Absentia

Bayan Arıza tarafından Ekim - 30 - 2017 zamanında yazılmıştır.

İşte yeni bir polisiye ve gerilim dizisi daha. Esas kızımız Stana Katic ki en bilinen rolü Castle dizisinde oynadığı Detektif Kate Beckett rolüdür. Oradan beridir severiz kendisini. Burada da FBI Ajanı "Emily Byrne" rolünde. Amerika kanalı AXN'de yayınlanıyor. Programın yaratıcısı ise Matt Cirulnick.

Absentia, Boston'da bir seri katilin peşindeyken kaybolan ve ölü ilan edildikten 6 yıl sonra ormanda bir kulübede bulunan bir FBI ajanı olan Emily Byrne'ın geri dönüş hikayesini anlatıyor. Kim kaçırdı, neler oldu, neden kaçırıldı vb. soruların peşine düşüyor esas kızımız. 6 yıl önceki eşi yine ajan olan Jack Reacher (Patrick Heusinger) olayları çözmesinde kendisine eşlik ediyor. Kendisi ortadan kaybolunca eski eş evleniyor, o dönemde küçük olan oğlu da 9-10 yaşına geliyor. Bir erkek kardeş ve baba da var dizide.

Tüm suçlar Emily'e çevriliyor. 6 yıl geçip de bulunduktan sonra olayları araştırma işinde bir sürü kötü olaylar mevzu bahis oluyor. Neredeyse dokunduğu herkes ölüyor, öldürülüyor. Olay yerinde bizim hatun olunca tüm gözler de ona çevriliyor. Bir de dedektifimiz var, onu da Angel Bonanni canlandırıyor.

Stana Katic yine güzelliği ile göz dolduruyor.  Nitekim çok bir şey katmaz hayatınıza ama hep söylediğim gibi polisiye seviyorsanız izletiyor kendini.

Şimdilik 6 bölüm yayınlandı. Klişelere rağmen tüm bölümleri keyifle izledim.

Fargo’nun 3. sezonu başladı, heyooo! :)

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 23 - 2017 zamanında yazılmıştır.

"Fargo" filmini çok sevmiştim ve her zamanki gibi Coen kardeşleri ayakta alkışlamıştım. "Acaba dizisi nasıl olur?" diye düşünürken, muhteşem bir ilk sezon çektiler ve önyargılarımı yıktılar. 2. sezon da iyiydi ve mevzunun başlangıcına gittiler. Bu sezon ile günümüze döndüler.

Ve şimdi 3. sezon sağlam başladı. Bu sezon, diğer sezonlara göre daha yavaş ilerliyor fakat yine de biz izleyicileri ekrana çivilemeyi başarıyor.

Bu sezon konusunu, 2010 yılında Minessota’da yaşanmış gerçek bir hikâyeden alıyor. Dizinin kadrosunda iki rolde birden izlediğimiz muhteşem oyuncu Ewan McGregor var. Kendisi Emit ve Ray Stussey isminde abi-kardeşi canlandırıyor.

Yapımcılar, “Emmit Stussey yakışıklı, kendi kendine yeten, gayrimenkul zengini ve mutlu bir aile adamı,” diye tanımlıyor McGregor’un dizideki karakterini. “Tam anlamıyla bir Amerikan rüyası denebilir. Öte yanda, genç erkek kardeşi olan Ray Stussey ise Emmit’in tam zıttı bir portre çiziyor. Kel, göbekli ve lisede sürekli dalga geçeceğiniz türden bir tip. Kısaca bahsetmemiz gerekirse bu sezon Ray’in başarısızlıkları ve talihsizlikleri için kardeşini suçladığı bir hikâye izleyeceğiz.”

Ayrıca Mary Elizabeth Winstead, Carrie Coon, David Thewlis ve Michael Stuhlbarg gibi isimler de dizide rol alıyor.

Noah Hawley’in yazıp yönettiği 10 bölümlük dizi 3. sezonu ile FX’te yayınlanmaya başladı. İlk bölümü izledim ve hemen sizinle paylaşmak istedim. İyi seyirler 🙂

Dizi Kritiği “This is Us”

Bayan Arıza tarafından Aralık - 19 - 2016 zamanında yazılmıştır.

Six Feet Under'ı ne kadar çok sevdiğimi bilirsiniz. İşte! Tam o ayarda naif bir dizi. Son zamanlarda izlediğim en güzel, samimi, masalsı, şiir gibi, edebiyat gibi dizi. Kimi zaman gözyaşlarınıza hâkim olamayabilirsiniz; kimi zaman da gülebilirsiniz.

Kesinlikle "this is us" hakkında spoiler verip büyüyü bozmak istemiyorum. Ama biraz vaktiniz varsa vakit ayırmanızı çok arzu ediyorum.

Hüzün, duygusallık, aile kavramı, kardeşlik…

Dokunaklı, kurgusu güzel, müzikleri, verdiği mesajlar, dönemleri yansıtan kısımlar da güzel işlenmiş, kostümler, her şey gerçekçi.

Bölüm bitsin hiç istemiyorsunuz.

Oyuncular da tanıdık. Heroes'dan tanıyıp sevdiğimiz Milo Ventimiglia evin babası "Jack"i çok güzel oynuyor çünkü müthiş bir baba. Anne olarak da aynı zamanda şarkıcı da olan Mandy Moore var. Dizinin yaratıcısı Dan Fogelman ki senaryoya da katkısı mevcut. Diğer oyunculardan bazıları "Randall"ı oynayan Sterling K. Brown, "Kate"i oynayan Chrissy Metz, "Kevin"i oynayan Justin Hartley sayılabilir.

Anne, baba, üç çocuk ve onların hayatlarını feedback'lerle anlatan harika bir dizi. Çok etkiledi beni. Umarım siz de keyif alırsınız.

Luc Besson’dan “Lucy”

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 27 - 2014 zamanında yazılmıştır.

Birkaç aydır sinemaya gidememiştim. En son sanırım Noah’ı sinemada izlemiştim. Biraz kafa dağıtmak istedim, baktım Luc Besson’ın filmi “Lucy” vizyonda. Oyuncular da güzel, Morgan Freeman var, Scarlet Johansson var, Old Boy’dan tanıdığım Güney Kore’li oyuncu Min-sik Choi var. Nihayetinde tercihimi Lucy’den yana kullandım. Jeneriği izlemedim, sadece konusunu okudum; oyuncuları ve yönetmeni sevdiğimden filme şans verdim.

Soluksuz izledim ve hiç sıkılmadım. Kurgu ve geçişler tam benim istediğim gibiydi. Film ise orta halli sayılırdı. Sanki biraz da kısa geldi süresi. Çok sıkı bir girişle başladı aslında. Sonrasında da iyi gitti ama çabucak bitti. Sanki biraz aceleye getirilmiş gibiydi.

Senaryo da Luc Besson’a ait, kendisini çoğumuz Leon’dan hatırlar. Bu Fransız abinin Nikita’sı da güzeldir aslında.

Film “gerilim” ya da “bilim kurgu” kategorilerinde gösteriliyor ama biraz felsefe ve belgesel havasını da eklemek lâzım filme. Leon ile kıyaslanamayacak bir film elbette ama bu da yönetmenin kafasından geçen bir senaryoymuş besbelli. Bilim kurgu sever biri olmadığımdan biraz endişelenmiştim “sıkılır mıyım?” diye. Bu film bence bilim kurgu olarak bile ifade edilmeyecek kadar yumuşaktı, bilim kurgu severler hoşlanmayabilir bu bağlamda.

Filmin konusu ise şöyle; Tayvan'da yaşayan Lucy (Scarlett Johansson) erkek arkadaşının kazığı sonucu Tayvan uyuşturucu mafyasının eline düşer. Asyalı mafya grubu Lucy'nin karın boşluğuna ufak bir operasyonla, CPH4 adlı sentetik uyuşturucu dolu bir paket yerleştirir. Lucy'nin bu paketi Avrupa'ya ulaştırması gerekmektedir.

Ama tabii işler yolunda gitmez ve paket Lucy'nin karnında patlar. CPH4 maddesinin Lucy'nin vücudunda dağılması beklenmedik bir reaksiyona yol açar. İnsanlar normalde beyinlerinin yüzde 10'nu kullanırken, Lucy'nin beyni, kapasitesini aşarak olağanüstü güçler kazanmaya başlar.

Neticede film; insan, beyninin %100’ünü kullanırsa neler olabileceği ile ilgili mevzuyu işliyor. Kamera görüntüleri, dar açıdan çekimler, zamanda geri gidişler, olayın big bang’e kadar gidişi vb. görüntüler beni tatmin etti. Ayrıca aksiyon sahneleri de çok güzeldi. Müziklerini de beğendim. Klasik bir Luc Besson sineması. Zaten 2. yarıda mevzu Fransa’da finalleniyor haliyle.

Olay zaman kavramı ve felsefesi ile ilgili bence. Bu anlamda bilim kurgu diyemeyeceğim bir film. Herkesin filmden beklentisi farklı olacaktır. Ancak ben beğendim ve de sıkılmadan izledim.

American Horror Story

Bayan Arıza tarafından Aralık - 28 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Efenim tüm sezonları yalayıp yutmuş bir insan evladı olarak bu diziye tek kelimeyle bayıldığımı söylemek istiyorum. Kimi zaman ruhunuzu adeta boğan bir dizi; ama  bir o kadar da tarifi imkânsız bir merak uyandırıyor bünyede. Ruhu sıkılıyor insanın ama “ne olacak?” diyorsunuz içten içe. Ve en önemlisi de müthiş oyunculuklar. Özellikle Jessica Lange’i ezelden beridir severdim, bu diziyle bir kez daha hayran oldum hatuna.

Türe “Korku” diyebilirim rahatlıkla. Ryan Murphy ve Brad Falchuk isimli iki müthiş adam yaratmış bu kaotik diziyi. Bu iki usta Nip/Tuck’ın da yaratıcılarından aynı zamanda.

Dizi 3 sezon şimdilik; 4. sezon için de anlaşılmış. Her sezon farklı bir konsept içeriyor. Örneğin ilk sezon bir evde, ikinci sezon rahibelerin gözetimindeki akıl hastanesinde geçiyor. Üçüncü sezonda “cadılık” teması işleniyor. İlk sezondaki oyuncuların büyük bir kısmı diğer sezonlarda da karşımıza çıkıyor.

İlk sezon yukarıda belirttiğim üzere üç katlı karanlık ve ürkütücü bir evde geçiyor ve sezonun adı “Murder House”. İlk kez 2011’de gösterildi dizi. İkinci sezonun adı “Asylum”, üçüncü sezon ise “Coven” adını taşıyor. Şahsen ben ilk 2 sezonu daha çok sevdim. Hatta en sevdiğim sezonları sıralayacak olursam, “2-1-3” derim.

İlk sezon olan Murder House’da Jessica Lange ile beraber evin psikiyatristi “Ben”i Dylan McDermott, Ben’ın karısı “Vivien”ı Connie Britton canlandırıyor. Bir de teenage’imiz var ki kendisi evimizin kızı “Violet”. Taissa Farmiga oynuyor Violet karakterini. Bu kızcağız aynı zamanda Bates Motel’deki Vera Farmiga’nın da kızkardeşi. Pek sevdiğim Jessica Lange ise “Constance Langdon” karakterine hayat vermiş. Bir de hastalıklı kafa “Tate” Evan Peters var ki kendisi Jessica Lange ile beraber üç sezondur severek izlediğimiz oyunculardan.

İkinci sezon olan Asylum’da Six Feet Under’dan sevdiğimiz James Cromwell kötü niyetli cani doktor Dr. Arthur Arden’ı canlandırıyor. Ayrıca Heroes dizisinde “Sylar” karakterini canlandıran ve pek sevdiğim Zachary Quinto da cani psikiyatrist Dr. Oliver Thredson’a hayat veriyor.

Korku filmlerini, dizilerini seviyorsanız, gizemli şeyler ilginizi çekiyorsa, karanlık ortamlar size keyif veriyorsa -mesela Bates Motel’in dizi versiyonunu sevdiyseniz- kuşkusuz bu diziyi de seveceksiniz. Kurgu, oyunculuklar, diyaloglar, mizansen, kısacası her şey çok etkileyici. Muhtemelen seversiniz diye düşünüyorum ve tavsiye ediyorum.

The Following

Bayan Arıza tarafından Şubat - 21 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Yeni bir diziye başladım. Evet, tahmin ettiğiniz üzere polisiye. Tam bir polisiye tutkunu olduğumu söyleyebilirim. Filmlerde, dizilerde ya da okuduğum polisiye kitaplarda özellikle çözüm aşamasına bayılıyorum. Ama bu yazıda polisiye tutkumdan bahsetmeyeceğim sizlere.

The Following Fox'un yeni dizisi. Dizide bugüne dek sevip sevmediğime hâlâ karar veremediğim yılların aktörü Kevin Bacon başrolde. Dizinin yaratıcısı Kevin Williamson. Önceki işleri biraz çıtır çerez olsa da -ki yine de sağlam bir izleyici kitlesine ve hayrana sahip dizileri yaratıyor adam- (Dawson's Creek, I Know What You Did Last Summer, The Vampire Diaries, The Secret Circle) The Following ile sıkı bir başlangıç yaptı.

Kevin Bacon bir FBI ajanını canlandırmakta, diğer başrolde ise muhteşem bir oyunculuk sergileyen ve süper bir aksana sahip James Purefoy var.

IMDb'nin 8.2 verdiği The Following'in öyküsü ise şöyle; 9 yıl önce 14 öğrenciyi öldüren Joe Carroll (James Purefoy) hapisten kaçmıştır ve cinayetlerini son bir atışla noktalamak istemektedir. Bunu anlayan FBI bir ekip kurar ve ekibe Kevin Bacon'ı -dizide Ryan Hardy isimli bir ajandır- dahil eder. Ancak Ryan alkol problemi yaşamaktadır, yalnız yaşayan mutsuz bir adamdır, kalp pili ile yaşamaktadır. Ryan, tekrar işe döner ve olaylar içinde buluverir kendini.

Katilimiz Joe Carroll'un bir sürü müridi vardır. Edgar Allan Poe'dan yaptığı alıntılarla müridlerini tetikler ve her tarafta cinayetler işlenmeye başlanır. Ortada birçok hedef vardır ve ajanlarımız zor durumdadır. Joe, hapishanede olduğu halde O'nu delicesine seven hayranlarını yönetmekte ve onlara bir şekilde yolladığı mesajlarla tetiklemektedir, cinayetler ve olaylar birbirini izlemektedir.

Hâlâ izlediğim en iyi polisiye dizi The Killing, onun önünde geçebilmiş bir dizi yok henüz. Bunun dışında kalan diğer dizilerin -ki hepsini severek izledim/izliyorum- (Cold Case, Without a Trace, CSI'lar, Castle, The Mentalist, The Bridge, Bones, Criminal Minds, Numb3rs, The Closer vb.) hemen hemen hepsi benim için aynı kategoride. "The Following" elbette bir "The Killing" değil ama sıkı bir polisiye, sürükleyici ve ekrana çiviliyor sizi.

Daha fazla spoiler verip tadınızı kaçırmak istemiyorum. Öykü klasik gibi görünse de bölümler sürükleyici ve oyunculuklar oldukça iyi. Henüz yeni başlamışken arayı kapatıp, siz de bir The Following sever olarak yerinizi alın. Kendi adıma temennim, umarım bu dizi de bir şekilde sonradan bozulmaz. Biliyorsunuz bazen iyi başlayan diziler çok büyük bir hayal kırıklığı bırakarak yok oluyorlar; The Heroes, The Flash Forward, Alcatraz vb.

Sözün özü, şiddeathle tavsiye ederim bu akıcı polisiyeyi.

Oyunculardan bazıları şöyle:

Kevin Bacon … Ryan Hardy Shawn Ashmore …  Mike Weston James Purefoy … Joe Carroll Natalie Zea … Claire Matthews Annie Parisse … Debra Parker Nico Tortorella … Jacob Wells Valorie Curry … Emma Hill Adan Canto … Paul Torres

The Bridge (Danish: Broen; Swedish: Bron)

Bayan Arıza tarafından Ocak - 3 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Dün akşam itibariyle yeni bir diziye başladım, hemen iki bölüm izledim. Akabinde de bugün sizlerle paylaşmak istedim. The Killing ile başlayan İskandinav polisiye dizi merakım artarak devam ediyordu. Bron ile tam 12'den vurmuş oldum.

Dizi, Danimarka ve İsveç ortak yapımı. IMDb'nin 8.4 verdiği dizi iki bölümüyle beni şimdiden kendine bağladı.

2011'de sadece 10 bölüm çekilmiş. Dizinin tüm bölümlerini izlemediğim için sona mı eriyor yoksa devamı gelir mi bilemiyorum açıkçası. 2013'te 2. sezonun çekileceği yönünde söylentiler var. Danimarka'da 2. sezonun yayınlandığını da okumuştum. Türkçe'ye çevrilmiş kısmı maalesef sadece ilk sezon.

Dizinin adı Danca'da "Broen", İsveçce'de "Bron" yani "Köprü".

Dizinin pilot bölümü, Danimarka'nın Kopenhag şehriyle İsveç'in Malmö şehri arasındaki Öresund Köprüsü'nün üzerinde bir ceset bulunmasıyla başlıyor. Ceset, iki ülkeyi ayıran sınır üzerinde yer aldığı için hem Malmö emniyetinden cinayet masası dedektifi Saga Norén, Kopenhag emniyetinden de dedektif Martin Rohde olay yerine intikal ediyor. Derken cesetin aslında ortadan ikiye ayrılmış olduğu, üst kısmının İsveçli bir bürokrat kadına, alt kısmının ise Danimarka'lı bir fahişeye ait olduğu ortaya çıkıyor. İki ülkenin cinayet masası dedektifleri birlikte çalışma kararı alıyor. Daha fazla yazarsam spoiler verebilirim, bu nedenle susmak lâzım. İlk iki bölümü soluk soluğa izlemiş durumdayım. Diğer bölümlerde kimbilir neler olacak? Kaldı ki dedektifler cesetin peşinde koşarken eşzamanlı olarak başka olaylar da gerçekleşiyor. Belki ilerleyen bölümlerde bu olaylar bir şekilde birleşecek. İzleyip göreceğim artık.

Eğer Danimarka yapımı "Forbrydelsen"ı, Amerikan versiyonuyla "The Killing"i beğendiyseniz bunu da kesin seversiniz.

Dizinin cast'ında Danish/Swedish ünlü oyuncular yer alıyor. Bazıları:

Sofia Helin – Saga Norén Kim Bodnia – Martin Rohde Dag Malmberg – Hans Petterson Puk Scharbau – Mette Rohde Emil Birk Hartmann – August Rohde Rafael Pettersson – John Anette Lindbäck – Gry

Post rock melodileriyle akıp giden bu heyecanlı, sürükleyici ve karanlık atmosferli diziyi kesinlikle tavsiye ediyorum.

Suits

Bayan Arıza tarafından Eylül - 27 - 2012 zamanında yazılmıştır.

İki sezonu da bitirdikten sonra Suits hakkında birkaç satır yazmaya karar verdim.

2011 yapımı bu muhteşem dizinin yaratıcısı Aaron Korsh. Kendisini Everybody Loves Raymond (1996) ve Just Shoot Me! (1997) dizilerinden hatırlayabilirsiniz.

Dizi, iş bitirici avukat Harvey Specter (Gabriel Macht) ve yardımcısı Mike Ross (Patrick J. Adams)'un maceralarını anlatıyor. Suits, bu iki harika oyuncunun yanısıra Rick Hoffman'ın muhteşem bir şekilde canlandırdığı Louis Litt karakteri ile tavan yapıyor.

Harvey Specter avukatlık camiasında çok bilinen, kendi çizgisi olan, süper takımlar giyen, gayet cool, havalı, sözünü esirgemeyen, Aston Martin kullanan ve tarzı olan bir avukat. Hayran olmamak elde değil. Mike ise sözde Harvard mezunu, çok zeki ve fotografik hafızası 1500 olan bir karakter.

Suits, son derece keyifli ve sürükleyici bir dizi. Dizide bir sürü hukuk terimi geçmesine rağmen bağımlısı yapıyor sizi adeta. 42-43 dakika boyunca sizi esir ediyor ama çok keyif alıyorsunuz izlerken.

Dizide şirketin sahibesi olan Jessica Pearson yani Gina Torres de muhteşem bir oyunculuk çıkarıyor. Ayrıca Harvey'in sekreteri, her şeyi olan Donna Paulsen'i canlandıran Saray Rafferty de süper hiper oynuyor. Oyuncular gerçekten de harika seçilmiş. En itici karakter gibi görünen Louise Litt bile bence çok sevimli. Bir de Mike'ın yanık olduğu Rachel Zane (Meghan Markle) var.

Dizimiz Manhattan'daki bir avukatlık bürosunda geçiyor. Bizi adeta avukatların dünyasına davet ediyor.

Her bölümde farklı bir olay çözülüyor gibi görünse de dizi süreklilik arzediyor. Baştan sona keyifle izleyeceğiniz bu harika diziyi tavsiye ediyorum.

İsimsiz Bir Sürücü “Drive”

Bayan Arıza tarafından Eylül - 15 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Nicolas Winding Refn'e Cannes Film Festivali'nde "En İyi Yönetmen" ödülü kazandıran Drive/Sürücü, geçen yılın en iyi filmlerinden biri.

Geçen yıl kimi filmler ödüle boğulurken Shame/Utanç, We Need To Talk About Kevin/Kevin Hakkında Konuşmalıyız ve Drive/Sürücü biraz kıyıda kaldı. Sürücü'nün Danimarkalı yönetmeni Nicolas Winding Refn'in Cannes'da aldığı "En İyi Yönetmen" ödülü hariç.

Gerçi yönetmen, senarist Hossein Amini ve filmin adını aldığı sürücüyü oynayan Ryan Gosling hayli ödüle aday gösterildi ama, aralarında en kârlı çıkan, Akademi'nin onu sevmediğini söyleyen Albert Brooks oldu. Filmin kötü adamlarının en kötüsünde meslek hayatının en iyi performansını sunan aktör, ondan esirgenen adaylıkları, çeşitli eleştirmen gruplarından aldığı "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu" ödülleri ve Altın Küre adaylığıyla telafi etti.

Filmin kahramanı olan isimsiz sürücü, gündüzleri film setinde çalışır, geceleri de soyguncuları kaçıran arabaları kullanır. Clint Eastwood'un İsimsiz Adam'ı gibi isimsizdir, çok az konuşur, hep aynı kılıkta dolaşır. Filmin başında komşusu sorunca, "Araba kullanırım" der sadece. İlgi duyduğu komşusunun küçük bir oğlu vardır, kocası ise hapistedir. Sürücünün hocası (Breaking Bad'den Bryan Cranston), onu sever ama yine de kendi çıkarına uyacak şekilde kullanmak ister. Refn'in üslubu da, Los Angeles atmosferi de biraz Michael Mann'ınkini hatırlatıyor.

Kaynak: Cnbc-e Dergi Film Eki (Eylül 2012)  

Arada Bir Yerde “Araf”

Bayan Arıza tarafından Eylül - 15 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Yeşim Ustaoğlu'nun yeni filmi Araf hem ulusal hem de uluslararası festivallerin gözdesi olmaya aday.

Venedik Film Festivali'nin Orizzonti/Ufuklar bölümünde yarışacak olan Araf, Türkiye prömiyerini de bu ay Adana Altın Koza Film Festivali'nde yapacak. En son dört yıl önce Pandora'nın Kutusu ile karşımıza çıkan Yeşim Ustaoğlu, uluslararası festivallere yabancı olmayan bir yönetmen. Önceki filmleriyle Berlin Film Festivali, Sundance Film Festivali ve San Sebastian Film Festivali gibi ünlü festivallerden ödüllerle dönen Ustaoğlu, 2002'de Venedik'te jüri üyeliği de yapmıştı.

Araf'ın, Ustaoğlu sinemasını takip edenleri şaşırtmayacak bir havası var. Yapayalnız, mutsuz karakterler, kendilerine iyi davranmayan hayatla hesaplaşma derdinde. Adeta yeni bir elin dağıtılmasını bekler gibiler. Otoban kenarında, bir gelenin bir daha uğramadığı bir benzin istasyonunda vardiyalı olarak çalışan iki genç, Zehra ve Olgun her sabah aynı güne uyanmakla beraber, gözlerini ayırmadan izledikleri aptal kutusunun onları geleceğe dair umutlandırmasına da izin veriyorlar. Zehra oralardan kurtulmasını sağlayacak büyük bir aşk düşlerken, gönlünü Zehra'ya kaptıran Olgun da  zengin olup her ikisinin de hayatını değiştirmek niyetinde. Hayaller çok uzakta kalmış ve monotonluk dayanılmaz bir hal almışken, benzin istasyonuna uğrayan Mahur adındaki kamyon şoförü bütün dengeleri değiştiriyor.

Başrollerinde TV dizilerindeki performanslarıyla akıllarda kalan genç yetenek Neslihan Atagül, ilk oyunculuk deneyimiyle Barış Hacıhan ve son yıllarda yönetmenliğe de bulaşan Özcan Deniz'i izleyeceğimiz Araf, yeni sezonun en çok konuşulacak Türk filmlerinden biri olacağa benziyor.

Kaynak: Cnbc-e Dergi Film Eki (Eylül 2012)