Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Annie Hall”

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 30 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Konu Woody Allen olduğunda her türlü manyaklığı o filmin içine sokabilirsiniz. Manyaklık, serserilik,  sokağın dili, kameranın içine kendi hayatından kesitler sunması, cinsel arzular, acı, sefalet, yalnızlık, hangover olma durumları her türlü şey Allen filmleri için söylenebilir. Allen sineması daha çok cinsel arzuları, kadın-erkek ilişkilerini, hayatın anlamsızlığını kendine tema olarak belirlemiştir. Allen’ın “Annie Hall” filminden alınan replik her şeyi özetliyor:

“Eski bir espri vardır, bilirsiniz. İki yaşlı kadın dağ başında bir lokantada yemek yemektedirler. Biri, ”lanet olsun!” der, “Yemekler ne kadar da berbat!”.  “Evet” der diğeri, “Üstelik ne kadar da az!” yani, bu benim yaşam hakkındaki düşüncemin kısa bir özetidir: Hayat yalnızlık, sefillik, acılar ve mutsuzluklarla doludur ama keşke bu kadar kısa olmasaydı “.  -Woody Allen

Allen bu filminde kameranın önüne geçiyor, sıklıkla kendisini görüyoruz. Allen ile kadın erkek ilişkilerine doğru yolculuğa çıkıyoruz.

Film, Brooklyn doğumlu Yahudi komedyen Alvy Singer karakteri üzerinden anlatılıyor. Alvy’nin çocukluğuna inişler, sekse bağlılığı, kadın-erkek ilişkilerine doğru yoğunlaşması ve filmdeki Alvy karakterinin karamsarlığı filmin temasını belirliyor.

Alvy Singer gibi kafayı yemiş kendini yalnızlığın içine gömmüş biriyle, tenis oynamayı seven mutluluktan zevk almaya bakan Annie Hall karakterleri üzerinden sorunlu ilişki Allen gözünden anlatılıyor. Filmde sıklıkla üzerinde durulan konu seks, erkek-kadın ilişkileri, varoluş ve yokoluş arasındaki bağlantı, ölüm ve aşk..

Allen’ın hayatından kareler taşıyor “Annie Hall”.  Kadın-erkek ilişkilerini her iki taraftan anlatması filmi başarılı kılıyor. Filmde o kadar atlanmaması gereken sahne var ki bazen “filmi yeniden açayım da hatırlayım şu sahneleri” demekten kendinizi alamıyorsunuz.

Alvy’nin Annie ile yaşadığı istakoz sahnesi, sonrasında Alvy’nin Annie’ye evlenme teklifi ettiği sahne gibi sahneleri kaçırmadan izlerseniz günümüz ilişkilerine dair mesaj gönderiyor. Allen’ın kameraya dönüp seyirciyle konuşması da takdir edilesi bir durum.

70’li yıllardaki çoğu filmi sollayıp geride bıraktıktan sonra Oscar’ı kazanmasının yanında film, içindeki cümlelerle ve aforizmalarla günümüz modern ilişkilerine inceden ayar veriyor. Allen filmografisinde çoğu kişinin takdirini kazanmasının yanında Allen’ın ve Diane Keaton’un oyunculuğu çoğu sinemasever tarafından eleştirilse de ben oyunculuklarını beğendim.

Yazılan bu yazının eleştiri yazısı olduğunu söyleyemem (sinema teknikleri, Allen’ın kullandığı tarz vb. konularda yeterliliğim yok);  ama filmin  Allen’ın çıkardığı filmler arasında önemli bir yere sahip olduğunu söyleyebilirim.

Allen’ı tanımak için “Annie Hall” filmi otobiyografik film olmasının yanında Woody Allen dünyasına giriş için biçilmiş kaftan. Allen sinemasına ilgiliyseniz bu filme kayıtsız kalamazsınız.

Altını Çizdiklerim:

* “Entelektüeller senin parlak biri olduğunu savunur ama gerçekte ne olduğun hakkında hiçbir fikirleri yoktur”.

* “Bir duman almak bir partide 5 yıl geçirmek gibidir..”

* “Çocukken bile hep yanlış kadınları seçtim. Herkes pamuk prensese aşık olurdu bense kötü kalpli kraliçeye.”

* “İlişki köpek balığı gibidir. Ya ileri gider ya da ölür. Sanırım bizim elimizde kalan öyle bir köpek balığı”.

* “Galiba ben insan ilişkileri hakkında ayni şeyi hissediyorum. çok akıl dışı, mantıksız hatta saçma olduklarını bilseniz de sürdürmeye çalışıyorsunuz”.

* “Ben pesimist bir adamım. aslında bakarsan dünya benim için ikiye ayrılır. Berbatlar ve sefiller”.

* “Orgazmda hayatın bütün boşluklarını doldurabilen ağırlıklar var”.

İlker Yıldırım’dan Konser Kritiği: 9 Ağustos 2013/Duman/Altınoluk

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 12 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Tatil için geldiğim Altınoluk’ta yeğenim ve arkadaşları ebeveynlerinden izin almak için bana da bilet alarak kendilerine eşlik etmeye ikna ettiler. Duman’ın ilk iki albümünü zamanında çok dinlediğim ve grunge’a olan gönülbağımdan dolayı amfi tiyatroda yerimizi aldık. İstanbul’daki kimi konserlerdeki giriş çıkış kepazeliğine öyle alışmış ki bünye, görevlilerin de yardımıyla giriş ve yerimize oturma işlemimiz bir dakika ancak sürünce inanılmaz keyiflendim. Kişisel ramazan etkinliklerim kapsamında üstüste izlediğim Iron Maiden ve Roger Waters gibi iki devden sonra Ege sahillerinin şirin bir beldesinde rock musikisi icra edilen bir etkinliğe katılmanın nasıl olacağını gerçekten merak ediyordum.   Seyirci Rock formatında olmasa da genç ve heyecanlı bir kitleydi. Kimi liseli kızlar nişana düğüne gider gibi gelmişler ki çok komiklerdi herhalde Serdar Ortaç ile karıştırdılar ortamı. Konser başlamadan ve hemen her şarkı arasındaki  “Her yer Taksim” sloganlarına gruptan cevap 4. şarkıda biberine gazına “eyvallah” ile geldi zaten.

Kısa bir girişten sonra Duman hızlı başladı konsere ilk albümden gelen şarkılar “Hatun” ve “İstanbul” yardı geçti. Zaman zaman arabesk sularına dalsalar da (Gönül ve Aman aman vb.) gitardan davuldan hiç kısmadılar. Benim için zirve anları “Ah” ve “Belki Alışman Lazım” idi. Ben özellikle ilk albümlerini sevdiğim için hep ondan çalınsın istedim ama olmadı. Yaklaşık iki saat çaldılar ve çok keyifli ve politik gördüm grubu. Konserin ortasında on dakikalık deneysel bir şeyler çaldılar ki biraz Pearl Jam-RHCP soslu biraz progressive kokan hoş bir denemeydi enstrümental bir albüm yapmaları güzel olur. Davulcu Cengiz gecenin en iyisiydi, kardeşim Slayer’da mı çaldın daha önce, yardırdı resmen adam. Kaan Tangöze sonlara doğru ayakta duramıyo gibi hareketler sergiledi sarhoş muydu şov muydu anlamadım:)))   Sonuçta üç dört yıldan beri canlı izlemediğim grubun konserine beklentisiz gittim ve çok keyif alarak çıktım. Pozcu ve ağlamaklı grupları sevmiyorum piyasadaki ve Duman’ın bu dumanlı, arabeskten çok Pearl Jam’e, blues’a kaçan hallerini ve siyasi duruşlarını, grubun sahnedeki enerjisini seviyorum. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde bu tür Rock konserlerinin sayısının ve seyirci katılımınının artmasını diliyor ve Duman’a “biraz daha deneysel işlere girin artık” diyorum.

İlker Yıldırım’dan Konser Kritiği: Roger Waters

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 5 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Duvara karşı!

Robert Plant’ten Eric Clapton’a Judas Priest’ten REM’e Iron Maiden’dan Ozzy’ye Metallica’dan Rammstein’a kendi kulvarlarında lider grupları canlı izlemiş biri olarak belirtmem lazım “Pink Floyd’ın tadı bir başka hatta bu tat başka yerde yok. Şahsen Gilmour sempatizanı olarak kendisine mesafeli olmama rağmen Roger Waters’ın görselliği politikayı müziği harmanlayarak bize sunduğu şov muhteşemdi. Sahneye hakimiyet, harika müzisyenler, görsel şovlar, siyasi mesajlar, Taksim Gezi’ye göndermeler, The Wall gibi bir başyapıttan çıkan şarkıların canlı sunumu uzun yıllar unutulmayacak.   İTÜ Stadyumu konser için bence süper bir mekân seçimi olmuş. Ulaşımı rahattı ve ağaçlar ve yeşillikler içinde yürüyerek stada ulaşmak Olimpos’ta pansiyondan denize yürüme etkisi yarattı. RHCP ve Iron Maiden’daki gibi yine alkol yoktu ve yine ayık kafayla baştan sona konseri beynimize kazıdık, bu yasaklar istemeden şahsım açısından güzel sonuçlar yaratıyor:) Her kuşaktan ve renkten (sekiz yaşında çocuklardan altmış yaşlarındaki amcalara, türbanlı kardeşimizden romantik çiftlere) insan topluluğu mevcuttu. Roger Waters ve ekibi şova başlayınca muazzam bir şeyle karşı karşıya olduğumuzu anladık. Another Brick In The Wall’ı dinlemek yani yaratıcısından dinlemek…bir kaç dakikalık dünyadan kopuştu resmen hâlâ tüylerim diken diken oluyor. Hemen arkasından gelen benim en çok beklediğim 2. parça Mother dağıttı, gözler buğulandı bi tıkandık felan…zaten öncesinde bir ay önce kaybettiğimiz genç insanların fotoğraflarını sahnede görmek ve Roger Waters’un konuşması yeterince duygulandırmıştı bu da bonusu oldu. Neyse ki usta striptiz yapan kızların görüntüleriyle bezenmiş Young Lust’la rock konserine geldiğimizi hatırlattı.

1. bölüm bittiğinde hipnoz olmuş şekilde bekleşirken onlarca kişinin konser bitmiş gibi gittiklerini gördük. Bence de gidin asla dönmeyin, sizin yeriniz bu konser değil, hatta aynı ortama girmeyelim sizle.

2. yarı hayal gibi bir “Hey You” ile başladı, dağıldık. “Bring the boys back home” derdemez benim gibi bir çok kişi için gecenin zirvesi geldi; “Comfortably Numb”. Gözler yine buğulandı, gözler David Gilmour’u, gözler Pink Floyd’u aradı…çok güzeldi çok.

Dave K. da harika iş çıkardı soloda…”Run Like Hell” yine kendimize getirdi.. Görseller ve süper animasyonlar, duvarın sürekli bir yerlerden gedik açılıp inşa edilmesi, uçan domuz, uçağın duvara çarpması, harika bir müzisyen topluluğu ve en önemlisi güleryüzlü ve enerjik bir Roger Waters izlemek…bundan daha iyisini izleyebilecek miyiz bir daha bilinmez..Pink Floyd tişörtlü binlerce insanla duvarın yıkılışını izledik ve sistemin, yıllar geçse de.   “insan”ı öğütüşünün hikayesini dinledik yaratıcısından. Kaçıranlar da üzülmesin. Bence açsınlar izlesinler The Wall filmini üstüne de Comfortably Numb dinlesinler; ne de olsa Pink Floyd daha iyisi gelene kadar hep zirvede kalacak ve yapıtlarıyla hayatımızda olacak.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği “The Talking of Pelham”

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 5 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Amerika deyince aklımıza daha çok kendi filmlerini öven, yüksek bütçelerle klas filmler ortaya koyan, milliyetçi politikalarla gişe rekorları kıran filmler geliyor. Ama “yiğidi öldür hakkını ver” söyleminin altında yatan gerçeği unutmamak gerekir. Çektikleri filmlerle izleyiciyi kendine çekmeyi başaran bir politikası var Amerikan sinemasının.

“Hey dostum bu bizim işimiz” klişesinin ağızlardan düşmediği diyaloglarla süslüdür Amerikan filmleri. Her film için bunu söylemesek de çoğu filmde bunun gibi söylemler gözümüze sokulmaktadır.

Konumuza dönecek olursak Denzel Washington ve John Travolta ismini duyar duymaz film izlesem mi izlemesem mi diye düşünecek fırsatınız olmadı. ”The Talking Of Pelham” filmini duyduğumda böyle bir tepki verdim.

“The Talking Of Pelham”,  1974 yapımıyla sinema severlerin karşısına çıkan sonrasında günümüze uyarlanan gerilim, aksiyon tadında ve metro esnasında rehinelerin korkularını ele alan bir film. 1974 yapımı filmi izlemediğim için yorum yapmam doğru olmaz, ama John Travolta ve Denzel Washington gibi iki efsane ismin filmde oynadığı oyunculuk takdir edilesi.

Aksiyon sahnelerinin aşırıya kaçmamasının filmi daha izlenilir kılmasının yanında filmde görülen Ryder ve Garber ikilisinin yaptığı görüşmelerin sıkıcı olmaması, felsefi ve sorgulayıcı bir  nitelikte olması film adına olumlu hareket. John Travolta’nın oynadığı kötü adam, Denzel Washington’un kurtarıcı rolü filme başarılı şekilde yansıtılmış.

Film bu ikili üzerinden ilerliyor, bir de yer yer rehineler ve Ryder karakterinde oynayan John Travolta’nın tetikçileri görülüyor. Filmin başından itibaren filmin sonunda ne olacağını ilk başta anlayamıyor olmanız yönetmen adına iyi bir yol izlendiğini bizlere gösteriyor.

Klasik fidye ve rehineyi konu alan filmde borsaya da değiniliyor. Film sadece fidye üzerinden ilerliyor gibi gözükse de borsaya da selam çakıyor yönetmen.

Ryder ve Garber karakterlerinin konuşmalarındaki aforizmalar dikkatlerden kaçmamalı. Özetlemek gerekirse John Travolta ve Denzel Washington’un başarılı oyuncuklarıyla süslenmiş filmde sürükleyici sahneler ve senaryo ile film izlenmeye değer bir film olmuş. Gerilim filmlerini sevenlere tavsiye edilir.

 

 

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Katiller de Ağlar

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 3 - 2013 zamanında yazılmıştır.

1970’li yıllardaki sağ ve sol kargaşalarından kaynaklı sosyal mesaj veren filmler döneme damgasını vurmuştur. Dönemin oyuncu kadroları hep aynı olmuş, bazı film kadrolarında elemanlar değişmiştir. Nuri Alço ile Coşkun Göğen karakteri çoğu filmde birbiriyle yer değiştirmiştir. Cüneyt Arkın ise 1970’li ve 80’li yılların vurdulu kırdılı kabadayı ve ülkenin yardımsever evladı olarak Yeşilçam izleyicilerinin karşısına çıkmıştır.

Filmografisine bakacak olursa iyi işler ortaya çıkmış, her açıdan her filmde mesajlar vermiştir. Basit gibi görünse de o filmlerden biri “Katiller de Ağlar”.

Arabesk etkilerin görüldüğü filmde başlangıç bir kuru soğana muhtaç bir ailede yetişen Yusuf Şahin’in çalıştığı yerde patronunun bir adamı vurmasıyla suçu üstlenmesiyle başlar. Bu filmdeki kuru soğan yedikleri sofra, bir ayakkabıya muhtaç olan bir kardeşin gösterildiği sahneler aynı zamanda dönem içerisindeki yoksulluğa selam çakar.

Yusuf bütün sorumluluğu alarak alemde nam salmaya başlar. Artık bu işlere karışmayacağını söylese de bu işler peşini bırakmaz. Bir ailede abinin neleri feda edebileceğini gösteren filmin ikinci kısmında uyuşturucu patronlarına karşı açılan savaş ele alınıyor.

Bu uyuşturucu savaşının içindeki önemli isimlerden biri katil Yusuf Şahin’in kardeşi Kenan’dır. Kenan karakteriyle oynayan Kenan Kalav gerçek hayatta bir süre önce iki kilo eroin suçundan yakalanmıştır.

“Ekipler amiri Kenan” anonslarının ağızlardan düşmediği filmde Yusuf Şahin karakteri filmde babacan bir karakter profili izlettiriyor bizlere. Ama buna kendisinden başkası inanmıyor.  Çoğu zamanını hapishane duvarlarında geçirmiş olanın Yusuf’un ailesini bulmak istemesi, oğlunu bulduğu anda oğlunun kendisini babası olarak görmemesi gibi pek çok detay yazabiliriz. Bu sahneler bir aile dramı veya babacan bir adamın hayatı olarak gösterilebilir.

Gözü kara biri olan Yusuf, oğlunun eroin işine girmesini öğrendiğinde işler daha da karışır. Uyuşturucudan sorumlu mafya tiplemesiyle karşımıza çıkan Kerim bu olayların tüm sorumlusudur.

Nuri Alço’yu izlerken oynadığı oyunculuk takdir edilmesi gerekirken, aynı zamanda bu filmde akıllara bir soru geliyor “Tecavüzcü Coşkun şu filmde olsa iyi olmaz mıydı?”. Tecavüzcü Coşkun (Coşkun Göğen) o dönem “Beyaz Ölüm” filmiyle epey dikkatleri üzerine çektiğini hatırlatmakta fayda var.

Kerim, kısa zaman içinde Yusuf ile işbirliği içine girer. Bu işbirliğindeki mevzu bahis canı kadar sevdiği oğludur.  Ekipler Amiri Kenan’ı öldürmeye giderken çocukluğunda aynı sofrada yediği yemek, kırdıkları kuru soğan yönetmen tarafından bize gösterilir. Burada seyirciye gösterdikleri sahne aynı zamanda dram olarak sembolize edilir.

Filmde çok görmesek de Banu Alkan’ın oyunculuğunun yanı sıra dönemin güzelliğiyle göz kamaştıran güzelleri arasında yerini aldığını söylemekte bir mahsur görmüyorum.  Diğer mafya filmlerine uyuşturucu temalı filmlere göre filmin sonu ölüm ile bitirilmiş olmaması film adına başarılı.  80’li yıllarda oyuncu kadrosuyla, müzikleriyle gönülleri fethetmiş filmlerden biridir “Katiller de Ağlar”. 70’li yıllardaki sosyal mesaj içeren filmlere göre bu filmde de yoksulluk teması gözlerden kaçmamalıdır.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Komiser Cemil

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 3 - 2013 zamanında yazılmıştır.

“Cemil filmi halktan doğmuştur, sokakta acı çekenlerin hikáyesidir. Her şeyin talan edildiği çirkin dünyada, yalnızlıklar içerisinde sevgi ve umut arayan sen ve benim gibilerin öyküsüdür.” – Cüneyt Arkın-

1970’li yıllarda seks filmlerinin popüler olmasının yanında sosyal mesaj veren filmler izleyicinin karşısına çıktı. Filmlere değinmeden önce dönemin içinde bulunduğu duruma değinmek gerek. Dönem sağ ve sol görüşlü öğrenciler, emekçiler, insanlar açısından pek iç açıcı değildir. Kıbrıs barış harekâtı yapılmış, ülke ihracat yapamıyor, ihtiyaçlar karşılanamaz durumdadır. Ecevit’in iktidarda olduğu dönem olmasıyla birlikte 70’li yıllar tüp gaz kuyruklarıyla da ön plana çıktı.

70’li yıllarda seks filmleri furyasından sıyrılan sosyal mesaj veren bir film “Cemil” . “Bir sigara ver” repliğinin ağızlardan düşmediği, ulusalcı politikaların izlendiği filmin ilk serisinde Komiser Cemil karakteri insanlara iyiliği dokunan, yanlışlara ses çıkartan, ensesi kalın patronlara ayar veren bir profil olarak karşımıza çıkıyor.

Ahmet Mekin’in sokak ağzı diyaloglarını ağzından düşürmediği ve Cemil’in yanında takıldığı filmde film Cemil karakteri üzerinden ilerliyor. Komiser Cemil karakter itibariyle namuslu, yardımsever,  uyuşturucu ve silah kaçakçılarının peşinde olan bir karakter.

Konuya dönecek olursak, filmin başlarında Komiser Cemil kumsalda genç bir kız cesediyle karşılaşır. Kızın babası emekli subaydır. Emekli subayın polise güvenmemesi ve Komiser Cemil’e davranışları filmin seyrini  belirler. Tahsin’den etkilenen Cemil hız kaybetmeden operasyonlara başlar;  ama emekli subay Cemil’den önce davranır ve kendi sonunu kendi hazırlar.

Komiser Cemil, Tahsin’in yarım bıraktığı işi kendi tamamlar, adamların peşine düşer. Türk Filmlerinde diğer filmlerin çekilmesi için sonlar ölümle resmedilir seyirciye. Filmin sonlarına doğru Başkomiser Cemil’in oğluna hediye alırken kapı önünde vurulması diğer filmin devamını aralar bizlere.

İlk film bizlere aynı zamanda Eşref Kolçak’ın repliklerinde görüldüğü gibi adaletin olmadığından dem vurur. Ayrıca filmde Komiser Cemil ile Vehbi arasında geçen diyalogu atlamamak gerekir:

“- Ya gencecik bir oğlun olsa, esrar kullansa ve ölse, ne hissedersin? – Ne mi? Her gün sürüyle insan ölüyor derim. Kader bu.”

Filmin diğer serisi 1977 senesinde çekilmiş, çekilen film “Cemil Dönüyor”, dönem itibariyle Ecevit dönemine mesaj yollamaktadır ki o dönem iktidarda Ecevit ve CHP vardır.  Sol, Antiemperyalist, CHP vurgusu “Cemil Dönüyor” filmde gözümüze sokuluyor.  Antiemperyalist bir politikayla mesleğine sarılan Cemil silah kaçakçılarının peşine düşer.

Komiser Cemil’in amiri olan kişinin patronlara yağ çekmesi yıllar boyunca polisin kimlere peşkeş çektiğini de izleyiciye resmediyor.  Sol ve sağ görüşlü öğrencilerin birbirlerini vurması, gazete manşetlerini yerini almasıyla dönemin gerçeklerini ele alan film ilk filme göre daha çok ayrıntı veriyor izleyiciye.

“Cemil Dönüyor” filminin konusu, ülkedeki silah satışını artırmak isteyen bir holding, terör olaylarını körüklemekte ve getirdiği silahların pazarlamasını yapmaktadır.

Komiser Cemil bunların karşısındadır. Kendisinden üst rütbeye sahip olan amiri silah kaçakçılığına hizmet eden “Beyefendi” adlı bir isimle iyi bir ilişki içerisindedir. Cemil’in her yaptığını sorgulamaktadır, bunu durdurmak için elinden geleni yapmaktadır. Komiser; yardımsever, antiemperyalist politikayla silah kaçakçılarının peşine düşüp kısa zaman içinde silah kaçakçılarının peşine düşen solcu gençlerle işbirliği yapar.  İşbirliği yaptığı gençlerden biri öldürüldüğünde Cemil işbirliği yaptığı gençlerin saklanmasını ister. Olaylar zaman geçtikçe karışır. Cemil bütün risklere göze almıştır. Baba-Oğul ilişkisine de değinen filmin bu serisi aynı zamanda Cemil ne yaparsa yapsın oğluna zaman ayıramadığını da bizlere anlatır.

Cemil yaptığı polislik süresince ne ailesine zaman ayırmıştır ne de başkalarına. “Varsa yoksa mesleğim” diyerek şerefli bir mücadeleyi sürmüştür. Oğlunu uzaklara yollayan Cemil’in tren giderken oğluna duyduğu özlem, oğlunun tren camından kendisine bakmaması filmin en buruk sahnelerinden.  Silah kaçakçılarının öldürme politikalarını hızlandırması sonucu Cemil’in oğlu öldürülür.

Oğlunun öldürülmesinden sonra Cemil hayattaki bütün umutlarını kaybetmiş, karısı tımarhanede delirme noktasına gelmiştir. Kaçakçıların peşine bırakmayan Cemil sonunda kaçakçılarını sonunu getirmiştir, ama kaçakçıların patronu “Beyefendi” isimli kişinin kızının öldürülmesi filmde “Her şeye değer mi” sorusunu sorduruyor izleyiciye.

İzlerken Altını Çizdiklerim:

“Kanunları bu! Kiralıklar ölür, kiralayanlar yaşar, siz de dosyayı kapatırsınız”

“- Yalnız anlayamadığım bir şey var.

– Siz koskoca memleketinizi bırakıp neden burada fabrika açıyorsunuz?

– Çok şakacısınız. Az gelişmiş ülkeleri kalkındırmak için.

– Doğru az gelişmişiz, bir sigara versene.

– Hayret bir Amerikalı Türk sigarası içiyor.

– Sizin tütünleriniz çok güzel.

– Amerikalıların da kazıkları, bu bende hatıra olarak kalsın.”

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Beyaz Ölüm

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 30 - 2013 zamanında yazılmıştır.

“Beyaz Ölüm”, Halit Refiğ’in 80’lerde çektiği yoz gençlik, kötülük yuvası diskolar, fahişeleri pazarlayan pezevenkler, tecavüz hastası fena adamların gösterildiği, aynı zamanda Tarık Akan, Ahu Tuğba gibi o dönemin şöhreti içinde yüzenlerin boy gösterdiği dram filmi.

Kuşağın bu filmlerinde genellikle oyuncular aynıdır. Tarık Akan, Ahu Tuğba, Nuri Alço, Gülşen Bubikoğlu, tecavüzcü Coşkun tiplemesiyle Coşkun Göğen bu kuşağın filmlerinde boy göstermiştir.“içinde -beyaz var mi beyaz? –çok harmanım -sarı var sadece ve Damarlarım bomboş, kanım beyaza hasret”  diye muhabbetlerin devam ettiği, uyuşturucudan kıvranan kafayı yemiş gençlerin kendi etini satarak uyuşturucu bulduğu, uyuşturucu baronlarının gençleri nasıl kullandığını ve gençlerin sonunda mezarı boyladığının resmidir Beyaz Ölüm.

Yeşilçam’ın kötü adam tayfasının yanında bir de temiz yüzlü, uyuşturucu baronlarının peşine düşen, gençleri bu zehirden kurtarmak isteyen Komiser karakteri vardır. Karakterler hep kötü tiplemedir. Pezevenk, uyuşturucu baronu, etini satan fahişe, genç ve uyuşturucu bağımlısı şov kızı ve birçok karakter…

Kabataslak mevzunun içine derin dalmak gerekiyorsa, uyuşturucu patronu Hacı Bey’in kuklası olan şov kızı ve uyuşturucu bağımlısı olan Meral kısa zamanda uyuşturucu mafyasını çökertmek isteyen Komiser Yılmaz ile harekete geçer.

Yılmaz ile kısa zaman içinde ilişki kuran Meral bu tanışma sürecinde uyuşturucu Patronu Hacı Bey’in  muhbir görevini üstlenir. Uyuşturucudan deliren Corci polis tarafından konuşturulmak istenirken Meral’ın ispiyon etmesi sonucu öldürülür. Corci’nin öldürülmesi sonucu komiser, Meral hakkında tüm düşüncesini değiştirse de bu kısa sürer.

Meral komiser Yılmaz’a  “arabanda bomba var” diye ihbar etse de komiser Yılmaz arkadaşını kurtaramamıştır, bununla birlikte Komiser Yılmaz’ın Meral hakkında fikirleri değişir. Aynı zamanda Meral karakterinin Komiser Yılmaz’ı arayıp yağmur altında uyuşturucudan kıvrandığı sahneyle, Corci’nin hastane odasında kıvrandığı sahne film hakkında izleyiciye birçok detay veriyor.

Baskın sonucu Komiser’e yardım eden Meral’in  öldürülmesi, ölmeden önce içten gözlerine bakarak “seni sevdim“ demesi filmin buruk sahnelerinden.

Filmin sonlarına doğru her bitiş gibi uyuşturucu baronunun yakalanmasıyla film son bulur.

İnternette okuduğum bir yorum döneme de kısa bir değinme yapıyor:

“Özalist politikalarla köşedönücülüğün, kendini kurtarmanın, işbitiriciliğin övülmeye, özgeciliğin (başkalarının hakları için uğraş vermenin) enayilik olarak görülmeye başlandığı bu dönemde, bunlar nasıl bir işlev gördü?“

 Her ne kadar 80’li yıllarda uyuşturucu ticareti başını almış gitse de üstte okuduğunuz yorum da bir polis övücülüğünün resmiydi. Sountrackleri ve rock balladlarıyla, temasıyla, oyunculuklarıyla döneme damgasını vuran gişe rekorları kıran Beyaz Ölüm o dönem eminim birçok kişinin ilgisini çekmiştir, halen ilgisini çekmeye ve izlenmeye devam ediyor.

O dönemki filmlerin teması yozlaşan gençliğe karşı bazı şeyleri kafalara sokmaktı. Beyaz Ölüm de uyuşturucu batağına saplanmış gençleri bu bataklıktan kurtarmak için yapılan bir film olmakla birlikte polis övücülüğünü öne çıkaran bir film de olmuştur.

İlker Yıldırım’dan Konser Kritiği: Iron Maiden

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 29 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Iron Maiden konseri ile ilgili benim de katıldığım ortak görüş mükemmel bir grubu sahnede izlediğimizdi. Her bir üyesinin yaptığı işe ne kadar saygılı ve titiz olduğunu ve nasıl heyecanla çaldıklarını gördük. Konserle ilgili notlarım şu şekilde;

* “Stad çok boştu” diyenlerle ayrı konserlere gittik galiba telefonumdaki fotolar ve gördüğüm manzara öyle değildi. Hınca hınç olmasa da binlerce kişi doldurmuştu alanı. Yedi sekiz yaşında çocuklardan elli yaşında adamlara kadınlara varan geniş yaş yelpazesinde bir arada olmaktan çok mutlu olduğum bir kitle vardı.

* Voodoo Six’e yetişemedim ama sevdiğim thrash gruplarından Anthrax geldi ve klasik parçalarıyla ortamı ısıttı. Antisocial, Indians ve Tnt cover’ı seyircinin en coştuğu anlardı. Enteresan şekilde Tnt çalırken stat yıkıldı resmen, yani AC/DC kesinlikle gelmeli ve konser statta olmalı. İnanılmaz bir sevgi ve özlem var kendilerine, duyurulur.

* Seyircilerin giydiği tişörtler ezici olarak Maiden’a aitti ama Judas Priest, Rush, Gnr, Children of Bodom, Blind Guardian, Megadeth, Faith No More, hatta Venom bile gördüm:) Hiç Metallica göremediğimden şaşkına dönmüştüm ki onu da Kabataş fünikelerde gördüm rahatladım:) Ben konser üniformam Judas Priest ile olaya dahil oldum:)

* Stad etrafındaki esnaf yine enteresan yine hizmette sınır tanımadı. Biradan köfteye saç bandından tişörte her türlü hizmet mevcuttu. Özellikle tişört satan bir abinin pazarda don satar gibi pazarlama üslubu beni benden aldı:)

* Bol miktarda liseli çocuk mevcuttu ki ben mutlu oldum onları görmekten, ben de yirmi sene önce onlar gibi toy ve heyecanlıydım. Rock&Metal müziğinin ölmemesinin en büyük sebebi kuşaklar arası geçişleri mümkün kılabilmesi ve her neslin büyümesine rağmen müziğine sahip çıkması bence. Bu kadar dalga geçilip aşağılanmasına rağmen heavy metal’in milyonlarca fanının bulunmasında en büyük etken farklı jenerasyonların bu müziğe bağlılığı.

* Alkolsüz konser izlemek iyi oldu açıkçası, her anı tertemiz hafızama kazıdım ve bundan sonra baba konserlerde bunu yapıcam:)

* Bruce Dickinson ne adammış yahu? Resmen seyirciyi hipnotize ediyor. İnanılmaz enerji mükemmel bir ses. Bir rock vokalistinin gelebileceği tepe nokta galiba bu adam diyorum. Maiden Turkey afişini de davula asması güzel oldu bağımız güçlendi:) Taksim gezi parkına değinmesi de stadı coşturdu.

* Steve Harris> bas çalan ellerinden öpüyorum.

* Dave, Adrian& Janick üçlüsü> Resmen gitara ve soloya doyduk. Saygıyla eğiliyorum.

* Nicko mc Brain> Bu kadar enerji nerden geliyor acaba, soruyorum sen neyin lobisisin?

* Playlist harikaydı, ekstradan Hallowed be thy Name de çalınsaydı ağlardım herhalde ama bu hali bile çok çok güzeldi. Seventhson of a Seventhson’a aşık oldum resmen bu şarkının bu kadar güzel olduğunu konser vesilesiyle anlamış oldum. Benim için zirve ise the Evil that Men Do, The Trooper ve Running Free oldu perişan oldum. Fear of the Dark ise anlatılmaz yaşanır!

* Sahnedeki görseller her şarkıda değişti ışık ve alev ve patlamalarla 88 Maiden England ortamı gerçekten de yaratıldı. Eddie sürekli varlığını bize hissettirdi:)

* Organizasyon 2011’e göre kesinlikle iyiydi (Mastadon’u başını izleyememenin sinir ve nefretini hala yaşıyorum o seneden kalma). Yiyecek, içecek ve wc’lere rahat ulaşılabildi. Fiyatlar tabiki kazıktı. Giriş çıkışta sorun yaşanmadı belki münferit vakalar hariç.

Son olarak Iron Maiden gerçekten efsane. Yeni kuşak grupların ve dinleyicilerinin türü sevmese bile oturup profesyonellik ve grup ruhu nedir gibi konular bakımından Iron Maiden dinlemeleri ve izlemeleri yararlı olur. Sadece poz keserek değil müziğe kendini adayarak çıkıyor demek ki bu kadar güzel şarkı. Su ve gaz katkılı stresli günler sonrası böyle büyük ve coşkulu bir konser düzenlenmesi müzikseverlere moral oldu. Umarım tekrar izleyebiliriz bu büyük grubu.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği “Combien tu m’aimes?”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 22 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Bazı sevişmelerde ağır bedeller ödersiniz. Pahalıya patlar size. Ucuz sevişmelerin altında derin tutkular yatmaz, ama pahalı sevişmelerin pahalıya patlaması kimseyi şaşırtmaz. Bazı sevişmelerse tarihe gömülür. Vakitsiz nakitsiz geçen günlerin ardında günlerin önemi kalmadığında sevişmeler o boşluğu doldurur. Doluluk oranı ise yadsınamayacak bir gerçektir.

Kalbiyle sevişenler, ruhuyla sevişenler, teniyle sevişenler…Erkek veya kadın…Kalbiyle sevişen insan sayısı azdır. Her erkek ya da her kadın kalbiyle sevişmeyi beceremez. Ucuz insan olmanın yolu bedeniyle sevişmekten geçer. Ait olmadığın bir beden, oynamayan gözler ve ıslak olmayan bir beden. Kalbiyle sevişenlerin ruhları sevgi ile doludur.

“Combien tu m’aimes” Monicca Belluci’nin fahişe rolünü başarılıyla üstlendiği Fransız yapımı bir film. “Bir ikramiye çıksaydı hangi kadını satın alırdınız?” sorusu filmde bize yönetiliyor. Film, başlarda iki karakter üzerinde dönüyor. François kendisine ikramiye çıkan şanslı bir adamdır, Daniela da bir gece kulübünde çalışan fahişe. Monica Bellucci filmin başından itibaren güzelliğiyle seyirciyi büyülüyor.

Erkek karakterimiz aynı zamanda kalp sorunları olan biri. Daniela’nın güzelliği karşısında büyülenip, onun çıplak bedeni karşısında ilk başlarda heyecan yaşıyor. Gün geçtikçe buna alışıyor. François, kadın karakterimiz Daniela’yı karısı olarak görüyor, maaşa bağlıyor bir nev’i. Daniela’nın güzelliği herkesi şaşırtıyor.

Başta doktor dostunu şaşırtıyor. Doktor dostunun ölmesi de Daniela sayesinde oluyor. Çekiciliğini doktora karşı gösteriyor, bu sadece doktorla sınırlı değil. François ile Daniela’nın ilişkileri 8 gün sürüyor. Çıplak sahnelerin ve sevişmelerin sık sık göze çarptığı filmde cinselliğin daha çok ön planda olması kimseyi şaşırtmaz.

8 gün geçirdikleri bu ilişkide erkek karakterimiz hayatında mutluluğu tatmayan ama mutluluğu Daniela ile yakalamış biri. 8 günlük süren ilişkinin ardından François bir süre bunalıma giriyor. Aralarındaki ilişkiye bir süre ara veriyorlar, ara vermesi kadın karakterimizin başka bir erkeğe sahip olması.

François gününü gün ediyor yan komşusuyla beraber oluyor. Ayrıca belirtmem gerekirse François ile Daniel sevişirken yan komşunun kapıyı çalarak seslerden rahatsız olduğunu söylemesi üzerine geçen sahne seyirciyi gülmeye teşvik ediyor. İlişkilere dair mesaj veriyor gibi gözükse de filmde erotik sahneler sıklıkla görünüyor. Filmin çoğu yerinde çalan müzikler kulakları tırmalıyor.

François’in Daniela’ya dönmesiyle işler farklılaşıyor. Daniela ile erkek arkadaşı Charley sevişirken Daniela’nın charley’e karşı ruhsuz sevişmesi sahnesinde Daniela’nın bir sözü günümüz ilişkilerine mesaj veriyor. “Kalbiyle sevişiyor François” demesi. Kadını meta olarak gören Charley kadınını para uğruna başkalarına sunan biri, sonra bunun acısını çekiyor.

Ve film ikramiye kazanan bir adamın ve fahişeyle ilerlerken filmin bitimine doğru erkek karakterimizin ikramiye kazanmadığını öğreniyoruz. Yönetmenin bunu akıllıca seyirciye göstermesi filmi daha izlenebilir kılmış. Film ayrıca günümüz sevişmelerine inceden ayar veriyor.

“Kalbiyle sevişenler, ruhuyla sevişenler, teniyle sevişenler” diye günümüz ilişkilerine doğru dokundurma yapıyor. Her şey bu çizgide ilerlerken film François’in iş arkadaşlarına eve baskın yapmasıyla son buluyor. Erotik sahneleri gözümüze sokan filmde Monica Belluci’nin kusursuz güzelliğiyle seyirci büyüleniyor. Fahişe rolüyle iyi bir iş çıkarmış. Monica Bellucci için izlenebilecek bir film diyebiliriz film için.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Nine ½ Weeks

Bayan Arıza tarafından Nisan - 13 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Gerçek Aşkın içinde Erotizmi Göstermek

Bazı  tutkulu sevişmelerin bünyede bıraktığı etki zaman fark etmeksizin kayıplara yol açar. Bu kayıpla birlikte kendi mezarınızı kazarsınız.“Aşk, erotizmin biçimidir, erotizm de aşkın bir biçimidir” diyen şair de buna atıfta bulunmuştu bir dönem. "Nine ½ Weeks" adlı film de böyle bir yapım. 80’lerde adından epey söz ettiren filminde göz alıcı unsurlar dikkatimizi çekiyor.   Kostümler, mekân seçimi, dönemin müzikleri gibi unsurlarla film 80’ler atmosferini yansıtıyor. Kim Basinger’a defalarca aşık olmamız da bizi şaşırtmıyor. Gençliğinde şahane güzelliğiyle, kusursuz fiziğiyle dikkat çeken Kim Basinger başarılı performansıyla dikkat çekiyor. Sevişme sahneleri olmasaydı film izlenir miydi? İzlenirdi. Çünkü film hüzün ile izleyiciyi karşı karşıya getiriyor.   Filmi özet geçecek olursak; New York’ta sanat galerisinde  çalışan Elizabeth hakkında az şey bildiği Borsacı John tarafından baştan çıkarılır. İlk başta karşı karşıya geldiklerinde bakışmaları ve sonrasında gelişen tanışmaları, John’un hatunu takip etmesiyle devam eder.   Elizabeth’in beğendiği bir şeyi fazla pahalı olması nedeniyle alamaması nedeniyle John o beğendiği şeyi alarak Elizabeth’e sürpriz yapar. Boşanmış, gerçek aşkın peşinden koşan güzel Elizabeth aşka yelken açmıştır. John’un her istediğini yapmaktadır. Bu ilişki aynı zamanda gerçek aşkı hissettirmekle birlikte s.ks oyunları üzerine kuruludur.   Erotizm sahnelerini çoğu yerde görüyoruz. Tanışma sahnelerinde John’un Elizabeth’i yatağa atacağını çoğu kişi düşünmüştür, ben de izlediğimde bunu düşündüm. Delicesine, arzulu bir kadın olan Elizabeth’in güzelliği karşısında büyülenmemek elde değil.   Filmde en muhteşem sahnelerden biri de bir kadının teninde gözlerin kapanıp buzun başrol oynadığı gece, buzdolabı önündeki striptizci gibi dans edip filmde çoğu erkeğin başını döndürmesi kimseyi şaşırtmayacaktır.   John’un Elizabeth’in karşısına farklı fantezilerle çıkması sonucunda film daha da ilgi çekiçi hale geliyor, adeta erotizm sınırları yükseliyor.John ve Elizabeth ikilisi maceralı yollardan geçiyorlar. John’un Elizabeth’in hiçbir arkadaşıyla tanışmak istememesi, “seni ben yıkayacağım, seni ben soyacağım, seni ben giydireceğim, seni ben yedireceğim” sözleri de atlanmaması gereken detaylar arasında.   John, Elizabeth’e karşı farklı rollere bürünse de John burada aslında erotizme önem veren bir erkek rolünde. Daha doğrusu erotizm noktasında birleşen bir aşkı paylaşıyorlar. Muhteşem müzikleri ve Billy Holiday’ın sesini duymak müzikal bir şölen olarak da değerlendirilebilir.   Elizabeth'; "Bu adamı çözemiyorum. Ama bazen anlamak çok kolay. Belki de taktığı kravattan, okuduğu ya da okumadığı kitaplardan. Ama bilirsin; neyin ilişkiyi bitireceğini. O yüzden boyun eğer ve beklersin. Bu, durumu katlanılır kılar. Ama bu adam. Belki gerçek aşktır. Belki."   Elizabeth’in her gün John’u düşünmesi ama John’un bu ilişkiyi çok fazla iplemediği gerçeği önümüzde duruyor.   Elizabeth’in erkek rolüne bürünmesi filmde rollerin  değiştiğini seyirciye gösteriyor. Sonrasında başları belaya giriyor, bir adamın kıçına doğru Elizabeth bıçağı saplıyor. O sahneden sonra yağmur yağarken tutkulu s.vişme sahnesi izlenmeye değer.   Gerçek aşkın içinde erotizmin saklı olduğunu yönetmen bizlere gösteriyor. John karakteri aslında filmde görüldüğü gibi erotizme düşkün ve mazoşist bir yapıya sahip, Elizabeth karakteri de bunların hepsini uygulayan ama sonrasında bu gibi uygulamadan sıkılan bir tip.

Filmde ayrıntılar oldukça var ancak gözden kaçan detaylar olabilir. Filmin sonlarına doğru her filmde olduğu gibi bir son belirir. Elizabeth bu dayanılmaz durumlar karşısında artık pes eder. Dokuz buçuk haftalık ilişki sona erer.

John’un, Elizabeth'e; "Gidiyor musun? Kalmayacak mısın?" sorusu karşısında yanıt alamaması, sonrasında geçmişini anlatması da işe yaramaz. Kapıyı vurur çıkar Elizabeth. Filmde en etkili repliklerden biri John’un söylediği sözler;

John: “Bak, bir şeyi bilmeni istiyorum. Daha önce bir sürü sevgilim, kadınım oldu. Ama inan bana hiç böyle bir şey hissetmedim. Sen sadece kollarımdayken o duyguyu hissettim. Bu beklemediğim bir şeydi. seni böyle seveceğimi aklımdan bile geçirmemiştim."   Elizabeth; "Birimiz dur deyince sona ereceğini biliyordum. Ama sen söylemedin. Çok uzun süre bekledim. Eşyalarım için birini gönderirim"   John: “Lütfen gelir misin, 50’ye kadar sayacağım."   Artık iş işten geçmiştir. Elizabeth monoton yaşantısına geri dönmüştür. 3 yıl beraber olduğu ve boşandığı kocası şirkette çalıştığı arkadaşıyla beraberdir.   Erotik film kategorisinde gösterilen bu filmde ateşli sevişmelerin aşk için önemli olduğunu göstermekle birlikte hüznü de içinde barındırıyor. Kadın teninde buz gezdirme, bal sahneleri vb. sahneler erotizm adına görülmesi gereken sahnelerdendir. Aynı zamanda 80’ler atmosferini filmin iyi yansıttığını söylemekte yarar var.