Cem Kurtuluş’tan Kitap Kritiği: Sabahattin Ali – Kürk Mantolu Madonna ‘Kadınlar Pek Acaip Mahlûklardı’

Bayan Arıza tarafından 17 - Ekim - 2012 tarihinde yazıldı.

O Türk edebiyatına yön vermiş bir şair ve eserleri tartışılmaz. Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna başlıca eserleri ama en çok bilineni "Kürk Mantolu Madonna". Bazı aşk romanları vardır okudukça okumak istersiniz, yapmacık değil doğaldırlar. Böyle romanlar içinde bol bol hüzünü, hasreti konu alır ve ulaşamayan şeylere daha da yakınlaştırır. Bazı kitaplar vardır içinde kaybolursunuz, bazı kitaplar vardır sizi uzaklara götürür.

Ve her şey Kesmeşeker’in Maria şarkısıyla başlamıştı, oradaki Maria ile burdaki Maria tıpa tıp aynı. Ve Şimdi Kürk Mantolu Madonna’yı yorumlamak istiyorum sizlere.

Romanın şüphesiz kahramanı Raif Bey'dir. Raif ilk bakışta çok sıradan, işi ve evi arasında dönüp duran bir hayata sahip. Neredeyse hiç konuşmayan ve sessiz biridir.

Bir gün Raif Bey gerçekten çok hastalanır ve işyerindeki masasında bulunan eşyaların kendisine ulaştırılmasını ister. Bu eşyaların arasında bir de defter vardır.

Defter aslında bir günlük değildir. Sadece yıllar sonra karşılaştığı eski bir dosttan sonra belki kendisinin de inanamadığı hayatını ve geçmişini bir anda kâğıda dökmüştür. Her şey 10 yıl önce Raif’i babasının Almanya’ya sabunculuk öğrenmeye göndermesiyle başlar.

Kitaptan bir alıntı:

"Yaşamak, tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek, hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak; herkesten daha çok, daha kuvvetli yaşadığını, bir ana bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak. Ve bilhassa bütün bunları anlatacak bir insanın mevcut olduğunu düşünerek, onu bekleyerek yaşamak. Dünyada bundan daha ferah verici bir şey olabilir miydi?"

Evet böyle bir şeydi. Her şey bir sergide Kürk Mantolu Madonna’yu görmekle başladı. O her gün gelip onu görüyordu ama sergiye gelenler ona tuhaf gözle bakıyordu. Hatta bir gün bir kadın bunu tuhaf bakışlarla süzdü. Ama bu kadının kürk mantolu Madonna olduğunu bilmiyordu. Bir süre sonra bunu da öğrendi. Onu hep takip ediyordu, ve sonunda onunla tanışmış, ahbap olmuştu. Çoğu zaman ikisinden ses çıkmaz, çoğu zaman da her yere birlikte giderlerdi.

Raif sevmek için bütün fedakârlıkları göze alıyordu. Seviyordu da, ona yakın olmak onun için önemliydi. Diğer insanlardan daha önemliydi, işte bu insan Maria idi. Ve Raif’i çok etkilemişti. Ona yakın olmak derken fiziksel olarak değil tabiki de. O, Maria ile ahbaptı. Maria, Raif’e her şeyini anlatıyordu, Raif te onu güzelce dinliyordu. Hatta Maria ilk başlarda Raif’in bambaşka bir erkek olduğunu düşünüyordu, ama sonra erkeklerin hepsinin aynı olduğunu düşündü. O bunda önceden gelen bir düşünceydi. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi, aralarında sorunda vardı.

Hayatınızda kaç Maria tanıdınız, kaç Maria sizi etkiledi ben bilmem ama Kesmeşeker’in Maria’sı bir, ikincisi de Kürk Mantolu Madonna’nın Maria’sı; bunlar insanın üzerinde büyük etki bırakır.

Maria, ne varsa onla paylaşıyordu. Arkadaşlıktan da öteydi ama Raif ona açılamıyordu. Çünkü Maria’nın söyledikleri Raif’i sarsmıştı ya da ben öyle hissettim. "Benden hiçbir şey isteme" diyordu Maria. Raif te bundan utanıyordu, çok şey istemiyordu. Onun için mutluluk Kürk Mantolu Madonna’sı ile birlikte olmaktı. Gözleri ondan başkasını görmüyordu. Maria’yı seven çok insan vardı. Her şeye rağmen O Maria’yı kabullenmişti. Kıskanmıyordu. Bir gün neden kıskanmadığını Maria da merak etmişti. Ve yine sessizlik oluştu. Maria daha fazla konuşurken, Raif bey fazla sesini çıkarmaz sadece onu dinlerdi.

Noel geldiğinde bunlar yine birlikteydi. Sabahlara kadar içmek Maria’nın tek isteğiydi aynı Kesmeşeker şarkısında olduğu gibi. Ne kadar çok benzerlik var değil mi, sarhoş olmayı da severdi. Bir defa ikisi kendilerini kaybetmişti ama ellerinde de değildi. Ama ikinci defa içtiklerinde biri sarhoş değildi. Raif Bey onunla ilgili hiç kötü şey düşünmezdi, çünkü o onu her haliyle kabul etmişti.

Maria’yı bir gün Raif Bey eve bırakmıştı. Ama Maria bu defa Raif Bey hakkında farklı düşündü ama sarhoştu bunun da etkisi vardı tabii. Ama Raif Bey’in aklından kötü bir şey geçmemişti. Bütün iyiliklerine rağmen Maria, Raif Bey’i sevmediğini söyledi. Ama Raif Bey her şeye rağmen onu seviyordu hem de karşılık beklemeden. Çünkü onun için ona bakmak bile yeterliydi. Dostça bir yaklaşım ve gülüş Raif Bey için kâfiydi.

Ve kitabın en can alıcı noktası şu sözler sanırım, en azından bende büyük iz bıraktı:

“Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey.”

“Kadın, sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmeyen arzulara üzülüyor, kırılan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu.”

Bunları alıntı olarak kitaptan aldım. Raif Bey'i hiç kimse sevmemişti, o ise bir şeylerden kaçıyordu. Bunu kitabı okuduğunuzda daha iyi anlayacaksınız.

Maria ile ayrıldıklarında Raif Bey’de üzüntü hakimdi. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşünüyordu. Çünkü bir insana bir insan yeterliydi ama olmayınca…

Ve Raif Bey o umutsuz Maria’ya umut saçıyordu. Maria, erkeklere karşı nefret içindeydi. Ama Raif Bey onunla arkadaş olduktan sonra Maria düşüncelerini şu sözlerle açıkladı:

"Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum! Bu eksik sana değil, bana ait…Bende inanmak noksanmış…Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum…Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar…Ama şimdi inanıyorum…Sen beni inandırdın…Seni seviyorum…"

Ayrıldıklarında Raif Bey büyük bir üzüntü içindeydi. Adeta kimseyi görmek istemiyordu, rengi atmıştı. Ve Raif Bey ondan ayrıldığında şöyle diyordu:

"Zaten kadınlar pek acayip mahlûklardı. Bütün hatıralarımı toplayarak bir hüküm vermek istediğim zaman, kadınların hiçbir zaman sahiden sevemeyecekleri neticesine varıyordum. Kadın sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmeyen arzulara üzülüyor, kırılgan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu." Bunlar ise Raif’in, aşkına karşılık bulduğuna inanmaktan vazgeçtiği anda aklından geçenlerdi. Bir insanın bir insana yeteceğine inanmıştı ama "Her şeyin bir hayal, aldatıcı bir rüya” olduğunu görünce inanmak ve ümit etmek kabiliyetini de yitirdiğini düşündü. Düşündü ve yanıldı.

Sokaklarda dolaşıyordu, duvarlara bakıp bir şey görme isteği içindeydi. Ondan haber de bekliyordu hem de onu arıyordu. Bir gün Maria’nın evine gitti ve Maria’yı bulamadı. Komşusu Maria’nın hastalandığını söyledi. Bu Raif Bey’i doğal olarak sarstı. Raif Bey her yerde onu arıyordu. Ve sonunda o da hastaneyi buldu. Sonra Maria, Raif Bey’e kendisinin daha iyi bakacağını söylüyordu. Ve eve götürdü, ona her gün baktı. Taa ki ölene kadar. Ve Kürk Mantolu Madonna artık ölmüştü.

Ve O öldükten sonra Raif Bey için hayatın bir anlamı kalmamıştı. Onu bir insan ancak bu kadar tesir altına alabilirdi. O da Maria Puder diğer adıyla Kürk Mantolu Madonna idi. Ve böyle bir aşk ancak kitaplarda geçer herhalde. Roman sevmeyenlerin bile sevebileceği bir kitap, acı, hüzün ve içinde bir çok şeyi içinde barındıran…Kadınların kendini "Kürk Mantolu Madonna" yerine koyabileceği, erkeklerin ise kendini Raif yerine koyabileceği bir kitap…
 
OKURKEN ALTINI ÇİZDİKLERİM:

* "zaten kadınlar pek acayip mahlûklardı. Bütün hatıralarımı toplayarak bir hüküm vermek istediğim zaman, kadınların hiçbir zaman sahiden sevemeyecekleri neticesine varıyordum. Kadın sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmeyen arzulara üzülüyor, kırılgan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu." Bunlar ise Raif’in, aşkına karşılık bulduğuna inanmaktan vazgeçtiği anda aklından geçenlerdi. Bir insanın bir insana yeteceğine inanmıştı ama "Her şeyin bir hayal, aldatıcı bir rüya” olduğunu görünce inanmak ve ümit etmek kabiliyetini de yitirdiğini düşündü. Düşündü ve yanıldı.

* "Kadın, sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmeyen arzulara üzülüyor, kırılan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu."

* "Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey."

* "Yaşamak, tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek, hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak; herkesten daha çok, daha kuvvetli yaşadığını, bir ana bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak. ve bilhassa bütün bunları anlatacak bir insanın mevcut olduğunu düşünerek, onu bekleyerek yaşamak.dünyada bundan daha ferah verici bir şey olabilir miydi?"

* "On seneden beri ona karşı duyduğum hiddetin, etrafıma karşı kendimi aşılmaz bir duvar içine alışımın hakiki sebebini şimdi anlıyordum. On sene, hiç azalmayan bir aşkla onu sevmekte devam etmiştim. İçime ondan başka hiçbir kimsenin girmesine müsaade etmemiştim. Fakat şimdi onu her zamandan ziyade seviyordum. Karşımdaki hayale kollarımı uzatıyor, ellerini tekrar avuçlarıma alıp ısıtmak istiyordum. Onunla beraber geçen hayatımız, o dört beş aylık zaman, bütün teferruatıyla gözlerimin önündeydi. Her noktayı aramızda konuşulan her kelimeyi hatırlıyordum. Sergide resmini görmekten başlayarak, Atlantik’te şarkısını dinleyişimi, yanıma sokulmasını nebatat bahçesi gezintilerini, odasında karşı karşıya oturuşlarımızı, hastalığını birer kere daha yaşıyordum. Bir hayatı baştan aşağı dolduracak kadar zengin olan hatıralar, böyle kısa bir zamana sıkıştırıldıkları için hahikattekinden daha canlı, daha tesirliydiler. Bunlar bana, on seneden beri bir an bile yaşamamış olduğumu, bütün hareketlerimin düşüncelerimin, hislerimin benden uzak bir yabancıya aitmiş kadar benden uzak olduğunu gösteriyordu. Asıl "ben" otuz beş seneye yaklaşan ömrümde ancak üç dört ay kadar yaşamış sonra, benimle alakası olmayan manasız bir hüviyetin derinliklerine gömülüp kalmıştım."

* "On seneden beri belki boşuna yere herkes kaçmışım, insanlara inanmamakta haksızlık etmişim. Aramış olsaydım, belki senin gibi birini bulabilirdim. Her şeyi o zaman öğrenmiş olsaydım, belki zamanla alışır, seni başkalarında bulmaya gayret ederdim. Ama bundan sonra her şey bitti. Asıl büyük ve affedilmez haksızlığı sana karşı yaptıktan sonra, hiçbir şeyi düzeltmek istemiyorum. Senin hakkında verdiğim yanlış bir hükme dayanarak bütün insanları suçlu tuttum; onlardan kaçtım. Bugün hakikatı anlıyorum, fakat nefesimi edebi bir yalnızlığa mahkûm etmeye mecburum."

* "Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim. İkinci defa oynayamam. Artık benim için eskisinden beter bir hayat başlayacak. Gene makine gibi akşam üzerleri alışveriş edeceğim. Kim ve ne olduklarını merak etmediğim insanlarla görüşüp onların sözlerini dinleyeceğim. Hayatımın başka türlü olmasına imkan var mıydı? Zannetmem. Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin. Bunu sonuna kadar götüremediysen, kabahat senin değil. Bana hakikaten yaşamak imkanını verdiğin için birkaç ay için sana teşekkür ederim. Böyle birkaç ay, birkaç ömür kıymetinde değil midir? Vücudunun bir parçası olarak geride bıraktığın çocuk ,bizim kızımız yeryüzünde bir babası bulunduğundan habersiz uzak yerlerde dolaşıp duracak. Yollarımız bir kere karşılaştı, fakat ona dair hiçbir şey bilmiyorum. Ne ismini, ne bulunduğu  yeri. Buna rağmen hayalimde onu daima takip edeceğim. Kafamda ona bir hayat seyri icap  edip yanında yürüyeceğim. Onun nasıl büyüdüğünü, nasıl mektebe gittiğini, nasıl güldüğünü ve nasıl düşündüğünü tasavvur ederek bundan sonraki senelerimin yalnızlığını doldurmaya çalışacağım. Dışarda gürültüler oluyor, herhalde bizimkiler döndüler. Hep yazmak istiyorum. Ama ne lüzumu var? Bu kadar yazdım da ne oldu? Bizim kıza yarın başka bir defter almalı ve bunu kaldırıp saklamalı. Her şeyi, her şeyi, bilhassa ruhumu hiç bulunmayacak yerlere saklamalı."

* "Yavaş yavaş bütün hayatım, henüz pek uzak olan bu günü hasretle beklemek şeklini aldı. Adeta gününün yetmesini bekleyen bir mahpus gibiydim. Günlerin ancak beni bu akıbete yaklaştırmak bakımından birer kıymeti vardı. Bir nebat gibi, şikayetsiz ,şuursuz, iradesiz, yaşayıp gidiyordum. Yavaş yavaş hislerim kütleşmişti. Hiçbir şeyden müteessir olmuyor, hiçbir şeye sevinemiyordum."

* "İnsanlara kızmama imkân yoktu, çünkü insanların en kıymetlisi, en iyisi, en sevgilisi bana en büyük kötülüğü etmişti, diğerlerinden başka bir şey beklenebilir miydi? İnsanları sevmeme ve onlara tekrar yaklaşmama da imkan yoktu; çünkü en inandığım, en güvendiğim insanda aldanmıştım. Başkalarına emniyet edebilir miydim?"

* "Böylece herhalde seneler geçecek, beklediğim gün gelecek ve her şey sona erecekti. Başka hiçbir şey istemiyordum. Hayat bana kötü bir oyun oynamıştı. Pekala; işte ne kendime ne başkalarına kabahat bulmuyor, hadiseleri olduğu gibi kabul ediyor ve sessizce katlanıyordum. Ama bunun sürüp gitmesine lüzum yoktu. Sıkılıyordum, başka bir şikâyetim yoktu."

* "Bir insana bir insan herhalde yeterdi. Fakat o da olmayınca? Her şeyin bir hayal, aldatıcı bir rüya tam bir vehim olduğu meydana çıkınca ne yapılabilirdi? Bu sefer inanmak ve ümit etmek kabiliyetini ben kaybetmiştim. İçimde insanlara karşı öyle bir itimatsızlık, öyle bir acılık peyda olmuştu ki, bundan zaman zaman kendim de korkuyordum. Kim olursa olsun, temasa geldiğim herkesi düşman hiç değilse muzır bir mahlûk telakki ediyordum. Seneler geçtikçe bu his kuvvetini kaybedeceğine şiddetlendi. İnsanlara karşı duyduğum şüphe kin derecesine çıktı. Bana yaklaşmak isteyenlerden kaçtım. Kendime en yakın bulduğum veya bulacağımı zannettiğim insanlardan en çok korkuyordum. "O bile böyle yaptıktan sonra!…" diyordum. Ne yapmıştı, bu malum değildi ve asıl bunun için muhayyilem en fena ihtimaller üzerinde duruyor, ve en ağır hükümleri veriyordu. Öyle ya…Bir ayrılık anında basit bir heyecanın sevkiyle verilmiş bir sözü tutmamak için en kolay çare, münasebeti hiç münakaşasız keşivermekti. Postaneden mektuplar alınmaz. Cevap verilmez. Var zannedilen şeyler bir anda yok oluverirdi. Kim bilir hangi yeni macera, hangi yakın ve daha makul saadet şimdi ona kollarını açmış bulunuyordu. Bunu bırakıp saf bir çocuğa biraz da gönlünü almak için söylenmiş bir söze bağlanarak meçhul bir hayata, nereye varacağı malum olmayan bir maceraya atılmak,onun daima iyi işleyen kafasının kabul edeceği bir iş değildi."

* "Anladım ki, hayatımdan o kadın çıktıktan sonra, her şey hakikiliğini kaybetmiş; ben onunla beraber, belki de daha evvel ölmüştüm."

* "Maria Puder’le tanışmadan evvelki boş, gayesiz maksatsız günler, eskisinden daha çok ıstırıp verici bir halde, yeniden başlamıştı. Arada bir fark vardı: Hayatın bundan ibaret olduğunu zannettiren bilgisizliğimin yerini şimdi, dünyada başka türlü de yaşanabileceğini bir kere öğrenmiş olmanın azabı tutuyordu. Etrafımın hiç farkında değildim. Hiçbir şeyden zevk almama imkân olmadığını hissediyordum."

* "Bir müddet, kısa bir müddet, o kadın beni her zamanki aciz, miskin halimden kurtarmış, bana erkek daha doğrusu insan olduğumu, benim de içimde yaşamaya müsait taraflar bulunduğunu, dünyanın zannedildiği kadar manasız olmayabileceğini öğretmişti. Fakat ben, onunla aramdaki rabıtayı kaybeder etmez, onun tesirinden kurtulur kurtulmaz, tekrar eski halime dönmüştüm. Ona ne kadar muhtaç olduğumu şimdi anlıyordum. Ben hayatta yalnız başına yürüyebilecek bir insan değildim. Daima onun gibi bir desteğe muhtaçtım. Bunlardan mahrum olarak yaşamam mümkün olamazdı. Buna rağmen yaşadım. Ama işte netice meydanda. Eğer buna yaşamak demek caizse, yaşadım…"

* "Bütün bunlara rağmen kafamda onun hatırasını kirletecek bir şey yoktu. Onun boşluğunu değil, fakat yokluğunu hissedecektim. Havran’a yaklaştıkça içime daha çok hüzün çöküyordu. Evimizi ve bütün kasabayı, onsuz tasavvur etmek bana güç geliyordu."

* "Acaba hakikaten  böyle miydi? Dünyada önüne geçilemeyecek hadiseler vardı ve biz bunların sebep ve mantıklarını anlayamıyorduk, bu doğruydu; fakat bazı mantıksızlıklar ve yolsuzluklar vardı ki güya tabiattan örnek olarak yapıldığı halde yapılmaması pek mümkündü."

* "Ve bir gün her şey bitti…O kadar, o kadar kati bir şekilde bitti ki, ilk anda işin azametini anlamak benim için mümkün olmadı. Yalnız biraz şaşırdım, bir hayli üzüldüm, fakat bu hadisenin hayatım üzerinde bu kadar büyük, bu kadar değişmez bir tesiri olacağını asla düşünmedim."

* "Etrafımda hiçbir şeyin değişmediğini görüyordum. Her şey biraz evvel gelirken olduğu gibiydi. Ne bende, ne beni saran eşyada bir başkalık vardı. Maria herhalde pencerede beni bekliyordu. Buna rağmen artık yarım saat evvel ki "ben" değildim. Binlerce kilometre uzakta, bir insan yaşamaz oluvermişti; bu vaka günlerce belki de haftalarca evvel olduğu halde ne ben, ne Maria herhangi bir şey sezmemiştik. Günlerin birbirinden farkı yoktu. Fakat birden bire, avuç içi kadar kağıt, her şeyi altüst ediyor, beni bu dünyadan alıp oraya götürüyor, benim buraya değil telgrafın geldiği uzak yerlere ait olduğumu hatırlatıyordu."

* "Demek ki insanlar birbirine ancak muayyen bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra, daha fazla sokulmak için atılan her adım daha çok uzaklaştırıyor. Seninle aramızdaki yakınlaşmanın bir hududu, bir sonu olmamasını ne kadar istedim. Beni asıl, bu ümidin boşa çıkması üzüyor. Bundan sonra kendimizi aldatmaya lüzum yok. Artık eskisi gibi apaçık konuşamayız. Bunları ne diye, neyin uğrunda feda ettik? Hiç!…Mevcut olmayan bir şeye malik olalım derken mevcut olanları kaybettik. Her şey bitti mi? Zannetmem. İkimizin de çocuk olmadığımızı biliyorum. Yalnız bir müddet dinlenmek ve birbirimizden uzak kalmak lazım. Ta birbirimizi tekrar görmek ihtiyacını şiddetle duyuncaya kadar…"

* "Eğleniyorlardı. Yaşıyorlardı. Ve ben, kafamın içine ve yalnız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde değil, altında bulunduğumu anlıyordum. Şimdiye kadar zannettiğim gibi, kitleden ayrılmanın bir hususiyet, bir fazlalık değil, bir sakatlık demek olduğunu hissediyordum. Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata bir şey ilâve ediyorlardı. Ben neydim? Ruhum bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu? Şu ağaçlar, onların dallarını ve eteklerini örten karlar, şu ahşap bina, şu gramofonlar hayatın kendilerine verdiği bir işi yapmakla  meşguldüler. Her hareketlerinin bir manası vardı, ilk bakışta  göze görünmeyen bir manası. Ben ise dingilden fırlayarak, boşta yuvarlanan bir araba tekerleği gibi sallanıyor ve bu halimden kendime imtiyazlar çıkarmaya çalışıyordum. Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu."

Paylaşan: Cem Kurtuluş