Film’ kategorisi için Arşiv

The Cook, The Thief, His Wife and Her Lover

Bayan Arıza tarafından Ekim - 6 - 2010 zamanında yazılmıştır.

Dorian Gray'den "The Cook, The Thief, His Wife and Her Lover"

Yönetmen: Peter Greenaway Oyuncular: Richard Bohringer (Richard Borst, Aşçı), Michael Gambon (Albert Spica, Hırsız), Helen Mirren (Georgina Spica, Hırsızın karısı), Alan Howard (Michael, Aşık), Tim Roth (Mitchel) 1989 Birleşik Krallık, Fransa, Hollanda yapımı, 123 dakika

Albert, insana ansiklopedide "maganda" kelimesinin karşısında onun resminin bulunduğunu düşündürtecek kadar kaba, itici bir gangster. Georgina, onun iğrençliklerine artık katlanamayan, bugüne kadar da nasıl katlandığı meçhul, ıstırap içindeki karısı. Richard, Albert'ın sponsorluğunda işlettiği restoranda her akşam onu ve yalaka tebaasını ağırlayan, bu süreçte evliya sabrı ile "ayıya dayı diyen" aşçı. Ve "adam", aynı restoranda tek başına bir masada efendi efendi yemeğini yiyip kitabını okuyan Yahudi bir centilmen.

Georgina ve söz konusu adam, bir gece aralarındaki çekimle birbirleriyle hiç konuşmadan restoranın tuvaletinde sevişir. Hatta olay, bir süre sonra restoranın mutfağında, pişmekte olan yemeklerin arasında ve Richard'ın "yardım ve yataklığında" devam eder. Ve fakat, her ne kadar burnunun dibinde cereyan eden hadiseyi uzun süre göremeyecek kadar kör ve aptal olsa da, önünde sonunda olayı öğrendiğinde Albert'ın intikamı acı olacaktır.

Sinema tarihinin en özel, egosu en şişkin ama en entelektüel yönetmenlerinden biri olan Greenaway'in bu en iyi filmi, analistler tarafından Thatcher dönemi İngiltere'sinin bir alegorisi olarak okunuyor. Bu tip yorumlara ve her türlü fikre açık hikayesi bir yana, filmin görselliği insanın aklını durduracak kadar güzel. Her karenin yönetmen tarafından tek tek tablo intizamı ile tasarlandığı çok açık. Renkler ve ışığın kullanımı bir süre sonra seyirciyi bir meditasyon seansındaymışçasına kendi ruh hali içine çekiyor. Öyle ki, seyretmeden tam olarak "ne olduğunu" asla anlayamayacağınız bir film bu. Sinema tarihinin en yi filmlerinden biri.

Filmin Notu: 10 Gönül Notu: 9 Arıza Notu: 10

 

The Conversation

Bayan Arıza tarafından Ekim - 6 - 2010 zamanında yazılmıştır.

Dorian Gray'den "The Conversation" kritiği

Yönetmen: Francis Ford Coppola Oyuncular: Gene Hackman (Harry Caul), John Cazale (Stanley), Allen Garfield (William P. "Bernie" Moran), Frederic Forrest (Mark), Cindy Williams (Ann) 1974 ABD yapımı, 113 dakika

Watergate skandalının dumanının tüttüğü, tüm dünyada insanların daha şüpheci olmaya başladığı bir dönemde çekilen "The Conversation", belki de Coppola'nın en iyi filmi.

İşinin ehli, dinleme konularında uzman bir istihbaratçı olan Harry, aldığı gizemli bir görev doğrultusunda bir çiftin konuşmalarını kaydeder. Sonucunda 3 kişinin ölmesiyle sonuçlanan bir önceki işinden dolayı zaten ağır bir vicdan azabıyla yaşayan Harry, bu çiftin de sonunun pek hayırlı olmadığını fark eder ve olayı kurcalamaya başlar.

Teknolojinin gelişmesiyle özel hayatın mahremiyetini didik didik eden istihbarat servislerinin etik bir sorgulaması, baş döndüren bir ses kurgusu, özenli ve incelikli bir senaryo, başta Hackman olmak üzere Harrison Ford ve jenerikte adı yer almayan Robert Duvall'ın göz kamaştıran performansları, röntgencilik üzerine söyledikleri vb. pek çok artıya sahip film, aynı zamanda sinema tarihinin de en iyilerinden..

Gene Hackman'ın inanılmaz bir paranoya duygusu içinde kendi evinde dinleme cihazı aradığı ve evin altını üstüne getirip her şeyi söktükten sonra oturup saksofon çaldığı sahne, arıza notuna tavan yaptırıyor.

Filmin notu: 10 Gönül notu: 10 Arıza notu: 10  

The Blackout

Bayan Arıza tarafından Ekim - 6 - 2010 zamanında yazılmıştır.

Dorian Gray'den bir film kritiği daha "The Blackout"

Yönetmen: Abel Ferrara Oyuncular: Matthew Modine (Matty), Beatrice Dalle (Annie 1), Dennis Hopper (Micky), Claudia Schiffer (Susan), Sarah Lassez (Annie 2) 1997 ABD yapımı, 94 dakika

Matty, sevdiği kadının (Annie) kendisinden hamile kaldığını öğrenir. Çocuğu kabullenip kadına evlenme teklif etmekte gecikince (ilk öğrendiği andaki şaşkınlığı [doğal olarak] büyük bir kavgaya yol açmıştır) bebek bir kürtaja kurban gider ve Matty tam anlamıyla "zıvanadan çıkar". Onu 1.5 yıl sonra Susan adında bir başka güzel ile kurduğu sakin evliliğinde ve huzur dolu yeni hayatında görürüz. Ve fakat bu sükunet çok uzun sürmez ve vicdanı onu 1.5 yıllık o "kararma" ile yüz yüze getirir.

Aslında böyle özetleyince berrak gibi görünen bir hikaye ama yönetmenin anlatımı hiç de öyle değil. Kahramanımızın yeniden alkol ve uyuşturucuya döndüğü için allak bullak olmuş zihninin resimlerini arayan yönetmen, kim olduğunu bilmediğimiz ama elindeki video kamerayla durmadan çıplak kadınları çeken ve sürekli konuşan acayip adamın videosundaki karmaşık görüntülerde buluyor bu resimleri. Ortaya çıkan sonuç seyirci için son derece yorucu, içine girilmesi zor bir deneyim ama Ferrara'nın kurduğu görsel yapı, söylemek istedikleri ile o kadar güzel uyuşuyor ki; yönetmenin niyetini anlayan ve zaman geçtikçe daha da olgunlaşıp yerine oturan bu anlatımın tadına varabilen seyirciler için de tarifi zor bir görsel ziyafete dönüşüyor.

Tüm dünyada ne seyircinin ne de eleştirmenlerin tuttuğu bu sahipsiz başyapıt, naçiz kanaatimce 90'lı yılların en iyi 15 filminden biri.

Filmin notu: 10 Gönül notu: 10 Arıza notu: 10  

Tesis

Bayan Arıza tarafından Ekim - 6 - 2010 zamanında yazılmıştır.

TESIS (TEZ) 1996

İspanyada bir üniversitede sinemada şiddet konulu bir tez hazırlayan Àngela, tezine yardımcı olması için, korku filmlerine ilgi duyan Chema ile iletişim kurar. İkili proje için çalışırlarken ellerine, gerçek cinayet görüntülerinin olduğu bir snuff film geçer.

Filmin kaynağını araştırmaya başladıklarında, okulda kütüphanenin arkasında gizli bir bölme ve farklı filmlere ilgi duyan bir grubun varlığını keşfederler…

Diğerleri ve Aç Gözlerini gibi filmlerle, kısa sürede korku sinemasının hatırı sayılır isimlerinden birine dönüşen Alejandro Amenàbar'ın 24 yaşında çektiği film, 1996 tarihli bir başyapıt.

ONUR KILAVUZ'UN YORUMU:

Alejandro Amenabar'ın dünya çapındaki ilk filmi. Snuff hakkında bir başyapıt. üniversitede şiddet konulu bir tez hazırlayan Angela, bir genç kıza işkence yapıldığını gösteren bir video kaset bulur. İşin ilginci kız daha önce Angela'nın okulunda okumuş ve kaybolmuştur. Amenabar'in gelecekte ne kadar parlayacağını bu filmden de anlayabilirmişiz, o yıllarda seyretseymişiz.

Onur KILAVUZ oklavuz@gmail.com

   

Strange Days

Bayan Arıza tarafından Ekim - 6 - 2010 zamanında yazılmıştır.

Dorian Gray'den "Strange Days"

Yönetmen: Kathryn Bigelow Oyuncular: Ralph Fiennes (Lenny Nero), Angela Bassett (Lornette "Mace" Mason), Juliette Lewis (Faith Justin), Tom Sizemore (Max Peltier), Michael Wincott (Philo Gant) 1995 ABD yapımı, 145 dakika

Lenny, SQUID seansları kiralayarak geçimini sağlayan bir eski polistir.

SQUID, insanın başının üstüne yerleştirilen bir aparat. Bu sürede kişinin beyin sinyallerini, dolayısıyla o an yaşadığı deneyimleri kaydediyor. Sonra başkasının başına konduğunda bu kayıtlar, o kişi tarafından bire-bir (izlemek şöyle dursun) "yaşanabiliyor". Yani güzel bir kadınla yatmak istiyorsanız onun diski var, Everest'e tırmanmak, bungee-jumping yapmak, tekme tokat dayak yemek ya da atmak, hatta intihar etmek istiyorsanız onun bile; her türlü yaşanmışlığın bir kaydı mevcut. Bir gün Lenny'nin eline bir fahişenin öldürüldüğü snuff bir disk geçer. En yakın arkadaşı Mace ile bir yandan bu olayı kurcalayarak açığa kavuşturmaya çalışan Lenny, öte yandan acımasız bir gangster olan Philo'ya kaptırdığı eski sevgilisi Faith'i yeniden kazanmaya uğraşır.

Filmin en önemli eksiğinin, pek iplemediği dramatik yapısındaki zaaflar olduğunu söyleyip artılarına geçelim. Kara film ile bilimkurguyu aynı potada eriten bir film bu, dolayısıyla son derece kasvetli ve karanlık bir atmosfere sahip. Ayrıca karamsar gelecek tablosu (distopya) çizen filmler arasında en yakın dönemi (sadece dört yıl sonrasını) tasvir etmesi hasebiyle tuhaf bir gerçekçilik duygusuna sahip. Çekildiği dönemde insanların yavaş yavaş içine çekildiği milenyum paranoyasını belki de en iyi işleyen film.

Los Angeles şehri kanlı canlı ve orada yaşayan insanlar için en "bildik" haliyle ama tam anlamıyla zıvanadan çıkmış bir şehir görünümünde, neredeyse tanınmaz halde diyebiliriz.

Bunun yanında modern bilimkurguların vazgeçilmez öğesi olan tekno kültürünü tam göbeğinden yakalamış olması on bin puanlık bonus. Modern toplum insanı için merak uyandırıcı ve ufuk açıcı bir teknolojiyi, öyküsü için katalizör olarak kullanması ayrıca ilgi çekici. Başroldeki kahramanını melankoliye gömülmüş, aciz ve sürekli dayak yiyen bir "loser" olarak ele alışı çok güzel, ayrıca kahramanın kendisi de.. (Ralph Fiennes'tan söz ediyorum, ama uğruna ölünebilecek Juliette Lewis'i de anmadan edemiyorum). Filmin başında en yetkin örneğini gördüğümüz "birinci tekil şahıs gözüyle" çekilen aksiyon sahneleri ise olağanüstü.

Sonuçta 90'lı yıllarda çekilmiş en önemli kült filmlerden bir tanesi bu, en az bir kere görmek lazım…

Filmin notu: 7 Gönül notu: 10 Arıza notu: 9  

Stay

Bayan Arıza tarafından Ekim - 6 - 2010 zamanında yazılmıştır.

Musa'dan (papyon) "STAY"

Yönetmen: Marc Foster Oyuncular: Ewan Mcgregor, Naomi Watts, Ryan Gosling

İşine sadık piskiyatrist Sam Foster, 21.yaş gününde intihar ediceğini söyleyen hastası Henry Lethem'i tadavi etmeye çalışmaktadır. Son derece güzel kurgulanmış, muhteşem kamera açılarına sahip, yer yer seyirciyi gerip gerip bırakan bir film. Gerçekle hayalin arasındaki bocalamalar, gidip gelmeler..  Gerçek ile hayal, yaşayanla ölüler arasındaki sınırları kaldırmış ve hiç bitmesin tadında bir film..  Kendi gerçekliğini soruşturtan paranoyak etkili bu film, baştan sona bir hayali bize yaşatti.. ta ki, sonunda gerçeğin ne olduğunu anladik.. Ölürken gözümüzün önünden geçen film şeritlerini fikir edinmiş bir film.

Filmden en çok etkilendiğim sahne zavallı Henry' nin striptiz salonunda hayatını izleyip, ağladığı sahnedir ki fonda Massive attack ve angel..

Filmdeki en vurucu replik naomi watts'dan dökülen; "can you imagine hating your life so much that you make sure you bring an extra razor" mealindeki cümlesidir…

Filmdeki size enteresan gelen sahneleri aklınızda toparlıyıp filmin sonunda hepsine birer cevap bulucaksınız, örneğin ewan mcgregor'un tum pantalonlarinın kisa olması gibi..

"Kötü sanat trajik olarak iyi sanattan daha güzeldir,çünkü insan başarısızlığını belgeler" tristan reveur. "Bırakıp gitmemek için çok fazla kahrolası güzellik var" "küvete girerken 2 tane jilet aldım, neden biliyormusun? çünkü kanamaya başladığım zaman zayıf düşücektim… ve bir tane jileti düşürüp de işi yarım bırakmak istemiyordum.. bunu hayal edebiliyor musun. kendi hayatından o kadar o kadar nefret etmeyi ve bu yüzden yanında yedek bir jilet getirmeyi hayal edebiliyor musun" "bize neler oluyor? budistler başından beri haklıydı..  dünya bir ilüzyon" "- Seninle ilk karşılaşmalarımızdan birinde artık neyin gerçek olduğunu bilmediğini söylemiştin. Ve ben ise bildiğimi söylemiştim. Ama yanıldım. Ben de artık neyin gerçek olduğunu bilmiyorum. – Sensin. Sen gerçeksin. Ve beni kurtarmaya çalışıyorsun. Sadece geç kaldın. Çünkü uyanmalıyım."  

Solaris

Bayan Arıza tarafından Ekim - 6 - 2010 zamanında yazılmıştır.

Solaris

Bilinmezliğe yolculuk…Hep ilgimi çekmiş tir bu paradoks. Ve sonunu çok merak ettiğimiz ve finalinin gelmesini beklediğiniz bir süreçler bütünüdür aslında bu paradoks. İnanç ile akıl arasındaki amansız savaş ve galip gelenin her zaman haklılığıdır aslında bu aradoks. Paradoks, paradoks, paradoks… Hangi anlamları yüklersek yükleyelim.Aslında her şey aslında BİRŞEYDİR ve hep ona varır bütün gizemler. Bu sırlarla dolu alemin içerisinde görülmeyen ve fark edildiği zaman önüne geçilmez bir güç haline gelen sez gisel bütünlük…SEVGİ… karşı konulmaz bir gerçektir insanoğlunun yüzüne şamar gibi vuran… İşte o şamara istinaden çekilmiş enfes bir ya pıt SOLARİS…

Film Stainslaw Lem'in çok ünlü ve bir o kadar da anlaşılmaz bilimkurgu klasiğinden beyazperdeye uyarlanmış.Filmi daha önce Tarkovsky beyazperdeye aktarmış ancak daha ilk çekilen filmi izleme şansı bulamadım.İzlediğim taktirde bir kıyaslama şansımı bulunacağından eminim. Filmimizin konusu kısaca şöyle;

Prometheus uzay istasyonundaki garip ve açıklanamaz davranışları incelemek üzere uzaya gönderilen küçük bir gurup bilim adamının dünyayla tüm bağlantıları kesilmiştir.Dr.Chris Kelvin, bu görev için gönderilen yakın arkadaşı Gibarian’ın gönderdiği dijital mesajdan, onların yardıma ihtiyacı olduğunu anlar ve yola koyulur.

Kelvin, uzay istasyonuna vardığında karşılaştıkları karşısında şok olur. Gibarian intihar etmiştir, geride kalan iki bilim adamı ise, aşırı stres altında ve paranoya halindedirler. Tüm bunların, Solaris adlı gezegeni incelemelerinden kaynaklandığına inanmaktadırlar. Kelvin de diğerleri gibi bu tuhaf gezegenin gizemli tuzağına düşürülmüştür artık.Gezegen, Kelvin’in anlayamadığı bir şekilde ona hayat ve aşkla ilgili bir şans daha vermiştir.İntihar eden eski eşini karşısında diri olarak gören psikiyatrist,bu şansını nasıl kullanacağını kendisi belirleyecektir.

Film öyle bir başlıyor ki; hemen alıveriyor sizi içine.Dikkatli ve konsantre izlenmesi sayesinde sizle birlikte akıyor hikaye.Bir kopukluk sizi filmden hemen uzaklaştırıyor çünkü özellikle George Clooney’in halet-i ruhuyesi sizi bunalıma sokuyor.Çünkü adamın bakışları beyninize ve kalbinize işliyor ve başlıyorsunuz onunla beraber gizemi çözmeye…

Özellikle filmin müzikleri bu ortamın biçilmiş kaftanı…Müzikleri Cliff Martinez’e ait.Öyle derin bir yerde öyle bir vurgun karşılıyor ki dayanılmaz bir hüzün…Hem ortam hem müzik hem ambiyans enfes ötesi.

Yönetmen Steven Soderbergh…

İsterseniz yönetmene bir göz atalım;

Başrollerinde güzel yıldız Julia Roberts ile yılların eskitemediği aktör Albert Finnes'in yer aldığı " Tatlı Bela " ( Erin Brockovich ), senarist, yönetmen, yapımcı ve editör nitelikleri ile sinemanın bütün dallarında parmağı olan ünlü yönetmen Steven Soderbergh'in imzasını taşıyor.

Bağımsız sinemanın önemli temsilcilerinden biri olan Atlanta'lı yönetmen, 26 yaşındayken " Sex, Lies & Videotape " filmiyle Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye Ödülü'nü alarak bu ödülü alan en genç yönetmen unvanının sahibi oldu.

Cinsellikle röntgencilik arasındaki modern ilişkilerin doğasını ortaya seren filmin uluslar arası alanda yankı uyandırması ile bir anda dünya sinemasının altın çocuklarından biri haline gelen Soderbergh, sinemaya üniversite yıllarında ikinci el ekipmanlarla 16mm.'lik kısa filmler çekerek başladı. Okulu bitirdikten sonra Hollywood'a giden çiçeği burnunda yönetmen, önceleri müstakil gazeteci olarak çalışır. İstediği yaşamı Hollywood'ta bulamadığı için kısa bir süre sonra eve geri dönerek kısa metrajlı film çekmeye devam etti.

" Yes " isimli bir rock grubunu üzerine çektiği belgesel niteliğindeki filmi beğeni toplayan Soderbergh'in " 9012 Live " adlı filmi 1986 yılında Grammy Ödülü'ne aday gösterildi. Bu başarısını seks oyunlarını konu alan " Winston " ile sürdürdü. 1989 yılında pek çok dalda ödül ( New York Eleştirmenleri En İyi Senaryo; En İyi Özgün Senaryo dalında Oscar Ödülü; Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ile Uluslararası Yarışma En İyi Film Ödülü ) alan filmi " Sex, Lies & Videotape "ı gerçekleştiren Soderbergh, iki yıl sonra ünlü yazar Franz Kafka'nın romanlarından yola çıkarak kurgulanan yaşam öyküsünü konu alan " Kafka " filmini çekti.

Bu filmin hayal kırıklığı yaratmasından sonra, bir diğer filmi " King of the Hill " in de bekleneni verememesi üzerine karamsarlığa kapanan yönetmen, bu psikolojiyle film-noir'a yöneldi ve cinselliğin yıkıcı etkilerini anlatan " Underneath " filmini yönetti.1996 yılında çektiği " Schizopolis " ile iletişim karmaşasına duyarlılıkla yaklaşmayı başaran yönetmen, aynı yıl " Gray's Anatomy " adlı filmi gerçekleştirdi.

1998 yapımı " Out of Sight " ile " Sex, Lies & Videutape " filmindeki başarısını tekrarlayan Soderbergh, Elmore Leonard'ın romanından uyarladığı bu filmle George Clooney ve Jennifer Lopez arasında muhteşem bir uyum yakaladı. Ertesi yıl, 19. İstanbul Film Festivali'nde görme fırsatı bulduğumuz " The Limey " ( Denizci ) çekti.

Yönetmenliğinin yanı sıra başka filmlerin senaryolarını da yazan Soderbergh, Gary Ross'un " Pleasantville " ile Greg Mottola'nın " The Daytrippers " ın senaryo yazarlığını üstlendi. Scott McGehee'nin " Nightwatch " filminin senaryosunu yazan yönetmen, üç çocuklu bir kadının, insanları zehirlemekten çekinmeyen bir şirkete açtığı savaşı konu alan " Tatlı Bela " filmini gerçekleştirdi.

2000 yılında yönetmenliğini üstlendiği bir diğer film de " Traffic " filmi idi. Bu iki filmle 2001 Oscar'larında " En İyi Yönetmen " dalında iki kez aday olan Soderbergh, " Traffic " filmiyle Oscar Ödülü'ne layık görüldü. Film, dört ayrı dalda Oscar Ödülü alırken, yönetmenin diğer filmi " Tatlı Bela " da başrol oyuncusu Julia Roberts'a " En İyi Kadın Oyuncu " Oscarı'nı getirdi.

Soderbergh 2002 yılında sadece hayranlarının ilgisini çekebilecek oldukça kişisel " Çok Özel "e imza attıktan sonra Stanislaw Lem'in ünlü eseri " Solaris "i yönetmek için kamera arkasına geçti ve yönetti.

Solaris bence yönetmenlik açısından gayet başarılı ve etkileyici.Yönetmen sizi sıkmıyor.Görüntüleri ile sizi hikayenin hem başına hem de sonuna kolayca bağlayabiliyor ve kopmamanızı sağlıyor.Bu açılardan bakıldığından hem film kalitesi,hem de oyunculuk kalitesi (gerçi oyuncu sayısı gayet kısıtlı) üst düzeyde.Filmi eğer yönetmen normal akışına bıraksaydı eminim izleyenler sıkılırdı ancak yönetmen hani deyim yerindeyse bir ters bir düz yaparak bakış açılarının ne kadar fark yarattığını gözler önüne seriyor.

Ve tabiki George Clooney… Biraz da onu tanıyalım;

Henüz 5 yaşındayken babası Nick Clooney'nin " The Nick Clooney Show " adlı talk-show programında çalışmaya başlayan George Clooney, 21 yaşından itibaren oyunculukla ilgilendi. Uzun bir TV filmlerinde ikinci derece rollerde yer alan aktör, " The Fact of Life ", " Roseanne ", " Baby Talk ", " Bodies of Evidence " ve " Sisters " gibi TV yapımlarında oyuncu olarak görev aldı. 1994 yılında " ER " adlı TV filminde Dr. Doug Ross karakteriyle dramatik bir rol üstlenen Clooney, bu filmdeki başarısıyla henüz keşfedilmemiş yetenekli oyuncu olarak anıldı.

Kısa bir süre yüksek bütçeli ticari filmlerde göründükten sonra ünlü yönetmen Quentin Tarantino'nun 1996 yapımı " From Dusk Till Down " adlı filminde rol aldı. Filmdeki rolü Hollywood dünyasında prestij kazanan Clooney, aynı yıl Michelle Pfeiffer ile birlikte " One Fine Day " adlı romantik komedide oynadı. Hollywood'ta kalıcı olmakta kararlı görünen aktör Steven Spielberg'in yapım şirketi Dreamworks ürünü "The Peacemaker" filmiyle 1996 yılını kapattı.

Kariyerindeki dönüm noktasını Batman serisinin " Batman & Robins "i ile daha önceki filmlerin yıldızı Val Kilmer'ın tahtına konarak yakaladı. 1998 yılında Steven Soderbergh'in Elmore Leonard'ın Out of Sight adlı romanından uyarladığı " Sex, Lies & Videotape " adlı filminde oynayan Clooney, yönetmen Terrance Malick'in ünlü oyunculardan oluşan güçlü kadrosu ve izleyicisine sunduğu görsel şölen ile dikkat çeken Vietnam Savaşı konulu filmi " The Tin Red Line "da rol aldı.

Üç sene boyunca oyunculuktan uzak kalarak sesi soluğu kesilen aktör, bir ara kendisi ve sevgilisi Céline Balidran'ın özel fotoğraflarını izinsiz yayınlayan Hard Copy prodramı yüzünden medya dünyasına manşet oldu. Programın yapımcısı Entertainment Tonight boykot ederek istismarcı gazeteciliğe savaş açan Clooney, People dergisinin kendisini konu alan " Yaşayan En Seksi Adam " başlıklı yazısını yayınlamasına engel oldu.

1999 yılında Mark Wahlberg, Ice Cube ve Spike Jonze gibi son yıllarda yıldızı giderek parlayan oyuncuların yer aldığı " Three Kings " ( Üç Kral ) ile karşımıza gelen George Clooney, oyunculuğunun yanı sıra sahibi olduğu Maysville Productions adı altında başarılı filmlerin yapımcılığını üstlendi : " Metal God ", " Zig Zag ", " How to Start Your Own Country ", " His Promised Land ". 2000 yılı içerisinde bir Soğuk Savaş klasiği olan " Fail Safe " filminin yeni versiyonunun başrolünde yer alan Clooney, filmin yapımcılığını da üstlendi.

Aynı yıl, Wolfgang Petersen'in yönettiği "Kusursuz Fırtına" ile Türk sinemaseverlerin karşısına çıktı. Clooney'in başrollerden birini canlandırdığı film, balıkçılıkla hayatını kazanan bir grup kadın ve erkeğin günlük yaşamlarında doğanın korkunç gücüne karşı verdikleri inanılmaz yaşam mücadelesinin gerçek öyküsünü içeriyordu.

Coen Kardeşlerin "Nerdesin Be Birader?" filminde bir kez daha hayranlarıyla buluşan Clooney, filmde karısının başka bir adamla evlenmesini engellemek için iki arkadaşını varolmayan bir hazine vaadiyle kandırarak hapisten kaçmaya ikna eden ağzı bozuk ve haşin Everett Ulysses McGill'i canlandırdı.

Clooney'in 2001 çalışmaları arasında, karizmatik ve ukala hırsız Danny Ocean rolüyle kamera karşısına geçtiği "Ocean's Eleven " yer alıyor. Aktör 2002 yılında yönetip oynadığı "Confessions of a Dangerous Mind " ve başrolünde olduğu "Solaris " adlı filmlerde yer aldı.Ve son olarak Ocean’s Twelve’de karışımıza çıktı.

Hem yönetmen hem oyunculuk açısından ortam filmi olması kastıyla ve görüntü kalitesi ile izlenmesi gereken yegane arızalı ve kayda değer filmlerden biri.

Gayet memnuniyetle izleyin bu seyirlik zevki…

EsKaTaLoGyA…  

a simple plan

Bayan Arıza tarafından Ekim - 6 - 2010 zamanında yazılmıştır.

a simple plan  

Kara film deyince aklınıza ne gelir bilemem ancak bir filmi kara film olarak tabir etmek istiyorsak; basit bir olayın üzerinden yürütülen planlar silsilesinin kaçınılmaz sonucu olarak tarif etmek hiç de zor olmasa gerek. 

Pek de çok bu tür film yapılmıyor veya çok az yapılıyor ve veya kalitelisini bulmak gerçekten zor.Ama kaliteli bir kara film izlemek  istiyorsak – ki bu siteyi ziyaret edenler için ideal bir film bu – biçilmiş kaftanın ta kendisidir A Simple Plan…   Yapılırsa böyle yapılır cinsinden olan filmimiz 1998 ABD Yapımı ve 121 Dakika.Yönetmenimiz Sam Raimi (filmlerini saymak gerekirse ; Spider Man 1 ve 2,3.sünü yönetecek,The Gift,For Love Of The Game,Evil Dead I ve II,The Quick And The Death, Darkman,Army Of The Darkness,The Hudsucker Proxy.) Aslında yönetmenin çektiği filmlere bakılırsa pek de bu türün özelliklerini başaracak gibi görünmüyor çünkü hep farklı tarzlarda filmlerle haşır neşir olmuş.Sadece bir film türü üzerinde yoğunlaşıp uzmanlaşmaya çalışmamış.Örneğin Quantin Tarantino gerilim,aksiyon ve bol kanlı filmlerin aranılan yönetmenidir çünkü bu tür filmlerle çok ilgilenmiş ve hatta kendine bir tarz oluşturacak kadar uzmanlaşmıştır.Bir filmin Tarantino'nun elinden çıkıp çıkmadığının tespiti için kamera açılarına,ışığa,mizansene,aksiyona ve kanlı sahneleri bakılması yeterde artar.Çünkü film kendini otomatikman izleyiciye kendini kimin nasıl yaptığını anlatıyor Tarantino filmlerinde.Oysa Sam Raimi hani tabiri yerindeyse her ipte oynamış o yüzden bu tür kara filmleri kotarır mı diye bi soru aklımın bir yerinden geçti ancak filmi izleyince e kadar yanıldığımı anladım.Demek ki önyargılı davranmayıp objektif yaklaşmak her zaman iyidir gibi bir anlam çıkarmak – kendim için – hiç de yabana atılmayacak bir erdemlik ifadesi.   Başrollerinde Bill Paxton (Bazı filmleri; U-571,Titanik,Twister,Alien II,Apollo 13 vs.)Bridget Fonda (Bazı filmleri; Kiss The Dragon,Lake Placid,Jackie Brown,The Godfather III vs.)Billy Bob Thorton (Bazı filmleri; Bandits,Monster's Ball,The Man Who Was't There,Armegeddon,U Turn vs.) Görüldüğü üzere adı sanı duyulmuş oyuncuların ortaya çıkardığı muhteşem bir kara film şöleniki izlenmeyi gerçekten hakediyor.   Filmimizin konusuna gelince;   Olaylar bir yılbaşı öncesinde Minnesota’daki küçük bir kasabasında geçer.Bu kasabada yaşamını sürdüren Hank'in güzel bir karısı ve yöredeki hububat değirmeninde iyi sayılabilecek bir işi vardır.Bir gün Hank'in çalıştığı firmaya Hank’in ahmak kardeşi Jacob davetsiz misafir olarak çıkagelir.Yanında zenci düşmanı arkadaşı Lou da vardır.Arabayla yolda giderken yakınlarda bir uçak kazası meydana gelir ve düşen uçağın enkazını görmeye giden Hank,Jacob ve Lou,çürümüş bir cesedin yanında bir çanta bulurlar.Bu çantanın içerisinde 4 milyon dolar vardır.Basit bir plan yapılır ancak planlar pek de sanıldığı kadar yolunda gitmeyecektir…   Dediğim gibi basit bir plan ve sonunu bir türlü kestiremeyeceğimiz bir kara film örgüsü.Tüm oyuncular gerçekten insan üstü çaba sarfetmişler film boyunca.Üç tiplemenin de ne kadar gerçekçi oyunculuk kurgusu içerisinde bulunduğu seyretmeden tarif etmek güç.Bu yüzden filmi hem konusal olarak hemde oyunculuk olarak üst seviyeyi çıkarmak gerektiği inancındayım.Üstelik olayların ne kadar tarifsiz bir biçimde ilerlediğini görmek seyirciyi bir sonraki sahnede neler olup biteceğini anlamakda zorluyor.Mantıksal bir sonuca varıyorsunuz aslında olay kurgusunda,bir sonraki sahnede,ancak filmi sürpriz yapan tarafı olayları hiç de düşünmediğiniz -mantıksal olarak- bir yola sokuyor ve daha da film karmaşıklaştırıyor,ve daha da sürpriz tarafı oyuncuların bu karışıklığı ve kaosu yüzünüze bir şamar gibi vuran oyunculukla ifade edebilmeleri.Özellikle filmin iki erkek oyuncusu o kadar şaşkınlar ki film boyunca sizde ağzınız açık onların ne yapacaklarını bekliyorsunuz çünkü ne yapacakları konusunda herhangi bir izlenim alamıyorsunuz oyunculardan.Herşey olup bitince "vay be" diyor insan.Benim aklıma hiç gelmemişti diyorsunuz.Bu yüzden enteresan bir film bu.   Çoğu kara film türünde görüldüğü üzere özensiz ve başarılamamış planlar,gizlenen paralar,mücevherler,plan sahiplerinin birbirine attığı kazıklar,parayla beraber değişen davranışlar,beklenmeyen olaylar,boş yere yok olan hayatlar bu filmde de ön planda.Paranın nasıl insanları dost iken düşman yapabildiğini gözümüzün ta içine kadar sokuyor bu film.Parayla sorunu olanlar için ideal aslında.

Filmin ilginç yanlarında biri de -daha doğrusu manidar-başta parayı kabul etmem diyen Fonda'nın planların ve olanların asıl sorumlusu olmasıydı.

Ve aklıma şu soru takıldı filmin sonunda;

Lidyalılar parayı icat ederek iyi mi yaptılar kötü mü yaptılar?

Galiba cevabı bu filmde saklı…

EsKaTaLoGyA

Se7en

Bayan Arıza tarafından Ekim - 6 - 2010 zamanında yazılmıştır.

SEVEN (1995)

Son olarak "Zodiac" adlı filmiyle izlediğimiz genç yönetmen David Fincher'ı uluslararası platformda başarıya taşıyan "Yedi", karanlık bir atmosferde gelişen entrikasıyla, izleyiciyi gerilime sürükleyen bir fim. Seri cinayetler işleyen dahi bir katil, birbirinden oldukça farklı karakterdeki iki cinayet dedektifi ile kedi-fare oyunu oynuyor. Daha kıdemli olan polis, artık günlük hayatının sıkıcılığından bıkan müzmin bekar William Somerset (Morgan Freeman) ise katili bulup bir hafta yani yedi gün içinde emekli olmak istemekte.Yeni ortağı genç ve ukala David Mills (Brad Pitt) ise daha serbest çalışıyor ve Somerset'in yerine geçmeye hazırlanıyor. Beraberce, yağmurun devamlı yağdığı, olayları açık seçik görme ruhunun ve yeteneğinin sekteye uğradığı karamsar bir şehirde katili yakalamaya çalışıyorlar. Yedi günahın izinde cinayetlerini işleyen bu zeki katili yakalamak ise sadece felaketin sonunu hazırlamaktan başka işe yaramıyor. ONUR KILAVUZ'UN YORUMU:

"Seven filminin yönetmeniydi" diyerek hatırlatırdım arkadaşlarıma David Fincher'ı. Halbuki o kendini, kendi ismiyle tanıtacak çok şey yapmıştı. Alien³ (1992), The Game (1997), Fight Club (1999), Panic Room (2002) gibi her biri defalarca izlenesi filmlerin yönetmen koltuğundaki isim Fincher. Fakat tanınması "Seven" filmi ile olan yönetmen bu filminde bizleri germeyi ve şaşırtmayı çok iyi başarıyor. Özellikle finaldeki Brad Pitt'in oyunculuğu ile hatırlarım bu filmi, ayrıca da hiç çekinmeden izlemeinizi ısrarla tavsiye ederim. O yüz ifadesi, içinde bulunulan durumu bu kadar mı iyi aktarabilir. Gerilim filmlerinden hoşlanmasanız bile final sahnesindeki Brad Pitt'in oyunculuğu için izlenebilecek bir film. Olağan dışı bir finali olduğunu da ekleyelim. Eğer izlemiş ve beğenmişseniz size şiddetle önerebileceğim bir film daha var ; Resurrection 1999 (Christopher Lambert)

Onur KILAVUZ oklavuz@gmail.com

   

Se7en

Bayan Arıza tarafından Ekim - 6 - 2010 zamanında yazılmıştır.

EsKaTaLoGyA'dan "Se7en"

Öncelikle izlediğim en iyi David Fincher filmi olduğunu söylemem gerekir ki bence bunu fazlasıyla hakediyor.Film 1995 yapımı. Başrollerinde Brad Pitt ve Morgan Freeman oynuyor.Ki bence Brad Pitt ve Morgan Freeman ı birlikte meşhur eden bir film.Özellik yönetmenin geçiş sahnelerindeki ustalığı hemen göze çarpıyo.Bi de film boyunca devamlı yağmur yağıyo ki karanlık bir film olmasıda filme ayrı bir hava katıyo.Katilin kimliğinin filmin sonuna kadar ustalıkla gizlendiğini es geçmemek lazım.Kafamı gerçekten karıştırıp bir o kadar da zorladığım yegane filmlerden biri.Konusuna gelince; Dedektif Mills (Brad Pitt) şehre yeni atanan genç bir dedektif, Dedektif Sommerset (Morgan Freeman) emekliliğine bir ay kalmış zeki bir dedektif.Esas oğlan işe yeni başladığı ilk günden itibaren seri bin katilin peşine düşüyor ve olaylar seri katilin katlettiği insanların ve kendisinin bulunması için bıraktığı ipuçlarının etrafında dönüyor.7 ölümcül günahı işleyenleri kendi vahşi yöntemleriyle öldüren bir seri katil ve onun peşindeki iki dedektifin hikayesi anlayacağınız.En iyi kurgu dalında 1996'da ödüle aday olan film bu ödülü alamamıştı unutmadan söyliyim.Özellikle sürpriz kötü adamı ve çarpıcı finali ile bence gerilim başyapıtlarından biri.Katili kimin oynadığını söylemiyim.Sürpriz olsun.Eğer izlemediyseniz çok ama çok şey kaçırmışsınız demektir.