Film’ kategorisi için Arşiv

Evren Özer’den Film Kritiği: SE7EN (YEDİ)

Bayan Arıza tarafından Ekim - 9 - 2017 zamanında yazılmıştır.

Yıl 1995…Star Tv’de pazar geceleri Parliament Sinema Kulübü var her hafta sonunu iple çekiyorum çünkü kaliteli filmler oynuyor…

Yine böyle bir pazar akşamı saat 22:00 itibari ile film başladı,film seni sürüklüyor,içine çekiyor,bırakmıyor…Film bittiğinde ise ruhumda ve bedenimde bir yumruk hissettim ki Kevin Spacey bu durumu şöyle özetliyordu; ''İnsanların dikkatini çekmek için onların omuzlarına dokunmanız artık yeterli değil,onlara bir balyozla vurmanız gerekiyor.’’

Film karanlık bir atmosferde ve devamlı yağan bir yağmur eşliğinde devam ediyor,film size olayların geçtiği şehrin adını vermiyor çünkü hangi şehir ismi geçse lanet okunacak o isme…

Brad Pitt ve Morgan Freeman öyle doyurucu bir oyunculuk çıkarmışlar ki Fincher onları ayrı bir yerde tutuyor ve kendi yönetmenlik hünerlerini onların üzerinden değil de geçiş sahnelerindeki ustalık,ince detayları çok iyi vurgulayıp yansıtan kamera açıları ve katili son 15 dakikaya kadar büyük bir hünerle saklayan kurgusu ile seyirciye aktarıyor…

Konu olarak ;

Hristiyanlığın yedi ölümcül günahını  (kibir,açgözlülük,şehvet düşkünlüğü,kıskançlık, oburluk,yıkıcılık ve tembellik) işleyenleri kendi vahşi yöntemleriyle öldüren bir seri katil ve onun peşindeki iki dedektifin çabalarını diye özetleyebiliriz…

Fincher’ın yedi ölümcül günahı Hristiyan doktorininden çıkarıp günümüz tüketim toplumunun bir parçası şeklinde tasvir eden üstelik bu tasvirde işlenen günahları kabullenme ve bu günahtan kurtulunabileceğini de üstüne basa basa Spacey üzerinden vurgulaması ayrı bir inceleme konusu olur kanımca…

Spacey’in final kesitinde ‘’sanırım benim günahımda kıskançlık’’ diyip alttan üste doğru Pitt’e bakış atması ve Pitt’in o esnada ki ruh hali,bakışlarındaki masumane açmaz,dolu gözler,karar verme arefesindeki boşluk hissi efsane ötesiydi,çok çarpıcı bir oyunculukların gösterildiği aşikar…

Spacey’in filmin açılış sahnelerinde isminin geçmemesi ve filmin son jeneriğinde Kevin Spacey as John Doe diye yazılması ince ama mükemmel bir ayrıntı çalışma… 

Ayrıca Saw serisindeki Jig Saw karakterinin de John Doe karakterinden esinlenme olduğunu da düşünmekteyim çünkü öldürme amaçları aynı güdü üzerinden yürüyor,günahlar üzerinden…Buna ilaveten john Doe’nun yaptıkları bir cezalandırma değil bence Se7en günah hakkında vaaz vermek…'Günah işlerseniz mutlaka karşılığını alırsınız…’

Pitt ve Freeman karakterleri üzerinden yürürsek iki karakterin dünyaya ve hayata bakış açılarındaki tezatlık bence asıl vurgulanması gereken nokta…bir tarafta dünyayı bir çocuk sahibi olmak istemeyecek kadar yaşanmaz bire yer olarak algılayan karakter (örnek sahne : Freeman gittiği ilk cinayet mahalinde oradaki polis memuruna “çocuk görmüş mü”diye sorar,bu soru adeta ‘senaryodaki bir karakter nasıl inşa edilmelidir’ ders konusu için var,bu soru ileride,neden sevgilisinden çocuğu olduğunda onu terk ettiğinin zemini aslında) diğer tarafta ise bir hayatta bir fark yaratacağına doğru bir hayat yaşayıp hayatta karşılaştığı çarpıklıkların giderilmesinde aktif bir rolü olacağına inanan başka bir karakter…

Freeman film boyunca üstüne basa basa katilin kaçık yada anormal biri olmadığını tersine katilin boktan hayat şartlarının bu hale getirdiğini anlatmaya çalışır Pitt’e, Pitt ise bunu asla kabul etmez zira evliliğinin ve kariyerine başındadır işine olan sevgisi, gururu Freeman’in katil ile olan açıklamasını kendine yediremez çünkü mesleği dedektiflik olan biri için böyle bir katil profili dedektiflik mesleğini anlamsızlaştırır.İçeri tıktığınız her suçlunun aslında çok basit bir suç işleme güdüsü olduğu gerçeği Pitt’e hayatta hiçbirşeyi kolay kolay değiştiremeyeceği gerçeğini hatırlatması bence içindeki açmazı tetikler…

Bu filmin bence en güçlü yanlarından biri de kurbanların hepsinin acımasız bir şekilde katledilmesine rağmen hiçbir kurbanı bariz bir şekliyle göremememiz.Kurbanlara ne olduğunu ve nasıl öldürüldüklerini bilmemize rağmen ekranda yaşanmış bir sahne göremiyoruz bütün o katledilme sahnelerini ancak kendi hayal gücümüzle beynimizde canlandırıyoruz ve adeta biz yaşıyoruz.Kendi zihnimizde katil ve maktüle 3.göz olarak şahitlik ediyoruz adeta bir suç ortağı gibi ki filmin temel mesajı da bu,herkes suçlu…

Tam burada açıklamak istediğim bir konum var şöyle ki;

Önce kısa bir hikaye anlatayım.Hz.Hızır Keyf suresinde kendi ve Hz.Musa ile birlikte çıktıkları yolculukta bir anlaşma yaparlar.Hz.Hızır Hz.Musa’ya;

-Ben ne yaparsam yapayım yaptıklarım asla bana nedenini sormayacaksın der.

Hz.Musa’da kabul eder.Ancak yolculuk sırasında Hz.Hızır küçük bir çocuk görür gidip onu yakalar ve boğazını keser.Hz.Musa bu olayı görünce öfkelenir ve sözünden döner ve isyan eder.Hz.Hızır önce ses çıkarmaz ama yolculuğun sonunda Hz.Musa’ya ;

-Öldürdüğüm çocuk büyüdüğünde zalim bir kral olacaktı ve binlerce insanı katledecekti der ve Hz.Musa kalakalır…

Şimdi soru şu ; Hz.Hızır bu durumda katil midir? Teori de evet çünkü bir çocuğu hiçbir sebep olmadan durup dururken öldürüyor ama gelecekte olanı bildiğinden binlerce çocuğu ölümden kurtardığına göre hala Hz.Hızır’a katil diyebilir miyiz?

İşte Se7en bize bu soruyu soruyor aslında…Gerçekten kötülük dolu olduğunu düşündüğümüz şeyler yada masum görünen ve iyi olan şeyler gerçekten göründükleri gibi midir?

Balyoz sahneleri ;

Spacey abimizin polis merkezinde eli kanlı bir şekilde gelip 2 defa dedektif diye bağırmasına rağmen sesini duyuramayıp 3 defa adeta kükremesi ile karakolun dona kalması,

Film başlarken ki çalan parça (Nine İnch Nails / You make me closer to god)

Yatağa bağlı kurbanın aniden hareketlendiği muazzam gerilimli an…

Ve Son Söz : “Ernest Hemingway, ‘Dünya güzel bir yer ve de uğruna savaşmaya değer’ demiş.Ben cümlenin ikinci yarısına katılıyorum.” (William Sommerset)

Herkese İyi Seyirler…

Evren Özer’den Film Kritiği: En Kongelig Affaere (Yasak Aşk)

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 18 - 2017 zamanında yazılmıştır.

Kıta Avrupası’nın tarihi hep ilgi çekmiştir ki sebebi Kavimler Göçü ile başlayan demografik değişimlerdir.Özellikle Avrupa’nın sarı saçlı mavi gözlü nesilleri bu Kavimler Göçü’nün neticesidir.Tarih özelinde bakacak olursak Aydınlanma Çağı denilen toplumsal olarak kendini yenileme,Hristiyan otoritenin sorgulandığı bir nevi geriye itildiği bu süreç kıta Avrupa’sının çehresini değiştirmiştir… 

İşte tam bu noktada karşımıza Danimarka tarihi odağından kıta Avrupa’sının aynasına bakıyoruz.A Royal Affair dönem filmi olarak gayet başarılı bir yapım,kostümler olsun mekanlar olsun gayet doyurucu.senaryo tekniği (senaryo aşamasında Bodil Steensen-Leth’in yazdığı Prinsesse af Blodet adlı kitaptan yararlanılmış) ve kurgusu ile akıcılığı sağlıyor.Oyunculular göz doldurucu,yasak bir aşk hikayesi üzerinden Danimarka tarihinin bir kesitine şahit olmaktayız… 

Konu olarak ise; 

İngiliz Prensesi Caroline,1776 yılında Danimarka Kralı 7.Christian ile evlendirilir.Birbirlerini hiç görmeden evlendirildikleri için,Caroline eşinin akli dengesinin bozuk olduğunu ancak Danimarka’ya gittiğinde öğrenir.İkisi de çok gençtir.Ülkeyi yönetmek kralın görevidir ama genç kral çocuksu ve dengesiz hareketleriyle güven vermediği için tüm kararları kabinedeki bakanlar alır.  Christian’ın akıl sağlığı iyice bozulmaya başladığında saraya Almanya’dan özel bir doktor getirilir.Doktor Struensee,kralın güvenini kazanmakla beraber genç kraliçenin de aşkını kazanır.İkisi de özgürlükçü akımdan etkilendiğinden kralı yönlendirerek işkenceyi ve köleliği kaldırırlar.Halkın refahı için büyük atılımlar yapmaya çalışırlar.Bu durum kralın annesini, eski kabine üyelerini ile din adamlarını rahatsız eder.Doktor ve Kraliçe arasındaki gizli ilişkinin sarayda fark edilmesi an meselesidir ve dedikodular çıkmaya başlamıştır ve olaylar gelişir… 

A Royal Affair, Berlin Film Festivalinde Gümüş Ayı ödülüne layık görülmüş ve Danimarka’nın yabancı dilde Oscar adayı olarak Akademi’ye gönderilmiş. 

A Royal Affair kendi dönemindeki Rönesans akımının yazarlarından da ve şairlerinden de söz ediyor.Rönesans dönemindeki yazar ve şairlerin hem isimleri hem de yapıtlarından alıntılar yapıyor,dikkat çekiyor bir nevi kitap okuyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz ki bu çerçeve de film bize güzel bir panoramik ayna tutuyor dönemin içinde bulunduğu değişim rüzgarına… 

Mads Mikkelsen’den bahsedecek olursak Casino Royale ile tanıdım ki filmdeki kötü karakteri gayet başarılı bir şekilde canlandırmıştı.Daha sonra Die Tür ile değişik bir senaryo da kendini kanıtladı bence ki arkasına izlediğim Clash Of Titan,The Three Musketeers yardımcı rollerde muntazam bir oyunculuk çıkarmıştı.A Royal Affair’den sonra Jagten’i ben şahsen konu olarak beğenmedim ama oyunculuğu yine göz doldurucuydu.Doctor Strange ve Rogue One ile de yardımcı rollerine devam etti… 

Alicia Vikander kadın başrolde pek başarılıydı,önü açık gibi görünüyor.Bu filmden sonraki izlediğim filmleri Ex Machina (ben pek beğenmedim filmi ama kendi adına değişik bir deneyimdi) The Man From U.N.C.L.E (eğlenceli bir rolde başarılıydı) Jason Bourne (eh işte idare etti) şeklindeydi… 

Ve deli kral rolünde Mikkel Boe Følsgaard…daha önce onu Kvinden i buret (Kafesteki Kadın) da izlemiştim.Kendisinin rolü çok yoktu ama öyle bir büyüttü ki rolünü kısacık zaman diliminde filmin can alıcı sahnesinde damgasını vurdu.(ki o seri (3 film) ayrı bir inceleme konusu olur,tavsiye ederim.) Bu filmde de 2 başrolün yanında hiç de sönük kalmadı,kendi oyunculuğunu ve rolünü en az onlar kadar zirvede oynamış… 

İlgimi çeken hususlardan biri de filmin ismi…Orijinal isim En kongelig affære İngilizce çevirimi ‘A’ Royal Affair…’A’ hecesi belirsiz bir ismi nitelerken ‘The’ hecesi belirli bir ismi niteler.Bilinçli bir tercih gibi geliyor bana çünkü seyirciye ‘siz sarayda yaşanan bir yasak aşkı izliyorsunuz ya!(belirli) Derdim o değil anlattığım bambaşka bir şey(belirsiz)’ mesajını veriyor… 

Film bize bir ülkenin tarihini bugün bize anlatmaktan öte,hani toprağa bir tohum ekersin ve meyvesini bir zaman sonra verir ya! işte burada da tüm yaşananlar,bir fark yaratma,bir değişimi gerçekleştirme çabaları,bedeli ağır gibi görünse de ülke için hemen değil bir zaman sonra ve kalıcı olarak meyvesini vermesini anlatıyor.Danimarka tarihini (en azından aydınlanmaya giden sürecini),soylu sınıfı, aydınlanmanın toplumsal/siyasal kodlarını ve nedenini çok iyi aktaran bir döneme ışık tutmuş… 

Film seyirciye aydınlanma sürecinin içine düştüğü akıl tutulmalarını da çok güzel betimliyor.  Örneğin krala eğlensin diye siyahi çocuk vermek,Voltaire'nin siyahiler hakkında yazdıkları ile ayrı bir anlam kazanır.Film bize ayrıca Avrupa'da 1700 ve 1800'lerin hiç de öyle aydınlanmış,temizlenmiş bir çağ olmadığını gözler önüne sererken toplumun genelinin avrupa başkentlerinde dahi insanlık dışı şartlarda yaşamasını,sokakların b*k götürdüğü ve sıçanlardan geçilmediği,hijyen ve temizlik için teknoloji ve bilim gerektirmediği rezilliği gösteriyor.Hatta Alexandre Koyre bilim tarihi yazılarında rönesans ve aydınlanmanın ortaçağ gibi karanlık bir dönem olduğundan bahseder.Reformun yapılması kilisenin ve din adamlarının gücünü avrupa'da hem siyasal hem de toplumsal alanda 19. yüzyıl sonuna kadar kıramadığını söylemiştir. 

Filmde bir aşk üçgeni var.Öncelikle doktorla kraliçe arasındaki ilişki klişelerden çok az beslenerek yansıtılmış ve daha da önemlisi filmi bu aşk üçgeniyle kral-kraliçe-doktor ya da doktor-kraliçe aşkıyla doldurmamışlar.Öte yandan dönemin Danimarkası’nı (halkın b*k kokusuyla yaşamaya mecbur kaldığı, ülkeyi yöneten kabinenin halkın lehine hiçbir yasayı kabul etmediği,çiçek hastalığının önüne geçebileceklerken geçmeyip milletin ölümüne seyirci kalmaları,soysuz soylu ve ruhban sınıflarının ahlaksızlıkları) ayrıntılı olarak işlemeyi başarmışlar.Kralın değişimi de doktorun halkçılığı-devrimciliği de neticede dincileri yönetimden uzaklaştırmış,halkın lehine pek çok yasayı yürürlüğü geçirtmiş ki bu aşk üçgeninden iyi bir sonuç çıkmış diyebiliriz. 

Finalde ele geçirilen otoritenin ve gücün nasıl insanları bir ego havuzuna düşürdüğünü görüyoruz.Halkın için devrimler yapmak,halkın için yasalar yapmak seni bir yere götürse de kibir tuzağına düştüğün an seni halkın nasıl başaşağı edeceği ‘’ben sizden biriyim’’ desen de son pişmanlığın fayda etmeyeceği nasıl da dersvari bir sonla anlatılıyor… 

Son söz filmdeki bir replikten olsun Jean-Jacques Rousseau'un der ki; 

"insan özgür doğar ama artık her yerde prangalarda." 

Herkese İyi Seyirler…

Evren Özer’den Film Kritiği: Event Horizon (UFUK FACİASI)

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 26 - 2017 zamanında yazılmıştır.

90’lı yıllar…

Türkiye’ye teknolojinin yavaş yavaş uğradığı,toplumun internetle tanışmasına vesile olan yıllar…

Aynı zamanda bilgisayar kullanımın dünya üzerinde yaygınlaştığı ve film endüstrisinin görsel efekt kullanımına başladığı yıllar…

(Bu mevzuda aklıma takılan sorular var aslında…Takvimin başlangıcını ele alırsak 1400 sene düşünce ve felsefe üretmekten başka bir yapamayan insanoğlu nasıl oldu da 19.yy dan sonra inanılmaz bir teknolojik eşik atladı? Bu eşiği atlayan insanoğlunun beyni 1400 sene neden tekerlekten başka bir şey üretemedi? 100 yılda değişen insanoğlu mu yoksa evrenden bir katkı almış olabilir mi? Dünya dışı varlıklar var mı? Şahsen ben evren denen sonsuzlukta yalnız olduğumuza inanmayanlardanım…)

90’lı yıllarda bende teenage zamanlardayım,bilim kurgu filmi duyduğumda hemen kulak kabartanlardanım.Hele 1997 yılının Ekim ayında vizyona giren Contact filmini izleyince bir dumur olduğumu hatırlıyorum çünkü o  filmle başlar bence benim bilim kurgu hikayem.Çünkü o film bir başkaydı,elle tutulur gözle görülür bir uzay bilim açıklamasıydı,evrenle ilgili bilimsel sorular sorup cevap arıyordu hele Foster’ın o muazzam makineden düşüş sahnesi bana Nolan’ın İnterstellar’larındaki Cooper’ın kara delik sahnesinden düşüşünü hatırlatır hala…

Event Horizon Contact filminden sadece bir ay sonra 1997 yılının Kasım ayında vizyona girdi.Konu olarak ise,bilim adamı Dr.W.Weir(Sam Neill) tarafından icat edilen araştırma gemisi Event Horizon 1940 yılında mürettebatı ile kaybolmuştur ve tam 7 yıl sonra sinyal alınmıştır.Lewis and Clark adlı kurtarma gemisi ile Kaptan Miller(Laurence Fishburne -ki 2 sene sonra Matrix filminde de gemi kaptanı rolünde) komutasındaki ekip Event Horizonu bulabilmek için yollara düşer.Fakat bulduklarında ise kendilerini büyük bir süpriz bekler.Gemi bilindiği gibi değildir ve artık bir kalbi vardır.İnsanların aklını okuyup onları karanlık duyguları ile yüzleştiren birşey olmuştur…

Yapım yılı itibari ile zamanının ötesinde bir kurgusu var,senaryo bilimsellikle örtüşüyor özellikle uzay bükülmesi bahsi gayet anlaşılır biçimde tasvir edilmiş.Solucan deliği ifadesi yine Nolan’ın İnterstellar’ında da geçmişti.Makyaj konusunda zamanının ötesinde,gerçekten ürkütücü yüz ifadeleri uygulanmış,sesler ve müzikler (by Micahel Kamen) hususunda da gayet doyurucu bir çalışma yapılmış,irkitici…

Filmin korkutmak için güvendiği şey,senaryodaki karmaşa,çok yönlülük,akıl karıştırmalar ve sayesinde gelen gerilim.Başka bir başarısı ise görüntü kalitesi ve çekim teknikleri.Özellikle  kişilerin başına gelen hayaletlerle karşılaşma sahneleri gerçekten izlenilesi.Sam Neill’e ayrı bir paragraf ayırmak lazım.Üstad öyle bir oynamış ki sanki o cehennemi yaşamış,gözleri ve yüzü ayrı ayrı takılıyordu.Boyut değiştirip geri geldikten sonra ki halet-i ruhiyesi de dönüştüğü canavarı gözümüzün içine sokarcasına betimledi,çok iyi oyunculuk…

Aslında film bize bilim kurgu vaad etse de içeridiği aşk,gerilim,aksiyon temalarına ilaveten insan psikolojisinin en zayıf yerleri olan  din,günah,cehennem gibi spiritual konuları da işleyince çok yönlülüğü artıyor,haliyle odaklanacak birden çok konumuz oluyor ki bence senaryo bu açıdan çok derinlikli…

Bu filmle aynı dönemde vizyona giren başka bir bilim kurgu filmi olan Sphere ile benzerliği var gibi görünse de Sphere’ın Michael Crichton’un 1987 yılında yazdığı romandan uyarlama olduğu düşünülürse bir esinlenme olduğu düşünülebilir…

Cehennem tasviri konusunda bir açıklamaya ihtiyaç var.Filmde anlatılan cehennem kutsal kitaplarda yazan cehennem değildir şüphesiz.Zaten filmdeki bir replikte "cehennem sadece bir kelime" der.Cehennem tasvir için kullanılan bir kelime sadece.Gemimiz uzay zamanı büküp kara delikten geçtikten sonra şu andaki evrene kıyasla çok daha acı dolu,tasvir edilemez kötülükte bir paralel evrene gitmiş -ki bu cehennem kelimesi ile belirtilmiş- ve sonra neptün yakınlarında geri gelmiştir…

Özellikle iki sahne çok etkileyici ;

1.Kayıt cihazıyla evde dolaşan kurbanın,ameliyat masasında hayaletleri birini ameliyat (parçalama) ederken görmesi ve bunu sadece kamerada görmesi.Hayaletlerin kurbanı fark edip birden bire dönmesi ve kadının yok olana kadar acı çekip evin içerisine sindirilmesi…

2.Sam Neill'in mürettebattan birinin sırtına kanca bağladıktan sonra karnını yarıp içindekileri boşaltması,tabi biz boşalırken görmüyoruz ama boşaldıktan sonrasını görmek bile oldukça iç gıcıklayıcı…   Son Sözü Kaptan Miller ve mürettebatından  D.J.'ye bırakalım;

D.J.: Şu yardım sinyalini dinliyordum ve ben bir tercüme hatası yaptım galiba.

Miller: Devam et

D.J.: "Liberate me" dediğini sanıyordum "beni kurtarın". Fakat "beni" demiyor."Liberate tu-temet" "Kendinizi kurtarın." ve dahada kötüleşiyor.İşte galiba burada "ex inferis" diyor.

"Kendinizi kurtarın…Cehennemden."

Herkese İyi Seyirler…

Evren Özer’den Film Kritiği: Inception

Bayan Arıza tarafından Haziran - 28 - 2017 zamanında yazılmıştır.

Rüyalar…

Beynimizin bize oynadığı bir oyun mu?

Yoksa bilinçaltımızın gözlerimiz kapalı iken üçüncü bir göz vasıtası ile başka bir evrene kapı açması mı?…

İnsanlık tarihinin belki de en anlaşılmaz kavramı,üzerinde çokça kafa yorulan ama bir türlü gerçek gerçekliğine ulaşılamayan bir vaka…

Bazı insanlar –ki bende bu grubun içine girenlerdenim– rüya içerisinde rüyada olduğumuzu anlarız.Çoğu zaman da rüyanın sonunu merak eder ve rüya görmeye devam ederiz.Rüya da gerçek hayatta(!) yapamadıklarımızı çok rahat bir şekilde yaparız yani rüya alemi enteresan bir alem…

Aslında rüyalarımızı uyanmadan son 5 dakika içerisinde –ki bu evreye uykunun ram hali adı verilir- görürüz yani ne oluyorsa o son 5 dakika da oluyor.Ama bize o kadar uzun gelir ki bu süre,şehirden şehire göç ederiz,doğal afetlere maruz kalırız,uzaya bile çıkabiliriz bir nevi astral seyahat yani rüya görme hadisesi…

Nolan, The Prestige filmi ile sinema dünyasına öyle bir adım attı ki resmen zerk etti kendini o damara ve arkasından İnception gibi şaheser çekti.İnterstellar’la da resmen beynimizi kazıttı ismini…

Zor bir iş senaryo yazmak,film çekmek…Hele konu olarak daha önce pek de aklımızın yetmediği,hiçkimsenin görmediği bir hayal dünyası seçince iş acayip zorlaşıyor ama Nolan rüya ile ilgili öyle bir senaryo yazıp öyle bir film çekmiş ki bir kez izlemek anlamak için yeterli değil,1,2,3,4,5 kere izlemek gerekiyor çünkü bu film çok katmanlı ve çok ince detay bir çalışma,anlamayanlar bence bir kez daha izlemeli…

Filmin ismi İnception yani Başlangıç ve film öyle bir başlıyor ki bir fırtına kopuyor,sarıyor sonra bizi,sarmalıyor,içine çekiyor,bırakmıyor…

Olayların kurgusunu anlayana kadar zaten filmin ortasına geliyoruz –ki ilk kez izleyenler bence kafa karışıklığı yaşayacak- zaten final desen efsane ötesi,kafalar çok çok uzaklara gidiyor,sanki beynimize yumruk yemiş gibi oluyoruz…

Görsel efekt olarak üstdüzey filmleri elimden geldiğince sinema da izlemeye gayret ederim.İnception’da tersyüz olan şehir sahnesinde nefesimin kesildiğini farkettim,soluksuz bir sahne idi…(daha beterini de İnterstellar’ın kara delik sahnesinde yaşadım) Kırılan cam sahnesi,aracın köprüden senkronize halde düşme sahnesi,otel içindeki dövüş sahnesi,rüya katmanları arasındaki düşüş sekanslarının süper ötesi kurgusu ve temposu ile film başka bir seviyede…

Filmimizin konusu kısaca şöyle ;

Leonardo çok yetenekli bir hırsız olan "Dom Cobb" ile karşımızda.Uzmanlık alanı,zihnin en karanlık ve savunmasız olduğu rüya görme anında,bilinçaltının derinliklerindeki değerli sırları çekip çıkarmak ve onları çalmaktır.Cobb'un bu nadir insanlarda görülebilecek yeteneği,bu ender rast gelinebilecek mahareti,onu kurumsal casusluğun tehlikeli yeni dünyasında aranan bir oyuncu yapmıştır.Aynı zamanda bu durum onu uluslararası bir kaçak yapmış ve sevdiği herşeye malolmuştur.Cobb'a içinde bulunduğu durumdan kurtulmasını sağlayacak bir fırsat sunulur.Ona hayatını geri verebilecek son bir iş,tabi eğer imkansız…

Mükemmel soygun yerine,Cobb ve takımındaki profesyoneller bu sefer tam tersini yapmak zorundadır,görevleri bir fikri çalmak değil onu yerleştirmektir.

Christopher Nolan'ın Başlangıç'ın senaryosunu yazması on yılını almış.İnception bize sinema denen sanatın ne kadar sınırsız,ne kadar yaratıcı,ne kadar özgün,ne kadar evrensel,ne kadar hayret uyandırıcı,ne kadar fikir dolu ve ne kadar eğlenceli olduğunun apaçık kanıtı bence.Ayrıca film bize bundan yıllar sonra halen hakkında tartışılacak muazzam bir düşünsel labirent yaratıyor ki Nolan'ın prodüksiyon şirketi Syncopy'nin logosunun bir labirent olduğuna şaşmamak lazım…

Bir eleştirmen olan Roger Ebert'in film hakkında yazdığı "Önemli olan hikayenin ne olduğu değil,o noktaya nasıl geldiğimiz"  sözü bence film için kısa bir açıklama,size filmin başını, ortasını ve sonunu tasvir edebilirim ama işin asıl püf noktası bu noktaların hiçbiri bütününün nasıl oluşturulduğuna dair size bir ipucu vermemesi ne yazık ki…

Başlangıç diğer filmlere nazaran iki katı kadar özel efekte sahip fakat bu efektler hikayeye hizmet ediyor,hikaye efektlere değil! işte tam bu noktada oyuncu seçimleri devreye giriyor ve Nolan bence burda da turnayı gözünden vuruyor nitekim;

Leonardo DiCaprio,şiddetli suç duygularından yakınan,gittikçe gerçekliğin gerçekliği üzerine olan kontrolünü kaybeden Cobb rolünün iç karmaşasının hakkını veriyor.Joseph Gordon-Levitt,araştırmacı Arthur rolünde Leo ile atışmakla kalmıyor,son yılların en heyecan verici ve yaratıcı kavga sahnesini sunuyor.Oscar'lı Fransız aktris Marion Cotillard,Cobb'un esrarengiz ve haklı olarak öfke dolu eşi Mal rolü ile filmin duygusal yapısını oluşturuyor.Burada bir parantez açmak istiyorum filmdeki aşk fenomeni üzerine şöyle ki;

Aslında film aşk fenomenine özgün bir bakış getirmese de ,aşk ve rüya benzerliğini muhteşem bir anlatımla vurguluyor.Romantik bir ilişkiyi ‘iki kişinin kendilerine ait bir dünya kurması’ olarak tanımlamak ta mümkün aslında ama bu kendine ait bir dünya yaratıp,orda yaşamak fikri filmde gerçekten apartmanlardan,köprülerden,denizlerden ve yollardan oluşan,fiziksel anlamda gerçeğe yakın bir alan yaratmak olarak gösterilmesi Nolan’ın muhteşem hayalgücünün eseri…

Karakterlerin isim seçimleri de akrostiş;

D ominic Cobb

R obert Fischer

E ames

A rthur

M al

S aito

Yani DREAMS…(Rüyalar)

Finali konusunda birkaç kelam edeyim…

Cobb 4.katmanda Mal ile yüzleşip vicdanını temizlemiş bir şekilde uçakta uyanıyor yani 0.katmanda,evine gidiyor ve totemini son bir kez döndürüyor.

Soru şu; 0.katmanda acaba gerçekte midir yoksa başka bir rüyada mı?

Cobb döndürdüğü totemine bir daha bakmadan çocuklarına koşuyor yani o saniyeden sonra Cobb için bu katmanın 0 veya 4 olmasının bir önemi yok.O karısının vicdan azabından kendini kurtarıp çocuklarına kavuşmayı istiyor ve bunu başarıyor.Başka birşeyi umursamıyor artık.O yüzden totemine bir daha dönüp bakma gereği duymuyor.Totemin devrilip devrilmemesi de kameraya yansımıyor ama son kertede totemin hızlı ve durmaksızın deviniminde ufacık da olsa bir sendelediği beliriyor ki bence Cobb gerçeklikte tabi Nolan burda kararı bize bırakıyor…

Bu filmden çıkardığım rüya tezlerime gelince ;

Rüyalar;

*Katmanlardan oluşuyor

*Bu katmanlar iç içe geçmiş durumda ve en son girilen katman rüyanın ram hali

*Rüyada zaman kavramı izafi ve en dış katmandan başlayarak üstel bir artım söz konusu örneğin 1.katmanda saniye 2.katmanda saat 3.katmanda gün 4.katmanda ay veya yıl gibi

*Rüyada bir ‘duran’ımız var ve bu ‘duran’ımız sürekli hareket halinde

*Rüyada herkesin ‘duran’ı kendine özgü ve özel,başkası kullanamıyor

*Rüyada ‘duran’ımız hareketini ve devinim halini bırakırsa biz de aslında ölmüşüzdür.

Bu filme bir de tasavvufi yönden bakacak olursak ta enteresan şöyle ki ;

Hz.Mevlana ‘Rüyadaki suretleri gerçek bil,hayal sanma bedensiz bedene sahipsin,tenden çıkmaktan korkma!’ diyor…

Ayrıca tasavvufa göre ; ‘madde misaldir,misalin misali olmaz,eşya son surettir.Kopyanın kopyası ilim olmaz,onlar Hz.Adem’in ruhuna değil,çamuruna; kopyasına bakarlar.’ der…

Hz.Mevlana bu konuya şöyle bir açıklama getiriyor ;

‘’Dünya oyundur yani gölge oyunu,gönlümüzdeki varlıklar dışımızda bir aynaya yansıyor.Biz bunun seyrine dalıyoruz,esasında gölgelerdir nitekim gönlü sıkıntıda iken en güzel gölge bizi avutmuyor,demek işin aslı bizde imiş.Bizdekinin aslı da erenin gönlünde bu oyun bozulacak.Hiçkimse hangimizin gölgesi daha güzel diye yarış yapmıyor.Bu gölge oyununda kim birinci olur ki? Gölgeleri oynatandan başka…’’

Araf konusu da işleniyor filmde…

Araf filmde şöyle tanımlanıyor ; rüya içinde rüya kademeleri ilerledikçe geri dönememe tehlikesi beliriyor ve buna ‘Araf’ta kalmak’ deniyor…

İşin ilginci bu konu Kur’an da geçiyor.Kur’an da A’raf arfın çoğulu ve yüksek bir yer demek.A’raf Kur’an tefsirlerinde Cennet ve Cehennem arasında kurulu olan sur olrak zikredilmekte.Zaten bu kelime bir sureye de adını vermiş.Bir ayeti de şöyle ;

46.Ayet ‘’İkisi (cennet ve cehennem) arasında bir sur A’raf üzerinde de bir takım adamlar vardır.Cennet ve Cehennemliklerin hepsini simalarından tanımaktadırlar.Cennetliklere ‘’Selam olsun size!’’ diye seslenirler.Onlar henüz cennete girmemişlerdir ama bunu ummaktadırlar’’…

Buna ilaveten Hz.Muhammed (S.A.V.) bir hadisinde ‘’İnsanlar uykudadır,ölünce gözleri açılacak’’ demiştir…

Nolan senaryoyu yazarken acaba hiç İslam dini ile ilgili bir kişiye veya bir kaynağa başvurmuş mu? Meraktayım…

Herkese İyi Seyirler…

Evren Özer’den Film Kritiği: Taare Zameen Par

Bayan Arıza tarafından Haziran - 19 - 2017 zamanında yazılmıştır.

Çocuklarımız,geleceğimiz…

Onlar bizim ışığımız,hayatlarımızın gülü,dikeni…

Onların çocuk olduğunu unutmadan,yaşadıklarının ruh dünyalarına etkileri üzerine düşünmeden yapacağımız her hata kendi dünyalarında onarılması zor tahribatlara yol açacağı muhakkak bu sebeple onlara karşı tüm sözlerimizi ve davranışlarımızı özenle seçmeliyiz.Onların bazı davranışlarının bir hastalıkla bağlantılı olup olmayacağını araştırmakta ailenin görevleri arasında bence örnek olarak Disleksi…

Peki Disleksi nedir?

Disleksi ; Kişinin normal veya üstün zeka düzeyinde olmasına rağmen okuma,yazma ve dil becerilerinde problem yaşamasına sebep olan özel öğrenme bozukluğu diye tanımlayabiliriz.

İşte tam da bu konuya parmak basan bir film bu Yerdeki Yıldızlar…

Amir Khan her zaman ki gibi konuya öyle bir parmak basmış ki efsane bir oyuncu olduğu aşikar üstelik bu hastalıklar ilgili benim hatırladığım başka bir film yok.Hastalığı ve tedavi aşamalarını Khan çok iyi tanımlamış ve öyle güzel dersler ve diyaloglarla anlatmış ki çocukları böyle olan ailelere resmen rehber olmuş…

Khan’ın dediği gibi ‘5 parmağın 5’i de bir değil,birbirlerine benzetmeye çalışırsanız kırılırlar veya balığa ağaca tırmanmayı öğretemezsiniz,o yüzer’…

Nankör insan her şeyin fiyatını bilen,fakat hiçbir şeyin değerini bilmeyen insandır.Değer bilmek eğitimle olur.Eğitim sistemi eğer sistemli,planlı ve programlı olmaz ezberci zihniyete yenik düşerse verilecek eğitim hayalgücü ile büyüyen çocuklara değil robotlaşmış beyinlere hizmet eder.Sorgulamak fiili bence eğitim sisteminin olursa olmazı olmalı çünkü sorgulayan beyin çalışmaya,daha iyisini bulmaya,insanlığa hizmet edecek bir beyne götürür ki Khan bence bu filmde bu noktaya olanca gücüyle eleştirisel olarak yığın yapıyor.Film bize ön yargıların ve ezberci eğitim sisteminin eleştirisini sunuyor.Kahraman çocuğumuzun başarısı filmin sonunda yüreğimizin derinliğine kadar sizi etkileyecek not sistemine mahkum edilmiş ve yeteneklerine göre mesleki eğitimin olmadığı ve çocukların at yarışına dönüştürüldüğü sistemi eleştiriyor…

Film çok güzel ders verici diyalogları,araya serpiştirilen ufak müzikler ve çocuk oyuncusunun hayal dünyasına çok iyi yansıtan sahneleri ile bence bir başyapıt.Ağızda hoş bir tat bıraktığı aşikar.Finali de ağlatan cinsinden…

Bollywood’un Oscar’ı olarak bilinen Filmfare ödüllerinde En İyi Film dalında ödüle layık görülmüş.İşin ilginç yanı  2 saat 42 dakikalik filmde başrol oyuncusu Amir Khan'in 1 saat 12 dakikadan sonra filme dahil oluyor…  Filmin yapımcılarının verdikleri bir röportajda filmin asıl ilham kaynağının disleksi hastalığı değil de okulda kötü performans gösteren ünlü Japon film yönetmeni Akira Kurosawa'nın çocukluğu olduğunu söylemişler.Yönetmenimizin amacı "okul akışına uymayan bir çocuk" hikayesini anlatmaktı.Kurosawa'nın biyografisinden öğretmenin bir öğrencinin hayatını nasıl değiştirebileceği alıntısı da alınmış senaryoya… 

Filmin çocuk oyuncusu Darsheel Safary,film için seçildiğinde okuduğu okulun yönetiminden okuldan ve derslerinden fazla uzak kalacağından dolayı itiraz gelmiş.Yönetmen Amir Khan Darsheel konusunda ısrar edince,derslerinden geri kalmaması için özel hocalar tutularak kişisel dersler verilmiş.Filmin büyük bir finans kaynağını buna ayırmak zorunda kalmışlar…

Müdürün söylediği, "geçici bir öğretmen, bu çocukta kalıcı bir hasar bırakmaz umarım" sözü önemli şöyle ki ;  

Bazen hayatında kalıcı olduğumuz çocuklarla sağlıklı ilişkiler kuramıyoruz.Onların endişelerini,heyecanlarını bazen de problemlerini anlayamıyoruz.Mesele geçici ya da kalıcı olmakta değil,mesele bir çocuğun ruhuna dokunmakta.O resim yarışması sahnesinde öğretmenine sarılışı ile bir çocuğun bir yetişkine sevgiyle güven duyması önemli olan…

Gerçek hayat acımasız,rekabete dayalı bir dünya.Herkes çocuğu dereceye girsin,birinci olsun istiyor.Doktor,mühendis,yönetici vs.olsun istiyor.Her çocuğun kendine özgü yetenekleri, kapasitesi ve hayalleri vardır ama aileler acaba bunların farkında mı? Her çocuk farklıdır.Er ya da geç hepsi bir şekilde öğrenir.Her birinin kendi öğrenme hızı vardır.Bence bunları unutmadan çocuklarımıza kulak vermeliyiz…

Çocukları ile diyalogları yanlış giden anne babaların sorumluyu bulmaları için aynaya bakmaları gerekir.Artık çocuğunu değil de aldığı notları sevmeye başlayan özellikle anne/babalar var maalesef.Eğer bir çocuğunuz varsa ve çocuğunuz aslında sizin de çok yanlış bulduğunuz ama sosyal dayatmalar sonucunda şeytanın avukatlığını yapmak zorunda kaldığınız sosyal ortama ait beklentilerin altında kalıyorsa ve aranızdaki ilişki sevgiden nefrete doğru yol alırken kendinizden utanmaya başlama sürecindeyseniz bu filme kulak verin derim…

Çocuklarımıza devamlı negatif elektrik vermekle ilgili eski bir teori var ayrıca hikayesi de ;

Güney Pasifik'teki Solomon adalarında yaşayan köylüler eğer baltayla kesmek için fazla büyük bir ağacı kesmek isterlerse özel bir teknik uyguluyorlarmış.Özel güçleri olan ve woodsmen denilen adamlar 30 gün boyunca şafak vaktinden güneş batana dek ağaca bağırıyorlar,çığlık atıyorlarmış.Bu süreç sonunda ağaç ölür,kendiliğinden yere yıkılırmış.Teori,şiddetli şekilde aktarılan tüm olumsuz duyguların,ağacın ruhunu öldürdüğü yönünde.Adalılar bu yöntemin her zaman işe yaradığını söylüyor…İşte o kadar keskin bir ayrıntı  bu negatif bakış açısı.

Filmin finalinde her şey yoluna girer,yaz tatili için ailesi çocuğu almaya geldiğinde arabaya binmeden son bir defa koşar ve sarılır öğretmenine.Öğretmeni de onu havaya fırlatır,yer yüzündeki yıldızlardan biri daha gök yüzüne yükselir film biterken.Çünkü her çocuk ışıl ışıl bir yıldız.Gökyüzünde parlamaları için tek ihtiyaç biraz ilgi biraz sevgi…

Bu esnada bir şarkı çalar,sözlerini de yazayım tam olsun… aç kapıları,çiz perdeleri.rüzgâr bağlanmış.hadi onu salalım. al uçurtmalarını,al boyalarını.hadi baştan yaratalım gök kubbeyi.

neden bu kadar endişelisin?

doğanın emrinde,bir misafirsin sen burada.dünya sadece senin için var. keşfet kendini.öğren kim olduğunu.sen güneşsin. ışık saç.

sen nehirsin,bilmiyor musun? nehir gibi ak, yükseklere uç.mutluluğu bulduğun yerde gayeni de bulacaksın.

neden bu kadar endişelisin?

doğanın emrinde,bir misafirsin sen burada.yorgunluk hüzündür.

tazelik keyif verir.

hayat, pamuk helva gibidir.umut ve hayallerden yapılmış.

tadına bak.avuçlarında topla.

susamışsan eğer köşe başında bir yağmur bulutu bulacaksın.

kimsenin yoluna çıkmasına izin verme.

potansiyelin uçsuz bucaksız,

tıpkı gökyüzü gibi…

 

Herkese İyi Seyirler…

Evren Özer’den Film Kritiği: Mad Max (FURY ROAD)

Bayan Arıza tarafından Haziran - 15 - 2017 zamanında yazılmıştır.

Einstein ‘3. Dünya Savaşı'nı bilmem ama insanoğlu 4.Dünya Savaşı'nda taşlar ve sopalarla savaşır’ demiş…

Sanırım yönetmen George Miller 1979 Mad Max / 1981 Mad Max 2 / 1985 Mad Max 3 filmleri ile 3.dünya savaşı sonrası hakkında akıl yürütmesi yaparak su ve benzin doğal kaynakları üzerinde insanoğlunun birbirleriyle olan amansız savaşı nasıl olur sorusuna cevap bulmaya çalıştığı kanaatindeyim ki bilgisayar oyunları oynayanlar bilir ‘Fallout’ oyunu sanki bu film serisinin başka bir tezahürü…

Konu olarak şöyle ;

Ailesi öldükten sonra post-apokaliptik Avustralya’da safi hayatta kalmak için çabalayan Max (Tom Hardy),şiddet ve acımasızlık dolu bu dünyada masum bir gruba yardım etmek zorunda kalır.İlk başta Max’in motivasyonu kendini koruyabilmektir,fakat zaman içinde Max’in içinde tekrar bir yaşam sebebi ve ümit oluşur…

Filmi izledikten sonra kendinizi yorgun hissedebilirsiniz (orijinal sesinden ve yanınızda oksijen tüpü bulundurun,nefesiniz kesilebilir) çünkü Miller kendi fütüristik dünyasının ve hayalgücününün sınırlarını zorlamış,kendi kafasında tüm kareleri saniye saniye çekmiş,bizim filmi nasıl göreceğimizi bile düşünmüş ve tüm detay çalışmaları hala kafamızda oynatacak kadar kaliteli bir yapım çekmiş.Özellikle belirli sahneleri X2 forward tarzında hızlandırması çok etkileyici muhteşem düşünülmüş bir ayrıntı ve geçmişteki Mad Max filmlerinde de aynı tarzı görüyoruz.Miller bu filmin bir saniyesine bile heba etmek istememiş ve bu yönüyle bence başarmış.Renk ve ışık seçimleri, araba tasarımları, kaotik atmosferi, kostümleri, kamera açıları vs.her yönüyle komple bir film üstelik filmin sadece %20’si digital efekt %80’i dublörler ve maketler yardımıyla çekildiğini düşünürsek Miller’ın nasıl bu filme özendiğini kanıtlayabiliriz.Film 6 ay ve 450 saatlik çalışmanın ürünü,hatırlatayım…

Bu noktada tek eleştirim senaryonun derinliğine dair.Sanki hikayede eksik olan unsur felsefi altyapısının olmaması.Altmetinlerdeki didaktik mesajlara aksiyondan kaçmayalım diye sanki biraz özen gösterilmemiş gibi…

Oyunculara ve karakterlere bakarsak ;

Hardy ‘Bane’ karakterine adeta can vermiş.Miller’ın Mel Gibson’dan yarattığı Max karakterinden daha ‘Cool’ olduğu aşikar ki ciddi,sert ve zeki üstelik Miller aslında Bane karakterine değil kıyamet sonrası hayatı anlatmaya çalıştığından Max karakterinden ayrı bir kişilik tanımlaması yapmış.Hardy aslında bence çift bir kişiliğe sahip.Konuşkan değil,dövüş konusunda yetenekli,silahlarla arası çok iyi,vurdumduymaz ama inanılmaz derecede duygusal.Onun duygusal yönlerini ortaya çıkaran kişi ise tabii ki de Furiosa. “Max’in tek derdi eve dönmek ama bir ev yok.Sessizlikten,acıdan ve yıkımdan başka bir şey yok.İnsanlığın kalmadığı bir yerde yaşıyor ama onu yine de istiyor.Ancak,bu dünyada ilişkilerin bir bedeli var.” diyor Hardy…

Hugh Keays-Byrne ‘İmmortan Joe’ şimdiye kadar gördüğüm en iyi kötü karakterlerden biri.O tok sesi dağların ve kayaların aralıklarından yankılandıkça ürkmemek elde değil. (Nolan’ın Batman serisindeki Hardy’nin canlandırdığı ‘Bane’ karakterine aşırı benzettim) Arızalı davransa da zeki,pratik ve tam bir Hasan Sabbah! Kendi yuvası da adeta Alamut Kalesi…

Theron ‘Furiosa’ karakterine cuk oturmuş.Saçları kazıtmış,donuk bakışları ve atik davranışları,soğukkanlılığı,sorunlara olan pratik çözümleri ile harika bir oyunculuk çıkarmış.

Filmin müziklerini yapan Junkie XL'den bahsetmeden olmaz.Filmi rahatlıkla başka bir levele atlatmış diyebiliriz.Özellikle kovalamaca sahnelerindeki alev çalan gitarist ve davul ordusu çok yaratıcı aslında film kendi müziğini üretiyor desek bence doğru bir tespit olur o kadar içine sinmiş…

Filmin ‘Tema’larında bakacak olursak ;

Bence temel tema hayatta kalmak ve Max içinde aynı şekilde.Bu tema serinin ilk 3 filminin de ana teması.Çevresel çöküş ve ahlaki gerileme bu ana temanın etrafına serpiştirilen yan elementler.Miller bir açıklamasında ‘hayatta kalmak kilit noktadır.Bence bunun nedeni amerikan western'inin amerikan sinema tarihinde temel olarak daha iyi bir parça olmasıdır’ demiştir.

Buna ek olarak yan temalar intikam,dayanışma,yurt ve kefaret kavramları.Bunların merkezinde de yurt var bence.Max’ın evi yok edilmiş,Furiosa diğerleri tarafından evde tutulmuş  ve diğer beş kadın çocuklarını büyütmek için yeni bir yurt arayışına girmişler.Tüm bu karakterlerin arasındaki dayanışma ile intikam duyguları kabarmış ve yol boyunca kefaret ödemek zorunda kalmışlardır.

İlginç ayrıntılar ise ;

* Hardy Mel Gibson’la bir öğle yemeğinde bir araya gelmiş ve Max rolü ile ilgili tüyolar almış.Mel Hardy’ye bu rolün onun için biçilmiş kaftan olduğunu söylemiş ve başarılar dilemiş.

* Hardy’nin giydiği ceket orijinal üçlemedenin son 2 filminde Max’ın giydiği ceketin birebir kopyasıdır.

* Hugh Keays-Byrne (İmmortan Joe) 1979 yapımı Mad Max filminde de oynamıştır.

* Theron saçlarını kazıtınca ‘Yeni Başlayanlar İçin Vahşi Batı’ filminde peruk takmak zorunda kalmıştır.

* Miller devam filmi yapılacağını belirtti öyle ki Hardy ile 3 tane daha Max filmi yapacağını söyledi ve ilk devam filminin adının da ‘Mad Max : The Wasteland’ olacağı söyleniyor.

* Miller filmi 3D IMAX bir uçak yolculuğu esnasında sessiz bir ortamda izlemiş.

* Film için devasa bütçesi nedeniyle 3.500 hikaye tahtası yaratıllmış,binlerce aksesuar ve kostüm tasarlanmış.Daha önce görülmemiş çapta lojistik bir operasyonla,oyuncu kadrosu, yapım ekibi ve 150 adet el yapımı taşıt 120 gün boyunca çok sayıda birimle birlikte gerçek bir Yol Savaşı sahnelemek için Namibya çöllerinde gezmiş…

Son Söz ; Witness Me,What A Lovely Day,I Live I Die I Live Again…

Herkese İyi Seyirler…

Evren Özer’den Film Kritiği: The Revenant

Bayan Arıza tarafından Haziran - 12 - 2017 zamanında yazılmıştır.

Eğer ben bir yönetmen olsaydım bu filmi çekmek isterdim…

Ortada bir intikam teması var ama İnaritu bu temaya öyle bir ruh katıyor ki canlı bir organizmayı izliyoruz hissiyati veriyor…

Bu hissiyat bence şudur ki ; hiçbir sahnede dışarıdan izleyen bir seyirci değilsiniz.Sanki olayın içindeki galip de,mağlup da,kurban da,katil de sizsiniz…ve öyle bir yoğunluk ki de bu çıkmak ne mümkün,büyüsüne kapılıyorsunuz bu auranın…

İnaritu’nın Birdman’daki performansı için de şunları yazmıştım ;

‘’bir hollywood eleştirisi…yitirilen popülerlik yeniden kendini kabul ettirme çabası…ağır bir dram…mahvolan bir hayat…hayal ve gerçekle karıştırılmış bir yaşam…biraz şizofrenik biraz alaycı biraz vurdumduymaz biraz da inat…keaten ve nortan'dan üst seviye oyunculuk…yönetmen olarak sıradışı bir performans…ilgi çekici değişik sıradışı bir film…ama meraklısına…kamera kullanımı çok beğendim…içsel ve dışsal açılar çok iyi ayarlanmış…konu olarak pek bana hitap etmedi ama sanatsal olarak kendini aşmış…oscar alması bence sanatsal olarak değerlendirilmiş…biraz da oscar eleştirmenleri bu filme oy verirken içinde hollywood dünyasının içinde bulunduğu kısırdöngüye bir selam yollamışlar…herkese hitap etmeyen çoğu izleyicinin yarısında çıkacağı ama izlemek isteyenleri sanatsal olarak tatmin edecek bir film…’’

Ne kadar da haklıymışım,İnaritu hep tarz filmlerin adamı…bir derdi var ve hep bu derdini anlatmayı herkesin izleyeceği bir tarz da değil de sinemasal kültüre sahip insanların anlamasına yönelik çabalıyor,belki de hep başarılı olmasının sebebi de budur ki bu yönüyle de Zeki Demirkubuz’a benzetiyorum.Zeki usta da Masumiyet ve Kader filmlerinden sonra ki tüm filmlerinde hep bir şeyler dert anlatma çabasına girdi…

Filmimiz gerçek bir hikayeden uyarlama (Michael Punke'ın kaleme aldığı The Revenant: A Novel Of Revenge kitabından) konusu ise şöyle ;

Hugh Glass kürkleri için hayvanları avlayan bir kuruluş için çalışan deneyimli bir tuzakçıdır. Fakat avlandıkları bölgelerde kendilerinden başka hem yerli Kızılderililer hem de Fransız birlikleri kol gezmektedir.Bir av ertesinde bir boz ayı tarafından ölümcül bir biçimde yaralanan Glass'ı, yavaşlamamak adına ekibi ölüme terk eder.Fakat bölgeyi herkesten iyi bilen avcı Glass hayata tutunur ve yavaş da olsa yaraları iyileşir.Zira yaşama tutunması için oldukça geçerli bir sebebi vardır… 

Film 9 ay süren bir çalışma ve hiçbir bilgisayar efekti yok.2 defa yapımcı ve yönetmen değişmiş,yapım ekibinin bir kısmı zorlu doğa koşulları nedeni ile filmi bırakmış,doğa ile inanılmaz mücadele edilmiş,kamera lensleri soğuktan çatlamış (ki karakterlerin nefes alıp verirken kameranın buğulanması, olan boz ayının kameraya nefes alışı görsel olarak bir ince detay) ve neticesinde kartpostallık görüntüler elde edilmiş yani ortaya basit bir intikam filmi çıkacakken epik bir başyapıt çıkmış…

Film bize 1823 Amerika’sının benzersiz güzelliğini,gizemini ve tehlikesini yansıtıyor ayrıca sadece hayatın değil, onurun,adaletin,inancın,yuvanın ve ailenin içgüdüsünü keşfetmemizi sağlıyor.Film bizi yaşama içgüdüsünün ne kadar güçlü ve terk edilemez olduğu fikriyle donatıyor bence…

Enteresan bir detay ; filmin ortalarında konuya dahil olan kızılderili vardı işte o kızıldereli aslında kamyoncuymuş.Konuştuğu dil ise kendi diliymiş.Çiğ çiğ bufaloyu yediği sahne gerçekmiş ve o ölü bufaloyu tek başına bitirmiş.Leonardo da gerçekten o ciğeri zor da olsa yemiş ama ‘uzun süre tadını ve yaptığımı unutamadım’ demiş.

Gerçekte ise de Hugh Glass ayı tarafından saldırıya uğradıktan sonra sağ kalmayı başarmış. Arazide bırakıldıktan sonra geri dönmesi 6 hafta sürmüş ama filmin aksine,döndüğünde yine çok ağır yaralıymış ve uzun bir süre ayağa kalkamamış.Yol boyunca çok sayıda kurt, böcek,çiğ balık vs.yemiş.Geri döndüğünde kendisini bırakan Fitzgerald ve Hawk'ı affetmiş, sonrasında Fitzgerald'ın peşine düşmüş ancak o daha bulamadan Kızılderililerle olan bir çatışmada ölmüş… 

Yani kısaca "beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir." temalı film diyebiliriz..,

Herkese İyi Seyirler…

Evren Özer’den Film Kritiği: İyi, Kötü ve Çirkin

Bayan Arıza tarafından Haziran - 9 - 2017 zamanında yazılmıştır.

İyi, Kötü ve Çirkin… 

Biz insanlar ‘’İyi’’ miyiz?  Biz insanlar ‘’Kötü’’ müyüz?  Biz insanlar ‘’Çirkin’’ miyiz? 

Bu üç tanımlama da aynı Einstein’in uzay,zaman,mekan izafi teorisi gibi…  Kime göre ‘’iyi’  Kime göre ‘’kötü’’  Kime göre ‘’çirkin’’… 

Bakış açılarının hayatımıza yön verdikleri apaçık bir gerçek.İyiliğimizde, kötülüğümüzde, çirkinliğimizde bakan gözlere göre değişiklik gösterir ve kıyaslanma mecburiyeti hissedilir.İnsan, hayatı boyunca hep birileriyle karşılaştırılır tüm erdemleri de bu karşılaştırmaya tabi tutulur… 

Yönetmen Sergio Leone’de tüm bu erdemler üzerine çok kült bir western çekmiş ki izlemeye değer.Western'in barut ve tütün kokulu o atmosferine ilk defa bu filmle şahit olacağınızı söylersek yanılmış olmayız bence.Üstelik yönetmenin kamera açıları,sahnelerdeki özenli anlatım,detaylı çalışma,uzun ve efsane müzikler normal bir western filminden uzak bir İtalyan işi ki tüm bu western furyasının sadece 3 sene sürdüğünü düşünürsek çok başarılı bir filme imza atmış Sergio Leone…  Konuya dönecek olursak ;  Tuco (çirkin),üzerine ödül konulmuş bir kanun kaçağıdır.Keskin nişancı Blondie (iyi) adlı kovboyla işbirliği yaparak kasabaları dolaşmaktadırlar.Tuco'yu kanun adamlarına teslim eden Blondie,ödülü alıp Tuco'yu asılmaktan son anda kurtarmaktadır.Bir kasabada işlerin ters gitmesi üzerine ortaklıkları bozulur.  Melekgöz (kötü) lakaplı Sentenza ise Bill Carson adında büyük miktarda altını ele geçirmiş eski bir askerin izini sürmektedir.Tuco'nun çölde Blondie'yi öldürmek üzere olduğu bir anda Bill Carson'la karşılaşmaları tüm planları değiştirir.Carson, altınları İç Savaş'ın hareketli olduğu bir cephede mezarlığa saklamıştır.Ancak Tuco mezarlığın yerini,Blondie ise mezarın adını öğrenebilmiştir.Mecburen işbirliğine tekrar dönen ikili altınları aramaya koyulur.Sonunda üçünün yolu altınların olduğu yerde birleşir. 

1964 – Bir Avuç Dolar  1965 – Birkaç Dolar için  Ve 1966 – İyi,Kötü,Çirkin 

Aslında çok güzel bir üçleme,ilk 2 filmde çok güzel antrenman yapan Sergio Leone çıktığı maçın finalinde kupayı kaldırmıştır kanımca,seri halde izlenmesi halinde bir spagetti western tarzında nirvanaya ulaşmış gibi hissedebilirsiniz.Bu filmi vahşi batının kurak ve ıssız çöllerinde susuz geçen uzun bir yolculuktan sonra Amerikan iç savaşının kanlı ve dehşet dolu atmosferinde yol almaya ve sinemanın büyüsüyle uzun bir astral seyahate çıkmak gibi düşünün derim… 

Akılda kalanlar ; 

Filmin başındaki on dakikalık yürüme sahnesi ve finalde genç Clint'i görmek… 

Filmin başındaki düello sahnesinde Eastwood’u rakibinin bacak arasından gösteren kamera açısı… 

Mezardaki efsane düello sahnesi… 

Leone bu filmde çoğu western filminde yer alan modernize olma,toprak düşmanlığı,intikam,kan davası,çetenin kasabayı istilası veya adalet kavramlarının hiçbirine yer vermemiştir,çok daha temel bir konu olan ‘paraya’ odaklanmıştır ki serinin 2 önceki filmi ile kendi epiğini yaratmıştır. 

Filmdeki üç karakter için analiz yapacak olursak ;  İyi (Clint) : kendini toplumdan soyutlamış,yalnızlığı seven,hiçbir ahlaki ya da siyasi bir inancı olmayan,ama kendine göre bir adalet duygusuyla hareket eden karakter…  Kötü (Lee Van Cleef) : toplumsal yaşantıya adapte olmuş,iş hayatında (adam öldürme) kibar,nazik,görgü ve ahlak kurallarına uyum gösteren,zamana göre hareket etmesini,güçlü tarafın yanında olmasını bilen ve para için herşeyi yapabilecek karakter…  Çirkin (Eli Wallach) : köylülüğü ve fakirliği yüzünden toplumdan dışlanmış ve hor görülmüş, kaba saba,bencil,haydutluğu benimsemiş,kişisel zevk ve ihtirasları peşinde koşan,toplum ve ahlak değerlerini hiçe sayan ve bunlarla dalga geçen karakter…  İlginç ayrıntılara gelince ;  *Sergio Leone ve Eli Wallach çekimde fransızca konuşarak anlaşabilmiş.  *Ecstasy Of Gold (ki bu müziği Metallica konser girişi olarak kullanıyor) sahnesindeki köpek,Eli Wallach'tan habersiz salınmış,tepkisi zaten görülebiliyor.  *Clint Eastwood Blondie'yi oynadığı tüm rollerde giydiği poncho'sunu ne temizlemiş ne de yıkamış.Ayrıca filmde giydiği kostümlerin yedekleri olmadığı için Eastwood çekimden otele döndüğünde ilk iş kıyafetlerini gardroba kaldırırmış.  *Tuco'nun silahçıya girdiği sahne tamamen doğaçlama,Eli Wallach silahlarla haşır neşir birisi olduğu için o sahnede senaryoya bağlı kalınmamış. 

*Eli Wallach filmin çekimlerinde, altınların çantadan kürekle vurulunca kolayca açılması için kullanılan bir şişe asidi kafaya dikerek içmiş ve zehirlenmiş farkında olmadan. 

*Filmin ilk 10 dakika 30 saniye'si diyalogsuz.  *Köprüyü havaya uçurma sahnesinde Sergio Leone köprünün havaya uçurulma işinin başlaması için "tamam" emrini veriyor walkie talkie'yle ekibe,ama diğer ekipten biri de telsiz kanalına girip ‘tamam,devam’ diyince, yüzbaşı yanlış sinyali alıyor ve köprüyü havaya uçuruyor orada ne kamera var ne de başka bir şey.Buna sebep olan ekip amiri,hemen arabaya atlayıp kaçıyor,Leone'nin moral yerlerde,adamı kovuyor.Yüzbaşı gelip askerler köprüyü tekrar tamir etsin,tekrar uçururuz diyor Leone'ye ama bir şartla kovduğu adamı geri aldırttırıyor.  *Clint Eastwood ve Eli Wallach arasında boy farkı uçurumu yüzünden ikisini aynı karede çekmekte zorlanılmış.  *Mezarlıkta,Tuco'nun yanlış mezardan çıkardığı iskelet, aslında vasiyetine öldükten sonra bir filmde rol almak istiyorum diyen bir ispanyol aktrise ait ve bu mezarlık İspanya Burgos'ta. 

*Haftada 6 gün 12-14 saat çalışılmış.Oyuncuların herbiri replikleri kendi anadillerinde kayıt altına alınmış daha sonra dublörler ingilizce metni okumuşlar görüntünün üzerine.Bazı sözcüklerin italyanca yada almancada daha uzun olması yüzünden ingilizce repliklere eklemeler yapılmış.  * Filmdeki bütün askeri ekipman, bilhassa top ve döner canonlar gibi demirbas ispanya askeri müzesinden ödünç alınmış.  Son Söz ;  Mezarı açıp altın çıkarma sahnesinde Clint’den efsane replik; 

"Dünyada 2 çeşit insan vardır dostum,elinde dolu bir silah olanlar ve mezar kazanlar,sen kazıyorsun" 

Herkese İyi Seyirler…

Evren Özer’den Film Kritiği: 12 Angry Man

Bayan Arıza tarafından Haziran - 5 - 2017 zamanında yazılmıştır.

12 Öfkeli Adam

Önyargı ve Objektiflik…

Birbirleriyle tamamen zıt kavramlar…

İlki nesnel bir duyumsadan uzak,bireysel düşüncelere hapsolmuş bir beynin ürünü…

İkincisi ise toplumsal değerleri içselleştirmiş,özgür düşüncenin dışa vurum tezahürü…

İşte bu kavramlara istinaden 1957 yapımı sadece $ 340.000 bütçeyle çekilen harika bir şaheser 12 Angry Men…

Kısaca konu şöyle ;

Latin Amerikalı bir genç adam,babasını öldürdüğü gerekçesiyle cinayetle suçlanır.Sanığın kaybettiğini söylediği bir bıçak ise cinayetin işlendiği odada bulunmuştur,gencin mahkemeye sunduğu savunma zayıftır ve olan biteni duyduklarını söyleyen pek çok tanık vardır.Sanık suçlu bulunduğu taktirde idama mahkum edilecektir.Jüri sonuçları pek de şaşırtıcı değildir.12 jüri üyesinden sadece sekiz numaralı jüri üyesi Davis 'suçsuz' hükmü yönünde oy vermiştir.Davis’in jüri üyelerini ikna etmeye çalışması esnasında her jüri üyesinin 'suçlu' kararı vermesinin arkasında ise,aralarında yabancı düşmanlığı,kanuna aşırı güven, çoğunluğa uyma,geçmişle hesaplaşma gibi farklı kişisel sebepler olduğu ortaya çıkacaktır.

Sadece 3 oda içerisinde çekilen 12 jüri üyesinin beyin fırtınasına şahitlik ediyoruz.Film mahkeme salonunda başlıyor,gecekondu da vaki olan bir cinayet var ve katil olarak maktülün oğlu…oğlun babası ile ilişkisi fena halde kötü,yaşadığı yer bir kenar mahalle ve tanıkların hepsi aleyhinde ifade veriyor dolayısıyla oklar hep onun üzerinde.Mahkeme karar için 12 ‘seçkin’ insanı 3 odalı bir yerleşkeye gönderiyor.Bir oylama yapılacak ya herkes ‘suçlu’ yada herkes ‘suçsuz’ diyecek yani ya idam ya beraat…

Ve oylama yapılır 11 kişi suçlu derken (kendi bildiklerini okumak bkz. dunning kruger sendrom) sadece Davis suçsuz der.Davis aslında filmde bir aydını temsil ediyor.’Suçlu’ diyenlerdeki dogmatizm ve önyargıyı gören Davis ‘suçsuz’ diyerek oğlun bir gecekondu da yaşamasının (ki insan suçlu veya katil olarak doğmaz onu suçlu veya katil yapan çevresidir,yetiştiği ortamdır) cinayet işlemesi için yeterli olmadığını,tanıkların vermiş oldukları ifadelerinin de cinayet işlemek için yeterli olmadığını düşünüyordu.Aslında Davis ‘suçlu’ diyenlerin çok keskin ve kesin yargılarından (insanların çoğunluğa göre hareket etmesi,bir nevi sürü psikolojisi) rahatsız olmuştu çünkü "birini ölümle cezalandırmak için suçlu olduğunu kesinlikle bilmek gerekir" diye bence içinden geçirdi.Davis böyle bir tavır içine girince ‘suçlu’ diyenlerden sert bir geri dönüş aldı çünkü onlara verdikleri kesin yargıdan ‘şüphe’ duymak gerektiğini hatırlattı…

Şüphe : Dogmatik düşünenlerin nefret ettiği adeta kapana kısıldıkları bir açmaz.Dogmatikler verdikleri kararlara umursamadan körü körüne inanıp üstünde fazla durmayan insanlardır.

Önyargı ; Devamlı yapılan yanlış davranış tipi,zenginler yoksullara,patronlar işçilere,sağcılar solculara vs…ki bence olayları nereye çekerseniz çekin,önyargı gerçeği hep saklar…

Zaman içinde şüpheci düşünen kesim önyargılı düşüncelere rastladığı zaman bunu düzeltmek ister.İşte filmde Davis gecekondulular hakkında söylenen önyargısal sözlere tepkisini objektifliği ile bertaraf etmeye çabalıyordu.Bu gerçekliği onların suratlarına tokat gibi çarpan soruları ile yanıldıklarını gösterdi adeta onların kişiliklerini sarstı üstelik bu 12 kişinin de katil dedikleri oğlan ile ilgili şahsi düşünceleri vardı ve özel olarak seçilmişlerdi.Film bize önyargı ve dogmatizmin cehaletin bir ürünü olduğunu gösterip her zaman şüpheci olmamız gerektiği mesajını fevkalade güzel bir şekilde aktarıyor…

Davis’in mottosu bence : En büyük güç düşüncedir ve bir düşünceyi asla zor kullanarak yok edemezsiniz.Yapabileceğiniz tek şey karşıt bir düşünce ile onu ortadan kaldırmaktır diyebiliriz.

Filmdeki 12 ‘seçkin’ insan ile ilgili birkaç cümle söylemek gerekirse;

1.Numara       : Toplantıyı yöneten ve grubun aklı başında elemanlarından biri.

2.Numara       : Gıcık ses tonuyla sürekli pastil yiyen,sert çocuk diye dalga geçilen biri.

3.Numara       : Grubun kötü adamı,kendi oğluna olan öfkesini başkasının oğlunu öldürerek dindirebileceğini sanıyor,bu da yetmezmiş gibi kaba saba biri.

4. Numara      : Terlemeyen adam ( ama ne hikmetse Henry Fonda'nın arka arkaya sıraladığı sorular karşısında terleyip mendiliyle alnını silmek zorunda kaldı) ve çocuğun suçsuz olabileceğine en son ikna olanlardan ama 3. ve 10. numara gibi kötü niyetli değil,şahitlerine inanan biri.

5.Numara       : Grubun en kibarı,sinirlenmek hiç yakışmıyor.Varoşlarda büyümüş ve sustalı bıçağın nasıl kullanıldığını iyi bilen biri.

6.Numara       : Kendisi bir işçi ve işte olmadığı her saniyeyi kar olarak görüyor.Büyüklerine saygılı ve bağırarak konuşulmasını sevmeyen biri.3 numaralı jüri üyesini bu sebeple dövüyordu az daha,

7.Numara       : Grubun en lakayıt karakteri.Maça yetişmek için toplantının bir an önce bitmesini istiyor ve çoğunluk yönünde karar veriyor.Ayrıca sürekli havanın sıcak olduğunu

vurgulayan biri.

8.Numara       : Esas adam,delil yetersizliği olan bir dava sonucu genç bir çocuğun idam edilmesini engelliyor.Davanın devam etmesini sağlayan biri.

9.Numara       : Grubun en yaşlısı,8 numaralı üyeye ilk desteği kendisi veriyor ve sonuca direkt etki eden biri.

10.Numara     : Ön yargılı,kenar mahallede yaşayanların alayı suçludur diyerek hakkında yeterli delil olmayan bir çocuğu gözünü kırpmadan ölüme gönderen biri.

11.Numara     : Saatçi abimiz,kibarlığı ve düzgün telaffuzu ile dikkat çekiyor.kibarlığı ailesinden aldığını belirten biri.

12.Numara     : Genelde geyik yapıyor.Doğru düzgün karar da veremiyor.3 numaralı jüri üyesi bunu sürekli karar değiştirdiği için tenis topuna benzeten biri.

İlginç bir detay vereyim çoğu insan karakterlere odaklanmış ancak hava durumu,odanın koşulları,oturma düzeni,çalışmayan vantilatör…amerika en sıcak ve bunaltıcı günlerinden birini yaşıyor ve filmin ortalarına doğru bir oylama daha yapılıyor ve 6 suçlu 6 da suçsuz sonucu çıkıyor.Oylamadan sonra kısa süreli bir sessizlik oluyor bir anda hava değişiyor ve yağmur başlıyor.Boğucu sıcak yerini serinletici yağmura veriyor.Işıkların açılmasıyla da filmin başından beri en az 3-4 kez çalışmadığı gösterilen vantilatör çalışmaya başlıyor.Sidney Lumet 6-6 eşitliğinde işlerin değiştiğini,adaletin ya da vicdanın çalışmaya başlamasını mizansende ki bu değişikliklerle çok güzel veriyor ki Sidney Lumet bu film çekerken yaşı sadece 33… 

Akılda kalan sahneler ;

*Henry Fonda’nın cinayet bıçağının aynısını masaya saplaması ve jüri üyelerinin şaşkınlığı…

* 3. jüri üyesinin laf olsun diye seni öldüreceğim diyerek kendi tezini çürütmesi…

* Don't / Doesn't düzeltmesi…

* Filmin başında 11 suçlu 1 suçsuz oyuyla tek başına olan Davis’ken neredeyse bir buçuk saat sonra jüri üyelerinin masadan birer birer kalkmasıyla suçlu oyu kullanan jürinin masada tek başına kaldığını görmemiz…

Kısaca adalet sisteminin mekanizmalarının nasıl berbat bir biçimde işlediğinin,jüri sisteminin ne denli adaletsiz olduğunun,kolaycılığın,umursamazlığın,ezberciliğin, ön yargının ne denli berbat sonuçlara gebe olabileceğini çok güzel bir şekilde yansıtan filmi izleminizi tavsiye ederim.

Son Söz : ''Önyargıları kırmak kolay değildir o yüzden adalet ayrıntıda gizlidir."

Evren Özer’den Kadın Kokusu (1992) / Scent of a Woman

Bayan Arıza tarafından Haziran - 2 - 2017 zamanında yazılmıştır.

Aslında uzun süredir indirdiğim filmler arasında idi.Çoğu zaman yüzüne bile bakmadım.Belki de ismine takıldım.Aynı yıllar evvel Dövüş Kulübü filmine verdiğim önyargılı karar gibi.O filme de aynı defansı koymuştum ama bir arkadaş ‘oğlum filmin dövüşle bir alakası yok,izleyince anlayacaksın’ demişti ve haklıydı,David Fincher önderliğinde,Pitt ve Norton eşliğinde bir sinema şaheseri izledim.Aynı duygu içime hasıl olmuş gibi sanki bana hitap etmeyecek gibi geliyordu üstelik film hakkında ne bir yorum ne de bir fragman izlemiştim.Yapım yılı da 1992 olunca çoğu kere es geçiyordum.Afişinden de pek bir hazzetmedim.Tüm bu olumsuz bakış açılarımdan dolayı artık bu incelemeyi yazmak bana farz olmuştu,hakkını verme zamanı… Al Pacino’nun unutulmaz bir karakter çizdiği film,aslında 1974 yapımı İtalyan Profumo di Donna’nın yeniden çekimi…

Filmimizin konusu ise şu şekilde ;

Bir kolej öğrencisi olan Charlie,paraya ihtiyacı olduğundan kör bir adama,bir nevi 'bebek bakıcılığı' yapmaya razı olur ama iş,umduğu kadar basit olmayacaktır.Çünkü Emekli Albay Frank Slate’in haftasonu için çok özel bir planı vardır. Bu plana yolculuk,kadınlar,iyi bir yemek,birinci kalite şarap,tango,limuzin ve ne yazık ki bir de 45’lik dahildir.İşin kötüsü,bunları yaparken Charlie’yi yanından ayırmaya da hiç niyeti yoktur… Bazı filmler vardır usta,sanki önce adamı bulmuşsundur sonra senaryoyu yazıp filmi çekmişsindir.Bence önce Al Pacino diye bir adam bulmuşlar,üstüne bundan bir kör yaratalım üstelik asker olsun yanında da gazi,sonra da intihar eşiğine getirip bir film çekelim demişler… Bazı filmler insana sözler bırakmıyor.Sadece hissediyorsunuz o film bittikten sonra içinizdeki o boşluğu.Sizi alıp başka yerlere götüren ve geri getirirken bir parçanızı orda bıraktıran bir film bu.Küllerinden yeniden doğmak gibi.Neden mi? Şöyle ki ; Albayımız en başta demir gibi sert,kuralcı,dediğim dedik çaldığım düdük bir tip üstelik kör olması hasebiyle eski hayatını özlediğinden – ki sonradan kör oluyor- o birine dokunmadıkça başkalarının ona dokunmasına istemiyor.Ama Charlie ile zaman geçirmeye başlayıp ona alıştıkça yönetmen bize ince bir ayrıntıya dikkat çekiyor.Albay tam intihar edeceği sırada Charlie’ye kendine dokunulmasına izin veriyordu.Yani Charlie albayımızı kendiyle geçirdiği süre zarfında yumuşatmış ve yönetmen bize albayın kalbinde kötülük olmadığını bize göstermeye çalışmıştı.Bir diğer dikkatimi çeken husus albayımızın ‘Ha-Ha’ gülüşü,ancak bu gülüşün ne anlama geldiğini intihar etme teşebbüsü sırasında anladım.O ana kadar albayımız her dalga geçtiği hatta kendini aşağılayan sözlere karşı ‘Ha-Ha’ derken veya en azından ‘Ha’ derken intihar teşebbüsünde bulunduğu gün öyle bir gülüş göremedik çünkü albay aslında o gün üzgün ve bu dünyadan gitme ihtiyacı içinde idi.Charlie albayı o çok iyi repliği ile hayata döndürdüğü anda o meşhur gülüş yine ekrandaydı.İşte o an o gülüş bizi yeniden albaya bağladı…  Buna ilaveten evine iş görüşmesi için gelen öğrencisiyle ta filmin başında ilk karşılaşmalarındaki konuşmalarından başlayan mutlak hakimiyeti ve istisnasız,kararlı bir şekilde koruduğu mesafesi,ona yardım ederken,ona bir şeyler öğretirken,ona öğütler verirken,ona veda ederken,ona kızarken de aynı istikrarla devam eder ve biz bu karaktere aynı anda hem nefret dolduk,hem acıdık,hem merhamet ettik,hem "vay be, helal olsun" da dedik.Al Pacino karakteri öyle güzel doldurmuş,öyle güzel yüklemiştir ki yeri gelir de o kadar diktatör tavırlarına rağmen,değneğiyle sağda solda duran sandalyelere çarpa çarpa yürürken veya hayatının belki de en keyifli zamanını geçirip tango yaptığı bayanın ardından gözleri dolu,o anları beyninde düşünceli şekilde yeniden yaşarken ya da gittiği şükran yemeğinde ailesi sayılan yakınları tarafından istenmeyen,iğneli bakışlara maruz kaldığında ona için için ağladık… Al Pacino’nun koca film boyunca bir an olsun kör olmadığını ele verecek şekilde bakmıyor.Özellikle "elindeki silahı ver" kavgasının yapıldığı sahne ve sondaki disiplin kurulu konuşması sahnesinde çok uzun süre kamera suratına odaklandığı halde hata yapmıyor.Kör ve yaşlı bir adamın genç ve güzel bir kadınla tango yapması nasıl bir histir acaba? Filmin bir yerinde başını bir kadının saçlarının arasına sokup o kokuda boğulmaktan bahseder albayımız ve o tango sahnesinde dans ettiği kadın yalnızca kokusuyla fark ettiği bir kadındır.Bütün dans boyunca o sabun kokusu ( tedavülden kalkmış "ogilvie sisters" markalı bir sabundur bu.Filmin bütün büyüsü de zaten burada saklıdır.Artık üretimden kalkmış bir koku,gerçek bir kadın kokusudur şimdiki kadınlarda bu koku olamayacağına göre şimdiki kadınlar,elbette ki filme göre,beş para etmez.) burnuna dolmaktadır,saçlarından gelen koku da.Hatta kız duyduğu heyecandan hafif terlemiştir de mutlaka ve albayımız bunun kokusunu da duymaktadır.Tüm bu kokular albayımızın çok sevdiği o güzel kadınlardan biriyle hem de kendi cennetinde tango yaptığını bence yönetmen tarafından betimlenmiştir. Özellikle o otel odasında yaşananlar hayat kadar gerçekti.Albay bir kadını tarif ederken üstelik sadece kokusundan yola çıkarak bunu yapması gören bir insandan çok daha iyi hissedebildiğini aslında görmek eyleminin izafi bir kavram olduğunu bize hatırlattı.Albayın görmeyen gözlerindeki derinlik ve o derinliğin içerisinde hissettikleri gerçekten umutlarımızı kovalarken yorulduğumuzda veya hayatı sorgulamaya başladığımızda albayın o görmeyen gözlerini çıkarmalı ve o gözlerle bakmalıyız dünyaya.Aslında bu film insanın her zaman zorluklarla  karşılaşacağını ama bunları aşmaktan başka seçeneğimiz olmadığını gösteriyor… akılda kalıcı sahneleri ; Ferrari deneme süreci sahnesi Tango sahnesi – çalan şarkı Por Una Cabeza- Finaldeki muhteşem disiplin kurulu konuşma sahnesi replikleri ise ; Hiç kapıldın mı o hisse, gitmek istersin hani, Ama aynı zamanda da kalmak gelir içinden. Bana bir John Daniels söyle, Sanırım Jack olacaktı, Kaç senelik arkadaşımın ismini bana mı öğretiyorsun? Hayatımda pek çok dönüm noktasında karar vermek zorunda kaldım.Doğru yolun hangisi olduğunu her zaman biliyordum…Ama hep diğer yolu seçtim.Neden mi? Çünkü çok zorlu bir yoldu. Hayatım boyunca bacakları değil de, elleri boynuma dolanan bir kadın aradım… (ki filmin son sahnesinde ortaya çıkan tarih öğretmeni de o kadın…Al Pacino"nun tasvirini en iyi yaptığı,yalnızca kullandığı kokuyu değil,boyunu,posunu ve saçının rengini de doğru bildiği bu kadının Al Pacino"ya aşk dolu bakışları da bu düşüncemi pekiştirmiştir.Zira ilk kez karşılaştığı bu kadının 1.70 boyunda ve kızıl saçlı olduğunu görmeden ve dokunmadan doğru bilen albayımız kadının da kendisinden çok hoşlandığını hissetmiş olmalı bence.Ayrıca eve döndüğünde -her zaman kavga ettiği- küçük kıza sevecen yaklaşımı da, bu yeni filizlenen aşkın etkisiyle olsa gerek.) Biraz da çuvaldızı kendimize batıralım. Biz erkekler duygusallıklarımızı,hislerimizi olduğu gibi ortaya koyarız kanımca erkek mantığı şövalyelik yapma ihtiyacı,erdemlerinden vazgeçmediği zaman çok daha delikanlı hissettikleri üzerine kurulu ve nitekim zayıf olduğumuz durumlarda bunu saklamak adına ağlamak yerine kendilerini öfkeli ya da kızgınmış gibi gösterme çabalarımız,işte albayımızın finale kadar ki durumu da bu tespit üzerine inşa edilmiş gibime geliyor… Müzikler Thomas Newman'a ait ve bu filmi izlerken Esaretin Bedeli filminin müzikleri kulaklarınıza benzer gelebilir çünkü o filminde müzikleri aynı adama ait.İki filmin arası sadece 2 yıl bu filmde Newman sanki ısınma turu atmış… Al Pacino'nun o kadar harika bir ses tonu var ki,dublajlı izlemek ona hakaret olur.Hele finaldeki konuşma sahnesinde,öyle bir konuşuyor ki tüyleriniz diken diken oluyor.O ses tonundaki eminliği ve kendine olan güveni fazlasıyla hissediyorsunuz.İlave olarak Al Pacino bu film için 4 ay körler okulunda kalmış ve role o kadar çok çalışmış ki bir noktaya sürekli baktığı için gözleri bozulmuş ve filmden sonra gözlük kullanmaya başlamıştır. Ayrıca Al Pacino canlandırdığı kör rolü ile En İyi Erkek Oyuncu heykelciğini sonuna kadar hak ederek kazanmıştır… Herkese İyi Seyirler Dilerim…