Cem Kurtuluş’tan Albüm Kritiği: Genç Osman “Gökyüzü Masmavi”

Bayan Arıza tarafından Ocak - 19 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Bazı adamlar var müzik piyasasında paraya pula önem vermezler. Piyasaya görünmek gibi dertleri yoktur, farklı işlerle uğraşır. Tüketim çağının dışında kalmıştır. Kendilerine ait bir kitle yaratırlar. Bilinmedik şehirlerde kendi kitlelerinin karşısına çıkarlar. Albüm yapmış olmak için albüm yapmazlar, maddiyat kaygısı gütmez, farkındalıklarını hemen hissettirirler. Yaptıkları albümler seneler geçtikçe hatırlanır, kıymeti zaman geçtikçe anlaşılır.

Medyanın gözünde, televizyon listelerinde ilk sıraya girmezler, ama kitle tarafından o birinciliği hak etmişlerdir. Vakti evvel bazı kanallar belli bir grubun klibini yayınlatmazdı televizyonda, sonrasında klip yayınlatılmadığı için döneme ait şarkı sözleri yazılırdı. Seneler geçerdi klibi yayınlanmayan grupların klibi televizyondaki kanallarda yayınlanırdı. Bunlardan biri de popüler işler peşinde koşmayan geriye bir şeyler bırakan “Genç Osman”. Diğer padişah Genç Osman ölse de burada Kadıköy’lü Genç Osman’a “Padişah” lâkabını koysak yanlış olmaz.

Mevzuya gelecek olursak; “Mavi Sakal’ın eski solisti Genç Osman için 90’lardaki bulunmaz nimetlerden” demekte fayda var. Senelerce bekleyişten sonra Kadıköy insanı Genç Osman “Gökyüzü Masmavi” ile karşımıza çıktı. Öyle sert şeyler bekleyenler yanılacaktır.

Akustik mevzular dönüyor albümde, sözler köşeye yatırıyor. Albümü dinlemeye başladığınız andan itibaren samimiyeti hissediyorsunuz. Sözler vurucu, müzik vurucu. Genç Osman bize “samimiyetin olmadığı yerde müzik olmaz” mesajı veriyor. Aylin Aslım da Genç Osman’a albümde eşlik ediyor, bu eşlik albümü daha da güzelleştirmiş.

Aylin Aslım demişken Aylin Aslım piyasada çokça görünen isimlerden. Bu albümde “Dilek Tutmak” şarkısına eşlik ettiğini görüyoruz. Klibi ayrı klaslıkta olmakla birlikte dinlerken düşünceler sarıyor sizi. Şarapsız olmayacak şarkılardan. Geceler gider, düşünceler sarar, insan odasında kilitlidir, gece sürer bir hikâye misali. Engeller, farklar, takıntılar ve sabah güneş doğar. Sevginin sıcaklığını bizlere anlatıyor Genç Osman. “Belki de böyle sürer gider gece, düş ve düşüncelerle ve sabah güneş doğarken” diye özet geçiyor.

Kent ozanı sıralamasında benim için “Cenk Taner, Gökalp Baykal, Genç Osman” ilk üç sırayı alır.

“Affet Gitsin” şarkısıyla Genç Osman bize bunu kanıtlıyor. Ümitsizlik durumları, her şey gelip geçmişken geç uyananlar, halen rüyada olanlar, yolun sonunu bulamayanlar ve karamsarlığı vurgulayan bir şarkıda “Her şeyi unut affet gitsin!“ diyor Genç Osman.

Bazı dizeler vardır ki bir şiir gibidir. Aforizma bulmaya gerek kalmaz. Kayboluşlar, ihtiyaçlar, savaşmaktan yorulanlar, her şey küçükken başlar. “Daha Küçüksün” de bunlara yer veriliyor. Sakin sakin bir kayboluş beliriyor uzakta bir yerlerde. Şarkı bu hissiyatı dinleyiciye oldukça veriyor. Küçük kahramanların hikâyeleri kırılgandır temasına da yer veriyor. Savaşmaktan bıkanlar ve yorulanlar için ideal. Bıkmadan dinlenecek şarkılardan, bir köşede dursun. Cebinizde saklayın!

“Bu şehirden” Hindiba‘dan dinlediğinizde sakinlik her yerinize yayılırken, Genç Osman’ın solo albümünde sakinlik gitmiş. Kötü olmuş mu? Hayır. Farklı bir hava katmış ortama.

“Birden yoksun masal gibi büyüyünce unutulan” nakaratlarıyla “Dönüyor dünya“ şarkısı mesajı inceden veriyor. Kırılgan, hassas, anlık yaşananları sözsel olarak ifade ediyor Genç Osman.

Sakinliğin belirtileri geç fark edilir. Piyano ve gitarın tınısıyla Genç Osman şarkıyı öyle güzel seslendiriyor ki sakinlik denizine götürüyor hepimizi. Karmaşık ruh hallerimize dokundurma yapıyor “Gökyüzü Masmavi” şarkısı.

Hep aynı şeyler, aynı kandırılışlar, küçük farklar, küçük ayrıntılar, teselliler, nefretler, olanlar, olmayanlar, tersine dönenler, küçük farkların bizi özel yapmasına “Hepsi Aynı” şarkısında değiniyor Genç Osman. Nereden bakarsan bak hepsi aynı.

“Yalnızlık arkadaşım”, yalnız adam projesinden yalnız bir melodi, yalnız bir şarkı. Kendi kendine bırakılan, yıldızlara ulaşmaya çalışan adamın hikâyesi. “Yalnızlığım arkadaşım, bunu sen seçtin sen istedin” diyerek mesajı veriyor. Melodiler her zaman ki gibi kırılganlığını koruyor.

“Gökyüzü Masmavi” albümü yalnız bir albümdür. Kaçışlar, korkular, hayata tutunmalar, çırpınışlar, kayıplar, karamsarlıklar, kayboluşlar, telafiler, mücadeleden kaçan ama yenik düşmeyen insanların hikâyesi üzerine kurulu bir albüm. Kadıköy insanı Genç Osman bizi çıkmaz sokaklara sokup oradan da denizin derinliklerine yolluyor. Kadıköy insanı Cenk Taner’in bir dönem “İzin Vermedi Yalnızlık” albümüyle kıyaslama yapabilirsiniz ama bu kıyaslamayı yapmanız doğru olmayacaktır.

Yalnız bir adam, yalnız bir melodi ve Gökyüzü Masmavi.

Şarap içtiğiniz Kadıköy akşamlarına Genç Osman bu albümle selam ediyor. Albümü açın ve kendinizi gökyüzüne bırakın.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 10 - 2012 zamanında yazılmıştır.

"Hayat fena halde futbola benzer, iyi bir takımın yoksa kaybedersin" sözleriyle film aklımızda yer ediniyor. Her şeyin yolunda gitmediği durumlar, ofsaytta kaldığımız ve dışarıya çıkamadığımız, düzken terse yatırıldığımız zamanlara dair bir mesaj. Bir edebiyat eseri niteliğindedir. İçi ise yalnızlığın son çırpınışlarını hatırlatır.

Bir kaybediş destanı. Tema futbol olsa da futbol orada bir metafor. Topun nereden geleceği belli olmaz hiç. Ters kanattan, ters yerlerden topun gelmesi olağandır. Maç esnasında atılan tekmeler, yediğimiz kazıklar, başkalarının ihanetleri ve bir çok şey filmin içinde var. Yani hayat futbola benzer.

Rakibinizi tanıyamazsınız, bazıları sahtedir ve sizi kazıklamışlardır. Bir Serdar Akar klasiği diyebiliriz film için. Futbol ve hayat ilişkisini derince incelemiş. Futboldan dem vurmuş hep, filmin başında olduğu gibi "tek başına bir şey yapamazsın" mesajı veriyor yönetmen.

Takımı takım yapan ekip ruhudur, bireysel olarak istediğin kadar mücadele et bir işe yaramaz. Bu, hayat alanında da böyledir. Kendi başına mücadele edersen sadece kendi başına kalırsın. Ve ilerlemek bu açıdan zor olur.

Filmde kahramanımız "Torbacı Suat" onca zamandır Nurten'e mektupları, Nurten’in buna cevap vermemesi ve kendi kendine gelin güvey oluşu Suat’ın ve sonunda Nurten’in takımdan bir arkadaşıyla evlenmesi ve Suat’ın yıkık dökük dünyası. Aynı zamanda 80’li yıllara selam çakar film 2000 yapımı olmasına rağmen.

Mükemmel bir kadronun olduğu film, futbol ile hayat benzeşmesi, Savaş Dinçel'in inanılmaz oyunculuğu…Futbolun sadece futboldan ibaret olmadığını anlatan film ve yazıyı bitirmeden şu önemli replik te okunmalıdır:

Suat: Niye böyle oldu be abi? Ben çok sevmiştim be abi, o kadar mektup gönderdim. insan bir cevap yazar. Benim günahım ne be abi?

Hacı: Bak koçum belli olmuyor ama benim bir tek kulağımın arkası kaldı. Artık acı çekmekten ve acı çektirmekten zevk almamayı öğrendim. Sevgililer. Heh! Bizim olanlar ve olmayanlar hepsi iz bırakır. Bu izler şimdi seninki gibi çok derinini çiziyor. Hepsi kalır ama inan yeni izler de olacak. Yaşlıları düşün sanki her şeyi bilirlermiş gibidirler. Ama öyle değil. Ne kadar acı çekersen çek sunu hiç bir zaman unutma: "Çizilecek bir yer hep vardır ve çizecek bir yer". Ressam olur bazıları başkalarının kalbini kazıya kazıya ya da resim olurlar senin gibi kazına kazına.

Yazan: Cem Kurtuluş

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Yeraltı”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 25 - 2012 zamanında yazılmıştır.

F. Dostoyevski, “Bir insan umudunu yitirir ve amaçsız kalırsa, sırf can sıkıntısı bile onu bir hayvana çevirebilir.” diyor. Zeki Demirkubuz’un son filmi Yeraltı. Bir süredir merakla beklediğimiz Dostoyevski’den sözlerle bize kesitler sunan bir Film “ Yeraltı”

Zeki Demirkubuz ismi herkese tanıdık gelecektir. Demirkubuz daha önce Kader, Kıskanmak, C Blok, Bekleme Odası, Masumiyet gibi filmlerle karşımıza çıkmıştı.  Zeki Demirkubuz filmlerinden yola çıkarsak, diyeceğimiz ilk şey;   görüntüden çok düşüncelere önem verdiği. Kavramlara kafa patlatır, samimiyet önplanda ,sokak dili sahnelerde göze çarpar. Yeraltı’nda bunu sıklıkla görüyoruz.

Film de Dostoyevski sözleri ağırlıkta.  Dostoyevski, Zeki Demirkubuz için bir ilham kaynağı.  Dostoyevski sözleriyle kestirme bir yol çiziyor Demirkubuz bu filminde.  

Filmin başından itibaren Dostoyevski sözleri beynimizde yer ediniyor. Engin günaydın bu filmde Muharrem karakteriyle karşımızda.  Aylak  , hayvan belgeselleri izleyen, kendisiyle yüzleşen,döneceği tek yer kendi yeraltı olan adam. “ Yeraltı” diye betimlediği şeyse kendi evi.   Muharrem karakteri her insanın kendinden bulabileceği özelliklere sahip. Gittikçe insanların yalnızlaşması ve ilişkilerinin zayıflamasına dair bir şey.  Muharrem karakteriyle kendinizden çok şey buluyorsunuz.

Aynı zamanda Muharrem karakteriyle karşımıza çıkan Engin Günaydın bu role hazırlanmak için yaklaşık 6 ay role çalışmış  Muharrem karakterinden devam edecek olursak; Muharrem  sözünü esirgemeyen biri,  Muharrem’in yanında çalışan bir kadın var. Her sabah kahvaltısını hazırlayan, akşam yemeğini pişiren bir kadın. Muharrem bir memur hayatı yaşıyor.

İşten eve ,evden işe, bazı geceler gece hayatına dalıyor. Kendisiyle çok sık yüzleşiyor.  Aynı zamanda Muharrem , nefret ettiği  eski arkadaşlarının akşam yemeğine kendisini zorla kabul ettiren biri. Arkadaşlarının arkasından değil de , yüzlerine karşı “ hırsız “ diyebilecek bir karakterde.  Otelde “ hırsız “ diye hitap ettiği kişiye Muharrem şöyle seslenir. Bu sahnesi filmin kırılma anlarından.

"Sayın generalim ve kadirşinas yalakaları; şunu iyi bilin ki, gösteriş budalası insanlardan, gösterişli laflardan, gösterişin kendisinden, hiç hoşlanmam, bu bir. Kibirden, kendini beğenmişlikten, bütün bu dağları ben yarattım havalarından, süslü kişiliklerden nefret ederim, bu iki. Yalakalardan, yalakalıktan, yalakaca edilmiş laflardan ve davranışlardan da nefret ederim bu üç. Dördüncüsü, gerçeği, içtenliği, samimiyeti çok severim. Ve Dostoyevski'nin dediği gibi: gerçeğin, her şeyin üstünde, zavallı egolarımızın bile üstünde tutulmasını isterim. Arkadaşlığın karşılıklı, açıksözlü ve yalansız olanı için canımı veririm. Evet buna bayılırım. Arkadaşlık, hassaslık ve incelik isteyen bir iştir. Öyle kabalığa, özensizliğe, alaycılığa gelmez. “

Bu sahnede Demirkubuz’un “ gerisarma “ özelliğiyle yaptığı yönteme şöyle bir soru soruluyor, Demirkubuz’un cevabı şöyle;

-Yemek sahnesinde daha önce hiç yapmadığın bir şey yapıyorsun, geri sarma. Neden böyle bir tercih?

O sahne, Muharrem gibi zayıf bir adamın dışta gösterdiği ile içte sakladığı arasındaki derin uçurumun farkını ortaya koymak içindi. Orada flashback ya da Haneke'nin yaptığı gibi gerisarma yapabilirdim. Ama bu yöntem, Muharrem'in insanî yönünü, gösterdikleri ile sakladıkları arasındaki farkı daha iyi ortaya koyuyordu..

Muharrem'in evinde  hizmetçi olarak çalışan kadının birlikte kaldığı adamın uluması  sahnesi filme ayrı bir boyut katmış. Bu ulumadan sonra Muharrem'de değişiklikler görülüyor, işe giderken Muharrem bu ulumaları yapıyor.İş arkadaşları Muharrem'i farklı gözlerle izliyor. " Yeraltından Ulumalar" tabiri bunun için yerinde bir tanım olur. Muharrem delilik mertebesine ulaşıyor.

Filmin olmazsa olmazlarından biri " Patates"  Demirkubuz bunu imge olarak kullanıp,filmin geneline yansıtıyor. Muharrem'in uykusunu alamadığı bir gecede patates'i karşı komşunun camına tam isabet yapıştırıyor. Kendi karanlığına karşı sessizlik içinde boğulmayı seçiyor Muharrem, sesliliğe dayanamaması da bu yüzden. Film boyunca yönetmenin gözünden patatesi görüyoruz. Muharrem'in bırakamadığı tek şey patates. Kafası kıyak şekilde uyandığında yanında olan, komşuların seslerini kesmek için kullandığı bir şey. İmge olarak Demirkubuz'un patates'i kullanması takdir edilesi. Yalnızlığın diğer bir hali de denebilir patates için. 

Demirkubuz'un bu filminde kısa bir sahne olarak " Masumiyet" (1997) filmi izleyiciye aktarılıyor.Muharrem'in  bir hayat kadınıyla otel odasında geçirdikleri sahne fazla uzatılmış.   Ayrıca filmin finali farklı bir biçimde izleyiciye yansıtılabilirdi. 

Muharrem karakteriyle karşımıza çıkan Engin Günaydın  ve görüntü yönetmeni filmde iyi iş çıkarmış. Kendi içimize seslenen,  hayatın gerçeklerine ayna tutan ve Yapmacılıktan uzak, samimiyetin ön planda olduğu bir film olmuş" Yeraltı" 

"Herkesin bir Yeraltısı vardır". 

 

Göksel “Bende Bi’Aşk Var”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 23 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Yurdumdan çıkan en güzel şeylerden biri olan Göksel yeni albümünü geçtiğimiz günlerde çıkardı. Ezelden beridir takipçisi olduğum, müthiş şarkı sözü yazan ve elbette müthiş bestelere imza atan bu hatun yine harika bir iş çıkarmış ortaya.

İlk videoyu da albümün açılış şarkısı olan "Acıyor"a çekti. Albümün prodüktörü Ozan Çolakoğlu.

Göksel, yine aşkı ve yalnızlığı ustalıkla paylaşıyor besteleriyle. Hayata karşı hislerini anlattığını söylediği bu albümünde albüm hazırlığı sırasında yaşadığı boşanma sürecinin işaretçiklerini de görmek mümkün. Pek sevdiğim bu hatunun son albümündeki şarkılar şöyle sıralanıyor:

01. Acıyor 02. Aşkın Yalanmış 03. Rüzgar 04. Uzaktan 05. Aşk Bitti 06. Unuttun mu Sahi 07. Sarhoş 08. Gidemiyorum 09. Yalnız Kuş 10. Yarım Kalan Şarkı

Yalnız içmeyi hatta yalnız ölmeyi yeğleyenlerin romanı…

Bayan Arıza tarafından Ocak - 20 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Fatih Kaynak’ın üçüncü kitabı “Köpekler gibi yalnız öleceğiz” çıktı. Yurdumuzda yeraltı edebiyatı alanında yayımlanmış iyi eser pek yok. Bu nedenle özellikle yeraltı edebiyatından hoşlanan okurlar kaçırmasınlar.

 

"En kötüsüyse yeniden başa dönmektir. Hep en başa; o en rezil sokak köpeği yalnızlığına dönersin. Kuyruğundaki pireyi dişlemeye çalışan uyuz bir köpeğin kendi etrafında dönüp durması gibi dolaşıp dururken ölümün etrafında, durmak, dinlenmek, nefes almak yok. Bugün yok, yarın yok, düş yok, umut yok, Tanrı yok, aşk yok. Köpekler gibi yalnız öleceğiz…"

 

 

 

Bunlar da yazarın daha önce yayımlanmış kitapları:

 

 

Bu da yayımlanan ilk kitabı:

 

Murat Uyurkulak “Bazuka”

Bayan Arıza tarafından Kasım - 16 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Metis Yayıncılık'tan çıkan Murat Uyurkulak'ın hikâyelerden oluşan son kitabını okudum ve pek sevdim.

Kitabın arka kapağında bunlar yazıyor:

"İnsan çocukken bir büyük saadet ülkesinde yaşıyor, sağa sola şuursuzca koşturup neşeyle kişniyor. Sonra büyüyor, büyüdükçe salaklaşıyor, salaklaştıkça unutuyor o mesut diyarı, bir nevi ölüyor. Çocuklukla yaşlılık arasındaki o dönem araf misali; kitabesi ağır mesailerle, küçük hesaplarla, kesif mutsuzluklarla yazılan bir mezartaşının gölgesinde azap gibi boktan hayatlar. Yetişkinler zombilere benziyor…

2002'de yayımladığımız ilk romanı Tol, Bir İntikam Romanı'nın ardından, 2006'da Har, Bir Kıyamet Romanı gelmişti. Murat Uyurkulak bu kez hikâyeleri ile okur karşısına çıkıyor: Tutkular Kitaplığı; Kurtuluş On İki; Kuş Yuvası; Pembe; Aşk, Yalnızlık ve Bazuka; Şarap; Derviş; Kırmızı ve Gülsüm."

Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Bayan Arıza tarafından Ekim - 18 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Nürnberg'deki 16. Türkiye-Almanya Film Festivali'nde hem En İyi Film seçilen hem de FIPRESCI ödülünü alan Bizim Büyük Çaresizliğimiz, çok iyi oynanmış bir film.

Barış Bıçakçı'nın romanı Bizim Büyük Çaresizliğimiz, yönetmen Seyfi Teoman tarafından sinemaya uyarlandı. Sonra da tıpkı Teoman'ın ilk filmi, İstanbul Film Festivali'nde Yılın En İyi Türk Filmi seçilen Tatil Kitabı gibi, dünya galasını Berlin Film Festivali'nde yaptı. Nürnberg 16. Türkiye-Almanya Film Festivali'nde ise hem En İyi Film hem de FIPRESCI ödülünü aldı.

Hikâye aynı evde yaşamak durumunda kalan üç kişi üzerine. Lise yıllarından beri arkadaş olan Ender (Fatih Al) ve Çetin (İlker Aksum), Çetin'in Ankara'ya dönüşüyle tekrar bir araya gelir ve aynı evde yaşamaya başlar. Derken Almanya'da yaşayan yakın arkadaşları Fikret (Baki Davrak), Türkiye'de bir trafik kazası geçirir. Kazada o yaralanırken annesiyle babası ölür. Arkadaşlarından Ankara'da üniversitede okuyan kız kardeşi Nihal'in (Güneş Sayın) okulunu bitirene kadar onlarla kalmasını ister. Bu zoraki üçlü yaşam iki arkadaşı hayli rahatsız eder. Nihal de ölüm acını aşıp onlarla iletişim kurmak istemez. Ancak kısa zamanda birbirlerine alışırlar. Hatta Ender ve Çetin birbirlerinden habersiz Nihal'e aşık olur.

Bizim Büyük Çaresizliğimiz dram olmasına dram ama, çaresizlik üzerine değil. Daha çok dostluğun sıcaklığı, güvenirliği üzerine, iyi yazılmış, çok iyi oynanmış bir film.

Kaynak: Cnbc-e Film Eki (Ağustos'11)  

Elif Şafak “Şehrin Aynaları”

Bayan Arıza tarafından Ekim - 11 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Elif Şafak'ın okuduğum dördüncü kitabı ve aynı zamanda da en zor okuduğum kitabı oldu "Şehrin Aynaları". Geçişler birbirinden dağınık ve karakterler fazla olduğu için çok dikkatli okumak gerekiyor. Aslında anlatılmak istenen basit olsa da kestirmeden gitmek yerine sizi dolandırıyor, yoruyor. Bunu çokça yaptığı için sıkılma ihtimaliniz de yüksek. Ancak tasvirleri yine harika! Mükemmel bir dili var.

Bu da arka kapak:

“Aynalar şehrine geldim çünkü benim hikâyemin önünü, benden evvel kaleme alınmış bir başka hikâye tıkıyor. Aynalar şehrindeyim çünkü bir kez şu bendi yıkabilsem sular çağlayacak, deli deli akacak; hissediyorum.”

… Bazen, hakikat bütün çirkinliği ve çirkefiyle karşıma dikildiğinde, akıbetimi allayıp pullamak, süsleyip püslemek gelmiyor içimden. Böyle zamanlarda gözlerimi kapatıp, usulca arkama yaslanıyorum ve küfre özenen kelimelerin dişlerimin arasında bıraktığı o kekremsi tatla oyalanıyorum.

“Aynalar şehrindeyim çünkü ben bir korkağım; ve ne olduğunu bilen her korkak gibi, bu sırrı kendime saklıyorum.”  

Elif Şafak “Mahrem”

Bayan Arıza tarafından Eylül - 30 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Bir Elif Şafak kitabını daha hatim ettim. Bu kadının hayal gücü karşısında saygıyla eğiliyorum.

Mahrem'in elimdeki 31.baskısı, yine Doğan Kitap'tan çıkmış ve 229 sayfa. Kitap, daha önce okumuş olduğum Baba ve Piç, İskender ve Aşk'tan oldukça farklı, gerçeküstücü bir dille kaleme alınmış. Bu anlamda üslubu bambaşka.

Kitabın girişinde "Görmeye ve görülmeye dair bir roman" diyor Elif Şafak, kitabı bitirince neden böyle söylemiş olduğunu anlıyor insan.

Kitapta oldukça şişman kadın kahramanımızın hayatını Pera ile ilişkilendiriyor Elif Şafak. Bunu yaparken 1880'li yıllara, Osmanlı'nın son zamanına götürüyor sizi. Birdenbire şişman kahramanımız ve sevgilisi Be-Ce'ye dönüyoruz, 90'lı yıllara, İstanbul'a…

Bu da kitabın arka kapağı:

“Öyle güzel ki uçmak…Öyle güzel ki tüyden hafif, uçurtmadan serseri, buhardan oynak, toz zerresinden kıvrak, kar tanesinden savruk olabilmek gökkubbede. Niyetim daha, daha da yükseklere çıkmak. (…) Niyetim gökyüzünde fersah fersah yükselip güneşin gölgesine değerek, bembeyaz bulutların üzerine çıkıp bağdaş kurmak ve bir de oradan bakmak dünyaya. Çünkü bilmek istiyorum aşağıda olup biten her şey görülüyor mu buradan bakıldığında? Merak ediyorum arka bahçelerde sırlanmış sırlar, işlenmiş kabahatler, yarım kalmış oyunlar kaydediliyor mu satır satır, kelime kelime? Bilmek istiyorum bir mahremiyeti var mı insanoğlu-insankızının, insan olmanın?”

Şafak, Isabel Allende ekolü büyülü gerçekliğin önemli bir mirasçısı olmaktan öte bir yazar. Romanın görkemli gerçeküstücülüğü kaydadeğer bir zekâyla desteklenmiş. The Independent

Uyumsuzluklara ve toplumun bunlara nasıl baktığına dair çokkatmanlı bir metin. Sıradışı, sanrılı bir roman… Kirkus Reviews

Elif Şafak “Aşk”

Bayan Arıza tarafından Eylül - 27 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"Baba ve Piç", "İskender" derken "Aşk" ile Elif Şafak'a çok daha fazla hayranlık beslemeye başladım.

2000'li yılların sonlarında Amerika'da yaşayan 40 yaşındaki Ella Rubinstein ile Mevlana arasındaki bağlantıyı anlatıyor bize Elif Şafak. Nasıl mı anlatıyor? Cevaplar kitabın içinde. Her şey, bir yayınevinde editör olarak çalışan Ella'nın adını hiç duymadığı A.Z.Zahara adlı yazarın "Aşk Şeriatı" isimli kitabını okumasıyla başlıyor ve Ella sonunda 40 kurala ve gerçek Aşk'a ulaşıyor.

415 sayfalık tasavvuf ekseninde dolaşan bu muhteşem eseri okuması çok keyifli ve kitap başka dünyalara bir kapı niteliğinde.

Kitabın bölümleri ise şöyle:

Toprak: Hayattaki derin, sakin, katı şeyler Su: Hayattaki akışkan, kaygan ve değişken şeyler Rüzgar: Hayattaki terk, göç ve devr eden şeyler Ateş: Hayatta yakan, yıkan, yok eden şeyler Boşluk: Hayatta, varlıklarıyla değil yokluklarıyla bizi etkileyen şeyler

Elif Şafak'ın şahsi web sitesinde de roman şöyle anlatılmış:

Elif Şafak´ın mart başında çıkan yeni romanı "Aşk" kısa sürede en çok okunanlar arasındaki yerini aldı. Şafak önceki romanlarında olduğu gibi yine toplumsal kuralların, geleneklerin, göreneklerin kıskaca aldığı insana yoğunlaşıyor.

"Aşk", roman içinde roman. İç içe geçmiş bir kurguyla aşkın kuralları ve aşka varış yolları anlatılıyor. Olaylar çok geniş bir coğrafyada, farklı zaman dilimlerinde geçiyor, farklı kültürleri anlatıyor ve iki farklı düzlemde ilerliyor. Doğu-Batı, gerçek-gerçeküstü, dünyevi aşk-ilahi aşk zıtlıklarını bir potada eritiyor. Farklılıkların birbirini besleyip beslemediğini, varolan çatışmaları, uzlaşmaları sorguluyor.

Kahramanları da Amerikalı Yahudi asıllı ev kadını Ella, Hollanda´da yaşayan İskoç kökenli ateist, sonradan Müslüman olan Aziz A. Zahara, Tebrizli Şems, Konyalı Mevlana, Mevlana ile evlendikten sonra Rum Ortodoksluktan Müslümanlığa geçen Kerra. Hepsi sizi alıp kendi dünyalarına götürüyor.

Elif Şafak, yüzyıllar arası yolculuğuna okuyucuyu da ortak ediyor. "Aşkı ve tekliği" kimi zaman ete kemiğe büründürüyor, kimi zaman uhrevi bir dünyada dolaştırıyor. Kimi zaman Ella, kimi zaman Kerra, kimi zaman Aziz Zahara kimi zaman da Şems´le özdeşleşiyorsunuz.

Ancak Aşk, "Okudum bitti" denilecek türden bir roman değil, okurken de sonradan da üzerinde uzun süre düşündürüyor. Belki de bu yüzden "Aşk" her yaştan, her sosyal gruptan ve inancını farklı düzlemlerde yaşayan insanlar tarafından aynı ilgiyle okunuyor. Kimi romanın edebi, kimi felsefi, kimi de siyasi boyutuna odaklanıyor.

Şafak, "Aşk"ı yazıya dökmeden önce neredeyse on beş yıla yakın bir süre mayalandırmış bu konuyu. Onun için de tasavvuf felsefesinin özünü okuyucuya yalın bir dille aktarabiliyor. Tabii ki bunun arkasında genç yaşta başlayan romancılık yetisi kadar uluslararası ilişkilerde lisans, kadın çalışmalarında yüksek lisans ve siyaset biliminde doktora gibi akademik bir geçmiş de var.

Tezini Bektaşi ve Mevlevilik üzerine yazan Şafak´ın, Pinhan´dan bu yana her romanında kendine küçük de olsa bir yer bulan tasavvuf felsefesi bu kez merkeze oturmuş. Ayrıca, "Aşk" romanının matematiği de çok iyi kurgulanmış. Haziran 2008´de Ella ile Aziz´in yakınlaşmasından Ekim 1244´te Konya´da Rumi ile Şems´in karşılaşmasının gelmesi gibi bölümler arası geçişler, paralel kurguyla verilmiş. Aşk söz konusu olduğunda zaman ve mekân farklılığı anlamını yitiriyor.

Elif Şafak dün ve bugün arasında kurduğu bağlarda ve toplumlardaki farklı düşünce kalıplarını yansıtan insan tiplemelerinde de çok başarılı. Kadının 800 yıldır boğuştuğu sorunların benzerliği de hepimizin üzerinde düşünmesi gerekli bir konu. İlahi aşk, dünyevi aşk boyutuna sınırları kaldıran sanal aşkın katılması da küresel dünyanın bir diğer gerçeğine işaret ediyor.

Aşk, iyi bir roman olmanın ötesinde tasavvufla ilişkisi sınırlı okuyucuya tasavvuf felsefesi hakkında bir ön okuma işlevi de görüyor. Mevlana ile Şems´in aşkının uhrevi mi dünyevi mi tartışmalarını da bambaşka bir boyuta çekiyor. Yüzyıllar boyu haksızlığa uğrayan Şems´i daha yakından tanımamızı sağlıyor.

Bundan 800 yıl önce Mevlana, "Aşk şeriatı bütün dinlerden ayrıdır.Âşıkların şeriatı da Allah´tır, mezhebi de" dese de hâlâ birçokları için şeriat kesilen parmaklar, taşlanan kadınlardır. Elif Şafak bizlere bu romanı sayesinde şeriatın kural, yol, mezhep anlamına geldiğini de hatırlattı.

Ancak, kitabın içinde Aşk Şeriatı´nda yer alan 40 kural tasavvuf felsefesinden beslense de tamamen Elif Şafak´ın hayalgücünün ürünü. Benim için ise kurallardan çok Ella´nın birey olma savaşını kazanması önemli. Sahip olduğumuz değerleri hatırlatan bu kucaklayıcı romanı hâlâ okumadınızsa mutlaka okuyun, eminim seveceksiniz…

Müge Akgün Referans, 16.05.2009