Moonspell Konser Kritiği (20 Kasım 2016 Dorock XL)

Bayan Arıza tarafından Kasım - 21 - 2016 zamanında yazılmıştır.

Portekizli metal devi Moonspell, Opium, Awake, Ruin & Misery, Ravenclaws ve Full Moon Madness gibi en önemli şarkılarını içeren Irreligious albümünü 1996'da yayımladı ve bu albümün 20. yılını bazı festivaller ve konserlerle kutluyor. Bu kutlamalara İstanbul'u da dahil edince hem onları 2. kez izleyelim istedik; hem de konseri merak etmeye başladık.

Bir gün öncesi Sepultura yorgunluğu nedeniyle istediğimiz halde ön grup "Sülfür Ensemble"a yetişemedik ki o kadroyu da çok seviyoruz, hepsi bizim jenerasyon. Radical Noise, Antisilence, uçk grind. Hepsini defalarca canlı izlemişliğimiz var. Bu konser Pazar değil de Cumartesi olsaymış tadından yenmezmiş. Neyse mızmızlanmayı bırakıp, biletin hakkını fazla fazla veren Moonspell'e teşekkür ediyor, yazıya dönüyorum.

22.00'de başlayacağı söylenen konser için 22.30'da Dorock XL'deydik ve Sülfür Ensemble sahneden inmişti.

23.00 gibi Portekizli Fernando ve ekibi sahneye çıktı. Tabii ki onlardan beklediğimiz gibi muhteşem bir sahne şovu ile. Bitmesini istemediğimiz bir konser oldu. Zira neredeyse bütün hitlerini çaldılar. Seyirci de muhteşemdi. Tüm şarkılara eşlik edildi.

Gotik grubu olmalarından kelli o atmosferik ve teatral havayı fazlasıyla soluduk. Hele hele Vampiria'da "n!'oluyouz ulan?" dedik. Çünkü sahnede bir vampir vardı.

Ziyadesiyle müthiş konserdi. Arka arkaya tüm o bildiğimiz ve sevdiğimiz şarkıları çaldılar. Mekân da doluydu ve yine yaş ortalaması yüksek, gelenler de harbi Moonspell fanlarıydı.

Sahneye yine bir dansöz çıkardılar (olmazsa olmazlardan):P

"Alma Mater" ile konser biter mi? Bitmez tabii. Ardından da klibine özellikle tav olduğum "Everything Invaded" geldi.

Ayrıca Vokalist Fernando Riberio muhteşem bir sese sahip. Kendi kategorisi içinde en güzel sese sahip vokallerden biri.

Moonspell'i bir kez daha izlememize vesile olan Dorock XL ekibine teşekkürler. Çok keyifli konserdi, eyvallah.

Sepultura Konser Kritiği (19 Kasım 2016 Garaj İstanbul)

Bayan Arıza tarafından Kasım - 21 - 2016 zamanında yazılmıştır.

Sepultura'yı 3. kez, Max ve Igor kardeşleri ise ilk kez izlediğim konserdi. Yeni Melek'e yıllar önce geldiklerinde ve tam bir sene önce hatta geçen sene doğum günümde yine Garaj İstanbul'da izlediğimizde çok keyif almıştım. Evet neticede Sepultura'yı Sepultura yapan bu biraderler değil mi? Evet! Ama bu konser "Roots" albümü konseptli olduğu için Motörhead ya da Celtic Frost cover'ı yerine Arise'dan, Beneath the Remains'den, Chaos A.D'den şarkılar dinlemek leziz olurdu diye düşünüyorum. Artık kanımca telif hakkından mıdır yoksa sadece albümü komple çalıp bir başka şarkı çalmamaları gerektiğinden mi bilemiyorum. Yardırdılar tabii o ayrı. Yine de keyifli konserdi. Yine olsa gider miyim? Yok artık diyorum. Üçledik işte daha ne olsun:)

Roots çıkalı da 20 yıl olmuş. Haliyle tüm eski tayfa oradaydı. Yaş ortalaması 35 diyelim bari de şey olmasın:)

Çok kısa sürdü, nasıl başladı bitti anlayamadık. Zamanında başladı. 22.00 olmadan konser bitti. Sanırım konser camiasında bir ilktir bu kadar erken evlere dağılmak. ki biz dağılmadık, oradan da kesmediği için Dorock'a gidip en sevdiğimiz cover grubu olan Razor dinledik. Ertesi güne Moonspell'e gideceğimiz için çok yorgun olmayalım filan demiştik ama hepsi nafile oldu. Boyun tutuldu, ayaklar şişti, ses kısıldı, sarhoş olundu 🙂

Şimdi sözlük'e baktım da arkadaşın biri muhtemel set list demiş ki bi kısmı tutuyor.

muhtemel setlisti

-ıtsári -roots bloody roots -attitude -cut-throat -ratamahatta -breed apart -straighthate -spit -look away -dusted -born stubborn -jasco -ambush -endangered species -dictatorshit -procreation (of the wicked)

-ace of spades -song played from tape -canyon jam

Kultur Shock Kritiği (5 Kasım 2015, Nublu İstanbul)

Bayan Arıza tarafından Mart - 6 - 2015 zamanında yazılmıştır.

Evet efenim yine bir Kultur Shock kritiği ile karşınızdayım. 15 aydır konsere gitmemiştim. Ama Kultur Shock söz konusu olduğunda akan sular duruyor. Evdeki şartları zorladım ve kendimi yine sahne önünde buluverdim. Çünkü Gino ve tayfasını çok seviyorum ve artık aileden biri oldular benim için. 

Konser mekânı ilk kez Kultur Shock sayesinde gittiğim Nublu idi. Daha çok caz gruplarının sahne aldığı bir yer olduğundan, benim de cazla çok haşır neşirliğim olmadığından henüz orayı tecrübe edememiştim. Doğrusu bu ya, Kultur Shock için doğru bir mekân seçimi değildi. Özellikle eski adıyla Balans'ta, Ghetto'da hatta Roxy'de izlemişliğim oldu onları, burası onlar için biraz küçüktü. Sahne, kalabalık ve çok enerjik bir grup için ufaktı. Merdivenli oluşu da sıkıntılıydı. Ancak yine de her şey çok çok güzeldi. O daracık yerde pogo yapıp, göbek atmayı yine başardık 🙂

Yeni albümleri IX'den de çaldılar. Eski albümlerden de çalarak bizi mest ettiler. İlk aklıma gelenleri sıralayayım hemen: İstanbul, Nadija, Country Muhammed, Hashishi, Sarajevo, God Is Busy, May I Help You, Duna ve olmazsa olmaz Zumbul, Mastika, King for today, Home, Unamerikan, Rage Aginst Old Age, Tamni Vijalet, Tutti Frutti:) 

Yaş ortalaması orta şekerdi. Gençler çoğunluktaydı ama bizim gibi orta yaşın başındakiler hatta bizden daha da büyük izleyiciler de vardı. Hepimiz şarkılara eşlik ettik. Boşnakçam her gün daha da ilerliyor :=) "vratiti se" demek istiyorum kendilerine 🙂

Amy ve Paris yine harikaydı. Her konserde olduğu gibi bu konserde de mütevazilikleri ve samimiyetleri göz kamaştırıyordu. Resmen kulaklarımızın pasını sildiler. Biliyorum defalarca söyledim ama iyi ki varlar iyi ki!

Malt Konser Kritiği (10 Ocak 2014: Kadıköy Sahne)

Bayan Arıza tarafından Ocak - 12 - 2014 zamanında yazılmıştır.

Kadıköy Sahne’deki ilk konser deneyimimizi Malt ile yaşamış olduk, pek leziz oldu nitekim. Efenim, Kadıköy’de canlı müzik yapılan mekân sayısı az olduğundan ve sevdiğimiz gruplar genellikle Taksim’de sahne aldıklarından açıkçası bizim için son zamanlarda konserler hayâl olmuştu. Evimizin Anadolu yakasında olmasından dolayı ve Taksim’in gitgide kaosa dönen hali sebebiyle hiç yolumuz oraya düşemiyordu. Özellikle o betonlaştırılmış iğrenç halinden sonra görmek bile istemiyorduk.

Web siteme etkinlik eklemek için Biletix’teki konserlere göz atarken Malt’ın Kadıköy konseri haberini gördüm. Görünce de hemen atladım tabii. Hem de Kadıköy Sahne’yi bir tecrübe edelim diyorduk.

Konser mekânı tam Shaft’ın karşısında kalıyor sayılır. Üstteki gişeden de etkinliklere bilet alabilirsiniz. Biz şahsen konser günü biletimizi aldık. Biletix hizmet bedeli alıyor, gişeden aldığınızda hizmet bedeli de ödemiyorsunuz. Aklınızda olsun.

Bir merdivenle aşağı hemen iniyorsunuz. Giriş, çıkışlar kolay. Vestiyeri var. Vestiyere kışlık ne varsa bıraktıktan sonra içeri geçtik. 22.30’da başlaması gereken konser 23.00’te başladı. Cuma olduğundan ve geç başlayacağını bildiğimizden 22.40 gibi mekâna geçerek sahne önü sayılabilecek bir noktada yerimizi aldık. İçerisi geniş sayılır. Tek dezavantaj içeride kolon olması. O kolonlar da olmasa mekân daha da geniş olurmuş. Taksim’deki mekânlara göre -hele ki en son Anathema konserinde yaşadığımız rezalet Garajİstanbul tecrübesinden sonra- burası cennet gibi geldi. İçerisi havadar sayılır, çok basık değil, ışıklar güzel, en azından Garajİstanbul’daki gibi ısıtmıyor, sadece ışık veriyor:) Ulaşımı kolay, müzik sistemi güzel. Garsonlar sürekli olarak “bir şey içer misiniz?” diye tepenize binmiyor. Tipik Kadıköy kibarlığı mevcut yani. Canınız ne zaman isterse o zaman içiyorsunuz. Şişe bira 15TL. Bu da uygun sayılır. Kaldı ki biz sürekli Kadıköy’de Zincir’e gidiyoruz. Orada canlı müzik olmadığı halde 9-10TL bira. Burada canlı müzik olduğundan ve alkole yapılan zamlardan sonra bira fiyatı çok gelmedi açıkçası.

Malt çıkana kadar Türkçe rock gruplarının şarkılarını dinledik, Şebnem Ferah, Vega, Kurban, Radical Noise, Dejavu, Feridun Düzağaç, Hayko Cepkin, Manga vb.

Nihayetinde 90’lı yıllarda “Badluck” grubunun solistliğini yapan, radyo ve televizyonların tanınan simalardan Cenk Durmazel, Barış Ertunç ve Cenk Turanlı’dan oluşan pek sevdiğimiz Malt sahne aldı. Davulda soyadını hatırlayamadım ama adı Gerçek olan sıkı bir davulcu vardı. Hemen alışmıştı Malt şarkılarına.

Malt 2005’te kuruldu. 2007’de “Kendi Adını Taşıyan İlk Albüm” ve 2010’da “Arıza” adlı iki albüm çıkarttılar. Yine bu leziz iki albümden şarkılar ve Nilüfer ile ortak söyledikleri “Ara Sıra Bazı Bazı”yı da dinlemiş olduk.

Hangi şarkıları çaldılar? Eh iki albümden de dolu dolu bi’sürü şarkı dinledik zevkle. Aklıma gelenleri hemen sıralayanzi:  ilk albümden katır, portakal, dolmuş, deprem, gezegen, motor, aşkın gözü, gol; ikinci albümden en sevdiğim Malt şarkısı olan neanderthal, olmaz, yangın, yeniden, arıza, doldur, evdeymiş ve vefat eden arkadaşları için yazdıkları kapıya yazdır. Yine “Mutlu” da sahneye bi sürü kişi çağırdılar ve halay çekilerek “ben mutluyum ulan” diye bağırıldı:)

Çok kalabalık değildi içerisi –böyle olmaması da iyiydi-. Sıkış tepiş bir durum olmadığından konser de keyifli, mutlu ve eğlenceliydi.

Yaş ortalamasını çok kestiremedim. Çünkü, yeni jenerasyon da vardı. 22-23 yaş diyelim. 90’lı yıllar tayfasından yaşı kemale ermiş bizim gibi tipler de vardı. Ama kaliteli bir seyirci grubuydu. Taksim’dekilerle kıyaslayınca gayet düzgündü insanlar. Yani düşünsenize eviniz Anadolu yakasında, sevdiğiniz grup neredeyse ayağınıza kadar gelmiş, eh gitmemek olmaz:)

Şahsen biz bundan sonra Kadıköy’de izlicez gruplarımızı. Redd umarım yakında bir konser verir de onları da orada izleriz. Mekânı bir gün siz de tecrübe edin efenim. Sevgiler…

Anathema Konser Kritiği (2 Kasım 2013, Garajİstanbul)

Bayan Arıza tarafından Kasım - 6 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Ülkemizde büyük bir hayran kitlesine sahip olan ve yakında Türk vatandaşlığı vereceğimiz İngiliz grup Anathema, Gold’N Strings etkinlik sersinin ilk konuğu olarak akustik bir konserle 2 Kasım 2013 Cumartesi günü Garajİstanbul’daydı.

Kurulmasının üzerinden geçen 20 yılı aşkın bir süre içerisinde metal müzik dinleyicileri ile bu tarzın uzağındaki kesimi birleştiren tınıları, müziklerindeki duygusal atmosferi ve etkileyici canlı performanslarıyla tanınan Anathema son olarak “Weather Systems” albümüyle bir kez daha karşımıza çıktı. Kariyerinin en başarılı albümü olan 2012 tarihli “Weather Systems” birçok ödüle layık görülürken, grup son yıl içerisinde dünya çapında verdiği konserler sayesinde hayranlarıyla buluşma imkânı yakalarken, yeni kitlelere ulaşarak dinleyici sayısını artırmayı başardı.

Gold’N Strings serisinin ilk konserinde bu kez Liverpoollu dostlarımız Vincent, Danny ve Lee’nin sesinden Fragile Dreams, Flying, Closer, A Natural Disaster, Deep, Lost Control, Forgotten Hopes, Far Away gibi parçaları akustik olarak dinleyebildik. Hatta bir de U2 cover’ı çaldılar.

Yıllar yılı 350-400 konser izlediysem hiçbirinin zamanında başladığını görmemiştim. Bu anlamda bir ilk yaşandı ve konser söylenen saatte yani 22.30’da başladı. Her şey iyi güzeldi de, mekân seçimi berbattı. Garajİstanbul’da izlediğim ilk  ve son konser oldu bu. Bir daha orada konser İçerisi çok kalabalık ve sıcaktı. Havalandırma sistemi berbattı, klimalar çalışmıyordu. Zaten Vincent ta sahneden mekân sahiplerine seslenerek havalandırmayı açmaları gerektiğini söyledi. Ayrıca spot ışıkları da ısı yayıyordu ve göz alacak derecede parlaktı. Bu anlamda konser mekânı olarak bugüne dek gördüğüm en berbat yerdi. Buna rağmen dayanabildiğimiz noktaya kadar dayandık. “Lost Control” dan sonra nefes alamayacak hale geldik ve hava almak için dışarı çıktık. Çıkış o çıkış! 🙂

Konseri yukarıda saydığım etkenlerden dolayı sonuna kadar izleyemedik maalesef. İzlediğimiz bölümü keyifliydi. Umarım bir daha gelişlerinde daha iyi bir mekânda izleriz. Nasılsa sürekli geliyorlar, yaknda yine gelirler bence 🙂 Bundan önce Yeni Melek’te izlemiştim mesela ben ve harikaydı. Konser mekânı ferahtı ve ses düzeni de iyiydi.

Akustik konser de bir entreresan tabii. Tamam bunun akustik konser olduğunu biliyorduk, bunu bilerek gittik, ama yine de davul olmayınca bir garip geliyor. Bass benim için olmazsa olmazlardan değil ama her daim vurmalı çalgıları sevdiğimden davulsuz bir garip. Onlar açısından aynı parçaları gitarla bunu yakalamak da zor tabii.

Benim açımdan yarım bir konser oldu. Her şeye rağmen “nice konserlere” diyor ve kritiğimi bitiriyorum efenim. Müzikli günler!

İlker Yıldırım’dan Konser Kritiği: Iron Maiden

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 29 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Iron Maiden konseri ile ilgili benim de katıldığım ortak görüş mükemmel bir grubu sahnede izlediğimizdi. Her bir üyesinin yaptığı işe ne kadar saygılı ve titiz olduğunu ve nasıl heyecanla çaldıklarını gördük. Konserle ilgili notlarım şu şekilde;

* “Stad çok boştu” diyenlerle ayrı konserlere gittik galiba telefonumdaki fotolar ve gördüğüm manzara öyle değildi. Hınca hınç olmasa da binlerce kişi doldurmuştu alanı. Yedi sekiz yaşında çocuklardan elli yaşında adamlara kadınlara varan geniş yaş yelpazesinde bir arada olmaktan çok mutlu olduğum bir kitle vardı.

* Voodoo Six’e yetişemedim ama sevdiğim thrash gruplarından Anthrax geldi ve klasik parçalarıyla ortamı ısıttı. Antisocial, Indians ve Tnt cover’ı seyircinin en coştuğu anlardı. Enteresan şekilde Tnt çalırken stat yıkıldı resmen, yani AC/DC kesinlikle gelmeli ve konser statta olmalı. İnanılmaz bir sevgi ve özlem var kendilerine, duyurulur.

* Seyircilerin giydiği tişörtler ezici olarak Maiden’a aitti ama Judas Priest, Rush, Gnr, Children of Bodom, Blind Guardian, Megadeth, Faith No More, hatta Venom bile gördüm:) Hiç Metallica göremediğimden şaşkına dönmüştüm ki onu da Kabataş fünikelerde gördüm rahatladım:) Ben konser üniformam Judas Priest ile olaya dahil oldum:)

* Stad etrafındaki esnaf yine enteresan yine hizmette sınır tanımadı. Biradan köfteye saç bandından tişörte her türlü hizmet mevcuttu. Özellikle tişört satan bir abinin pazarda don satar gibi pazarlama üslubu beni benden aldı:)

* Bol miktarda liseli çocuk mevcuttu ki ben mutlu oldum onları görmekten, ben de yirmi sene önce onlar gibi toy ve heyecanlıydım. Rock&Metal müziğinin ölmemesinin en büyük sebebi kuşaklar arası geçişleri mümkün kılabilmesi ve her neslin büyümesine rağmen müziğine sahip çıkması bence. Bu kadar dalga geçilip aşağılanmasına rağmen heavy metal’in milyonlarca fanının bulunmasında en büyük etken farklı jenerasyonların bu müziğe bağlılığı.

* Alkolsüz konser izlemek iyi oldu açıkçası, her anı tertemiz hafızama kazıdım ve bundan sonra baba konserlerde bunu yapıcam:)

* Bruce Dickinson ne adammış yahu? Resmen seyirciyi hipnotize ediyor. İnanılmaz enerji mükemmel bir ses. Bir rock vokalistinin gelebileceği tepe nokta galiba bu adam diyorum. Maiden Turkey afişini de davula asması güzel oldu bağımız güçlendi:) Taksim gezi parkına değinmesi de stadı coşturdu.

* Steve Harris> bas çalan ellerinden öpüyorum.

* Dave, Adrian& Janick üçlüsü> Resmen gitara ve soloya doyduk. Saygıyla eğiliyorum.

* Nicko mc Brain> Bu kadar enerji nerden geliyor acaba, soruyorum sen neyin lobisisin?

* Playlist harikaydı, ekstradan Hallowed be thy Name de çalınsaydı ağlardım herhalde ama bu hali bile çok çok güzeldi. Seventhson of a Seventhson’a aşık oldum resmen bu şarkının bu kadar güzel olduğunu konser vesilesiyle anlamış oldum. Benim için zirve ise the Evil that Men Do, The Trooper ve Running Free oldu perişan oldum. Fear of the Dark ise anlatılmaz yaşanır!

* Sahnedeki görseller her şarkıda değişti ışık ve alev ve patlamalarla 88 Maiden England ortamı gerçekten de yaratıldı. Eddie sürekli varlığını bize hissettirdi:)

* Organizasyon 2011’e göre kesinlikle iyiydi (Mastadon’u başını izleyememenin sinir ve nefretini hala yaşıyorum o seneden kalma). Yiyecek, içecek ve wc’lere rahat ulaşılabildi. Fiyatlar tabiki kazıktı. Giriş çıkışta sorun yaşanmadı belki münferit vakalar hariç.

Son olarak Iron Maiden gerçekten efsane. Yeni kuşak grupların ve dinleyicilerinin türü sevmese bile oturup profesyonellik ve grup ruhu nedir gibi konular bakımından Iron Maiden dinlemeleri ve izlemeleri yararlı olur. Sadece poz keserek değil müziğe kendini adayarak çıkıyor demek ki bu kadar güzel şarkı. Su ve gaz katkılı stresli günler sonrası böyle büyük ve coşkulu bir konser düzenlenmesi müzikseverlere moral oldu. Umarım tekrar izleyebiliriz bu büyük grubu.

Kultur Shock Kritiği (24 Mayıs 2013, Roxy İstanbul)

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 27 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Volim te Kultur Shock! Vrati se, molim te?

Bir Kultur Shock konseri kritiği ile daha karşınızdayım efenim:) Nasıl anlatsam inanın bilmiyorum. Hâlâ ayaklarım havada, yüzümde mutlu bir ifade ve içim içime sığmıyor. Yazıya başlamadan önce "daha önceki konser kritiklerinde ne yazmışım" diye bakayım dedim sonra vazgeçtim. Ama tahminim dördü de birbirine benzeyecektir. "Coşku" kelimesini daha sıkı bir şekilde ifade etmenin bir yolu olsa keşke!:)

Roxy'ye bu vesileyle ikinci gidişim oldu. İlkinde Japon ablalardan mütevvellit noise grubu Afrirampo'yu izlemek için gitmiştim, üzerinden seneler geçmiş. Roxy bambaşka bir yere dönüşmüş, ışıklı, atraksiyonlu bir mekân. Tuvaletin kapıları bile ışıklı yahu:) Konser olmadığı takdirde gideceğim bir yer değil, bundan eminim.

Konserin 21.00'de başlayacağı söyleniyordu tabii ki 1234474457 adet konsere gitmiş bir insan evladı olarak biliyordum ki 23.00'ten önce başlamayacaktı. Üstelik günlerden Cuma ise! Önce mekân dolacak, adamlar para kazanacak filan:)

Biz 21.30 gibi Roxy'nin sokağındaydık. Kapıdaki güvenliğe sorduk ve "22.30 gibi başlar" cevabını aldık. Hemen fırsatı değerlendirdik ve Efes'in yeni çıkardığı ve çok leziz olan Malt birasından götürdük. Zaten bir süre sonra sokak dolmaya başladı, insanlar birasını içiyor ve sohbet ediyorlardı. Çok kaliteli, düzgün ve keyifli bir insan topluluğu vardı. 22.30 gibi millet içeri girmeye başlayınca biz de girdik, sonra pişman olup çıktık:) Tekrar bira moduna girdik ve grup 24.00'e doğru sahne aldığında ön saflarda yerimizi aldık.

Konser, "Zumbul" ile Paris Hurley'nin kemanı ve Gino Yevdjevich'in vokaliyle başladı. Yine çok enerjik, çok içten, çok eğlenceli ve her zaman ki gibi çok mütevazilerdi. İçerde hatr-ı sayılır ölçüde Kultur Shock fan'ları vardı ki şarkıların hepsine eşlik ettik.

Gino, dedesi için bir şarkı yazdığını söyledi ve akabinde de şarkıyı dinledik, ilk kez orada duydum. Onun dışında konser sonunda setlisti kaptım; ama setlistin dışına çok çıktılar. 24-25 şarkı çalmışlardır sanırım. Avrupa turnesinin son konseri olması ve İstanbul'a olan sempatileri nedeniyle bizi şarkılara boğdular, çok şanslıydık! Her zamanki sempatik tavırlarıyla bizi mest ettiler. Konser sırasında etrafıma ne zaman baksam herkesin yüzü gülüyordu ve herkes halinden pek mutluydu. Kultur shock'un üyeleri de her şarkıdan sonra o güleç yüzleriyle bize bakıyorlardı. Harika bir iletişim ve hava vardı içeride.

Konser bitti, elbette bis için geldiler, sonra derken bir bis daha. Hiç gitmelerini istemedik. Bizlerle fotoğraf çektirdiler. Facebook sayfalarına koymuşlar birkaç saat sonra birlikte çektirdiğimiz fotoğrafı. Saksofoncu ve bilumum üflemeli çalgılar üstadı Amy Denio ile de Facebook üzerinden konuştuk İstanbul ve konser üzerine. Biliyorum, belki defalarca söyledim; ama doğru. Hayatımda bu kadar samimi grup görmedim!

Konser, 27 Nisan'da Selanik'te başlayan ve son EP'leri Tales of Grandpa Guru kapsamında gerçekleşen Kultur Shock'un Avrupa turnesinin son ayağıydı. İstanbul konseriyle Avrupa turnesini de bitirmiş oldular. Bize, onlara yıllardır verdiğimiz destek için teşekkür etti Gino Yevdjevich, İstanbul'a ve bize dair yine güzel cümleler sarfetti, sağolsun. Sene boyunca Facebook'taki resmî Kultur Shock sayfasına yazdığımız mesajlar etkili oldu mu bilemiyorum ama onlar Türkiye'yi çok seviyor ve turnelerinde mutlaka bizi ekliyorlar. üstelik bu kez 3 şehri kapsıyordu; Ankara, Eskişehir ve son durak İstanbul'du. İletişimi koparmayacağız kesin. Soruyorum size arkadaşlar, hangi müzik grubu üyesi Facebook arkadaş listemizin içinde yer alıyor ve dahası da sohbet ediyor ki biz dinleyicileriyle? Pek nadir!

Bu arada davulcu değişmiş, Chris Stromquist yoktu, ayrıldı mı bilemiyorum; Gino davulcunun bu turnede ilk kez kendilerine katıldığını söyledi. Böylece gruptaki Bulgar sayısı gitarist Val Kiossovski ile beraber ikiye çıkmış oldu.

Yine mükemmeldiler, harika çaldılar. Kalitelerini ve özgünlüklerini gösterdiler, müthiş eğlenceliler ve harika insanlar. Bu, onları dördüncü izleyişim oldu, 44 kere daha izlerim. Samimiyetle söylüyorum, her daim dedim, evimde ağırlamak istediğim ve gönülden sevdiğim harika insanlar topluluğu Kultur Shock.

Setlistteki şarkılara ilâve olarak aklıma gelenleri hemen sıralayayım; Country Mohammed, İstanbul, Hashishi, God is busy, may I help you?, Chororo, Mastika.

Yine gelirler umarım. Böylece 5. kez izleme şansım olursa, kendileri en fazla sayıda izlediğim yabancı grup olma rekorunu da kırmış olur:)

Nice konserlere, sevgiler… Bayan Arıza

 

“Headbanger’s Weekend” Kritiği (4-5 Mayıs 2013 / Refresh the Venue)

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 6 - 2013 zamanında yazılmıştır.

4-5 Mayıs’ta Headbanger’s Weekend biletlerimizle Refresh the Venue’deydik. İki gün boyunca müziğe doyduk, thrash, death, grindcore, melodik death vb. bilumum türlerin yakın takipçisiydik. Overkill ve Dark Tranquillity için aldım bileti ama Türk gruplarımız da bizi ziyadesiyle memnun etti. Özellikle bizim dönemin grupları Metalium ve UÇK Grind festivalin şahsım adına artıları oldu.

4 Mayıs Cumartesi günü saat 16.00 gibi Refresh the Venue’nün önündeydik, kapıda biraz demlendikten sonra 17.00 gibi içeri girdik. Girişte bir sorun yaşamadık. Güvenlik elemanları da kapıdaki görevliler de düzgün tiplerdi. İçeri girdiğimizde Riseback sahneden henüz inmişti, anladık ki konser gecikmeyle başlamış. “Olsun” dedik ve sağlam bir vokaliste sahip olan Saints’n’Sinners’ı izledik. Bayaa bir hard rock ve heavy metal modundalardı. Iron Maiden’ı pek güzel cover’ladıkları kesin. Kadrosu ise şöyle; Mehmet Kaya: Vokal, Deniz Tuncer: Gitar, Egemen Doğruöz: Gitar, Erhan Sazlı: Bas, Doğan Rekkalı: Davul ve Melih Yüzer: Klavye. Sahneye hâkim ve iyiydiler. Konseri de kendileriyle aynı ismi taşıyan “Saints ‘N’ Sinners” ile bitirdiler.

Ardından İtalyan grup From the Depth sahne aldı. Kendilerini hiç duymamıştım ve onları dinlemeye gelen hatta t-shirtlerini giyen tipler bile vardı. Tür olarak beni pek açmadı; ama izledik sonuna dek.

Bu arada, ortamdan da bahsedeyim biraz. Bugüne dek 300-350 konsere gittiysem sanırım içlerinde en az seyirciye sahip olan festivaldi. Ortalık neredeyse boştu. Dark Tranquillity’de kişi sayısı biraz artmış olsa da seyirci sayısı yok denecek kadar azdı. Thrash ve death metal adına biraz üzülmüş olsam da kendi adıma sevindim. Böylece rahat bir şekilde hatta kimi zaman sahnenin sol tarafındaki piknik masalarına oturup dinlenerek rahatça festival izledik. Sahne de çok yakın olduğundan rahatlıkla sahneyi de görebildik. Ses düzeni süper olmasa da fena değildi. Kolonların hemen yanına çöreklenmemiz pek iyi olmadı; ama en rahat alan da orasıydı.

Festival sıralamasında Dark Tranquillity ile Metalium’un yerleri değişti. Metalium’u neredeyse mutluluktan ağlarcasına izledim. O kadar özlemiştim ki kendilerini. Bizim zamanımızın grubudur Metalium, gümbür gümbür thrash ve power çaldılar. Sahne performansları geçen yıllara rağmen müthişti. Metalium’un yeni basçısı ise Dorock’ta izlediğimiz ve Dorock’ta çalan gruplar içerisinde en çok sevdiğimiz Razor’un basçısı Yetkin’di, buna sevindik:)

Tuborg bira 8TL idi, tuvaletler temizdi, sürekli bira kutularını toplayan çalışkan bir temizlik ekibi vardı. Katılım içler acısıydı. Vera Müzik zarar etmiştir kesin; ama buna rağmen organizasyonu gayet başarılı bir şekilde tamamladılar, helal olsun!

Festivaldeki tipler gayet düzgündü. İnsanlar kaliteliydi. Birkaç tane yeni nesil teenager vardı, onlar da kendi halinde takılıyordu. Pogo ve eğlence modundalardı. Onları izlemek keyifliydi doğrusu. Çocuklarıyla gelen tipler de vardı. Festivalin katılımcı kitlesini beğendim. Aslında bu kadar uygun fiyatlı ve merkezî bir yerde gerçekleştirilen festivalin katılımcısı daha fazla olmalıydı. Artık thrash/death tayfası pek kalmadı sanırım. Ya da insanlar Vodafone Calling ve diğer festivaller için şimdiden para biriktirmeye başladı.

Metalium’dan sonra Dark Tranquillity için beklemeye başladık. Açık havada konser harika; ama güneş battıktan sonra buzdolabına girmişsiniz gibi oluyor. Çok fazla üşüdük. Kısa kollu t-shirtlerimizin üzerine sadece bir eşofman üstü almıştık, yeterli olur diye düşündük; ama yetmedi. Soğuğa rağmen Dark Tranquillity’yi inatla bekledik ve beklediğimize ne kadar değdiğini de görmüş olduk. Festivalin ilk gününün çoştuğu an o an oldu işte. Adamlar müthişti. Melodik death’in en sağlam temsilcilerinden olan ve burada da hatrı sayılır bir dinleyici kitlesine sahip grup, kulaklarımızın pasını sildi.

Lethe’yi de dünya gözüyle dinlemiş oldum, şahsen grubu izlemeyi çok istiyordum. Örneğin, In Flames’i izlemiştim; ama Dark Tranquillity’yi ıskalamıştım. Adamların müthiş sahne performansına da şahit olabildim bu vesileyle.

Birinci günün son grubu olan Sonata Arctica’yi soğuğa yenik düşerek izleyemedik. Sonradan öğrendiğim kadarıyla çok çok az kişi kalmış grubu izleyen.

5 Mayıs Pazar günü de evde sıkı bir öğle yemeği dopinginden sonra yola düştük. İçeri girmeden önce yine kapıda birer bira içtik ve 17.15 gibi içeri geçtik. Listana sahneden inmiş, Anoreksi sahnedeydi. Onları da ilk kez izlemiş oldum. Sağlam bir vokale sahip melodik death grubu olan Anoreksi seyirciyi çoşturdu. Hemen küçük bir info vereyim; Anoreksi 2007 yılında kurulmuş ve müzikal çalışmalarıyla da günümüzde aktif olan İstanbul’lu Melodic Death Metal grubu. 2010 Yılında yayınlanan üç demonun ardından 2011 yılında 15 Eylül’de dokuz parçadan oluşan “Rise of Infinity” adlı ilk albümleri dijital olarak yayınlandı.

Moribund Oblivion sahne alacak diye beklerken bir baktık sahnede UÇK Grind. Süper, süper ve çok süperlerdi! Resmen ağzım bir karış açık izledim. Vokalistin arada ettiği laflar da yerindeydi. Ayrıca şarkıların bir kısmının Türkçe sözlere sahip olmasını çok takdir-e şayan buldum. Grubun performansına bayıldım. Böylece Metalium ile beraber festival boyunca en sevdiğim iki yerli gruptan biri oldu. Konserin hiç bitmemesini diledik ama süreleri doldu ve sahneye Moribund Oblivion geçti. Black Metal yaptıklarını söyleyen grubun tarzını ben black metale pek benzetemedim. Güzel olan, şarkılarının arasında Türkçe sözlere sahip olanların da yer almasıydı. Beni çok açmadılar şahsen; ama onların da sağlam bir kitlesi vardı ve grup seyirciyi çoşturmasını bildi.

Grup sahneden indi ve beklemeye başladık yine. Hemen bir dipnot daha, gruplar sahneden inip diğer grup çıkmadan önceki o zaman diliminde paso Slayer dinledik. Sanırım DJ sağlam bir Slayer fan’ıydı:) Yine de çoşturucuydu. Derken efenim, yine benim dönemimin gruplarından, İTÜ Rock Festivalinde ve bilumum yerlerde izlediğimiz Özgür’ün grubu Ascraeus sahne aldı. 20 yıl boyunca güçlerinden hiçbir şey kaybetmemişler, gayet gümbür gümbürdüler. Leziz şarkıları da “Chaos in istanbul”u bir kez daha dinlemiş olduk. Ayrıca Slayer’ın karaciğer yetmezliği nedeniyle 49 yaşında hayatını kaybeden gitaristi Jeff Hanneman’ı ve Zihni abiyi de andık, onlar için koro halinde “Roots Bloody Roots”u söyledik.

Birinci gün çok üşüdüğümüzden ikinci gün biraz daha tedbirli gittik. Akşam, geceye dönerken çift çorap ve çift polar moduna girdim şahsen ki o bile kesmedi. Park Orman da geceleri çok soğuk oluyor mesela. Adı üzerinde “orman”. Refresh the Venue de pek soğuktu. Henüz açıkhava festivali modu yok bence. Haziran daha makûl olur bu tip organizasyonlar için. Neyse, Overkill’a döneyim.

Verdiğimiz 75TL’nin her kuruşuna değdi. Blitz, bizi 1980’lerden beri çoşturmaya devam ediyor. Adamın hiç mi enerjisi bitmez ya? Bu adamın 54 yaşında olduğuna kim inanabilir? Adam hâlâ aynı yahu:) Böylece, Overkill’ı 3. izleyişim oldu. Ayrıca Blitz’e marş halinde “happy birthday to you” seremonisi yaptık, kendisi de pek mutlu oldu, “vay be New Jersey’den İstanbul’a” dedi arkadan da kendisine “süper bir hediye” verdiğimizi de ekledi. Old School lezizdi ve neredeyse en sevdiğim parçalarının başında gelen “Who Tends the Fire”ı çalarak beni mest ettiler. “Elimination” da unutulmadı tabii. Bir kez bis yaptılar. 23.45’te “Fuck You” ile bitirdiler. Bizi de “bu saatte eve nasıl gideceğiz?” sorusuyla başbaşa bıraktılar:)

Özetle, festival güzeldi, katılım azdı, seyirciler düzgün tiplerdi. Şahsım adına Overkill ve Dark Tranquillity beni mesut&mutlu etti. Bonusu da Metalium ve UÇK Grind oldu. Ayrıca, birinci gün Soul Sacrifice, ikinci gün de Fin’li grup Ensiferum iptal oldu. Ancak Ensiferum iptal olunca UÇK Grind son anda dahil oldu, iyi ki de oldu:)

Nice festivallere…

Bayan Arıza (6 Mayıs 2013)

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “a bout de souffle”

Bayan Arıza tarafından Ocak - 11 - 2013 zamanında yazılmıştır.

 

  "Bir kızın yanında uyumak değil; yanında uyanmak güzel şeydir."

Sinema dönemlerinde bazı  filmler vardır ki aşk, filmlerin olmazsa olmazıdır o dönemler için. Bazı yönetmenler aşkı düz, bazıları imgesel olarak anlatır.

60’ların başında çekilen Godard’ın “a bout de souffle” (Serseri aşıklar ) filmi , Godard’ın ismini Fransız yeni dalga akımına duyuran bir film olmakla birlikte Godard’ın temsil ettiği akım “Hollywood sinemasına karşı bir başkaldırışı” temsil ediyor. 1950’li ve 60’lı yılların  sinema akımlarına hakim değilim, bu filmi de repliklerden dolayı izledim (Döneme hakim olmayanlar için film ayrı bir önem belirtiyor).

Film, iki karakter üzerinden anlatılıyor izleyiciye ve diyaloglar üzerine kurulu. Godard, filmin  diyaloglarını çekimden önce yazdığını, çekimi kesmeden diyaloglarla devam ettiğini, bunun sinemaya gerçeklik kazandırdığını belirtir açıklamalarında. Dönemine göre klas filmler sıralamasına girse ve bir başkaldırıyı temsil etse de filmin sadece diyaloglara dayalı olması filmi boğucu bir havaya sokmuş. Herkesin sevebileceği türde değil, ayrı bir kitleyi hak eden bir film. Filmde kurgu puzzle kafasında ilerliyor.

Mevzuya gelecek olursak, kahramanlarımızdan Michel (Jean-Paul Belmondo) serserilik, araba kaçakçılığı, dolandırıcı rolüne bürünmüş bir karakter. Diğer kahramanımız Patricia (Jean Seberg) Paris’te okuyan ve gazetecilik alanında çalışan bir Amerika’lıdır. Michel, hatuna kendini ispat etmek için her yolu deniyor, hatunun peşini bırakmıyor. Hatun da adama karşı yakınlık duyuyor. Adam , hatunu yatağa atmaya çalışsa da bunu beceremiyor.

Mevzular bu kafada ilerliyor. İki serseri aşığın karşılıklı kahkahaları izleyiciyi hem güldürüyor, hem düşündürüyor. Puzzle olarak sunulanları birleştirdikçe film daha da anlam kazanıyor. Filmdeki kahramanlarımız Jean Seberg ve Jean Paul Belmondo, “a bout de souffle” filmiyle şöhret basamaklarını -gazetelerin de katkısıyla- 60’lı  yıllarda kolayca tırmanıyor. Film, aynı zamanda Paris’i bizlere farklı gösteriyor. Filmde göze çarpanlar ise; Cadillaclar, Peugeotlar, Fordlar oluyor. Bunları da  Jean Paul Belmondo’nun arabaları aşırmasıyla görmüş oluyoruz.

Fransız yeni akımıyla henüz tanışmamışsanız bu filmi tavsiye ederim. Godard’ın aynı zamanda ilk uzun metrajlı filmidir. Aşkı eğlenceli açıdan ele alan, hüzünden uzak, maceraya düşkün olanlar için ideal bir film..

“a bout de souffle” filmini aynı zamanda kuralsızlığın işlendiği filmler arasına da koyabiliriz. Film, izleyiciye “Godard’ın Hollywood sinemasına bakışı” hakkında da fikir verebilir. 

Filmden replikler:

v  Hep bana göre olmayan kızlara ilgi duyuyorum

v  Kadınlar sekiz gün sonra çok isteyecekleri şeyleri asla sekiz saniyede yapmazlar. Sonuç gene aynı sekiz saniyedir ya da sekiz gün.

 

 

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: The Fight Club

Bayan Arıza tarafından Ocak - 9 - 2013 zamanında yazılmıştır.

“Dinleyin Sürüngenler

Sizler özel değilsiniz, Sizler güzel ya da eşi benzeri olmayan kar tanesi  de değilsiniz, sizler işiniz değilsiniz, sizler paranız kadar değilsiniz, bindiğiniz araba değilsiniz, kredi kartlarınızın limiti değilsiniz, sizler iç çamaşırı değilsiniz, Sizler herkes gibi çürüyen birer organik maddesiniz..! Bizler bu dünyanın şarkı söyleyip dans eden pislikleriyiz. Hepimiz aynı pisliğin lacivertleriyiz!”

Chuck Palahniuk, Fight Club kitabında tüketim kültürüne, hırs ve üstünlük duygusuna eleştiri getiriyor. Sonrasında kitap beyaz perdeye uyarlanıyor. Kitabın çıktığı dönem Chuck kendine dair bütün umutlarını kaybeden, ne olacaksa yazayım kafasında bir heriftir. Bir röportajında şu soruya şöyle cevap vermektedir:

“Dövüş Kulübü’nü romanlarınızı reddedenlerden intikam almak için yazdığınız doğru mu? Olanlar biraz ironik görünüyor”.

“Evet doğru, biraz ironik. Kaybedecek hiçbir şeyim kalmadığına karar vermiştim. Yazdıklarım nasıl olsa hiçbir zaman gün ışığına çıkmayacaktı, o yüzden canımın her istediğini yazabilirdim. Reddedilme ihtimaline karşı da, yolladığım adresli geri gönderme zarfının zamklı şeridine zehir sürebilirdim”.

Film, 90’lı yılların sonuna doğru çıkan bir başyapıt olmasının yanında, o dönemler “Yeşil Yol, Matrix, Leon” gibi filmlerin arasından kolayca sıyrılarak zirve basamaklarını tırmanmıştır. Oyunculuklar, senaryo hepsinin iyi işlemesi filmi popüler kültüre de yaklaştırmıştır, ilk başta ne kadar eleştiri alsa da gişelere oynaması çoğunluğu şaşırtmıştır.

Edward Norton ve Brad Pitt‘in film boyunca iyi iş çıkarmasının yanında Marla Singer (Helena Bonham Carter) karakterinde oynayan hatun da oyunculuğun hakkını vermiştir.

Konumuza dönecek olursak; Edward Norton’un canlandırdığı anlatıcı karakteri filmin başı itibari ile gerçek adı hakkında hiçbir fikrimiz yoktur, Insomnia rahatsızlığı olan, bir araba şirketinde uzman olarak çalışan yalnız bir adamdır. Tyler Durden, Narrator’ın (Jack) alter egosudur. Filmi baştan sona izlediğinizde gerçekten var mı yok mu? Anlatıcımıza kimlik kazandırma çabasında mı sorusunu kendi kendinize  soruyorsunuz. Tyler bir nev’i robot görevi üstleniyor. Filmin bütün senaryosu Jack’in (Edward Norton) benliğiyle ilgili sorunlarından ibaret. 

Şehirlerarası yolculuk yapmakta, şirketinin sattığı arabaların içinde olduğu kazaları incelemekte ve aynı zamanda uykusuz gecelerine çareyi terapi gruplarında aramaktadır. Doktoruna bu hastalıktan rahatsızlık duyduğunu söyler ve doktorun cevabı “Acı çekenleri mi görmek istiyorsun o zaman testis hastalarını görmeye“ git cevabıyla karşılaşır. Orada insanlar birbirlerini dinler, birbirlerine dertlerini anlatır, sarılır ve ağlar. Durumlar iç açıcı değil.

Jack, gittiği gün testis hastası olan Bob’la tanışır. Bir süre sonra Jack’in hayatı yolculukta tanıştığı sabun satıcısı Tyler Durden ile değişiverir. Tyler, onu hayatına katmaya başlar, o da Tyler’ın hayatından çıkmamaya… Tyler’la birlikte dövüşlere katılır, eğlenir, içer, yeni insanlarla tanışırlar.

Uçakta tanıştığı sırada Jack, Tyler’a çantalarının birbirine benzediklerinden bahseder, Tyler ise Jack’e garip garip sorular sorar.

Tyler Durden ile Jack içki içmek için bara gider. Dışarı çıktıklarında Tyler, Jack’e sert bir yumruk vurarak kendisini indirmesini söyler, Jack kulağına vurur. “Eğer birine vurmak istiyorsan onu hemen indirmelisin, yoksa savaşın galibi sen olamazsın” der. Film, mesajını o sahnelerde açıkça verir.

Bu hareketten sonra Jack’e Tyler’dan sert bir darbe gelir, mevzu böylece gelişir. Sonrasında her gün sokakta kavga ederler. Ve insanlar bu ikiliye garip garip bakıp kavgalarını izler, nihayetinde “Dövüş Kulübü” kurulur.

“Ben Tyler’ı istiyorum. Tyler, Marla’yı istiyor. Marla beni istiyor”.  Mevzular bu üçlü arasında değişiyor. Jack, Tyler, sonrasında Marla’nın eklenmesiyle mevzular intihar saplantısına gitmektedir.

Bu kulüp öyle bir kulüptür ki, bu kulüp hakkında konuşamazsınız. Dövüşmeler sürmesi gerektiği kadar sürer. Eğer bu sizin kulüpteki ilk gecenizse, muhakkak dövüşmek zorundasınızdır. Yaşamak için  savaşmak zorunda olduğunuz gibi, kulübe girmek için de dövüşmek zorundasınızdır.

Tyler Durden’ın “Eğer hiç kavgada bulunmadıysanız, kendiniz hakkında ne kadar çok şey bilebilirsiniz ki?” sözü müthiştir. Garsonluktan, şoförlükten, kapıcılıktan daha fazlası olduğunuzu eğer dövüşmediyseniz nasıl bilebilirsiniz?

Hayatınızda ilk yumruğu yemeden ya da bu hayatta mücadele etmeden hiçbir şeyi kazanamazsınız. Tyler Durden, tüketim toplumunu reddeden bir karakterdir. Özgür düşünen, istediklerini gerçekleştirmeyi arzulayan, gözü açık biridir. Film genel olarak başarılı bir sistem eleştirisi üzerine kurulmuştur.

''Sahip olduğunuz şeyler zamanla size sahip olmaya başlar''

Sistemi bizi içine çekeceğinden, kapitalist düzenden, kolayca tüketilenlerden, israflardan dem vurmaktadır film.

Hayatta ilk önce birçok şeye sahip oluruz, sonra o şeyler bize sahip olur. Kapitalizmin kuralı para karşılığında satın alınan eşyalar, insanlar ve sonrasında oluşan koca bir boşluk. Dövüş Kulübü’nde sorun dövüşmek, öldürmek ya da darbe vurmak değil. Orada yaşadığınız süreç içinde mesaj şudur:  “Yaşadığınız bu hayatta ayakta kalmak istiyorsunuz koyun olmayın, her şeyi kabullenmeyin, düzenin içinde köle olmayın”.

"Televizyonla büyürken, milyoner film yıldızı ya da rock yıldızı olacağımıza inandık, ama olmayacağız. Bunu yavaş yavaş öğreniyoruz ve o yüzden çok çok kızgınız".

Kandırılanlar, aldatılanlar, sistemle bozuşanlara dair mesajlar…

Dövüş Kulübü’nde bir gün kapıdan içeri biri girer. Ve Tyler Durden’a kafa tutar. “Burası benim yerim” diye seslenerek, Tyler’a başkasıyla anlaştıklarını söyler. Tyler, adam ne kadar vurursa vursun, güler, kahkaha atar. En sonunda ağzından akan kanları adamın ağzına kusar. Ve adam oradan defolup gider.

Filmin zaman kavramından saptığı yerlerde Marla Singer karakteri bizlere yol gösteriyor. Sistemin içinde dönen boşlukları,  gününde çabukça tüketilen şeylere dair mesajlar veriyor.

Tyler ve Marla ilişkiye girer. Tyler’ın kendi dünyası aynı Marla’nın dünyası gibidir. Ama Ne Marla var ortalıkta ne de Tyler. Burada istenilen Jack’in ikisinden biriyle mutluluğa ulaşacağı yol.

Filmin sonuna gelirken Jack, kafayı yemiş bir şekilde Tyler Durden’ı aramaktadır, Tyler aslında yoktur. Jack hayal görmektedir. Düşündükleri, bilinçaltındakileri Tyler Durden’a kayıtlıdır. Bir robot gibi Tyler’a bağlanmıştır.

Tüm bu tüketim manyaklığını; farklı bir karaktere bürünerek, farklı bir organizasyon kurarak, “Kıyamet Projesi” ile gökdelenleri havaya uçurma planı yapıp üstelik bunun hakkında konuşmayı da yasaklayarak, her şeye “sıfırdan” başlarsa belki bu olgunun önüne geçebileceğini düşünerek  ya da kim olduğunu öğrendiğinde ise çelişki üstüne çelişki yaşayıp arada kalarak, tüketmeden de var olunabileceğini kanıtlayarak aşmaya uğraşan Jack karakterini düşünüp belki kendi karakterinizi düşünebilirsiniz.

Fight Club filminde herkes kendinden duygular ve kendi hayatlarından kesitler bulacaktır. Tüketim çağı, kapitalist düzen, yokluklar, varlıklar, kişinin kendi benliklerini sorgulaması gibi mesajları içinde barındırıyor.

Film aynı zamanda "dövüşmenin, kavga etmenin yaşadığımız hayatla nasıl bir ilişkisi var?" sorusunu bizlere yöneltiyor.

 Filmin artıları:

Kitaptan esinlenilerek sinemaya uyarlanması

Karışık bir senaryoya imza atması ve izleyiciye kafayı yedirmesi

Filmin artısı olur mu bilmem ama o dönemde gişeye oynayan bir film olması

Tüketici topluma inceden ayar vermesi

Tyler Durden ve Marla Singer karakteri filmde hayali karakter görünümünde olsa da filmi ilk izleyenler için gerçekten var gibi hissettirmesi, yani yönetmenin kafasındaki kurgu.

Filmde kullanılan semboller (sabun) filmin detayları hakkında detay verebilir. Sabun, temizlemeyi çağrıştırmaktadır.

Bayan Arıza'dan Not:

Bunlar da benim vakt-i zamanında Fight Club filmiyle ve kitabıyla ilgili döküntülerim:

Filme dair

Kitaba dair