Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Barfly

Bayan Arıza tarafından Nisan - 7 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Henry Charles Bukowski adına birçok film çekildi. Kıyak filmler değildi aslına bakarsanız. İlk izlediğim Factotum’du, ikincisi de Barfly oldu. Factotum kitaba göre çok eksikti. Üçüncü sınıf işçi durumları, iş meseleri hakkında Chinaski’nin çarpık yaşamını ele alıyordu. Barfly’da isminden anlaşılacağı gibi bir bar kelebeğini ele alıyor.

Serseri, aylak biçimde gezen işşiz orta yaşlarda şiir, hikaye gibi şeyler yazan bir karakter var karşımızda. Chinaski’nin ta kendisi. Bu adam hep takıldığı bara her gün gelip parası olmadan içki içiyor, ara sıra da barmen diye takılan herifle akşamları sıkı kavga ediyor ve  çoğu zaman ağzı burnu kırık şekilde evin yolunu tutuyor.

Hikayeleri de takıldığı barda başlıyor. Diğer kahramanımız “Wanda” diye klas bir hatun. Klas ve harikulade bacaklara sahip, görünümüyle erkekleri kendine çeken bir tipleme. Kafası kırık, içmeyi seviyor. Tek yaptığı bu.  Chinaski gibi bir işi yok. Chinaski ile tanıştığı akşam Chinaski viski ısmarlıyor kendisine. Aynı zamanda Bu Chinaski’nin son parası. “İş yok, para yok, kira yok” sözleri de Chinaski’nin hayatının özeti. 

Wanda aynı zamanda yaşlı bir moruk üzerinden geçimini sağlıyor. İki herifi bir arada idare ediyor. Ama yaşlı moruğu film boyunca göremiyoruz. Telefonda konuştukları sahneden ibaret. Sahneler bu şekilde ilerliyor.

Sonra ortaya bir şirketin sahibi bir hatun çıkıyor. Chinaski’yi bulmak için her türlü yolu denemiş biri. Chinaski için dedektif bile tutmuş o derece. Sonrasında şirket olarak Chinaski’nin hikayelerini sevdiklerini, yayınlayacaklarını söylüyorlar. Bunun karşlılığında  Chinaski’nin cebine üç beş kuruş para giriyor.

Herkes Chinaski’nin neden iyi yaşam sürmediğinden, neden hep sarhoş olduğundan şikayetçi. Bu prodüktör hatunda da o sorun var. Hatunla yatıyorlar. Wanda’ya geri dönüyor sonrasında aynı Kadınlar kitabında Lydia’ya dönmesi gibi. Okuyanlara tekrardan hatırlatma gereği duydum. Takıldığı barda Wanda ile Tully bir bar kavgasına maruz kalıyorlar. Bu sahne gülümsetiyor seyirciyi.

Wanda işi kolayca hallediyor. Filmi özeti aslında çok kısa. Sefilce bir yaşam süren Henry Charles Bukowski’nin yaşamından izler taşıyor film. Alkol, kavga, kadınlar üzerinde daha etkili. Ama cinsellik yönünden film sınıfta kalıyor. Cinselliğe fazla değinilmemesi eksik kalan bir nokta.

Film üzerinde “Bukowski” karakteri için Sean Penn düşünülmesi klas hareket olsa da Sean Penn’in bu filmde oynamaması üzücü.

Barfly size kurallar koymaz, kafanız neyi isterse ayaklarınız nereye giderse onu yapmanızı sunar.  Ayrıca “Hollywood” kitabıyla da filmin bağlantısı olduğunu sinemaseverlere söylemekte yarar var. Ahım şahım Bukowski’yi anlatan bir film değil. Muhakkak daha iyileri çekilmiştir.

Ama izleyince ”Sean Penn daha mı iyi oynar?” düşüncesi akıllara gelmiyor değil.

"Bukowski: Born into this"i izlemeniz Bukowski’yi tanımak anlamında daha yararlı olur. Ama yine de izlememişseniz Barfly’ı izlemeniz de önerilir, ama yüksek beklentilere girmeyin.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Life of Pi”

Bayan Arıza tarafından Mart - 24 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Sinemada kitaplardan uyarlanan filmler son zamanlar sinemaya daha çok uyarlanır oldu. Kimileri anlatımdan yoksun kurgusu bozuk işlerle uygularken bu işleri, kimileriyse gerçeklik bağlantısını çok başarılı biçimde sinemaya aktarıyor. Anlatım olarak, görsellik olarak, oyuncuların başarılı performansı, mekân seçimleri, kostümsel özellikler ve birçok unsur sayılabilir.

Bunları saymamın amacı Ang Lee gibi başarılı yönetimin “film nasıl çekilir” dersi vermesidir. Ang Lee, şiirsel anlatımını daha önceki filmlerinde uyguladığı gibi  Life Of Pi’de de bu uygulamadan geri kalmadığını bizlere gösteriyor.

Yann Martel’in aynı isimli romanından uyarlanan film şiirsel anlatımıyla, sorgulayıcı yaklaşımıyla sinema seyircilerine sunuluyor.

Film, Pi adında bir gencin hayatta kalma ve aydınlanma sürecini anlatıyor. Savaş filmlerinde olduğu gibi film iki ayrı bölüme ayrılıyor.

Kamera ilk başlarda aile içi bağlantılara odaklanıyor, Pi’nin okul yaşamında arkadaşları tarafından sıklıkla alay edilmesi, hayvan sevgisine bakışı, Tanrıyı sorgulaması, 3 dini inanca sahip olması ve bir çok şey filmin başlarında anlatılan detaylar..

Babası hayvanat bahçesi sahibi olan Pi’nin ailesiyle Kanada’ya  göçü sırasında başına talihsiz olayların gelmesi, hayatta kalma savaşı vermesi ve  “Richard Parker” adında kaplan ile aynı botu paylaşmasıyla film şeklini alıyor. Ang Lee’nin Pi ile  Richard Parker arasında duygusal bağ kurması takdire şayan.

Denizin ortasında tek başına kalan Pi’nin yaşam mücadelesi Ang Lee’den gözünden bakılınca hiç kolay bir şey değil. Uzayın derinlikleri, deniz altındaki balıklar, erzak bulamamaları, açlık sınırında olmaları filmi etkileyici kılan unsurlar arasında gösterilebilir.

Şiirsel anlatım tercih edildiği için film izleyeni sıkmıyor. Pi’nin yolculuğu esnasında  çıkan fırtına sahnesi oldukça etkileyici. Fırtına sahnesinde ailesini bulamaması, Tanrı’ya karşı yakarışı diğer etkileyici sahne. Ergenlik döneminde 3 dine de mensup olan Pi’nin tek amacı kişiliğini bulmaya çalışmaktır.

Geminin batmasından sonra bottan önce hayvanat bahçesinde Richard Parker’a yakınlaşması filmde atlanmaması bir detay olarak gözükse de asıl detay Richard Parker çıkmadan botu bir zebra, bir sırtlan ve de bir orangutanla paylaşmasıdır.

Pi, Richard Parker’ın sırtlanı öldürmesini çıplak gözlerle izliyor. Sırtlanın, Richard Parker çıkmadan etrafa zarar verdiğini gösteren film insanoğlunun kendisine zarar veren hayvan ya da insan olmaksızın herkese zarar vereceğini sinema seyircilerine gösteriyor. Film, hikâye bazlı şiirsel anlatımla ilerlediği için detayları karıştırmanız olası.

Zebranın denizci, sırtlanın aşçı, Pi'nin kaplan ve annesinin orangutan olduğu bu hikayede aslında açlıktan deliren aşçının denizciyi öldürüp yediği ve onrasında ise Pi'nin annesini öldürdüğü gerçeğiyle tanışıyoruz.

Filmin başlarında her şeye korkuyla yaklaşan, içinde doğa sevgisi bulunan Pi’nin film sonlarına doğru katil olduğunu öğreniyoruz. Aynı zamanda Richard Parker bottan doğru indiğinde Pi bitkin halde görünüyor. Pi’nin göz yaşlarına boğulması arkadaşı gibi gördüğü Kaplan’a karşı beslediği sevgi sonrasında sevgisine karşılık bulamamasıdır.

Parker ile Pi aynı kişi görülebiliyor filmde, çünkü herkes kendi gerçeğini yaşıyor. Herkes kendi gerçeğini kendi yaşadığını var sayarsak film seyirciyi karışık bir ortamın içine sokuyor. Filmdeki detayların ve konunun anlaşılmaması da bunların içinde  doğal kalıyor.

Şiirsel anlatımda Pi’nin yanında bulunan yazarın film boyunca gösterilmesinin gerekli olup olmadığına  seyirciler karar versin. O kadar da önemli bir detay olduğunu sanmıyorum. Film derinlik temasını sinemaseverlere güzel sunuyor. 

Ang Lee, seyirciye adeta bir resital sunuyor. Gerek görselleriyle, gerek şiirsel anlatımıyla. 3D teknolojisiyle desteklenerek görsel bir ziyafete dönüştürmesi  ve sinemaseverlere aktarılmış olması sinema seyircileri için ayrı bir şans. 3D olarak izleyemediğimin pişmanlığını yaşıyorum. Sinemada izlememek benim için büyük kayıp oldu, izleyenlerse kendini şanslı saysın! Ang Lee’yi bu önemli yapıtından dolayı kutluyorum. İzlemeyenlere mutlaka izlemelerini öneriyorum.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Uzak Ufuklar (Far and Away)”

Bayan Arıza tarafından Mart - 24 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Sinema olaylarında bazı filmler var o kadar gereksiz yapım olmasına rağmen Oscar alıyor, kimi yapımlar var iyi iş çıkarsa da Oscar alamıyor. Mesele Oscar meselesi değil tabii. Herkesin aldığı Oscarlar kendine. Oyuncu, yönetmen, film her neyse Oscar aldığında değişmiyor gözündeki yeri. “Far And Away” romantik-komedi adı altında zihinlere kazınacak öyle bir film. Ara ara melodram da var.

Ahım şahım öyle abartılmasını doğru bulmadığım ama iyi iş çıkarılan bir film. Filmi izlerken Nicole Kidman’ın gençliğini görünce etkilememek mümkün değil. Tom Cruise da diğer kahramanımız filmdeki.

Hikâyemiz 1890’larda geçiyor. Kostümlerin ve mekânların en iyi şekilde ayarlandığını daha filmin başlarında fark ediyoruz.

Kahramanımız Joseph bir İrlandalı. Babasının ölümünden sonra anlaşmazlık içinde oldukları, tabutu taşırken evlerini yaktıkları Daniel Christie'ye karşı kin beslemektedir.  Ama işler yolunda gitmez pusuya düşer. Daniel Christie’nin kızı Shannon belalı, kaprisli, kendini yüksekte gören bir o kadar çıtır bir hatundur. Buradan Nicole Kidman’ın o dönemlerine aşık olmamak delilik olurdu.

Shannon’un Joseph’i yaralamasıyla mevzular birden el değiştirir. Shannon ev ortamından sıkılan bir süredir kaçmak isteyen biri, Joseph da aynı kafada olunca birlikte kaçmaya karar verirler. Bir nevi Shannon, Joseph’i kaçırmış olur. Amerika’da onları değişik bir hayat beklemektedir. Shannon, ilk başta Amerika’da istediği hayatı bulamaz. Zorluklardan geçerler.

Çok zor şartlar altında çalışarak para biriktirmeye başlarlar. Ne kadar memnun gözükmeseler de bunu yapmak zorundadırlar. Joseph, boksörlük yaparak, başka yerde 1 ayda çalıştığı parayı 1 gecede almaktadır. Joseph, Shannon’u kaldığı yere, boksör salonundaki ağır abilere kardeşi olarak tanıtır, sonra foyası ortaya çıkacaktır.

İkilinin böyle işlerde çalışmasının sebebi 1893'te düzenlenecek olan Oklahoma'daki meşhur arazi kapma yarışına katılmaktır. Babasının vasiyeti bir nevi Joseph için. Joseph ‘in arazi sahibi olmasını öldükten sonra vasiyet etmiştir.

Zor şartlarda Shannon ile sokakta kalmıştır, aç kalıp yemek yiyememiştir, Shannon vurulmuştur ama yeniden yolları kesişmiştir. Ve Shannon söyleyemediklerini yarışı birinci bitirdiklerinde Joseph’in öldüğünü sanıp söyleme cesaretini kendinde bulmuştur.

Filmde senarist hakkında çok söz söylenebilir. Tam bir “American dream” havası yaratılmış. Amerika yine güzel gösterilmiş, güzel hayaller, gerçekleşme umutları vb.  Kostümler, oyuncular, ama senaristin kafa karışıklığı. Bütçesi 30 Milyon Dolar’ı alan film, en kötülere verilen “Altın Ahududu Ödülü”ne “En Kötü Senaryo” dalında aday gösterilmiştir.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “In the Name of the Father”

Bayan Arıza tarafından Mart - 24 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Hükümetler…

Dünyadaki bütün hükümetler hemen hemen masum insanları katletmekle yükümlüdürler.  Bulamadıkları suçluları masumların üzerine yıkıp bir yol ararlar.

Sisteme karşı bir tokattır “In the Name of the Father”. Demokrasi çirkinlikleri adı altında yapılan, politik düzmecelerle ırkçılığın sembolünü gösteren bir resmidir. Sistemin işleyişine dair birçok ipucu veren Baba-Oğul ilişkisini iyi inceleyen ve Baba’nın bir “İsa” rolünde oynadığı politik film olarak da değerlendirilebilir.

Hikâyeye gelecek olursak; 70’li yıllarda İngiliz hükümeti yeni bir yasa çıkarır ve bu yasanın çıkmasından 2 gün sonra suçlu-suçsuz herkesi sorgular.  Filmdeki kahramanlarımızdan biri Gerry’dir.  Gerry “savaşma seviş modunda” takılan hippi özentisi, çalışmayan hayırsız bir evlattır. Aynı zamanda Gerry hırsızlık yapmayı seven haylaz biri olmakla da göze batmaktadır.

Babası pislikten uzaklaşması için teyzesinin yanına gönderir, orada da pis işlere bulaşır bir fahişenin evini soyar. O yıllarda İngiltere’de eylemler olur, bomba üstüne bomba yağar. Hiç beklenmedik bir gelişme sonrası Gerry ve ailesi terör eylemlerine yataklık etmekle suçlanarak kodese atılmıştır.

Gerry’nin tek suçu yanlış zamanda yanlış yerde olmasıdır. Suçu hırsızlık olsa da o suçtan dolayı içeri atılmaz. Bu suçsuzluklar karşısında polis “ terör yasasından” yararlanarak kurban olarak Gerry’i seçmiştir. Bu da aynı zamanda Gerry için zor günlerin olacağının ifadesidir. Ailesi başta olmak üzere arkadaşları 30 yıla kadar cezayla çarptırırlar.

Her biri suçsuz olmasına rağmen devlet tehdit yoluyla suçlu olduklarını itiraf ettiriyorlar kendilerine, bu da devlet için eski bir yöntemdir. Kafalarına silah tutmalar, “babanı öldürürüm” tehditleri her biri için tehlikeli bir yol olmuştur.

Gerry hapiste çoğu şeyi yapıyor. İsyana kalkışıyor, uyuşturucu kullanıyor, kavga ediyor. Artık yoldan çıkmış bir vaziyette umudunu kaybetmiş derece. Babasına da düşkün aynı zamanda. Babası, Tanrı’ya inanan o daha doğrusu bu şeylerle pek ilgisi olmayan bir portre çiziyor filmde. Babasının ağzından annesini özlediği sözleri düşmüyor, bir de “umarım bu hapishanede ölmem” sözleri.

Devlet tarafından babası da b.k çukuruna gidiyor. Babasının tuttuğu avukat sayesinde Gerry orada çıkacağı günü bekliyor. Bütün deliller farklı bir yola çıkmaktadır bu defa. Ama bir gerçek vardı ki Gerry’nin bu düzmece hükümet sayesinde kodeste kaldığı zaman dilimi. Gerry özgürlüğünü alırken hükümet ve yetkililerine şöyle seslenmektedir:

“Ben suçsuz bir adamım! Ben yapmadığım bir şey için 15 yıl hapis yattım! Babam, yapmadığı bir şey için bir İngiliz hapishanesinde gözlerimin önünde öldü! Ve bu hükümet hâlâ onun suçlu olduğunu söylüyor! Onlara bir çift sözüm var babamın suçsuzluğu kanıtlanıncaya kadar, bu davadaki herkesin suçsuzluğu kanıtlanıncaya kadar, suçlu olanlar adalet önüne çıkarılıp cezalandırılıncaya kadar, babam adına ve gerçek uğruna mücadelemi sürdüreceğim!”. (Gerry Conlon)

Hükümetlerin ne tür oyunlarla insanları kuklaya çevirdiğinin portesidir “In the Name of the Father”. Ayrıca Baba ve Oğul ilişkisine değinilmesi takdire şayan. Filmde arada Bob Dylan çalınması da güzel. İzlenilmesi önerilir.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Yeşil Yol”

Bayan Arıza tarafından Mart - 24 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Yeşil Yol…Kimilerinin saplandığı kara delikten çıkamayacağı ağzı kokuşmuş gardiyanların kötü davrandığı düşündüğü bir yer. Tam bir hayat dersi veren, fare ve bir mahkumun nasıl dost olacağını, gardiyanların idam sehpasında olan bir mahkuma nasıl davranılması gerektiğinin bir portres…İstediğiniz kadar tanımlama getirebilirsiniz.

1999- 2000 yıllarında usta kalem Stephen King’in romanından sinemaya uyarlanarak döneme damga vurmasıyla da ünlüdür. Film başlarda huzur evi görüntüsüyle hikâyeye giriyor. Hikâyedeki adam Paul Edgecomb. Paul, diğer gardiyanlara mahkûmları seven, onlarla konuşan aynı zamanda idrar yollarında sorunu olan biridir.

Edgecomb'un hapishanedeki görevi, hücrelerinden alınan idam mahkûmlarını, elektrikli sandalyenin bulunduğu ölüm odasına kadar olan bir millik yeşil yoldan götürmektir. O kadar çok mahkûmu elektrik sandalyeye götürürken rahat tavırlar sergileyen Paul aynısını John Coffey karşısında gösteremez.

Coffey, iri cüsseli bir herif olarak sinemaseverlere sunulur. Coffey, ürkütücü görünümünün yanında ince, kırılgan, hassas, insanlara yardım etmeyi seven, doğa üstü güçlere sahip olan, karanlıktan korkan,  kalbi iyilikle dolu, hapishanedeki gardiyan ve birçok kişiye yardım ederek oradakilerin takdirini kazanmış biridir.

Coffey, iki küçük kızı öldürmek suçundan idama mahkûm olmuştur. Hapishanede iki deli belirir. Biri fareyle dost olan Dell’in parmaklarını kıran, Dell’ın idama mahkûm olduğu anda Dell’i işkenceye maruz bırakan kötü gardiyan Percy, diğeri de durmadan şarkı söyleyen eşcinsel vari sözleriyle kameranın karşısına çıkan deli mahkum.

Deli mahkûm Coffey’ın ellerini tuttuğu anda Coffey ne kadar kötü biri olduğunu okumuştur. Etrafa işiyor, odasını dağıtıyor, aldığı çikolatayı yiyip ağzında biriktirip gardiyanın suratına doğru püskürtüyor.

Böyle üstün yeteneklere sahip biri olan Coffey yakın zamanda ikisini karşılaştırmıştır. Bu da mahkûmun ölümüyle sonuçlanmıştır. İlk başlarda doğa üstü yeteneklere inanmayan gardiyanlar zamanla Coffey’ın güçlerine inanmaya başlamışlardır, tümor yüzünden bir kadını iyileştirip takdir kazanmasına sebep olmuştur.

Zamanla Coffey’ın idamının yaklaşması hapishanedeki gardiyanları üzmektedir. Coffey’e son isteği sorulur. Hapishane duvarları her zaman kötü insan porteleriyle sunulur insanlara ama Yeşil Yol’da daha çok Paul ve Coffey üzerinden sunuluyor sinemaseverlere. Edgecomb, yıllar boyunca sayısız idam mahkûmu nakletmesine rağmen hiçbir idam kendisini Coffey’nin idamı kadar etkilemez.

Filmden Replikler:

 * Yeşil Yol’da olan Yeşil Yol’da kalır, her zaman böyledir.

 * – Senin için yapabileceğimiz bir şeyler olmalı. İstediğin bir şey olmalı.    – Hiç sinema filmi görmedim.

 * Yoruldum, patron. Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum. Yanımda hiç arkadaş olmamasından yoruldum. Nereye gideceğimizi, nereden geldiğimizi söyleyecek biri….En çokta insanların birbirine kötü davranmasından yoruldum. Her gün dünyada hissettiğim ve duyduğum acılardan yoruldum. Çok fazla var, sanki her an için kafama cam parçaları batıyor. Anlıyor musun?

* – Sence, bir insan, yaptıklarından gerçekten pişmanlık duyarsa en mutlu olduğu zamana geri dönüp sonsuza dek orada yaşar mı? Orası cennet olabilir mi?   – Ben de buna inanıyorum.

* Geceleri yatakta hep onu düşünüyorum ve bekliyorum. Sevmiş olduğum ama ölen insanları düşünüyorum. Güzelim Jan’ı ve onu nasıl yıllar önce kaybettiğimi düşünüyorum. Ayrıca her birimizin Yeşil Yol’da kendi hızımızla ilerleyişimizi düşünüyorum. Fakat bir düşünce var ki geceleri beni uyutmuyor: Bir farenin bu kadar uzun yaşamasını sağladıysa benim daha ne kadar zamanım var? Her birimizin bir ölüm borcu var. İstisnalar yok. Fakat Tanrım, bazen Yeşil Yol çok uzun görünüyor.

 “Yeşil Yol” pek çok sinemasevere ilham verdi. TRT-1, Cine-5 gibi kanallarda defalarca tekrarı sunuldu.  Esaretin Bedeli filminin de yönetmenliğini yapmış olan Frank Darabont  “Yeşil Yol” filmiyle pek çok sinemaseverin takdirini kazandı. Yeşil Yol’u defalarca çeşitli kanallarda izlemiş biri olarak siyahî rolünü başarıyla oynayan, sinemaseverlerin içini burkan Michael Clarke Duncan’ı saygıyla selamlıyorum…

Cem Kurtuluş’tan Paylaşım: “Dinçer Çekmez”

Bayan Arıza tarafından Mart - 14 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Değerler bir bir gidiyor Yerini dolduranlarsa olmuyor! Gerçek sanatlarıyla tarih yazmış olanlar gidiyor en acısı. Bunlardan biri de Dinçer Çekmez.

70’li yıllara damgasını vurdu Daha çok Kemal Sunal’la ortalıkta göründü Özellikle Kemal Sunal’la birlikte Şark Bülbülü, Tarzan Rıfkı, İnek Şaban, Şaban Askerde, Süt Kardeşler, , Şabanoğlu Şaban, Atla Gel Şaban gibi filmlerde rol aldı. Biz de O'nun yanında tanıdık gördük Mafya, kabadayı (Kadırgalı Eşref) tiplemesi rolünde de çok oynadı “O kadar" ve "Mazlumu getirin bana” sözüyle akıllara kazındı Tiyatro alanında oyunlar oynadı

Bizi biz yapan değerler kayboluyor Yok oluyor Ama onların yerine gelenler o boşluğu dolduramıyor O boşluk bir çığır açıyor Kimse ismini bilmiyordu belki de Ama o oynadığı filmlerle akıllara kazınmıştı Girdiği akıldan çıkacağı da sanılmasın! Gerçek sinema emekçileri bir bir gidiyor Önce Metin Serezli, şimdi de Dinçer Çekmez.. Umarım boşlukları doldurulur da sinema sektörü öksüz kalmaz! O da Mazlum’un yanına gitti şimdi Kemal Ağabey'e selam söyle Dinçer Ağabey…

Cem Kurtuluş’tan Paylaşım: “Metin Serezli”

Bayan Arıza tarafından Mart - 14 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Her kesimden seveni vardı Sanatçılığını konuşturmuştu "Olacak O Kadar" ile tanıdık biz onu Yabancı filmlere yaptığı dublajların yanısıra çok iyi işler başardı İyi bir Fenerbahçe'liydi Tiyatro yönünden bakınca çok adam yetiştirdi Ortada çok görünmezdi Ama göründüğünde de iz bırakırdı Kolay bir adam değildi Zordu Duruşu vardı "Türk tiyatrosu azınlıklar sayesinde gelişti" diyen biriydi neticede Gökyüzündeki yıldızlar birer birer azaldı Azalmaya devam ediyor Değerler bir bir kaybolurken Yerine gelecek değerler zor bulunuyor Tiyatro alanında birçok şey kattı insanlara İnsanlar da onu unutacak kadar nankör değillerdi! “Olacak O Kadar"da az gülmedik O'nunla Levent Kırca ile bol bol güldürdü bizi 50’lerde sinemaya el attı Ün, şöhret bu işlerde kafası olmadı Seslendirme sanatçısı olarak ve tiyatrocu olarak bilindi daha çok Sanatçılar iz bırakıyor gidiyor Geriye kalan yapıtları oluyor. Huzur içinde yat Büyük İnsan!  

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Full Metal Jacket”

Bayan Arıza tarafından Mart - 14 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Savaş…

Bunun hakkında türlü türlü şey uydurabilirsiniz. Dünyadaki savaşların çıkarları ölen askerler üzerinden sağlanıyor, büyük patronlar köşeyi dönüyordu. Bir p.rno misali savaş da askerleri farklı pozisyonlara sokabiliyordu. Dünyadaki büyük savaşlardan biri de Vietnam Savaşı. Şu ana kadar Vietnam savaşı hakkında çok şey yazıldı, çizildi, filmleri çekildi ama bu film kadar etkili olanı yok.   “Full Metal Jacket”, Stanley Kubrick gibi deli ve psikopat bir herifin ürünü. “Full Metal Jacket” filmine gelene kadar diğer klas filmleri de var. A Clockwork Orange, The Shinning vb. filmlerde de klasını konuşturmuştur Kubrick.

Bir savaş filmi bu kadar ayrıntılı işlenmemişti belki de. Bu kadar vurgulayıcı, sıradışı. Filmdeki mevzular iki bölümden oluşuyor. Birinci kısımda Kubrick, askerlerin eğitimlerini kahramanımız Hartman üzerinden anlatıyor. Uzman Çavuş Hartman askerlerin eğitiminden sorumlu olan kişi. Küfür eden, acımasız, nefretini askerlere yayan, aşağılayan, disiplinli biri. Askerleri zorlayabildiği kadar zorluyor, hayvanca aşağılıyor. Askerlerin buna karşı tavrı sadece “Sir, Yes Sir”den ibaret. Eğitimleri boyunca askerlere bir hiç olduğunu gösteriyor Hartman. Herkesi aynı kategoride değerlendiriyor, herkese karşısında bir hayvan gibi davranıp birer birer hepsini psikolojik olarak hiçleştiriyor.

Diğer bir kahramanımız Uzman Çavuş Hartman tarafından aşağılamalara maruz kalan Er Pyle. Bütün askerler aşağılamalara maruz kalıyor ama Er Pyle farklı bir noktada. Şişman olarak dalga geçilen bir tip, eğitimde sorunlar çıkarıyor, ama sonrasında işi çözüyor. Eğitimdekilerin sevgilileri yok, dostları yok, arkadaşları yok, tek kendine arkadaş edinecekleri “Tüfekleri” oluyor. Er Pyle zamanla kafayı sıyırıyor ve Uzman Çavuş Hartman’ın kafasını tüfekle delik deşik ediyor, sadece onun değil kendi ağzına tüfeği dayayarak da bunu yapıyor. Yapmadan önce tüfeğiyle antrenman yapıyor ve şunları söylüyor.

“Bu benim tüfeğim.  Bir sürü tüfek var ama bu benim.  Tüfeğim benim en iyi dostumdur.  O benim hayatımdır.  Ben onun efendisiyim, hayatımın efendisi olduğum gibi.  Ben olmadan tüfeğim hiçbir işe yaramaz.  Tüfeğim olmadan ben de hiçbir işe yaramam.  Tüfeğimi iyi kullanmalıyım.  Beni öldürmeye çalışan düşmanımdan daha iyi ateş etmeliyim.  O beni vurmadan ben onu vurmalıyım.  Vuracağım da.  Tanrının huzurunda bunun için ant içiyorum.  Tüfeğim ve ben yurdumun bekçileriyiz.  Düşmanın efendisiyiz.  Hayatımızın koruyucusuyuz.  Öyle de olacak…  Ta ki düşmanlar ölüp barış sağlanıncaya kadar.”

Er Pyle yumuşak biri olmasına rağmen filmde sonrasında savaşın getirdiği psikolojiyle nasıl psikopat biri hale geleceğini bu sahnede bize gösteriyor.

Er Pyle’nın kendi tüfeğini ağzına dayadığı sahneyle birinci bölüm bitiyor. Bu defa savaş anılarını anlatan kısma geçiliyor. İkinci bölümde “Öldürmek bu kadar kolay mı olur" diye Kubrick bizlere sorgulatıyor bu durumu. Birinci bölüme göre ikinci bölüm daha sönük kalabilir izleyenlere göre. Askerlerin psikolojik durumlarından, öldürmenin bu kadar kolay olduğunu hissettirmesi filmi etkileyici kılıyor.

Filmde askerin miğferindeki "Born to Kill / Öldürmek için doğmuş" yazısının bulunması ve yanında barış amblemi bulunması birçok yönden mesaj niteliği taşıyor. Askerlerin yaşamak için öldürmeleri gerektiğini film sonuna kadar bize hissettiriyor. Filmde öldürmek istemeyenlerin ağzından şu sözler dökülüyor.

– 157 kızıl öldürdüm. 50 tane de manda. Bunlar resmi rakamlar. – Kadın ya da çocuk var mı? – Bazen. – Bir kadını ya da çocuğu nasıl öldürebilirsin? – Çok kolay. Biraz öne ateş ediyorsun.

Filmde aynı zamanda Kubrick’in gazetecilere, fotoğrafçılara yer vermesi de takdir edilesi. Film “Yaşamak için öldürmek mi gerek” sorusunu sinemaseverlere sorgulatıyor. Oyunculuklar, geçişler ve patlama sahneleri ile göz dolduruyor. Filmin 1987 yapımı olduğunu düşünürsek film savaşın acımasız taraflarını sinemaseverlere göstermekten çekinmiyor. Askere gidenler veya gitmeyenler için bile Kubrick bu filmle savaş atmosferine sokuyor.

Cem Kurtuluş’tan Kitap Kritiği: Charles Bukowski “Kadınlar”

Bayan Arıza tarafından Mart - 6 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Yazan: Charles Bukowski Yayın Yönetmeni: Metin Celal Kapak Düzeni: Nurcan Zamur Kitabın Orjinal Adı: "Women" Türkçesi: Avi Pardo Baskı: Üçüncü Baskı 2009 Yayınevi: Parantez Sayfa: 320

“Pek çok iyi adam bir kadın yüzünden köprü altını boylamıştır…”

                                                                                     –Henry Chinaski

Kadınlar tarafından bok çukuruna atılmış oradan çıkamadığınız, ziftlerle dökülmüş sokaklardan geçmiş, o sokaklarda kendi acılarınızı çokça görmüşsünüzdür. Kolay değildir kadınlarla baş etmek, hayatınızın altüst olması kaçınılmazdır. Bir kadın sizi kamyonun altında süründürüp üstünüze balgamı atıp yoluna devam edebilmiştir.   Kadınlarla baş ettiğinizi anladığınız an b.k çukuru size doğru açılır, sonrası ise İnandığınız değerleriniz bir süre sonra silinir ve bir daha geri gelmez o değerler ya da başka şeyler. Geriye sadece lağım atıkları kalmıştır. İnandıklarınız artık geride bir çöp misali olarak kalmıştır. Bir kadın için hayatının geri kalanını s.ktir edebildiğiniz zamanlara denk gelmişsinizdir. Dünyadaki b.klukların farkına varamamış o kadınla bulutların üstüne çıkıp o bulutların üstünden inmek istememişsinizdir.   Ama bir kadın tarafından terk edildiğinizde bataklığa saplanmış, sigara izmaritleri üstünüzde yanmış, bir boksörün sert yumruklarına maruz kalmışsınızdır. O kadar sert bir yumruktur ki sizi alt etmek için sadece bu yeterlidir. Ve geriye dönüşe baktığınız da artık ne geriye gidebilmişinizdir ne de ileriye. Umut kapıları bir bir kapatılmış, suratınıza gülen insanlar karşısında yüzünüz kırışmıştır.

Kadınlar bazen her yolu denerler mutsuzluk için, duyguları ile mantıkları arasında kısa bir bağlantı vardır. Bu bağlantıyı çözmek ise kestirilemez. Çünkü bir kadın anlaşıldığını anladığı an bütün gizemi sona erer, bu da onlara felaket gibi gözükebilir.   Charles Bukowski   O’na her şeyi diyebilirsiniz. Kaybeden numarası yapan, kadınlarla birlikte olmak için sırada bekleyen, bar köşesine geçip içki içmekten başka hiçbir işe yaramayan, yaşlı osuruk, kamyon şoförü, postanede çalışan memur, klasik müzik dinleyerek zamanını geçiren klas bir yazar, kaçık, hapishane hücrelerinde dolanan deli ya da hiçbiri…   1930-40’lı yıllarda şüphesiz Amerika’nın en klas yazarlarından biriydi Bukowski. John Fante’den etkilendi, Fante Tanrısıydı, 24 yaşına kadar bakir kaldı, sonrasında sefil bir yaşam sürdü. Sokak köşelerinde kaldı, içki içti, kadınlarla birlikte oldu, öldükten sonra kitapları fazla satmaya başladı. Yaşarken ünlü değildi bu kadar. Hayatını belki de sıradan yaşadı. 70’li yılların sonuna doğru (1978 yılında) 3. romanı olan “Kadınlar” romanını yayınladı. Kitap çok tepki çekti. Kitabın içinde ismi olan kadınlar bu durumdan habersizdi. "Kadınlar" kitabı nihayet 1978 Aralık ayında yayınlandığında Linda Lee ile evlenmeden önce yaşamını paylaştığı kadınlar hayli rahatsız oldu.   Howard Sounes şöyle yazıyor: “Bukowski'nin eski kız arkadaşlarından pek çoğu, kendilerini kitaplarına malzeme yaptığından habersizdi. S.ks hayatlarını bütün açıklığıyla anlatırken onların iznini almadığı da ortadaydı."

Böyle bir ortamda Charles Bukowski’nin “Kadınlar" kitabı çıkmış oldu. Bukowski her zaman olduğu gibi rahat ve serbest anlatımıyla dikkat çekiyor. Kitaptaki kahramanımızın adı “Henry Chinaski (Hank)". Diğer kahramanımız ise Chinaski’nin (Hank) belalısı Lydia Vance.   Lydia Vance: Tam bir kaçık, ruh hastası, dans etmeyi seven, heykeltıraş, flört etmeyi, tepki çekmeyi seven bir hatun. Lydia, Chinaski’ye göre çok enerjik, çok hareketli. Chinaski ise yaşlı os.ruğun teki. Arıza bir ilişkileri var.   Henry Chinaski: Fazla konuşmayı sevmeyen, kalabalıklardan hoşlanmayan, daktilosuyla beraber kaldı mı her şeyi başkalaştıran, klasik müzik dinleyen, geceleri puro tüttüren, yazarken her gece içkinin dibine vuran, altılık biraları elinden düşmeyen, "kadınımı al, arabamı asla" diyen…   Türlü türlü kadınla birlikte oldu Chinaski. Bazen anladı onları, bazen anlamadı. Anlaması da gerekmiyordu. Bazen anlamamak işine yarıyordu. Lydia çok fazla birlikte olmak istiyordu kendisiyle, ama Chinaski oldukça yaşlıydı ve bu kendisine zarar veriyordu. Birlikte olurken sevdiği kadınlar da oldu, ölüden farksız olduğunu düşündüğü kadınlar da. Hepsi bir kutuda toplanmıştı.   Hangi kadınla birlikte olursa olsun Chinaski'nin aklına Lydia geliyordu. Deliriyordu. Delirmektense bir tımarhaneye kapatılması gerekiyordu. Lydia ile çok kavga ediyor, bir süre yerini değiştiriyor sonrasında başka kadınlara gidiyordu. Lydia’dan sonra ilk adres Dee Dee’nin eviydi.   Dee Dee, arka arkaya gelen başarısız ilişkilerle kendini mahvetmiş biriydi. Vücudunun çekiciliği Chinaski tarafından Dee Dee’nin sevilen bir yanıydı.“İşler yolunda gitmediğinde insanın sığınabileceği bir yeri olması olması hoştu." der. Dee Dee’den hoşlanıyordu Chinaski, ne derse desin "evet" diyen bir hatun vardı karşısında. Nihayetinde Dee Dee’nin karşısında da kadınlara karşı başarısız bir adam vardı.   Dünya umurunda değildi Chinaski’nin. Hiçbir şey yapmak istemiyordu. Beş parasız kalıp duvarlarla konuşmak, işsiz güçsüz kalmak, kadını tarafından acımasız şekilde terkedilmekti bütün sorun.

Chinaski, kendini zeki ve üstün gören bütün tiplerden nefret ediyor ve iğreniyordu. Dünyanın çevresinde dolanan bir b.k ağına takılmış gereksizler yığınıydı hepsi. Chinaski’nin de dediği gibi:   "Bir yazar için en kötü şey başka bir yazarla görüşmek, ondan da kötüsü, çok sayıda yazar tanımaktır. Aynı b.k parçasına konmuş sinekler misali…"   Dee Dee, aynı zamanda uzun yolculuklara çıkmayı seven biriydi. Chinaski’yi de yanında götürmeyi ihmal etmiyordu. Beş parasızdı Chinaski. Dee Dee, Chinaski’nin İyi olmasını, iyi hissetmesini, güzel şeyleri arzulamasını istiyordu. Bunu başarıyordu, bu nedenle Chinaski ondan  hoşlanıyordu. Lydia’ya aşık olsa da Lydia onu kazıklayıp gitse de bir süre Dee Dee ile takılmıştı ama Dee Dee'nin nasıl olsa bir gün kafayı yiyeceğini biliyordu, sonrasında haplar atıp kendini kaybetmiş, kusmaya başlamıştı.   Chinaski, Dee Dee’yi görmenin iyi olacağını düşündü, ama Lydia bu işte bir b.kluk var diyerek Chinaski’ye sert çıkıştı. Dee Dee’yi görmek istediğinde gitmemesi için yalvarıyordu Chinaski’ye. Yatağında acılar içinde yatıyordu, yalvarıyordu, kusuyordu ve tek istediği Chinaski’nin kadını olmasıydı. Artık Chinaski’nin kendisinin erkeği olamayacağını anlamıştı ve doğrulup onu yumruklamaya başlayarak "senden nefret ediyorum" dedi.   Chinaski eve döndüğünde Lydia, onu Dee Dee ile birlikte olmakla suçlamıştı. Kadınlar böyleydi, yapmadığınız şeyler konusunda yaptınız gibi muamele görüyordunuz, bundan kaçış yoktu. Chinaski’ye hayranlık duyan kadınların sayısı azalmak bilmiyordu. Bu kadınlardan biri de Nicole idi. Her kadın gibi o da beğenmişti Chinaski’nin yazılarını. Sonrasında Chinaski’yi evine davet etmişti. Chinaski için Nicole klas bir hatundu, mizahî yönü fazlaydı. Nicole Kendi yaşamından bahsetti Chinaski’ye, babasının komünist olduğundan, annesinin terzi olduğundan, bir adamla on yıl evli kaldığından, sonrasında boşandığından ve nafakayla geçindiğinden, kendisinin yazış biçimini sevdiğinden ve her şeyden…Her hatun gibi Nicole de içiyordu. Chinaski memnun kalmıştı Nicole’den. Anlattığı öykülerde zekâ ve mizah olması kendisini Nicole ile daha da yakınlaştırmıştı, aynı zamanda endişelendirmişti.

Kadınlarla anlaşmanın yolu yoktur, sadece anlaşır gibi gözükürsünüz. Bir yerde yollarınız ayrılır. Her yerden bir sorun çıkarabilirler. Gömleğinizin kokusu, geç gelmeleriniz, yapmadıklarınız yaptı gibi göstermeleri ve birçok şey…   Tekrardan Nicole’un evine gitmişti Chinaski. Ama kafası güzel bir şekilde taksiye binmişti, sonrasını hatırlamıyordu. Bu da kendisi için alışagelir durumlardan biriydi. Nicole ile sadece zaman öldürüyordu Chinaski. Ne yaptığını o da anlamamıştı. Kendi tarzında Lydia’ya sadıktı, aynı zamanda Lydia hangi cehennemde yaşıyor diye söyleniyordu. Nicole’den hoşlansa da çok uzun süreli gitmeyecekti ilişkileri, konuşuyorlar, şarap içiyorlardı. Yaptıkları bundan ibaretti. Lydia ile ara ara barışsa da sonra döneceği yer hep aynı oluyordu. Elinde viski, bira ama adresi belliydi.   Nicole’un evinde kalmaya karar vermişti. Beklenmedik bir gelişme olmuştu, arkadan koşan Lydia idi. Nicole'u alt etmeye çalıştı, dövdü, "o benim erkeğim" diyerek çıkıştı. O kadar kaçık biriydi ki Lydia her şeyi yapabilirdi, sonrasında Chinaski’nin aldığı bira şişelerini cama fırlatmaya başladı. Kafayı yemişti. Ve Hank ile Lydia beraber bulundukları yerden topuklamışlardı.   Bir süre sonra Chinaski başka bir hatundan mektup almaya başladı. Bu defa aldığı mektup "Mindy" adında bir hatundandı. Yazarlık konusuna hiç değinmemesi Chinaski’nin en sevdiği yanıydı. Bazı hatunlar sadece Hank’ın yazarlığına değiniyor, sonrasında Hank bu durumdan oldukça rahatsız oluyordu.   Mindy tatile çıkmış, Chinaski de ne olursa olsun gelmenin sözünü vermişti. İnsanları, dans etmeyi, televizyonu, kirli oyunları, can sıkıcı tipleri, partileri sevmiyordu Chinaski. Lydia, Chinaski’nin suratına kusar gibi küfür ediyordu. Sonrasında Chinaski sert bir şekilde kapıyı vurup Mindy’nin yanına doğru topukladı. Havaalanında oturup beklemişti. Neden bunları yaptığının farkına varamıyordu. Yeni ilişkiler heyecan verici olsa da ilk öpüş, ilk s.vişme her zaman dram içeriyordu. Kötü yaşlanmak istemiyordu, daha heyecanlı ilişkiler yaşamak istese de yaşı bunun için oldukça geçti. Kendini sergilemişti Chinaski. Kadınlar, Chinaski’yi öyle ya da böyle yazdıklarından tanıyordu. Bir fikir ediniyorlardı, ama kadınlar hakkında fikir edinmek kumar oynamak gibiydi. Risk aldığınızda fazla seçenek kalmıyordu geriye..

Gayet klas hatunlarla birlikte oluyor ama sonra yine Lydia’ya dönüyordu. Ne kadar arızalı bir ilişkileri olsa da Lydia’dan kopamıyordu. Çıplak fotoğraf yollayan hatunlardan biriydi Mindy. Mindy ile beraberken hatunun duygularını incitmek istemiyordu. Her zaman olduğu gibi kaçık Lydia yine basmıştı Chinaski’nin olduğu yeri.   Nicole’e yaptığının aynısını bu defa Mindy’e yapmıştı Lydia. Lydia, Nicole’ün evine bira şişesi atıyor, kafayı yiyordu. Sonrasında ev polisler tarafından basılmıştı. Her zaman olduğu gibi yine Lydia ile Chinaski tekrardan baş başa kalmıştı. Chinaski’nin tercihi hep Lydia'dan yanaydı. Bir erkek bağlı olduğu kadın kimse eninde sonunda ona giderdi. Ne zaman farklı bir kadınla beraber olsa Lydia olay çıkarmaya geliyordu. Chinaski her defasında başka kadınlarla olsa da döneceği yer Lydia’nın yanı oluyordu.   Chinaski, Lydia’yı yatıştırmak için Utah’a kampa gidiyor. Altılık birası elinden eksik olmuyor. Lydia’nın bir kız kardeşi var Glendoline o da Chinaski gibi roman yazan bir tip. Muhtemelen kaçık olmalı. Küçük çadırda geçinip gidiyorlar, ilk geceleri dehşet şekilde geçiyor. Kamp da yapılacak olanlar bellidir. Kamp ateşinin etrafında oturulur, kahvaltılar bitirilir, altılık biralar içilmeye başlanır, sonra muhabbet akar gider.   Glendoline romanını Chinaski’ye okur. Chinaski’nin bulunduğu ortamda kızlar biraya karşıydı. Tiksindirici bir durum. Ve bir süre Glendoline’in romanını tartışırlar. Bunların hepsi Chinaski’nin ağzından çıkanlar. Sonrasında muhabbetler başka taraflara kaymaktadır. Kızlar; erkeklerden, partilerden, danstan konuşmaya başlarlar. Chinaski Glendoline’yi kendisine benzetir: "kendisi gibi çirkin".   Chinaski ortamdan sıkıldı ve Lydia ile yürüyüşe çıkmak istedi ama Lydia kitap okuyordu. Tek başına ormana doğru yol aldı Chinaski. Chinaski’nin ormana çıkarken dediği gibi:   “İki kaçık kadınla dağlarda, ormanın ortasında sıkışıp kalmıştım. Sürekli sevişmekten söz ederek tadını kaçırıyorlardı. Ben de seviyordum, ama dinim değildi. Çok fazla saçma ve trajik unsur söz konusuydu cinsellikte. İnsanlar cinselliği nasıl kullanacaklarını bilemiyorlar, bu yüzden de oyuncağa çeviriyorlardı. İnsanları mahveden bir oyuncuğa…"   Chinaski, Orman yolunda kaybolmuştu. Ağaç ve çalılıklar arasındaydı. Yardım edecek kimse yoktu. Korku hissetti. Ormanda yürürken şiir yazdı, şelaleyi seyretti, buzlu suya girdi. Ve ormanda kaybolurken kendisinin de dediği gibi: "İkinci sınıf şair Henry Chinaski, Utah ormanında ölü bulundu". İpleyen yoktu. Chinaski’yi ormanda bırakırsanız iki seçenek vardır; "Ya ölür ya içer", bundan başkası düşünülemez.   Kaybolduğu yerde Lydia ve kız kardeşini arıyordu, hüzünlü sesiyle "Lydia" diye bağırdı, ama ses veren yoktu. Kız kardeşiyle dans ve partiler hakkında konuştuklarını, Lydia’nın uzun saçlarına ellerini götürdüğünü düşünüyordu. En sonunda bir çıkış yolu buldu. Bataklıklara girdi çıktı, bir çiftliğinde ortasında öyle kaldı. Kurtulmak için yeniden yol arıyordu Chinaski. Chinaski başlığını görebiliyordu, şöyle yazıyordu:   “Henry Chinaski, ikincil şair yumuşak Los Angeles kıçını kurtarmak için Utah civarında sel baskınına neden oldu.”   Şiir dinletileri sayesinde meşhur olma yolunda ilerliyor Chinaski. Farklı farklı yerlerde şiir dinletileri veriyor, sarhoş oluyor, sarhoş olarak dinleyicileri eğlendiriyor hem de şiirini okuyor. Aldığı paranın hakkını veriyor bir nevi. Şiir dinletisine uçmadan önce bataklıklar içinde yara bere içinde kalan yaşlı osuruğun evine Bobby geliyor. Bobby daha önce karısını Chinaski’ye sunan biri. Bobby’de ne bulursa onla yetinen biri, aynı Chinaski gibi. Ama Chinaski bu konuda bazen seçici davranıyor.  Bobby eve geldiğinde Chinaski kanlar içinde acı çekiyor. Chinaski, Lydia’ya kan kaybından öleceğini söylüyor. Lydia Chinaski’yi iplemiyordu, yalan söylediğini düşünüyordu, ama sonrasında olayın ciddiyetini anlıyordu. Houston’a sarılı bacakla gidiyor Chinaski. Şiir dinletisine kardeşi Efram’ı yolluyor, olaylar öylece gelişiyor. O ara antibiyotik alıyordu Chinaski, sonrasında şiir dinletisindekilere itiraf ediyor. Şiir dinletisi bitmiş, bir kafede yemekli bir parti düzenlenmişti. Chinaski orada sıkı bir hatun keşfediyor, gözlerini ondan alamıyordu. Chinaski, hatuna "Katherine Hepburn" diye hitap ediyordu, asıl ismi o değildi bunu da konuştukça fark etmişti. Ün meraklısı bir hatun da değildi Chinaski’nin dediğine göre. Yazdığı şiirlerle o ihtiyarlığa rağmen birçok kadınla tanışmayı başarıyordu. Elinden kaçan çok nadirdi. Kendisinin de dediği gibi;   “Aslında ürkütüyordu beni. Ne işi vardı benimle yatak odasında? Ün meraklısı kızlardan birine benzemiyordu. Banyoya gittim, döndüm, ışığı söndürdüm. Yatağa girdiğimi hissettim. Onu kollarıma aldım, öpüşmeye başladık. İnanamıyordum talihime. Ne hakkım vardı? Birkaç şiir kitabı bunu nasıl sağlıyordu bunu? Gel de anla."   Yine Lydia vakasıyla karşı karşıyaydı Chinaski. Havaalanında Lydia karşılamıştı kendisini, Lydia’nın manyağın teki olduğunu belirtmemize gerek yok. Ne de olsa Chinaski sıradan yaşlı bir os.ruk. Onu fazla kaldıramıyor. Lydia, çekip gittikten sonra yine Katherine’e döndü. Katherine'in birlikte olduğu üçüncü erkek Chinaski idi. Katherine’nin eski kocası Arnold kokaine dadanmış biriydi. Kokaine dadanınca birden değişivermiş Arnold. Katherine fazla iş yapmıyordu, sadece personele kahve götürdüğü için maaş ödüyordu Arnold ona, s.vişmek için çıldıran bir tip değildi Arnold, arada yemeğe çıkıyorlardı o kadar. Boşansalar da Arnold, Katherine’ya ihtiyaç duyuyordu, ama kokain onu baştan çıkarmıştı artık.   Mevzular bu çerçevede dönüyor, ama kadınların sayısı olaylar oldukça artıyordu. Kavgalar artıyor, içkilerin dozu artıyor, şiirler okunuyor, yeni kadınlarla tanışılıyordu. Bu defa Chinaski’yi tanıyan Monty Riff kapıyı çalmıştı. İlk başta tanıyamadı, sonra Dee Dee ismini fısıldayınca hatırladı. Monty yanında Joanna adında bir hatun getirmişti. Joanna, zengin bir hatuna benziyordu, Chinaski’ye çek yazmıştı, kendisiyle yaşamasını istedi. Seyahat etmekten sıkılan, kalabalıkların arasına girmekten nefret eden bir herifi Paris’e götürmek oldukça sıkıcı bir şeydi. Hipodrom, s.ks, alkol arası geçiyordu Chinaski’nin hayatı, hayatına sığdırabilecek küçük şeylerdi bunlar.   Beni akşam yemeğine Malibu’ya götürdü. Teksas’ın Galveston kasabasında yaşadığını söyledi bana. Telefon numarasını, adresini verdi, ziyaretine gelmemi söyledi. Geleceğimi söyledim. Paris ve birlikte yaşama konusunda samimi olduğunu söyledi. Yemek de mükemmeldi.   "Üzgünüm Katherine. Keşke olmasaydı. Söyleyecek başka bir şey bulamıyorum. Kapattı. Aramayacak, diye geçirdim içimden. Hayatımda karşıma çıkan en iyi kadındı ve çuvallamıştım. Hak ediyordum yenilgiyi, bir akıl hastanesinde tek başıma ölmeyi hak ediyordum."   Çuvallamış vaziyetteydi. Kendisinin de dediği gibi Katherine’in aramayacağını biliyordu sonrasında Katherine’den telefon geldi. Yola koyuldu. O güzel saçları, o gözleri, kahkahasını ve dahasını düşündü.   “Bardan çıkıp varış tabelasına baktım. Gecikme söz konusu değildi. Katherine havadaydı, bana doğru uçuyordu. Oturup bekledim. Katherine’in uçağı inmişti. Chinaski beklemeye başladı. "Katherine rampadan çıkıp yürümeye başladı; harikulade kızıl kestane saçlar, sülün gibi bir vücut, yürürken üzerine yapışan mavi bir elbise, beyaz ayakkabılar, zarif bilekler, gençlik. Geniş kenarlı beyaz bir şapka vardı başında, kenarı hafiften aşağı kıvrık. İri, kahverengi, gülen gözleriyle şapkanın altından baktı. Klas hatundu. Ve ben, yüz kilo, kafam sürekli karışık ve yitik, kısa bacaklı, gorilimsi, sırf göğüs, boyun yok, koca kafa, gözler bulanık, saçlar taranmamış, 1.80 boyunda bir b.k çuvalı onu bekliyordum. Katherine bana doğru geldi. O uzun, pırıl pırıl kızıl saçlar. Ne kadar rahat, ne kadar doğaldı Teksaslı kadınlar. Dudaklarına bir öpücük kondurup bagajı olup olmadığını sordum. Bara uğramayı önerdim.   “Güzel kadınların çoğu halkın içinde bir erkeğe ait olduğunu belli etmekten hoşlanmazlar. Bunu fark etmeye yetecek kadar kadın tanıdım. Kadınları oldukları gibi kabul ediyordum, aşk ise zor ve nadiren geliyordu. İnsan sonunda aşkı geri püskürtmekten yoruluyor, izin veriyordu, çünkü aşkın da bir yere gitmeye ihtiyacı vardı. O zaman da başına alıyordun genellikle.”   Güzeldi kadınlar, hepsi birer birer. Aşkın kollarına düştüğünde bir kobra gibi sizi sarıyordu, sonrasında kafayı yeme noktasına geliyordunuz. Beyin hücrelerimiz iptal oluyordu, zihnimiz bir kasanın içinde kilitli kalıyordu. Bazen fiziksel bazen ruhsal…Masumiyetin geri alındığında onu tekrar kazanmak zor oluyordu. Hepsi bundan ibaretti.

Chinaski, sık sık Lydia’yı aklından geçiriyordu. Belalıydı Lydia. Kendisinden uzak durmasını istediği zamanlar da oluyor, sonrasında yine Lydia diye aklından geçiriyordu. Katherine temizliğe düşkündü, beyaz et yiyen bir hatundu.   Okurken Altını Çizdiklerim:

* “Sonra uyuduk. Ya da Katherine Uyudu. Arkadan sarıldım ona. Hayatımda ilk kez evliliği düşündüm. Katherine’in henüz su üstüne çıkmamış kusurları olduğundan emindim. İlişkinin başı her zaman en kolay kısmıydı. Sonra örtüler kalkmaya başlıyordu, sonu gelmecesine. Olsun, yine de evliliği düşündüm. Bir ev, bir köpek ve bir kedi, markette alışveriş. Henry Chinaski t.şşaklarını yitiriyordu. Ve umurunda değildi.” –sf 105   * “Ya boks maçına götürüyordum kadınları ya da hipodroma. O Perşembe akşamı Olympic salondaki boks maçına götürdüm Katherine’i. Daha önce boks maçına gitmemişti. İlk dövüşten önce oradaydık, ring kenarına oturduk. Bira ve sigara içerek bekledim. Tuhaf dedim. İnsanlar buraya geliyor ve iki kişinin şu ringe çıkıp birbirlerini yere sermelerini seyretmek için bekliyorlar. Çok eskidir bu salon dedim eski salonu inceleyerek  sadece iki tuvaleti var, biri erkekler, biri de kadınlar için, ikisi de küçük. Bu yüzden aradan önce ya da sonra gitmeye çalış." -sf 106   * “Genellikle Meksikalılar ve alt tabakadan insanlar gelirdi Olympic’e, film yıldızları ve ünlülerin de geldiği olurdu. Çok iyi, yürekleriyle dövüşen Meksikalı boksörler çıkardı ringe. Sadece beyazların ve zencilerin dövüşleri zevksiz geçerdi, özellikle ağır siklette. Tuhaf bir duyguydu Katherine’le orada olmak. İnsan ilişkileri tuhaftı. Demek istediğim, bir süre biriyle birlikte oluyor, onunla yiyor, yatıyor, s.vişiyor, konuşuyor, geziyor, hayatını paylaşıyordun, sonra bitiyordu. Bir süre kimseyle birlikte olmuyordun, sonra devam ediyordun ve her şey çok doğal görünüyordu; siz hep onu, o da hep sizi beklemiş gibi. Hep eksik hissettim kendimi yalnızken; iyi hissettiğim de oldu, ama hep eksik.” –sf 106   * “İlk dövüş sıkıydı, bol kan ve cesaret. Boks maçlarına ve hipodroma giderek yazmak hakkında bir şeyler öğrenebiliyordum. Mesaj açık değildi ama bana yararı oluyordu. Önemli olan da buydu zaten; Mesajın açık olmayışı. Sözsüzdü, yanan bir ev gibi, deprem gibi, sel gibi, arabadan inerken bacaklarını sergileyen bir kadın gibi.“ –sf 106   * "Başka yazarların neyle ilgilendiklerini bilmiyordum; merak da etmiyordum, okuyamıyordum onları zaten. Kendi alışkanlıklarımın ve önyargılarımın tutsağı olmuştum. Nedeni sadece kendi cehaletinizse hiç de fena değildi aptal olmak. Bir gün Katherine hakkında yazacağımı ve kolay olmayacağını biliyordum. Fahişeler hakkında yazmak kolaydır, ama iyi bir kadın hakkında yazmak zor…" -Sf 107   * “İkinci dövüş de sıkıcıydı. Seyirci bol bira içti, bağırdı, çağırdı kükredi. Bir süre için de olsa fabrikaları, atölyeleri, mezbahaları, araba yıkama servislerini unutmuşlardı; ertesi gün yine esarete döneceklerdi, ama şimdi özgürlük çılgınıydılar. Yoksulluğun tutsaklığını düşünmüyorlardı. Ya da işşizlik sigortasının ve yemek karnelerinin esaretini. Yoksullar bodrumlarında atom bombası yapmayı öğreninceye kadar hepimiz güvencedeydik." -Sf 107   * “Bütün dövüşler sıkıcıydı. Kalkıp tuvalete gittim. Döndüğümde çok durgun buldum Katherine’i. Bir bale resitalinde ya da konserdeymiş gibi daha çok. Öyle narin görünüyordu ki, oysa yatakta müthişti.” –sf 107   * “İçmeye devam ettim. Dövüş fazla sertleştiğinde Katherine elimi tutuyordu. Nakavt seviyordu seyirci. Boksörlerden biri yığılacak gibi olduğunda sevinç çığlıkları atıyorlardı. Yumrukları atan onlardı sanki. Patronları da karılarını yumrukluyorlardı belki. Kim bilir? Kimin umurunda? Biraz daha bira “ –sf 107   * "Bir deyişim vardır;  “Kadınımı al, arabamı elleme”. Kadınımı çalan birini asla öldürmem, ama arabamı çalan birini öldürebilirim." -sf 108   * “İki üç gencin mavi bebeğimle otobanda yarıştıklarını, esrar içip kahkahalar atarak gaz pedalını sonuna kadar köklediklerini hayal ettim. Sonra Santa Fe Bulvarı’ndaki araba hurdalıklarını düşündüm. Dağ gibi yığılmış tamponlar, ön paneller, kapı kolları, silecek motorları, motor parçaları, lastikler, direksiyonlar, kaputlar, krikolar, koltuklar, fren balataları, radyolar, pistonlar, supaplar, karbüratörler, miller, vites kuyuları, akslar– yakında benim arabam da bir aksesuar yığınına dönüşecekti.” –Sf 108   * “O gece Katherine’e sarılıp uyudum, ama yüreğim kederli ve soğuktu." -Sf 108   * "Chinaski’de at yarışı manyaklığı sınır tanımıyordu, hatunlarının bazılarını at yarışına götürüyordu. Kafayı iyice atla bozmuş bir manyaktı Chinaski. Yarışı kafadan kazanma eğilimi gösteren ve 2/7 veren ata beş ganyan bileti aldım, bayılırım böyle atlara. Kaybedeceksen kafadan kaybetmek en iyisidir bence; hem biri önüne geçene dek yarış senindir. At başa baş koştu ve son anda kazandı. Dokuz dolar kırk sent vermişti, on yedi dolar elli sent kârdaydım.   – Sen oynamak istemiyor musun? Belki hepimiz kazanırız. – Yo, hayır, hiçbir şey bilmiyorum. – Basit; sen onlara bir dolar verirsin onlar da sana seksen dört dolar iade ederler. Buna ‘kesinti’ deniyor. Hipodrom ve devlet yarı yarıya kırışır. Yarışı kimin kazandığı onları ilgilendirmez, onlar paylarını toplam gelirden alırlar." –Sf 109   * "Güzel kadınlara çok kazandıklarını söyleyip onlarla yatağa girmeyi düşleyen en az bir düzine adam gelir her gün hipodroma. O kadar uzun boylu  düşünmezlerdi de belki; ne olduğundan çok da emin olmadıkları bir şey için umutlanırlardı sadece. Yere iki seksen serilmiş, hakemin ona kadar saymasını bekleyen kuş beyinli, aptal tiplerdir bunlar. Kim onlardan nefret edebilirdi ki? Büyük kumarbazlar; ama oynarken görmelisiniz onları, 2 dolarlık gişelere giderler genellikle; ayakkabıların topukları aşınmış, üst baş dökük. Aşağılık heriflerdir hepsi.  Gerçekten kazananlar hava basmazlar, otoparkta öldürülmekten korkarlar." –Sf 110   * “O gece yarım şişe kırmızı şarap içti, kaliteli kırmızı şarap, yine de kederli ve sessizdi. Beni boks maçlarındaki ve hipodromlardaki insanlarla özdeşleştirdiğini biliyordum ve doğruydu. Onlarla birdim, onlardan biriydim. Sağlıklı insanların olduğu anlamda sağlıklı biri olmadığımın farkındaydı Katherine.” –Sf 110   * “Hep yanlış şeylere meyletmiştim: içmeyi seviyordum, tembeldim, tanrım yoktu, siyasetim yoktu, fikirlerim yoktu, ideallerim yoktu. Hiçliğe razıydım; yoktum aslında ve bunu kabullenmiştim. Bu ilginç kılmıyordu beni tabii ki. İlginç olmak da istemiyordum zaten, fazlasıyla zahmetliydi. Tek isteğim yumuşak ve puslu bir yerde bir başıma , rahatsız edilmeden yaşamaktı. Diğer taraftan, içince nara atıyor, sapıtıyor, kontrolden çıkıyordum. Genel halimle sarhoş halim çelişiyordu. Umursamıyordum."     “O akşam içmeye başladım. Kolay olmayacaktı Katherine’siz. Geride bıraktığı birkaç şey buldum-bir çift kolye, bir kolye. Daktiloma dönerim diye geçirdim içimden. Sanat disiplin gerektirir. G.tün teki de etek peşinde koşabilir. Bu düşüncelerle içtim. Bir süre Lydia ortalıktan kaybolmuştu sonradan tekrardan ortaya çıktı. Hamile kalıyor Lydia. Erkeklerle d.züşmeyi seven bir tip, başını da belaya sokuyor. Lydia bütün sorunlarından bahsetti. Evli bir heriften hoşlandığından, c.garalık içtiğinden ve her b.ktan. Chinaski için durum o kadar da parlak gözükmüyordu. At, alkol arası geçiyordu hayatı. Lydia geri gelse de takılacak bir hatun buluyordu, hayatı da böyle geçiyordu. Lydia, “Chinaski’nin kadınlarından nefret ediyordu” bunu duymak bile kendisini tiksindiriyordu. Her defasında Lydia arıza çıkarıyor, her defasında  polis geliyordu." -sf 126   * “Joanna parka girdi. Çok hızlı sürüyordu, ama yasaları çiğnemek için değil. En doğal hakkıymış gibi. Bir fark vardı, ben bunu takdir ediyordum. Kalabalıktan uzak bir masaya oturduk. Serin, sessiz ve loştu içerisi. Sevmiştim. Ben ıstakozda karar kıldım. Joanna tuhaf bir şey istedi. Fransızca vermişti siparişi. Görmüş geçirmiş, gezmiş biriydi. Aslında, her ne kadar ben hoşlanmasam da , mönüye bakarken ya da iş ararken eğitimin yararı oluyordu, özellikle mönüye bakarken. Garsonların yanında aşağılık duygusuna kapılmışımdır hep. Çok geç ve çok az öğrenmiştim. Bütün garsonlar Truman Capote okuyorlardı. Bense yarış sonuçlarını.” –sf 135   “Yemek lezizdi. Körfezde karides tekneleri, sahil güvenlik ve korsanlar vardı. Istakozun tadına doyum olmuyordu, kaliteli şarapla mideye indiriyordum. Aziz dostum. Seni hep sevdim pembemsi kırmızı kabuğunun içinde, tehlikeli ve yavaş.”  sf- 135   * “- Hank?  – Efendim  – Buraya gelmenin nedeni bir kadın mı?  – Evet  – Bitti mi?  – Bittiğini umuyorum. Ama hayır dersem…  – Öyleyse bilmiyorsun  – Emin değilim  – İnsan emin olabilir mi?  – Sanmıyorum  – Her şey bu yüzden o kadar iğrenç  – İğrenç gerçekten  – S.vişelim  – Fazla içtim  – Yatağa girelim  – Biraz daha içmek istiyorum  – Ama o zaman…  – Biliyorum. Dört-beş gün kalmama izin verirsin umarım  – Performansına bağlı  – Adil”  -Sf 136   * "Resim yapmaya başladım. Joanna müzik setini açtı. Tuhaf bir müzik çalıyordu, ama hoşuma gitti. Etrafa bakındım, Joanna gitmişti. Umursamadım. Yeni intihar etmiş bir adamın resmini yaptım, kendini çatı kirişine asmıştı. Bir sürü sarı kullandım, parlak ve güzeldi ölü adam.” -Sf 137   * “Ev her zamanki gibi görünüyordu-her yerde boş şişeler ve çöp. Biraz temizlemek gerekecekti. Biri evin bu halini görse beni akıl hastanesine kapattırabilirdi.” -Sf 139   * "Şiir dinletisi için bu defa farklı bir yere uçtu Chinaski. Nereden teklif gelirse oraya gidiyordu dinleti için. Kafasına göre takılıyor, içiyor, sıçıyor, d.züşüyordu. Tammie’yi de götürmek istiyordu, cebinde beş kuruş yoktu. Neyse ki editörle işi bağlamıştı." -Sf 140   * “Eski seslere kimse kulak asmıyordu. İnsan tırnak gibi benimsiyordu eski sesleri." -Sf 146   * “Adamımız bizi bekliyordu, Gary Benson. O da şiir yazıyor, ayrıca taksi şoförlüğü yapıyordu. Çok şişmandı, ama şaire benzemiyordu hiç olmazsa, North Beach ya da East Village öğretmenlerine de benzemiyordu, bunun da yararı oluyordu, çünkü çok sıcaktı o gün New York, kırk derece civarında. Bavulları alıp arabasına bindik, taksiye değil, bize New York’ta araba sahibi olmanın neden anlamsız olduğunu izah etti. Bu yüzden bu kadar çok taksi vardı. Bizi havalimanından çıkardı, arabayı sürerken bir yandan da konuşmaya başladı. New York şoförleri de Los Angeles Şoförleri gibiydiler-kimse kimseyi umursamıyor, hayatta yol vermiyordu. Ne nezaket gösteriyor, ne de merhamet ediyorlardı; tampon tampona sürüyorlardı arabalarını. Anlıyordum: birine yol vermek trafik tıkanıklığına, rahatsızlığa, cinayete sebebiyet verebilirdi. Kanalizasyondaki b.k parçaları gibi kesintisiz akıyordu trafik. Bunu gözlemlemek harikuladeydi, kimse sinirlenmiyordu, herkes durumu kabullenmişti.” -Sf 147   Bukowski “Kadınlar” kitabında sadece kadınlardan bahsetmiyor. Düzene, g.t büyüten yazarlara, modanın peşinden sürtenlere,  büyük yazar gibi görünüp milyonları götürenlere inceden ayarı veriyor:   * “Kim olduğunu biliyorlardı dedi Tammie. Bazı yerlerde kıkırdadım. Mahcup oluyor insan. Hem de nasıl biliyorlardı kim olduğunu. Şehvet akıyordu her yerinden. Karafatmalar, karıncalar, sinekler bile onu d.zmek için yanıp tutuşuyorlardı. -sf 149   * "Şöyle bir sorunu vardı yazarların; yazdıkları basılır ve çok satarlarsa kendilerini büyük yazar sanıyorlardı; yazdıkları basılır ve orta satarsa kendilerini yine büyük yazar sanıyorlardı; yazdıkları hiç basılmazsa ve kendi kitaplarını bastıracak kadar paraları yoksa kendilerini gerçekten büyük yazar sanıyorlardı. İşin gerçeği şu ki, büyüklük azdır. Yok denecek kadar az. Ama en kötü yazarlar özgüvenleri en yüksek olan, kendilerinden en az kuşku duyanlardır. Neyse uzak durulacak insanlardır yazarlar, ben de onlardan uzak durmaya çalışırım, ama neredeyse imkansızdır bu. Bir tür kardeşlik hülyası içindedirler. Bütün bunların yazmakla yakından uzaktan ilgisi yoktur. Daktilo başına geçince hiç yararı olmaz.” –Sf 149   * “- Fazla içme, Hank. Sarhoş olduğunda sözcükleri yuvarlayıp dizeleri unutuyorsun.  – Nihayet dedim aklı başında bir laf ettin.  – Dinleyicilerden korkuyorsun değil mi?  – Evet ama sahne korkusu değil. Kurbanlık koyun gibi çıkıyorum oraya. Kendi b.kumu yiyişimi seyretmeye geliyorlar. Ama elektrik faturasını ödeyip hipodroma gitmemi mümkün kılıyor, başka mazeretim yok.” –Sf 156   “Yıkılıyordu ortalık. Bir şey yapmana gerek yoktu. Onlar yapacaklardı her şeyi. Yine de dikkatli olmak gerekiyordu. Ne kadar sarhoş olurlarsa olsunlar yapaylık içeren her hareketi, her sözü hemen fark ederlerdi. Seyirci asla küçümsenemez. Para ödemişlerdi içeri girmek için, içkiler için para ödemişlerdi; karşılığını almaya kararlıydılar, alamazlarsa okyanusa kadar kovalarlardı seni..” –Sf 158   * “Oturdum, mikrofonu ayarladım ve ilk şiiri okumaya başladım. Sustular. Arenada boğayla yalnızdım artık. Korku hissettim. Ama yazmıştım şiirleri. Okumak da neydi? Hafif, alaycı bir şiirle başlamak en iyisiydi. Şiiri bitirdim, duvarlar sarsıldı. Alkış sırasında dört beş kişi kavgaya tutuştu. İşler yolunda gidiyordu. Tek yapmam gereken sahnede kalmaktı. Onları küçümseyemezdin, k.çlarını da yalayamazdın. Ortalarda bir yerde dengeyi sağlamak zorundaydın.” –Sf 159   * “O gece telefon çaldı. Venice Beach’de verdiğim bir şiir dinletisinde tanımıştım onu. Yirmi sekiz yaşındaydı. Vücudu hoş, bacakları biçimli, bir yetmiş boyunda mavi gözlü bir sarışın. Saçları uzun ve hafif dalgalıydı, sürekli sigara içerdi. Muhabbeti sönük, kahkahası genellikle abartılı yapmacıktı. Dinletiden sonra evine gitmiştim. Sahilde, kaldırımın gerisinde bir apartmanda oturuyordu. Ben piyano çalmıştım, o bongo. Bir testi Red Mountain şarabımız vardı. Eve dönemeyecek kadar sarhoş olmuştum. O gece orada kalmış ertesi sabah, eve dönmüştüm." -sf 168   * “Koltukta karar kıldım. Sabahın dördüydü. Sokağın ortasına park edip dörtlü flaşörleri yakmıştım. Sulu votkayı bitirdim. Giderek sarhoş oluyor, gücümü yitiriyordum. Kaldırdım koltuğu, gerçekten ağırdı. Arabaya taşıdım. Yere koyup ön kapıyı açtım. Zorladım lanet koltuğu içeri. Sonra kapıyı kapatmaya çalıştım. Kapanmadı. Koltuğun ayağı dışarda kalmıştı. Çekip çıkarmaya çalıştım lanet şeyi. Sıkışmıştı. Sövdüm, daha da içeri itmeye çalıştım. Koltuğun bacaklarından biri ön camdan dışarı çıkıp gökyüzünü işaret etti. Hala kapanmıyordu kapı. Kapanmak üzere bile değildi. Kapıyı kapatabilmek için koltuğun ayağını ön camdan biraz daha dışarı çekmeye çalıştım. Acayip sıkılmıştı koltuk, kımıldamadı bile. Çaresizlik içinde çektim,ittim,çektim. Polis gelse hapı yutmuştum. Sürücü koltuğuna atladım. Tek bir park yeri bile yoktu sokakta. Arabayı pizzacının otoparkına çektim, kapanmayan kapı bir ileri bir geri sallanıp duruyordu. Kapısı açık ve tavan lambası yanar durumda öylece bıraktım orada. (Tavan lambası sönmüyordu). Ön camım kırılmış, koltuğun ayağı y ışığında camdan dışarı fırlamıştı. Edepsizce, delice bir manzara. Cinayet ve suikast kokuyordu. Benim güzel arabam. Eve yürüdüm. Kendime sulu bir votka daha hazırlayıp Tammie’ye telefon ettim." -sf 170   * “Sabahın altısında uyandım, giyindim ve pizzacıya yürüdüm. Araba oradaydı hala. Güneş yükseliyordu. Uzanıp yapıştım koltuğa. Kımıldamadı. Kuduruyordum öfkeden, çektim, sövdüm, ittim. O direndikçe ben çıldırdım. Birden bir tahta çatırtısı geldi. Ümitlendim, enerji doldum. Küçük bir tahta parçası kırıldı elimde. Baktım, yere fırlattım ve işime döndüm. Bir parça daha kırıldı. Fabrika günleri, yük trenlerini boşalttığım günler, donmuş balık kasaları kaldırdığım günler, sığır ölüsü omuzladığım günler; işe yarıyorlardı şimdi. Her zaman güçlü ama bir o kadar da tembel olmuştum. Şimdi o koltuğu parçalıyordum. Sonunda çekip çıkardım koltuğu arabadan. Saldırdım lanet şeye otoparkta. Paramparça ettim. Sonra parçaları güzelce toplayıp birilerinin ön bahçesine istifledim. Vosvos’a bindim, eve yakın bir yerde park yeri buldum. Bütün yapmam gereken Santa Fe’de bir hurdacıya gidip kendime yeni bir ön cam almaktan ibaretti. Şimdilik bekleyebilirdi. Eve girdim, iki bardak buzlu su içip yattım.” Sf- 172   * “Üzerimde ölmüş babamın bana gelen büyük paltosu vardı. Pantolonum  fazlasıyla uzundu, paçaları ayakkabılarımın üzerine dökülüyordu ve bu yararımaydı, çünkü ayağımda iki farklı çorap vardı ve ayakkabılarımın topukları aşınmıştı. Berberlerden nefret ettiğim için saçımı kesecek bir kadın bulamadığım zaman kendim keserdim. Tıraş olmayı ve uzun sakalı sevmediğim için de iki-üç haftada bir makası alıp sakalımı kırpardım. Gözlerim bozuktu ama sadece okurken gözlük takardım. Dişlerim kendimindi ama sayıca fazla değillerdi. Yüzüm ve burnum içkiden kızarmıştı, ışık gözlerimi rahatsız ettiği için gözlerimi sürekli kısıyordum. Dünyanın herhangi bir yerindeki bir Sefilhane’de hiç yadırganmayacağım şüphe götürmezdi.” -sf 179   * “O gece mektupları ve şiirleri kadar ilginçti Keesing. Birkaç istisna dışında muhabbete edebiyat karıştırmayacak kadar da sağ duyulu. Başka şeylerden söz ettik. Mektupları ve şiirleri iyi olan şairlerle bile şansım pek yaver gitmemişti o güne kadar. Douglas Fazzick’le karşılaşmam tam bir fiyasko olmuştu mesela. Yazarlardan uzak durup işini yapmak en iyisiydi ya da işini yapmamak." -sf 179   * Hiçkimse tam olarak yazar değildi. Herkes farklı işlerle ilgileniyordu. Kimi bir demir fabrikasında, kimi lastik fabrikasında, kimi postane memuru. Chinaski postane memurudu o aralar, sık sık iş değiştiriyordu. Patronların dediklerine karşı çıkan bir tiplemeydi. William Kessing de arıza bir tipti. Uyuşturucudan tutuklanıp üniversitede geçici öğretmenlik işi bulmuştu. Her birinin hayatı farklıydı. Kitabın dillerden düşmeyen sözü ise şöyle;

“Kadın senden soğumuşsa, unut gitsin. Seni severler, sonra içlerinde bir şey döner. Bir lağım çukurunda ölmek üzere olduğunu ya da bir arabanın altında kaldığını görseler bile üzerine tükürürler.” sf 181   * "Cecelia’ da diğer kadınlar gibi harikulade bir kadındı. İlk başta öyle görünürdü kadınlar, içlerini okuma fırsatı vermezlerdi, içinizi kemirirlerdi.   O gece kötü bir dinleti daha sundum. Umurumda değildi. Umurlarında değildi. John Cage sahneye çıkıp bir elma yemek için bin dolar alabiliyorsa, ben de çuvallamak için beş yüz dolar artı uçak bileti  alabilirdim." -sf 182

* “Hasta ve mutsuz olmasına rağmen ölecek birine benzemiyordu Bill. Çok ölüm vardı böyle ve ölümü bilmemize, hemen hemen her gün düşünmemize rağmen, sıradışı ve sevilen birinin ani ölümüyle karşılaştığımızda zordu ölümü kabullenmek.“ –Sf 184   * “Hayvan katliamına karşıydı, et yemiyordu. Yeterince etliydi zaten. Her şey harikuladeydi bana söylediğine göre, dünya güzelliklerle doluydu ve bütün güzellikler bizim içindi, yeter ki uzanıp ona dokunalım.” –sf 186   * “Şişemi alıp odama gittim. Şortuma kadar soyunup yatağa girdim. Hiçbir şey asla uyum içinde değildi. İnsanlar buldukları her şeyi körü körüne benimsiyorlardı: Komünizm, sağlıklı beslenme, zen, sörf, bale, ipnotizma, grup terapi, toplu s.ks, bisiklet, otlar, Katoliklik, halter, seyahat, inziva, vejetaryenlik, Hindistan, resim, yazmak, yontmak, beslemek, orkestra yönetmek, sırt çantasıyla yollara düşmek, düşüp kalkmak, kumar oynamak, içki içmek, takılmak, yoğurt, Beethoven, Bach, Buda, isa, TM, Eroin, havuç suyu, intihar, ısmarlama takım elbiseler, uçakla seyahat, New York; sonra her şey buharlaşıp uçuyordu. Ölmeyi beklerken yapacak şey arıyordu insanlar. Seçim sahibi olmak da güzeldi.” –sf 190   Kitapta William Burroughs’u  içeren bir bölüm var. Kendisini anlatmaya gerek yok, o dönemin taşşaklı Beat yazarlarından.   * “Joe Washington döndü. 'Burroughs'a yan dairede senin kaldığını söyledim. 'Burroughs,' dedim, 'Henry Chinaski yan dairede.''Oo,' dedi, 'Öyle mi?' Seninle tanışmak isteyip istemediğini sordum. 'Hayır,' dedi." -Sf 198   Chinaski bir süredir 30 yaşında taş bir hatunla mektuplaşıyordu. Fotoğraf yollamamıştı hatun. Mektup konusuna şöyle değiniyor Chinaski:

* “Oturup onu bekledim. Hep huzursuzlanıyordum bu durumlarda, geldiklerinde, keşke onları görmesem duygusuna kapılıyordum. Liza güzel olduğunu yazmıştı ama hiç fotoğrafını görmemiştim. Bir keresinde yazışmalar sonucunda hiç görmediğim bir kadınla evlenmiştim. O da zekice mektuplar yazmıştı, ama iki yıl süren evliliğim tam bir fiyasko olmuştu. İnsanlar mektuplarına hayatlarında olduklarından çok daha iyiydiler genellikle. Şairlere benziyorlardı bu anlamda.“ –sf 201   * “Tamamen örtülü bir kadın heyecan vericidir, bence. Vücudunun nasıl olduğunu bilemezsin elbette, ama bazı tahminlerde bulunur insan.” –sf 201   * “Bir kadınla kendi mekanımda olmaktansa onun mekanında olmayı yeğlemişimdir. Onların mekanındaysam istediğim zaman kalkabiliyordum.” –sf 208   * “Böyleydi insan ilişkileri. Onları tanıdıkça tuhaflıkları açığa çıkıyordu. Bazen gülünçtü bu tuhaflıklar- önceleri.”–sf 208   Fante, Charles Bukowski’nin tanrısıydı, en azından o öyle görüyordu. Tanrıların rahatsız edilmeyeceği söz konusuydu. Kitapta da Celine’den, Fante’den bahsediyor Chinaski.   * “Kalabalık aynıydı, ama aklım işimdeydi. Giderek ısındılar, coştular, heyecanlandılar. Bazen onlar sırtlıyordu gösteriyi, bazen sen. Genellikle sen boks ringine çıkmak gibiydi; onlara borçlu olduğun duygusunu taşımalısın, onlar olmasa sen orada olmazdın çünkü. Direklerimi konuşturdum, çapraz kroşeler çıkardım, dans ettim ve son rauntta iyice açılıp hakemi yere serdim. Gösterinin iyisi kötüsü olmaz. Bir gece önce çuvalladığım için tuhaflarına gitmişti mutlaka. Benim tuhafıma gittiği kesindi.” –sf 217   * “Şairlerin çoğu kuralcı ve b.ktan tiplerdir.” –sf 218   * “Ölünceye dek yaşamak bile çok zahmetli iş." –sf 221   * “Bazen işimi yaparken iyice huysuzlaşıyorum. Ama sonra kendimi toparlıyorum, onlar da bana tahammül ediyorlar. Allahın cezası avukatların ne iğrenç tipler olduklarını bir bilsen! Her şeyini isterler, işi hazırlamanın ne kadar zaman aldığı onları hiç ilgilendirmez.“ –sf 225   * “Avukatlar ve doktorlar içinde yaşadığımız toplumun hak ettiğinden fazla kazanan en şımarık fertleridir. Sonra araba tamircileri gelir. Dişçileri de listeye dahil edebiliriz.“ –sf 225   * “Biz, Batı Hollywood sakinleri için tuvaletler hiçbir zaman gerektiği gibi çalışmaz, ev sahiplerinin ikinci sınıf tesisatçıları onları bir türlü tamir edemezlerdi. Rezervuar kapaklarını açık bırakır, evde mutlaka pompa bulundururduk. Musluklar damlardı, karafatmalar yaşamın bir parçasıydılar, köpekler her yere pislerlerdi, tel kapılardaki deliklerden sinek ve havada uçuşan envai çeşit böcek girerdi içeri." –sf 229   * “Herkes bir şekilde beklemek zorundaydı. Bekle, bekle –hastaneyi, doktoru, tesisatçıyı, akıl hastanesini, kodesi, ölüm babayı. Önce kırmızı yandı, sonra yeşil. Dünyanın vatandaşları yemek yiyor, televizyon seyrediyor, beklerken işlerinden ya da ahlak eksikliğinden kaygı duyuyorlardı.” -Sf 230   * “O kırmızı kısa eteği ve naylon bacaklarıyla Tessie k.ncığı diye geçirdim içimden adama ödemeyi yaparken. Hiç düşünmeden bir düzine adamın altına yatmıştı mutlaka. Onun sorununun düşünmeme olduğuna karar verdim. Sevmiyordu düşünmeyi. Bu da sorun sayılmazdı, çünkü düşünmek zorunda olduğunu söyleyen bir yasa ya da kural yoktu. Birkaç yıl sonra ellisine merdiven dayayınca düşünmek zorunda kalacaktı ama.” –sf 231   *  “– Kitaplarında içmekten söz ediyorsun sürekli. İçmenin sanatına katkısı oldu mu sence?”   – Hayır yazarlığı öğlene kadar uyuyabilmek için seçmiş bir alkoliğim ben.” –sf 240

* “İlerde karşılacağımız sorunları görebiliyordum. Bir münzevi olarak insan trafiğinden nefret ederim. Kıskançlıkla filan ilgisi yoktu, insanları sevmiyordum, kendi şiir dinletilerimi saymazsak kalabalığa tahammülüm yoktu. İnsanlar yoruyorlardı beni, ruhumun iliğini kurutuyorlardı. İnsanlık baştan kokuşmuştun zaten.” –sf 241   * “Hayal kırıklığına uğradım neredeyse, çünkü stres ve delilik ortadan kalktığında yerine koyabileceğim güvenilir bir şey yoktu hayatımda.” –sf 244   * "Ayrılıklar.. Korkunuzdan ödünüz bokuna karışmıştır. Beyniniz iflasın eşiğine gelmiş çareyi duvarlara bakmakta bulmuşsunuzdur. Ayrılıkları düşündüm, ne kadar zor olduklarını, ama bir kadından ayrılmadan başka bir kadınla ilişkiye giremiyordun. Kadınları gerçekten tanımak, içlerine nüfuz etmek için onların tadına bakmak gerekiyordu. Erkeği kafamda tasarlayabiliyordum, çünkü ben de erkektim; ama kadınları yeterince tanımadığım için onlar hakkında yazamıyordum. Bu yüzden onları elimden geldiğince araştırıyor, içlerinde insani şeyler keşfediyordum. Yazma faslı unutulmalıydı. Yaşanan tamamlanmadan hakkında yazmak yazıyı yaşananın gölgesinde bırakmak demektir. Yazmak işin tortusuydu sadece. Bir erkeğin kendini hissedebilecek kadar sahici hissetmesi için bir kadın tanıması gerekmiyordu, ama birkaç tane tanımanın da zararı yoktu. Böyle ilişki bittiğinde kendini gerçekten yalnız ve delirmek üzere hissetmenin ne olduğunu öğreniyor, sonun geldiğinde neyle yüzleşeceğine dair fikir sahibi oluyordun.” –sf 245   * "O kadar çok şey vardı ki beni duygulandıran; yatağın altında bir kadın ayakkabısı, etajerin üstünde unutulmuş saç tokası; “çişim geldi” deyişleri, saç kurdeleleri, öğlenin bir buçuğunda onlarla çıkılan bulvar yürüyüşleri; içki, sigara ve muhabbet dolu o uzun geceler, tartışmalar, intiharlar, birlikte yiyip kendini iyi hissetmek, nerden geldiğini anlamadığın şakalar ve kahkahalar, havadaki mucize duygusu, arabayı park edip içinde oturmak, sabahın üçünde eski sevgilileri kıyaslamak; horladığının söylenmesi, onun horladığını duymak, anneler, çocuklar, kediler, köpekler, bazen ölüm ve boşanma, ama hep sürdürerek, halletmeye çalışarak çalışarak bir sandviç büfesinde tek başına gazete okurken onun şimdi zeka seviyesi 95 olan bir dişçiyle evli olduğunu düşünüp efkarlanmak; hipodromlar, park gezintileri, piknikler, kodesler bile; onun sıkıcı arkadaşları; senin içkin, onun dansı, senin onu boynuzlaman, onun seni boynuzlaması, onun hapları, senin aldatmaların, onun aldatmaları, birlikte uyumak…" -sf 245/246   * “Varılacak bir hüküm yoktu, bir seçim yapmak zorundaydın. İyiliğin ve kötülüğün ötesinde fikri teoride iyiydi, ama yaşamı sürdürmek için seçim yapmak zorundaydın: kimi diğerlerinden daha müşfikti, kimi seninle daha ilgili; bazen de dış görünü harikulade ama içi buz gibi olanlar da gerekebiliyordu; sırf eğlence olsun diye, iki paralık boktan filmler gibi. Daha müşfik olanlar daha iyi d.züşüyorlardı gerçekten; onlarla bir süre takıldıktan sonra gözüne harikulade görünmeye başlıyorlardı, çünkü harikuladeydiler gerçekten. Sara’yı düşündüm, o fazladan şey vardı onda. Şu lanet Drayer Baba "DUR" levhasıyla karşımıza dikilmese her şey güllük gülistanlık olacaktı." –sf 246   * “Hep nefret etmişimdir müzik setlerinden. Yoksul semtlerde yaşayanlar sürekli birbirlerinin sesini duyarlar, d.züşme sesleri dahil, ama en rahatsız edici olanı onların müziğini, o kusmuğu, üç saat kadar sonuna kadar açılmış olarak dinlemek zorunda kalmaktır. Üstelik genellikle pencerelerini açık bırakırlar, onların hoşuna gidenin senin de hoşuna gideceğinden emin.“ –sf 248   * “Şiir okuduğun için sana para ödeyecekleri bir yere gitmek saçmalığın daniskasıydı. Hoşlanmıyordum, abuk sabuk buluyordum. Elli yaşına kadar anlamsız, aşağılık işlerde katır gibi çalıştıktan sonra, birden, ülkenin bir yerinden bir yerine uçarken bulmak kendini, elinde votka bir atsineği misali.“ –sf 250

* “Seattle’da McIntosh bekliyordu beni, arabasına atladık. İkimiz de fazla konuşmadığımız için yolculuk iyi geçti. Dinletiyi özel bir kuruluş destekliyordu, ki üniversite destekli dinletilere bin kere yeğlerim. Üniversiteler korkuyorlardı; en çok da sefil şairlerden, ama öte yandan pas geçemeyecek da meraklıydılar.“ –sf 250   * “İşin ehli birini bulmak zordu ama insanlar o kadar beceriksizdiler ki…” –sf 254   * “Kendimi giderek daha kötü hissediyor, evin içinde dolanıp duruyordum. Eve gitmek yerine orada kaldığım için kötü hissediyordum kendimi beki de. Istırabı uzatmaktan farksızdı. Ne b.k heriftim ben? Gerçekten kötü, gerçekdışı oyunlar oynayabiliyordum. Neyin peşindeydim? Bir şeylerin intikamını mı almaya mı çalışıyordum? Kendime sürekli bunun aslında bir araştırma, dişiye dair bir inceleme olduğunu daha ne kadar telkin edebilirdim? Ne yaptığımı hiç düşünmeden rüzgara kapılmış gidiyordum. Kendi bencil ve bayağı zevkimden başka bir şey düşünmeden. Şımarık bir lise öğrencisinden farkım yoktu. En adi f.hişeden daha adiydim; bir fahişe sadece paranızı alır. Başkalarının hayatlarıyla oyuncaklarımla oynar gibi oynuyordum. Nasıl erkek dedim kendime? Nasıl şiir yazardım? Özüm neydi? İkinci ligde oynayan bir Sade’ydim, onun zekasından yoksun. Bir katil bile benden daha dürüst ve açıktı. Ben kendi ruhumla oynanmasını, onunla alay edilmesini istemiyordum; bu kadarından emindim en azından." –sf 256   * “Sapıma kadar kötüydüm. Halının üzerinde bir aşağı bir yukarı gezinirken hissedebiliyordum bunu. Kötü. İşin en berbat yanı aslında olmadığım gibi davranıp insanları kandırmamdı- iyi biri gibi. Bana duydukları güven yüzünden girebiliyordum başkalarının hayatlarına. Kirli bir işi kolayına kaçarak yapıyordum. Sırtlanın Aşk Hikaye’sini yazıyordum. Düşüncelerimin verdiği şaşkınlıkla odanın ortasında kalakaldım. Sonra yatağın kenarında otururken buldum kendimi, ağlıyordum. Parmaklarımla dokunabiliyordum gözyaşlarıma. Beynim dönüyordu, ama aklımın başında olduğunu biliyordum yine de. Başıma geleni anlamakta güçlük çekiyordum." –sf 256   * “Hayatıma  olanları anlamakta güçlü çekiyordum. Bilgeliğimi,dünyeviliğimi, o kalın ve sert kabuğumu yitiriyordum. Başkalarının sorunlarına bulaşarak mizah duygumu yitirmiştim. Geri istiyordum hepsini. Hayatım tatlı bir pınar gibi aksın istiyordum. Ama geri gelmeyeceklerini de biliyordum bir şekilde, yakında değil en azından. Hayatımı suçluluk duygusu çekerek yaşamaya sürdürmeye mahkumdum." -sf 258   * “Kendimi suçluluk duygusunun bir tür hastalık olduğuna ikna etmeye çalıştım. Suçluluk duygusundan yoksun insanlar ilerleme kaydediyorlardı bu dünyada. Yalan söyleyebilen, kandırabilen, bütün kestirmeleri bilen insanlar. Cortez. Şakası yoktu. Vince Lombardi’de öyle. Ama bütün telkin çabalarıma rağmen kötü hissediyordum kendimi. Bu işi halletmeye karar verdim. Hazırdım. Günah çıkarma hücresi. Katolik’tim bir kez daha. Gir, çık ve bağışlanmayı bekle.” –sf 258   * “Güzel bir bahar temizliği yapmaya niyetlenmiş, ama başaramamıştım. Giderek daha kötü hissediyordum kendimi. Bunalım ve intihar kötü beslenmenin bir sonucudur genellikle. Son zamanlarda iyi besleniyordum ama. Eski günleri düşündüm, günde bir parça çikolatayla beslendiğim. Atlantic Monthly ve Harper’s a elle yazılmış öyküler yolladığım günleri. Yemekten başka bir şey düşünmezdim. Vücut beslenmeyince , zihin de aç kalıyordu. Ama son zamanlarda fevkalede besleniyor, çok güzel şaraplar içiyordum. Bu da düşüncelerimin doğru olduğunu kanıtlıyordu. Herkes kendinin özel, ayrıcalıklı, müstesna olduğunu düşünüyordu. Balkonundaki saksıları sulayan kocakarı bile. Ben müstesna olduğumu düşünüyordum çünkü elli yaşında fabrikalardan çıkıp şair olmuştum. İyi bok yemiştim! Çaresizlik içinde olduğum günlerde patronlar ve müdürler nasıl üzerine işemişse, şimdi de ben herkesin üzerine işiyordum. Aynı kapıya çıkıyordu. Kıytırık bir ün sahibi, köküne kadar çürümüş götün tekiydim.“ -sf 259   * “Çarşamba akşamı havalimanında Iris’i beklerken buldu beni. Oturup kadınları seyrettim. Hiçbiri- birkaçı hariç- Iris’la kıyaslanamazdı. Yolunda olmayan bir şey vardı ben de. Cinselliği çok fazla düşünüyordum. Gördüğüm her kadınla yatağa girdiğimi hayal ediyordum. Havalimanlarında beklerken zaman öldürmenin iyi bir yoluydu. Kadınlar; elbiselerinin renklerini seviyordum; yürüyüşlerini seviyordum; kimilerinin yüzündeki acımasızlığı seviyordum; ender de olsa başka bir yüzdeki saf güzelliği, bütünüyle ve büyüleyici biçimdeki dişiliği seviyordum. Üstündüler bizden; planlama ve organizasyonda bizden çok daha yetkindiler. Erkekler futbol seyreder, bira içip bowling oynarken onlar, kadınlar bizim hakkımızda düşünüyor, bizi inceliyor, karar vermeye çalışıyorlardı- bizi bıraksalar mı, atsalar mı, değiştirseler mi, öldürseler mi, yoksa sadece terk mi etseler? Uzun vadede fark etmiyordu, ne yaparlarsa yapsınlar yalnızlık ve delilikti sonumuz.“ –sf 261   * – Bu kadar çok kadınla birlikte olmak niye – Çocukluğumla ilgili. Sevgi ve şefkat eksikliği. – Yirmili ve otuzlu yaşlarında da durum pek farklı değildi. – Telafi etmeye çalışıyorum. – Telafi ettiğini nasıl anlayacaksın? Büyük palavracısın. – Bu yüzden yazıyorum ya.” –sf 264   * “Gençken sürekli bunalırdım. Ama intihar hayatımda bir olasılık olmaktan çıkmıştı artık. Benim yaşımda öldürülecek pek az şey kalmıştır. İyiydi yaşlı olmak, kim ne derse desin. Bir tür berraklığa ulaşabilmek için bir yazarın en az elli yaşına gelme gerekliliği son derece mantıklıydı. Ne kadar çok nehir aşarsan o kadar çok şey öğrenirdin nehirler hakkında- deli gibi akan suya ya da gizli taşlara yenik düşmediğini varsayarak. Azgın akar bazen nehirler.” –sf 264   * “Sıradan Amerikan kadını değildi, bu da ona kestirilmesi güç bir görünüm kazandırıyordu. Sapına kadar kadındı, ama bunu insanın yüzüne fırlatmıyordu. Amerikan kadını pazarlığa gelince çetin cevizdi, ama sonunda kazıklanmış çıkıyordu alışverişten. Doğal bir Amerikan kadını bulmak için Teksas’a ya da Louisiana’ya gitmek gerekiyordu artık." –sf 265   * “Iris Duarte’yi uçağa bindirme saati geldi çattı. Sabah uçuşu olduğu için biraz çetrefilliydi benim için. Öğle saatlerinde uyanmaya alışıktım; akşamdan kalmalık için çok iyi bir tedaviydi, ömrüme beş yıl katacaktı. Hiç hüzünlemedim onu havalimanına götürürken. Harikulade bir cinsellik yaşamıştık; kahkaha da eksik olmamıştı. Daha uygarca zaman geçirdiğimi hatırlamıyorum, birbirimizden hiçbir şey talep etmedik, ama samimiydik; duyguan yoksun, ölü etin ölü etle çiftleşmesi değildi. Nefret ediyordum o tür cinsellikten; Los Angeles, Hollywood, Bel air, Malibu, Laguna Beach d.züşmeleri. İki yabancı olarak başlar, iki yabancı olarak bitirirdin." –sf 270   * “Ahlaki değerlerden yoksun insanlar sık sık başkalarından daha özgür oldukları sanısına kapılırlar, ama aşk ve sevgi duyguları körelmiştir. O yüzden de zamparalık yaparlar. Ne kumar ne de mizah vardır oyunlarında. Ahlak değerleri kısıtlayıcıdır, ama yüzyıllardan beri birikmiş insan deneyiminin üzerine inşa edilmişlerdir. Bazı ahlak değerleri insanların fabrikalarda köle gibi çalışmalarını, kiliseye gitmelerini, Devlet’e sadık kalmalarını savunur. Diğerleri ise sağduyuya seslenir. Zehirli ve zehirsiz otların yetiştiği bir bahçe düşünün. Hangilerinin yeneceğini, hangilerinden uzak durmak gerektiğini öğrenmek zorundasın.” –sf 271   Yapışık tiplerden hoşlanmazdı Chinaski. Valencia onlardan biriydi. Muhabbeti iyi değildi. Daha Chinaski ile tanışmadan ona hayranlık beslemişti. Çalıştığı yere Chinaski’nin resmini asmıştı.   * “Tipim değildi Valencia. Hoşlanmamıştım ondan. Böyle insanlar vardır- tanır tanımaz antipati duyarsınız." –sf 279   * Her zaman kadınlara önceliğini verirdi Chinaski, diğerleri umrunda olmazdı. Onunla kafa bulmaya çalışan, içmek için can atanlar da vardı ama onun umrumda olmazdı.   * “- Henry Chinaski sen misin? Genç bir erkek sesi:  – Evet  – Yazar Henry Chinaski sen misin?  – Evet  – Gerçekten mi  – Evet  – Biz Bel Air’den bir grup genciz ve senin kitaplarını çok seviyoruz moruk. O kadar çok seviyoruz ki seni ödüllendirmeye karar verdik!  – Yok ya  – Evet, birkaç altılık paket bira alıp sana geliyoruz  – K.çına sok sen o biraları  – Ne?  – O biraları k.çına sok dedim  Kapattım." –sf 290

* "Yılbaşı geceleri aşılması güç bir başka berbat geceydi benim için. Annem ve Babam pek severlerdi yılbaşı gecelerini; radyodan gelişini dinlerlerdi, kent be kent, Los Angeles’a varıncaya kadar. Sonra havai fişekler patlar, klaksonlar öttürülür, amatör içiciler kusar, erkekler başka erkeklerin karılarıyla, kadınlar da kimi bulurlarsa onlarla flört ederlerdi. Herkes öpüşüp banyoda, dolapta ve bazen açıkta birbirini götürürdü, özellikle gece yarısı ve ertesi gün korkunç kavgalar çıkardı, Gül Festivali’ne ve Rose Bowl maçına hiç girmeyelim." –sf 295   * “Sara ile kutlamaya ve içmeye başladık, dünyanın yarısı sarhoş olmak için kıçını yırtarken kolay değildi sarhoş olmak." –sf 295

* “- Hey, moruk senin dinletinden önce sahne aldığım gece… o kadar kötü müydüm Hank? Gerçeği söyle .   – Bak Dinky kalbini kırmak istemiyorum, ama ben dinlemekten çok içiyordum. Sahneye çıkıp onlarla nasıl yüzleşeceğini düşünmekten başka bir şey yapamıyordum, gerçekten kusturur beni.  – Ama ben bayılıyorum seyirci önüne çıkmayı, hele şarkılarımı sevmişlerse cennetteyim  – Yazmak farklıdır. Yalnız yapılır, seyirciyle ilgisi yoktur.” –sf 296   * “Gel gör ki, sırf karşında oturduğu için bir adamın yeteneğini pohpohlamak bütün yalanların en bağışlanmazıydı; çünkü bu onu yüreklendirmek demekti, gerçek yetenekten yoksun birini yüreklendirip hayatını harcamasını telkin etmekti. Çok insan yapar bunu, dostlar ve arkadaşlar özellikle." –sf 297   * “Ahizeyi beşiğine koydum. Sara’yı düşündüm. Sara ile evli değildik ama. Erkeğin hakkı vardı. Ben bir yazardım. Pis bir moruktum. İnsan ilişkileri yürümüyordu zaten. İlk iki hafta bir şeye benziyor, taraflar daha sonra heyecanlarını yitiriyorlardı. Maskeler düşüyor, gerçek yüzler belirmeye başlıyordu: çatlaklar, gerizekalılar, sapıklar, kinciler, sadistler, katiller. Modern toplum kendi türlerini yaratmıştı ve hepsi birbirlerinden besleniyorlardı. Ölümüne bir düello lağım  çukurunda . İnsan ilişkilerinden umulabilecek en uzun sürenin iki buçuk yıl olduğuna karar vermiştim." –sf 299   * “Banyoya gidip aynada yüzüme baktım. Korkunç görünüyordu. Sakalımdan ve kulaklarımdan birkaç beyaz kıl yoldum. Selam, Ölüm. Ama neredeyse altmış yıldan beri hayattayım. Beni o kadar kadar çok siper dışında yakaladın ki şimdiye kadar çoktan haklamış olman gerekirdi. Hipodroma yakın gömülmek istiyorum… son düzlükteki koşuyu duyabilecek kadar.” –sf 300   * “Ne kadar hüzün vardı her şeyde, işler yolunda gittiği zaman bile." -sf 310

 Sara’ya geri döndü Chinaski yeniden. Tanya'ya göre farklı bir kadındı Sara.

* “Gerçekten iyi bir kadındı Sara. Bir Tanya için öyle bir kadını kaybetmek salaklığın daniskasıydı. Ama Tanya da bir şeyler getirmişti bana. Sara daha iyi muamelemeyi hak ediyordu. Evli olmadıklarında bile insanların birbirlerine sadık olmaları gerekebiliyordu. Hatta, yasayla onaylanmış olmadığı için güven duygusu daha güçlü olmalıydı." –sf 313   * “İçki satın aldığım yeri sık sık değiştirmeyi severim, gece gündüz yüklü alışveriş yaptığında tezgahtarlar alışkanlıklarını öğreniyorlardı. Hala nasıl hayatta olduğuma hayret ettikleri duygusuna kapılıyordum, bu da beni rahatsız ediyordu. Böyle bir şey düşündükleri filan yoktu, muhtemelen ama yılda üç yüz akşamdan kalmalık yaşayan biri bir süre sonra paranoyaklaşabiliyor." –sf 313   * “İyi kadındı Sara. Kendime çekin düzen vermeliydim. Bir erkek sadece iyi bir kadın bulamadığında çok fazla kadına ihtiyaç duyuyordu. Erkek çok fazla düzüşerek kimliğini yitirebiliyordu. Sara ona verdiğimden çok daha fazlasını hak ediyordu." –Sf 316   Not: Yaklaşık 5-6 ay üstünde çalıştığım, 4-5 defa okuduğum, sıkça kitabın içinden yararlandığımı okuyucunun bilmesini isterim. Bazı kitap eleştirileri kısa oluyor, bazıları uzun. Henry Chinaski’nin kadınlarını değerlendirmek hiç bu kadar zor olmamıştı. Bu kadar uzun neden yazdım bilmiyorum ama Charles Bukowski kesinlikle buna değer biri.  

Cem Kurtuluş’tan Paylaşım: Müslüm Gürses “Biz Babadan Böyle Gördük”

Bayan Arıza tarafından Mart - 6 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Hiçbir zaman sıkı arabesk dinleyicisi olmadım. Ama hep bir dem dinledim. Cengiz Kurtoğlu, Ümit Besen, Müslüm Gürses, Orhan Gencebay dinlemişliğim hep oldu. Hepsini arabesk olarak kategorize edemem.

Müslüm Gürses bir dönemin tarihini yazan bir adamdı. Gerek oynadığı filmlerle, gerek müziğiyle. Arabeskin babasıydı, deplasman otobüslerinde dillerden düşmezdi şarkıları,O’nun uğruna jilet çekenler oldu, intihar edenler oldu. 80’lerin çocukları O'nunla çok şey öğrendi. Kimileri Orhan Gencebay’ı plaktan dinlerken, kimileri Müslüm Gürses’i kasetten dinledi.

Eski Yeşilçam filmlerinde de Müslüm Gürses’e denk gelmişsinizdir. 1979’dan itibaren Müslüm Gürses 38 sinema filminde oynadı. Yoksulluktan bir kesit sunardı o filmlerde. Müslüm Gürses’in oynadığı filmlerde hep acı vardı. Vefasızlıktan dem vururdu Gürses, olmazsa olmazı buydu.   1980 döneminin önemli bir parçasıydı. Konfeksiyonda makine başında çanta diken bir işçi O'nu dinleyerek iç geçirmiştir, acı çekmiştir, sevdiğine isyan etmiştir. 80 dönemi için önemli olmasının özelliklerinden biri de o zamanların yoksulluk dönemine denk gelmesiydi.   İşsizlik had safhada, zamlar kapıda, sokağa çıkma yasağı, benzinin olmadığı, otobüslerin tıklım tıklım olduğu, halkın nerede ucuz mal bulsa oraya akın ettiği, uzun uzun ekmek kuyruklarının oluştuğu bir dönemdi. Yokluk kavramı da  o senelerde beraberinde isyanı ve acıyı getirmişti.

Müslüm Gürses büyük bir kitleye sesleniyordu yazdığı sözlerle. Dinleyici kitlesi birçok araştırmaya konu olmuştur. Konserlerde jilet çekenleri en meşhurudur. Ezilenlerin sesi oldu her daim. Dönem dönem eleştirildi ama kulak asmadı bu eleştirilere. Neticede bir kuşağa çok şey öğretti. Espirili, güler yüzlüydü. Yaptığı işin hakkını verdi. Herkes biraz biraz Müslüm Babayla gözyaşı döktü. Kimileri “Metalci” imajı zedelenmesin diye Baba’yı dinlemedi. Lakin Doğu müziğinin etkisi vardı O'nun müziğinde. İmajı zedelenmesin diye Baba’yı dinlemeyen enteller cenazede yer aldı.   Büyük saygıyı hak ediyordu, tabut nerdeyse yere düşecekti cenazesinde. Ve hayranları o saygının fazlasıyla yerine getirdi.   Ne dinlersen dinle. Caz, rock, pop, tekno… Bir şekilde Müslüm Gürses ile bir noktadan kesişmiştir. “Biz Babadan Böyle Gördük" sözü hayranları için ayrı bir öneme sahiptir. Sıkı bir arabesk dinleyicisi olmasam da arabeskin babası Müslüm Gürses’i dinlediğim dönemler oldu, ağlattı da. 1980 dönemine “Darbe” niteliğinde önemli bir sesti Müslüm Gürses.   Arabeske ayıp bakıldığı dönemde bu insanlar Müslüm Baba’yı dinledi. Müslüm Gürses dinlemeyerek entel göründüğünü sananlar bile gizli gizli Müslüm Baba’yı dinliyordu. Bu da araştırma konusu olur. Dinleyici kitlesini genişletti her anlamda. Arabeskin gerçek babası Müslüm Gürses artık aramızda yok. Hasret rüzgarları erken esti be Baba!