Evren Özer’den Film Kritiği: SE7EN (YEDİ)

Bayan Arıza tarafından Ekim - 9 - 2017 zamanında yazılmıştır.

Yıl 1995…Star Tv’de pazar geceleri Parliament Sinema Kulübü var her hafta sonunu iple çekiyorum çünkü kaliteli filmler oynuyor…

Yine böyle bir pazar akşamı saat 22:00 itibari ile film başladı,film seni sürüklüyor,içine çekiyor,bırakmıyor…Film bittiğinde ise ruhumda ve bedenimde bir yumruk hissettim ki Kevin Spacey bu durumu şöyle özetliyordu; ''İnsanların dikkatini çekmek için onların omuzlarına dokunmanız artık yeterli değil,onlara bir balyozla vurmanız gerekiyor.’’

Film karanlık bir atmosferde ve devamlı yağan bir yağmur eşliğinde devam ediyor,film size olayların geçtiği şehrin adını vermiyor çünkü hangi şehir ismi geçse lanet okunacak o isme…

Brad Pitt ve Morgan Freeman öyle doyurucu bir oyunculuk çıkarmışlar ki Fincher onları ayrı bir yerde tutuyor ve kendi yönetmenlik hünerlerini onların üzerinden değil de geçiş sahnelerindeki ustalık,ince detayları çok iyi vurgulayıp yansıtan kamera açıları ve katili son 15 dakikaya kadar büyük bir hünerle saklayan kurgusu ile seyirciye aktarıyor…

Konu olarak ;

Hristiyanlığın yedi ölümcül günahını  (kibir,açgözlülük,şehvet düşkünlüğü,kıskançlık, oburluk,yıkıcılık ve tembellik) işleyenleri kendi vahşi yöntemleriyle öldüren bir seri katil ve onun peşindeki iki dedektifin çabalarını diye özetleyebiliriz…

Fincher’ın yedi ölümcül günahı Hristiyan doktorininden çıkarıp günümüz tüketim toplumunun bir parçası şeklinde tasvir eden üstelik bu tasvirde işlenen günahları kabullenme ve bu günahtan kurtulunabileceğini de üstüne basa basa Spacey üzerinden vurgulaması ayrı bir inceleme konusu olur kanımca…

Spacey’in final kesitinde ‘’sanırım benim günahımda kıskançlık’’ diyip alttan üste doğru Pitt’e bakış atması ve Pitt’in o esnada ki ruh hali,bakışlarındaki masumane açmaz,dolu gözler,karar verme arefesindeki boşluk hissi efsane ötesiydi,çok çarpıcı bir oyunculukların gösterildiği aşikar…

Spacey’in filmin açılış sahnelerinde isminin geçmemesi ve filmin son jeneriğinde Kevin Spacey as John Doe diye yazılması ince ama mükemmel bir ayrıntı çalışma… 

Ayrıca Saw serisindeki Jig Saw karakterinin de John Doe karakterinden esinlenme olduğunu da düşünmekteyim çünkü öldürme amaçları aynı güdü üzerinden yürüyor,günahlar üzerinden…Buna ilaveten john Doe’nun yaptıkları bir cezalandırma değil bence Se7en günah hakkında vaaz vermek…'Günah işlerseniz mutlaka karşılığını alırsınız…’

Pitt ve Freeman karakterleri üzerinden yürürsek iki karakterin dünyaya ve hayata bakış açılarındaki tezatlık bence asıl vurgulanması gereken nokta…bir tarafta dünyayı bir çocuk sahibi olmak istemeyecek kadar yaşanmaz bire yer olarak algılayan karakter (örnek sahne : Freeman gittiği ilk cinayet mahalinde oradaki polis memuruna “çocuk görmüş mü”diye sorar,bu soru adeta ‘senaryodaki bir karakter nasıl inşa edilmelidir’ ders konusu için var,bu soru ileride,neden sevgilisinden çocuğu olduğunda onu terk ettiğinin zemini aslında) diğer tarafta ise bir hayatta bir fark yaratacağına doğru bir hayat yaşayıp hayatta karşılaştığı çarpıklıkların giderilmesinde aktif bir rolü olacağına inanan başka bir karakter…

Freeman film boyunca üstüne basa basa katilin kaçık yada anormal biri olmadığını tersine katilin boktan hayat şartlarının bu hale getirdiğini anlatmaya çalışır Pitt’e, Pitt ise bunu asla kabul etmez zira evliliğinin ve kariyerine başındadır işine olan sevgisi, gururu Freeman’in katil ile olan açıklamasını kendine yediremez çünkü mesleği dedektiflik olan biri için böyle bir katil profili dedektiflik mesleğini anlamsızlaştırır.İçeri tıktığınız her suçlunun aslında çok basit bir suç işleme güdüsü olduğu gerçeği Pitt’e hayatta hiçbirşeyi kolay kolay değiştiremeyeceği gerçeğini hatırlatması bence içindeki açmazı tetikler…

Bu filmin bence en güçlü yanlarından biri de kurbanların hepsinin acımasız bir şekilde katledilmesine rağmen hiçbir kurbanı bariz bir şekliyle göremememiz.Kurbanlara ne olduğunu ve nasıl öldürüldüklerini bilmemize rağmen ekranda yaşanmış bir sahne göremiyoruz bütün o katledilme sahnelerini ancak kendi hayal gücümüzle beynimizde canlandırıyoruz ve adeta biz yaşıyoruz.Kendi zihnimizde katil ve maktüle 3.göz olarak şahitlik ediyoruz adeta bir suç ortağı gibi ki filmin temel mesajı da bu,herkes suçlu…

Tam burada açıklamak istediğim bir konum var şöyle ki;

Önce kısa bir hikaye anlatayım.Hz.Hızır Keyf suresinde kendi ve Hz.Musa ile birlikte çıktıkları yolculukta bir anlaşma yaparlar.Hz.Hızır Hz.Musa’ya;

-Ben ne yaparsam yapayım yaptıklarım asla bana nedenini sormayacaksın der.

Hz.Musa’da kabul eder.Ancak yolculuk sırasında Hz.Hızır küçük bir çocuk görür gidip onu yakalar ve boğazını keser.Hz.Musa bu olayı görünce öfkelenir ve sözünden döner ve isyan eder.Hz.Hızır önce ses çıkarmaz ama yolculuğun sonunda Hz.Musa’ya ;

-Öldürdüğüm çocuk büyüdüğünde zalim bir kral olacaktı ve binlerce insanı katledecekti der ve Hz.Musa kalakalır…

Şimdi soru şu ; Hz.Hızır bu durumda katil midir? Teori de evet çünkü bir çocuğu hiçbir sebep olmadan durup dururken öldürüyor ama gelecekte olanı bildiğinden binlerce çocuğu ölümden kurtardığına göre hala Hz.Hızır’a katil diyebilir miyiz?

İşte Se7en bize bu soruyu soruyor aslında…Gerçekten kötülük dolu olduğunu düşündüğümüz şeyler yada masum görünen ve iyi olan şeyler gerçekten göründükleri gibi midir?

Balyoz sahneleri ;

Spacey abimizin polis merkezinde eli kanlı bir şekilde gelip 2 defa dedektif diye bağırmasına rağmen sesini duyuramayıp 3 defa adeta kükremesi ile karakolun dona kalması,

Film başlarken ki çalan parça (Nine İnch Nails / You make me closer to god)

Yatağa bağlı kurbanın aniden hareketlendiği muazzam gerilimli an…

Ve Son Söz : “Ernest Hemingway, ‘Dünya güzel bir yer ve de uğruna savaşmaya değer’ demiş.Ben cümlenin ikinci yarısına katılıyorum.” (William Sommerset)

Herkese İyi Seyirler…

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Palo Alto”

Bayan Arıza tarafından Ekim - 23 - 2014 zamanında yazılmıştır.

Edebiyattan sinemaya uyarlanan filmler her ne kadar çekici gibi görünse de bazı filmler bunun hakkını veremiyor. Kitapla aynı olmasını bekleyemezsiniz ama en azından  iyi iş çıkarmasını, kendinizden bir parça bulmak istersiniz.

Film Ekimi’nde (11-17 Ekim) haftası olması sebebiyle  ne kadar iyi filmler olsa da beklentinizi karşılamayacak filmler de öne çıktı. Bu filmlerden biri Gia Coppola, senaryosunu yazıp yönettiği bu ilk filmini, James Franco’nunyazdığı “ Palo Alto Öyküleri “ kitabından beyazperdeye uyarlanan “ Palo Alto”.

Gia Coppala,  bu filminde genç kuşağa sesleniyor, gençlik sorunlarına yöneliyor. Utangaç, aileden kopuk, melankolik karakterler yaratıyor Coppala.  Cinselliğe kadar uzanan bir yelpazede sunuyor bu filmi. Amerikan vari diyaloglarla sunarken filmi izlerken kopukluklar yaşıyorsunuz. Kurgu eksikliğini film bağlantısında net olarak gözlemliyorsunuz.

Hikâye kabataslak olarak  Teddy,  April, Fred karakterleri üzerinden ilerlese de, bu karakterlere ilerleyen zamanda Emily ve takım koçu MR.B katılıyor. Bu karakterler film içinde önemli yere sahipler, ama ana karakter "April" karşımızda duruyor. Yönetmen, April'in gözünden anlatıyor çoğu şeyi.

Karakter tanıtmak gerekirse; Teddy melankolik takılan uyuşturucuyla alkolle kafayı bozan  bir karakter olarak karşımıza çıkarken, Emily cinselliğe düşkün, sevgi eksikliği yaşayan bir kız. Filmde dikkatleri üzerine çıkan diğer karakter “April”.  April aynı zamanda takım koçunun oğluna bebek bakıcılığı yapıyor. Aralarında bir süre sonra hoşlanma durumu gelişiyor, ama zamanla April bunun doğru bir şey olmadığını, MR.B’nin kendisini kullandığını düşünüyor.

April’den hoşlanan diğer bir karakter uyuşturucuyla zamanını geçiren ve sonrasında uyuşturucuyu bırakmak isteyen Teddy.  Teddy karakteri olarak Jack Kilmer, filmde oyunculuğuyla  iyi iş çıkarıyor. Melankolik rolünü  oynamasının bunda etkisi fazla. Diğer oyuncular sınıfta kalmasa da Jack Kilmer isminin öne çıktığını söylemek yanlış olmaz. Karakterler arası kopukluk filmi izlerken net görülüyor.

Filmde açığa çıkan diğer bir özellik ana tema sorunu ve senaryonun aksaklığı.  Kötü anlatım ve  sıkılarak 1.5 saatlik zamanı geçirmiş oluyorsunuz.  Araya iyi müzikler serpiştirilse de üzerinizde etki bırakmadığını söylemek gerekir. 

Filmin son sahnesi kötü bir anlatımla seyirciye sunuluyor, bunun haricinde Palo Alto şehrinin  filmde fazla gösterilmemesi film adına eksiklik olarak önümüzde duruyor.

Sonuç olarak  Amerikan sineması her ne kadar  gençlik filmlerinde iyi işler çıkarsa da , Gia Coppala’nın  vasat ve bilindik gençlik filmi olarak karşımızda duran "Palo Alto" bu açıdan    sınıfta kalıyor.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Captain Phillips

Bayan Arıza tarafından Şubat - 4 - 2014 zamanında yazılmıştır.

2013 yılı sinema adına verimli bir yıl oldu. Pek çok  iyi iş çıkmasına rağmen Oscar alamayan filmler olduğu kadar iyi iş çıkarmamasına rağmen Oscar alan filmler de  oldu. Sinema kuşağında ödülü pek önemsemeyen benim gibiler için bunlar gereksiz detaylar. Mevzuya dönecek olursak Paul Greengrass sizler için tanıdık bir isim olabilir ama benim kendi hakkında bilgi sahibi olmadığım bir yönetmen.

2013 yılında sinemaya kazandırılan  Amerikan yapımı bir film olan “Captain Phillips”, Paul Greengrass’ı tanımak için ve Amerikan ordusunu yücelten, militarizmi öven, filmde yer alan Somalilerin “biz el kaide" değiliz söylemlerine şahitlik ettiğimiz Amerikan yapımı  bir film.

2013 yılının belki en iyi filmlerinden biri değil ama kayda değer bir yapım olduğunu söylemek gerek. Tom Hanks ismini görür görmez filme zıplayanlardan değilim, ama öyle zıplayanlara da haksızlık etmemek gerek.

“Captain Phillips”in mevzusuna dönecek olursak senaryo gerçek bir olaydan esinleniyor.

Richard Phillips ile Stephan Talty birlikte kaleme aldıkları “A Captain’s Duty: Somali Pirates, Navy SEALs, and Dangerous Days at Sea” adlı kitaptan uyarlanan film, deneyimli bir kaptanın Somali açıklarında korsanlarla yaşadığı mücadeleyi anlatıyor.

Film, ilk dakikasından itibaren Kaptan Phillips’in gemide olan görevini anlatırken, kısa zaman dilimi içinde mevzu Kaptan Phillips ve ekibinin Somalili korsanlar karşısında amansız mücadelesine tanık oluyor. Gemi içinde diyaloglar, aksiyon sahneleri yönetmen adına başarılı. “Captain Philips”  aynı zamanda Muse’nin "sorun yok her şey yoluna girecek, ben el kaide değilim” sözleri film boyunca hafızamıza kazınıyor.

Somalili korsanların, Kaptan Phillips ve ekibiyle  mücadelesi devam ederken kaptan Phillips’in ekibinin Somalili korsanların lideri Muse’yi rehin almasıyla film aksiyon olarak başka rotaya taşınıyor, Muse’nin serbest bırakılmasıyla gemi kaptanıyla yaptıkları anlaşmayı geçersiz sayıyor Somalili korsanlar. Bu süreçten sonra Somalili korsanlar kaptan Phillips’i filikada konuk ediyorlar. Amaçları sadece para olan Somalili korsanlar filmin sonlarına doğru Amerikan ordusunun kendilerini ters köşe yapmasıyla karşılaşıyor.

Yönetmenin Amerikan ordusunu yüceltmesi ve militarizme yer vermesi şaşırtıcı değil. “Görüyorsun Somalileri. Sadece bir adamımızı kaçırdılar. Biz de üzerilerine ordumuzu yığdık. Anla ne kadar güçlüyüz. Bizle uğraşırsan sonun ölüm!” sözleriyle Amerikan ordusunu yüceltmesini daha iyi anlıyoruz. Sonrasında akıllara “Amerika’nın Irak'ta ne işi var kardeşim? Dünyada para olmayan yerde Amerika olur mu” sorularını soruyoruz kendimize. Cevabıysa “Paranın olmadığı yerde Amerika olur mu” diye kendi kendimize yanıtlıyoruz.

Oyunculuklara gelince; film  her ne kadar Kaptan Philips rolünde oynayan Tom Hanks’ın üstünden ilerlese de. "Muse" rolünde Barkhad Abdi ile Bilal rolünde adaşı Barkhad Abdirahman’ı filmde bu işin hakkını veren oyunculardan. Tom Hanks ile Somalili korsanları oynayan iki oyuncu Tom Hanks’tan daha çok göze çarpıyor.

Tom Hanks’ın oyunculuğun dibine vurduğu zaman dilimi son on-on beş dakika. Filmin bitimine az kala Tom Hanks o sahnede oyunculuğun dibine vuruyor, Olağanüstü bir takdiri hak ediyor. Sadece isminden dolayı Tom Hanks ismini öne çıkaranlar olsa da Somalili korsanları canlandıran oyuncuların da hakkını yememek lazım. İlk tecrübelerini bu filmle elde ettiğini düşünürsek sinema sektörü adına büyük kazanç.

Filmin politik tarafını eleştirmek gerekirse film belli bir yere kadar seyirciyi sıkmamayı, seyircinin filmin içinde kalmasını başarıyor, sonra “Amerikan ordusu yüceltmeleri, milliyetçilik edebiyatı” yapmalarıyla sıkıcılığı arttırıyor. Sıkıcılığı arttırmasının yanında film, finali Amerikan ordusunun Kaptan Phillips’i kurtarmasıyla Amerika’nın gövde gösterisine dönüyor. Amerika kahraman oluyor, korsanlar da  gemiyi ele geçirmek isteyen hırsız konumunda oluyor.

Sonuç olarak Tom Hanks’ın son 5-10 dakika oyunculuğun dibine vurduğu, bunların yanında Muse rolünde Barkhad Abdi ile Bilal rolünde adaşı Barkhad Abdirahman’ın iyi performanslarının birini verdiği "Captain Phillips / Kaptan Phillips", aksiyon olarak seyirciye aksiyon adına iyi bir şeyler sunsa da, Amerikan ordusunun yüceltilmesiyle dibe batıyor.

Yönetmen: Paul Greengrass Senaryo: Billy Ray (senaryo), Richard Phillips ve Stephan Talty (kitap)

Oyuncular: Tom Hanks, Barkhad Abdi, Barkhad Abdirahman Orijinal Müzik: Henry Jackman  Görüntü Yönetimi: Barry Ackroyd Kurgu: Christopher Rouse Kostüm Tasarımı: Mark Bridges Süre: 134 dk. Ülke: ABD

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Psikometrist”

Bayan Arıza tarafından Ocak - 24 - 2014 zamanında yazılmıştır.

Psikometrist; bir nesneye dokunarak, geçmişte o nesneye dokunmuş kişi ya da kişiler hakkında bilgi edinebilme yetisine sahip kişilere verilen sıfat.

“Dünyada en iyi filmleri biz çekeriz, en iyi sinemayı biz biliriz” diyen Amerikalılardan sonra sinemaya farklı bir boyut kazandıran Güney Kore sineması son zamanlarda yükselişe geçti. Çalıntı olmayan kendine ait senaryolar, oyunculuklar, kamera açıları, film arasındaki müzikleri ve pek çok detayla sinemaya farklı bir boyut kazandırdılar. Güney Kore sinemasına yeni başlamış olanlar için kaçırılmamasıgereken bir yapım “Psychometry.”

Filmin konusuna dönecek olursak, Dedektif olarak 3 yıldır görevini yapmakta olan Yang bir polis memurudur, görev esnasında bir kızın kurban olmasını araştırırken gözlerden kaçan bir grafiti bulur. Bu grafiti aynı zamanda cinayetin senaryosunu yansıtmaktadır, Yang grafitiyi kimin yaptığını öğrenmek için yapanın peşine düşer. Filmin başlarından itibaren polis-hırsız kovalamacası şeklinde düşündüğünüz filmin seyri zaman geçtikçe şeklini alıyor.

Polis memurunun grafitiyi yapanı bulma çabası,pek çok olay gelişiyor bu zaman dilimi içinde. Grafiti burada bir metafor olarak seyirciye yansıtılıyor.

Mevzuya geri dönecek olursak, Polis memuru Yang kaçırılan kız katilleri bulmak için hem grafitiyi yapan adamı bulmak için yola düşüyor, hem de katillerin izini sürüp peşlerini bırakmıyor, kendilerini görevden alan amirine referanslar sunuyor. Amir, Yang’ın kendilerini kandırdığını düşünüyor. Yang araştırmaktan vazgeçmiyor.

Grafitiyi yapan çocuğun doğa üstü yetenekleriyle dokunduğu kişinin geçmişe dair bilgi edinebilme yetisi herkesi şaşırtıyor. Yang’ın eline dokunarak geçmişine gidiyor, bazen de grafitici’nin kendi geçmişinde yaşadığı olaylar hüzünlü sahneler olarak seyirciye aktarılıyor. Her dokunduğu kişinin Geçmişine gitmesinin ardından Yang, grafiticinin bu doğa üstü yeteneğini katilleri bulmak için kullanıyor.

Film, içinde bulundurduğu müzikleriyle seyirciye gerilimin içine itiyor. Bazı sahnelerle psikolojik unsurları gözardı edemiyorsunuz. Film boyunca katilin kim olduğu sorusu kafamızı kurcalaması, filmin başlarından itibaren katilin gösterilmemesi de filmde gerilimini ve gizemini arttıran unsurlardan. Aynı zamanda çoğu sahnede yerinizden kımıldamıyorsunuz; “hem ne olacak acaba?” sorusuyla karşılaşıyorsunuz, hem de “keşke böyle bir özelliğim olsaydı” diye iç geçiriyorsunuz.

Ayrı bir parantez açmak gerekirse Güney Kore sinemasında çocuk karakterler filmde hiç sırıtmıyor. Çocuk karakterler filmde en baş köşeye koyulması gerekir. Tatlılıkları, mimikleri, masumiyeti ve bir çok şey…Çocuk karakterlere hayran kalmamak mümkün değil. Hem masumiyetlerini seviyorsunuz, hem de bazı sahnelerde seyirciye hüzün yaşatıyorlar.

Filmde amiri oynayanların aptala yatıyor olması film adına sırıtan bir detay. Çoğu yerde memur Yang üzerinden ilerliyor film.

Oyunculuklara değinmek gerekirse Kim Bum ve Kim Kang-woo harika iş çıkarmışlar. Grafiti rolünde oynayan Kim Bum özellikle melankoli tavırlarıyla, dramatik yönüyle filmde oyunculuk olarak daha iyi iş çıkarmış. Bazı dövüş sahneleri daha iyi yapılabilirdi, ama bu filmin ahengini bozmuyor. Senaryosu başta olmak üzere her şeyi kendine özgü bir yapım olan “Psychometry” Güney Kore sinemasının son yıllarda dram-gerilim türü adı altında çıkan başarılı filmlerden biri.

Filmin IMDB’den 6.1 alması sizi şaşırtmasın, oyunculuklarıyla, kendine özgü senaryosuyla filmin hak ettiği değeri aldığına inanmayanlardanım. Türkiye piyasasında sinemalarda gösterime girmemesi de bu ülkedeki sinema severlerin genelinin popülist filmlere yakın olmasından dolayı.

Özet olarak, halen Amerika sinemasının kendini devasa aynada görmesi bir yana, kendileri de böyle klas filme imza atsalardı kendilerini dünyanın devi olarak görmekten vazgeçerlerdi sanırım.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Yıkılmayan Adam”

Bayan Arıza tarafından Ocak - 5 - 2014 zamanında yazılmıştır.

“Yarınlardan beklediğimiz insanın insanca yaşamasıdır”.

Düzen, sermaye, satılmışlar, patronlar…

Düzen bizi yutan bir balık. Her birimiz neredeyse onun eline bakarız, bazılarımız ise onur kavramını iyi idrak etmiştir mevcut düzene karşı isyan bayrağını çeker. İsyan bayrağı masum ölümlere neden olur, patronlar köşeyi döner çark böyle devam eder, namussuzluk almış başını gider, emeğin hakkı yok olur.

70’li yıllarda sol partilerin iktidarda olmasıyla birlikte çok sayıda sosyal içerikli, halkı ezen hükümetlerin, sermaye uğruna Amerika’ya göz kırpan patronların yaptıkları, üniversitelerde sağ ve sol görüşlü öğrencilerin birbirini vurdukları filmler çekildi.

70’li yıllarda bu filmlerin başkahramanı çoğu zaman Cüneyt Arkın Oldu. “Başkomiser Cemil” karakteri olmak üzere 70’li yılların gerçeklerini bu tür filmlerde gördük. Filmografisinde 70’li yıllarda ses getiren, düzene tokat atan, insanların kardeşçe yaşamasını istediği, sermayeye kafa tutan film “Yıkılmayan Adam” da denildiği gibi “yıkımla başlar, yıkımla biter”.

Yeşilçam sinemasının karakteristik özelliğini yansıtır, pek çok sosyal mesajı içinde barındırır. Dönemin sol dönemi olmasıyla birlikte filmin görüntülerinde gazete manşetlerinden görüş karşıtı yüzünden birbirini öldürmeleri, insanların haklarını çiğneyen patronlar, Ecevit’ten tutun İnönü’ye kadar pek çok haber gazete manşetlerinden seyirciye gösterilir.

Her şeyi yıkım olan Çakır karakteri üzerinden yola çıkıyor “ Yıkılmayan Adam”. Doğumundan başlayıp, çocukluğu, gençliğine dair birçok ayrıntı veriyor. Okumayı seven Çakır’ın oturduğu mahalledeki evlerin yıkımıyla patronların yoksullara acımasızlığını filmin başlarında görüyoruz.  Çakır bu sahneyle en büyük yıkımı yaşıyor, çocukluğuna yansıyor.

Çakır, küçük yaşlarda babasının ölmemesi için katil oluyor, bu tüm hayatına yansıyor, hapishanede birkaç suç işliyor yeraltı âleminde herkes tarafından tanınıyor. Dışarı çıkınca patronların ezdiklerine karşı kafa tutuyor, emeğin yanında oluyor. Devrimci sloganlarla ilerliyor “Yıkılmayan Adam”. Bu devrimci sloganlar halen günümüzün gerçeği olarak karşımıza çıkmaktadır.

Filmin senaryosu “klasik Türk filmi” senaryolarından biri gibi gözükebilir, ama film için önemli olan dönemsel olarak verdiği mesaj. Konuya geri dönecek olursak Çakır vurulur, ama replik ağızdan düşmez: “Aç kalırım, belki ölürüm, asla yıkılmam”.

Sonrasında Çakır karakteri hesap sormak için yola çıkar. Ama işler yolunda gitmez, Çakır satılmışlar tarafından öldürülür. O’nu öldüren kişi kendisinin canını kurtardığı kişidir. Filmin sonlarına doğru “ben sömürenim, seni satın alanım” gibi kapitalist sözlere halk ağzından cevap veriliyor, bu sahnelerde sermaye ve halk arasındaki bağlantıyı kavramak gerekir.

70’li yıllarda emeğin yanında olan birçok filmde oynayan Cüneyt Arkın düzene tokat atan “Yıkılmayan Adam” filmiyle ses getirmiştir.  Aynı zamanda filmin oyuncu kadrosunda Cüneyt Arkın isminin yanında Eşref Kolçak ve o dönemin birçok kabadayı tiplemesiyle karşımıza çıkan oyuncular bulunmaktadır.

Ayrıca 27 Mayıs darbesi döneminde demokrat parti dönemine gönderme yapan ve sözleri değiştirilen  “olur mu böyle olur mu? Kardeş kardeşi vurur mu? Kahrolası diktatörler bu vatan size kalır mı?” türküsü  filmde hafızalara kazınmıştır, sadece bununla sınırlı kalmayıp, filmin müzikleri Mikis Theodorakis, Ennio Morricone , Nino Rota ve Lalo Schifrin‘in müzikleri ile Kerem Güney, Cem Karaca, Edip Akbayram, Nükhet Duru ve Selda Bağcan’a ait dönemin popüler şarkılarının kullanılmasıyla oluşturulmuştur.

İzlerken aklıma takılanlar:

“Sosyal sigortalar sırasında zimmetime 3 milyon lira geçirdim, 1,5 yıla mahkûmum. İşe bak yahu ben 2 ekmek yürüttüm diye 5 yıl verdiler, devleti soymanın cezası azmış demek. Vay kahpe felek vay…Bu feleğin suçu değil yasaların ve düzenin kaypaklığı bu”.

***

Kadın: Sen eşkiya mısın?

Çakır: Bazen. Anamı, babamı, bu insanları düşündükçe.

Kadın: Çok mu acı çektin?

Çakır: Hem de her türlüsünü.

Kadın: Ben hiç acı çekmedim

Çakır: Bu dünya böyle kızım. Bir azınlık ki yer içer, bir çoğunluk ki onlar için öder ha öder!

Kadın: Ama beş par…

Çakır: Parmağın beşi bir değil diyeceksin. Bunlar laf değil kızım; aldatmaca, uyutmaca! Senden daha olumlu bir beklemezdim zaten.

***

Çakır: Kendini Hiroşima’da bulabilir misin? Özgürlük adına kendini yakan Vietnamlının et kokusunu duyabilir misin? Okullarda vurulan gençlerin kanlı elbiselerini giyebilir misin? Filistin’deki kurtuluş savaşçısı gerillaların fişekliğini kuşanabilir misin?

Kadın: Kafamı karıştırdın.

Çakır: Varsa kafan, de bakalım; bu sefaletin hesabını kim verecek? Kim ödeyecek bunca günahı? Bu alın teri denizinde kimler boğulacak?

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Le gamin au vélo”

Bayan Arıza tarafından Aralık - 17 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Bir çocuğun saflığını anlatmak için yola çıkıyor “Le gamin au vélo”. Saf bir çocuğun babasını arayışları, babasını arayıştan vazgeçmemesi, o duygu yükü içinde ilerlemesi, çocuğun psikolojik olarak yıpratıldığı filmin başlarından itibaren izleyiciye  yansıtılıyor. Filmin sadeliği büyülüyor, ders veriyor, sözcükler karşısında susmamızı öğretiyor bize.

Hikâyeye dönecek olursak Cyril,  garip bir oğlan. Annesi yok , babası var. Babası ortada gözükmeyen, onu yalnız başına bırakan, çocuğuna aldığı bisikleti borçları yüzünden  satmış biri. Bisikleti, Cyril’in en önem verdiği şeylerin başında geliyor.  Cyril  her şeye rağmen babasını aramaya çıkıyor, bu yoldan kolay kolay vazgeçmiyor.  Bir zaman sonra Cyril babasının para kazanmak için sattığı bisiklete ulaşmaya çalışırken Samantha ile karşılaşıyor. Samantha, Cyril’e koruyucu anne görevi üstleniyor. Mevzular bu yönde gelişiyor, kendi rotalarını kendileri çiziyorlar.

Samantha, Cyril’in peşinden ayrılmıyor. İlk zamanlar sadece hafta sonları onda kalıyor Cyril, ama sonra her şey tersine dönüyor, birbirlerine  alışıyorlar.

Satılmış bisikleti ve Cyril’in babasını da bulan Samantha.  Filmde iki sahne var ki  can alıcı kısım!

Birincisi; babasını bulduğu anda onu öpmesi ona sarılmak isteyip de sonrasında yaşadığı düş  kırıklığı ve babasının ona “defol git” demesi, sonrasında Samantha’nın, sevgilisi  ve Cyril arasında Cyril’i tercih etmesi.

Filmin başlarında Cyril’in  içinde bulunduğu psikolojiyii izliyoruz.

Cyril, sonrasında farklı alemlere dalıyor, bisikletini çalanlar oluyor.  Bunların peşine düşüp onlarla dövüşüyor, oradan bir torbacı bunu kendi bünyesine kazandırmak istiyor. İlk başta başarılı oluyor ve bunu kendi işinde kullanıyor. Geç olmadan Cyril bunu anlıyor onun yanından uzaklaşıyor.  Cyril, babasını arıyor, babasını istemesinden dolayı çevresinde kim varsa onu üzüyor.

Hırsızlığa başvurmasının nedenlerinden biri bu. Kendi yolunu buluyor. İlgi, şefkat, sevgi istiyor. Gözü babasından başkasını görmüyor. Sonra babası başından kendisini def edince koruyucu anne görevi üstlenen Samantha’nın yanına dönerek hayatını devam ettiriyor.

Film boyunca hikâyemizin kahramanı Cyril, daha sonrasında küçük kahramanımızın yanına Samantha ekleniyor.  Baba rolündeki karakteri film boyunca pek görmüyoruz, arada sahnelerde görülüyor. Bu da yönetmenin bileceği iş. Oyuncu konusunda her iki karakterde bu işin hakkını vermiş. Cyril rolündeki Thomas Doret özellikle bu filmin kahramanı, Cecile de France’ın “Cyril” karakterinin yanına iyi bir partner olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Bir çocuğun reddedilişini, dışlanmasını etkileyici şekilde aktarıyor “Le gamin au vélo”. Türkçe ismi “Bisikletli Çocuklar” olan filmin senaryo konusunda eksikleri yok diyemeyiz, ama içindeki duygu yoğunluğuyla küçük kahramanımız Cyril de kendi çocukluğunuzu görmekten uzak değilsiniz.

Filmde başka konuya değinmek gerekirse; çocuk karakterleri sinemanın kozları gibidir. Sinemada yaşattıkları duygu, kırılma noktaları başkadır.  Çocukların sinemaya getirdiği masumiyet etkisi kaçınılmaz bir unsur. Kısaca; babasızlığın, bir çocuğun dışlanmasınının, Dardenne kardeşlerin sorunlu bir hikâyesi: “Le gamin au vélo”.

“Bana bir masal anlat Samantha”.

Artemis Günebakanlı’dan Pearl Jam “Lightning Bolt” kritiği

Bayan Arıza tarafından Kasım - 6 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Söz konusu Pearl Jam olunca, 2009’da yazdığım Backspacer yazısının ilk cümlelerini aynen tekrar etmekte sakınca görmüyorum: “Her yeni Pearl Jam albümü, benim için bir sınav gibi. Hayatımda özel bir yere sahip olmaları, albümlerini değerlendirmemi zorlaştırıyor. Bir yandan heyecan, bir yandan hayal kırıklığına uğrama stresi. Yine de ‘Beğenmedim’ dememi engelleyecek kadar kör edici bir fanatiklik içinde değilim.”

Kariyerinde 23 yılı deviren Pearl Jam hala dünyanın en iyi konser gruplarından biri. Öyle ki, imkanım olsa turnelerini baştan sona izlerim. Bu gerçeği bir kenara koyalım. Ne var ki grubun 2000’lerde yayımladığı albümlerin verdiği hissiyat, konserlerin yanına yaklaşamıyor. Binaural ve Riot Act‘e torpil yapıp daha yukarıda konumlandırsam da 2006’daki Pearl Jam ve 2009’daki Backspacer’dan bugüne hiçbir iz kalmadı. Dört yıllık aradan sonra gelen Lightning Bolt, ilk single’ı Mind Your Manners ile dinleyiciyi yine saçma sapan bir hız tutkusuyla karşı karşıya bırakacağı düşüncesini uyandırmıştı. Korktuğum başıma gelmedi. Kısmen.

Albümü açan Getaway insanı havaya sokmakta zorlanmıyor. Peşinden gelen Mind Your Manners iyi bir punk şarkısı. İtirazım yok. Tipik ailenin belalarından bahsetme parçası My Father’s Son‘da sıkıntı ufak ufak kendini gösteriyor mu derken, Eddie Vedder‘dan uzun zamandır duymadığımız vahşilikte vokaller gönlümüzü alıyor.

Albümün ikinci single’ı Sirens, bence 4-5 yıl sonraki konserlerde albümden ziyaret edilen tek şarkı olacak. Mike McCready‘nin akıl durduran performansıyla insanı mest eden bir power balad. Sirens dinleyeni ne kadar yükseltiyorsa, albümün isim şarkısı Lightning Bolt da o kadar hızlı düşürüyor ve dinlenmeden geçilecek şarkı unvanını kimselere kaptırmıyor. Neyse ki inceden Vitalogy ve No Code tınılarına sahip Infallible ve Pendulum (bu ikili art arda albümün doruk noktasını oluşturuyor) durumu kurtarıyor. Eddie Vedder insanın yanılsamalarından, işte geldik gidiyoruz temasına geçiyor. Bu aralar konserlerinde açılış parçası yapıyorlar Pendulum’u. Albümde canlı izlemek isteyeceğim birkaç şarkıdan biri. Kimi eleştirilerde sözleri çok yavan bulunsa da müzikal yapısıyla insanın derinine nüfuz ediyor. Basit ve etkili.

Pendulum sonrası albüm yavaş yavaş inişe geçiyor. Swallowed Whole radyoda gün içinde duyup unutacağınız yüzlerce şarkıdan biri. Let The Records Play düpedüz sıkıcı. Vedder’ın iki yıl önce çıkan solo albümü Ukulele Songs‘da yer alan Sleeping By Myself, doğal olarak Into the Wild havası yayıyor. Yellow Moon, Vedder’ın derinlikli vokali, Boom Gaspar‘ın usul piyanosu ve yine McCready’nin gitarıyla grubun fabrika gibi üretebildiği iyi baladlardan. Kapanışı geleceğe dair umut barındıran, yaylılar ve back vokallerle insanı yumuşatan ve insana açık havaya çıkma isteği veren Future Days yapıyor.

Lightning Bolt, genele bakarsak kötü bir albüm değil. Standardın üstünde bir Amerikan rock albümü. Ancak Pearl Jam’den kimse standardın üstünde bir Amerikan rock albümü beklemiyor. Hiçbir zaman beklemedi. Yirmi küsur sene önce en tepeye yerleşti çıta ve aşağı inmedi, inmeyecek. Dolayısıyla bu radyo dostu, sıcak, dünyaya iyimser gözlerle bakan şarkıların heyecan uyandırmaması normal. Pearl Jam’den 15 dakikalık jam’ler ya da tamamen deneysel işler dinlemek benim için geleneksel, güvenli rock şarkıları dinlemekten daha tercih edilir. Lightning Bolt yine de son iki albüme kıyasla taze bir nefes gibi ve dinleyicisini hayatta tutmak için gerekli azami umudu barındırıyor. Pearl Jam korkutuyor ama öldürmüyor.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Pardon”

Bayan Arıza tarafından Ekim - 8 - 2013 zamanında yazılmıştır.

“Adalet, mülkün temelidir” her mahkeme salonunda duvarda yazılı klişe bir cümle.  Cümledeki sözün ağırlığı bir yana, içindeki gerçek dışı cümle bir yana. Ülkede  deliller olmadan suçlu olmayan kişiler suçlanır, suçlanmasının ardından haklarında işlem başlatılır, mahkemeye sevkedilirler, mahkemeye sevkedildikten sonra haklarında karar çıkar ve kodese tıkılır. Çark  böyle döndükçe adaletsizlikler diz boyu devam eder…

Ferhan Şensoy’un oyunculuğunun dibine vurduğu  “Pardon” filmindeki  mevzular adaletsizliklerden yola çıkıyor, mizahî unsurlar öne çıkarılarak derin bir mevzuya el atıyor. Bir adalet trajedisi tadında suratımıza  sert bir tokat atıyor.  Toplumsal, ekonomik ve siyasi olaylara  ağır eleştirileriyle öne çıkmasının yanında film senaryo, diyaloglar, araya sıkıştırılan müzikler ve yönetmenin ilk filmi olmasına rağmen usta oyuncuları bu filmde barındırması  takdir edilesi.

Mizahî unsurların filme farklı bakış açışı kazandırmasının yanında filmde bahsedilen mevzular gerçek hayattan alınıyor.

Ölüm oruçları, polislerin suçlu olmayan birini “terör örgütü” bahanesiyle tutuklaması, sorgu odasında suçsuzları döverek sorgulamaları vb.

Filmin ilk yarım saatinde  karakolda sorgulamalar, şakalaşmalar, suçlamalar komik olduğu kadar trajik. Bülent Kayabaş işkenceye karşı çıkan biri olarak karşımızda. Ferhan Şensoy ile Bülent Kayabaş’ın sorgula(n)ma diyalogları efsane nitelikte.

Esprilere şapka çıkartılması gereken bu çalışma aynı zamanda yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi. Teknik bilgilerinin haricinde mekân olarak genellikle sahnelerin soruşturma odasında geçip sonrasında hapishaneye konuk olan 3 kafadarın suçsuzluğu üzerine film şeklini alıyor. Diğer oyuncuların başarısız olduğu söylenmez ama film daha çok Ferhan Şensoy’un “İbrahim” karakteri üzerinden ilerliyor. Aynı zamanda asker kaçağı.

Üç adam suçlamadıkları bir suç yüzünden suçlanıyor. Çıkacakları günü bekliyorlar, her mahkeme sonrası “çıkarız ulan buradan” düşünceleri her seferinde yatıyor, en sonunda 24 yıl hapse mahkûm oluyorlar. 24 yıl hapis cezası almalarının ardından suçsuz oldukları açıklanıyor. Aynı zamanda asker kaçağı olan İbrahim suçsuz olup dışarı çıkmasına rağmen cezaevi müdürünün “asker” diye çağırması üzerine askere yollanıyor. Hapishanede her defasında “eniştemi vuracağım” diye ant içen İbrahim’in eniştesini vurmasıyla filmin finali geliyor. Suçsuz kaldığı zamanların acısını devletten çıkarıyor İbrahim filmin sonuna doğru:

– İbrahim ne yaptın?

– Devletten 6 yıl üç ay alacaklıydım, ödeştik. Pardon!

 

O kadar mevzunun geliştiği, dalaverelerin dönmemesine rağmen devletin suçsuzları kodese tıkmak için trajikomik hikâyenin sunulduğu filmde “ulan bu kadar da olmaz” dedirten film, bitişine doğru “pardon canım oluyor böyle şeyler” dedirtmeyi başarıyor. Delillerin yok sayıldığı ülkelere gönderme yapan film sadece yaşadığımız ülkeyi değil, bütün ülkelerin sorunlarını kapsıyor. Adaletsizlikleri şu sözlerle daha iyi anlıyoruz:

 

– Bir şey yapmamakla kalmadık 6 yıl üç ay hapis yattık.

– Arada bi oluyor böyle yanlışlıklar.

– Yanlışlık dediğiniz 6 yıl üç ay.

– Devletten 6 yıl üç ay alacaklıyız yani.

– Müdür bey haybeye 6 ay üç ay yattığımız için devletten tazminat alabilir miyiz?

– Sanmıyorum.

– Eee ben ne anladım bu yatıştan?

– Adalet dediğiniz o kadar da adil bir şey değil demek ki?

– Maalesef, pardon!

Güldürürken düşündüren, mizahî unsurları ön plana çıkararak hiciv yönü baskın olan bir film “Pardon”.  Adaletsizliklerin “arada bi oluyor böyle yanlışlıklar” sözüyle yanlışların sadece bir defa değil, defalarca olacağını seyirciye resmediyor “Pardon”.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Now is Good

Bayan Arıza tarafından Ekim - 4 - 2013 zamanında yazılmıştır.

“Hayatlarımız an serilerinden oluşur, bırakın aksın, bırakın aksın”

An’lar yerine yeniden getirebilmesi zor olan şeylerdir. Yaşarsın, biter, hatırlanır, tekrar yaşamak istersin, uğraşırsın, didinirsin ama o an’ları özlemekle geçirirsin zamanını. Yitirilecek hiçbir an bir daha gelmez, sadece biraz daha erteler ve sonra biraz daha yitirirsin hem kendini hem de özlediğin o anları.

Jenny Downham’ın “Ben Ölmeden Önce” romanından Ol Parker tarafından uyarlanan “Now Is Good” (Aşk, Şimdi ) lösemi hastası Tessa’nın  yaşantısına doğru bizi uzun bir yolculuğa çıkarıyor. Ol Parker yönetmenliğindeki filmde lösemi hastası kızın ölümü kabullenmesi ile ilgili süreç anlatılıyor. Diğer hastalıklı dram filmlerine göre başka bir havada geçen film ölümü kabullenen Tessa Scott karakteri üzerinden ilerliyor.

Hastalığını bilen, ölümü kabul eden Tessa karakteri film boyunca izleyiciye buruk sahneler yaşatıyor. Senaryoda Tessa karakterine odaklı bir film var. Oyunculuğun dibine vurmasa da diğer oyunculara göre Dakato Fanning ismiyle tanıdığımız Tessa karakteri ön planda. Tessa, öleceğini bilmesine rağmen son günlerini eğlenerek geçirmek isteyen biri. Sonrasında ölmeden önce yapmak istediklerini hazırladığı bir liste görüyoruz.

Hikâye, Tessa’nın Adam ile tanışmasıyla belirginleşiyor, ikisi arasında duygusal bir bağ gerçekleşiyor. Genç kızın hastalığının son dönemleri Adam’a aşık olması  “ kendisini aşk iyileştirilebilir mi” sorusunu izleyiciye yöneltiyor.  Adam ile tanışmadan önceki süreç ile babasıyla radyo programına çıktıkları süreç çok farklı. Filmin başlarında tecrübesi olmamasına rağmen tanıştığı kişinin kendisiyle ilişkiye girmek istemesi, tessa’nın buna hazır olmaması ve sonrasında kendisiyle sevişmek istediği kişinin hastalığını öğrenmesi Tessa’ya travma yaşattırıyor.

Bu bölümden sonra radyo programına çıkıp içini döktüğü radyo sunucusunun Tessa’ya fazla izin vermediği konuşma Tessa’nın hastalığına dair birçok ipucu veriyor film hakkında. Filmde aile işlevi fazla gözükmüyor, ama baba koruyucu bir görev üstleniyor, daima kızının yanında. Otoriter, ama Tessa karakteri kendisini ölüme kabul ettirdiği için babasını ve annesini umursamayan bir karakter olarak karşımızda.

Adam ile yaşadığı şeylere karşı çıkan otoriter babanın devamlı kamera karşısında olması bir yana, filmde ara sıra gördüğümüz  kızını umursamayan annenin dönüşü anlamlı. Ama Tessa karakteri sadece kendi yaşayacaklarını düşünüyor, Adam ile olduğu bazı zamanlar ölümü unutturuyor kendisine. Aşk bir nevi burada ölümü unutturma çabası olarak karşımıza çıkıyor.

Yaşayacağı kısıtlı zamanı umursamayarak , Adam’ı kaybetmeyeceğini bilerek Tessa kelimenin tam  anlamıyla ikinci  bahar yaşayarak  sonrasında kabullendiği ölümü bekliyor.

Özetlemek gerekirse kurgu olarak eksikliklerin göze çarptığı, Dakato Fanning’in oyunculuğuyla şaha kalkan, sountrack’in iyi seçildiği filmde  dram unsurunun çok ağır  bastığını söyleyemem ama izlenmeyecek filmler kategorisinde yer almayacağını söyleyebilirim. Filmin gösterime girdiği ilk zamanlarda gitmek istediğim filmlerden biri olmasına rağmen “iyi ki gitmedim” dediğim filmlerden biri oldu “Now is Good”.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Match Point

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 31 - 2013 zamanında yazılmıştır.

“Bir tenis maçında topun çizgiye yaklaştığı anlar vardır. Biraz da şansın yardımıyla top içeri düşebilir ve kazanırsın. Ya da ileri gider ve kaybedersin. Gerçek bu kadar basit midir?”.

Hayatta şans faktörü ne kadar önemlidir bilirsiniz. Top fileye takılırsa hayatınız çıkmaz sokağa girebilir, ama top şimdilik fileyi geçmişse biraz daha şansınız yaver gidebilir. Bu gibi şeyler hayatın değişmez kuralları arasındadır. Woody  Allen sinemasının filmlerinden biri olan “Match Point” filminde dediği gibi “İyi olmaktansa, şanslı olmayı tercih ederim” diyen adam, hayatı anlamış adamdır.”

Allen sinemasına yakınlığım çok yeni oldu. Allen’ın hem yönettiği hem oynadığı film olan “Annie Hall” filmiyle Allen sinemasına giriş yaptım. Doğru bir tercih mi bilmiyorum  ama Allen’ın en başarılı filmlerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. “Match Point” filminde de Allen sinemasının karakteristik özelliği yeniden beliriyor.  Annie Hall filmiyle kıyaslanması mümkün değil.

Aldatmak, seks, kadın-erkek ilişkileri, kader ve şans arasındaki bağlantılar filmin konusunu oluşturuyor.

Hikaye, genç tenis eğitmeni Chris Wilton’ın (Jonathan Rhys Meyers) Londra’ya taşınması ve bunun ardından İngiliz sosyetesinin önde gelen ailelerinden Hewettler’in oğlu Tom’a (Matthew Goode) özel dersler vermesiyle başlıyor.

Tom ile yakın ilişkiler kuran Chris daha sonrasında Tom’un nişanlısıyla tanışıyor. Tom’un nişanlısıyla tanışmadan önce kardeşiyle ilişkide bulunan ama bir yandan  Nora’ya aşık olan Chris aklı karmaşık şekilde ne yapacağını bilemiyor. Hem Chloe ile ilişkisini sürdürüyor, hem de Nora ile yasak ilişki yaşıyor.

Chloe ile evlendikten sonra da bu hareketleri değişmiyor. Bir yanda iyi biri olduğunu düşündüğü incitmekten korktuğu ve bebek isteyen Chloe, bir yandan arzulu bir kadın olan tutkuyla seks yaptığı kadın Nora.

Hikaye böyle ilerliyor. Dostoyevski’nin kitabı “Suç ve Ceza”dan alıntıların filme yansıtılması, film müziklerinin operayla  süslenmesi ve sekanslarıyla  film takdiri hak ediyor. Filmde diğer bir nokta Nora ile kaçamak ilişki yaşayan Chris Wilton’un yağmur altında sevişme sahnesi görülmeye değer.

Yasak ilişki, aldatmak, şans, kader bağlantılarıyla ilerleyen filmde filmin sonu  “Büyük entrikaların gerçekleşmesi için bazen masumlar da katledilebilir” mesajıyla son buluyor. Yeşilçam senaryolarına benzerliğini kurabileceğiniz, ama çoğu yabancı romantik filmde sonların ölüm değil de ayrılık olduğunu düşünürsek bu filmi diğer romantik filmlerden farklı bir noktaya taşıyor.

Tema olarak şans faktörünün metafor olarak  tenise benzetilmesi Allen sinemasını izleyenler için şaşırtıcı bir detay olmasa da filmde görülen güzelliklerden sadece birkaçı.  Nora karakterini oynayan Scarlett Johansonn vücut diliyle karşımıza çıkıyor bu filmde, seksi vücudunu ve kadınlığını kullanması dikkatlerden kaçmıyor, Chris Wilton karakterini oynayan Jonathan Rhys Meyers, Nora karakterini oynayan Scarlett Johansson’dan daha yüksek bir puanı hak ediyor.

Özetlemek gerekirse 2000’li yıllarda Woody Allen sinemasının Dostoyevski referanslarıyla, soundtrack’iyle, sekanslarıyla, senaryosuyla ve kadın-erkek ilişkilerini irdelemesiyle başarılı bulduğum bir film “Match Point”, topu fileden geçirmeye bakın, aksi takdirde hiç şansınız kalmayabilir.

Film biterken izleyiciye şu soru soruluyor. “Siz olsaydınız hangisini yapardınız? Aşk Mı Para mı?”

Altını Çizdiklerim;

 “Büyük entrikaların gerçekleşmesi için bazen masumlarda katledilebilir”

“Sofoklis der ki: “Hiç doğmamış olmak,belki de şükredilmesi gereken bir şeydir”

“Bir tenis maçında topun çizgiye yaklaştığı anlar vardır. Biraz da şansın yardımıyla top içeri düşebilir ve kazanırsın? Ya da ileri gider ve kaybedersin?  Gerçek bu kadar basit midir?”

Tom: “Ümitsizlik direncin kayboluşuna giden yoldur.” Chris: Bence direncin kayboluşuna giden yol, inançtır.