Film’ kategorisi için Arşiv

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 23 - 2014 zamanında yazılmıştır.

Emrah Serbes bir kitabında “Barış Bıçakçı’nın en iyi kitabı, Aramızdaki en kısa mesafe. Ama o bunun farkında değil.”  diyordu. Bu tespitini doğru bulmuştum Emrah Serbes’in.

Yazarlar kendi yazdıkları kitapları bazen görmezden gelebiliyordu, “Aramızdaki en kısa mesafe” haricinde Barış Bıçakçı’nın diğer iyi kitabı Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Yakın zamanda erken yaşta kaybettiğimiz Seyfi Teoman’ın sinemalaştırdığı bir eser. Kitaptan uyarlanan bu eser Seyfi Teoman’ın ikinci filmi, maalesef son filmi oldu.

Bizim Büyük Çaresizliğimiz’e Türk Sinemasının kayda değer işlerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Her ne kadar çoğu filmde olduğu gibi kitaptan sinemaya uyarlanan eserlerde eksiklikler olsa da, bu filmde de eksik olduğunu söylemek gerekir. 

Film; bir cenaze evi  sahnesiyle başlıyor. Bu esnada her şeyden habersiziz, filmin kahramanları ortalıkta yok.Kitabın tamamını okumamış biri olarak kitap ilk okuduğum itibariyle akıcı bir anlatıma sahipti, filmse ağır temposuyla, tutuk anlatımıyla dikkat çekiyor. 

Konuya geçecek olursak; Lise yılların beri iki arkadaş Yurt dışında yaşayan arkadaşları Fikret Türkiye’ye dönerken trafik kazası geçiriyor, Trafik kazası geçirmesinin ardından Kazada annesini ve babasını kaybediyor. Fikret kardeşini en yakın arkadaşlarını emanet ediyor. İlk başlarda yaşadığı travmanın etkisinden kurtulamayan Nihal bir süre sonra Çetin ve Ender’le her şeyini paylaşarak bu travmadan kurtulmak istiyor. Bu travmadan yavaş yavaş kurtuluyor. İlkte Çetin ve Ender’i abi olarak gören Nihal kısa sürede ikisinin de hayatında iz bırakıyor. Arkadaşlarını tanıştırıyor, beraber sinemaya gidiyorlar.

Araya bir kadın girse de iki arkadaşın dostluğu zedelenmiyor. İkisi de Nihal’e aşık olsa da birbirlerine karşı bunu belli etmiyorlar, ama sonrasında aşık olduklarını birbirlerine açıklıyorlar. Filmde daha çok Ender ve Nihal arasındaki daha güçlü. Film aynı zamanda bir kadının bir dostluğu bozabileceğinin sinyalini verirken, gerçek dostlukların araya bir kadın girse dahi bozulmayacağını resmediyor.  

Filmde her ne kadar Ender ve Çetin ikilisinin Nihal’e aşık olmalarındaki çaresizlik aktarılsa da, asıl çaresizlik aslında Nihal’in Ender ve Çetin gibi dosta sahip olamaması asıl çaresizlik. Film boyunca aşk mevzuları ağırlıkta olsa da Ender ve Çetin’in sıkı dostluğunu görüyoruz. Ender karakteriyle karşımıza çıkan İlker Aksum iyi iş çıkarmış. Çetin karakteriyle karşımıza çıkan Fatih Al’da İlker Aksum’a göre başarılı oyuncu performansıyla öne çıkıyor. Nihal’ı oynayan Güneş Sayın yerine başka bir oyuncu tercihi yapılabilirdi, ama filmde çok sırıttığını söyleyemeyiz.

“Bizim Büyük Çaresizliğimiz” aşk çaresizliğinden çok, bir dostluk hikayesi. Dostluk hikayesi güzel işlenmiş. Bu dostluk tam anlamıyla Behzat Ç-Hayalet-Harun-Akbaba karakterlerinde güçlü bağ gibi yansıtılıyor. Ama Çetin ve Ender’in dostluğu eşsiz görülebilecek dostluklardan. Bir kadının bir dostluğa parçalamayacağını, alt edemeyeceğini gözünüze sokuyor Seyfi Teoman. Bu dünyada böyle güçlü dostluklar var mı dedirten bir eseri sunuyor bize.  Seyfi Teoman’dan kalan kıymetli bir yapıt elinizdeki film. Çok kez Ender ve Çetin’i kendinizde görebileceksiniz.

Son olarak; İyi bir film kriteri Seyfi Teoman için şöyleydi; "Benim için iyi film kriterleri; samimi olması, dürüst olması, herhangi bir hesap içermemesi."

Söyleyecek sözü olan bir isimdi Seyfi Teoman, aramızdan ayrıldığında da bu kıymetli eseri bizlere bırakarak gitti. 

İzlerken Altını Çizdiklerim:

"Nihal hakkında ne düşünüyorsun?

  Ben ona aşık oldum Çetin.

  Ben de be, ben de"

*

“Nihal: Seni özledim Ender.

 Ender: Bizde seni özledik, aile gibi olduk. Alışmışız sana."

*

“Bana yalnızca insan kendini anlayabilir gibi geliyor. O da zaman zaman.”

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Looking for Eric

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 21 - 2014 zamanında yazılmıştır.

“Her şey Eric Cantona'dan gelen güzel bir pasla başladı".

Eric Cantona ismi size ne hatırlatır bilmem de bana Mancester United Tribünlerininin George Best isminden sonra unutamadığı isimler arasında yerini alan “Efsane” sıfatını sonuna kadar hak eden biri geliyor. Futbolculuğu yanı sıra taraftara tekme atmasıyla ünlü.  Attığı tekmeden sonra dava olmuştu, bir süre sonra bir ton mevzusu akıllarda kalmıştı.

Looking For Eric, 90’ların Mancester United’ını konu alan, Eric Cantona ile bütünleşmiş film.

“Looking For Eric” filmini çeken yönetmen Ken Loach ismi üzerinde de dikkatlice durmak gerekir. İngiliz sinemasının güçlü yönetmenlerinin biri olarak tanınan Ken Loach yaşı 80’e dayanan, sinema kariyerinde işçi sınıfının, ezilenin yanında olmasıyla tanınan bir yönetmen, Ken Loach’ı diğer yönetmenlerden ayıran bir özellik bu.

Ken Loach 2009 yılında Avustralya’nın Melbourne şehrinde gerçekleşen film festivalinde yarışan `Looking for Eric` filmini geri çekmişti. Filmi geri çekme sebebini ihtiyar şöyle açıklıyor;

 “Şiddet üreten devletin gölgesinde sanat yapılmaz. Sanat savaşa ve yok etmeye değil, barışa ve insanlığa hizmet eder. İsrail, Ortadoğu`daki politikalarını gözden geçirmeli”.

“Looking For Eric” filminde Ken Loach’ın Eric Cantona’yı oynatması film adına artı puan. Filmin ekseninde Cantona hayranı, orta yaşlarda rock’n roll takılan, zamanında maçlara gidip Mancester United’e bağlı olan Eric Bishop adında bir adamı gözlüyoruz. 10 yıldır maçlara gidemiyor Eric Bishop, arkadaşlarıyla pub ortamında takılarak, bira yudumlayarak maçlarını izliyorlar.

Yüksek bilet fiyatlarından şikâyetçiler, gençlik döneminde yaşadıkları aklına geliyor. İdolü  Eric Cantona. Cantona’nın olduğu tüm maçları hatırlıyor, odasında Eric Cantona posteri var. Yüksek bilet fiyatlarından dolayı futbolun endüstri haline gelmesi Eric ve arkadaşlarının maça gitmemesinde etkisi vardı ama en önemlisi Cantona’nın futbolu bırakma kararındaki sözleri; “Futbolda para faktörü her şeyin önüne geçti ve bu durum beni çok rahatsız ediyor”.

“Looking For Eric” anlatılanlar doğrultusunda endüstriyel futbola inceden ayar veriyor

Endüstriyel futbola ayar vermesinin yanında filmin ekseninde Eric Cantona’yı gözlemliyoruz.  Filmin ekseninde Eric Bishop, sık sık Eric Cantona ile konuşuyor, Cantona’dan taktikler alıyor, sadece kendisi görebiliyor bunu, arkadaşları göremiyor. Sık sık Cantona’ya attığı golleri hatırlatıyor, sonra sıra unutamadığı kadın Lily’e geliyor. Lily’e dair bütün gençlik anılarını Cantona’ya anlatıp akıl alıyor Eric, bu taktikler sonucunda aldığı taktikler işe yarıyor.

Cantona manyağı bir herif olarak karşımıza çıkan “Eric Bishop” un unutamadığı tek şey Eric Cantona’nın attığı goller, bir de sevdiği kadınla geçirdiği tek gece.

Cantona’nın Sunderland’a attığı gol sonrası “İnsan öyle bir coşar ki birkaç saatliğine de olsa hayatın pisliğini unutuverirsin”  sözü her şeyi açıklayıcı nitelikte. Eric Bishop’un bu sözlerinden futbolun  futboldan daha fazlası olduğunu çözümlüyoruz.

“Her zaman düşündüğünden daha fazla seçeneğin vardır”.

Cantona, Eric’in hayat koçudur. Eric seçeneklerinin bittiğini sandığı anda Cantona, Eric’e yardım eder. Eric, halüsinasyonlarla Cantona’ya dair düşler görürken işler aniden karışır. Eric’in üvey oğullarından birinin başı belaya girer, bu beladan kurtulmak ise Eric’in işidir. Oğlunun bir çeteden aldığı silahı saklaması, Eric’in bunu bulması olayların dozunu arttırmaktadır. Eric’in bu şeyler sonucunda Cantona’nın önemli bir sözü aklına gelir:

"Takım arkadaşlarına güvenmen gerek her zaman, yoksa kayboluruz".

Takım arkadaşlarıyla birlikte hareket eden Eric Bishop, Zac’ın evini basmaya gider. Operasyonun adı “Cantona” dır. Su tabancaları, sopalar, maskelerle birlikte filmin en güzel sahnelerinden birine imza atar “Looking For Eric”.

Kısaca; yaşamdan kopan ve her şeyini kaybeden bir adamın öyküsü “Looking For Eric". 

Ken Loach’ın filmi, işçi sınıfı, aşk ve futbol üzerinden anlatması olumlu hareket. Ayrıca genellikle ezilenlerin sesine yanıt veren Ken Loach’ın bu filminin futbol eksenli ve tutkuyu içinde barındırıyor olması Ken Loach’ın bu işe ne kadar önem verdiğini gösteriyor. Ken Loach futbolun dayanışmacı olduğunu “Looking For Eric” ile bir kez daha hatırlatıyor bizlere. 

Ken Loach bu filmiyle politika yapmayı da başarıyor. Ken Loach’ın bütün filmlerini izlememiş biri olarak “Looking for Eric Ken Loach’ın en iyi filmi” demek iddialı bir söylem olur, ama “ihtiyarın futbola dair söyleyecekleri var” demek en doğru olacaktır.

Ayrıca bir dönem Mancester United tribünlerini dolduran, deplasmanlara giden taraftarların artık müşteri kabul edildiğini filmde görmek mümkün. Futbolu gereksiz ve anlamsız bulan insanlara bir Mancester United'lı taraftarın sözleriyle kulak vermemiz gerekir:

“Bir adam bir keresinde "karını değiştirebilirsin, politik görüşünü değiştirebilirsin, dinini değiştirebilirsin ama asla ve asla tuttuğun takımı değiştiremezsin" demişti”.

İzlerken Altını Çizdiklerim;

“Her şey Eric Cantona'dan gelen güzel bir pasla başladı".

***

"Bazen en güzel hatıralar baş etmesi en zor hatıralardır".

 ***

“Her zaman düşündüğünden daha fazla seçeneğin vardır”.

***

"İnsan öyle bir coşar ki birkaç saatliğine de olsa hayatın pisliğini unutuverirsin (Cantona'nın attığı golden sonra yapılan yorum).

 ***

"Takım arkadaşlarına güvenmen gerek her zaman, yoksa kayboluruz".

***

"İntikamların en asili affetmektir".

 ***

– En son ne zaman mutlu oldun?

– Bir United maçında, Cantona'nın dönüş maçında

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: İtirazım Var

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 22 - 2014 zamanında yazılmıştır.

Günümüzde yasak, sansür işleri sinema alanında o kadar kolay hale geldi ki sinemanın ders verme niteliği unutturulur oldu, bu da haliyle gerçekleri anlatmak için yola çıkan yönetmenler için   işkence oldu. Yasaklara karşı direnmeyi bilen ve bu işi kafaya koyanlar için o kuşağa söz dinletmeniz zordur, filmi çeken kişi 68 kuşağı gibi sorgulayan, "bu filmi önüme ne engel çıkarsa çıksın çekeceğim" kafasına sahip olunca işler değişiyor.  Onur Ünlü tam da böyle biri. Her şeyi umursayan, kafa yapısı itibariyle bu işlere kafa yoran biri. Kafaya koyduğunu çekmek onun meselesi. Zaten bu işten dönseydi ona yakışmazdı. Onur Ünlü, risk almayı seven bir adam, bu işte de risk almadan hiçbir şeye kalkışamazsınız.     Leyla ile Mecnun ve Şubat dizilerinde Onur Ünlü bu riskleri göze alarak çekti dizilerini."Sen Aydınlatırsın Geceyi" filmiyle iyi işler yaptığını gösteren Onur Ünlü, yola "İtirazım Var" ile devam ediyor. Cesaret babında filmin ismi topu doksana asıyor. Bu defa Onur Ünlü Türk sinemasında yapılmadık bir işe el atıyor. Bir İmam karakteri yaratıyor, bu karakter üzerinden hem güldürüyor, hem de sorgulatmayı başarıyor.    İtirazım Var’ın açılış sahnesinde arka planda çalan müzik ve namaz kılan cemaatle karşılaşıyorsunuz. Her şeyden önce küfür eden, içki içen bir imamla karşı karşıyayız. 

Mevzuya dönecek olursak; Selman Bulut camide imamdır. Namaz kıldıkları sırada Salih Kalyoncu adında biri vurulur. Bu olaydan sonra işin peşine polisler düşeceğine, cami imamı düşer. İmamın, katilin peşlerine düşmesi hesabına yatırılan paradan sonra oluyor. Salih Kalyoncu’nun sonradan tefeci olduğu ortaya çıkar, Selman pusuya düşürülür. Tefecinin ölümünden sonra bütün yük cami imamına kalır. Cinayetin soruşturmasına başlar İmam.    Türk sinemasında daha önce görmediğiniz bir olaya imza atar "İtirazım Var". Karakter imam olsa da, filmde anlatılmak istenen  İmamdan çok insan olma düşüncesi. Özündeki mesele devlet makamlarının pusu kurarak neler yaptığı, ceplerine indirdiği paraları kimsenin bilmediği ve bir İmamın gerçekleri araştırmak için yola koyulduğu düşüncesi. Bu bir doktor da olabilir, bir öğretmen de. İmamı burada metafor olarak görüyorum.   "Ne imamlar gördük içinde insan yok" düşüncesi izlerken aklınıza gelmiyor değil. İmam bir an olsun vazgeçmiyor yolundan, bu işin peşini bırakmıyor. Film boyunca günahı olmayan, suçlanan bir imamı izliyoruz, bu da bize AKP hükümetinin "Camide içki içtiler, öpüştüler" cümlesini hatırlatıyor.   İmam karakteri her açıdan filmde ayar vermeyi unutmuyor. Hırsızlıklar, banka hesapları, faizler vb. konulara el atıyor Onur Ünlü. Sadece bunlarla sınırlı kalmıyor film, hükümete ayarı filmde geçen sözlerle veriyor Onur Ünlü. "Hükümette tanıdığım olsa niye kredi çekmekten utanayım?". Camideki içki muhabbetlerine de inmeyi ihmal etmiyor. Gezide hayatını kaybedenlere Beşiktaş civarından selam ediliyor "İtirazım Var". Bununla sınırlı kalmıyor, şimdi aramızda olmayan Müslüm Gürses’i de unutmadığını gösteriyor "itirazım Var". Leyla ile Mecnun’dan tanıdığımız Serkan Keskin Vicdanı olan bir imamı oynuyor. Filmin bana kalırsa topu doksana asan karakteri de caminin İmamı.   Serkan Keskin yerine İmam karakterini başka bir oyuncu oynasa bu kadar gerçekçi oynar mıydı bilmiyorum ama Serkan Keskin bu işin üstesinden gelmiş. Hem güldürmeyi başarıyor hem de ciddiyetle oynuyor. Besmele çekip rakı içme sahnesi filmin en muazzam sahnelerinden. Aynı zamanda filmde Sırrı Süreyya’ya küçük rol verilmiş, daha önce F tipi filmine katkısı bulunan Süreyya’nın bu filmde de senaryoya katkısı var. Özellikle taş atan çocuklar göndermesinin Süreyya’nın fikri olduğunu söylemek yanlış olmaz.    Filmin biteceğini sandığınız an film bitmiyor, Onur Ünlü sizi ters köşeye yatırıyor. Özellikle "Faiz haramdır" sözlerinin geçtiği adamın silahı kafasına dayayıp öldüğü sahnede film bitti izlenimine kapılmanız kaçınılmaz oluyor. Sonuç olarak İtirazım Var’ın yanlış giden bir şeylere karşı İtirazı var. Ne tam olarak polisiye ne de komedi filmi. Politik hiciv adı altında, mizahı bol, sinema salonlarını işgal eden gereksiz komedi filmlerine göre kayda değer işlerden biri "İtirazım Var". 

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Gemide

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 16 - 2014 zamanında yazılmıştır.

“bi'memleket gibidir gemi. her şey düzenli ve kontrol altında olmalıdır. kaidelere uyulmalıdır; kanunlara, nizamlara… ben de bu memleketin başşeyi gibiyim; başbakanı gibiyim mesela. her şey benden sorulur. denize çıktın mıydı bu küçücük gemi bi'memleket oluverir…aslında bi'başbakandan daha çok görevim var; çünkü onun bakanları var, adamları var, falanı var filanı var. benim yok. bu gemide güvenlik de eğitim de sağlık da eğlence de benden sorulur. kâmil de başbakanın en kıyak yardımcısı; siz de vatandaş, aynı zamanda memur gibisiniz. bu yüzden çok kıyak, çok disiplinli ve çakı gibi olmalıyız. sürekli kendimizi ve birbirimizi kollamalıyız…”   Kaptan’ın filmin başında bahsettiği gemi onlar için devlet gibi. Mevzuların hepsi geminin içinde gerçekleşiyor. Düzeni ve kontrolü sağlamak da kaptan ve mürettebatın işi. Kaptan görevi veriyor, tayfa uyguluyor. Gırgır, şamata her bok dönüyor geminin içinde.   Her şey tıkırında giderken Kaptan’ın paralarına çöküyor bir kesim adamlar. Sonrasında boksör denen adamın Kaptan’ın parasını kaptırması sonucu geminin elemanları adamların peşine düşüyor, bu esnada adamların esnesine binip adamlara yara veriyorlar, boksör bir hayat kadınını tayfanın içine katıyor. Her şey bir kadının gemiye sızmasıyla ve o kadına tecavüz edilmesiyle bozuluyor.   Bir kadının düzeni nasıl bozabileceğini gösteriyor “Gemide”, her şeyin nasıl bozguna uğradığını, bir kadının arkadaş ortamını nasıl bozduğunu film boyunca çıplak gözlerle izliyoruz. Kadın, gemiye sızdıktan sonra gemi, günahkâr bir şehre dönüşüyor. Kaptan’ın dediği gibi "Bu dünya iki şeyden yıkılacak, bi binadan, bi de zinadan." Sözü her şeyi açıklıyor. Kaptan’ın her zaman yanında olan Kâmil ile Kaptan ters düşüyor zaman geçtikçe. Gemide bulunan herkes birbiriyle ters düşüyor bir kadın için.     Tayfa arasındaki güven ve birbirini kollama kadından önce ve kadından sonra diye filmde ayrılıyor. Aynı zamanda filmde tayfa arası cigara muhabbetleri başı çekiyor. Özellikle Kâmil’in spor toto kazandığı ama spor totoyu yatırmadığı, kazandığı Samsunspor-Fenerbahçe maçını anlattığı sahne yeme de yanında yat cinsinden. Erkan Can ve Haldun Boysan oyunculuğun dibine vururken Naci Taşdöğen ve Yıldıray Şahinler bu iki ismin yanında hiç sırıtmıyor. Filmde müzikler Uğur Yücel’e ait. Final sahnesindeki müziğin uyumunu da atlamamak gerekir. Diyalog anlamında bu topraklarda böyle sahici işler zor çıkar, karanlık atmosferde bir gemiyle ve o tayfayla nasıl etkili bir iş ortaya çıkaracağını Serdar Akar bu filmiyle göz önüne seriyor. Aynı zamanda film 35. Altın Portakal Film Festivali’nde Serdar Akar’a “En İyi Yönetmen”, Erkan Can’a “En İyi Erkek Oyuncu” ödüllerini getiren film olmuştur.   Serdar Akar’a dönem itibariyle ayrı parantez açmak gerekir. Akar senaryoyu yazdıktan sonra oyuncuları belirliyor, ona göre filmi şekillendiriyor. "Gemide filmini çekerken maddi problemleriniz oldu mu?" sorusuna Serdar Akar şöyle cevap veriyor;   "Olmaz mı! Aslında şöyle söylemem lazım: Maddi problem olmadı, çünkü madde yoktu! Hakikaten yoktu. Ama para yok diye de senaryoda en ufak bir değişiklik yapmadım. Düşünebiliyor musunuz, filmde bir gemi olması gerekiyor ve hiç para yok! Bir arkadaş vasıtasıyla bulduk gemiyi. Geminin sahibine önce sadece senaryo yazıyoruz dedik. Sonradan bizim bir filmimiz var, sizin geminizde çekmek istiyoruz dedik. Adam bize kaç gün lazım diye sordu. 7 gün dedik. Bu gemiyi 7 gün size kiralasam, sülaleniz gelse ödeyemez, indirim yapsam gene ödeyemez, dedi. Doğruydu. Ama çekim yapmak istediğimiz zaman bayramdı. Ve bayramda gemi limanda duracaktı, bir de tadilat işleri vardı. O zaman bayram süresince çekin, dedi. Sonra tadilat bitince sefere çıkıp, yolda da çektik. Çekimler 17 gün sürdü. Geminin içi de komple dekordur. Yine paramız yoktu ama arkadaşlarımız vardı. Bizim için platolarını açtılar. O filmde şöyle bir durum var: Herkes benim film yapmamı bekliyordu, o yüzden telefon edip, "film çekiyorum, artık film var mı?" diye sorunca, büroya yüzlerce kutu film geldi. HAKİKATEN, GERÇEKTEN hep beraber yapılmış bir filmdir Gemide. Hiç tanımadığım reklâmcılardan film geldi".   Sonuç olarak, 90'lı yıllarda Aksaray civarında çekilen, ordaki ortamları, dalavereleri ve erkek kültürüne özgü öğeleri anlatan "Gemide", insanoğlunun ikiyüzlü olduğuna da  vurgu yapıyor.  Serdar Akar filmlerinde gördüğümüz samimi ve gerçekci diyaloglar, erotizm, bir gemi ve kaptanın tayfası, küfürbaz sahneler, sokak kültürü, dumanlı kafalar, dönen cigara muhabbetleri, gerçek hayatı doğal şekilde yansıtmasının yanında kısaca özetlemek gerekirse; düzeni bir kadının nasıl bozacağını, gemide çalışan tayfanın bir kadın yüzünden nasıl ters düşeceğini ve düşük bütçeyle nasıl büyük yapıtlar çıkacağını gösteren bu topraklarda çıkan en sahici işlerden biri "Gemide".   Filmde Altını Çizdiklerim:   “Seni karılar mı dövdü lan  Ne diyorsun lan  Karılara bakıp duruyorsun  S.ktir lan!"

***   “Or.spunun kızlığını bozduysak evlenecek halimiz yok ya. Kim bilir kaça satacaktı zarını pislik”   ***

– ben yapmadım abi, anamı s.ksinler ki ben yapmadım. sus lan ibne! ulan sizin vicdanınızı s.kiyim. nasıl bu boku hep beraber yediysek, yine hep beraber s.ke s.ke halledicez.”   ***

“Bu polisler olayları nasıl çözüyor?  Mesela bir cinayet oldu, napıyor he?  Hani saçının telinden, parmak izinden falan mı buluyor?   Herkesin parmak izi mi var poliste? Yok. Ama buluyor. İstedi mi her olayı çözüyor di mi lan? Sen o zaman neden ıslak geldin boksör?”   ***

– ben bu kıza aşık oldum abi… – ne? – napim abi? evleneyim mi ben bu orospuyla? – eğer bu kız bakireyse onu sen or.spu yaptın ibne. bir de hiç utanmadan arkadaşına da peşkeş çektin amc.k pezevenk. – peşkeş çekmedim abi. sana söylemekle beni tehdit etti zorla s.kti. – iğrençsiniz ibneler. bir de kızı öldürmeye kalkıyorlar. siz hakikatten kancıksınız lan. katil ibneler.

***

bu cigaraya acımam, sana değil, cigaraya acımam, sokarım g.tüne. önüne bak kaldırma kafayı.

***   – kaptan şunu yağlasana be. – napıcam, yağlayıp g.tüme mi sokucam?

***

"hatırlıyor musun?"  "hatırlıyom am.na koyim. hiç iyi şeyleri hatırlamaz bu kotkafa"

***

"Düzen bozuluyor Kâmil, dikkatli olmak lazım"

***

"Şu küçücük gemide niye düzen bozuluyo be Kâmil? Hee niye? Bi kız vardı, noldu?"

 ***  "P.zevengi öldür bir, cinayet. kızı al iki, adam kaçırma. kızı en az iki kişi s.k üç, ırza t.cavüz. her gece esr.ra takıl nerden baksan dört içicilik. heriflerin cebinden paralarını al beş gasp. bütün bu bokları yedikten sonra polislerin suratına bakıp "kusura bakmayın abi kaza oldu" diyemezsin. adamın g.tünden kan alırlar kâmil kan. hadi kız or.spu. ki bu ibneler bakireydi diyorlar. bakire kız nasıl or.spu olur anladım gitti. off her şey karışık. neyse… karı or.spu s.ktik, herif p.zevenk öldürdük, paralarını aldık. demezler mi "ulan siz misiniz bu kentin zaptiyesi". s.kerler oğlum hepimizi s.kerler. am.na kodumun boksörü neler açtı başımıza."

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Behzat Ç. Ankara Yanıyor

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 1 - 2014 zamanında yazılmıştır.

Bazı diziler vardır, içinde işlediği konularla gerçekleri suratınıza bağıra bağıra anlatır, ama o gerçekler gün gelir devlet tarafından susturulur.  Behzat Ç ilk izlediğimden beri devlet makamlarına, medyaya ve bozuk düzende yer alan her şeye karşı bir başkaldırı niteliğinde bir diziydi. Zaman geçtikçe diziye devlet baba "elveda" dedirtti. Çünkü insanların gerçekleri görmesini istemediler.

Behzat Ç ekibi “Behzat Ç Seni Kalbime Gömdüm” (2011) adlı ilk sinema uyarlamasıyla  karşımıza çıktı.  Dizinin gölgesinde kalan bir yapımdı bu, zaman geçtikçe Behzat Ç ekibi ikinci filmi çıkarmak için yollara düştü, film yakın zamanda sinemaseverlerle buluştu.

Mevzuya dönecek olursak;  “Behzat Ç  Ankara Yanıyor” olarak vizyona giren film yine her şeye ayar vermekten çekinmiyor, samimi diyaloglarla dikkat çekiyor. Dizide eski oyuncu kadrosunun yanı sıra yeni oyuncularda var. 

Behzat yerine başkomiserlik yerine geçen Himmet ve yardımcısı filmde oyunculuk açısından sırıtmış. Onun haricinde kadroda “Şevket, Memduh Başkan” gibi karakterler olsaydı filmin izlenebirliliği daha da artabilirdi.

“Ankara Yanıyor” ismi  itibariyle belki tuhaf kaçabilir ama Erdal Beşikçioğlu’nun dediği gibi "Ankara yanıyorsa, muhakkak Türkiye de yanıyordur”. Filmin çekimleri Ankara ve Kıbrıs’ta gerçekleşiyor. Kıbrıs’ta çekilen filmde Kıbrıs’a inceden gönderme yapılıyor.

Konuya dönecek olursak; mevzu, içişleri bakanlığına yapılan saldırıyla startı veriyor.  Behzat Ç. yine kurtarıcı kahraman olarak karşımıza çıkıyor.

Altyapıda çocuklara futbol eğitimi veren Behzat’ın çocukları toplayıp “istediğiniz kadar yetenekli olun iyi bir takımınız yoksa hepsi hava gazı” sözü "Dar Alanda Kısa Paslaşmalar" filmine selam çakıyor. Altyapıda Behzat’ın yakınının polisin gaz fişeği sonrası vurulması Behzat’ı değiştiriyor.  Tehlikeli işlerin adamı Behzat bu olaylara el atmaktan geri kalmıyor, ekibe geri dönüyor. 

Behzat ve ekibi yollara düşüyor, yollara düştükleri süre boyunca çok olay geliyor başlarına. Cinayet ekibi olarak eve baskın yaptıkları anda eve biber gazı atılması günümüz olaylarına gönderme yapıyor.  Filmde içişleri bakanı suikastı aydınlatamıyor, devlet bir katil buluyor, onu içeri tıkıyor. Mevzular bu şekilde ilerliyor.

Alman Hükümetinin Hans cinayetine gözlemci olarak gönderilen Ulrike polis olarak karşımıza çıkıyor, Behzat ve ekibiyle hareket ediyor. Suikast filmin sonuna kadar aydınlanamıyor. Dibi başında Behzat ve ekibiyle hareket eden Ulrike’ın katil olmasını Behzat haricinde kimse anlayamıyor. Bu da polisiye filmlerin olmazsa olmaz özelliklerinden.

Ayrıca Sanem Çelik Ulrike karakterini başarıyla oynamış. Senaryosu haziran ayaklanmasından önce yazılan “Ankara Yanıyor” gezi direnişinin bütün yaşananlarını filme yansıtmış ama yönetmen bazı kısımları filmden çıkarmış, çıkarma nedeni “abi biz bu konulara el attık diye gezi üzerinden prim yaptı demesinler”  düşüncesi.  

Film, dizideki gibi çoğu konuya parmak basmasa da 31 Mayıs’la başlayan gezi direnişine “çatışmıyorlar,direniyorlar “ sözüyle selam ediyor. Ayrıca oyunculuklarda Ercüment Çözer karakteriyle karşımıza çıkan Nejat işler oyunculuk adına  iyi iş çıkarıyor. 

Devletin yaptığı kaçakçılığı, medyanın iki maymunu oynamasına ve birçok konuya açıklık getiriyor. “Behzat Ç Ankara Yanıyor”  dizinin gölgesinde kalan bir film olsa da Ankara Yanıyor, Ankara sınırları içerisinde yapılan kayda değer işlerden biri.

Filmde  Altını Çizdiklerim;

"Mevzu yenmek ya da yenilmek değil. Kiminiz hayatınız boyunca yenilecek kiminizin de şansı yaver gidecek, skoru boşverin siz. Yanınızdaki arkadaşınıza bakın siz,o başarmak için nasıl çabalıyor ve siz napıyorsunuz onu düşünün. siz beraber  yorulmazsanız eğer bir yol olmaz sizden. takım olarak oyun oynamadıktan sonra yenseniz ne olur, yenilseniz ne olur lan. Bazen takım olduğunuzda işler istediğiniz gibi gitmeyebilir. İşte o zaman da içinizden biri eli taşın altına koyacak. anladın mı? Tekmeye gerekirse kafayla girecek, kendini feda edecek. Ama maç bitip soyunma odasına başınız dik gittiğiniz zaman o zaman ben yemişim yenilmesine. Başka zaman yenersiniz. Yani istediğiniz kadar yetenekli olun iyi bir takımınız yoksa hepsi hava gazı".

***

" – Burada ne oldu abi

 – Savaş

– Silah tüccarlarının savaşı,bir de halkın savaşı diyorlar amına koyayım"

***

" – Çatışıyorlar

– Yok,  çatışmıyorlar, direniyorlar"

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Genç ve Güzel (Jeune&Jolie)

Bayan Arıza tarafından Nisan - 11 - 2014 zamanında yazılmıştır.

17’sinde ciddi olamaz insan: Genç ve Güzel (2013)

Rimbaud bir şiirinde şöyle der; “17’sinde ciddi olamaz insan”. Bu şiirinde iyi bir noktaya temas ediyor Rimbaud. 17 yaşında olmanın verdiği yük hafif olsa da, insan kendini yenilemek için çabalara girer,  ergenlik bunalımlardan geçer, kendisiyle boğuşur,  kendini tanımak için bazı keşifler yapar. Bu keşiflerin sonu bazen iyi yerlere çıkmasa da tek yapacağı şey kendini tanımaktan geçer.  Ergenlik halleri, bedenini tanıma, aile sorunları ve  birçok şey 17 yaşında görülebilen vakalardandır. 

Fransa’nın üretken yönetmenlerinden biri olan Francois Ozon, Türkçe’ye “17’sinde ciddi olamaz insan” şeklinde çevrilebilecek Rimbaud şiiriyle yola çıkıyor.

Cannes film festivalinde aday gösterilen “Genç ve Güzel”, 17’sinde kendini keşfetme döneminde olan bir genç kızı merkeze alıyor. Francois Ozon 17 yaşındaki Isabelle’nın hayatını 4 mevsim üzerinden  değerlendiriyor. Yönetmenin bu taktiği filmi daha izlenebilir kılıyor. 

Filmin neden 4 mevsim olduğu sorusunaysa Ozon’un cevabı şöyle;

“Olayların hızlı değişebildiğini göstermek için kısa bir zaman aralığına ihtiyacım vardı. Hayat hızlı değişiyor ve bir şekilde devam ediyor ama o kadar da dramatik boyutta değil. Konu dramatik olabilirdi ama ben hafif kalmasını tercih ettim. Ayrıca müzikleri seçerken de öyle, filmin modunun empresyonist olmasını istedim, şarkıcının melankolisi, aşkın keşfi ve dağılması. Tüm bunlar benim hikâyemin melankolisi ile uyumlu oldu.”

Konuya dönecek olursak;  Isabelle, ailesiyle birlikte Fransa’nın güney kesiminde tatil yaparken Alman Felix (Lucas Prisor) ile tanışıyor. İlk cinsel deneyimini Felix ile yaşıyor. Yaşadığı cinsel deneyimden sonra  Isabelle için hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.  Kendini tanımak için sınırları zorluyor Isabelle. Şiddetli bir cinsellik yaşıyor, ailesinin kendine bakışıysa negatif. Isabelle, ailesinin suratına konuşacak kadar güçlü. Ailesinin istediği gibi biri olmak istemiyor. Kendi zevklerini, kendi istediklerini kendi başına yapıyor. Odasına kapanıp yaptığı şiddetli cinsel istek bunları izleyiciye çıplak gözlerle seyrettiriyor.

Devam edecek olursak; bekaretini Felix ile kaybeden Isabelle zaman içinde bir internet sitesine yarı çıplak fotoğraflarını koyup fahişe olarak çalışmaya başlıyor. George isminde yaşlı bir adamla birlikte oluyor Isabelle, ilk başta aralarında bir şey olmuyor gibi gözükse de yönetmen  izleyiciye “aralarında duygulu bir ilişki var“ mesajını vermeyi ihmal etmiyor. 

Isabelle bu işten iyi para kazanıyor, yaptıklarıyla kendini tanımaya başlıyor, olgunluk basamaklarını birer birer tırmanıyor. Ailesiyle arası bozuk olan, onların düşüncelerine itibar etmeyen Isabelle kendini aramanın yollarını fahişelik yaparak buluyor. Fahişelik Isabelle için çıkış yolu değil, kendini keşfetmenin yolu.  Isabelle’nin başına bu süreçte kötü şeyler geliyor. Her müşterisinde aynı parayı alacağını sanan Isabelle kötü bir müşteriye denk gelince hem dayak yiyor, hem aklı başına geliyor.

Isabelle bu gibi şeyleri yaşayınca kendini tanıyor. Zorlukların üstesinden geliyor. Ailesinden gizli yürütüyor bu şeyleri. Ama Isabelle’nin yaptığı fahişelik bir gün ortaya çıkıyor. Isabelle için dönüm noktası, devamlı müşterisi olan George’un seviştikleri anda ölmesi. Bu durum Isabelle’yi etkiliyor. Yönetmenin burada izlediği yol takdir edilesi. George’un ölmesinden sonraki süreçte Isabelle bu işlerden kendini geri çekiyor, annesi tarafından psikoloğa götürülüyor. Psikologla aralarında geçen diyaloglar 17 yaşındaki bir kız için trajedi tadında.  Evli bir adam olan George’un karısıyla konuştukları sahne, film adına en etkileyici sahnelerden biri. 

Oyunculuklara gelince; Isabelle’i canlandıran Marine Vacth filmde göz kamaştıran güzelliğinin yanında oyunculuk açısından da iyi iş çıkarıyor.  Gerek melankolik bakışları, gerek 20 yaşında biri olmasına rağmen 17 yaşında birinin kendini keşfetmesini, iniş ve çıkışlarını iyi oynamış.  Ozon’u, Marine Vacth’ı seçtiği için kutlamak gerekir. Marine Vach’ı neden seçtiği sorusuna Ozon’ın cevabı şöyle;

“Oyuncu seçimi için oldukça uzun süre çalıştık. Onun yaşındaki pek çok genç kızla tanıştım. Onlardan filmdeki polisli bölümü oynamalarını istedim denemelerde. Marine’de beni etkileyen şey hem etkili oynaması hem gözlerinde sihirli, gizemli bir şeyler görmüş olmamdı ki hikâyemde en çok bu noktaya ihtiyacım vardı. Diğer kadın oyuncular da iyiydiler ama çok gerçekçiydiler. Marine (Vacth),’de gizemli bir şeyler vardı ve gözlerinin, yüzünün arkasında neler olup bitiyor, insan merak ediyordu. Yüzünden hislerini okuyabilirsiniz; bu insanın aklına pek çok şey getiriyor. Bu yüzden bu tarz bir insanla tanıştıysanız, değerli bir durum.”

“Genç ve Güzel”,  Rimbaud’un “17’sinde ciddi olamaz insan”  şiiriyle yola çıkıyor. Yola çıkarken izleyiciye  Françoise Hardy’nin şarkıları eşlik ediyor. Genç bir kızın portresini anlamlı ve melankolik  bir şekilde çizmesinin yanında şiddetli bir cinsellik yaşayan genç bir kızın kendini keşfetme dönemine de el  atmayı unutmuyor. 17 yaşının getirdiği durumları Isabelle üzerinden iyi anlatıyor “ Genç Ve Güzel”. Bunda hem Isabelle’yi oynayan Marine’nin katkısı var, hem de yönetmenin izlediği yol önemli. Ozon bu eserinde seyirciyi erotik sularda yüzdürürken genç ve güzel bir kızın kendini nasıl keşfedeceğini de izleyiciye etkili bir şekilde anlatmayı başarıyor.

Lafı fazla uzatmadan yazıyı Arthur Rimbaud’un “17 yaşında ciddi olamaz insan” şiiriyle bitiriyorum.

"Kimse on yedisinde ciddi değildir.

Güzel akşamlarda bira ve limonata,

Ve gürültülü, kör eden kafeler ihtiyacın olan son şeydir. 

Dolanıp durursun yeşil ıhlamurların altında.."

 – Arthur Rimbaud

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: The Diving Bell And Butterfly

Bayan Arıza tarafından Mart - 11 - 2014 zamanında yazılmıştır.

Ramon Sampedro'nun yaşamını ele alan gerçek bir hikaye olan Mar Adentro (The Sea Inside/İçimdeki Deniz) filmini izledikten sonra karar verdim "The Diving Bell And Butterfly" filmini izlemeye. Ramon Sampedro'dan ayıran bir yanı vardı bu filmin.   Ramon Sampedro yazıyor, okuyor yatağa bağlı olarak yaşamını sürdüren ölüm üzerine destan yazan bir adamdı, Jean-Dominique Bauby sandalyeye ve yatağa bağlı göz kapaklarıyla dünya haritasını çizmiş kendini mücadeleye adayan  bir adam.

Filmin adı kahramanımız Bauby'nin kendi bedeninde hapsolmasını ve özgürlük çabasını simgelemektedir. Söz konusu dalgıç, sünger avcılarının kulaklığına benzer eski tip, metal bir dalgıç elbisesi giymektedir. Bauby rüyalarında kendisini, bedenini simgeleyen bu elbisesin içinde görmektir. Hareket edememekte, elbise ile birlikte derinlere batmaktadır. Bağırır, çırpınır, ama kimse sesini duyamaz. Kelebek özgürlüğün, bedeni durmuş bir insanın içinde yaşamaya devam eden insanlığın simgesi olarak"  seyirciye yansıtılıyor.   Hikayenin özüne baktık mı ikisinin birbirinden farkı yoktu, yaptıklarının farklılıkları gözardı edilemezdi. Ramon Sampedro ölüm üzerine destan yazarken, Jean-Dominique Bauby ölüme meydan okuyordu.   The Diving Bell And Butterfly, The Sea Inside (İçimdeki Deniz) gibi ölüm üzerinden yola çıkıyor. Burada anlatılan, ölümden çok yaşamayı arzulayan, bir şeyler başarmayı isteyen bir karakter üzerine kurulu.   Konuya dönecek olursak; kahramanımız Jean-Dominique Bauby, dünyaca ünlü bir moda dergisinde (Elle) editörlük yapan genç biri. Geçirdiği ani bir felçle bütün beyin fonksiyonlarını yitiriyor. Tek gözüyle iletişim kurabilen Bauby terapisti sayesinde hastalık sürecini atlatmak için mücadele veriyor. Aynı zamanda filmin ilk yarım saatinde sol gözüyle olaylara bakıyoruz.   Terapistiyle göz kapaklarıyla anlaşan Bauby kısa zaman içinde konuşamadıklarını yazıya döküyor, bunun sonucunda ortaya bir kitap çıkarıyor. Kendisini dalgıç elbisesi içinde tasvir eden Bauby, yaşamak için çırpınan biri değil, aynı zamanda ölmek için çırpınan biri de değil. Filmde terapistiyle kurdukları diyalog seyirciye "aralarında duygusal bağ mı var" sorusunu seyirciye yöneltiyor.    Elindeki imkânları kullanıyor Bauby. Yaptıklarını yapmaya devam ediyor. Yaşamaktan bir an olsun vazgeçmiyor, aynı zamanda ikinci kitabını hazırlamak için yola koyuluyor.   Film, Bauby'nin denizi seyrederken çocuklarının babalar gününde babalarını görmeye gelip konuşması ve Bauby'nin felçli olmasına rağmen konuşamamama sahnesi ve Bauby'nin babasının telefonda onu özlediğini söyleyip Bauby'nin hastalığına rağmen konuşamaması sahnesinde seyirciye burukluk yaşatıyor.   Filmde, tek gözüyle bir adamın neleri başarabileceğine farklı bir açıdan bakan yönetmeni takdir etmek gerekir. Film aynı zamanda içinde bulundurduğu soundtracklerle filmin atmosferine seyirciyi ortak etse de oyunculuk yönünden eksik kalıyor.   Kişisel olarak "The Sea Inside" filmini izledikten sonra, oradaki hem oyuncu kadrosu hem de filmin etkileyiciliği bende derin iz bırakmıştı, ama "The Diving Bell And Butterfly" için aynısını söyleyemem. Oyuncu kadrosu konusunda Mathieu Amalric yerine Bauby karakterinde başka oyuncu tercihi yapılabilirdi.   Cannes Festivali’nde "En İyi Yönetmen Ödülü"nü getiren “Dalgıç ve Kelebek/Le scaphandre et le papillon”, Elle dergisi editörü Jean-Dominique Bauby’nin gerçek yaşam hikâyesinden yola çıkarak yazdığı ve Türkçe’ye de çevrilen "Kelebek ve Dalgıç Giysisi" filmi benim için  Mar Adentro (The Sea Inside/ İçimdeki Deniz) filminin gölgesinde kalmış bir film olsa da sountrackleriyle, durağan anlatımıyla ve aynı zamanda  yönetmenin bu filmi çekmek için Fransızca öğrendiği bir filmdir.   Altını Çizdiklerim:   – "İçimi istila eden acıyı anlatmaya sözcükler yetmez. Ben, babaları saçlarını bile okşayamıyor, tüylü enselerinden yakalayamıyor ya da küçük, sıcak, pürüzsüz bedenlerine sarılamıyorum. Yine de onları hayatta görmek beni çok sevindirdi. Hareket ediyor ve gülümsüyor görmek. İşte buna güzel bir gün derim."  

– "Bir baba için, cevap veremeyeceği çok iyi bilinen oğluyla konuşmamak olmaması mı?"  

– "Sadece duyma ve işitme duyuları can çekişen ve şimdiden dörtte üçü mezara göre biçimlenmiş bedeninde hâlâ canlılığını koruyan iki duyuydu. Ne diyorsunuz, bu ucube ben miyim?" 

– "Kişisel mucizelere inanmak tehlikelidir. Kendinizi önemliymişsiniz gibi hissettirir. Bununla birlikte mucizevi bir şey gerçekleştiğini söylemeliyim. Şarkı söylemeye başlıyorum., homurdanıyorum, şarkı söylüyorum. Çok az işitiyorum, bazen kalp atışımı duyabildiğimi sanıyorum. Kendi kendime bunun bir kelebeğin kanadından çıkan sen olduğunu söylüyorum. Yadsınamaz bir ilerleme kaydediyorum. Belki de kelebeklerin kulağına sahibim. Hayranlıkla geleceği seyre dalıyorum. Yakında yaz bitecek. Ve ben, bu hastanedeki ilk sonbaharıma başlayacağım. Hayatım artık burası."   – "Zatürree oldum tam da ilerliyorum derken. Tıpkı kıyının kayboluşunu izleyen bir denizci gibi ben de geçmişimin yavaşça gölgenilişini izliyorum yavaş yavaş anılardan oluşan bir küle dönüşünü.  Ne dönüş!".

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: The Broken Circle Breakdown

Bayan Arıza tarafından Şubat - 14 - 2014 zamanında yazılmıştır.

Bazı filmlerin ödül alması seyirciyi ilgilendirmez, aldığı ödül dolayısıyla bazı filmlere iyi methiyeler düzülür. Bu filmler beş para etmez de çıkabilir, üstünüzde derin bir iz de bırakabilir. Bu önem sırası farklılaşır.

Yönetmenliğini Felix Van Groeningen’nin yaptığı Türkçe’ye Kırık Çember olarak çevrilen “The Broken Circle Breakdown” adlı film buna benzer bir film olmakla birlikte, evlat acısı tanımıyla yola çıkarken içinde taşıdığı müzikal unsurlarla acıya, mutluluğa yer veriyor. Bunun haricinde filmde iki zıt karakterin dramatik konusu ele alınıyor.

Elise, dövmecide çalışan muhafazakâr bir kadın. Didier, tanrı tanımaz, rasyonel, blues ve country manyağı biri. Filmin yarım saatlik diliminde Didier ve Elise çiftinin nasıl tutkulu bir aşk yaşadıklarına, bu aşk sonucunda dünya tatlısı bir kız getirdiğine tanıklık ediyoruz.

Didier’in Elise’e olan tepkisini bebeğinin olacağını öğrendiği andan itibaren gözlemliyoruz, bundan sonra kızların doğumuyla birlikte kansere yakalanmasıyla başlayan süreçle, öldükten sonraki başlayan süreç ele alınıyor.

Kızlarının yokluklarına alışmaya çalışıyorlar. Didier karakter olarak rasyonel bir portre çizerken, Elise her defasında kızını unutamamanın acısını yaşıyor. Bu süreç içinde birbirleriyle kavga ediyorlar, birbirlerini incitiyorlar, ama bluesgrass müzik yaptığı gruplarıyla çalmaya devam ediyorlar.

En azından kendileri için tek çıkar yol bu. Müzik yapmaya devam etseler de ikisi için her şey eskisi gibi olmuyor. Muhafazakâr bir kadın olan Elise, kızını hatırlatan hiçbir şeyi silemezken, Didier adlı Amerikan hayranı müzisyen televizyonda halka öğüt veren Bush’a söverek acısını böyle hafifletmeye çalışıyor. Didier’in yaptıkları bununla sınırla kalmıyor, din üzerinden insanları sömürenlere de inceden ayar veriyor:

“Ben maymunum” diyerek bu tartışmalara noktayı koyuyor.

Bunun sonucunda Didier, Elise’yı tamamen kaybediyor, Elise için mücadele veriyor ama bu yeterli olmuyor. Kızları için yaptıkları görkemli uğurlama daha sonrasında Elise için geçerli oluyor. İnsanlar ölse de kalsa da müzik yüksek sesle çalmaya devam ediyor.

Filmin karakteristik özelliğine değinmek gerekirse; country ve bluesgrass sevenler için kaçırılmaması gereken bir film. Bunun haricinde oyunculukların abartılacak bir yönü olduğunu düşünmüyorum. Film açısından çocuk karakterin hastalığı filmde uzun süre seyirciye gösterilse filmin etkileyiciliği daha önde olurdu, bu açıdan film bu yönüyle sınıfta kalıyor.

Sonuç olarak; dram yönünün hafif kaldığı, müzikal unsurların öne çıktığı, konusu olarak iyi ama oyunculuğu vasat olan, “izlemeseniz de bir şey kaçırmazsınız” dediğim ve sinema eleştirmenlerinin abarttığı filmlerden biri “The Broken Circle Breakdown”.

Türkçe Adı: Kırık Çember Yönetmen: Felix Van Groeningen Senaryo: Carl Joos, Felix Van Groeningen Oyuncular: Veerle Baetens, Johan Heldenbergh, Nell Cattrysse, Geert Van Rampelberg, Nils De Caster, Robby Cleiren, Bert Huysentruyt, Jan Bijvoet Yapım: Belçika, 2012 Süre: 111′

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Captain Phillips

Bayan Arıza tarafından Şubat - 4 - 2014 zamanında yazılmıştır.

2013 yılı sinema adına verimli bir yıl oldu. Pek çok  iyi iş çıkmasına rağmen Oscar alamayan filmler olduğu kadar iyi iş çıkarmamasına rağmen Oscar alan filmler de  oldu. Sinema kuşağında ödülü pek önemsemeyen benim gibiler için bunlar gereksiz detaylar. Mevzuya dönecek olursak Paul Greengrass sizler için tanıdık bir isim olabilir ama benim kendi hakkında bilgi sahibi olmadığım bir yönetmen.

2013 yılında sinemaya kazandırılan  Amerikan yapımı bir film olan “Captain Phillips”, Paul Greengrass’ı tanımak için ve Amerikan ordusunu yücelten, militarizmi öven, filmde yer alan Somalilerin “biz el kaide" değiliz söylemlerine şahitlik ettiğimiz Amerikan yapımı  bir film.

2013 yılının belki en iyi filmlerinden biri değil ama kayda değer bir yapım olduğunu söylemek gerek. Tom Hanks ismini görür görmez filme zıplayanlardan değilim, ama öyle zıplayanlara da haksızlık etmemek gerek.

“Captain Phillips”in mevzusuna dönecek olursak senaryo gerçek bir olaydan esinleniyor.

Richard Phillips ile Stephan Talty birlikte kaleme aldıkları “A Captain’s Duty: Somali Pirates, Navy SEALs, and Dangerous Days at Sea” adlı kitaptan uyarlanan film, deneyimli bir kaptanın Somali açıklarında korsanlarla yaşadığı mücadeleyi anlatıyor.

Film, ilk dakikasından itibaren Kaptan Phillips’in gemide olan görevini anlatırken, kısa zaman dilimi içinde mevzu Kaptan Phillips ve ekibinin Somalili korsanlar karşısında amansız mücadelesine tanık oluyor. Gemi içinde diyaloglar, aksiyon sahneleri yönetmen adına başarılı. “Captain Philips”  aynı zamanda Muse’nin "sorun yok her şey yoluna girecek, ben el kaide değilim” sözleri film boyunca hafızamıza kazınıyor.

Somalili korsanların, Kaptan Phillips ve ekibiyle  mücadelesi devam ederken kaptan Phillips’in ekibinin Somalili korsanların lideri Muse’yi rehin almasıyla film aksiyon olarak başka rotaya taşınıyor, Muse’nin serbest bırakılmasıyla gemi kaptanıyla yaptıkları anlaşmayı geçersiz sayıyor Somalili korsanlar. Bu süreçten sonra Somalili korsanlar kaptan Phillips’i filikada konuk ediyorlar. Amaçları sadece para olan Somalili korsanlar filmin sonlarına doğru Amerikan ordusunun kendilerini ters köşe yapmasıyla karşılaşıyor.

Yönetmenin Amerikan ordusunu yüceltmesi ve militarizme yer vermesi şaşırtıcı değil. “Görüyorsun Somalileri. Sadece bir adamımızı kaçırdılar. Biz de üzerilerine ordumuzu yığdık. Anla ne kadar güçlüyüz. Bizle uğraşırsan sonun ölüm!” sözleriyle Amerikan ordusunu yüceltmesini daha iyi anlıyoruz. Sonrasında akıllara “Amerika’nın Irak'ta ne işi var kardeşim? Dünyada para olmayan yerde Amerika olur mu” sorularını soruyoruz kendimize. Cevabıysa “Paranın olmadığı yerde Amerika olur mu” diye kendi kendimize yanıtlıyoruz.

Oyunculuklara gelince; film  her ne kadar Kaptan Philips rolünde oynayan Tom Hanks’ın üstünden ilerlese de. "Muse" rolünde Barkhad Abdi ile Bilal rolünde adaşı Barkhad Abdirahman’ı filmde bu işin hakkını veren oyunculardan. Tom Hanks ile Somalili korsanları oynayan iki oyuncu Tom Hanks’tan daha çok göze çarpıyor.

Tom Hanks’ın oyunculuğun dibine vurduğu zaman dilimi son on-on beş dakika. Filmin bitimine az kala Tom Hanks o sahnede oyunculuğun dibine vuruyor, Olağanüstü bir takdiri hak ediyor. Sadece isminden dolayı Tom Hanks ismini öne çıkaranlar olsa da Somalili korsanları canlandıran oyuncuların da hakkını yememek lazım. İlk tecrübelerini bu filmle elde ettiğini düşünürsek sinema sektörü adına büyük kazanç.

Filmin politik tarafını eleştirmek gerekirse film belli bir yere kadar seyirciyi sıkmamayı, seyircinin filmin içinde kalmasını başarıyor, sonra “Amerikan ordusu yüceltmeleri, milliyetçilik edebiyatı” yapmalarıyla sıkıcılığı arttırıyor. Sıkıcılığı arttırmasının yanında film, finali Amerikan ordusunun Kaptan Phillips’i kurtarmasıyla Amerika’nın gövde gösterisine dönüyor. Amerika kahraman oluyor, korsanlar da  gemiyi ele geçirmek isteyen hırsız konumunda oluyor.

Sonuç olarak Tom Hanks’ın son 5-10 dakika oyunculuğun dibine vurduğu, bunların yanında Muse rolünde Barkhad Abdi ile Bilal rolünde adaşı Barkhad Abdirahman’ın iyi performanslarının birini verdiği "Captain Phillips / Kaptan Phillips", aksiyon olarak seyirciye aksiyon adına iyi bir şeyler sunsa da, Amerikan ordusunun yüceltilmesiyle dibe batıyor.

Yönetmen: Paul Greengrass Senaryo: Billy Ray (senaryo), Richard Phillips ve Stephan Talty (kitap)

Oyuncular: Tom Hanks, Barkhad Abdi, Barkhad Abdirahman Orijinal Müzik: Henry Jackman  Görüntü Yönetimi: Barry Ackroyd Kurgu: Christopher Rouse Kostüm Tasarımı: Mark Bridges Süre: 134 dk. Ülke: ABD

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Psikometrist”

Bayan Arıza tarafından Ocak - 24 - 2014 zamanında yazılmıştır.

Psikometrist; bir nesneye dokunarak, geçmişte o nesneye dokunmuş kişi ya da kişiler hakkında bilgi edinebilme yetisine sahip kişilere verilen sıfat.

“Dünyada en iyi filmleri biz çekeriz, en iyi sinemayı biz biliriz” diyen Amerikalılardan sonra sinemaya farklı bir boyut kazandıran Güney Kore sineması son zamanlarda yükselişe geçti. Çalıntı olmayan kendine ait senaryolar, oyunculuklar, kamera açıları, film arasındaki müzikleri ve pek çok detayla sinemaya farklı bir boyut kazandırdılar. Güney Kore sinemasına yeni başlamış olanlar için kaçırılmamasıgereken bir yapım “Psychometry.”

Filmin konusuna dönecek olursak, Dedektif olarak 3 yıldır görevini yapmakta olan Yang bir polis memurudur, görev esnasında bir kızın kurban olmasını araştırırken gözlerden kaçan bir grafiti bulur. Bu grafiti aynı zamanda cinayetin senaryosunu yansıtmaktadır, Yang grafitiyi kimin yaptığını öğrenmek için yapanın peşine düşer. Filmin başlarından itibaren polis-hırsız kovalamacası şeklinde düşündüğünüz filmin seyri zaman geçtikçe şeklini alıyor.

Polis memurunun grafitiyi yapanı bulma çabası,pek çok olay gelişiyor bu zaman dilimi içinde. Grafiti burada bir metafor olarak seyirciye yansıtılıyor.

Mevzuya geri dönecek olursak, Polis memuru Yang kaçırılan kız katilleri bulmak için hem grafitiyi yapan adamı bulmak için yola düşüyor, hem de katillerin izini sürüp peşlerini bırakmıyor, kendilerini görevden alan amirine referanslar sunuyor. Amir, Yang’ın kendilerini kandırdığını düşünüyor. Yang araştırmaktan vazgeçmiyor.

Grafitiyi yapan çocuğun doğa üstü yetenekleriyle dokunduğu kişinin geçmişe dair bilgi edinebilme yetisi herkesi şaşırtıyor. Yang’ın eline dokunarak geçmişine gidiyor, bazen de grafitici’nin kendi geçmişinde yaşadığı olaylar hüzünlü sahneler olarak seyirciye aktarılıyor. Her dokunduğu kişinin Geçmişine gitmesinin ardından Yang, grafiticinin bu doğa üstü yeteneğini katilleri bulmak için kullanıyor.

Film, içinde bulundurduğu müzikleriyle seyirciye gerilimin içine itiyor. Bazı sahnelerle psikolojik unsurları gözardı edemiyorsunuz. Film boyunca katilin kim olduğu sorusu kafamızı kurcalaması, filmin başlarından itibaren katilin gösterilmemesi de filmde gerilimini ve gizemini arttıran unsurlardan. Aynı zamanda çoğu sahnede yerinizden kımıldamıyorsunuz; “hem ne olacak acaba?” sorusuyla karşılaşıyorsunuz, hem de “keşke böyle bir özelliğim olsaydı” diye iç geçiriyorsunuz.

Ayrı bir parantez açmak gerekirse Güney Kore sinemasında çocuk karakterler filmde hiç sırıtmıyor. Çocuk karakterler filmde en baş köşeye koyulması gerekir. Tatlılıkları, mimikleri, masumiyeti ve bir çok şey…Çocuk karakterlere hayran kalmamak mümkün değil. Hem masumiyetlerini seviyorsunuz, hem de bazı sahnelerde seyirciye hüzün yaşatıyorlar.

Filmde amiri oynayanların aptala yatıyor olması film adına sırıtan bir detay. Çoğu yerde memur Yang üzerinden ilerliyor film.

Oyunculuklara değinmek gerekirse Kim Bum ve Kim Kang-woo harika iş çıkarmışlar. Grafiti rolünde oynayan Kim Bum özellikle melankoli tavırlarıyla, dramatik yönüyle filmde oyunculuk olarak daha iyi iş çıkarmış. Bazı dövüş sahneleri daha iyi yapılabilirdi, ama bu filmin ahengini bozmuyor. Senaryosu başta olmak üzere her şeyi kendine özgü bir yapım olan “Psychometry” Güney Kore sinemasının son yıllarda dram-gerilim türü adı altında çıkan başarılı filmlerden biri.

Filmin IMDB’den 6.1 alması sizi şaşırtmasın, oyunculuklarıyla, kendine özgü senaryosuyla filmin hak ettiği değeri aldığına inanmayanlardanım. Türkiye piyasasında sinemalarda gösterime girmemesi de bu ülkedeki sinema severlerin genelinin popülist filmlere yakın olmasından dolayı.

Özet olarak, halen Amerika sinemasının kendini devasa aynada görmesi bir yana, kendileri de böyle klas filme imza atsalardı kendilerini dünyanın devi olarak görmekten vazgeçerlerdi sanırım.