklar- önceleri.”–sf 208   Fante, Charles Bukowski’nin tanrısıydı, en azından o öyle görüyordu. Tanrıların rahatsız edilmeyeceği söz konusuydu. Kitapta da Celine’den, Fante’den bahsediyor Chinaski.   * “Kalabalık aynıydı, ama aklım işimdeydi. Giderek ısındılar, coştular, heyecanlandılar. Bazen onlar sırtlıyordu gösteriyi, bazen sen. Genellikle sen boks ringine çıkmak gibiydi; onlara borçlu olduğun duygusunu taşımalısın, onlar olmasa sen orada olmazdın çünkü. Direklerimi konuşturdum, çapraz kroşeler çıkardım, dans ettim ve son rauntta iyice açılıp hakemi yere serdim. Gösterinin iyisi kötüsü olmaz. Bir gece önce çuvalladığım için tuhaflarına gitmişti mutlaka. Benim tuhafıma gittiği kesindi.” –sf 217   * “Şairlerin çoğu kuralcı ve b.ktan tiplerdir.” –sf 218   * “Ölünceye dek yaşamak bile çok zahmetli iş." –sf 221   * “Bazen işimi yaparken iyice huysuzlaşıyorum. Ama sonra kendimi toparlıyorum, onlar da bana tahammül ediyorlar. Allahın cezası avukatların ne iğrenç tipler olduklarını bir bilsen! Her şeyini isterler, işi hazırlamanın ne kadar zaman aldığı onları hiç ilgilendirmez.“ –sf 225   * “Avukatlar ve doktorlar içinde yaşadığımız toplumun hak ettiğinden fazla kazanan en şımarık fertleridir. Sonra araba tamircileri gelir. Dişçileri de listeye dahil edebiliriz.“ –sf 225   * “Biz, Batı Hollywood sakinleri için tuvaletler hiçbir zaman gerektiği gibi çalışmaz, ev sahiplerinin ikinci sınıf tesisatçıları onları bir türlü tamir edemezlerdi. Rezervuar kapaklarını açık bırakır, evde mutlaka pompa bulundururduk. Musluklar damlardı, karafatmalar yaşamın bir parçasıydılar, köpekler her yere pislerlerdi, tel kapılardaki deliklerden sinek ve havada uçuşan envai çeşit böcek girerdi içeri." –sf 229   * “Herkes bir şekilde beklemek zorundaydı. Bekle, bekle –hastaneyi, doktoru, tesisatçıyı, akıl hastanesini, kodesi, ölüm babayı. Önce kırmızı yandı, sonra yeşil. Dünyanın vatandaşları yemek yiyor, televizyon seyrediyor, beklerken işlerinden ya da ahlak eksikliğinden kaygı duyuyorlardı.” -Sf 230   * “O kırmızı kısa eteği ve naylon bacaklarıyla Tessie k.ncığı diye geçirdim içimden adama ödemeyi yaparken. Hiç düşünmeden bir düzine adamın altına yatmıştı mutlaka. Onun sorununun düşünmeme olduğuna karar verdim. Sevmiyordu düşünmeyi. Bu da sorun sayılmazdı, çünkü düşünmek zorunda olduğunu söyleyen bir yasa ya da kural yoktu. Birkaç yıl sonra ellisine merdiven dayayınca düşünmek zorunda kalacaktı ama.” –sf 231   *  “– Kitaplarında içmekten söz ediyorsun sürekli. İçmenin sanatına katkısı oldu mu sence?”   – Hayır yazarlığı öğlene kadar uyuyabilmek için seçmiş bir alkoliğim ben.” –sf 240

* “İlerde karşılacağımız sorunları görebiliyordum. Bir münzevi olarak insan trafiğinden nefret ederim. Kıskançlıkla filan ilgisi yoktu, insanları sevmiyordum, kendi şiir dinletilerimi saymazsak kalabalığa tahammülüm yoktu. İnsanlar yoruyorlardı beni, ruhumun iliğini kurutuyorlardı. İnsanlık baştan kokuşmuştun zaten.” –sf 241   * “Hayal kırıklığına uğradım neredeyse, çünkü stres ve delilik ortadan kalktığında yerine koyabileceğim güvenilir bir şey yoktu hayatımda.” –sf 244   * "Ayrılıklar.. Korkunuzdan ödünüz bokuna karışmıştır. Beyniniz iflasın eşiğine gelmiş çareyi duvarlara bakmakta bulmuşsunuzdur. Ayrılıkları düşündüm, ne kadar zor olduklarını, ama bir kadından ayrılmadan başka bir kadınla ilişkiye giremiyordun. Kadınları gerçekten tanımak, içlerine nüfuz etmek için onların tadına bakmak gerekiyordu. Erkeği kafamda tasarlayabiliyordum, çünkü ben de erkektim; ama kadınları yeterince tanımadığım için onlar hakkında yazamıyordum. Bu yüzden onları elimden geldiğince araştırıyor, içlerinde insani şeyler keşfediyordum. Yazma faslı unutulmalıydı. Yaşanan tamamlanmadan hakkında yazmak yazıyı yaşananın gölgesinde bırakmak demektir. Yazmak işin tortusuydu sadece. Bir erkeğin kendini hissedebilecek kadar sahici hissetmesi için bir kadın tanıması gerekmiyordu, ama birkaç tane tanımanın da zararı yoktu. Böyle ilişki bittiğinde kendini gerçekten yalnız ve delirmek üzere hissetmenin ne olduğunu öğreniyor, sonun geldiğinde neyle yüzleşeceğine dair fikir sahibi oluyordun.” –sf 245   * "O kadar çok şey vardı ki beni duygulandıran; yatağın altında bir kadın ayakkabısı, etajerin üstünde unutulmuş saç tokası; “çişim geldi” deyişleri, saç kurdeleleri, öğlenin bir buçuğunda onlarla çıkılan bulvar yürüyüşleri; içki, sigara ve muhabbet dolu o uzun geceler, tartışmalar, intiharlar, birlikte yiyip kendini iyi hissetmek, nerden geldiğini anlamadığın şakalar ve kahkahalar, havadaki mucize duygusu, arabayı park edip içinde oturmak, sabahın üçünde eski sevgilileri kıyaslamak; horladığının söylenmesi, onun horladığını duymak, anneler, çocuklar, kediler, köpekler, bazen ölüm ve boşanma, ama hep sürdürerek, halletmeye çalışarak çalışarak bir sandviç büfesinde tek başına gazete okurken onun şimdi zeka seviyesi 95 olan bir dişçiyle evli olduğunu düşünüp efkarlanmak; hipodromlar, park gezintileri, piknikler, kodesler bile; onun sıkıcı arkadaşları; senin içkin, onun dansı, senin onu boynuzlaman, onun seni boynuzlaması, onun hapları, senin aldatmaların, onun aldatmaları, birlikte uyumak…" -sf 245/246   * “Varılacak bir hüküm yoktu, bir seçim yapmak zorundaydın. İyiliğin ve kötülüğün ötesinde fikri teoride iyiydi, ama yaşamı sürdürmek için seçim yapmak zorundaydın: kimi diğerlerinden daha müşfikti, kimi seninle daha ilgili; bazen de dış görünü harikulade ama içi buz gibi olanlar da gerekebiliyordu; sırf eğlence olsun diye, iki paralık boktan filmler gibi. Daha müşfik olanlar daha iyi d.züşüyorlardı gerçekten; onlarla bir süre takıldıktan sonra gözüne harikulade görünmeye başlıyorlardı, çünkü harikuladeydiler gerçekten. Sara’yı düşündüm, o fazladan şey vardı onda. Şu lanet Drayer Baba "DUR" levhasıyla karşımıza dikilmese her şey güllük gülistanlık olacaktı." –sf 246   * “Hep nefret etmişimdir müzik setlerinden. Yoksul semtlerde yaşayanlar sürekli birbirlerinin sesini duyarlar, d.züşme sesleri dahil, ama en rahatsız edici olanı onların müziğini, o kusmuğu, üç saat kadar sonuna kadar açılmış olarak dinlemek zorunda kalmaktır. Üstelik genellikle pencerelerini açık bırakırlar, onların hoşuna gidenin senin de hoşuna gideceğinden emin.“ –sf 248   * “Şiir okuduğun için sana para ödeyecekleri bir yere gitmek saçmalığın daniskasıydı. Hoşlanmıyordum, abuk sabuk buluyordum. Elli yaşına kadar anlamsız, aşağılık işlerde katır gibi çalıştıktan sonra, birden, ülkenin bir yerinden bir yerine uçarken bulmak kendini, elinde votka bir atsineği misali.“ –sf 250

* “Seattle’da McIntosh bekliyordu beni, arabasına atladık. İkimiz de fazla konuşmadığımız için yolculuk iyi geçti. Dinletiyi özel bir kuruluş destekliyordu, ki üniversite destekli dinletilere bin kere yeğlerim. Üniversiteler korkuyorlardı; en çok da sefil şairlerden, ama öte yandan pas geçemeyecek da meraklıydılar.“ –sf 250   * “İşin ehli birini bulmak zordu ama insanlar o kadar beceriksizdiler ki…” –sf 254   * “Kendimi giderek daha kötü hissediyor, evin içinde dolanıp duruyordum. Eve gitmek yerine orada kaldığım için kötü hissediyordum kendimi beki de. Istırabı uzatmaktan farksızdı. Ne b.k heriftim ben? Gerçekten kötü, gerçekdışı oyunlar oynayabiliyordum. Neyin peşindeydim? Bir şeylerin intikamını mı almaya mı çalışıyordum? Kendime sürekli bunun aslında bir araştırma, dişiye dair bir inceleme olduğunu daha ne kadar telkin edebilirdim? Ne yaptığımı hiç düşünmeden rüzgara kapılmış gidiyordum. Kendi bencil ve bayağı zevkimden başka bir şey düşünmeden. Şımarık bir lise öğrencisinden farkım yoktu. En adi f.hişeden daha adiydim; bir fahişe sadece paranızı alır. Başkalarının hayatlarıyla oyuncaklarımla oynar gibi oynuyordum. Nasıl erkek dedim kendime? Nasıl şiir yazardım? Özüm neydi? İkinci ligde oynayan bir Sade’ydim, onun zekasından yoksun. Bir katil bile benden daha dürüst ve açıktı. Ben kendi ruhumla oynanmasını, onunla alay edilmesini istemiyordum; bu kadarından emindim en azından." –sf 256   * “Sapıma kadar kötüydüm. Halının üzerinde bir aşağı bir yukarı gezinirken hissedebiliyordum bunu. Kötü. İşin en berbat yanı aslında olmadığım gibi davranıp insanları kandırmamdı- iyi biri gibi. Bana duydukları güven yüzünden girebiliyordum başkalarının hayatlarına. Kirli bir işi kolayına kaçarak yapıyordum. Sırtlanın Aşk Hikaye’sini yazıyordum. Düşüncelerimin verdiği şaşkınlıkla odanın ortasında kalakaldım. Sonra yatağın kenarında otururken buldum kendimi, ağlıyordum. Parmaklarımla dokunabiliyordum gözyaşlarıma. Beynim dönüyordu, ama aklımın başında olduğunu biliyordum yine de. Başıma geleni anlamakta güçlük çekiyordum." –sf 256   * “Hayatıma  olanları anlamakta güçlü çekiyordum. Bilgeliğimi,dünyeviliğimi, o kalın ve sert kabuğumu yitiriyordum. Başkalarının sorunlarına bulaşarak mizah duygumu yitirmiştim. Geri istiyordum hepsini. Hayatım tatlı bir pınar gibi aksın istiyordum. Ama geri gelmeyeceklerini de biliyordum bir şekilde, yakında değil en azından. Hayatımı suçluluk duygusu çekerek yaşamaya sürdürmeye mahkumdum." -sf 258   * “Kendimi suçluluk duygusunun bir tür hastalık olduğuna ikna etmeye çalıştım. Suçluluk duygusundan yoksun insanlar ilerleme kaydediyorlardı bu dünyada. Yalan söyleyebilen, kandırabilen, bütün kestirmeleri bilen insanlar. Cortez. Şakası yoktu. Vince Lombardi’de öyle. Ama bütün telkin çabalarıma rağmen kötü hissediyordum kendimi. Bu işi halletmeye karar verdim. Hazırdım. Günah çıkarma hücresi. Katolik’tim bir kez daha. Gir, çık ve bağışlanmayı bekle.” –sf 258   * “Güzel bir bahar temizliği yapmaya niyetlenmiş, ama başaramamıştım. Giderek daha kötü hissediyordum kendimi. Bunalım ve intihar kötü beslenmenin bir sonucudur genellikle. Son zamanlarda iyi besleniyordum ama. Eski günleri düşündüm, günde bir parça çikolatayla beslendiğim. Atlantic Monthly ve Harper’s a elle yazılmış öyküler yolladığım günleri. Yemekten başka bir şey düşünmezdim. Vücut beslenmeyince , zihin de aç kalıyordu. Ama son zamanlarda fevkalede besleniyor, çok güzel şaraplar içiyordum. Bu da düşüncelerimin doğru olduğunu kanıtlıyordu. Herkes kendinin özel, ayrıcalıklı, müstesna olduğunu düşünüyordu. Balkonundaki saksıları sulayan kocakarı bile. Ben müstesna olduğumu düşünüyordum çünkü elli yaşında fabrikalardan çıkıp şair olmuştum. İyi bok yemiştim! Çaresizlik içinde olduğum günlerde patronlar ve müdürler nasıl üzerine işemişse, şimdi de ben herkesin üzerine işiyordum. Aynı kapıya çıkıyordu. Kıytırık bir ün sahibi, köküne kadar çürümüş götün tekiydim.“ -sf 259   * “Çarşamba akşamı havalimanında Iris’i beklerken buldu beni. Oturup kadınları seyrettim. Hiçbiri- birkaçı hariç- Iris’la kıyaslanamazdı. Yolunda olmayan bir şey vardı ben de. Cinselliği çok fazla düşünüyordum. Gördüğüm her kadınla yatağa girdiğimi hayal ediyordum. Havalimanlarında beklerken zaman öldürmenin iyi bir yoluydu. Kadınlar; elbiselerinin renklerini seviyordum; yürüyüşlerini seviyordum; kimilerinin yüzündeki acımasızlığı seviyordum; ender de olsa başka bir yüzdeki saf güzelliği, bütünüyle ve büyüleyici biçimdeki dişiliği seviyordum. Üstündüler bizden; planlama ve organizasyonda bizden çok daha yetkindiler. Erkekler futbol seyreder, bira içip bowling oynarken onlar, kadınlar bizim hakkımızda düşünüyor, bizi inceliyor, karar vermeye çalışıyorlardı- bizi bıraksalar mı, atsalar mı, değiştirseler mi, öldürseler mi, yoksa sadece terk mi etseler? Uzun vadede fark etmiyordu, ne yaparlarsa yapsınlar yalnızlık ve delilikti sonumuz.“ –sf 261   * – Bu kadar çok kadınla birlikte olmak niye – Çocukluğumla ilgili. Sevgi ve şefkat eksikliği. – Yirmili ve otuzlu yaşlarında da durum pek farklı değildi. – Telafi etmeye çalışıyorum. – Telafi ettiğini nasıl anlayacaksın? Büyük palavracısın. – Bu yüzden yazıyorum ya.” –sf 264   * “Gençken sürekli bunalırdım. Ama intihar hayatımda bir olasılık olmaktan çıkmıştı artık. Benim yaşımda öldürülecek pek az şey kalmıştır. İyiydi yaşlı olmak, kim ne derse desin. Bir tür berraklığa ulaşabilmek için bir yazarın en az elli yaşına gelme gerekliliği son derece mantıklıydı. Ne kadar çok nehir aşarsan o kadar çok şey öğrenirdin nehirler hakkında- deli gibi akan suya ya da gizli taşlara yenik düşmediğini varsayarak. Azgın akar bazen nehirler.” –sf 264   * “Sıradan Amerikan kadını değildi, bu da ona kestirilmesi güç bir görünüm kazandırıyordu. Sapına kadar kadındı, ama bunu insanın yüzüne fırlatmıyordu. Amerikan kadını pazarlığa gelince çetin cevizdi, ama sonunda kazıklanmış çıkıyordu alışverişten. Doğal bir Amerikan kadını bulmak için Teksas’a ya da Louisiana’ya gitmek gerekiyordu artık." –sf 265   * “Iris Duarte’yi uçağa bindirme saati geldi çattı. Sabah uçuşu olduğu için biraz çetrefilliydi benim için. Öğle saatlerinde uyanmaya alışıktım; akşamdan kalmalık için çok iyi bir tedaviydi, ömrüme beş yıl katacaktı. Hiç hüzünlemedim onu havalimanına götürürken. Harikulade bir cinsellik yaşamıştık; kahkaha da eksik olmamıştı. Daha uygarca zaman geçirdiğimi hatırlamıyorum, birbirimizden hiçbir şey talep etmedik, ama samimiydik; duyguan yoksun, ölü etin ölü etle çiftleşmesi değildi. Nefret ediyordum o tür cinsellikten; Los Angeles, Hollywood, Bel air, Malibu, Laguna Beach d.züşmeleri. İki yabancı olarak başlar, iki yabancı olarak bitirirdin." –sf 270   * “Ahlaki değerlerden yoksun insanlar sık sık başkalarından daha özgür oldukları sanısına kapılırlar, ama aşk ve sevgi duyguları körelmiştir. O yüzden de zamparalık yaparlar. Ne kumar ne de mizah vardır oyunlarında. Ahlak değerleri kısıtlayıcıdır, ama yüzyıllardan beri birikmiş insan deneyiminin üzerine inşa edilmişlerdir. Bazı ahlak değerleri insanların fabrikalarda köle gibi çalışmalarını, kiliseye gitmelerini, Devlet’e sadık kalmalarını savunur. Diğerleri ise sağduyuya seslenir. Zehirli ve zehirsiz otların yetiştiği bir bahçe düşünün. Hangilerinin yeneceğini, hangilerinden uzak durmak gerektiğini öğrenmek zorundasın.” –sf 271   Yapışık tiplerden hoşlanmazdı Chinaski. Valencia onlardan biriydi. Muhabbeti iyi değildi. Daha Chinaski ile tanışmadan ona hayranlık beslemişti. Çalıştığı yere Chinaski’nin resmini asmıştı.   * “Tipim değildi Valencia. Hoşlanmamıştım ondan. Böyle insanlar vardır- tanır tanımaz antipati duyarsınız." –sf 279   * Her zaman kadınlara önceliğini verirdi Chinaski, diğerleri umrunda olmazdı. Onunla kafa bulmaya çalışan, içmek için can atanlar da vardı ama onun umrumda olmazdı.   * “- Henry Chinaski sen misin? Genç bir erkek sesi:  – Evet  – Yazar Henry Chinaski sen misin?  – Evet  – Gerçekten mi  – Evet  – Biz Bel Air’den bir grup genciz ve senin kitaplarını çok seviyoruz moruk. O kadar çok seviyoruz ki seni ödüllendirmeye karar verdik!  – Yok ya  – Evet, birkaç altılık paket bira alıp sana geliyoruz  – K.çına sok sen o biraları  – Ne?  – O biraları k.çına sok dedim  Kapattım." –sf 290

* "Yılbaşı geceleri aşılması güç bir başka berbat geceydi benim için. Annem ve Babam pek severlerdi yılbaşı gecelerini; radyodan gelişini dinlerlerdi, kent be kent, Los Angeles’a varıncaya kadar. Sonra havai fişekler patlar, klaksonlar öttürülür, amatör içiciler kusar, erkekler başka erkeklerin karılarıyla, kadınlar da kimi bulurlarsa onlarla flört ederlerdi. Herkes öpüşüp banyoda, dolapta ve bazen açıkta birbirini götürürdü, özellikle gece yarısı ve ertesi gün korkunç kavgalar çıkardı, Gül Festivali’ne ve Rose Bowl maçına hiç girmeyelim." –sf 295   * “Sara ile kutlamaya ve içmeye başladık, dünyanın yarısı sarhoş olmak için kıçını yırtarken kolay değildi sarhoş olmak." –sf 295

* “- Hey, moruk senin dinletinden önce sahne aldığım gece… o kadar kötü müydüm Hank? Gerçeği söyle .   – Bak Dinky kalbini kırmak istemiyorum, ama ben dinlemekten çok içiyordum. Sahneye çıkıp onlarla nasıl yüzleşeceğini düşünmekten başka bir şey yapamıyordum, gerçekten kusturur beni.  – Ama ben bayılıyorum seyirci önüne çıkmayı, hele şarkılarımı sevmişlerse cennetteyim  – Yazmak farklıdır. Yalnız yapılır, seyirciyle ilgisi yoktur.” –sf 296   * “Gel gör ki, sırf karşında oturduğu için bir adamın yeteneğini pohpohlamak bütün yalanların en bağışlanmazıydı; çünkü bu onu yüreklendirmek demekti, gerçek yetenekten yoksun birini yüreklendirip hayatını harcamasını telkin etmekti. Çok insan yapar bunu, dostlar ve arkadaşlar özellikle." –sf 297   * “Ahizeyi beşiğine koydum. Sara’yı düşündüm. Sara ile evli değildik ama. Erkeğin hakkı vardı. Ben bir yazardım. Pis bir moruktum. İnsan ilişkileri yürümüyordu zaten. İlk iki hafta bir şeye benziyor, taraflar daha sonra heyecanlarını yitiriyorlardı. Maskeler düşüyor, gerçek yüzler belirmeye başlıyordu: çatlaklar, gerizekalılar, sapıklar, kinciler, sadistler, katiller. Modern toplum kendi türlerini yaratmıştı ve hepsi birbirlerinden besleniyorlardı. Ölümüne bir düello lağım  çukurunda . İnsan ilişkilerinden umulabilecek en uzun sürenin iki buçuk yıl olduğuna karar vermiştim." –sf 299   * “Banyoya gidip aynada yüzüme baktım. Korkunç görünüyordu. Sakalımdan ve kulaklarımdan birkaç beyaz kıl yoldum. Selam, Ölüm. Ama neredeyse altmış yıldan beri hayattayım. Beni o kadar kadar çok siper dışında yakaladın ki şimdiye kadar çoktan haklamış olman gerekirdi. Hipodroma yakın gömülmek istiyorum… son düzlükteki koşuyu duyabilecek kadar.” –sf 300   * “Ne kadar hüzün vardı her şeyde, işler yolunda gittiği zaman bile." -sf 310

 Sara’ya geri döndü Chinaski yeniden. Tanya'ya göre farklı bir kadındı Sara.

* “Gerçekten iyi bir kadındı Sara. Bir Tanya için öyle bir kadını kaybetmek salaklığın daniskasıydı. Ama Tanya da bir şeyler getirmişti bana. Sara daha iyi muamelemeyi hak ediyordu. Evli olmadıklarında bile insanların birbirlerine sadık olmaları gerekebiliyordu. Hatta, yasayla onaylanmış olmadığı için güven duygusu daha güçlü olmalıydı." –sf 313   * “İçki satın aldığım yeri sık sık değiştirmeyi severim, gece gündüz yüklü alışveriş yaptığında tezgahtarlar alışkanlıklarını öğreniyorlardı. Hala nasıl hayatta olduğuma hayret ettikleri duygusuna kapılıyordum, bu da beni rahatsız ediyordu. Böyle bir şey düşündükleri filan yoktu, muhtemelen ama yılda üç yüz akşamdan kalmalık yaşayan biri bir süre sonra paranoyaklaşabiliyor." –sf 313   * “İyi kadındı Sara. Kendime çekin düzen vermeliydim. Bir erkek sadece iyi bir kadın bulamadığında çok fazla kadına ihtiyaç duyuyordu. Erkek çok fazla düzüşerek kimliğini yitirebiliyordu. Sara ona verdiğimden çok daha fazlasını hak ediyordu." –Sf 316   Not: Yaklaşık 5-6 ay üstünde çalıştığım, 4-5 defa okuduğum, sıkça kitabın içinden yararlandığımı okuyucunun bilmesini isterim. Bazı kitap eleştirileri kısa oluyor, bazıları uzun. Henry Chinaski’nin kadınlarını değerlendirmek hiç bu kadar zor olmamıştı. Bu kadar uzun neden yazdım bilmiyorum ama Charles Bukowski kesinlikle buna değer biri.  

O Türk edebiyatına yön vermiş bir şair ve eserleri tartışılmaz. Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna başlıca eserleri ama en çok bilineni "Kürk Mantolu Madonna". Bazı aşk romanları vardır okudukça okumak istersiniz, yapmacık değil doğaldırlar. Böyle romanlar içinde bol bol hüzünü, hasreti konu alır ve ulaşamayan şeylere daha da yakınlaştırır. Bazı kitaplar vardır içinde kaybolursunuz, bazı kitaplar vardır sizi uzaklara götürür.

Ve her şey Kesmeşeker’in Maria şarkısıyla başlamıştı, oradaki Maria ile burdaki Maria tıpa tıp aynı. Ve Şimdi Kürk Mantolu Madonna’yı yorumlamak istiyorum sizlere.

Romanın şüphesiz kahramanı Raif Bey'dir. Raif ilk bakışta çok sıradan, işi ve evi arasında dönüp duran bir hayata sahip. Neredeyse hiç konuşmayan ve sessiz biridir.

Bir gün Raif Bey gerçekten çok hastalanır ve işyerindeki masasında bulunan eşyaların kendisine ulaştırılmasını ister. Bu eşyaların arasında bir de defter vardır.

Defter aslında bir günlük değildir. Sadece yıllar sonra karşılaştığı eski bir dosttan sonra belki kendisinin de inanamadığı hayatını ve geçmişini bir anda kâğıda dökmüştür. Her şey 10 yıl önce Raif’i babasının Almanya’ya sabunculuk öğrenmeye göndermesiyle başlar.

Kitaptan bir alıntı:

"Yaşamak, tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek, hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak; herkesten daha çok, daha kuvvetli yaşadığını, bir ana bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak. Ve bilhassa bütün bunları anlatacak bir insanın mevcut olduğunu düşünerek, onu bekleyerek yaşamak. Dünyada bundan daha ferah verici bir şey olabilir miydi?"

Evet böyle bir şeydi. Her şey bir sergide Kürk Mantolu Madonna’yu görmekle başladı. O her gün gelip onu görüyordu ama sergiye gelenler ona tuhaf gözle bakıyordu. Hatta bir gün bir kadın bunu tuhaf bakışlarla süzdü. Ama bu kadının kürk mantolu Madonna olduğunu bilmiyordu. Bir süre sonra bunu da öğrendi. Onu hep takip ediyordu, ve sonunda onunla tanışmış, ahbap olmuştu. Çoğu zaman ikisinden ses çıkmaz, çoğu zaman da her yere birlikte giderlerdi.

Raif sevmek için bütün fedakârlıkları göze alıyordu. Seviyordu da, ona yakın olmak onun için önemliydi. Diğer insanlardan daha önemliydi, işte bu insan Maria idi. Ve Raif’i çok etkilemişti. Ona yakın olmak derken fiziksel olarak değil tabiki de. O, Maria ile ahbaptı. Maria, Raif’e her şeyini anlatıyordu, Raif te onu güzelce dinliyordu. Hatta Maria ilk başlarda Raif’in bambaşka bir erkek olduğunu düşünüyordu, ama sonra erkeklerin hepsinin aynı olduğunu düşündü. O bunda önceden gelen bir düşünceydi. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi, aralarında sorunda vardı.

Hayatınızda kaç Maria tanıdınız, kaç Maria sizi etkiledi ben bilmem ama Kesmeşeker’in Maria’sı bir, ikincisi de Kürk Mantolu Madonna’nın Maria’sı; bunlar insanın üzerinde büyük etki bırakır.

Maria, ne varsa onla paylaşıyordu. Arkadaşlıktan da öteydi ama Raif ona açılamıyordu. Çünkü Maria’nın söyledikleri Raif’i sarsmıştı ya da ben öyle hissettim. "Benden hiçbir şey isteme" diyordu Maria. Raif te bundan utanıyordu, çok şey istemiyordu. Onun için mutluluk Kürk Mantolu Madonna’sı ile birlikte olmaktı. Gözleri ondan başkasını görmüyordu. Maria’yı seven çok insan vardı. Her şeye rağmen O Maria’yı kabullenmişti. Kıskanmıyordu. Bir gün neden kıskanmadığını Maria da merak etmişti. Ve yine sessizlik oluştu. Maria daha fazla konuşurken, Raif bey fazla sesini çıkarmaz sadece onu dinlerdi.

Noel geldiğinde bunlar yine birlikteydi. Sabahlara kadar içmek Maria’nın tek isteğiydi aynı Kesmeşeker şarkısında olduğu gibi. Ne kadar çok benzerlik var değil mi, sarhoş olmayı da severdi. Bir defa ikisi kendilerini kaybetmişti ama ellerinde de değildi. Ama ikinci defa içtiklerinde biri sarhoş değildi. Raif Bey onunla ilgili hiç kötü şey düşünmezdi, çünkü o onu her haliyle kabul etmişti.

Maria’yı bir gün Raif Bey eve bırakmıştı. Ama Maria bu defa Raif Bey hakkında farklı düşündü ama sarhoştu bunun da etkisi vardı tabii. Ama Raif Bey’in aklından kötü bir şey geçmemişti. Bütün iyiliklerine rağmen Maria, Raif Bey’i sevmediğini söyledi. Ama Raif Bey her şeye rağmen onu seviyordu hem de karşılık beklemeden. Çünkü onun için ona bakmak bile yeterliydi. Dostça bir yaklaşım ve gülüş Raif Bey için kâfiydi.

Ve kitabın en can alıcı noktası şu sözler sanırım, en azından bende büyük iz bıraktı:

“Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey.”

“Kadın, sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmeyen arzulara üzülüyor, kırılan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu.”

Bunları alıntı olarak kitaptan aldım. Raif Bey'i hiç kimse sevmemişti, o ise bir şeylerden kaçıyordu. Bunu kitabı okuduğunuzda daha iyi anlayacaksınız.

Maria ile ayrıldıklarında Raif Bey’de üzüntü hakimdi. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşünüyordu. Çünkü bir insana bir insan yeterliydi ama olmayınca…

Ve Raif Bey o umutsuz Maria’ya umut saçıyordu. Maria, erkeklere karşı nefret içindeydi. Ama Raif Bey onunla arkadaş olduktan sonra Maria düşüncelerini şu sözlerle açıkladı:

"Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum! Bu eksik sana değil, bana ait…Bende inanmak noksanmış…Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum…Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar…Ama şimdi inanıyorum…Sen beni inandırdın…Seni seviyorum…"

Ayrıldıklarında Raif Bey büyük bir üzüntü içindeydi. Adeta kimseyi görmek istemiyordu, rengi atmıştı. Ve Raif Bey ondan ayrıldığında şöyle diyordu:

"Zaten kadınlar pek acayip mahlûklardı. Bütün hatıralarımı toplayarak bir hüküm vermek istediğim zaman, kadınların hiçbir zaman sahiden sevemeyecekleri neticesine varıyordum. Kadın sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmeyen arzulara üzülüyor, kırılgan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu." Bunlar ise Raif’in, aşkına karşılık bulduğuna inanmaktan vazgeçtiği anda aklından geçenlerdi. Bir insanın bir insana yeteceğine inanmıştı ama "Her şeyin bir hayal, aldatıcı bir rüya” olduğunu görünce inanmak ve ümit etmek kabiliyetini de yitirdiğini düşündü. Düşündü ve yanıldı.

Sokaklarda dolaşıyordu, duvarlara bakıp bir şey görme isteği içindeydi. Ondan haber de bekliyordu hem de onu arıyordu. Bir gün Maria’nın evine gitti ve Maria’yı bulamadı. Komşusu Maria’nın hastalandığını söyledi. Bu Raif Bey’i doğal olarak sarstı. Raif Bey her yerde onu arıyordu. Ve sonunda o da hastaneyi buldu. Sonra Maria, Raif Bey’e kendisinin daha iyi bakacağını söylüyordu. Ve eve götürdü, ona her gün baktı. Taa ki ölene kadar. Ve Kürk Mantolu Madonna artık ölmüştü.

Ve O öldükten sonra Raif Bey için hayatın bir anlamı kalmamıştı. Onu bir insan ancak bu kadar tesir altına alabilirdi. O da Maria Puder diğer adıyla Kürk Mantolu Madonna idi. Ve böyle bir aşk ancak kitaplarda geçer herhalde. Roman sevmeyenlerin bile sevebileceği bir kitap, acı, hüzün ve içinde bir çok şeyi içinde barındıran…Kadınların kendini "Kürk Mantolu Madonna" yerine koyabileceği, erkeklerin ise kendini Raif yerine koyabileceği bir kitap…   OKURKEN ALTINI ÇİZDİKLERİM:

* "zaten kadınlar pek acayip mahlûklardı. Bütün hatıralarımı toplayarak bir hüküm vermek istediğim zaman, kadınların hiçbir zaman sahiden sevemeyecekleri neticesine varıyordum. Kadın sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmeyen arzulara üzülüyor, kırılgan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu." Bunlar ise Raif’in, aşkına karşılık bulduğuna inanmaktan vazgeçtiği anda aklından geçenlerdi. Bir insanın bir insana yeteceğine inanmıştı ama "Her şeyin bir hayal, aldatıcı bir rüya” olduğunu görünce inanmak ve ümit etmek kabiliyetini de yitirdiğini düşündü. Düşündü ve yanıldı.

* "Kadın, sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmeyen arzulara üzülüyor, kırılan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu."

* "Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey."

* "Yaşamak, tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek, hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak; herkesten daha çok, daha kuvvetli yaşadığını, bir ana bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak. ve bilhassa bütün bunları anlatacak bir insanın mevcut olduğunu düşünerek, onu bekleyerek yaşamak.dünyada bundan daha ferah verici bir şey olabilir miydi?"

* "On seneden beri ona karşı duyduğum hiddetin, etrafıma karşı kendimi aşılmaz bir duvar içine alışımın hakiki sebebini şimdi anlıyordum. On sene, hiç azalmayan bir aşkla onu sevmekte devam etmiştim. İçime ondan başka hiçbir kimsenin girmesine müsaade etmemiştim. Fakat şimdi onu her zamandan ziyade seviyordum. Karşımdaki hayale kollarımı uzatıyor, ellerini tekrar avuçlarıma alıp ısıtmak istiyordum. Onunla beraber geçen hayatımız, o dört beş aylık zaman, bütün teferruatıyla gözlerimin önündeydi. Her noktayı aramızda konuşulan her kelimeyi hatırlıyordum. Sergide resmini görmekten başlayarak, Atlantik’te şarkısını dinleyişimi, yanıma sokulmasını nebatat bahçesi gezintilerini, odasında karşı karşıya oturuşlarımızı, hastalığını birer kere daha yaşıyordum. Bir hayatı baştan aşağı dolduracak kadar zengin olan hatıralar, böyle kısa bir zamana sıkıştırıldıkları için hahikattekinden daha canlı, daha tesirliydiler. Bunlar bana, on seneden beri bir an bile yaşamamış olduğumu, bütün hareketlerimin düşüncelerimin, hislerimin benden uzak bir yabancıya aitmiş kadar benden uzak olduğunu gösteriyordu. Asıl "ben" otuz beş seneye yaklaşan ömrümde ancak üç dört ay kadar yaşamış sonra, benimle alakası olmayan manasız bir hüviyetin derinliklerine gömülüp kalmıştım."

* "On seneden beri belki boşuna yere herkes kaçmışım, insanlara inanmamakta haksızlık etmişim. Aramış olsaydım, belki senin gibi birini bulabilirdim. Her şeyi o zaman öğrenmiş olsaydım, belki zamanla alışır, seni başkalarında bulmaya gayret ederdim. Ama bundan sonra her şey bitti. Asıl büyük ve affedilmez haksızlığı sana karşı yaptıktan sonra, hiçbir şeyi düzeltmek istemiyorum. Senin hakkında verdiğim yanlış bir hükme dayanarak bütün insanları suçlu tuttum; onlardan kaçtım. Bugün hakikatı anlıyorum, fakat nefesimi edebi bir yalnızlığa mahkûm etmeye mecburum."

* "Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim. İkinci defa oynayamam. Artık benim için eskisinden beter bir hayat başlayacak. Gene makine gibi akşam üzerleri alışveriş edeceğim. Kim ve ne olduklarını merak etmediğim insanlarla görüşüp onların sözlerini dinleyeceğim. Hayatımın başka türlü olmasına imkan var mıydı? Zannetmem. Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin. Bunu sonuna kadar götüremediysen, kabahat senin değil. Bana hakikaten yaşamak imkanını verdiğin için birkaç ay için sana teşekkür ederim. Böyle birkaç ay, birkaç ömür kıymetinde değil midir? Vücudunun bir parçası olarak geride bıraktığın çocuk ,bizim kızımız yeryüzünde bir babası bulunduğundan habersiz uzak yerlerde dolaşıp duracak. Yollarımız bir kere karşılaştı, fakat ona dair hiçbir şey bilmiyorum. Ne ismini, ne bulunduğu  yeri. Buna rağmen hayalimde onu daima takip edeceğim. Kafamda ona bir hayat seyri icap  edip yanında yürüyeceğim. Onun nasıl büyüdüğünü, nasıl mektebe gittiğini, nasıl güldüğünü ve nasıl düşündüğünü tasavvur ederek bundan sonraki senelerimin yalnızlığını doldurmaya çalışacağım. Dışarda gürültüler oluyor, herhalde bizimkiler döndüler. Hep yazmak istiyorum. Ama ne lüzumu var? Bu kadar yazdım da ne oldu? Bizim kıza yarın başka bir defter almalı ve bunu kaldırıp saklamalı. Her şeyi, her şeyi, bilhassa ruhumu hiç bulunmayacak yerlere saklamalı."

* "Yavaş yavaş bütün hayatım, henüz pek uzak olan bu günü hasretle beklemek şeklini aldı. Adeta gününün yetmesini bekleyen bir mahpus gibiydim. Günlerin ancak beni bu akıbete yaklaştırmak bakımından birer kıymeti vardı. Bir nebat gibi, şikayetsiz ,şuursuz, iradesiz, yaşayıp gidiyordum. Yavaş yavaş hislerim kütleşmişti. Hiçbir şeyden müteessir olmuyor, hiçbir şeye sevinemiyordum."

* "İnsanlara kızmama imkân yoktu, çünkü insanların en kıymetlisi, en iyisi, en sevgilisi bana en büyük kötülüğü etmişti, diğerlerinden başka bir şey beklenebilir miydi? İnsanları sevmeme ve onlara tekrar yaklaşmama da imkan yoktu; çünkü en inandığım, en güvendiğim insanda aldanmıştım. Başkalarına emniyet edebilir miydim?"

* "Böylece herhalde seneler geçecek, beklediğim gün gelecek ve her şey sona erecekti. Başka hiçbir şey istemiyordum. Hayat bana kötü bir oyun oynamıştı. Pekala; işte ne kendime ne başkalarına kabahat bulmuyor, hadiseleri olduğu gibi kabul ediyor ve sessizce katlanıyordum. Ama bunun sürüp gitmesine lüzum yoktu. Sıkılıyordum, başka bir şikâyetim yoktu."

* "Bir insana bir insan herhalde yeterdi. Fakat o da olmayınca? Her şeyin bir hayal, aldatıcı bir rüya tam bir vehim olduğu meydana çıkınca ne yapılabilirdi? Bu sefer inanmak ve ümit etmek kabiliyetini ben kaybetmiştim. İçimde insanlara karşı öyle bir itimatsızlık, öyle bir acılık peyda olmuştu ki, bundan zaman zaman kendim de korkuyordum. Kim olursa olsun, temasa geldiğim herkesi düşman hiç değilse muzır bir mahlûk telakki ediyordum. Seneler geçtikçe bu his kuvvetini kaybedeceğine şiddetlendi. İnsanlara karşı duyduğum şüphe kin derecesine çıktı. Bana yaklaşmak isteyenlerden kaçtım. Kendime en yakın bulduğum veya bulacağımı zannettiğim insanlardan en çok korkuyordum. "O bile böyle yaptıktan sonra!…" diyordum. Ne yapmıştı, bu malum değildi ve asıl bunun için muhayyilem en fena ihtimaller üzerinde duruyor, ve en ağır hükümleri veriyordu. Öyle ya…Bir ayrılık anında basit bir heyecanın sevkiyle verilmiş bir sözü tutmamak için en kolay çare, münasebeti hiç münakaşasız keşivermekti. Postaneden mektuplar alınmaz. Cevap verilmez. Var zannedilen şeyler bir anda yok oluverirdi. Kim bilir hangi yeni macera, hangi yakın ve daha makul saadet şimdi ona kollarını açmış bulunuyordu. Bunu bırakıp saf bir çocuğa biraz da gönlünü almak için söylenmiş bir söze bağlanarak meçhul bir hayata, nereye varacağı malum olmayan bir maceraya atılmak,onun daima iyi işleyen kafasının kabul edeceği bir iş değildi."

* "Anladım ki, hayatımdan o kadın çıktıktan sonra, her şey hakikiliğini kaybetmiş; ben onunla beraber, belki de daha evvel ölmüştüm."

* "Maria Puder’le tanışmadan evvelki boş, gayesiz maksatsız günler, eskisinden daha çok ıstırıp verici bir halde, yeniden başlamıştı. Arada bir fark vardı: Hayatın bundan ibaret olduğunu zannettiren bilgisizliğimin yerini şimdi, dünyada başka türlü de yaşanabileceğini bir kere öğrenmiş olmanın azabı tutuyordu. Etrafımın hiç farkında değildim. Hiçbir şeyden zevk almama imkân olmadığını hissediyordum."

* "Bir müddet, kısa bir müddet, o kadın beni her zamanki aciz, miskin halimden kurtarmış, bana erkek daha doğrusu insan olduğumu, benim de içimde yaşamaya müsait taraflar bulunduğunu, dünyanın zannedildiği kadar manasız olmayabileceğini öğretmişti. Fakat ben, onunla aramdaki rabıtayı kaybeder etmez, onun tesirinden kurtulur kurtulmaz, tekrar eski halime dönmüştüm. Ona ne kadar muhtaç olduğumu şimdi anlıyordum. Ben hayatta yalnız başına yürüyebilecek bir insan değildim. Daima onun gibi bir desteğe muhtaçtım. Bunlardan mahrum olarak yaşamam mümkün olamazdı. Buna rağmen yaşadım. Ama işte netice meydanda. Eğer buna yaşamak demek caizse, yaşadım…"

* "Bütün bunlara rağmen kafamda onun hatırasını kirletecek bir şey yoktu. Onun boşluğunu değil, fakat yokluğunu hissedecektim. Havran’a yaklaştıkça içime daha çok hüzün çöküyordu. Evimizi ve bütün kasabayı, onsuz tasavvur etmek bana güç geliyordu."

* "Acaba hakikaten  böyle miydi? Dünyada önüne geçilemeyecek hadiseler vardı ve biz bunların sebep ve mantıklarını anlayamıyorduk, bu doğruydu; fakat bazı mantıksızlıklar ve yolsuzluklar vardı ki güya tabiattan örnek olarak yapıldığı halde yapılmaması pek mümkündü."

* "Ve bir gün her şey bitti…O kadar, o kadar kati bir şekilde bitti ki, ilk anda işin azametini anlamak benim için mümkün olmadı. Yalnız biraz şaşırdım, bir hayli üzüldüm, fakat bu hadisenin hayatım üzerinde bu kadar büyük, bu kadar değişmez bir tesiri olacağını asla düşünmedim."

* "Etrafımda hiçbir şeyin değişmediğini görüyordum. Her şey biraz evvel gelirken olduğu gibiydi. Ne bende, ne beni saran eşyada bir başkalık vardı. Maria herhalde pencerede beni bekliyordu. Buna rağmen artık yarım saat evvel ki "ben" değildim. Binlerce kilometre uzakta, bir insan yaşamaz oluvermişti; bu vaka günlerce belki de haftalarca evvel olduğu halde ne ben, ne Maria herhangi bir şey sezmemiştik. Günlerin birbirinden farkı yoktu. Fakat birden bire, avuç içi kadar kağıt, her şeyi altüst ediyor, beni bu dünyadan alıp oraya götürüyor, benim buraya değil telgrafın geldiği uzak yerlere ait olduğumu hatırlatıyordu."

* "Demek ki insanlar birbirine ancak muayyen bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra, daha fazla sokulmak için atılan her adım daha çok uzaklaştırıyor. Seninle aramızdaki yakınlaşmanın bir hududu, bir sonu olmamasını ne kadar istedim. Beni asıl, bu ümidin boşa çıkması üzüyor. Bundan sonra kendimizi aldatmaya lüzum yok. Artık eskisi gibi apaçık konuşamayız. Bunları ne diye, neyin uğrunda feda ettik? Hiç!…Mevcut olmayan bir şeye malik olalım derken mevcut olanları kaybettik. Her şey bitti mi? Zannetmem. İkimizin de çocuk olmadığımızı biliyorum. Yalnız bir müddet dinlenmek ve birbirimizden uzak kalmak lazım. Ta birbirimizi tekrar görmek ihtiyacını şiddetle duyuncaya kadar…"

* "Eğleniyorlardı. Yaşıyorlardı. Ve ben, kafamın içine ve yalnız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde değil, altında bulunduğumu anlıyordum. Şimdiye kadar zannettiğim gibi, kitleden ayrılmanın bir hususiyet, bir fazlalık değil, bir sakatlık demek olduğunu hissediyordum. Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata bir şey ilâve ediyorlardı. Ben neydim? Ruhum bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu? Şu ağaçlar, onların dallarını ve eteklerini örten karlar, şu ahşap bina, şu gramofonlar hayatın kendilerine verdiği bir işi yapmakla  meşguldüler. Her hareketlerinin bir manası vardı, ilk bakışta  göze görünmeyen bir manası. Ben ise dingilden fırlayarak, boşta yuvarlanan bir araba tekerleği gibi sallanıyor ve bu halimden kendime imtiyazlar çıkarmaya çalışıyordum. Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu."

Paylaşan: Cem Kurtuluş

Cem Kurtuluş’tan kitap kritiği: Devrim Altıkulaç “Gregor – Evdeki Gergedan”

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 26 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Bazı kitaplar vardır kısa ve etkileyici. İçinde vurgulu sözleriyle, alıntılarıyla ünlüdür. Öyle vurgu yapar ki başınız dönmeye başlar. Bu kitaplardan biri de Altıkırkbeş Yayınlarının Bahama Kuşkusu serisinden "Gregor-Evdeki Gergedan".

Altay Öktem’in dediği gibi "Tek ve uzun bir şiirden oluşan Gregor 'Öykü, yeterince 'akıcı' bir dönemde/Kadıköy'de yaşandı./Kadınlar ve gergedan oradaydı./Kadınlar gitti, Gregor kaldı" diye başlıyor.

Gregor, doğru dürüst yaşayamıyordu. Belki de zamanın gerisinde kalmıştı. Tarih yoksa onu da mı geri bırakmıştı. Sessizliği severdi ve korkunçtu. Eşi yoktu eşsizdi. Çok konuşmazdı, her daim yalnızlığı tercih ederdi. Bunun daha iyisi olduğuna inanırdı. İçerdi oldukça. Gregor insanlardan kaçardı, kendi halinde biriydi.

Kadınlar hep giderdi, geriye bir şey kalmazdı. Kül tablası, boş masa, rakı şişesi, yalnız kalacağın bir oda. Bazen oda da bulamazdınız, sokakta kalırdınız. Tek çare bu olurdu. Gregor tam da böyleydi, kendi içinde sessizliği fazla, ama aynı zamanda içinde fırtınalar esen biriydi.

Yalnızlığa teslim oluşları vardı, bazen ölüm korkusuyla yaşardı. Ve kitapta da dediği gibi "Ölüm Kucağımdaydı, saçını okşuyordum". Saçının telleri ölümü andıran bir kokuydu, odanın etrafına sinerdi bu koku. Ve bu kokuyla yaşayıp giderdi. Gregor’un üstüne gidildiğinde kaçardı, aynı küçük bir çocuğun babasından dayak yemesi ve her sofraya oturduğunda babasının "senden bir bok olmaz" demesi gibiydi.

Gregor’un her şeyden önce kendine ait bir dünyası vardı.

Altay Öktem’in Akşam gazetesinin kitap köşesinde bu kitap için yazdığı bir cümle var ki orayı alıntılamak doğru olacaktır:

"Kaybedenler Kulübü adlı filmi izleyenler hemen anlayacaktır; Nejat İşler ve Yiğit Özşener'in canlandırdıkları iki gerçek karakterin, Kaan Çaydamlı ile Mete Avunduk'un içinde yaşadıkları ev, Gregor'un barınması için de oldukça müsaitti. 90'lı yılların psikolojisiyle sığınılan bir evde, 'Tek Tüy' adlı bir kargayla ilişkisi olan ve rakıyı kovadan içmekten hoşlanan bir gergedanla karşılaşmak kimseyi şaşırtmaz. Kaldı ki, kadınlar gittikten sonra da Gregor'un kalması gayet normal karşılanabilir."

90’lara bir selam niteliğindedir Gregor’un öyküsü. Kadıköy’ün puslu sokaklarına, yalnızlara, sessizliğe sığınanlar için bir deneme niteliğinde. Okurken hemen bitiriyorsunuz. Başladım ve bitti oluyor. Kitabın içinde daha çok çizimler yer alıyor, bu açıdan kitabı eleştirmeniz doğal. Kısa ve öz cümleler kitabı defalarca okumanıza neden oluyor.

Okurken Altını Çizdiklerim:

* 'Öykü, yeterince 'akıcı' bir dönemde/Kadıköy'de yaşandı./Kadınlar ve gergedan oradaydı./Kadınlar gitti, Gregor kaldı'

*  Doğru dürüst yaşamayan idim, Zaman yaşamak için çok geçti, Yetmiyor, yetinemiyor idim, Belki bana öyle geliyordu.

*  Yeniktik, yeniktim, istenmiyor, farkında değildim. İstemiyor ve bunu biliyordum. Hepimiz Yamyamdık. O değildi.

*  Gregor’un eşi yoktu, eşşizdi. İstesem de eş bulmasına olanak yoktu.

*  Evde ikinci bir gergedana yer yoktu. Nereden geldiğini söylememişti. Aslında eş istemiyordu.

*  Gregor sevişmelerini dinliyordu. Ve biliyorum kapıda not veriyordu.

*  Gregor yemiyordu. Neredeyse her şeyi yiyordu. Tercihleri vardı. Elma ona yetiyordu. Açlık homurtularını duymalıydınız, duyamazdınız.

*  Gregor çok konuşmazdı. Homurdanırdı, zaten konuşmazdı. Gece yarıları homurdanırdı. Sessizce. Tane tane. Şikayetlerini dinlerdim. Anlamadan.

*  Gregor’un çizdiği sınırları zorlamadığınız sürece sorun yoktu. Üstüne gitmemeniz, yoklamaya çalışmamanız yeterliydi.

*  Gregor’un üstüne gittiğinizde kaçardı. Biraz daha zorlarsanız sesi ile uyarırdı sizi. Bir adım sonra onun sınırları içerisindeydiniz. 

*  Gregor ağırdı, fazla ağır. Bu ayrı. Ve kaybolacağını biliyordu bu da ayrı. Yalnız kalacaktı. Yalın ayaktı. Gregor bunu biliyordu.

*  Ölüm kucağımdaydı. Saçını okşuyordum. Syd Barret zaten ölmüştü, Gregor kıpırdamıyordu. Syd uzunları yakmıştı. Gregor’u görüyordu. Bu kimsenin umrunda değildi, kendisinin de. Gregor çözüyordu.

*  Gregor heykel tarlasını sevmezdi. Bir de dışarıdan gelen gereksiz kahkahaları. Heykel tarlasından aslında korkardı içine düşmekten. Yanından hızla geçerdi. Gözleri pek iyi görmüyordu ve heykeller kokmuyordu.

*  Gregor’a ne oldu? Bilmiyorum ben öldüm. O muhtemelen balkonda rakı içiyordur.

Cem Kurtuluş’tan kitap incelemesi: George Orwell “1984”

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 24 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Kitabın Adı: 1984

Basım Tarihleri: 1984, 1989,1994,1999, 5.Basım 2003

Kapak Düzeni: Semih Özcan

Yayın Yönetmeni: İlknur Özdemir

Düzelti: Nurten Sönmezcan

Kitap Çevirmeni: Nuran  Akgören

Sayfa Sayısı: 250

George Orwell, çoğu kişinin 1984 adlı romanıyla tanıdığı yazar. 1984;  kitabının önsözünde dediği gibi  ‘ Orwell’ın sanatının tacıdır ve kuşku götürmez biçimde,dikenlerden oluşmuş taçtır bu."  Kitabın önsözünün dikkatli okunması gerektiği kanaatindeyim.  Bu önsözde yer alan diğer önemli sözlerden biri kitapta şöyle yerini alıyor. " Orwell'a göre özgürlük, yazıyla ilintilidir ve özgürlüğü yok etmek isteyen bürokratlar kötü konuşur, kötü yazarlar; anlamın , bütün anlamın kaybolduğu cümlelere sığınırlar. Her yurttaşın, özellikle de gazetecilerin görevi, bu tür cümle ve sözcükleri yakalayıp bunlara karşı savaşmaktır "

Dünyada küçük balıkları yutanlar, medyayı kendi tarafına çeken paralı patronlar, bir emrin altında çalışanlar, çıkarlar,  menfaatleri ile patronların sözünden çıkmayanlar, gizlice kameranlar tarafından izlenen insanlar. Tuvalette, banyoda, yatakta, sokakta, evde, aklınıza neresi geliyorsa…

 George Orwell " 1984"  kitabında  bizi umut ile korku arasında bir yolculuğa çıkarıyor. Kendi dünyasını kuruyor, bu dünyanın içinde kaybolmamızı istiyor.  Kitaba dönecek olursak; kitapta konu 3 süper devlet üzerinde geçiyor. Okuyucuya kitap 3 bölüm şeklinde aktarılıyor.  Özgür düşünceyi kaldırmak için her şeyi yapan anlayış her tarafa yerleştirilmiş durumda, tele ekranlar ve mikrofonlar tarafından insanlar sürekli izleniyor.  Bu düzen içinde yaşamaya çalışan Kahramanımız Winston Smith. Kitap bize Winston Smith'i  partinin çıkarları doğrultusunda çalışan biri olarak tanıtıyor. Kitabın ilk bölümünde Winston Smith'in  neler yaptıkları anlatılıyor okuyucuya.  Winston en büyük suçu işleyerek  partideki kuralların dışına çıkarak devleti yönetenlerin tarihle oynadıklarını, insanları kandırdığını düşünüyor. 

 Partinin kurallarına göre bir fahişeyle ilişkiye girmek yasaktır. Asıl amaç cinsel ilişkiden zevki kaldırmaktır. Evlilik ya da başka bir şey cinsel ilişki hayatlarından kaldırılacaktır.  Her şey partinin isteği doğrultusunda olmak zorundadır. Burada Orwell kendi dünyasını yaratıyor. Günümüzde düzenin aynı işlediğini Orwell bize kapalı bir üsluple anlatıyor.

Partide gerçek bir aşk ilişkini düşlemek  olanaksız, buna kalkışan en büyük cezaya çarptırılmaydı. Kitapta bu kısım şöyle anlatılıyor;

" Tüm kadınlar, partinin amaçladığı gibi ulaşılmazdı. İstediği, sevilmekten çok, ömründe bir kez de olsa bu erdem duvarını yıkmaktı. Cinsel eylem, eğer başarıyla yerine getirilirse başkaldırmak demekti. Birisini istemek bir düşünce suçuydu…" 

Partideki kadınların hepsi aynı. Her şeyin baş kahramanı Winston Smith. Winston Smith, Londra’da oturani Okyanusya’nın propaganda fabrikası hakikat vekaletinde çalışan vasat zekalı memurdur. Daha önce verilen bilgiler Winston’un parti içindeki göreviyle alakalı. 1984'ü  okuduğumuzda karşımızda Londra'yı buluyoruz.  Kitabın başlarında " Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Bilgisizlik Kuvvettir " sözleri kitabın başlarından itibaren hafızamızda yerini alıyor.  Kitabın başlarından itibaren Kahramanımız Winston Smith'in neler yapacağını gözlemliyoruz. 

Parti’nin hemen hemen efsanevi düşmanı karşı ihtilalcı ve partinin bütün askeri,ekonomik başarısızlıkların sebebi olarak gösterilen Emmanuel Goldstein ‘in perdede görünmesiyle salondakilerin nefreti zirveye erişir. Goldstein, yarı mistik bir adamdır. Büyük Birader ismi parti için  büyük önem taşır. Herkes emirleri ondan alır, kimse ona karşı gelemez, karşı geldiği takdirde en ağır cezayı alır. Korku imparatorluğu arası mekik dokumalar işlemden geçirilir.  Aynı zamanda Büyük Biraderin yüzünü gören yoktur,Salondakilerin nefreti arttığında Golstein’a lanet okur ve küfür ederler. 

" Büyük Birader " (Big Brother)  ismi çeşitli ülkelerde kavramsal olarak kullanılır, burada anlatılması istenen Büyük Biraderin bir korku imparatorluğu yaratması, ve diktatörlüğüyle bütün insanları susturma isteği.. Romanın bu bölümünde Winston'un karıştığı mevzuların nasıl olduğunu anlamak için şu alıntıyı paylaşmak uygun olur. Sadece Winston ile ilgili değil, Büyük Birader'in tek söz sahibi olduğu bir yeri çok iyi anlatan sözler desek de kabul görür. 

" Tutuklamalar her zaman gece yapılırdı. Uykudan, ansızın sarsılarak uyanma, omzunuzu dürten kaba bir el, gözlerinize tutulan ışık, yatağınızın çevresinde katı yüzlerden bir halka. Olayların büyük çoğunluğunda yargılama olmaz, tutuklama gerekçesi gösterilmezdi. İnsanlar geceleri ortadan kayboluverirlerdi, o kadar. Adları sicillerden silinir, o güne dek tüm yaptıkları kayıtlardan silinir bir zamanlar var oldukları yadsınır ve sonra unutulurdu. Böyle ortadan kaldırılanlara, yok edilenlere genellikle buharlaştı denilirdi. " 

 Proleterler hakkında uzun bir alıntı romanın en önemli cümlelerinden. 

“ Proleterler yönetimsiz bırakıldıkları zaman Arjantin’ın ovalarına salınıvermiş sığırlar gibi, doğal buldukları ilkel bir yaşam birimi geliştirmişlerdi. Doğarlar, sokaklarda büyürler, on iki yaşında işe gitmeye başlarlar, kısa bir güzellik ve cinsellik döneminden geçip yirmi yaşında evlenirler, otuz yaşında orta yaşlı olurlar ve ortalama altmış yaşına ölürlerdi. Ağır bir çalışma hayatı, ev ve çocuk sorunu, komşularla ufak tefek tartışmalar, sinema, futbol, bira ve her şeyden önemlisi kumar, akıllarının ufkunu doldururdu. Onları denetlemek zor değildi. Düşünce Polisinin birkaç casusu aralarında dolaşır, yalan dolan söylentiler yayar, tehlikeli olabileceği düşünülen bireyleri saptar ve ortadan kaldırırlardı; ama Partinin ideolojisini kendilerine aşılamak için, hiçbir girişimde bulunmazlardı. Proleterlerin, güçlü siyasal görüşlerinin olması istenmezdi. Onlardan beklenen tek şey, çalışma saatlerinin uzatılması ve yiyecek tayını kısıntılarını kabul etmelerini kolaylaştıracak ilkel bir yurtseverlik duygusuydu. Bazen hoşnutsuzluk duyabiliyorlardı, ama bu hiçbir sonuca götürmüyordu onlardı, çünkü tutunacakları herhangi bir düşünceleri olmadığından, bu hoşnutsuzlukları ufak tefek, belirli sorunlara yöneliyordu. Büyük sorunların her zaman dikkatlerinden kaçması kaçınılmazdı. Proleterlerin büyük bir kısmının evinde tele ekran bile bulunmazdı. Sivil polis işlerine çok az karışırdı. Londra’da her türlü suç almış yürümüştü; hırsızlar, dolandırıcılar, fahişeler, uyuşturucu madde pazarlayıcıları ve her türlü karanlık işle uğraşanlar, dünya içinde dünya oluşturmuşlardı; ama tüm bunlar proleterlerin kendi bünyelerinde var olduğundan önemsenmiyordu. Ahlak konularında , dedelerinin kurallarını izlemelerine izin veriliyordu. Partinin cinsel disiplin eğitimi onlara uygulanmıyordu. Rastgele cinsel ilişkiler cezalandırılmıyor, boşanmaya izin veriliyordu. Eğer proleterler herhangi bir gereksinim duymuş olsalardı, ibadete ve dine bile izin verilecekti. Kuşkunun sınırları dışındaydılar. Partinin sloganında belirtildiği gibi ‘ Proleterler ve hayvanlar özgürdür “ 

Partilerin kişilerden daha üstün tutulduğu 1984'te gözümüze sokuluyor, böyle bir düzende kişilerin değil, partilerin bir şeyleri değiştireceği betimleniyor ve her şey tek adam üstüne kurulu olduğunu, günümüzde de bu tek adamlık sistemini Orwell gözümün içine sokarak anlatıyor. Kitapta 1950'li yılların öncesine dönemine şöyle değiniliyor, eski zamanlara bir gönderme olduğu bariz belli oluyor. 

" Ellili yılların öncesindeki her şey yitip gidiyordu. Başvurulacak somut kayıtlar olmadığından kendi yaşamınızın bile kesinliği kalmıyordu. Anımsadığınız kimi olaylar uydurmaydı. Olayların yer aldığı havayı tekrar yakalayamadan onlara ait bir takım ayrıntıları anımsıyordunuz. Arada bir türlü doldurulamayan büyük boşluklar kalıyordu. O zamanlar her şey bambaşkaydı. Ülkelerin adları ve haritadaki biçimleri bile farklıydı. 1 No'LU Havaüssünün adı, eskiden değişikti, oraya İngiltere ya da Britianya derlerdi. Ama Londra'nın her zaman Londra olduğundan kuşkusu yoktu." 

Savaş Öncesi Ve Sonrası durumunu kitapta Devrim Öncesi hayatı sorgulayan, bu hayat hakkında bir şeyler öğrenmek isteyen  Winston'un barda yaşlı bir adamla konuştuğu   şu sözler anlatıyor.

" Ben daha doğmadan , siz yaşını başını almış bir adamdınız herhalde. Devrimden önceki günleri hatırlıyor olmalısınız. Benim yaşımdakiler bu konuda hiçbir şey bilmiyorlar. Öğrendiklerimizin tümü kitaplardan, ama kitaplarda yazılı olanlar doğru olmayabilir. Bu konuda düşüncenizi öğrenmek isterdim. O zamanlar baskı, adaletsizlik ve yoksulluk varmış. Her şey düşünebileceğimizden de kötüymüş. Burada, Londra'da insanların büyük bölümü doğumlarından ölümlerine dek yetersiz besin alıyorlarmış. Yarısından çoğunun ayağında ayakkabı bile yokmuş. Dokuz yaşında okuldan ayrılır, günde on iki saatten çok çalışır, bir odada on kişi uyurlarmış. Bu arada azınlıkta olan ve kapitalist denilen varlıklı ve güçlü bir avuç insan varmış. Tüm mal mülk onların elindeymiş. Otuz hizmetçisi olan koskocaman evlerde yaşarlar, otomobillerle ya da dört atlı faytonlarla gezerler, şampanya içer, silindir şapka giyerlermiş…" 

Winston hakkında bilgiler verilirken kitaptan, roman ilerledikçe başka karakterlerle tanışıyoruz. Bayan Parsons, Wither, Syme, O'Brien, Ve Julia..   Kitabın ikinci bölümünde  Roman dairesinde çalışan, Nefret anında Winston ile karşılaşan Julia'ya   yer veriliyor.  Nefret anında Julia adında bir kızın kendisini takip ettiğini sanıyor Winston.   Takip ettiğini sandığı şey ise düşünce polisinin bir mensubu olduğunu sanması.  Julia, Proleterya sınıfı için ucuz romanlar çıkaran makineleri tamir eden biri olarak romanda yerini alıyor.

Winston’a gizlice üzerinde " Seni Seviyorum’’ yazılı bir not bırakıyor ve bu nottan sonra  Julia ve Winston televizyondan uzak ve sessiz bir yerde buluşmak üzere anlaşıyorlar. Çünkü kendileri için tek çare tele-ekranlardan, kameralardan uzak bir yerde buluşmaları.  Bunu seçme nedenleri parti içindeki sorumluluklar. Bu anlaşmayla birlikte Julia İle  Winston'un tele-ekranlardan uzak kaçamak ilişkilerine  tanıklık ediyoruz. Ama bu aşkta birçok şey açığa çıkıyor. Çünkü partiye göre partidekiler kendi arkadaşlarını yoldaş bilirler,  ve parti tarafından görüldükleri takdirde ceza alacaklarını bilirler. Winston ile Julia arasındaki diğer ortak özellikle Parti'yi sevmiyor oluşlarıydı. Herkes partinin değerleri için çalışıyor, Büyük Birader'e itaat ediyor ama kimse çalıştığı yerde bulunmayı sevmiyordu. Diktatörlüğün de böyle olduğunu  Orwell anlatıyordu.  Kitabın ilk bölümünde sıkılacağınız pek çok yer olurken, ikinci bölümünde Winston ve Julia'nın kaçamak ilişkileriyle heyecanlanmanız kaçınılmaz oluyor. Winston ile Julia arasındaki geçen diyalog Julia'nın fahişe bir profilde olduğunu anlatıyordu, ama Julia bunu sadece parti üyeleriyle yapıyordu. 

" Dinle. Ne kadar çok erkekle yatmışsan seni o kadar seviyorum. Anlıyor musun?

Evet, hem de çok iyi

Saflıktan nefret ediyorum, iyilikten nefret ediyorum. Erdem denen şey hiçbir yerde var olmasın istiyorum. Herkesin iliklerine dek ahlaksızlaşmasını istiyorum

Öyleyse ben tam sana göreyim. İliklerime dek ahlaksızım ben " 

Orwell, bireylerin özgürlüklerini nasıl kısıtladıklarını Winston ile  Julia karakterleri üzerinden anlatıyor. Bu ilişkide ilk kural tele-ekranlara gözükmemek.  Çünkü partiye göre  sevişmek yasak, yakalanıldığınız takdirde cezaya çarptırılıyorsunuz. Sonraki zamanlarda aynı yerde buluşamıyor bu ikili. Sığınacak yer arıyorlar, ilk sığınacak yer Mr. Charrington'un evi oluyor, ama evde kendilerini beklenmedik şeyler bekliyor. Kaldıkları oda farelerle dolu, sadece kaldıkları oda değil bütün Londra'nın fareyle dolu olduğunu söylüyordu Julia, sonralarında Londra’nın her yanında ansızın yeni bir poster belirmiştir. Yazısı yoktur posterin, yalnız makineli tüfeğini kalçası düzeyinde tutmuş, koca çizmeleri olan Moğl yüzünde hiçbir anlatıım bulunmayan bir Avrasyalı askeri yürürken gösteren üç dört metre boyunda bir resimdir bu. Kentin her yeri bu posterle doludur. Goldstein’in resimleri yakılmıştır, Avrasyalı asker posterleri yırtılıp alevlere atılmıştır. Bazı dükkanlar yağmalanmış, bir karı kocanın evi ateşe verilmiş, ikisi de dumanlar arasında can vermiştir. Bu poster Londra'nın gerçek yüzüydü, diktatörlük sisteminin başında bulunan Büyük Birader'di…  

 Winston ile Julia'nın kaldıkları yer onların cennetiydi. Orada sevişiyorlar, orada uyuyorlardı.Winston Smith için Charrington soyu tükenmiş bir hayvandı. Ama Winston’un kendisiyle konuşmasından keyif alıyordu. Charrington aynı zamanda eskici dükkanın yaşlı sahibiydi.  Yaşlılar kendileriyle ilgilenenleri severlerdi. Charrington da böyle biriydi. Winston, bazen partiye karşı başkaldırıyı düşünüyordu, onu destekleyenler olsa da bu yanıltıcıydı. Partiyi yenmek olanaksızdı. İsyan edilse de partinin düzeni ve kendisi değişmeyecekti. Partinin iki amacı vardı. Yeryüzünü tümüyle ele geçirmek ve bağımsız düşünce olanağını sonsuza dek ortadan kaldırmaktı.Partilerde önemi bir yasa vardır..

" Kitlelerin ne düşündükleri partiyi ilgilendirmez’’

Parti üyesi daima düşünce polisinin gözetimi altında yaşar. Parti üyesinin yaptığı her şeye dikkat ederler. Parti üyesi düşüncesini söylemekten acizdir, söylediği takdirde bir boşluğa sürükleneceğini  ve işkence göreceğini bilir.. Winston işkence göreceğini bile bile kendi doğrularını söylemekten vazgeçmemiştir. Partiye karşı olduğu için partidekiler tarafından ağır eleştirilir, işkenceye mahkum edilir.  Hep büyük Biraderi indirmenin planını yapmaktadır Winston,  ama bu soruların cevapsız olduğunu   bilir. Parti yalnız kendisine güç vermesini ister. Partiler için başkalarının iyiliği değil, partinin iktidarda olması önemlidir!

O ‘Brien’a göre  Winston Smith kendi düşüncelerini söylediği ve partinin yanlışlarını sorguladığı için  silinmesi gereken bir lekedir. Winston, süründüre ,süründüre öldürülecektir, ama bunun için beklemesi gerekmektedir.  Winston, işkence edilerek  yavaş yavaş öldürülüyordu, ağır tutuk hareket ediyor,  yorgun hissediyor, ama Julia’yı satmıyordu. Bunun haricinde Winston her türlü saldırı ve işkenceye uğramış, oldukça hırpalanmıştı. Partiye karşı gelmenin cezasıydı bu.  Orwell buralarda başkaldıran insan modelinin resmini çiziyor okuyucuya.  Büyük Birader'den herkes nefret ediyordu ama herkes onun için çalışıyordu, çünkü bu Diktatörlük sisteminin baş nedeniydi.

 Kitabın en can alıcı bölümü O' Brien'ın Winston'a dönerek " Dünyada en kötü şey farelerdir " dediği, Winston'u 101 no'lu  en dehşet odalara hapsedip cezalandırdığı bölüm.  Kitaptaki bu bölümü okuduğunuzda 1980 darbesinde işkence görmüş insanlar zihninizde canlanması kaçınılmaz oluyor.  Bu bölümdeki sözler kitapta dehşet duygusu yaşamamıza neden oluyor, Orwell bunu ustaca başarıyor. 

“   Yalnız acı kendi başına yeterli olmayabilir,bazı durumlarda insan ölümle sonuçlansa bile acıya katlanabilir. Ama herkesin karşı koyamayacağı, düşünmek bile istemediği bir şeyler vardır. Böyle durumlarda korkaklık ya da cesaret söz konusu değildir. Yüksek bir yerden düşerken bir ipi yakalamaya çalışmak korkaklık değildir. Bunlar yok edilemeyecek basit içgüdülerdir. Aynı şey fareler için de geçerlidir. Senin için onlara karşı koymak olanaksızdır. Onlar senin için istesen de direnç gösteremeyeceğin bir baskıdır. Sonunda senden istenileni yapacaksın “

“ Seni yendik Winston. Seni parçaladık. Bedenine ne olduğunu gördün. Aklında aynı durumda. Artık,gururunu yitirdin. Tekmelendin,aşağılandın,azarlandın, acıyla çığlık attın,kusmuk ve kan içinde yerlerde yuvarlandın,acınma dinlendin, herkesi ve her şeyi sattın. Yaşamadığın bir tek rezillik kaldı mı?” 

Kitapta birçok mevzu dönüyor. Kahramanımız Winston'un farelerle dolu bir kafes içinde acı içinde kıvranılmasıyla kendisinin ağzından tek söz çıkıvermişti.  " Artık dünyada cezasını devredebileceği tek bir kişi olduğunu anlamıştı, farelerle kendisi arasına koyabileceği bir tek kişi vardı."  bunu söyledikten sonra Julia'yı ispiyonlamıştı. Ve sonra şöyle dedi

" Julia'ya yapın! Julia'ya yapın! Bana değil Julia'ya. Ona ne yaparsanız yapın! Umurumda değil! Yüzünü yırtın, etlerini parçalayın.Bana değil Julia'ya! Bana değil! "

 İşkence sırasında buna mecbur bırakılmıştı Winston.  Birbirlerine kendilerini sattıklarını sonunda itiraf etmiştiler.

“ Kestane ağacının altında

Sen beni sattın,ben de seni”

Winston’un Büyük Birader’e karşı olan nefreti  fazlaydı. Bunun azalacağını veya Büyük Biraderi sevebileceğini kim bilebilirdi ki? Hayatta her şey tersine dönebiliyordu..

Kısaca kitabı özetlemek gerekirse; Orwell kitap boyunca sorgulama içindedir. Kahramanımız  Winston Smith,  Devrim öncesi hayatı merak etmekte, bu hayatı sorgulamaktadır. Kendisi gibi sorgulayan insanları bulmak istemekte, ama kendisi gibi sorgulayan insanlar bu düşünceden mahrum bırakılmıştır.  Winston’un bu yaptıkları parti yasalarına göre yasaktır. Çünkü içinde bulunduğu parti sorgulamaya, düşünmeye izin vermez. 

Toplumun özgürlüklerinin sınırlandırılmasını, baskıcı rejimlerin birey üzerinde etkisini, Gelişen teknoloji ve iktidarların insanları kontrol altına almasını, özgürlüklerin kısıtlanmasını, sorgulamanın yasak olduğu bir toplumu, her yerde izlendiğimizi karamsar bir şekilde  gözümüze sokarak anlatıyor Orwell. Kuşkusuz en iyi distopya örneklerinden birini sunuyor okura.  Tele Ekranlar, mikrofonlar, kameralar, uydular… Ütopik dünyayı içinde barındırsa da   günümüze ışık tutuyor.   

Kitabın çevirisi Nuran Akgören'e  ait.   Bu kitap daha sonraları Can Yayınları çevirmeni " Celal Üster " tarafından çevrilmiş,  aşağıda " Altını çizdiklerim " kısmında okuyacağınız çeviri Nuran Akgören'e ait.  Kitabın yeni baskısındaki çeviri Celal Üster'e ait, ikisi arasındaki farklar bariz belli oluyor ama bu çevirinin  berbat bir çeviri olduğunu söyleyemem.  Tekrardan Orwell'ın 1984'üne dönelim.

Orwell, romanı İskoçya'da verem ile boğuşurken 1947-1948 yılları arasında yazdı. Kitap  sosyalizm karşıtı olarak suçlandı. O dönemin politikacılarıyla karşılaştırma yaparsanız romanı daha iyi anlayabilirsiniz (Adolf Hitler, Stalin gibi..) Bir de Roman üzerinden uyarlama " 1984’’ filmini  kitabı okuyarak izlerseniz daha yararlı olur sizin adınıza.Kitabı okurken bazen  beyninizi  fareler kemiriyor gibi bir hisse kapılabilirsiniz.  Yazar çoğu yerde kapalı bir dil kullandığını bizlere " 1984"  kitabında gösteriyor. 

Orwell için Cia ajanı olduğunu söyleyenler olsa da  bu rivayetten öteye gidememiştir. Bir ütopya harikasıyla karşı karşıyasınız, seneler önce yazılan bu kitapta Orwell günümüze " 1984" adlı kitabıyla ışık tutuyor.  Kitabı okurken Orwell'ın seneler öncesinden bugünleri görmesi onu gözümüzde dahi yapıyor.  Kitapta oldukça korku, kuşku karamsarlık unsuru olduğunun da altını çizmek gerekir. (Winston Smith 101 nolu odada Farelerle yalnız kalması sonucunda gördüğü işkence kısmını) kafanızda canlandırdığınız korku basamaklarını yavaşça tırmanmaya başlıyorsunuz. Tek cümleyle özet geçmek gerekirse; George Orwell’ın 1984’ü bizi  korku imparatorluğun içine sokarak umutsuz bir yolculuğa çıkarıyor. 

Cem Kurtuluş’tan Kitap İncelemesi: Emrah Serbes “Erken Kaybedenler”

Bayan Arıza tarafından Haziran - 23 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Yanımızda olduğu halde fark edemediğimiz bazı öyküler vardır. Bu öykülerin içinden bir parça her zaman kendinizden bir şeyler bulursunuz. "Erken Kaybedenler" isimli bu kitap ta öyle bir öykü. Eskilere, kaybettiklerinize, sert geçen mahalle maçlarına, ettiğiniz kavgalara, suçladıklarınıza, aşık olduğunuz komşu kızına, aşık olduğunuz kızın annesinin ne denli bir güzelliğe sahip olduğuna, delikanlılara, serserilere…Tüm başrollerimiz "Erken Kaybedenler" kitabında toplanmış..

Emrah Serbes/Erken Kaybedenler/Anneannemin Son Ölümü:

Anneannenin toplumun dışında kaldığına dair bir portre çiziliyor. Lafını esirgemeyen, torunuyla bir ömür geçiren, onunla her şeyini paylaşan, matematik hocasına kancık diyen bir anneanne, partilerin söylediklerine inanmayan torunundan yardım alan biri, cesur bir kadın. 

Toplumda dayatılan fikirleri hiçe sayan bir anneanne ve bir torun. Seçim zamanında torununun fikriyle "TKP"ye oy veren bir anneanne…Altı çizilecek yerler de var. Devlete dair, sevgiye dair çoğu şey…

* Ayrıca imkan olsa terör örgütlerine veririm oyumu çünkü bu devletin yıkılmasını istiyorum, çünkü annem babam öldüğü zaman hiçbir şey yapmadı devlet, ayrıca Yasemin düşünmek için süre istediği zaman hiçbir devlet büyüğünün araya girip işleri yoluna koymak için çaba sarf ettiğini de görmedim. Hep boş vaatler; yaralar sarılmadı.

* Çünkü büyüdükçe arzularım küçüldü, şaşkınlıklarım küçüldü, beklentilerim küçüldü. Büyüdükçe öyle küçüldüm ki içimde taşacak bir şey kalmadı. Büyümenin bir bedeli varsa işte bu, yarım metre uzadım, yirmi kilo aldım ve dünyadan vazgeçtim.

* Rastgele bir numara çevirdim, genç kız açtı:  "Pardon devlet memuru musunuz?".  "Sapık mısınız?"  "Hayır. Memur musunuz?"  "Değilim."  "Güzel. Ben sapık değilim siz de memur değilsiniz. Peki o zaman bu şehrin en işlek caddesi hangisi acaba? Herkesin bir gün mutlaka geçeceği cadde."  "Ne bileyim, İstiklal Caddesi herhalde. Sen kimsin?"  "Bu hayatta rastgele çevirdiği telefon numaralarında karşısına çıkan seslerden başka kimsesi kalmamış biriyim. Belki de ben senin şuuraltınım."  "Kaç yaşındasın sen?"

* Beni boş ver. Konu ben değilim ki. Hiçbir zaman da olmadım. Asıl sen kimsin? Senin heyecanların neler, tutkuların neler, hayal kırıklıkların neler? Şu hayatta başın sıkıştığında ilk kimi ararsın? Seni karşılıksız seven insan kimdir, ne bok yersen ye seni bağrına basacak kimdir? Eğer böyle biri varsa bu akşam onu ara, halini hatırını sor bu vesileyle. Yoksa sen de bir gün benim gibi yapayalnız kaldığında, ufacık bir şeyi danışmak için bile arayacak kimseyi bulamazsın. Bu sözlerimi harcanmış yıllarımın manifestosu olarak kabul edebilirsin. Çünkü büyük bir tecrübeyle konuşuyorum, tecrübe ıstıraptır güzelim ve zannettiğinden çok daha fazla ıstırap çektim. İstersen sonra yine araşalım, daha 64 dakika bedava konuşma hakkım var çünkü. 

* Sevgi budur, gözlerini kapadığında oradadır ve bir milyon sene sonra bir milyon insan arasında da görsen, ha işte o dersin.

* Sonuçta sevilen her kadın güzel bir şarkıdır, bütün sözlerini hatırlayamazsın belki ama melodisi aklında kalır.

Emrah Serbes/Erken Kaybedenler/Zannettiğin Gibi Değil: 

* Barmenler her zaman sizi kapı dışarı eden barmenler, görüntüne bakınca karar veren barmenler.  Genellikle gıcık insanlardır. Bu öyküde  büyüme sancıları çeken, abisinin peşinden giderek onu taklit eden yeni yetme ile tanışıyoruz. Çok da fırlama. Ağzı bozuk, aynı zamanda abisinin sevgilisine göz koyan biri. Babalarını kaybetmişlerdi yeni yetmenin yanında kimse yoktu genellikle. Ama dayak yediği zaman bile abisi yardıma koşuyordu, Abisinin de dayak yediği zamanlar da oluyordu.

Barmenler için söyledikleri ne kadar da doğru o kısım da şöyle geçiyor:

* Barın önünde durmuş, herhangi birinin çıkmasını bekliyordum. El ele tutuşmuş iki sevgili çıkarken kapıyı tutup girdim. Barmene bakmadan yürüdüm. Barmenleri sevmem, genellikle gıcık insanlardır. Dünyanın en önemli işinin kokteyl yapmak olduğunu zanneden, bu yanılgının büyüsüyle de kasım kasım kasılan tiplerdir; yüzlerini görmeye bile tahammül edemiyorum.

Emrah Serbes/Erken Kaybedenler/Korhan Ağbi’nin Kardeşi:

90’lar, mahalle maçları, unutulmayanlar ve hafızada kalanlar, edilen kavgalar…

Aycan çok güzel bir kızdı. Erhan ilk günden beri onu ellemek istiyordu. Korhan Abi’nin kardeşi olduğu için biraz da uzak duruyorlardı. Korhan belalı birisiydi canı sıkıldığında tokat atmayı seven bir tipti, mahallede böyle tipler her zaman mevcuttur. Her maç yapıldığında kaleye geçerdi, çok gol yediğinde dayak yerdi. Korhan o’nu aşağılardı "kova" diye. Erhan ise sürekli gol atardı. Erhan bütün planları Aycan’ı ellemek üzerine kurmuştu.

Ama bunu nasıl yapacaktı bilmiyordu. Erhan’ın tek fikri vardı Aycan’ı kazan dairesine çağırıp orada memelerini ellemek.

Günler geçiyordu Erhan deliriyordu. Bir gün sonunda kazan dairesine gelmişlerdi farklı bir bahaneyle. Ve sinsice yaklaştı Erhan, memelerini ellemişti Aycan’ın. "Gerizekalı" diyerek oradan uzaklaşmıştı Aycan.

Erhan, kendi takımı için çok şey ifade ediyordu. Sadece futbolcu değildi. Erhan küsmüştü gitmişti, yapılacak başka yoktu. Yine yalnızlığına mahkum olmuştu. Tek başına mahalle maçlarını izliyordu. Yalnızlığı devam ediyordu aynı kaleciliği gibi. 

Aycan’la bir daha konuşmak istiyordu Erhan ama o ara Aycan okula gelmiyordu. Bu sıkıntılı bir durumdu. Ve grev sonuçlanmıştı, kazanmışlardı. Bunun sonucunda rakı aldırmıştı babası.

Sonrası daha kötüydü. Ekonomik krizden dolayı babası işten çıkarılmıştı ama asıl sebep de bu değildi. Fabrikalarda bu hep böyle olurdu. İşten birileri çıkardı haklı veya haksız. Tazminat veriliyordu. Tazminatı aldıktan sonra kendilerine bakkal dükkanı kiralamışlardı hayatlarını öyle devam ettiriyorlardı.

Bu öyküden birkaç alıntı…

* Erhan küstü gitti. Cümle alem s.ksin ki bir daha konuşmayacakmış. O gidince tamamen yalnız kaldım. Mahalle maçlarını kenardan seyretmeye başladım. Çünkü Gözde Yapı Kooperatifi futbol takımında Erhan, hem santrafor, hem kaptan, hem antrenör, hem de kulüp başkanı gibi bir şeydi. Şu hayattaki bütün torpilim oydu.

* Eve gidip kitabı okumaya çalıştım. Beş sayfa sonra sıkıldım. Orhan Kemal iyi bir yazardı muhtemelen, beş sayfadan çıkardığım sonuç, ders kitaplarında okuduğum şeylerden daha güzel olduğuydu. Ama bana okumanın kendisi saçma geliyordu.

Birinin anlatmak istediği bir şey varsa, başından geçen ilginç bir hadise örneğin, doğrudan bana gelip anlatmasını beklerdim. Eğer bunu herkese birden anlatmak istiyorsa film falan çekmeliydi. Ayrıca filmlerde insanlar gülerler, ağlarlar, öpüşürler, her şeyi görürsün. Kitaplarda böyle bir şey yok, sadece her okuyana göre değişen bir takım yaklaşık hisler var,  görüntüyü sen yapıştırıyorsun üstüne. Olmayan bir filmi kafanda çekmeye çalışıyorsun hiçbir şey görmediğin halde her şeyi gördüğünü zannediyorsun. Ayrıca bir kitabı herkes aynı anda okuyamaz. Ama filmi pek çok kişi salonda seyreder. Video bile olsa en azından iki üç kişi aynı zanda seyredebilir. Ve tabii sevgilinle beraber seyrediyorsan el ele tutuşabilirsin, konuyu kaçırmayacak oranda öpüşebilirsin. Bunun da yarattığı bir enerji var. Film akar, kitap durur.

* "Başka kiminle arkadaşlık yapabilirim acaba?" diye düşündüm, sınıfımdaki çocukları geçirdim aklımdan, kimseyle yapamazdım.

Yalnızlığa mahkumdum. Benim kaderim buydu zaten, maça alsalar bile değişmiyordu. Onlar hep birlikte oynuyordu, ben kalede yapayalnız bekliyordum. Sonra da gol yiyince kızıyorlardı.

Emrah Serbes/Erken Kaybedenler/Denizin Çağrısı: 

Deniz kıyısına giderken yanına kova küreklerini mi yoksa yeni alınan plastik kamyonunu alması gerektiğine bir türlü karar veremeyen ufak bir erkek çocuğunun yaşadığı ikilemi okuyoruz. Kumla oynarken kurulan arkadaşlıklara tanıklık ediyoruz.

Kova ve kamyon arasında yapılan tercihler, yapılan yaramazlıklar. Bikinili bir kız önünde durdu, göğüsleri çıkmamıştı. Ve bikiniyi üstlü giymesinden şikayetçiydi Osman. Göğüsleri çıkmamıştı. Hava yapmana gerek yok diye Sedef’i ağlatmıştı. Sedef'le günden güne birbirini tanıyorlardı. Sedef, eşyalara bakmak için görevliydi ama Osman girince denize o da girdi. Dayanamadı. Denizin çağrısına uydu sadece. Tek yaptığı buydu. Ve şu kısmı alıntılamak gerek:

* Kış geldiğinde Sedef’i bütünüyle unutmuştum. Doğrusu şöyle; hatırlayıp, hatırlayıp unutmuştum. Sanki aramızda hiçbir şey yaşanmamış gibi. Alelade bir yaz aşkı gibi. Sanki Sedef ancak ismi geçtiği zaman hatırlanan hayalet arkadaşlardan biriymiş gibi. Sanki deniz kenarında bütün gün kumdan kale yapmamışız gibi, sanki pansiyonun sahanlığında yan yana oturup konuşmamışız, yıldızlara bakıp nedir bu kainatın esbabı mucibesi diye düşünmemişiz gibi. Unutmanın acısı, ayrılığın acısından farklı. Ayrılık hüzne yakın, unutmak kasvete. Yani birini er geç unutmaya mahkum olduğunu bilmenin kasvetinden bahsediyorum.

Birini yavaş yavaş unuttuğunun bilincine vardığın anların sıkıntısından bahsediyorum. Belki de neden bahsettiğimi bilmiyorum, sadece üzülüyorum. Vasıfsız keder.

Emrah Serbes/Erken Kaybedenler/Cahide: Heyecanlar, söyleyemediklerimiz, söylemekten korktuklarımız. Cahide öyküsü bu tür şeyleri içinde barındırıyor. Cahide’ye aşkı uzun zaman önce başlamıştı. Sadece o aşık değildi onunla birlikte 6 arkadaşı da. Kapı komşularıydı. Cahide ile annesi pazara çıktığında onlara yardım ederdi hep. Cahide’yi gördüğünde kalbi içinden çıkar gibi olurdu.

İsimleri bazen karıştırırdı "Annesine kıymet yerine tıynet demesi gibi". Cahide’ye mahalle de herkes laf atardı, güzel bir kızdı ama namuslu kızlar gibi kalkıp onlara cevap vermezdi. Arkadaşları Cahide’nin orospu olduğunu söylüyordu. Arkadaşları mecbur bize de verecek diyordu ama o tamamen farklı düşünüyordu.

Çünkü fiziksel olarak düşünmüyordu. Gel zaman, git zaman Cahide’nin evlilik haberi gelmişti. Hemen evlenecekti. Akrabası ile evlenecekti. Gelinliği giymişti yanındaki adam zarf atmıştı. Zarfı kapmıştı ama Cahide bunu görmemişti.

Emrah Serbes/Erken Kaybedenler/Üst Kattaki Terörist:

Ağabeyi yedi yaşındayken şehit olan bir erkek çocuğunun “şehit kardeşi olmak durumuyla” baş etmeye çalışırken, üst katına taşınan saçı sakalına karışmış, mahallelice “terörist” ilan edilen erkek üniversite öğrencisiyle kurduğu arkadaşlığın öyküsü.

Günümüzü anlatan, yanlış anlaşılmalara sebep olan, barış isteyen bir kürt ile  abisinin intikamını almak isteyen biri. Üst katta oturan genç şehit kardeşine iyi davransa da şehit kardeşi bunu hep yanlış yere yorumluyor. Türklükten bahsediyordu

Nurettin ama sonrasında fikirleri de değişmişti.

Girişi de şöyle öykünün:

* Ağabeyim yirmi yaşında bu vatan için şehit oldu. Siz büyük şehirlerin ışıklı bulvarlarında elinizi kolunuzu sallayarak

rahatça yürüyebilesiniz diye o gitti Çukurca’da mayına bastı. Ben yedi yaşındaydım o zaman. Cenaze günü çok güzel bir komando üniforması çektiler üstüme, mavi bereli. Ağlarsam, teröristlerin sevineceğini söylediler, tuttum kendimi, hiç ağlamadım.

Emrah Serbes/Erken Kaybedenler/ Alçakgönüllü Arzular: 

İngilizceyi sevmeyen birinin yaşadıklarıyla alakalı bir öykü ile karşı karşıyayız. İngilizceyi sevmezdi, notları iyi değildi, tembeldi, haylazlık yapmaktan hoşlanırdı. 15 tatilinde keyif yapacağı yerde babası ona İngilizce öğretmeni tutmuştur adam olsun kırıklarını kurtarsın diye.

Kız çıtı pıtıydı ondan gözlerini alamıyordu. Gizem aklından çıkmıyordu onun hayatını mahvetmişti Gizem. Ona dair her şeyi düşünüyordu. Gözleri, saçları, tokası…Gizem ona güzel öğretmişti her şeyi, her şeyi kolay kapmıştı. Ama Gizem’e zafer duygusunu yaşatmak istemiyordu. Çünkü ona sahip olamayacağını biliyordu.

Sınava girmiş düşük not almıştı. Babası saydırıyordu. "Ben senin için her şeyi yapayım sen okuma" diyordu. Küfürleri saydırdı da saydırmıştı. Sonrasında gizemle bu durumu konuşmuştu, parayı ortak bölüşmelerinden bahsetmişti. İlginç bir teklifti bu. 

Bunları konuşurken Gizem saçını okşadı. Sonra ensesinden tutup dudağından öpmüştü. Altı saniye sürse de ikisi de bunu unutmayacaktı. Anılar hep bir köşede kalırdı. Gizem artık ders vermeye gelmeyecekti son olaylardan dolayı. Bir de başka durumlar vardı. Okula gittiği günde Gizem, "ben Amerika’ya gidiyorum" demişti. Üzgün olduğu halde sevindim demişti el sıkıştıktan sonra yoluna devam etti.

Vaktinde biri ülkemizdeki bütün kızları çok pis korkutmuş, hiçbirinde gerçeği söyleyecek cesaret bırakmamış.

Emrah Serbes/Erken Kaybedenler/Kimi Sevsem Çıkmazı: 

Ergen erkek hikayeleri edebiyatımızda işlenmeyen bir konu. Emrah Serbes bu öyküde ergen hikayesine değiniyor. Sabah akşam çalışan didinen aynı zamanda aşkına karşılık alamayan bir ergeni konu almış.

Kahramanımızın üç ismi var Berke, Bülent, Nurullah. Onun niyeti Handan’ı ya da annesini ayartmak. Annesi onun için tam bir afetti, Handan’ın kardeşi de iyiydi ama yaşı küçüktü bu yaşlar sıkıntılı oluyordu onun için. Sonunda Handan’a açılmış Handan buluşmaya kardeşiyle gelmişti.

Bu durum karşısında kendini garip hissetmişti. Bir daha arasaydı belki yalnız gelirdi. Handan’ın kardeşi daha ilgiliydi ona karşı. Handan ve annesi daha soğuk davranıyordu. Babası hep Ecevit'e oy verirdi oysa babasının arkadaşları hep MHP’liydi. Bir gün babasına isyan edeceğini biliyordu.

Herkes yaz tatilini gezerek geçirirken o yaz tatilini çalışarak geçiriyordu. Bu durum sıkıcıydı. Handan'ların apartmanının önünde dolanmaya başlamıştı. Şansını deneseydi bu defa yalnız gelirdi. Handan'ın annesi afet bir kadındı.

Bülent'lerin edebiyat hocasıydı, güzel fiziği vardı onun karşısında büyülenmeyen yoktu. Kalçasını kalorifer peteğine yaslar romantik şiirler okurdu. Kimse ona kayıtsız kalamazdı. Bir gün Bülent’in yanına oturmuştu. Bacak bacak üstüne atmıştı.

Aklını başından almıştı. Onun da dediği gibi;

"Bir kadını unutulmaz yapan şey, bir vakitler ona duyulan arzunun şiddetiyle doğru orantılı değil midir? O arzunun kıyısında, gerçekleşme olasılığının tam yanı başında, sanki arada başka hiçbir engel yokmuş gibi rahat davranabilmekle, kendini o tatlı yanılsamaya kaptırabilmekle doğru orantılı değil midir? Bu olgunun da mı sorumlusu benim mutsuz geçen çocukluğum? Cevap? Yok! Kalırsın öyle…"

Bütün yazı dükkanda çekirdek çıtlayarak geçirmişti. Günlük tutmaya karar vermişti. İşten kurtulmak için bütün yolları deniyordu ama işe yaramıyordu bir türlü. Kendini bayılacak gibi hissettiği günlerin birinde Handan’ı aramıştı.

Annesi, kardeşi bir başkasıyla gelse önemli değildi. Sadece gelmesi yeterliydi. Ama hazırladığı onca lafı yutmak zorunda kaldı çünkü Handan hasta ve gelemiyordu. Dursun Amca, kendisine bir adres yazdırmıştı, emin olamadı bu adresten.

Çünkü adres Handan'ların adresiydi. Dursun amcası, babasının en yakın arkadaşıydı, her koşulda babasının yanında olmuştu.

Handan’ın annesi aramıştı onları. Tüp söylemişti. Üç ismi vardı, bazen Berke bazen Nurullah bazen Bülent derlerdi. Handan’ın annesi çekinme gir demişti Nurullah’a. Çok ılık ve davetkar bir sesti. Nurullah içeri girdi. Sonra konuşmaya başladılar. "Bir şey okudun mu?" diye sormuştu Handan’ın annesi ama okumayı sevmiyordu Nurullah.

Nurullah Handan’ın annesini izliyordu. Her şeyi ortadaydı. Külotun ince kıvrımlarına kadar takip etti, ne külot giydiğine bile bakmıştı. Çok uzun sürmemişti bu. Bir an önce parayı alıp evden çıkacaktı, her şey karışmıştı. Handan’ın bir çocukla beraber olduğunu duymuştu. "Bülent gel" demişti babası, başını önde eğerek girdi.

Sonra babası birkaç soru sordu. Gözü şişmişti. Yalan söyledi ama babası yemedi bu numarayı. Sonra isyan etti bıktım böyle yaşamaktan diyerek. Her gün aynı şeyleri yapmaktan sıkılıyordu, herkes sevgilisiyle sevişirken o tüp taşımaya devam ediyordu. Hayatı sıkıcı yapan şeylerden biriydi bu da. Babası "evladım ben sakatım" dese de Bülent’i inandıramadı.

"Katilsin sen" diyerek bağırdı. Her zaman yaptığını yaptı, birahaneye girdi oturdu iki bira söyledi masaya yumruğunu vurdu.

Eve dönmesi için uzun süre düşündü sonunda karar verdi eve dönmeye.

Dursun Amcası, babasının beklediğini söyledi. Babası, Bülent’e silah vermişti ona atılan yumrukların hesabı için. Yine mesele Ecevit'e bağlanmıştı. Bülent Ecevit olmasa kendisinin bile olmayacağını düşünürdü. Bülent’e artık okuluna bakmasını söylediler. 14’lü elinde Handan'ların kapıya dayanmıştı. Belli ki bir delilik yapacaktı.

Handan’ın kardeşi seslendi birden diğer ismiyle "Berke abi sen misin?" diye. Sonra birkaç soru sordu, belli ki Handan onu başka şeyler söylemek için göndermişti. Sonra kendi hakkında neler düşündüğünü Handan’ın kardeşinden duymak istiyordu. Yakın davranıyordu. Okullar açıldı, bütün yaz tatili boyunca Handan’ı, kardeşini ve annesini düşündü. Morali öyle bozuktu ki canı hiçbir şey yapmak istemiyordu. Her şeyi bir kenara bırakmıştı.

Handan’ı bahara kadar beklemişti ama Handan’dan halen ses seda yoktu. Sonunda Handan’a telefon etmişti Bülent. Ama cevap vermiyordu Handan, demek ki onun gözünde Bülent diye biri yok diye düşündü. Handan, tamamiyle onu silmişti hayatından ya da

Bülent öyle düşünüyordu.

Bülent, eve gitmiş ve morali bozuktu. Annesine birkaç soru sordu. Sevilmediğini düşünüyordu Bülent. Bunun berbat bir şey olduğunu herkes bilirdi. Sonrasında delirmiş bir şekilde Handan’ın annesine telefon açmıştı.

Telefonda dediği tek şey şuydu "Alo, seni seviyorum". İnsan bir şeyleri söylerken zamanını mı beklemesi gerekiyordu yoksa her an söyleyebilecek gibi hazır mı olmalıydı?

Günler geçiyor Nurullah kafayı yiyordu. Handan’ın kardeşi konuyu birden Samet’e getirmişti, onun sol görüşlü olduğundan bahsediyordu, Nurullah da sevmezdi bunu, gerçi Handan’ın kardeşi o’na Berke diyordu ne de olsa 3 ismi vardı. Yine yaz gelmişti, her şey daha da boka sarıyordu.

Dursun Amcası ölmüş, tüpçü tamamen Berke’ye kalmıştı. Handan’ın kardeşi yine uğruyordu her geçtiğinde. Berke Abisini eve davet ediyordu, bir şeyler olduğu ortadaydı. Eve çağırmıştı. Amacı onu Samet ile yüzleştirmekti. Samet, darbeyi indirmişti. Daha da kötü olmuştu Berke. Silahı çıkarmıştı Samet’i korkutmak için. Handan’ın kardeşi "yapma" diye bağırıyordu bir yandan. Artık her şey sona ermişti. Ve bu öyküden sevdiğim bir kısım:

“Apartmanın girişindeki lambayı sen mi kırdın Bülent?” “Hangisini?” “Otomatik yanan, sensörlü lamba.” “Hayır!” “Komşu görmüş, yalan söyleme. Süpürge sapıyla kırmışsın dün gece.” Önüme baktım. “Neden kırdın?” Cevap yok! “Hasta mısın evladım? Söyle bana, neyin var, neden kırdın lambayı, yapma böyle..” “Kırdımsa kırdım, ne olacak! Çok mu değerliymiş?” “Lamba senden değerli mi evladım, lambanın a…a koyayım, lamba kim? Yöneticiye de dedim; lambanızı s..yim, kaç paraysa veririz. Sen değerlisin benim için.” “Beni görünce yanmıyordu baba.” “Nasıl ya?” “Görmezden geliyordu, yanmıyordu. Kaç sefer yok saydı beni.” “E beni görünce de yanmıyordu bazen, böyle el sallayacaksın havaya doğru, o zaman yanıyor.” “Hadi ya! sahiden mi?” “Evet. ucuzundan takmışlar. Bizimle bir alakası yok.” Babama sarıldım, yıllar sonra…’’

Bu son öyküde yazdıklarım spoiler gibi gözükse de kitap 3 defa okunup akılda kalanlar kelimelere yansımıştır. Ve öykülerin her birinde kendinizden bir parça bulacaksınız, hüzünleneceksiniz, eski anılar aklınıza gelecek. Yaptığınız serserilikler bir yandan aklınızdan çıkmayacak. Kırdığınız camlar, mahalle maçları, aşık olduğunuz komşu kızı ya da olmadığınız. Taşrada ve kainatta yapayalnız kalmış erkek çocukların hikayesi. Yoldan çıkmış bir neslin manifestosu.

Özetlemek gerekirse Emrah Serbes çabuk öfkelenen, kolay vazgeçen, baştan çıkmış erkek çocukları konuşturuyor. Kederli, insana dokunan komik hikayeler bunlar.

Yazan: Cem Kurtuluş

http://sallanyuvarlan.blogspot.com/2012/01/emrah-serbes-erken-kaybedenler-erken.html

Uzun süren emeklerim sonucu böyle bir şey yazılmıştır, paylaşmak istedim.

Bayan Arıza'dan Not: Paylaşımın için sonsuz kez teşekkür ederim. Kitabı en kısa sürede edineceğim. Alıntılarından müthiş etkilendim Cem, sağolasın.

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “bana aşkını getir’in Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

NİMROD ÇILDIRIŞLARI *

Keret öykülerini modern dünyanın vaatlerini eleştiren kaygıyla yazıyor. İçinden geldiği gibi ve samimi yazıyor. Edebiyatta öncü bir duruş kaygısını taşımıyor. Bu anlamda avandgard değil. Öykülerin yapısında ve dilinde bu açıkça görülüyor.

‘NİMROD ÇILDIRIŞLARI’ başlığı altında toplanan diğer öykülerin Avi Pardo tarafından Türkçeye kazandırılması isabetli bir tercih olmuş. Pavdo başarılı çevirisi kitaba ayrı bir katkı sunmuştur. Etgar Keret, bir yeraltı edebiyat öykücüsü olarak değerlendirmek biraz güç. Belki diğer kitapları çevrilip okunduğunda daha sağlıklı bir yargıya ulaşmak söz konusu olacaktır. Keret, Amerikan yeraltı edebiyatından etkilendiğini söylemek olanaklıdır. Bu edebiyatın sihirli büyüsünden hangimiz etkilenmedi. 'GÜNDE BİR İYİLİK' öyküsünden bunu çıkarmak olanaklı. Öykülerinde öne çıkan dilin sadeliği, kurgusu, mizahı ve duygu yoğunluğu buna örnektir.

‘TUVİA’NIN VURULUŞU’ ve ‘NİMROD ÇILDIRIŞLARI’nda NİMROD’un intihar ettiğinin öğrenildiği sahne ve devamındaki öyküler yoğun bir duygu karmaşası ve toplumsal eleştirinin yüklü olduğu görülür. ‘SADECE 19.99’A’ ve ‘KALKAN’ öykülerinde ironinin doruğuna ulaşılır. ‘ON SEKİZLİĞİN MEMELERİ’ öyküsünü kitapta en favori olarak gördüğüm öyküdür. Bu öykü yeraltı edebiyatı için örnek gösterebilinir. Taksi için de geçen bu kısa öykü inanılmaz zenginlik ve eleştiri barındırır. Modern ahlak anlayışın böylesine başarılı çiğnenmesi öykünün zaferidir.

E. Kerat, her ne kadar yahudi kimliğinden kaynaklı kültürel ritüeller öykülerde sıkça vurgulansa da doğu kültürü öykülerinde hakim olduğu görülür.'KİR' ve 'SÜPRİZ YUMURTA' öyküsünde İsrail halkının siyasi sorunlarını çarpıcı bir biçimde dile geterişi çağdaş bir gözlemci ve toplumsal duyarlılığı olan bir aydın olarak karşımıza çıkar. Gerçeküstücü akımın öğeleri temelinde kaleme aldığı öyküler birer gözlem ürünü olarak duruyor. Hayatın mağduru, sokağın mağduru olarak söz almıyor.

*:'Nimrod çıldırışları' Parantez yayınlarından 2006 yılında yayımlanmıştır.

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “momo’nun Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

KAÇAK -Cezayir Kurtuluş Savaşı'nda ölenleri anarak-

Efendi misiniz, kodaman mısınız ne, bir mektup yazıyorum size, bilmem vaktiniz var mı okumaya bu mektubu.

Az önce verdiler elime askerlik kâğıtlarımı, savaşa çağırıyorlar beni, diyorlar yola çık en geç çarşamba akşamı.

Efendi misiniz, kodaman mısınız ne, dövüşmeye hiç istek yok içimde, insancıkları öldürmeye gelmedim ben, gelmedim ben bu yeryüzüne.

Sizi kandırmak değil niyetim, ama söylemeden de edemem, savaş ahmakların işi, hem insanlar ondan hanidir bıktı.

Doğduğum günden bu yana ölen çok babalar gördüm, gidip dönmeyen kardeşler gördüm, çocuklar gördüm iki gözü iki çeşme.

Ya analar ne çekti, ya analar, bir yanda işi tıkırında bir avuç insan bolluk içinde rahat yaşar, bir yanda ölüm, çamur, kan.

İnsanlar tıkılmış dört duvar içine, çalınmış neleri var neleri yok, karıları, eski güzel günleri bütün.

Gün doğar doğmaz yarın kapatacağım şırak diye kapımı ölmüş yılların suratına, alıp başımı yollara düşeceğim.

Aşacağım karaları, denizleri, ne Avrupa'sı kalacak, ne Amerika'sı, ne Asya'sı, dilene dilene hayatımı şunu diyeceğim insanlara:

Üstünüzden atın yoksulluğu, durmayın bakın yaşamaya, hepimiz kardeşiz, kardeşiz, kardeş, ey insanlar, ey insanlar, ey.

İllâki kan dökmek mi gerek, gidin dökün kendi kanınızı, size söylüyorum bunu da, efendi misiniz, kodaman mısınız ne.

Adam korsunuz arkama belki de, unutmayın jandarmalara demeye: üzerimde ne bıçak var, ne tabanca korkmadan ateş etsinler bana, korkmadan ateş etsinler bana. Boris VIAN  

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Grace Auster’ın Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 4 - 2011 zamanında yazılmıştır.

I Am Vertical By Sylvia Plath

But I would rather be horizontal. I am not a tree with my root in the soil Sucking up minerals and motherly love So that each March I may gleam into leaf, Nor am I the beauty of a garden bed Attracting my share of Ahs and spectacularly painted, Unknowing I must soon unpetal. Compared with me, a tree is immortal And a flower-head not tall, but more startling, And I want the one's longevity and the other's daring.

Tonight, in the infinitesimal light of the stars, The trees and the flowers have been strewing their cool odors. I walk among them, but none of them are noticing. Sometimes I think that when I am sleeping I must most perfectly resemble them– Thoughts gone dim. It is more natural to me, lying down. Then the sky and I are in open conversation, And I shall be useful when I lie down finally: Then the trees may touch me for once, and the flowers have time for me