Dizi: Somewhere Between

Bayan Arıza tarafından Ekim - 12 - 2018 zamanında yazılmıştır.

Klişe görünen ama yine de kendini izlettiren bir gerilim, polisiye dizisi daha. İsmi Somewhere Between. 24 Temmuz’da ilk bölüm, 25 Temmuz’da 2. bölüm olarak ABC kanalında yayınlandı. Sonrasında da Netflix aldı. Tek sezon, 10 bölüm.

Evren Özer’den Film Kritiği: SE7EN (YEDİ)

Bayan Arıza tarafından Ekim - 9 - 2017 zamanında yazılmıştır.

Yıl 1995…Star Tv’de pazar geceleri Parliament Sinema Kulübü var her hafta sonunu iple çekiyorum çünkü kaliteli filmler oynuyor…

Yine böyle bir pazar akşamı saat 22:00 itibari ile film başladı,film seni sürüklüyor,içine çekiyor,bırakmıyor…Film bittiğinde ise ruhumda ve bedenimde bir yumruk hissettim ki Kevin Spacey bu durumu şöyle özetliyordu; ''İnsanların dikkatini çekmek için onların omuzlarına dokunmanız artık yeterli değil,onlara bir balyozla vurmanız gerekiyor.’’

Film karanlık bir atmosferde ve devamlı yağan bir yağmur eşliğinde devam ediyor,film size olayların geçtiği şehrin adını vermiyor çünkü hangi şehir ismi geçse lanet okunacak o isme…

Brad Pitt ve Morgan Freeman öyle doyurucu bir oyunculuk çıkarmışlar ki Fincher onları ayrı bir yerde tutuyor ve kendi yönetmenlik hünerlerini onların üzerinden değil de geçiş sahnelerindeki ustalık,ince detayları çok iyi vurgulayıp yansıtan kamera açıları ve katili son 15 dakikaya kadar büyük bir hünerle saklayan kurgusu ile seyirciye aktarıyor…

Konu olarak ;

Hristiyanlığın yedi ölümcül günahını  (kibir,açgözlülük,şehvet düşkünlüğü,kıskançlık, oburluk,yıkıcılık ve tembellik) işleyenleri kendi vahşi yöntemleriyle öldüren bir seri katil ve onun peşindeki iki dedektifin çabalarını diye özetleyebiliriz…

Fincher’ın yedi ölümcül günahı Hristiyan doktorininden çıkarıp günümüz tüketim toplumunun bir parçası şeklinde tasvir eden üstelik bu tasvirde işlenen günahları kabullenme ve bu günahtan kurtulunabileceğini de üstüne basa basa Spacey üzerinden vurgulaması ayrı bir inceleme konusu olur kanımca…

Spacey’in final kesitinde ‘’sanırım benim günahımda kıskançlık’’ diyip alttan üste doğru Pitt’e bakış atması ve Pitt’in o esnada ki ruh hali,bakışlarındaki masumane açmaz,dolu gözler,karar verme arefesindeki boşluk hissi efsane ötesiydi,çok çarpıcı bir oyunculukların gösterildiği aşikar…

Spacey’in filmin açılış sahnelerinde isminin geçmemesi ve filmin son jeneriğinde Kevin Spacey as John Doe diye yazılması ince ama mükemmel bir ayrıntı çalışma… 

Ayrıca Saw serisindeki Jig Saw karakterinin de John Doe karakterinden esinlenme olduğunu da düşünmekteyim çünkü öldürme amaçları aynı güdü üzerinden yürüyor,günahlar üzerinden…Buna ilaveten john Doe’nun yaptıkları bir cezalandırma değil bence Se7en günah hakkında vaaz vermek…'Günah işlerseniz mutlaka karşılığını alırsınız…’

Pitt ve Freeman karakterleri üzerinden yürürsek iki karakterin dünyaya ve hayata bakış açılarındaki tezatlık bence asıl vurgulanması gereken nokta…bir tarafta dünyayı bir çocuk sahibi olmak istemeyecek kadar yaşanmaz bire yer olarak algılayan karakter (örnek sahne : Freeman gittiği ilk cinayet mahalinde oradaki polis memuruna “çocuk görmüş mü”diye sorar,bu soru adeta ‘senaryodaki bir karakter nasıl inşa edilmelidir’ ders konusu için var,bu soru ileride,neden sevgilisinden çocuğu olduğunda onu terk ettiğinin zemini aslında) diğer tarafta ise bir hayatta bir fark yaratacağına doğru bir hayat yaşayıp hayatta karşılaştığı çarpıklıkların giderilmesinde aktif bir rolü olacağına inanan başka bir karakter…

Freeman film boyunca üstüne basa basa katilin kaçık yada anormal biri olmadığını tersine katilin boktan hayat şartlarının bu hale getirdiğini anlatmaya çalışır Pitt’e, Pitt ise bunu asla kabul etmez zira evliliğinin ve kariyerine başındadır işine olan sevgisi, gururu Freeman’in katil ile olan açıklamasını kendine yediremez çünkü mesleği dedektiflik olan biri için böyle bir katil profili dedektiflik mesleğini anlamsızlaştırır.İçeri tıktığınız her suçlunun aslında çok basit bir suç işleme güdüsü olduğu gerçeği Pitt’e hayatta hiçbirşeyi kolay kolay değiştiremeyeceği gerçeğini hatırlatması bence içindeki açmazı tetikler…

Bu filmin bence en güçlü yanlarından biri de kurbanların hepsinin acımasız bir şekilde katledilmesine rağmen hiçbir kurbanı bariz bir şekliyle göremememiz.Kurbanlara ne olduğunu ve nasıl öldürüldüklerini bilmemize rağmen ekranda yaşanmış bir sahne göremiyoruz bütün o katledilme sahnelerini ancak kendi hayal gücümüzle beynimizde canlandırıyoruz ve adeta biz yaşıyoruz.Kendi zihnimizde katil ve maktüle 3.göz olarak şahitlik ediyoruz adeta bir suç ortağı gibi ki filmin temel mesajı da bu,herkes suçlu…

Tam burada açıklamak istediğim bir konum var şöyle ki;

Önce kısa bir hikaye anlatayım.Hz.Hızır Keyf suresinde kendi ve Hz.Musa ile birlikte çıktıkları yolculukta bir anlaşma yaparlar.Hz.Hızır Hz.Musa’ya;

-Ben ne yaparsam yapayım yaptıklarım asla bana nedenini sormayacaksın der.

Hz.Musa’da kabul eder.Ancak yolculuk sırasında Hz.Hızır küçük bir çocuk görür gidip onu yakalar ve boğazını keser.Hz.Musa bu olayı görünce öfkelenir ve sözünden döner ve isyan eder.Hz.Hızır önce ses çıkarmaz ama yolculuğun sonunda Hz.Musa’ya ;

-Öldürdüğüm çocuk büyüdüğünde zalim bir kral olacaktı ve binlerce insanı katledecekti der ve Hz.Musa kalakalır…

Şimdi soru şu ; Hz.Hızır bu durumda katil midir? Teori de evet çünkü bir çocuğu hiçbir sebep olmadan durup dururken öldürüyor ama gelecekte olanı bildiğinden binlerce çocuğu ölümden kurtardığına göre hala Hz.Hızır’a katil diyebilir miyiz?

İşte Se7en bize bu soruyu soruyor aslında…Gerçekten kötülük dolu olduğunu düşündüğümüz şeyler yada masum görünen ve iyi olan şeyler gerçekten göründükleri gibi midir?

Balyoz sahneleri ;

Spacey abimizin polis merkezinde eli kanlı bir şekilde gelip 2 defa dedektif diye bağırmasına rağmen sesini duyuramayıp 3 defa adeta kükremesi ile karakolun dona kalması,

Film başlarken ki çalan parça (Nine İnch Nails / You make me closer to god)

Yatağa bağlı kurbanın aniden hareketlendiği muazzam gerilimli an…

Ve Son Söz : “Ernest Hemingway, ‘Dünya güzel bir yer ve de uğruna savaşmaya değer’ demiş.Ben cümlenin ikinci yarısına katılıyorum.” (William Sommerset)

Herkese İyi Seyirler…

Umuda Yolculuk

Bayan Arıza tarafından Eylül - 19 - 2017 zamanında yazılmıştır.

Almancası “Reise der Hoffnung”; İngilizce adı “Journey of Hope”. 

Film, Türkiye'de yaşayan Maraşlı bir Alevi ailesinin yasadışı yollarla sadece kartpostallarda gördükleri İsviçre'ye mülteci olarak gitmeye çalışmasını konu alıyor.

Baştan sona sürükleyici. Yolculuk, yurtdışına çıkış, hepsini güzel anlatmışlar. İzleyip de ağlamayan bir insan olamaz gibi geliyor. Tam bir insanlık dramı. İşin acı tarafı, yaşananlar da gerçekmiş.

Rahmetli Necmettin Çobanoglu ve Nur sürer çok başarılar. Filme ayrıca renk katmışlar bence. Mutlaka izlenmesi gerekenler listenizde olmalı.

İngiltere, İsviçre ve Türkiye ortak prodüksiyonu olan film, 1990 yılında “Yabancı Dilde En İyi Film Oscar Ödülü”nü de kazandı.

Yönetmen: Xavier Koller Film müziğinin bestecisi: Jan Garbarek Ödüller: Yabancı Dilde En İyi Film Oscar'ı Senaryo: Xavier Koller, Feride Çiçekoğlu Oyuncular: Nur Sürer, Yaman Okay, Dietmar Schönherr, Isa Danieli, Enzo Cannavale, Yasar Güner, Emin Sivas, Erdal Merdan, Necmettin Çobanoğlu

Ödüller: • Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı – 1990 • Nürnberg Film Festivali – 1991 • Bronz Leopard (Xavier Koller) – 1990

Manchester by the Sea

Bayan Arıza tarafından Şubat - 28 - 2017 zamanında yazılmıştır.

Gerçek olmayan kurgu bir hikayeyi gerçekmiş gibi hissettirdiği için filmin yönetmeni aynı zamanda da senaristi olan Kenneth Lonergan'a sonsuz teşekkürler. Ve sevgili başroldeki Casey Affleck oyunculuğuyla tavan yapmış durumda, resmen "Lee Chandler" olmuş. Müthiş bir oyunculuk sergilemiş ve bu yılın Oscar'ını da aldı götürdü Casey Affleck. Adam adeta rolü yaşamış.

Film uzun, görüntüler güzel, özellikle karla kaplı soğuk kuzey Amerika görüntüleri içinizi aksine ısıtıyor. Massachusetts bölgesi Kanada sınırına yakın olduğundan oradaki yerleşim, doğa güzellikleri sizi büyülüyor. Maine, Vermont, Michigan gibi bölgelerdeki görüntüler hep göze hitap ediyor doğrusu. Fargo'da da aynısı olmuştu.

2016 yılının en iyi 10 filminden biri olarak seçilmesine şaşmamak gerek. Şahsen benim de bugüne dek izlediğim en iyi filmlerden biri oldu. "Yaşamın Kıyısında" diye çevirmişler filmin adını, sade, gösterişten uzak, şaheser bir başyapıt niteliğinde. Anlatım yalın, görüntüler sade ve güzel, kartpostal havasında akıp gidiyor.

Yazan ve yönetenin aynı insan olduğu filmler sanırım -yönetmenin kafasında yarattığı sahneden çok emin oluşundan dolayı- hep güzel oluyor.

Casey Affleck başrolde (Lee Chandler), Michelle Williams (Randi Chandler) boşandığı eşini oynuyor. Kyle Chandler (Joe Chandler), Lee'nin abisi rolünde; genç oyuncu Lucas Hedges ise Lee'nin yeğeni, Joe'nun oğlu Patrick'i oynuyor.

Konusuna gelelim; Lee Chandler, sıhhi tesisat, elektrik, kapıcılık gibi sıradan işler yaparak, tek göz bir evde yalnız başına yaşayan bir adamdır. Doğup büyüdüğü ama uzun zamandır uğramadığı kentten bir gün acil bir telefon alır. Kalp hastası abisi hastaneye kaldırılmıştır ve durum ciddidir. Lee kafasında endişeler ve soru işaretleri ile yola koyulur. Hastanede alacağı haberle de birlikte hayatı değişecektir.

Filmin yönetmenliğini ve senaryosunu New York Çeteleri filminin de senaristi olan Kenneth Lonergan üstlenirken oyuncu kadrosunda başrolü Casey Affleck sırtlıyor. Kadroda kendisine Michelle Williams, Kyle Chandler, Gretchen Mol ve Lucas Hedges gibi önemli isimler eşlik ediyor.

Film galasını 23 Ocak 2016'da Sundance Film Festivali'nde yaptı. 18 Kasım 2016'da sınırlı yayınına başlanılan filmin genel gösterimi 16 Aralık 2016'da başladı. Film Amerikan Film Enstitüsü tarafından 2016'nın en iyi 10 filminden biri olarak seçildi ve 89. Akademi Ödülleri'nde elde ettiği 6 adaylıktan En İyi Özgün Senaryo ve Casey Affleck'in oyunculuğuyla En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini kazandı. 74. Altın Küre Ödülleri'nde beş adaylık elde ederek bunlardan sadece Drama Dalında En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü kazandı. Ayrıca 70. BAFTA Ödülleri'nde 6 adaylık elde etti.

Bol ödüllü film, ama ödülleri de hak eden bir film. Son haftada izlediğim filmleri sıralayacak olursam, ilk sırada Manchester by the Sea, ardından Lion ve 3. sırada La La Land gelir.

Filmi mutlaka izlenecek filmler listenize alın, hiç pişman olmazsınız.

Lion

Bayan Arıza tarafından Şubat - 27 - 2017 zamanında yazılmıştır.

Dev Patel'i hep çok sevmişimdir. Slumdog Millionare'den önce Skins'de de iyiydi. Bu filmle daha da çok sevdim. Ama bu kez O'nun küçüklük halini oynayan Hintli oyuncu Sunny Pawar'ı ise daha çok sevdim. Neredeyse tüm filmi tek başına aldı götürdü.

Beni en çok etkileyen, hikâyenin gerçek oluşuydu. Kendimi bildim bileli kurgulardan ziyade gerçek öyküler beni daha çok etkilemiştir; sinemada da edebiyatta da. Film bir dram aslında. Bol bol ağladım. Hindistan'daki sefalet, 5 yaşındaki Soroo'nun yaşadıkları gerçekten çok üzücüydü.

Gelelim konusuna;

Lion, Garth Davis tarafından yönetilen ve senaryosu Saroo Brierley ile Larry Buttrose'un kurgusal olmayan kitabından Luke Davies tarafından uyarlanan 2016 yapımı dram filmi. Filmin oyuncu kadrosunda Dev Patel, Rooney Mara, Nicole Kidman ve Deepti Naval oynamaktadır.

Film dünya galasını 10 Eylül 2016'da Toronto Uluslararası Film Festivali'nde yaptı, 25 Kasım 2016'da ABD'de gösterime girdi, eleştirmenlerden olumlu yorumlar aldı ve dünya çapında 76 milyon dolardan fazla hasılat elde etti. 89. Akademi Ödülleri'nde En İyi Film, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Patel), En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Kidman) ve En İyi Uyarlama Senaryo dahil 6 adaylık elde etti.

Saroo adında beş yaşındaki bir Hintli çocuğu, Kalküta sokaklarında evinin binlerce kilometre ötesinde kaybolur. Avustralyalı bir çift tarafından evlat edinilmeden önce pek çok sorunla uğraşır; 25 yıl sonra, kaybettiği ailesini bulmak için yola çıkar.

Kadro: Dev Patel, Saroo Brierley Sunny Pawar, Genç Saroo Rooney Mara, Lucy David Wenham, John Brierley Nicole Kidman, Sue Brierley Abhishek Bharate, Guddu Khan Divian Ladwa, Mantosh Brierley Priyanka Bose, Kamla Munshi Deepti Naval, Saroj Sood Tannishtha Chatterjee, Noor

24 Nisan 2013'te Garth Davis'in Saroo Brierley'in hayatını anlatan bir film yapacağı açıklandı. Film, Brierley'nin A Long Way Home adlı anı kitabından uyarlandı. Ekim 2014'te başroller için Dev Patel ve Nicole Kidman'ın kadroya katıldığı duyuruldu. Ocak 2015'te Nawazuddin Siddiqui, Priyanka Bose, Tannishtha Chatterjee ve Deepti Naval oyuncu kadrosuna katıldı. Nisan 2015'te Rooney Mara, David Wenham ve Divian Ladwa oyuncu kadrosuna katıldı. Pallavi Sharda, Saroo'nun arkadaşını oynamak için filmin oyuncu kadrosuna katıldı. Hauschka ve Dustin O'Halloran filmin müziğini besteledi.

Temel çekimler Ocak 2015'te Kalküta, Hindistan'da başladı.  Nisan ayının ortalarında, çekimler Avustralya'da Melbourne ve Hobart şehirlerinde gerçekleşti. Kidman'ın sahneleri Avustralya'da çekildi.

Son zamanlarda izlediğim en güzel filmlerden biri oldu Lion. Google Earth sen ne güzel bir şeysin ayrıca:)

La La Land

Bayan Arıza tarafından Şubat - 27 - 2017 zamanında yazılmıştır.

Keyifle izledik. Yüzümüzdeki tebessüme engel olamadık. Oscar'ı hak etti mi? Bu kadar çok değil bence!

Önce konusuyla başlasak;

"Hayatlarında yön bulmaya çalışan iki tutkulu insan Sebastian ve Mia'nın yolları, Los Angeles'ta trafiğin sıkışık olduğu bir gün kesişir. Her ikisi de sanat tutkunu olan bu iki insan, hayallerini gerçekleştirme yolunda düşe kalka ilerlemektedir.

Sebastian gelenekseksel jazzın kolonlardan yükseldiği bir kulüp açma hayalinde, Mia ise kafesinde çalıştığı film platosunda kendine uygun tüm oyunculuk seçmelerine katılarak bir rol kapma telaşındadır. Bu iki insanın kalpleri birbiri için atmaya başladığında ortaya çıkan manzarayı hayat şartları bozacak, onları yavaş yavaş hayallerinden uzaklaştırmaya başlayacaktır. Oscar ödüllü Whiplash’in yazarı Damien Chazelle’in yazıp yönettiği bu romantik müzikal, modern zamana adanmış bir Hollywood masalı."

Aşıklar Şehri (özgün adıyla La La Land), Damien Chazelle tarafından yazılan ve yönetilen Amerikan romantik müzikal komedi-drama filmi. Filmin başrollerinde Ryan Gosling ve Emma Stone yer almaktadır. Film oyunculuğa hevesli Mia ile caz piyanisti Sebastian'ın ilişkisini konu edinmektedir. Los Angeles'da çekilen filmin özgün ismi aynı zamanda şehri ifade etmektedir.

Chazelle filmin senaryosunu 2010'da yazdı fakat yapımcı bulamadı. Whiplash'ın başarısından sonra film Summit Entertainment tarafından yapılandırıldı. Film galasını 31 Ağustos 2016'da 73. Venedik Uluslararası Film Festivali'nde yaptı ve 9 Aralık 2016 tarihinde ABD'de gösterime girdi.

Aşıklar Şehri oldukça iyi bir eleştirel beğeni sağladı ve 2016'nın en iyi filmlerinden biri olarak kabul edildi. Film Amerikan Film Enstitüsü tarafından 2016'nın en iyi 10 filminden biri seçildi ve 89. Akademi Ödülleri'nde 14 adaylık elde ederek Akademi Ödülleri tarihinde en fazla adaylık elden üç filmden biri oldu ve 6 dalda ödül kazandı. Ayrıca 74. Altın Küre Ödülleri'nde en fazla adaylık elde eden film olarak elde ettiği 7 adaylıktan hepsini kazanarak Altın Küre tarihininde rekorunu kırmış oldu. Ayrıca 70. BAFTA Ödülleri'nde elde ettiği 11 adaylık ile yine en fazla adaylık elde eden film oldu.

Oyuncular Ryan Gosling: Sebastian Wilder Emma Stone: Mia Dolan John Legend: Keith Rosemarie DeWitt: Laura Wilder Finn Wittrock: Greg Earnest J. K. Simmons: Bill Tom Everett Scott: David

Müzikal sevmememe rağmen severek izlediğim keyifli bir filmdi. Emma Stone'un Oscar'lığı beni şaşırtmış olsa da; ki Ryan Gosling daha iyiydi bence filmde. Yönetmenin Whiplash'ini de rock müziği seven bir insan olarak daha çok sevmiştim. Ama bu filmde de Sebastian'ın Caz müziğine olan sevgisi, aşkı ve hayatının anlamı oluşu beni çok etkiledi. İçinizi ısıtacak melodiler, danslar ve masalsı bir dokunuşu var filmin. İzlenmesi gereken filmler listenize eklemeyi unutmayın.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Palo Alto”

Bayan Arıza tarafından Ekim - 23 - 2014 zamanında yazılmıştır.

Edebiyattan sinemaya uyarlanan filmler her ne kadar çekici gibi görünse de bazı filmler bunun hakkını veremiyor. Kitapla aynı olmasını bekleyemezsiniz ama en azından  iyi iş çıkarmasını, kendinizden bir parça bulmak istersiniz.

Film Ekimi’nde (11-17 Ekim) haftası olması sebebiyle  ne kadar iyi filmler olsa da beklentinizi karşılamayacak filmler de öne çıktı. Bu filmlerden biri Gia Coppola, senaryosunu yazıp yönettiği bu ilk filmini, James Franco’nunyazdığı “ Palo Alto Öyküleri “ kitabından beyazperdeye uyarlanan “ Palo Alto”.

Gia Coppala,  bu filminde genç kuşağa sesleniyor, gençlik sorunlarına yöneliyor. Utangaç, aileden kopuk, melankolik karakterler yaratıyor Coppala.  Cinselliğe kadar uzanan bir yelpazede sunuyor bu filmi. Amerikan vari diyaloglarla sunarken filmi izlerken kopukluklar yaşıyorsunuz. Kurgu eksikliğini film bağlantısında net olarak gözlemliyorsunuz.

Hikâye kabataslak olarak  Teddy,  April, Fred karakterleri üzerinden ilerlese de, bu karakterlere ilerleyen zamanda Emily ve takım koçu MR.B katılıyor. Bu karakterler film içinde önemli yere sahipler, ama ana karakter "April" karşımızda duruyor. Yönetmen, April'in gözünden anlatıyor çoğu şeyi.

Karakter tanıtmak gerekirse; Teddy melankolik takılan uyuşturucuyla alkolle kafayı bozan  bir karakter olarak karşımıza çıkarken, Emily cinselliğe düşkün, sevgi eksikliği yaşayan bir kız. Filmde dikkatleri üzerine çıkan diğer karakter “April”.  April aynı zamanda takım koçunun oğluna bebek bakıcılığı yapıyor. Aralarında bir süre sonra hoşlanma durumu gelişiyor, ama zamanla April bunun doğru bir şey olmadığını, MR.B’nin kendisini kullandığını düşünüyor.

April’den hoşlanan diğer bir karakter uyuşturucuyla zamanını geçiren ve sonrasında uyuşturucuyu bırakmak isteyen Teddy.  Teddy karakteri olarak Jack Kilmer, filmde oyunculuğuyla  iyi iş çıkarıyor. Melankolik rolünü  oynamasının bunda etkisi fazla. Diğer oyuncular sınıfta kalmasa da Jack Kilmer isminin öne çıktığını söylemek yanlış olmaz. Karakterler arası kopukluk filmi izlerken net görülüyor.

Filmde açığa çıkan diğer bir özellik ana tema sorunu ve senaryonun aksaklığı.  Kötü anlatım ve  sıkılarak 1.5 saatlik zamanı geçirmiş oluyorsunuz.  Araya iyi müzikler serpiştirilse de üzerinizde etki bırakmadığını söylemek gerekir. 

Filmin son sahnesi kötü bir anlatımla seyirciye sunuluyor, bunun haricinde Palo Alto şehrinin  filmde fazla gösterilmemesi film adına eksiklik olarak önümüzde duruyor.

Sonuç olarak  Amerikan sineması her ne kadar  gençlik filmlerinde iyi işler çıkarsa da , Gia Coppala’nın  vasat ve bilindik gençlik filmi olarak karşımızda duran "Palo Alto" bu açıdan    sınıfta kalıyor.

Luc Besson’dan “Lucy”

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 27 - 2014 zamanında yazılmıştır.

Birkaç aydır sinemaya gidememiştim. En son sanırım Noah’ı sinemada izlemiştim. Biraz kafa dağıtmak istedim, baktım Luc Besson’ın filmi “Lucy” vizyonda. Oyuncular da güzel, Morgan Freeman var, Scarlet Johansson var, Old Boy’dan tanıdığım Güney Kore’li oyuncu Min-sik Choi var. Nihayetinde tercihimi Lucy’den yana kullandım. Jeneriği izlemedim, sadece konusunu okudum; oyuncuları ve yönetmeni sevdiğimden filme şans verdim.

Soluksuz izledim ve hiç sıkılmadım. Kurgu ve geçişler tam benim istediğim gibiydi. Film ise orta halli sayılırdı. Sanki biraz da kısa geldi süresi. Çok sıkı bir girişle başladı aslında. Sonrasında da iyi gitti ama çabucak bitti. Sanki biraz aceleye getirilmiş gibiydi.

Senaryo da Luc Besson’a ait, kendisini çoğumuz Leon’dan hatırlar. Bu Fransız abinin Nikita’sı da güzeldir aslında.

Film “gerilim” ya da “bilim kurgu” kategorilerinde gösteriliyor ama biraz felsefe ve belgesel havasını da eklemek lâzım filme. Leon ile kıyaslanamayacak bir film elbette ama bu da yönetmenin kafasından geçen bir senaryoymuş besbelli. Bilim kurgu sever biri olmadığımdan biraz endişelenmiştim “sıkılır mıyım?” diye. Bu film bence bilim kurgu olarak bile ifade edilmeyecek kadar yumuşaktı, bilim kurgu severler hoşlanmayabilir bu bağlamda.

Filmin konusu ise şöyle; Tayvan'da yaşayan Lucy (Scarlett Johansson) erkek arkadaşının kazığı sonucu Tayvan uyuşturucu mafyasının eline düşer. Asyalı mafya grubu Lucy'nin karın boşluğuna ufak bir operasyonla, CPH4 adlı sentetik uyuşturucu dolu bir paket yerleştirir. Lucy'nin bu paketi Avrupa'ya ulaştırması gerekmektedir.

Ama tabii işler yolunda gitmez ve paket Lucy'nin karnında patlar. CPH4 maddesinin Lucy'nin vücudunda dağılması beklenmedik bir reaksiyona yol açar. İnsanlar normalde beyinlerinin yüzde 10'nu kullanırken, Lucy'nin beyni, kapasitesini aşarak olağanüstü güçler kazanmaya başlar.

Neticede film; insan, beyninin %100’ünü kullanırsa neler olabileceği ile ilgili mevzuyu işliyor. Kamera görüntüleri, dar açıdan çekimler, zamanda geri gidişler, olayın big bang’e kadar gidişi vb. görüntüler beni tatmin etti. Ayrıca aksiyon sahneleri de çok güzeldi. Müziklerini de beğendim. Klasik bir Luc Besson sineması. Zaten 2. yarıda mevzu Fransa’da finalleniyor haliyle.

Olay zaman kavramı ve felsefesi ile ilgili bence. Bu anlamda bilim kurgu diyemeyeceğim bir film. Herkesin filmden beklentisi farklı olacaktır. Ancak ben beğendim ve de sıkılmadan izledim.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Captain Phillips

Bayan Arıza tarafından Şubat - 4 - 2014 zamanında yazılmıştır.

2013 yılı sinema adına verimli bir yıl oldu. Pek çok  iyi iş çıkmasına rağmen Oscar alamayan filmler olduğu kadar iyi iş çıkarmamasına rağmen Oscar alan filmler de  oldu. Sinema kuşağında ödülü pek önemsemeyen benim gibiler için bunlar gereksiz detaylar. Mevzuya dönecek olursak Paul Greengrass sizler için tanıdık bir isim olabilir ama benim kendi hakkında bilgi sahibi olmadığım bir yönetmen.

2013 yılında sinemaya kazandırılan  Amerikan yapımı bir film olan “Captain Phillips”, Paul Greengrass’ı tanımak için ve Amerikan ordusunu yücelten, militarizmi öven, filmde yer alan Somalilerin “biz el kaide" değiliz söylemlerine şahitlik ettiğimiz Amerikan yapımı  bir film.

2013 yılının belki en iyi filmlerinden biri değil ama kayda değer bir yapım olduğunu söylemek gerek. Tom Hanks ismini görür görmez filme zıplayanlardan değilim, ama öyle zıplayanlara da haksızlık etmemek gerek.

“Captain Phillips”in mevzusuna dönecek olursak senaryo gerçek bir olaydan esinleniyor.

Richard Phillips ile Stephan Talty birlikte kaleme aldıkları “A Captain’s Duty: Somali Pirates, Navy SEALs, and Dangerous Days at Sea” adlı kitaptan uyarlanan film, deneyimli bir kaptanın Somali açıklarında korsanlarla yaşadığı mücadeleyi anlatıyor.

Film, ilk dakikasından itibaren Kaptan Phillips’in gemide olan görevini anlatırken, kısa zaman dilimi içinde mevzu Kaptan Phillips ve ekibinin Somalili korsanlar karşısında amansız mücadelesine tanık oluyor. Gemi içinde diyaloglar, aksiyon sahneleri yönetmen adına başarılı. “Captain Philips”  aynı zamanda Muse’nin "sorun yok her şey yoluna girecek, ben el kaide değilim” sözleri film boyunca hafızamıza kazınıyor.

Somalili korsanların, Kaptan Phillips ve ekibiyle  mücadelesi devam ederken kaptan Phillips’in ekibinin Somalili korsanların lideri Muse’yi rehin almasıyla film aksiyon olarak başka rotaya taşınıyor, Muse’nin serbest bırakılmasıyla gemi kaptanıyla yaptıkları anlaşmayı geçersiz sayıyor Somalili korsanlar. Bu süreçten sonra Somalili korsanlar kaptan Phillips’i filikada konuk ediyorlar. Amaçları sadece para olan Somalili korsanlar filmin sonlarına doğru Amerikan ordusunun kendilerini ters köşe yapmasıyla karşılaşıyor.

Yönetmenin Amerikan ordusunu yüceltmesi ve militarizme yer vermesi şaşırtıcı değil. “Görüyorsun Somalileri. Sadece bir adamımızı kaçırdılar. Biz de üzerilerine ordumuzu yığdık. Anla ne kadar güçlüyüz. Bizle uğraşırsan sonun ölüm!” sözleriyle Amerikan ordusunu yüceltmesini daha iyi anlıyoruz. Sonrasında akıllara “Amerika’nın Irak'ta ne işi var kardeşim? Dünyada para olmayan yerde Amerika olur mu” sorularını soruyoruz kendimize. Cevabıysa “Paranın olmadığı yerde Amerika olur mu” diye kendi kendimize yanıtlıyoruz.

Oyunculuklara gelince; film  her ne kadar Kaptan Philips rolünde oynayan Tom Hanks’ın üstünden ilerlese de. "Muse" rolünde Barkhad Abdi ile Bilal rolünde adaşı Barkhad Abdirahman’ı filmde bu işin hakkını veren oyunculardan. Tom Hanks ile Somalili korsanları oynayan iki oyuncu Tom Hanks’tan daha çok göze çarpıyor.

Tom Hanks’ın oyunculuğun dibine vurduğu zaman dilimi son on-on beş dakika. Filmin bitimine az kala Tom Hanks o sahnede oyunculuğun dibine vuruyor, Olağanüstü bir takdiri hak ediyor. Sadece isminden dolayı Tom Hanks ismini öne çıkaranlar olsa da Somalili korsanları canlandıran oyuncuların da hakkını yememek lazım. İlk tecrübelerini bu filmle elde ettiğini düşünürsek sinema sektörü adına büyük kazanç.

Filmin politik tarafını eleştirmek gerekirse film belli bir yere kadar seyirciyi sıkmamayı, seyircinin filmin içinde kalmasını başarıyor, sonra “Amerikan ordusu yüceltmeleri, milliyetçilik edebiyatı” yapmalarıyla sıkıcılığı arttırıyor. Sıkıcılığı arttırmasının yanında film, finali Amerikan ordusunun Kaptan Phillips’i kurtarmasıyla Amerika’nın gövde gösterisine dönüyor. Amerika kahraman oluyor, korsanlar da  gemiyi ele geçirmek isteyen hırsız konumunda oluyor.

Sonuç olarak Tom Hanks’ın son 5-10 dakika oyunculuğun dibine vurduğu, bunların yanında Muse rolünde Barkhad Abdi ile Bilal rolünde adaşı Barkhad Abdirahman’ın iyi performanslarının birini verdiği "Captain Phillips / Kaptan Phillips", aksiyon olarak seyirciye aksiyon adına iyi bir şeyler sunsa da, Amerikan ordusunun yüceltilmesiyle dibe batıyor.

Yönetmen: Paul Greengrass Senaryo: Billy Ray (senaryo), Richard Phillips ve Stephan Talty (kitap)

Oyuncular: Tom Hanks, Barkhad Abdi, Barkhad Abdirahman Orijinal Müzik: Henry Jackman  Görüntü Yönetimi: Barry Ackroyd Kurgu: Christopher Rouse Kostüm Tasarımı: Mark Bridges Süre: 134 dk. Ülke: ABD

Oscar adayı filmler !f İstanbul’la geliyor

Bayan Arıza tarafından Ocak - 24 - 2014 zamanında yazılmıştır.

13 Şubat’ta başlayacak !f İstanbul’da gösterilecek 5 film, 2014 Akademi Ödülleri’nde toplam 11 dalda adaylık kazandı. ‘Dallas Buyers Club’, ‘The Grandmaster’, ‘The Wind Rises’, ‘Cutie and the Boxer’ ve ‘The Square’, Türkiye’de ilk kez !f İstanbul’da seyirciyle buluşacak.

!f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’nde gösterilecek 5 film, bu yılki Oscar Ödülleri’nde toplam 11 dalda adaylık kazandı.

!f İstanbul’un Digiturk Galaları bölümünde gösterilecek Dallas Buyers Club, “En İyi Film”, “En İyi Erkek Oyuncu”, “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu”, “En İyi Özgün Senaryo”, “En İyi Kurgu”, “En İyi Makyaj” dallarında adaylık alarak, “American Hustle”, “Gravity” ve “12 Years a Slave”den sonra en çok adaylığa sahip film oldu. !f İstanbul’un açılış filmi de olacak Dallas Buyers Club, en son Altın Küre Ödülleri’nde Matthew McConaughey’e drama dalında en iyi erkek oyuncu, Jared Leto’ya da en iyi yardımcı erkek oyuncu ödüllerini kazandırarak Oscar şansını artırmıştı.

Digiturk Galaları bölümünde gösterilecek Wong Kar-Wai filmi The Grandmaster/Büyük Usta, “En İyi Görüntü Yönetmeni” ve “En İyi Kostüm Tasarımı” dallarında adaylık kazanırken, Hayao Miyazaki’nin sinemaya vedası olacağını söylediği The Wind Rises/ Rüzgâr Yükseliyor da beklendiği gibi “En İyi Canlandırma Film” dalında aday oldu.

BELGESELLER BU SENE TAM !F’LİK! Oscar yarışının öne çıkan bölümlerinden belgesel dalında ise !f İstanbul’un 2014 programından 2 film yer alıyor. Bunlardan ilki Zachary Heinzerling’nin Sundance’te Belgesel dalında yönetmenlik ödülü, Tribeca’dan da Seyirci Ödülü’nü kapan filmi Cutie and the Boxer/Genç Kız ve Boksör. Boks gibi şiddet içerikli bir sporu, son derece artistik bir biçimde resim sanatına yansıtan Ushio Shinohara ile kendisi gibi sanatçı olan eşi Noriko’nun birlikte açacakları sergiye hazırlıklarını anlatan film, şimdiden 2014’ün en ışıltılı filmlerinden biri olacak görünüyor.

Belgesel dalının bir diğer !f 2014 filmi ise, Toronto’da En İyi Belgesel Ödülü’nü alan, Uluslararası Belgesel Birliği (IDA) tarafından da yılın en iyisi seçilen The Square/Meydan. Jehane Noujaim’in yönettiği bu çarpıcı belgesel, Mısır’da yaşanan olaylarda yer alan bir grup aktivistin yaşadıklarını konu alırken, duymaya alıştığımız kanlı savaş haberlerinin, seçimlerin, protestonun arkasındaki insanlara dair portreler ve kişisel hikâyeleri paylaşıyor.

En İyi Belgesel dalının beklenen adaylıklarından The Act of Killing/Öldürme Eylemi ise Türkiye’de ilk kez ve sadece geçen yıl !f İstanbul’da gösterilmişti.

YARIŞACAK FİLMLER BELLİ OLDU Dünya sinemasının dikkat çekici genç yeteneklerini İstanbul’da buluşturan ve yeni sinemanın nabzını tutan !f İstanbul’da yarışacak filmler de belli oldu. Mehmet Günsür, Michael Hausman, Dennis Lim, Philippe Falardeau ve Christoph Terhechte’den oluşan jüri, Uluslararası Keş!f Yarışması’nda 2014’ün ilham veren yönetmenini arayacak. 12 ülkeden 9 filmin yarışacağı Keş!f’te Türkiye’yi Zeynep Dadak ve Merve Kayan’ın birlikte yazıp yönettikleri Mavi Dalga temsil ediyor.

13 ŞUBAT’TA YOLA ÇIKIYOR 3. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 13-23 Şubat 2014 tarihlerinde İstanbul’da, 27 Şubat-2 Mart 2014 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir’de gerçekleşecek. !f İstanbul bağımsız sinemanın en iyilerini, yılın çok konuşulan ve bol ödüllü filmlerini sinemaseverlerle buluştururken, !f music partileriyle İstanbul’un eğlence hayatına alternatif olacak.

13. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 13-23 Şubat tarihleri arasında İstanbul’da Beyoğlu Cinemaximum Fitaş, İstinye Park Cinemaximum, Cinemaximum Budak; 27 Şubat-2 Mart tarihlerinde de Ankara Cinemaximum Armada ve İzmir’de ise Cinemaximum Konak Pier sinemalarında gerçekleşecek.

Festival biletleri ise 31 Ocak’ta biletix’te indirimli ön satışta

Kaynak: ntvmsnbc