Charles Bukowski “Kediler” kitabından alıntılarım

Bayan Arıza tarafından Haziran - 6 - 2016 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski “Kediler”

Parantez Yayınları Çeviri: Avi Pardo Editör: Abel Debritto Birinci Baskı, Ocak 2016

Okurken altını çizdiklerim:

“Araplar kediye hayranlık duyar, kadınları ve köpekleri hakir görürler, çünkü onlar sevgilerini belli ederler  ve sevgi, kimilerine göre, zayıflığa işaret eder. Öyledir belki. Ben sevgimi fazla belli etmem. Karılarım ve kız arkadaşlarım ruhumu ayrı tuttuğumdan yakınırlar -ve bedenimi püriten bir biçimde sunduğumdan, belki; fakat lanet kediye dönersek, bir kedi sadece KENDİ’dir”. (sayfa: 15)

***

“Kedinin içinde ruhlar ya da tanrılar yoktur, boşuna aramayın. Ebedi çarkın bir resmidir kedi, deniz gibi. Güzel olduğu için denizi okşamazsın ama kediyi okşarsın –neden?- SADECE SANA İZİN VERDİĞİ İÇİN. (sayfa: 16)

***

“Bazen insan ne yapacağını bilemez öylece uzanıp hiçbir şey düşünmemeye çalışmak iyidir.” (sayfa: 40)

***

“evrenin ezilmiş kedileridir Aşk.” (sayfa: 44)

***

“İşte size harikulade bir kedi. Dili dışarıda, şaşı. Kuyruğu kesik. Harikulade bir kedi, sezgileri güçlü. Röntgen çektirmek için onu veterinere götürdük –ona araba çarptı. Veteriner, ‘bu kediye iki kez araba çarpmış, vurulmuş ve kuyruğu kesilmiş,’ dedi. “Ben bu kediyim” dedim. “Kapıma geldiğinde açlıktan ölmek üzereydi. Nereye geleceğini biliyordu. İkimiz de sokak serserileriyiz.” (sayfa: 56)

***

“Yapılması gerekeni yapma cesaretinden yoksun olduğumu bilmek kötü bir duyguydu”. (sayfa: 59)

***

Buldog kediye biraz daha yaklaştı. Katliamı izleyemezdim. Kediyi o şekilde bırakmaktan çok büyük utanç duydum. Kedinin kaçmaya çalışma olasılığı her zaman vardı, fakat onu engelleyeceklerini biliyordum. O kedinin karşısında sadece buldog yoktu, insanlık vardı. Döndüm ve yürüdüm, bahçeden çıktım ve kaldırıma ulaştım. Kaldırımdan yaşadığım eve doğru yürüdüm ve orada, evinin ön bahçesinde babam durmuş bekliyordu.

“Neredeydin?” diye sordu. Cevap vermedim. “İçeri gir” dedi, “ve o kadar mutsuz görünme, yoksa seni gerçekten mutsuz ederim!”. (sayfa:60)

***

“bazen benimle söyleşi yapmaya gelirler, hayata ve edebiyata dair sorular sorarlar ve sarhoş olup şaşı ezilmiş vurulmuş ve kuyruğu kesilmiş bir kedimi tuttuğum gibi havaya kaldırıp onlara gösterir ve, “bakın, şuna bakın!” derim.

Ama anlamazlar, “Celine’den etkilendiğinizi söylüyorsunuz…” gibi bir şeyler söylerler. “hayır,” derim kedimi onlara doğru tutarak, “olanlardan etkilenirim ben, bundan etkilenirim, bundan!…” (sayfa: 65)

***

“Kuyruksuz, şaşı bir kedi bir gün kapımıza geldi ve onu içeri aldık. Yaşlı pembe gözleri vardı. Etkileyici bir tipti. Hayvanlar insana esin verir. Yalan söylemeyi bilmezler. Doğal güçler gibidirler. Televizyon beni beş dakikada hasta eder, fakat bir hayvanı saatlerce seyredebilir ve zarafetten ve görkemden başka bir şey görmem, olması gerektiği gibi hayat.” (sayfa: 67)

***

“bunların tek yaptıkları koşmak, yemek, uyumak, sıçmak ve boğuşmak fakat bazen hareket etmeden ömrümde gördüğüm insan gözlerinden çok daha güzel gözlerle bana bakarlar. iyi tipler. (sayfa: 73)

***

“tanrım” diyecekler, “Chinaski sadece kedilere dair yazıyor!” “tanrım,” derlerdi eskiden, “Chinaski sadece fahişelere dair yazıyor!”. (sayfa: 74)

***

Sokak kedileri gelmeye devam ediyor: şimdi 5 kedimiz var ve narin, kaprisli, kibirli, doğal olarak zeki ve olağanüstü güzeller.

Kedilerin en güzel yanlarından biri kendini kötü, çok kötü hissettiğinde – kendilerine özgü tarzlarıyla dinlenmekte olan bir kediye baktığında bir ders niteliğindedir, ve 5 kediye bakmak 5 kat daha iyidir.” (sayfa: 78)

***

“insan davranışına yaklaşan her şey değerini yitirmeye başlar.” (sayfa: 80)

***

“Ortalıkta birkaç kedi bulundurmak iyidir. Kendinizi kötü hissediyorsanız kedileri seyredin, kendinizi daha iyi hissedersiniz, çünkü olan her şeyin olması gerektiği olduğunu anlarsınız. Heyecanlanmak için bir neden yok. Kediler bunu bilirler. Kurtarıcıdırlar. Ne kadar çok kediniz varsa o kadar uzun yaşarsınız. Yüz kediniz varsa on kediniz olduğunda yaşayacağınızdan on kat daha uzun yaşarsınız. Bir gün bu keşfedilecek ve insanlar binlerce kedi sahibi olup sonsuza dek yaşayacaklar.” (sayfa: 90)

***

Bizim Çete

Kedilerimize, Ezra, Celine, Turgenev, Ernie, Fyodor ve Gertrude adlarını takmak istedim fakat İyi biri olduğum için karımın onları adlandırmalarına izin verdim ve işte sonuç; Ting, Ding, Beeker, Bhau, Feather ve Beauty.

bir Tolstoy bile yok lanet grupta.” (sayfa: 98)

***

“Park yerine doğru yürüyorum. Kediler bitkin bir vaziyette ortalığa yayılmışlar. Bir sonraki hayatımda kedi olmak istiyorum. Günde 20 saat uyumak ve beslenmeyi beklemek. Ortalıkta takılıp kıçımı yalamak. İnsanlar fazlasıyla sefil, öfkeli ve tek amaçlı.” (sayfa: 105)

***

“Kediniz var mı? Ya da kedileriniz? Uyurlar, yavrum. Günde 20 saat uyuyup yine de çok güzel görünebilirler. Heyecanlanmak için bir neden olmadığını bilirler. Bir sonraki öğün. Ve arada sırada öldürecek bir şeyler. Güçler tarafından yırtılmakta olduğumu hissettiğimde bir ya da birkaç kedimi seyrederim. 9 kedim var. uyuyan ya da uyuklamakta olan birine bakarım ve gevşerim. Yazmak da kedilerimden biridir. Yazmak yüzleşmemi sağlar. Beni gevşetir. Bir süre için en azından. Sonra devrelerim karışır ve baştan başlamak zorunda kalırım. Yazarların yazmayı nasıl bıraktıklarını hiçbir zaman anlayamadım. Nasıl gevşerler?” (sayfa: 110)

Pamela “Cupcakes” Wood “Charles Bukowski’nin Kızıl’ı”

Bayan Arıza tarafından Haziran - 23 - 2014 zamanında yazılmıştır.

Pamela “Cupcakes” Wood  “Charles Bukowski’nin Kızıl’ı”

Çeviri: Avi Pardo

Altıkırkbeş Yayın, Kadıköy 2012

Okurken altını çizdiklerim:

·  Georgia başını kaldırdı ve Bukowski’nin kendisini seyretmekte olduğunu fark etti. Hayranlarından biri olarak kadınların bacakları hakkında ne hissettiğini biliyordu muhtemelen. Belki de bu yüzden kanepeye sere serpe uzanmıştı ya da kafası umursayamayacak kadar iyiydi.

·  Göğüslerime baktığını fark ediyordum, sonra bacaklarıma, hatta ayaklarıma takılıyordu; şehvet düşkünü pis bir zampara gibi değil ama. Estetik haz veren bir sanat eserini takdir eder gibi daha çok.

·  Annem elektrik faturasını ödeyemediği için mum ışığında oturduğumuz pek çok gece hatırlıyorum. Gaz faturasını ödeyemediği için sıcak banyo yapamadığımı ya da aynı nedenden ötürü telefonun çalışmadığını hatırlıyorum –bu hizmetlerin üçünden aynı anda yararlanabildiğimiz vaki değildi galiba. Fakat annem elinden geleni yapıyordu.

·   …fakat huzurlu ve güvenliydi o yatak odası, sadece ikimiz, okyanusta bir salda yüzen iki kazazade misali.

·   Annem Bukowski ile konuşmaktan çok zevk aldı. Bukowski’den hoşlandı ve daha sonra bana onun dürüst bir adam olduğundan ve bana iyi bakacağından emin olduğunu söyledi. Bir de o güne dek gördüğü en hüzünlü gözlere sahip olduğunu.

·  Yönümü bulmaya ihtiyacım vardı ve Bukowski’nin bilge rehberliği sayesinde bulabileceğimi düşünüyordum.

·  Bukowski 1994’de öldüğünde arkadaşlarından biri bazı eşyalarına göz atması için çağrıldı –çok önemli olmadığına karar verilmiş şeyler. Arkadaşı eşyaların arasından benim 1975’te çekilmiş dirndl’lı fotoğrafımı buldu. Bukowski neredeyse yirmi yıl saklayacak kadar değer vermişti hatırasına.

·  Benimle birlikte olmaktan, insanların bizi birlikte görmesinden büyük haz duyuyordu.

·  Bukowski seyahat etmekten, Los Angeles dışında bir yerde olmaktan nefret ederdi.

·  Bukowski olağanüstü bir hikâye anlatıcısıydı ve her zaman anlatacak bir şeyleri olurdu. Kendini nadiren yineler, size daha önce bir şey anlatmışsa bunu genellikle hatırlardı.

·  Bazı konuları tekrar tekrar açardı. Jane bunlardan biriydi. En çok tekrarladığı konu Jane idi; ilk aşkı ve Barfly senaryosunun esin kaynağı.

·  Bukowski ayık olduğunda (altı biradan az anlamında) fevkalade görgülüydü.

·  Henry Miller dışında, başka yazarlardan pek söz etmezdi. Daha sonra hayatını ve yazma tarzını derinden etkilediğini iddia edeceği John Fante’den bile.

·  Ayık olduğunda Bukowski müşfik, uysal, neredeyse kibar bir insandı. Fakat sarhoşluğu belli bir düzeyi aştığında bir çılgına dönüşüyordu. Ancak bütün hakaretlerine rağmen, hiçbir zaman fiziksel şiddete başvurmazdı.

·  Alkol, kavgalar ve kıskançlık bende diri diri gömülüyormuşum duygusu yaratıyordu.

·  Bukowski mutfakta yazar, yazmaya genellikle gece yarısına doğru başlardı. Bazen gün ışıyıncaya kadar çalışırdı. Hiçbir şeyi yırtmadan ya da baştan başlamadan nasıl saatlerce yazabildiğine şaşardım. Bir kez olsun sözlüğe ya da ansiklopediye falan baktığına tanık olmadım. Biri sözcükleri ona yazdırıyordu sanki. O kadar kolaydı onun için.

·   Bukowski ile her istediğimi yapabiliyordum, ne zaman ve nasıl istersem. Her şeye izin verirdi neredeyse –yüksek sesle müzik dinlemek, gürültü, dikkatini dağıtmak, içki, hap, şarkı söylemek ya da masanın üzerinde dans etmek. Kural ya da sınır yoktu –bu da hoşuma gidiyordu.

·  Bakalım…basurum var, evde hamam böcekleri var, bir de sen varsın.

·  Bukowski riyakâr bir insan değildi ve kendi kontrol edemediği şeyler hakkında başkalarına vaaz vermezdi.

Charles Bukowski “Bana Aşkını Getir”

Bayan Arıza tarafından Mart - 24 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Mahvolmuş hayatlar olağandır bilgeler içinde ahmaklar içinde ancak o mahvolmuş hayat bizimki olduğunda , işte o zaman farkına varırız intiharların, ayyaşların, hapishane kuşlarının, uyuşturucu müptelaları ve benzerlerinin varoluşun menekşeler kadar, gökkuşağı kasırga ve tamtakır mutfak dolabı kadar olağan bir parçası olduklarının.

(Bana Aşkını Getir, Charles Bukowski, 200 Sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

Cem Kurtuluş’tan Kitap Kritiği: Charles Bukowski “Kadınlar”

Bayan Arıza tarafından Mart - 6 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Yazan: Charles Bukowski Yayın Yönetmeni: Metin Celal Kapak Düzeni: Nurcan Zamur Kitabın Orjinal Adı: "Women" Türkçesi: Avi Pardo Baskı: Üçüncü Baskı 2009 Yayınevi: Parantez Sayfa: 320

“Pek çok iyi adam bir kadın yüzünden köprü altını boylamıştır…”

                                                                                     –Henry Chinaski

Kadınlar tarafından bok çukuruna atılmış oradan çıkamadığınız, ziftlerle dökülmüş sokaklardan geçmiş, o sokaklarda kendi acılarınızı çokça görmüşsünüzdür. Kolay değildir kadınlarla baş etmek, hayatınızın altüst olması kaçınılmazdır. Bir kadın sizi kamyonun altında süründürüp üstünüze balgamı atıp yoluna devam edebilmiştir.   Kadınlarla baş ettiğinizi anladığınız an b.k çukuru size doğru açılır, sonrası ise İnandığınız değerleriniz bir süre sonra silinir ve bir daha geri gelmez o değerler ya da başka şeyler. Geriye sadece lağım atıkları kalmıştır. İnandıklarınız artık geride bir çöp misali olarak kalmıştır. Bir kadın için hayatının geri kalanını s.ktir edebildiğiniz zamanlara denk gelmişsinizdir. Dünyadaki b.klukların farkına varamamış o kadınla bulutların üstüne çıkıp o bulutların üstünden inmek istememişsinizdir.   Ama bir kadın tarafından terk edildiğinizde bataklığa saplanmış, sigara izmaritleri üstünüzde yanmış, bir boksörün sert yumruklarına maruz kalmışsınızdır. O kadar sert bir yumruktur ki sizi alt etmek için sadece bu yeterlidir. Ve geriye dönüşe baktığınız da artık ne geriye gidebilmişinizdir ne de ileriye. Umut kapıları bir bir kapatılmış, suratınıza gülen insanlar karşısında yüzünüz kırışmıştır.

Kadınlar bazen her yolu denerler mutsuzluk için, duyguları ile mantıkları arasında kısa bir bağlantı vardır. Bu bağlantıyı çözmek ise kestirilemez. Çünkü bir kadın anlaşıldığını anladığı an bütün gizemi sona erer, bu da onlara felaket gibi gözükebilir.   Charles Bukowski   O’na her şeyi diyebilirsiniz. Kaybeden numarası yapan, kadınlarla birlikte olmak için sırada bekleyen, bar köşesine geçip içki içmekten başka hiçbir işe yaramayan, yaşlı osuruk, kamyon şoförü, postanede çalışan memur, klasik müzik dinleyerek zamanını geçiren klas bir yazar, kaçık, hapishane hücrelerinde dolanan deli ya da hiçbiri…   1930-40’lı yıllarda şüphesiz Amerika’nın en klas yazarlarından biriydi Bukowski. John Fante’den etkilendi, Fante Tanrısıydı, 24 yaşına kadar bakir kaldı, sonrasında sefil bir yaşam sürdü. Sokak köşelerinde kaldı, içki içti, kadınlarla birlikte oldu, öldükten sonra kitapları fazla satmaya başladı. Yaşarken ünlü değildi bu kadar. Hayatını belki de sıradan yaşadı. 70’li yılların sonuna doğru (1978 yılında) 3. romanı olan “Kadınlar” romanını yayınladı. Kitap çok tepki çekti. Kitabın içinde ismi olan kadınlar bu durumdan habersizdi. "Kadınlar" kitabı nihayet 1978 Aralık ayında yayınlandığında Linda Lee ile evlenmeden önce yaşamını paylaştığı kadınlar hayli rahatsız oldu.   Howard Sounes şöyle yazıyor: “Bukowski'nin eski kız arkadaşlarından pek çoğu, kendilerini kitaplarına malzeme yaptığından habersizdi. S.ks hayatlarını bütün açıklığıyla anlatırken onların iznini almadığı da ortadaydı."

Böyle bir ortamda Charles Bukowski’nin “Kadınlar" kitabı çıkmış oldu. Bukowski her zaman olduğu gibi rahat ve serbest anlatımıyla dikkat çekiyor. Kitaptaki kahramanımızın adı “Henry Chinaski (Hank)". Diğer kahramanımız ise Chinaski’nin (Hank) belalısı Lydia Vance.   Lydia Vance: Tam bir kaçık, ruh hastası, dans etmeyi seven, heykeltıraş, flört etmeyi, tepki çekmeyi seven bir hatun. Lydia, Chinaski’ye göre çok enerjik, çok hareketli. Chinaski ise yaşlı os.ruğun teki. Arıza bir ilişkileri var.   Henry Chinaski: Fazla konuşmayı sevmeyen, kalabalıklardan hoşlanmayan, daktilosuyla beraber kaldı mı her şeyi başkalaştıran, klasik müzik dinleyen, geceleri puro tüttüren, yazarken her gece içkinin dibine vuran, altılık biraları elinden düşmeyen, "kadınımı al, arabamı asla" diyen…   Türlü türlü kadınla birlikte oldu Chinaski. Bazen anladı onları, bazen anlamadı. Anlaması da gerekmiyordu. Bazen anlamamak işine yarıyordu. Lydia çok fazla birlikte olmak istiyordu kendisiyle, ama Chinaski oldukça yaşlıydı ve bu kendisine zarar veriyordu. Birlikte olurken sevdiği kadınlar da oldu, ölüden farksız olduğunu düşündüğü kadınlar da. Hepsi bir kutuda toplanmıştı.   Hangi kadınla birlikte olursa olsun Chinaski'nin aklına Lydia geliyordu. Deliriyordu. Delirmektense bir tımarhaneye kapatılması gerekiyordu. Lydia ile çok kavga ediyor, bir süre yerini değiştiriyor sonrasında başka kadınlara gidiyordu. Lydia’dan sonra ilk adres Dee Dee’nin eviydi.   Dee Dee, arka arkaya gelen başarısız ilişkilerle kendini mahvetmiş biriydi. Vücudunun çekiciliği Chinaski tarafından Dee Dee’nin sevilen bir yanıydı.“İşler yolunda gitmediğinde insanın sığınabileceği bir yeri olması olması hoştu." der. Dee Dee’den hoşlanıyordu Chinaski, ne derse desin "evet" diyen bir hatun vardı karşısında. Nihayetinde Dee Dee’nin karşısında da kadınlara karşı başarısız bir adam vardı.   Dünya umurunda değildi Chinaski’nin. Hiçbir şey yapmak istemiyordu. Beş parasız kalıp duvarlarla konuşmak, işsiz güçsüz kalmak, kadını tarafından acımasız şekilde terkedilmekti bütün sorun.

Chinaski, kendini zeki ve üstün gören bütün tiplerden nefret ediyor ve iğreniyordu. Dünyanın çevresinde dolanan bir b.k ağına takılmış gereksizler yığınıydı hepsi. Chinaski’nin de dediği gibi:   "Bir yazar için en kötü şey başka bir yazarla görüşmek, ondan da kötüsü, çok sayıda yazar tanımaktır. Aynı b.k parçasına konmuş sinekler misali…"   Dee Dee, aynı zamanda uzun yolculuklara çıkmayı seven biriydi. Chinaski’yi de yanında götürmeyi ihmal etmiyordu. Beş parasızdı Chinaski. Dee Dee, Chinaski’nin İyi olmasını, iyi hissetmesini, güzel şeyleri arzulamasını istiyordu. Bunu başarıyordu, bu nedenle Chinaski ondan  hoşlanıyordu. Lydia’ya aşık olsa da Lydia onu kazıklayıp gitse de bir süre Dee Dee ile takılmıştı ama Dee Dee'nin nasıl olsa bir gün kafayı yiyeceğini biliyordu, sonrasında haplar atıp kendini kaybetmiş, kusmaya başlamıştı.   Chinaski, Dee Dee’yi görmenin iyi olacağını düşündü, ama Lydia bu işte bir b.kluk var diyerek Chinaski’ye sert çıkıştı. Dee Dee’yi görmek istediğinde gitmemesi için yalvarıyordu Chinaski’ye. Yatağında acılar içinde yatıyordu, yalvarıyordu, kusuyordu ve tek istediği Chinaski’nin kadını olmasıydı. Artık Chinaski’nin kendisinin erkeği olamayacağını anlamıştı ve doğrulup onu yumruklamaya başlayarak "senden nefret ediyorum" dedi.   Chinaski eve döndüğünde Lydia, onu Dee Dee ile birlikte olmakla suçlamıştı. Kadınlar böyleydi, yapmadığınız şeyler konusunda yaptınız gibi muamele görüyordunuz, bundan kaçış yoktu. Chinaski’ye hayranlık duyan kadınların sayısı azalmak bilmiyordu. Bu kadınlardan biri de Nicole idi. Her kadın gibi o da beğenmişti Chinaski’nin yazılarını. Sonrasında Chinaski’yi evine davet etmişti. Chinaski için Nicole klas bir hatundu, mizahî yönü fazlaydı. Nicole Kendi yaşamından bahsetti Chinaski’ye, babasının komünist olduğundan, annesinin terzi olduğundan, bir adamla on yıl evli kaldığından, sonrasında boşandığından ve nafakayla geçindiğinden, kendisinin yazış biçimini sevdiğinden ve her şeyden…Her hatun gibi Nicole de içiyordu. Chinaski memnun kalmıştı Nicole’den. Anlattığı öykülerde zekâ ve mizah olması kendisini Nicole ile daha da yakınlaştırmıştı, aynı zamanda endişelendirmişti.

Kadınlarla anlaşmanın yolu yoktur, sadece anlaşır gibi gözükürsünüz. Bir yerde yollarınız ayrılır. Her yerden bir sorun çıkarabilirler. Gömleğinizin kokusu, geç gelmeleriniz, yapmadıklarınız yaptı gibi göstermeleri ve birçok şey…   Tekrardan Nicole’un evine gitmişti Chinaski. Ama kafası güzel bir şekilde taksiye binmişti, sonrasını hatırlamıyordu. Bu da kendisi için alışagelir durumlardan biriydi. Nicole ile sadece zaman öldürüyordu Chinaski. Ne yaptığını o da anlamamıştı. Kendi tarzında Lydia’ya sadıktı, aynı zamanda Lydia hangi cehennemde yaşıyor diye söyleniyordu. Nicole’den hoşlansa da çok uzun süreli gitmeyecekti ilişkileri, konuşuyorlar, şarap içiyorlardı. Yaptıkları bundan ibaretti. Lydia ile ara ara barışsa da sonra döneceği yer hep aynı oluyordu. Elinde viski, bira ama adresi belliydi.   Nicole’un evinde kalmaya karar vermişti. Beklenmedik bir gelişme olmuştu, arkadan koşan Lydia idi. Nicole'u alt etmeye çalıştı, dövdü, "o benim erkeğim" diyerek çıkıştı. O kadar kaçık biriydi ki Lydia her şeyi yapabilirdi, sonrasında Chinaski’nin aldığı bira şişelerini cama fırlatmaya başladı. Kafayı yemişti. Ve Hank ile Lydia beraber bulundukları yerden topuklamışlardı.   Bir süre sonra Chinaski başka bir hatundan mektup almaya başladı. Bu defa aldığı mektup "Mindy" adında bir hatundandı. Yazarlık konusuna hiç değinmemesi Chinaski’nin en sevdiği yanıydı. Bazı hatunlar sadece Hank’ın yazarlığına değiniyor, sonrasında Hank bu durumdan oldukça rahatsız oluyordu.   Mindy tatile çıkmış, Chinaski de ne olursa olsun gelmenin sözünü vermişti. İnsanları, dans etmeyi, televizyonu, kirli oyunları, can sıkıcı tipleri, partileri sevmiyordu Chinaski. Lydia, Chinaski’nin suratına kusar gibi küfür ediyordu. Sonrasında Chinaski sert bir şekilde kapıyı vurup Mindy’nin yanına doğru topukladı. Havaalanında oturup beklemişti. Neden bunları yaptığının farkına varamıyordu. Yeni ilişkiler heyecan verici olsa da ilk öpüş, ilk s.vişme her zaman dram içeriyordu. Kötü yaşlanmak istemiyordu, daha heyecanlı ilişkiler yaşamak istese de yaşı bunun için oldukça geçti. Kendini sergilemişti Chinaski. Kadınlar, Chinaski’yi öyle ya da böyle yazdıklarından tanıyordu. Bir fikir ediniyorlardı, ama kadınlar hakkında fikir edinmek kumar oynamak gibiydi. Risk aldığınızda fazla seçenek kalmıyordu geriye..

Gayet klas hatunlarla birlikte oluyor ama sonra yine Lydia’ya dönüyordu. Ne kadar arızalı bir ilişkileri olsa da Lydia’dan kopamıyordu. Çıplak fotoğraf yollayan hatunlardan biriydi Mindy. Mindy ile beraberken hatunun duygularını incitmek istemiyordu. Her zaman olduğu gibi kaçık Lydia yine basmıştı Chinaski’nin olduğu yeri.   Nicole’e yaptığının aynısını bu defa Mindy’e yapmıştı Lydia. Lydia, Nicole’ün evine bira şişesi atıyor, kafayı yiyordu. Sonrasında ev polisler tarafından basılmıştı. Her zaman olduğu gibi yine Lydia ile Chinaski tekrardan baş başa kalmıştı. Chinaski’nin tercihi hep Lydia'dan yanaydı. Bir erkek bağlı olduğu kadın kimse eninde sonunda ona giderdi. Ne zaman farklı bir kadınla beraber olsa Lydia olay çıkarmaya geliyordu. Chinaski her defasında başka kadınlarla olsa da döneceği yer Lydia’nın yanı oluyordu.   Chinaski, Lydia’yı yatıştırmak için Utah’a kampa gidiyor. Altılık birası elinden eksik olmuyor. Lydia’nın bir kız kardeşi var Glendoline o da Chinaski gibi roman yazan bir tip. Muhtemelen kaçık olmalı. Küçük çadırda geçinip gidiyorlar, ilk geceleri dehşet şekilde geçiyor. Kamp da yapılacak olanlar bellidir. Kamp ateşinin etrafında oturulur, kahvaltılar bitirilir, altılık biralar içilmeye başlanır, sonra muhabbet akar gider.   Glendoline romanını Chinaski’ye okur. Chinaski’nin bulunduğu ortamda kızlar biraya karşıydı. Tiksindirici bir durum. Ve bir süre Glendoline’in romanını tartışırlar. Bunların hepsi Chinaski’nin ağzından çıkanlar. Sonrasında muhabbetler başka taraflara kaymaktadır. Kızlar; erkeklerden, partilerden, danstan konuşmaya başlarlar. Chinaski Glendoline’yi kendisine benzetir: "kendisi gibi çirkin".   Chinaski ortamdan sıkıldı ve Lydia ile yürüyüşe çıkmak istedi ama Lydia kitap okuyordu. Tek başına ormana doğru yol aldı Chinaski. Chinaski’nin ormana çıkarken dediği gibi:   “İki kaçık kadınla dağlarda, ormanın ortasında sıkışıp kalmıştım. Sürekli sevişmekten söz ederek tadını kaçırıyorlardı. Ben de seviyordum, ama dinim değildi. Çok fazla saçma ve trajik unsur söz konusuydu cinsellikte. İnsanlar cinselliği nasıl kullanacaklarını bilemiyorlar, bu yüzden de oyuncağa çeviriyorlardı. İnsanları mahveden bir oyuncuğa…"   Chinaski, Orman yolunda kaybolmuştu. Ağaç ve çalılıklar arasındaydı. Yardım edecek kimse yoktu. Korku hissetti. Ormanda yürürken şiir yazdı, şelaleyi seyretti, buzlu suya girdi. Ve ormanda kaybolurken kendisinin de dediği gibi: "İkinci sınıf şair Henry Chinaski, Utah ormanında ölü bulundu". İpleyen yoktu. Chinaski’yi ormanda bırakırsanız iki seçenek vardır; "Ya ölür ya içer", bundan başkası düşünülemez.   Kaybolduğu yerde Lydia ve kız kardeşini arıyordu, hüzünlü sesiyle "Lydia" diye bağırdı, ama ses veren yoktu. Kız kardeşiyle dans ve partiler hakkında konuştuklarını, Lydia’nın uzun saçlarına ellerini götürdüğünü düşünüyordu. En sonunda bir çıkış yolu buldu. Bataklıklara girdi çıktı, bir çiftliğinde ortasında öyle kaldı. Kurtulmak için yeniden yol arıyordu Chinaski. Chinaski başlığını görebiliyordu, şöyle yazıyordu:   “Henry Chinaski, ikincil şair yumuşak Los Angeles kıçını kurtarmak için Utah civarında sel baskınına neden oldu.”   Şiir dinletileri sayesinde meşhur olma yolunda ilerliyor Chinaski. Farklı farklı yerlerde şiir dinletileri veriyor, sarhoş oluyor, sarhoş olarak dinleyicileri eğlendiriyor hem de şiirini okuyor. Aldığı paranın hakkını veriyor bir nevi. Şiir dinletisine uçmadan önce bataklıklar içinde yara bere içinde kalan yaşlı osuruğun evine Bobby geliyor. Bobby daha önce karısını Chinaski’ye sunan biri. Bobby’de ne bulursa onla yetinen biri, aynı Chinaski gibi. Ama Chinaski bu konuda bazen seçici davranıyor.  Bobby eve geldiğinde Chinaski kanlar içinde acı çekiyor. Chinaski, Lydia’ya kan kaybından öleceğini söylüyor. Lydia Chinaski’yi iplemiyordu, yalan söylediğini düşünüyordu, ama sonrasında olayın ciddiyetini anlıyordu. Houston’a sarılı bacakla gidiyor Chinaski. Şiir dinletisine kardeşi Efram’ı yolluyor, olaylar öylece gelişiyor. O ara antibiyotik alıyordu Chinaski, sonrasında şiir dinletisindekilere itiraf ediyor. Şiir dinletisi bitmiş, bir kafede yemekli bir parti düzenlenmişti. Chinaski orada sıkı bir hatun keşfediyor, gözlerini ondan alamıyordu. Chinaski, hatuna "Katherine Hepburn" diye hitap ediyordu, asıl ismi o değildi bunu da konuştukça fark etmişti. Ün meraklısı bir hatun da değildi Chinaski’nin dediğine göre. Yazdığı şiirlerle o ihtiyarlığa rağmen birçok kadınla tanışmayı başarıyordu. Elinden kaçan çok nadirdi. Kendisinin de dediği gibi;   “Aslında ürkütüyordu beni. Ne işi vardı benimle yatak odasında? Ün meraklısı kızlardan birine benzemiyordu. Banyoya gittim, döndüm, ışığı söndürdüm. Yatağa girdiğimi hissettim. Onu kollarıma aldım, öpüşmeye başladık. İnanamıyordum talihime. Ne hakkım vardı? Birkaç şiir kitabı bunu nasıl sağlıyordu bunu? Gel de anla."   Yine Lydia vakasıyla karşı karşıyaydı Chinaski. Havaalanında Lydia karşılamıştı kendisini, Lydia’nın manyağın teki olduğunu belirtmemize gerek yok. Ne de olsa Chinaski sıradan yaşlı bir os.ruk. Onu fazla kaldıramıyor. Lydia, çekip gittikten sonra yine Katherine’e döndü. Katherine'in birlikte olduğu üçüncü erkek Chinaski idi. Katherine’nin eski kocası Arnold kokaine dadanmış biriydi. Kokaine dadanınca birden değişivermiş Arnold. Katherine fazla iş yapmıyordu, sadece personele kahve götürdüğü için maaş ödüyordu Arnold ona, s.vişmek için çıldıran bir tip değildi Arnold, arada yemeğe çıkıyorlardı o kadar. Boşansalar da Arnold, Katherine’ya ihtiyaç duyuyordu, ama kokain onu baştan çıkarmıştı artık.   Mevzular bu çerçevede dönüyor, ama kadınların sayısı olaylar oldukça artıyordu. Kavgalar artıyor, içkilerin dozu artıyor, şiirler okunuyor, yeni kadınlarla tanışılıyordu. Bu defa Chinaski’yi tanıyan Monty Riff kapıyı çalmıştı. İlk başta tanıyamadı, sonra Dee Dee ismini fısıldayınca hatırladı. Monty yanında Joanna adında bir hatun getirmişti. Joanna, zengin bir hatuna benziyordu, Chinaski’ye çek yazmıştı, kendisiyle yaşamasını istedi. Seyahat etmekten sıkılan, kalabalıkların arasına girmekten nefret eden bir herifi Paris’e götürmek oldukça sıkıcı bir şeydi. Hipodrom, s.ks, alkol arası geçiyordu Chinaski’nin hayatı, hayatına sığdırabilecek küçük şeylerdi bunlar.   Beni akşam yemeğine Malibu’ya götürdü. Teksas’ın Galveston kasabasında yaşadığını söyledi bana. Telefon numarasını, adresini verdi, ziyaretine gelmemi söyledi. Geleceğimi söyledim. Paris ve birlikte yaşama konusunda samimi olduğunu söyledi. Yemek de mükemmeldi.   "Üzgünüm Katherine. Keşke olmasaydı. Söyleyecek başka bir şey bulamıyorum. Kapattı. Aramayacak, diye geçirdim içimden. Hayatımda karşıma çıkan en iyi kadındı ve çuvallamıştım. Hak ediyordum yenilgiyi, bir akıl hastanesinde tek başıma ölmeyi hak ediyordum."   Çuvallamış vaziyetteydi. Kendisinin de dediği gibi Katherine’in aramayacağını biliyordu sonrasında Katherine’den telefon geldi. Yola koyuldu. O güzel saçları, o gözleri, kahkahasını ve dahasını düşündü.   “Bardan çıkıp varış tabelasına baktım. Gecikme söz konusu değildi. Katherine havadaydı, bana doğru uçuyordu. Oturup bekledim. Katherine’in uçağı inmişti. Chinaski beklemeye başladı. "Katherine rampadan çıkıp yürümeye başladı; harikulade kızıl kestane saçlar, sülün gibi bir vücut, yürürken üzerine yapışan mavi bir elbise, beyaz ayakkabılar, zarif bilekler, gençlik. Geniş kenarlı beyaz bir şapka vardı başında, kenarı hafiften aşağı kıvrık. İri, kahverengi, gülen gözleriyle şapkanın altından baktı. Klas hatundu. Ve ben, yüz kilo, kafam sürekli karışık ve yitik, kısa bacaklı, gorilimsi, sırf göğüs, boyun yok, koca kafa, gözler bulanık, saçlar taranmamış, 1.80 boyunda bir b.k çuvalı onu bekliyordum. Katherine bana doğru geldi. O uzun, pırıl pırıl kızıl saçlar. Ne kadar rahat, ne kadar doğaldı Teksaslı kadınlar. Dudaklarına bir öpücük kondurup bagajı olup olmadığını sordum. Bara uğramayı önerdim.   “Güzel kadınların çoğu halkın içinde bir erkeğe ait olduğunu belli etmekten hoşlanmazlar. Bunu fark etmeye yetecek kadar kadın tanıdım. Kadınları oldukları gibi kabul ediyordum, aşk ise zor ve nadiren geliyordu. İnsan sonunda aşkı geri püskürtmekten yoruluyor, izin veriyordu, çünkü aşkın da bir yere gitmeye ihtiyacı vardı. O zaman da başına alıyordun genellikle.”   Güzeldi kadınlar, hepsi birer birer. Aşkın kollarına düştüğünde bir kobra gibi sizi sarıyordu, sonrasında kafayı yeme noktasına geliyordunuz. Beyin hücrelerimiz iptal oluyordu, zihnimiz bir kasanın içinde kilitli kalıyordu. Bazen fiziksel bazen ruhsal…Masumiyetin geri alındığında onu tekrar kazanmak zor oluyordu. Hepsi bundan ibaretti.

Chinaski, sık sık Lydia’yı aklından geçiriyordu. Belalıydı Lydia. Kendisinden uzak durmasını istediği zamanlar da oluyor, sonrasında yine Lydia diye aklından geçiriyordu. Katherine temizliğe düşkündü, beyaz et yiyen bir hatundu.   Okurken Altını Çizdiklerim:

* “Sonra uyuduk. Ya da Katherine Uyudu. Arkadan sarıldım ona. Hayatımda ilk kez evliliği düşündüm. Katherine’in henüz su üstüne çıkmamış kusurları olduğundan emindim. İlişkinin başı her zaman en kolay kısmıydı. Sonra örtüler kalkmaya başlıyordu, sonu gelmecesine. Olsun, yine de evliliği düşündüm. Bir ev, bir köpek ve bir kedi, markette alışveriş. Henry Chinaski t.şşaklarını yitiriyordu. Ve umurunda değildi.” –sf 105   * “Ya boks maçına götürüyordum kadınları ya da hipodroma. O Perşembe akşamı Olympic salondaki boks maçına götürdüm Katherine’i. Daha önce boks maçına gitmemişti. İlk dövüşten önce oradaydık, ring kenarına oturduk. Bira ve sigara içerek bekledim. Tuhaf dedim. İnsanlar buraya geliyor ve iki kişinin şu ringe çıkıp birbirlerini yere sermelerini seyretmek için bekliyorlar. Çok eskidir bu salon dedim eski salonu inceleyerek  sadece iki tuvaleti var, biri erkekler, biri de kadınlar için, ikisi de küçük. Bu yüzden aradan önce ya da sonra gitmeye çalış." -sf 106   * “Genellikle Meksikalılar ve alt tabakadan insanlar gelirdi Olympic’e, film yıldızları ve ünlülerin de geldiği olurdu. Çok iyi, yürekleriyle dövüşen Meksikalı boksörler çıkardı ringe. Sadece beyazların ve zencilerin dövüşleri zevksiz geçerdi, özellikle ağır siklette. Tuhaf bir duyguydu Katherine’le orada olmak. İnsan ilişkileri tuhaftı. Demek istediğim, bir süre biriyle birlikte oluyor, onunla yiyor, yatıyor, s.vişiyor, konuşuyor, geziyor, hayatını paylaşıyordun, sonra bitiyordu. Bir süre kimseyle birlikte olmuyordun, sonra devam ediyordun ve her şey çok doğal görünüyordu; siz hep onu, o da hep sizi beklemiş gibi. Hep eksik hissettim kendimi yalnızken; iyi hissettiğim de oldu, ama hep eksik.” –sf 106   * “İlk dövüş sıkıydı, bol kan ve cesaret. Boks maçlarına ve hipodroma giderek yazmak hakkında bir şeyler öğrenebiliyordum. Mesaj açık değildi ama bana yararı oluyordu. Önemli olan da buydu zaten; Mesajın açık olmayışı. Sözsüzdü, yanan bir ev gibi, deprem gibi, sel gibi, arabadan inerken bacaklarını sergileyen bir kadın gibi.“ –sf 106   * "Başka yazarların neyle ilgilendiklerini bilmiyordum; merak da etmiyordum, okuyamıyordum onları zaten. Kendi alışkanlıklarımın ve önyargılarımın tutsağı olmuştum. Nedeni sadece kendi cehaletinizse hiç de fena değildi aptal olmak. Bir gün Katherine hakkında yazacağımı ve kolay olmayacağını biliyordum. Fahişeler hakkında yazmak kolaydır, ama iyi bir kadın hakkında yazmak zor…" -Sf 107   * “İkinci dövüş de sıkıcıydı. Seyirci bol bira içti, bağırdı, çağırdı kükredi. Bir süre için de olsa fabrikaları, atölyeleri, mezbahaları, araba yıkama servislerini unutmuşlardı; ertesi gün yine esarete döneceklerdi, ama şimdi özgürlük çılgınıydılar. Yoksulluğun tutsaklığını düşünmüyorlardı. Ya da işşizlik sigortasının ve yemek karnelerinin esaretini. Yoksullar bodrumlarında atom bombası yapmayı öğreninceye kadar hepimiz güvencedeydik." -Sf 107   * “Bütün dövüşler sıkıcıydı. Kalkıp tuvalete gittim. Döndüğümde çok durgun buldum Katherine’i. Bir bale resitalinde ya da konserdeymiş gibi daha çok. Öyle narin görünüyordu ki, oysa yatakta müthişti.” –sf 107   * “İçmeye devam ettim. Dövüş fazla sertleştiğinde Katherine elimi tutuyordu. Nakavt seviyordu seyirci. Boksörlerden biri yığılacak gibi olduğunda sevinç çığlıkları atıyorlardı. Yumrukları atan onlardı sanki. Patronları da karılarını yumrukluyorlardı belki. Kim bilir? Kimin umurunda? Biraz daha bira “ –sf 107   * "Bir deyişim vardır;  “Kadınımı al, arabamı elleme”. Kadınımı çalan birini asla öldürmem, ama arabamı çalan birini öldürebilirim." -sf 108   * “İki üç gencin mavi bebeğimle otobanda yarıştıklarını, esrar içip kahkahalar atarak gaz pedalını sonuna kadar köklediklerini hayal ettim. Sonra Santa Fe Bulvarı’ndaki araba hurdalıklarını düşündüm. Dağ gibi yığılmış tamponlar, ön paneller, kapı kolları, silecek motorları, motor parçaları, lastikler, direksiyonlar, kaputlar, krikolar, koltuklar, fren balataları, radyolar, pistonlar, supaplar, karbüratörler, miller, vites kuyuları, akslar– yakında benim arabam da bir aksesuar yığınına dönüşecekti.” –Sf 108   * “O gece Katherine’e sarılıp uyudum, ama yüreğim kederli ve soğuktu." -Sf 108   * "Chinaski’de at yarışı manyaklığı sınır tanımıyordu, hatunlarının bazılarını at yarışına götürüyordu. Kafayı iyice atla bozmuş bir manyaktı Chinaski. Yarışı kafadan kazanma eğilimi gösteren ve 2/7 veren ata beş ganyan bileti aldım, bayılırım böyle atlara. Kaybedeceksen kafadan kaybetmek en iyisidir bence; hem biri önüne geçene dek yarış senindir. At başa baş koştu ve son anda kazandı. Dokuz dolar kırk sent vermişti, on yedi dolar elli sent kârdaydım.   – Sen oynamak istemiyor musun? Belki hepimiz kazanırız. – Yo, hayır, hiçbir şey bilmiyorum. – Basit; sen onlara bir dolar verirsin onlar da sana seksen dört dolar iade ederler. Buna ‘kesinti’ deniyor. Hipodrom ve devlet yarı yarıya kırışır. Yarışı kimin kazandığı onları ilgilendirmez, onlar paylarını toplam gelirden alırlar." –Sf 109   * "Güzel kadınlara çok kazandıklarını söyleyip onlarla yatağa girmeyi düşleyen en az bir düzine adam gelir her gün hipodroma. O kadar uzun boylu  düşünmezlerdi de belki; ne olduğundan çok da emin olmadıkları bir şey için umutlanırlardı sadece. Yere iki seksen serilmiş, hakemin ona kadar saymasını bekleyen kuş beyinli, aptal tiplerdir bunlar. Kim onlardan nefret edebilirdi ki? Büyük kumarbazlar; ama oynarken görmelisiniz onları, 2 dolarlık gişelere giderler genellikle; ayakkabıların topukları aşınmış, üst baş dökük. Aşağılık heriflerdir hepsi.  Gerçekten kazananlar hava basmazlar, otoparkta öldürülmekten korkarlar." –Sf 110   * “O gece yarım şişe kırmızı şarap içti, kaliteli kırmızı şarap, yine de kederli ve sessizdi. Beni boks maçlarındaki ve hipodromlardaki insanlarla özdeşleştirdiğini biliyordum ve doğruydu. Onlarla birdim, onlardan biriydim. Sağlıklı insanların olduğu anlamda sağlıklı biri olmadığımın farkındaydı Katherine.” –Sf 110   * “Hep yanlış şeylere meyletmiştim: içmeyi seviyordum, tembeldim, tanrım yoktu, siyasetim yoktu, fikirlerim yoktu, ideallerim yoktu. Hiçliğe razıydım; yoktum aslında ve bunu kabullenmiştim. Bu ilginç kılmıyordu beni tabii ki. İlginç olmak da istemiyordum zaten, fazlasıyla zahmetliydi. Tek isteğim yumuşak ve puslu bir yerde bir başıma , rahatsız edilmeden yaşamaktı. Diğer taraftan, içince nara atıyor, sapıtıyor, kontrolden çıkıyordum. Genel halimle sarhoş halim çelişiyordu. Umursamıyordum."     “O akşam içmeye başladım. Kolay olmayacaktı Katherine’siz. Geride bıraktığı birkaç şey buldum-bir çift kolye, bir kolye. Daktiloma dönerim diye geçirdim içimden. Sanat disiplin gerektirir. G.tün teki de etek peşinde koşabilir. Bu düşüncelerle içtim. Bir süre Lydia ortalıktan kaybolmuştu sonradan tekrardan ortaya çıktı. Hamile kalıyor Lydia. Erkeklerle d.züşmeyi seven bir tip, başını da belaya sokuyor. Lydia bütün sorunlarından bahsetti. Evli bir heriften hoşlandığından, c.garalık içtiğinden ve her b.ktan. Chinaski için durum o kadar da parlak gözükmüyordu. At, alkol arası geçiyordu hayatı. Lydia geri gelse de takılacak bir hatun buluyordu, hayatı da böyle geçiyordu. Lydia, “Chinaski’nin kadınlarından nefret ediyordu” bunu duymak bile kendisini tiksindiriyordu. Her defasında Lydia arıza çıkarıyor, her defasında  polis geliyordu." -sf 126   * “Joanna parka girdi. Çok hızlı sürüyordu, ama yasaları çiğnemek için değil. En doğal hakkıymış gibi. Bir fark vardı, ben bunu takdir ediyordum. Kalabalıktan uzak bir masaya oturduk. Serin, sessiz ve loştu içerisi. Sevmiştim. Ben ıstakozda karar kıldım. Joanna tuhaf bir şey istedi. Fransızca vermişti siparişi. Görmüş geçirmiş, gezmiş biriydi. Aslında, her ne kadar ben hoşlanmasam da , mönüye bakarken ya da iş ararken eğitimin yararı oluyordu, özellikle mönüye bakarken. Garsonların yanında aşağılık duygusuna kapılmışımdır hep. Çok geç ve çok az öğrenmiştim. Bütün garsonlar Truman Capote okuyorlardı. Bense yarış sonuçlarını.” –sf 135   “Yemek lezizdi. Körfezde karides tekneleri, sahil güvenlik ve korsanlar vardı. Istakozun tadına doyum olmuyordu, kaliteli şarapla mideye indiriyordum. Aziz dostum. Seni hep sevdim pembemsi kırmızı kabuğunun içinde, tehlikeli ve yavaş.”  sf- 135   * “- Hank?  – Efendim  – Buraya gelmenin nedeni bir kadın mı?  – Evet  – Bitti mi?  – Bittiğini umuyorum. Ama hayır dersem…  – Öyleyse bilmiyorsun  – Emin değilim  – İnsan emin olabilir mi?  – Sanmıyorum  – Her şey bu yüzden o kadar iğrenç  – İğrenç gerçekten  – S.vişelim  – Fazla içtim  – Yatağa girelim  – Biraz daha içmek istiyorum  – Ama o zaman…  – Biliyorum. Dört-beş gün kalmama izin verirsin umarım  – Performansına bağlı  – Adil”  -Sf 136   * "Resim yapmaya başladım. Joanna müzik setini açtı. Tuhaf bir müzik çalıyordu, ama hoşuma gitti. Etrafa bakındım, Joanna gitmişti. Umursamadım. Yeni intihar etmiş bir adamın resmini yaptım, kendini çatı kirişine asmıştı. Bir sürü sarı kullandım, parlak ve güzeldi ölü adam.” -Sf 137   * “Ev her zamanki gibi görünüyordu-her yerde boş şişeler ve çöp. Biraz temizlemek gerekecekti. Biri evin bu halini görse beni akıl hastanesine kapattırabilirdi.” -Sf 139   * "Şiir dinletisi için bu defa farklı bir yere uçtu Chinaski. Nereden teklif gelirse oraya gidiyordu dinleti için. Kafasına göre takılıyor, içiyor, sıçıyor, d.züşüyordu. Tammie’yi de götürmek istiyordu, cebinde beş kuruş yoktu. Neyse ki editörle işi bağlamıştı." -Sf 140   * “Eski seslere kimse kulak asmıyordu. İnsan tırnak gibi benimsiyordu eski sesleri." -Sf 146   * “Adamımız bizi bekliyordu, Gary Benson. O da şiir yazıyor, ayrıca taksi şoförlüğü yapıyordu. Çok şişmandı, ama şaire benzemiyordu hiç olmazsa, North Beach ya da East Village öğretmenlerine de benzemiyordu, bunun da yararı oluyordu, çünkü çok sıcaktı o gün New York, kırk derece civarında. Bavulları alıp arabasına bindik, taksiye değil, bize New York’ta araba sahibi olmanın neden anlamsız olduğunu izah etti. Bu yüzden bu kadar çok taksi vardı. Bizi havalimanından çıkardı, arabayı sürerken bir yandan da konuşmaya başladı. New York şoförleri de Los Angeles Şoförleri gibiydiler-kimse kimseyi umursamıyor, hayatta yol vermiyordu. Ne nezaket gösteriyor, ne de merhamet ediyorlardı; tampon tampona sürüyorlardı arabalarını. Anlıyordum: birine yol vermek trafik tıkanıklığına, rahatsızlığa, cinayete sebebiyet verebilirdi. Kanalizasyondaki b.k parçaları gibi kesintisiz akıyordu trafik. Bunu gözlemlemek harikuladeydi, kimse sinirlenmiyordu, herkes durumu kabullenmişti.” -Sf 147   Bukowski “Kadınlar” kitabında sadece kadınlardan bahsetmiyor. Düzene, g.t büyüten yazarlara, modanın peşinden sürtenlere,  büyük yazar gibi görünüp milyonları götürenlere inceden ayarı veriyor:   * “Kim olduğunu biliyorlardı dedi Tammie. Bazı yerlerde kıkırdadım. Mahcup oluyor insan. Hem de nasıl biliyorlardı kim olduğunu. Şehvet akıyordu her yerinden. Karafatmalar, karıncalar, sinekler bile onu d.zmek için yanıp tutuşuyorlardı. -sf 149   * "Şöyle bir sorunu vardı yazarların; yazdıkları basılır ve çok satarlarsa kendilerini büyük yazar sanıyorlardı; yazdıkları basılır ve orta satarsa kendilerini yine büyük yazar sanıyorlardı; yazdıkları hiç basılmazsa ve kendi kitaplarını bastıracak kadar paraları yoksa kendilerini gerçekten büyük yazar sanıyorlardı. İşin gerçeği şu ki, büyüklük azdır. Yok denecek kadar az. Ama en kötü yazarlar özgüvenleri en yüksek olan, kendilerinden en az kuşku duyanlardır. Neyse uzak durulacak insanlardır yazarlar, ben de onlardan uzak durmaya çalışırım, ama neredeyse imkansızdır bu. Bir tür kardeşlik hülyası içindedirler. Bütün bunların yazmakla yakından uzaktan ilgisi yoktur. Daktilo başına geçince hiç yararı olmaz.” –Sf 149   * “- Fazla içme, Hank. Sarhoş olduğunda sözcükleri yuvarlayıp dizeleri unutuyorsun.  – Nihayet dedim aklı başında bir laf ettin.  – Dinleyicilerden korkuyorsun değil mi?  – Evet ama sahne korkusu değil. Kurbanlık koyun gibi çıkıyorum oraya. Kendi b.kumu yiyişimi seyretmeye geliyorlar. Ama elektrik faturasını ödeyip hipodroma gitmemi mümkün kılıyor, başka mazeretim yok.” –Sf 156   “Yıkılıyordu ortalık. Bir şey yapmana gerek yoktu. Onlar yapacaklardı her şeyi. Yine de dikkatli olmak gerekiyordu. Ne kadar sarhoş olurlarsa olsunlar yapaylık içeren her hareketi, her sözü hemen fark ederlerdi. Seyirci asla küçümsenemez. Para ödemişlerdi içeri girmek için, içkiler için para ödemişlerdi; karşılığını almaya kararlıydılar, alamazlarsa okyanusa kadar kovalarlardı seni..” –Sf 158   * “Oturdum, mikrofonu ayarladım ve ilk şiiri okumaya başladım. Sustular. Arenada boğayla yalnızdım artık. Korku hissettim. Ama yazmıştım şiirleri. Okumak da neydi? Hafif, alaycı bir şiirle başlamak en iyisiydi. Şiiri bitirdim, duvarlar sarsıldı. Alkış sırasında dört beş kişi kavgaya tutuştu. İşler yolunda gidiyordu. Tek yapmam gereken sahnede kalmaktı. Onları küçümseyemezdin, k.çlarını da yalayamazdın. Ortalarda bir yerde dengeyi sağlamak zorundaydın.” –Sf 159   * “O gece telefon çaldı. Venice Beach’de verdiğim bir şiir dinletisinde tanımıştım onu. Yirmi sekiz yaşındaydı. Vücudu hoş, bacakları biçimli, bir yetmiş boyunda mavi gözlü bir sarışın. Saçları uzun ve hafif dalgalıydı, sürekli sigara içerdi. Muhabbeti sönük, kahkahası genellikle abartılı yapmacıktı. Dinletiden sonra evine gitmiştim. Sahilde, kaldırımın gerisinde bir apartmanda oturuyordu. Ben piyano çalmıştım, o bongo. Bir testi Red Mountain şarabımız vardı. Eve dönemeyecek kadar sarhoş olmuştum. O gece orada kalmış ertesi sabah, eve dönmüştüm." -sf 168   * “Koltukta karar kıldım. Sabahın dördüydü. Sokağın ortasına park edip dörtlü flaşörleri yakmıştım. Sulu votkayı bitirdim. Giderek sarhoş oluyor, gücümü yitiriyordum. Kaldırdım koltuğu, gerçekten ağırdı. Arabaya taşıdım. Yere koyup ön kapıyı açtım. Zorladım lanet koltuğu içeri. Sonra kapıyı kapatmaya çalıştım. Kapanmadı. Koltuğun ayağı dışarda kalmıştı. Çekip çıkarmaya çalıştım lanet şeyi. Sıkışmıştı. Sövdüm, daha da içeri itmeye çalıştım. Koltuğun bacaklarından biri ön camdan dışarı çıkıp gökyüzünü işaret etti. Hala kapanmıyordu kapı. Kapanmak üzere bile değildi. Kapıyı kapatabilmek için koltuğun ayağını ön camdan biraz daha dışarı çekmeye çalıştım. Acayip sıkılmıştı koltuk, kımıldamadı bile. Çaresizlik içinde çektim,ittim,çektim. Polis gelse hapı yutmuştum. Sürücü koltuğuna atladım. Tek bir park yeri bile yoktu sokakta. Arabayı pizzacının otoparkına çektim, kapanmayan kapı bir ileri bir geri sallanıp duruyordu. Kapısı açık ve tavan lambası yanar durumda öylece bıraktım orada. (Tavan lambası sönmüyordu). Ön camım kırılmış, koltuğun ayağı y ışığında camdan dışarı fırlamıştı. Edepsizce, delice bir manzara. Cinayet ve suikast kokuyordu. Benim güzel arabam. Eve yürüdüm. Kendime sulu bir votka daha hazırlayıp Tammie’ye telefon ettim." -sf 170   * “Sabahın altısında uyandım, giyindim ve pizzacıya yürüdüm. Araba oradaydı hala. Güneş yükseliyordu. Uzanıp yapıştım koltuğa. Kımıldamadı. Kuduruyordum öfkeden, çektim, sövdüm, ittim. O direndikçe ben çıldırdım. Birden bir tahta çatırtısı geldi. Ümitlendim, enerji doldum. Küçük bir tahta parçası kırıldı elimde. Baktım, yere fırlattım ve işime döndüm. Bir parça daha kırıldı. Fabrika günleri, yük trenlerini boşalttığım günler, donmuş balık kasaları kaldırdığım günler, sığır ölüsü omuzladığım günler; işe yarıyorlardı şimdi. Her zaman güçlü ama bir o kadar da tembel olmuştum. Şimdi o koltuğu parçalıyordum. Sonunda çekip çıkardım koltuğu arabadan. Saldırdım lanet şeye otoparkta. Paramparça ettim. Sonra parçaları güzelce toplayıp birilerinin ön bahçesine istifledim. Vosvos’a bindim, eve yakın bir yerde park yeri buldum. Bütün yapmam gereken Santa Fe’de bir hurdacıya gidip kendime yeni bir ön cam almaktan ibaretti. Şimdilik bekleyebilirdi. Eve girdim, iki bardak buzlu su içip yattım.” Sf- 172   * “Üzerimde ölmüş babamın bana gelen büyük paltosu vardı. Pantolonum  fazlasıyla uzundu, paçaları ayakkabılarımın üzerine dökülüyordu ve bu yararımaydı, çünkü ayağımda iki farklı çorap vardı ve ayakkabılarımın topukları aşınmıştı. Berberlerden nefret ettiğim için saçımı kesecek bir kadın bulamadığım zaman kendim keserdim. Tıraş olmayı ve uzun sakalı sevmediğim için de iki-üç haftada bir makası alıp sakalımı kırpardım. Gözlerim bozuktu ama sadece okurken gözlük takardım. Dişlerim kendimindi ama sayıca fazla değillerdi. Yüzüm ve burnum içkiden kızarmıştı, ışık gözlerimi rahatsız ettiği için gözlerimi sürekli kısıyordum. Dünyanın herhangi bir yerindeki bir Sefilhane’de hiç yadırganmayacağım şüphe götürmezdi.” -sf 179   * “O gece mektupları ve şiirleri kadar ilginçti Keesing. Birkaç istisna dışında muhabbete edebiyat karıştırmayacak kadar da sağ duyulu. Başka şeylerden söz ettik. Mektupları ve şiirleri iyi olan şairlerle bile şansım pek yaver gitmemişti o güne kadar. Douglas Fazzick’le karşılaşmam tam bir fiyasko olmuştu mesela. Yazarlardan uzak durup işini yapmak en iyisiydi ya da işini yapmamak." -sf 179   * Hiçkimse tam olarak yazar değildi. Herkes farklı işlerle ilgileniyordu. Kimi bir demir fabrikasında, kimi lastik fabrikasında, kimi postane memuru. Chinaski postane memurudu o aralar, sık sık iş değiştiriyordu. Patronların dediklerine karşı çıkan bir tiplemeydi. William Kessing de arıza bir tipti. Uyuşturucudan tutuklanıp üniversitede geçici öğretmenlik işi bulmuştu. Her birinin hayatı farklıydı. Kitabın dillerden düşmeyen sözü ise şöyle;

“Kadın senden soğumuşsa, unut gitsin. Seni severler, sonra içlerinde bir şey döner. Bir lağım çukurunda ölmek üzere olduğunu ya da bir arabanın altında kaldığını görseler bile üzerine tükürürler.” sf 181   * "Cecelia’ da diğer kadınlar gibi harikulade bir kadındı. İlk başta öyle görünürdü kadınlar, içlerini okuma fırsatı vermezlerdi, içinizi kemirirlerdi.   O gece kötü bir dinleti daha sundum. Umurumda değildi. Umurlarında değildi. John Cage sahneye çıkıp bir elma yemek için bin dolar alabiliyorsa, ben de çuvallamak için beş yüz dolar artı uçak bileti  alabilirdim." -sf 182

* “Hasta ve mutsuz olmasına rağmen ölecek birine benzemiyordu Bill. Çok ölüm vardı böyle ve ölümü bilmemize, hemen hemen her gün düşünmemize rağmen, sıradışı ve sevilen birinin ani ölümüyle karşılaştığımızda zordu ölümü kabullenmek.“ –Sf 184   * “Hayvan katliamına karşıydı, et yemiyordu. Yeterince etliydi zaten. Her şey harikuladeydi bana söylediğine göre, dünya güzelliklerle doluydu ve bütün güzellikler bizim içindi, yeter ki uzanıp ona dokunalım.” –sf 186   * “Şişemi alıp odama gittim. Şortuma kadar soyunup yatağa girdim. Hiçbir şey asla uyum içinde değildi. İnsanlar buldukları her şeyi körü körüne benimsiyorlardı: Komünizm, sağlıklı beslenme, zen, sörf, bale, ipnotizma, grup terapi, toplu s.ks, bisiklet, otlar, Katoliklik, halter, seyahat, inziva, vejetaryenlik, Hindistan, resim, yazmak, yontmak, beslemek, orkestra yönetmek, sırt çantasıyla yollara düşmek, düşüp kalkmak, kumar oynamak, içki içmek, takılmak, yoğurt, Beethoven, Bach, Buda, isa, TM, Eroin, havuç suyu, intihar, ısmarlama takım elbiseler, uçakla seyahat, New York; sonra her şey buharlaşıp uçuyordu. Ölmeyi beklerken yapacak şey arıyordu insanlar. Seçim sahibi olmak da güzeldi.” –sf 190   Kitapta William Burroughs’u  içeren bir bölüm var. Kendisini anlatmaya gerek yok, o dönemin taşşaklı Beat yazarlarından.   * “Joe Washington döndü. 'Burroughs'a yan dairede senin kaldığını söyledim. 'Burroughs,' dedim, 'Henry Chinaski yan dairede.''Oo,' dedi, 'Öyle mi?' Seninle tanışmak isteyip istemediğini sordum. 'Hayır,' dedi." -Sf 198   Chinaski bir süredir 30 yaşında taş bir hatunla mektuplaşıyordu. Fotoğraf yollamamıştı hatun. Mektup konusuna şöyle değiniyor Chinaski:

* “Oturup onu bekledim. Hep huzursuzlanıyordum bu durumlarda, geldiklerinde, keşke onları görmesem duygusuna kapılıyordum. Liza güzel olduğunu yazmıştı ama hiç fotoğrafını görmemiştim. Bir keresinde yazışmalar sonucunda hiç görmediğim bir kadınla evlenmiştim. O da zekice mektuplar yazmıştı, ama iki yıl süren evliliğim tam bir fiyasko olmuştu. İnsanlar mektuplarına hayatlarında olduklarından çok daha iyiydiler genellikle. Şairlere benziyorlardı bu anlamda.“ –sf 201   * “Tamamen örtülü bir kadın heyecan vericidir, bence. Vücudunun nasıl olduğunu bilemezsin elbette, ama bazı tahminlerde bulunur insan.” –sf 201   * “Bir kadınla kendi mekanımda olmaktansa onun mekanında olmayı yeğlemişimdir. Onların mekanındaysam istediğim zaman kalkabiliyordum.” –sf 208   * “Böyleydi insan ilişkileri. Onları tanıdıkça tuhaflıkları açığa çıkıyordu. Bazen gülünçtü bu tuhaflıklar- önceleri.”–sf 208   Fante, Charles Bukowski’nin tanrısıydı, en azından o öyle görüyordu. Tanrıların rahatsız edilmeyeceği söz konusuydu. Kitapta da Celine’den, Fante’den bahsediyor Chinaski.   * “Kalabalık aynıydı, ama aklım işimdeydi. Giderek ısındılar, coştular, heyecanlandılar. Bazen onlar sırtlıyordu gösteriyi, bazen sen. Genellikle sen boks ringine çıkmak gibiydi; onlara borçlu olduğun duygusunu taşımalısın, onlar olmasa sen orada olmazdın çünkü. Direklerimi konuşturdum, çapraz kroşeler çıkardım, dans ettim ve son rauntta iyice açılıp hakemi yere serdim. Gösterinin iyisi kötüsü olmaz. Bir gece önce çuvalladığım için tuhaflarına gitmişti mutlaka. Benim tuhafıma gittiği kesindi.” –sf 217   * “Şairlerin çoğu kuralcı ve b.ktan tiplerdir.” –sf 218   * “Ölünceye dek yaşamak bile çok zahmetli iş." –sf 221   * “Bazen işimi yaparken iyice huysuzlaşıyorum. Ama sonra kendimi toparlıyorum, onlar da bana tahammül ediyorlar. Allahın cezası avukatların ne iğrenç tipler olduklarını bir bilsen! Her şeyini isterler, işi hazırlamanın ne kadar zaman aldığı onları hiç ilgilendirmez.“ –sf 225   * “Avukatlar ve doktorlar içinde yaşadığımız toplumun hak ettiğinden fazla kazanan en şımarık fertleridir. Sonra araba tamircileri gelir. Dişçileri de listeye dahil edebiliriz.“ –sf 225   * “Biz, Batı Hollywood sakinleri için tuvaletler hiçbir zaman gerektiği gibi çalışmaz, ev sahiplerinin ikinci sınıf tesisatçıları onları bir türlü tamir edemezlerdi. Rezervuar kapaklarını açık bırakır, evde mutlaka pompa bulundururduk. Musluklar damlardı, karafatmalar yaşamın bir parçasıydılar, köpekler her yere pislerlerdi, tel kapılardaki deliklerden sinek ve havada uçuşan envai çeşit böcek girerdi içeri." –sf 229   * “Herkes bir şekilde beklemek zorundaydı. Bekle, bekle –hastaneyi, doktoru, tesisatçıyı, akıl hastanesini, kodesi, ölüm babayı. Önce kırmızı yandı, sonra yeşil. Dünyanın vatandaşları yemek yiyor, televizyon seyrediyor, beklerken işlerinden ya da ahlak eksikliğinden kaygı duyuyorlardı.” -Sf 230   * “O kırmızı kısa eteği ve naylon bacaklarıyla Tessie k.ncığı diye geçirdim içimden adama ödemeyi yaparken. Hiç düşünmeden bir düzine adamın altına yatmıştı mutlaka. Onun sorununun düşünmeme olduğuna karar verdim. Sevmiyordu düşünmeyi. Bu da sorun sayılmazdı, çünkü düşünmek zorunda olduğunu söyleyen bir yasa ya da kural yoktu. Birkaç yıl sonra ellisine merdiven dayayınca düşünmek zorunda kalacaktı ama.” –sf 231   *  “– Kitaplarında içmekten söz ediyorsun sürekli. İçmenin sanatına katkısı oldu mu sence?”   – Hayır yazarlığı öğlene kadar uyuyabilmek için seçmiş bir alkoliğim ben.” –sf 240

* “İlerde karşılacağımız sorunları görebiliyordum. Bir münzevi olarak insan trafiğinden nefret ederim. Kıskançlıkla filan ilgisi yoktu, insanları sevmiyordum, kendi şiir dinletilerimi saymazsak kalabalığa tahammülüm yoktu. İnsanlar yoruyorlardı beni, ruhumun iliğini kurutuyorlardı. İnsanlık baştan kokuşmuştun zaten.” –sf 241   * “Hayal kırıklığına uğradım neredeyse, çünkü stres ve delilik ortadan kalktığında yerine koyabileceğim güvenilir bir şey yoktu hayatımda.” –sf 244   * "Ayrılıklar.. Korkunuzdan ödünüz bokuna karışmıştır. Beyniniz iflasın eşiğine gelmiş çareyi duvarlara bakmakta bulmuşsunuzdur. Ayrılıkları düşündüm, ne kadar zor olduklarını, ama bir kadından ayrılmadan başka bir kadınla ilişkiye giremiyordun. Kadınları gerçekten tanımak, içlerine nüfuz etmek için onların tadına bakmak gerekiyordu. Erkeği kafamda tasarlayabiliyordum, çünkü ben de erkektim; ama kadınları yeterince tanımadığım için onlar hakkında yazamıyordum. Bu yüzden onları elimden geldiğince araştırıyor, içlerinde insani şeyler keşfediyordum. Yazma faslı unutulmalıydı. Yaşanan tamamlanmadan hakkında yazmak yazıyı yaşananın gölgesinde bırakmak demektir. Yazmak işin tortusuydu sadece. Bir erkeğin kendini hissedebilecek kadar sahici hissetmesi için bir kadın tanıması gerekmiyordu, ama birkaç tane tanımanın da zararı yoktu. Böyle ilişki bittiğinde kendini gerçekten yalnız ve delirmek üzere hissetmenin ne olduğunu öğreniyor, sonun geldiğinde neyle yüzleşeceğine dair fikir sahibi oluyordun.” –sf 245   * "O kadar çok şey vardı ki beni duygulandıran; yatağın altında bir kadın ayakkabısı, etajerin üstünde unutulmuş saç tokası; “çişim geldi” deyişleri, saç kurdeleleri, öğlenin bir buçuğunda onlarla çıkılan bulvar yürüyüşleri; içki, sigara ve muhabbet dolu o uzun geceler, tartışmalar, intiharlar, birlikte yiyip kendini iyi hissetmek, nerden geldiğini anlamadığın şakalar ve kahkahalar, havadaki mucize duygusu, arabayı park edip içinde oturmak, sabahın üçünde eski sevgilileri kıyaslamak; horladığının söylenmesi, onun horladığını duymak, anneler, çocuklar, kediler, köpekler, bazen ölüm ve boşanma, ama hep sürdürerek, halletmeye çalışarak çalışarak bir sandviç büfesinde tek başına gazete okurken onun şimdi zeka seviyesi 95 olan bir dişçiyle evli olduğunu düşünüp efkarlanmak; hipodromlar, park gezintileri, piknikler, kodesler bile; onun sıkıcı arkadaşları; senin içkin, onun dansı, senin onu boynuzlaman, onun seni boynuzlaması, onun hapları, senin aldatmaların, onun aldatmaları, birlikte uyumak…" -sf 245/246   * “Varılacak bir hüküm yoktu, bir seçim yapmak zorundaydın. İyiliğin ve kötülüğün ötesinde fikri teoride iyiydi, ama yaşamı sürdürmek için seçim yapmak zorundaydın: kimi diğerlerinden daha müşfikti, kimi seninle daha ilgili; bazen de dış görünü harikulade ama içi buz gibi olanlar da gerekebiliyordu; sırf eğlence olsun diye, iki paralık boktan filmler gibi. Daha müşfik olanlar daha iyi d.züşüyorlardı gerçekten; onlarla bir süre takıldıktan sonra gözüne harikulade görünmeye başlıyorlardı, çünkü harikuladeydiler gerçekten. Sara’yı düşündüm, o fazladan şey vardı onda. Şu lanet Drayer Baba "DUR" levhasıyla karşımıza dikilmese her şey güllük gülistanlık olacaktı." –sf 246   * “Hep nefret etmişimdir müzik setlerinden. Yoksul semtlerde yaşayanlar sürekli birbirlerinin sesini duyarlar, d.züşme sesleri dahil, ama en rahatsız edici olanı onların müziğini, o kusmuğu, üç saat kadar sonuna kadar açılmış olarak dinlemek zorunda kalmaktır. Üstelik genellikle pencerelerini açık bırakırlar, onların hoşuna gidenin senin de hoşuna gideceğinden emin.“ –sf 248   * “Şiir okuduğun için sana para ödeyecekleri bir yere gitmek saçmalığın daniskasıydı. Hoşlanmıyordum, abuk sabuk buluyordum. Elli yaşına kadar anlamsız, aşağılık işlerde katır gibi çalıştıktan sonra, birden, ülkenin bir yerinden bir yerine uçarken bulmak kendini, elinde votka bir atsineği misali.“ –sf 250

* “Seattle’da McIntosh bekliyordu beni, arabasına atladık. İkimiz de fazla konuşmadığımız için yolculuk iyi geçti. Dinletiyi özel bir kuruluş destekliyordu, ki üniversite destekli dinletilere bin kere yeğlerim. Üniversiteler korkuyorlardı; en çok da sefil şairlerden, ama öte yandan pas geçemeyecek da meraklıydılar.“ –sf 250   * “İşin ehli birini bulmak zordu ama insanlar o kadar beceriksizdiler ki…” –sf 254   * “Kendimi giderek daha kötü hissediyor, evin içinde dolanıp duruyordum. Eve gitmek yerine orada kaldığım için kötü hissediyordum kendimi beki de. Istırabı uzatmaktan farksızdı. Ne b.k heriftim ben? Gerçekten kötü, gerçekdışı oyunlar oynayabiliyordum. Neyin peşindeydim? Bir şeylerin intikamını mı almaya mı çalışıyordum? Kendime sürekli bunun aslında bir araştırma, dişiye dair bir inceleme olduğunu daha ne kadar telkin edebilirdim? Ne yaptığımı hiç düşünmeden rüzgara kapılmış gidiyordum. Kendi bencil ve bayağı zevkimden başka bir şey düşünmeden. Şımarık bir lise öğrencisinden farkım yoktu. En adi f.hişeden daha adiydim; bir fahişe sadece paranızı alır. Başkalarının hayatlarıyla oyuncaklarımla oynar gibi oynuyordum. Nasıl erkek dedim kendime? Nasıl şiir yazardım? Özüm neydi? İkinci ligde oynayan bir Sade’ydim, onun zekasından yoksun. Bir katil bile benden daha dürüst ve açıktı. Ben kendi ruhumla oynanmasını, onunla alay edilmesini istemiyordum; bu kadarından emindim en azından." –sf 256   * “Sapıma kadar kötüydüm. Halının üzerinde bir aşağı bir yukarı gezinirken hissedebiliyordum bunu. Kötü. İşin en berbat yanı aslında olmadığım gibi davranıp insanları kandırmamdı- iyi biri gibi. Bana duydukları güven yüzünden girebiliyordum başkalarının hayatlarına. Kirli bir işi kolayına kaçarak yapıyordum. Sırtlanın Aşk Hikaye’sini yazıyordum. Düşüncelerimin verdiği şaşkınlıkla odanın ortasında kalakaldım. Sonra yatağın kenarında otururken buldum kendimi, ağlıyordum. Parmaklarımla dokunabiliyordum gözyaşlarıma. Beynim dönüyordu, ama aklımın başında olduğunu biliyordum yine de. Başıma geleni anlamakta güçlük çekiyordum." –sf 256   * “Hayatıma  olanları anlamakta güçlü çekiyordum. Bilgeliğimi,dünyeviliğimi, o kalın ve sert kabuğumu yitiriyordum. Başkalarının sorunlarına bulaşarak mizah duygumu yitirmiştim. Geri istiyordum hepsini. Hayatım tatlı bir pınar gibi aksın istiyordum. Ama geri gelmeyeceklerini de biliyordum bir şekilde, yakında değil en azından. Hayatımı suçluluk duygusu çekerek yaşamaya sürdürmeye mahkumdum." -sf 258   * “Kendimi suçluluk duygusunun bir tür hastalık olduğuna ikna etmeye çalıştım. Suçluluk duygusundan yoksun insanlar ilerleme kaydediyorlardı bu dünyada. Yalan söyleyebilen, kandırabilen, bütün kestirmeleri bilen insanlar. Cortez. Şakası yoktu. Vince Lombardi’de öyle. Ama bütün telkin çabalarıma rağmen kötü hissediyordum kendimi. Bu işi halletmeye karar verdim. Hazırdım. Günah çıkarma hücresi. Katolik’tim bir kez daha. Gir, çık ve bağışlanmayı bekle.” –sf 258   * “Güzel bir bahar temizliği yapmaya niyetlenmiş, ama başaramamıştım. Giderek daha kötü hissediyordum kendimi. Bunalım ve intihar kötü beslenmenin bir sonucudur genellikle. Son zamanlarda iyi besleniyordum ama. Eski günleri düşündüm, günde bir parça çikolatayla beslendiğim. Atlantic Monthly ve Harper’s a elle yazılmış öyküler yolladığım günleri. Yemekten başka bir şey düşünmezdim. Vücut beslenmeyince , zihin de aç kalıyordu. Ama son zamanlarda fevkalede besleniyor, çok güzel şaraplar içiyordum. Bu da düşüncelerimin doğru olduğunu kanıtlıyordu. Herkes kendinin özel, ayrıcalıklı, müstesna olduğunu düşünüyordu. Balkonundaki saksıları sulayan kocakarı bile. Ben müstesna olduğumu düşünüyordum çünkü elli yaşında fabrikalardan çıkıp şair olmuştum. İyi bok yemiştim! Çaresizlik içinde olduğum günlerde patronlar ve müdürler nasıl üzerine işemişse, şimdi de ben herkesin üzerine işiyordum. Aynı kapıya çıkıyordu. Kıytırık bir ün sahibi, köküne kadar çürümüş götün tekiydim.“ -sf 259   * “Çarşamba akşamı havalimanında Iris’i beklerken buldu beni. Oturup kadınları seyrettim. Hiçbiri- birkaçı hariç- Iris’la kıyaslanamazdı. Yolunda olmayan bir şey vardı ben de. Cinselliği çok fazla düşünüyordum. Gördüğüm her kadınla yatağa girdiğimi hayal ediyordum. Havalimanlarında beklerken zaman öldürmenin iyi bir yoluydu. Kadınlar; elbiselerinin renklerini seviyordum; yürüyüşlerini seviyordum; kimilerinin yüzündeki acımasızlığı seviyordum; ender de olsa başka bir yüzdeki saf güzelliği, bütünüyle ve büyüleyici biçimdeki dişiliği seviyordum. Üstündüler bizden; planlama ve organizasyonda bizden çok daha yetkindiler. Erkekler futbol seyreder, bira içip bowling oynarken onlar, kadınlar bizim hakkımızda düşünüyor, bizi inceliyor, karar vermeye çalışıyorlardı- bizi bıraksalar mı, atsalar mı, değiştirseler mi, öldürseler mi, yoksa sadece terk mi etseler? Uzun vadede fark etmiyordu, ne yaparlarsa yapsınlar yalnızlık ve delilikti sonumuz.“ –sf 261   * – Bu kadar çok kadınla birlikte olmak niye – Çocukluğumla ilgili. Sevgi ve şefkat eksikliği. – Yirmili ve otuzlu yaşlarında da durum pek farklı değildi. – Telafi etmeye çalışıyorum. – Telafi ettiğini nasıl anlayacaksın? Büyük palavracısın. – Bu yüzden yazıyorum ya.” –sf 264   * “Gençken sürekli bunalırdım. Ama intihar hayatımda bir olasılık olmaktan çıkmıştı artık. Benim yaşımda öldürülecek pek az şey kalmıştır. İyiydi yaşlı olmak, kim ne derse desin. Bir tür berraklığa ulaşabilmek için bir yazarın en az elli yaşına gelme gerekliliği son derece mantıklıydı. Ne kadar çok nehir aşarsan o kadar çok şey öğrenirdin nehirler hakkında- deli gibi akan suya ya da gizli taşlara yenik düşmediğini varsayarak. Azgın akar bazen nehirler.” –sf 264   * “Sıradan Amerikan kadını değildi, bu da ona kestirilmesi güç bir görünüm kazandırıyordu. Sapına kadar kadındı, ama bunu insanın yüzüne fırlatmıyordu. Amerikan kadını pazarlığa gelince çetin cevizdi, ama sonunda kazıklanmış çıkıyordu alışverişten. Doğal bir Amerikan kadını bulmak için Teksas’a ya da Louisiana’ya gitmek gerekiyordu artık." –sf 265   * “Iris Duarte’yi uçağa bindirme saati geldi çattı. Sabah uçuşu olduğu için biraz çetrefilliydi benim için. Öğle saatlerinde uyanmaya alışıktım; akşamdan kalmalık için çok iyi bir tedaviydi, ömrüme beş yıl katacaktı. Hiç hüzünlemedim onu havalimanına götürürken. Harikulade bir cinsellik yaşamıştık; kahkaha da eksik olmamıştı. Daha uygarca zaman geçirdiğimi hatırlamıyorum, birbirimizden hiçbir şey talep etmedik, ama samimiydik; duyguan yoksun, ölü etin ölü etle çiftleşmesi değildi. Nefret ediyordum o tür cinsellikten; Los Angeles, Hollywood, Bel air, Malibu, Laguna Beach d.züşmeleri. İki yabancı olarak başlar, iki yabancı olarak bitirirdin." –sf 270   * “Ahlaki değerlerden yoksun insanlar sık sık başkalarından daha özgür oldukları sanısına kapılırlar, ama aşk ve sevgi duyguları körelmiştir. O yüzden de zamparalık yaparlar. Ne kumar ne de mizah vardır oyunlarında. Ahlak değerleri kısıtlayıcıdır, ama yüzyıllardan beri birikmiş insan deneyiminin üzerine inşa edilmişlerdir. Bazı ahlak değerleri insanların fabrikalarda köle gibi çalışmalarını, kiliseye gitmelerini, Devlet’e sadık kalmalarını savunur. Diğerleri ise sağduyuya seslenir. Zehirli ve zehirsiz otların yetiştiği bir bahçe düşünün. Hangilerinin yeneceğini, hangilerinden uzak durmak gerektiğini öğrenmek zorundasın.” –sf 271   Yapışık tiplerden hoşlanmazdı Chinaski. Valencia onlardan biriydi. Muhabbeti iyi değildi. Daha Chinaski ile tanışmadan ona hayranlık beslemişti. Çalıştığı yere Chinaski’nin resmini asmıştı.   * “Tipim değildi Valencia. Hoşlanmamıştım ondan. Böyle insanlar vardır- tanır tanımaz antipati duyarsınız." –sf 279   * Her zaman kadınlara önceliğini verirdi Chinaski, diğerleri umrunda olmazdı. Onunla kafa bulmaya çalışan, içmek için can atanlar da vardı ama onun umrumda olmazdı.   * “- Henry Chinaski sen misin? Genç bir erkek sesi:  – Evet  – Yazar Henry Chinaski sen misin?  – Evet  – Gerçekten mi  – Evet  – Biz Bel Air’den bir grup genciz ve senin kitaplarını çok seviyoruz moruk. O kadar çok seviyoruz ki seni ödüllendirmeye karar verdik!  – Yok ya  – Evet, birkaç altılık paket bira alıp sana geliyoruz  – K.çına sok sen o biraları  – Ne?  – O biraları k.çına sok dedim  Kapattım." –sf 290

* "Yılbaşı geceleri aşılması güç bir başka berbat geceydi benim için. Annem ve Babam pek severlerdi yılbaşı gecelerini; radyodan gelişini dinlerlerdi, kent be kent, Los Angeles’a varıncaya kadar. Sonra havai fişekler patlar, klaksonlar öttürülür, amatör içiciler kusar, erkekler başka erkeklerin karılarıyla, kadınlar da kimi bulurlarsa onlarla flört ederlerdi. Herkes öpüşüp banyoda, dolapta ve bazen açıkta birbirini götürürdü, özellikle gece yarısı ve ertesi gün korkunç kavgalar çıkardı, Gül Festivali’ne ve Rose Bowl maçına hiç girmeyelim." –sf 295   * “Sara ile kutlamaya ve içmeye başladık, dünyanın yarısı sarhoş olmak için kıçını yırtarken kolay değildi sarhoş olmak." –sf 295

* “- Hey, moruk senin dinletinden önce sahne aldığım gece… o kadar kötü müydüm Hank? Gerçeği söyle .   – Bak Dinky kalbini kırmak istemiyorum, ama ben dinlemekten çok içiyordum. Sahneye çıkıp onlarla nasıl yüzleşeceğini düşünmekten başka bir şey yapamıyordum, gerçekten kusturur beni.  – Ama ben bayılıyorum seyirci önüne çıkmayı, hele şarkılarımı sevmişlerse cennetteyim  – Yazmak farklıdır. Yalnız yapılır, seyirciyle ilgisi yoktur.” –sf 296   * “Gel gör ki, sırf karşında oturduğu için bir adamın yeteneğini pohpohlamak bütün yalanların en bağışlanmazıydı; çünkü bu onu yüreklendirmek demekti, gerçek yetenekten yoksun birini yüreklendirip hayatını harcamasını telkin etmekti. Çok insan yapar bunu, dostlar ve arkadaşlar özellikle." –sf 297   * “Ahizeyi beşiğine koydum. Sara’yı düşündüm. Sara ile evli değildik ama. Erkeğin hakkı vardı. Ben bir yazardım. Pis bir moruktum. İnsan ilişkileri yürümüyordu zaten. İlk iki hafta bir şeye benziyor, taraflar daha sonra heyecanlarını yitiriyorlardı. Maskeler düşüyor, gerçek yüzler belirmeye başlıyordu: çatlaklar, gerizekalılar, sapıklar, kinciler, sadistler, katiller. Modern toplum kendi türlerini yaratmıştı ve hepsi birbirlerinden besleniyorlardı. Ölümüne bir düello lağım  çukurunda . İnsan ilişkilerinden umulabilecek en uzun sürenin iki buçuk yıl olduğuna karar vermiştim." –sf 299   * “Banyoya gidip aynada yüzüme baktım. Korkunç görünüyordu. Sakalımdan ve kulaklarımdan birkaç beyaz kıl yoldum. Selam, Ölüm. Ama neredeyse altmış yıldan beri hayattayım. Beni o kadar kadar çok siper dışında yakaladın ki şimdiye kadar çoktan haklamış olman gerekirdi. Hipodroma yakın gömülmek istiyorum… son düzlükteki koşuyu duyabilecek kadar.” –sf 300   * “Ne kadar hüzün vardı her şeyde, işler yolunda gittiği zaman bile." -sf 310

 Sara’ya geri döndü Chinaski yeniden. Tanya'ya göre farklı bir kadındı Sara.

* “Gerçekten iyi bir kadındı Sara. Bir Tanya için öyle bir kadını kaybetmek salaklığın daniskasıydı. Ama Tanya da bir şeyler getirmişti bana. Sara daha iyi muamelemeyi hak ediyordu. Evli olmadıklarında bile insanların birbirlerine sadık olmaları gerekebiliyordu. Hatta, yasayla onaylanmış olmadığı için güven duygusu daha güçlü olmalıydı." –sf 313   * “İçki satın aldığım yeri sık sık değiştirmeyi severim, gece gündüz yüklü alışveriş yaptığında tezgahtarlar alışkanlıklarını öğreniyorlardı. Hala nasıl hayatta olduğuma hayret ettikleri duygusuna kapılıyordum, bu da beni rahatsız ediyordu. Böyle bir şey düşündükleri filan yoktu, muhtemelen ama yılda üç yüz akşamdan kalmalık yaşayan biri bir süre sonra paranoyaklaşabiliyor." –sf 313   * “İyi kadındı Sara. Kendime çekin düzen vermeliydim. Bir erkek sadece iyi bir kadın bulamadığında çok fazla kadına ihtiyaç duyuyordu. Erkek çok fazla düzüşerek kimliğini yitirebiliyordu. Sara ona verdiğimden çok daha fazlasını hak ediyordu." –Sf 316   Not: Yaklaşık 5-6 ay üstünde çalıştığım, 4-5 defa okuduğum, sıkça kitabın içinden yararlandığımı okuyucunun bilmesini isterim. Bazı kitap eleştirileri kısa oluyor, bazıları uzun. Henry Chinaski’nin kadınlarını değerlendirmek hiç bu kadar zor olmamıştı. Bu kadar uzun neden yazdım bilmiyorum ama Charles Bukowski kesinlikle buna değer biri.  

Charles Bukowski “Hollywood”

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 26 - 2012 zamanında yazılmıştır.

"Odanın kapısı açıldı ve Jack Bledsoe yalpalayarak içeri girdi. Tanrım, genç Chinaski'ydi bu! Bendim! İçimde ince bir sızı duydum. Gençlik , orospu çocuğu, nerdesin? O genç ayyaş olmak istedim tekrar. Jack Bledsoe olmak istedim. Ama birasını yudumlayarak köşede dikilen moruktum ben."

Hollywood, Charles Bukowski'nin sinema dünyasını, orada yaşananları, insan ilişkilerini anlattığı romanı.

Barfly'ın çekim öyküsünü anlatırken, Hollywood'un renkli dünyasını, Mickey Rourke, Faye Dunaway, Jean-Luc Godard, Norman Mailer ve Sean Penn gibi ünlüleri de romanında tüm yönleriyle yansıtıyor. (Hollywood, Charles Bukowski, 208 Sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

Howard Sounes “Charles Bukowski – Çılgın Bir Yaşamın Kollarında Tutsak”

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 26 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Bir zamanların berduşu, uzun süre alkolik gezen,"Postane", "Factotum" ve "Kadınlar" gibi artık klasikleşmiş romanların yazarı Charles Bukowski, bilinmezliklerle dolu bir geçmişten gelip dünyaca ünlü bir yazar oldu. Sefil hayatlar sürenleri anlattığı yarı otobiyografik kitaplarının, kült bir ad haline gelmesinde ve hayatını konu alan Hollywood yapımı "Barfly" adlı filmin çekilmesinde önemli bir payı var. Yıllarını adadığı ve sonuçta ortaya Bukowski'nin bu kadar kapsamlı ilk biyografisinin çıktığı bu çalışmasında Howard Sounes ünlü yazarın neredeyse bütün akrabaları, arkadaşları ve sevgilileriyle görüşmüş, ayrıca daha önce kimsenin yapamadığını yapıp özel mektuplarına ve yayınlanmamış yazılarına ulaşmayı başarmış ve bu sayede Amerikan edebiyatının Pis Moruğu'nun şaşırtıcı ama gerçek yaşam öyküsünü kaleme almış. Daha önce hiç bir yerde yayınlanmamış fotoğrafların da yer aldığı "Charles Bukowski; Çılgın Bir Yaşamın Kollarında Tutsak", Norman Mailer, Allen Ginsberg, Sean Penn, Mickey Rourke, Lawrence Ferlingheti, R. Crumb ve Harry Dean Stanton gibi dostlarının katkılarını içeriyor.

(Charles Bukowski; Çılgın Bir Yaşamın Kollarında, Howard Sounes Çeviri; Zeynep Akkuş, 296 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

Charles Bukowski “Shakespeare Bunu Asla Yapmazdı”

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 25 - 2012 zamanında yazılmıştır.

"Tren yuvarlanmayı sürdürdü ve dışarda Batı Almanya kasabalarını andıran şirin kasabalar gördük, masal kitaplarından çıkmış gibiydiler biraz, parke taşlı küçük sokaklar, yüksek çatılar, ama orada da ıstırap vardı, şehvet vardı, cinayet vardı, delilik vardı, ihanet, hiçlik, korku, can sıkıntısı, sahte tanrılar, tecavüz, sarhoşluk, uyuşturucu, köpekler, kediler, çocuklar, televizyon, gazeteler, tıkalı tuvaletler, kör kanaryalar, yalnızlık… Yaratmak bir kaçış yoluydu sanki, çığlık atmanın bir yolu, ama o denli kötü şeyler yaratılıyordu ki, tıkalı tuvaletler ve tıkalı yaratıcılık. Arada sırada Celine gibi biri gelebiliyordu ve onu okuyup gülebiliyorduk çünkü hiç bir şansımız olmadığını biliyor, bunu açıkça söylüyordu. Tanrım, Avrupa'dan çıkıp şişko daktilomun başına geçmek için can atıyordum; orada oturmuş beni bekliyordu, benim denetimim dışında tuhaf cümleler kurardı ve karşılık beklemezdi ve kutsal değildi ve büyük şanstı, çok büyük şans."

Bukowski bu kez bir Avrupa yolculuğunu anlatıyor. Karısı Linda Lee ile birlikte Amerika'dan önce Paris'e gidiyorlar, sonra da Bukowski'nin Almanya'da kalmış tek akrabası olan dayısının yanına. Bukowski, bu gezi sırasında ilk kez ciddi anlamda Avrupa'yla, yaşlı kıtanın kültürüyle tanışıyor. Tabii yaşlı kıtaya alışkanlıklarını da taşımayı ihmal etmiyor. Yeni kurduğu dostlukları bol alkolle suluyor. Roman tadındaki bu kitabın fotoğrafları da görülmeye değer. Özellikle Bukowski'yi, Linda'yı ve dostlarını, nasıl yaşadıklarını merak edenler için.

(Shakespeare Bunu Asla Yapmazdı, Charles Bukowski, Çeviri: Avi Pardo, Büyük boy 156 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

Cem Kurtuluş’tan Buk Paylaşımı

Bayan Arıza tarafından Haziran - 3 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Külot

Kaç yaşındaydım bilmiyorum, yedi belki Lila yan komşunun kızıydı O da altı yaşındaydı belki, bir gün bahçesinde duruyordu Ve bana baktı Eteğini kaldırıp külotunu gösterdi Hoşuma gitti külotunu görmek, gözlerimi dikip baktım, sonra eteğini indirip uzaklaştı ‘’Lila’’ diye seslendim, ‘’geri dön!’’ Dönmedi Ama ondan sonra her gün Beni gördüğünde Eteğini kaldırıp Bana külotunu gösteriyordu Temiz, beyaz ve kıçını saran külotlar giyiyordu sonra eteğini indirip uzaklaşıyordu Bir gün arka bahçedeydim, daha önce görmediğim üç çocuk koşarak gelip bana yumruklarını salladılar Onlara başarılı bir şekilde karşılık vererek şaşırttım kendimi Hatta iki tanesinin burnunu kanattım, kaçtılar. Ama aralarında en irileri kaldı ve dövüşmeye devam ettik Yavaşça beni alt etmeye başladı Sırtımı tel örgüye dayamıştım Ve her attığım yumruğa karşılık üç yumruk yiyordum Elleri benimkilerden daha büyüktü Çok güçlü bir çocuktu Sonra küt diye bir ses duyuldu Biri başına bir şey indirmişti Büyük bir şişe. Lila’ydı Şişeyle başına bir kez daha vurdu ve çocuk başını tutup inleyerek kaçtı bahçeden ‘’teşekkür ederim, Lila,’’ dedim ‘’bana külotunu göster’’ ‘’hayır‘’ dedi Evine yürüyüp içeri girdi Ondan sonra birçok kez bahçede gördüm onu ‘’bana külotunu göster, Lila’’ diyordum her gördüğümde ama her seferinde "hayır" diyordu Sonra ailesi evi sattı, taşındılar Ne anlama geldiğini hiçbir zaman tam olarak bilemedim Hala da bilmiyorum.

Charles Bukowski (İlham Perisine Oynamak, syf 25-26)

Charles Bukowski “Ölüler Böyle Sever”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 28 - 2012 zamanında yazılmıştır.

"Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam."

Yüzyılın en ilginç yazarlarından biri. İçtenliği, işlediği konular ve dobralığı ile her zaman farklılığını koymuş bir yazar. Akıcı anlatımı ile yine sokaklarda, evlerde gezdiriyor bakışlarını, yaşadıklarını, belleğine kazıdıkları olanca rahatlığıyla anlatıyor, bu rahatlığıyla şaşırtıyor. Ölüler Böyle Sever'de Charles Bukowski'den 18 öykü yer alıyor. Yazarın olgunluk dönemi diye adlandırabileceğimiz yıllardan bir kitap Ölüler Böyle Sever.

(Ölüler Böyle Sever, Charles Bukowski, Çeviri Avi Pardo, 144 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

Charles Bukowski “KAHRAMANIN YOKLUĞU”

Bayan Arıza tarafından Mart - 13 - 2012 zamanında yazılmıştır.

"İzahı güç. Aşk kötü bir sözcük fakat sözün tam anlamıyla, âşıktık. Bir kadınla sevişmeden onu gerçekten tanımanın mümkün olmadığından hiç kuşkum yok. Ve ne kadar çok sevişirseniz birbirinizi o kadar iyi tanırsınız. Ve iş görmeye devam ediyorsa, bunun adı aşktır. İş görmez olduğunda da, başkalarından farkınız kalmamıştır. Seksin aşk olduğunu söylemiyorum; nefret de olabilir. Fakat seks iyi ise, diğer şeyler girer devreye –elbisesinin rengi, kolundaki ben, çeşitli bağlılıklar ve kopukluklar; anılar, kahkahalar ve acılar.”

Charles Bukowski'nin ölümünden sonra derlenmiş, daha önce Türkçe'de hiç yayınlanmamış öyküleri, denemeleri.

(Kahramanın Yokluğu, Charles Bukowski, Çeviri; Avi Pardo, 256 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları