Film’ kategorisi için Arşiv

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği “Combien tu m’aimes?”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 22 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Bazı sevişmelerde ağır bedeller ödersiniz. Pahalıya patlar size. Ucuz sevişmelerin altında derin tutkular yatmaz, ama pahalı sevişmelerin pahalıya patlaması kimseyi şaşırtmaz. Bazı sevişmelerse tarihe gömülür. Vakitsiz nakitsiz geçen günlerin ardında günlerin önemi kalmadığında sevişmeler o boşluğu doldurur. Doluluk oranı ise yadsınamayacak bir gerçektir.

Kalbiyle sevişenler, ruhuyla sevişenler, teniyle sevişenler…Erkek veya kadın…Kalbiyle sevişen insan sayısı azdır. Her erkek ya da her kadın kalbiyle sevişmeyi beceremez. Ucuz insan olmanın yolu bedeniyle sevişmekten geçer. Ait olmadığın bir beden, oynamayan gözler ve ıslak olmayan bir beden. Kalbiyle sevişenlerin ruhları sevgi ile doludur.

“Combien tu m’aimes” Monicca Belluci’nin fahişe rolünü başarılıyla üstlendiği Fransız yapımı bir film. “Bir ikramiye çıksaydı hangi kadını satın alırdınız?” sorusu filmde bize yönetiliyor. Film, başlarda iki karakter üzerinde dönüyor. François kendisine ikramiye çıkan şanslı bir adamdır, Daniela da bir gece kulübünde çalışan fahişe. Monica Bellucci filmin başından itibaren güzelliğiyle seyirciyi büyülüyor.

Erkek karakterimiz aynı zamanda kalp sorunları olan biri. Daniela’nın güzelliği karşısında büyülenip, onun çıplak bedeni karşısında ilk başlarda heyecan yaşıyor. Gün geçtikçe buna alışıyor. François, kadın karakterimiz Daniela’yı karısı olarak görüyor, maaşa bağlıyor bir nev’i. Daniela’nın güzelliği herkesi şaşırtıyor.

Başta doktor dostunu şaşırtıyor. Doktor dostunun ölmesi de Daniela sayesinde oluyor. Çekiciliğini doktora karşı gösteriyor, bu sadece doktorla sınırlı değil. François ile Daniela’nın ilişkileri 8 gün sürüyor. Çıplak sahnelerin ve sevişmelerin sık sık göze çarptığı filmde cinselliğin daha çok ön planda olması kimseyi şaşırtmaz.

8 gün geçirdikleri bu ilişkide erkek karakterimiz hayatında mutluluğu tatmayan ama mutluluğu Daniela ile yakalamış biri. 8 günlük süren ilişkinin ardından François bir süre bunalıma giriyor. Aralarındaki ilişkiye bir süre ara veriyorlar, ara vermesi kadın karakterimizin başka bir erkeğe sahip olması.

François gününü gün ediyor yan komşusuyla beraber oluyor. Ayrıca belirtmem gerekirse François ile Daniel sevişirken yan komşunun kapıyı çalarak seslerden rahatsız olduğunu söylemesi üzerine geçen sahne seyirciyi gülmeye teşvik ediyor. İlişkilere dair mesaj veriyor gibi gözükse de filmde erotik sahneler sıklıkla görünüyor. Filmin çoğu yerinde çalan müzikler kulakları tırmalıyor.

François’in Daniela’ya dönmesiyle işler farklılaşıyor. Daniela ile erkek arkadaşı Charley sevişirken Daniela’nın charley’e karşı ruhsuz sevişmesi sahnesinde Daniela’nın bir sözü günümüz ilişkilerine mesaj veriyor. “Kalbiyle sevişiyor François” demesi. Kadını meta olarak gören Charley kadınını para uğruna başkalarına sunan biri, sonra bunun acısını çekiyor.

Ve film ikramiye kazanan bir adamın ve fahişeyle ilerlerken filmin bitimine doğru erkek karakterimizin ikramiye kazanmadığını öğreniyoruz. Yönetmenin bunu akıllıca seyirciye göstermesi filmi daha izlenebilir kılmış. Film ayrıca günümüz sevişmelerine inceden ayar veriyor.

“Kalbiyle sevişenler, ruhuyla sevişenler, teniyle sevişenler” diye günümüz ilişkilerine doğru dokundurma yapıyor. Her şey bu çizgide ilerlerken film François’in iş arkadaşlarına eve baskın yapmasıyla son buluyor. Erotik sahneleri gözümüze sokan filmde Monica Belluci’nin kusursuz güzelliğiyle seyirci büyüleniyor. Fahişe rolüyle iyi bir iş çıkarmış. Monica Bellucci için izlenebilecek bir film diyebiliriz film için.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Nine ½ Weeks

Bayan Arıza tarafından Nisan - 13 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Gerçek Aşkın içinde Erotizmi Göstermek

Bazı  tutkulu sevişmelerin bünyede bıraktığı etki zaman fark etmeksizin kayıplara yol açar. Bu kayıpla birlikte kendi mezarınızı kazarsınız.“Aşk, erotizmin biçimidir, erotizm de aşkın bir biçimidir” diyen şair de buna atıfta bulunmuştu bir dönem. "Nine ½ Weeks" adlı film de böyle bir yapım. 80’lerde adından epey söz ettiren filminde göz alıcı unsurlar dikkatimizi çekiyor.   Kostümler, mekân seçimi, dönemin müzikleri gibi unsurlarla film 80’ler atmosferini yansıtıyor. Kim Basinger’a defalarca aşık olmamız da bizi şaşırtmıyor. Gençliğinde şahane güzelliğiyle, kusursuz fiziğiyle dikkat çeken Kim Basinger başarılı performansıyla dikkat çekiyor. Sevişme sahneleri olmasaydı film izlenir miydi? İzlenirdi. Çünkü film hüzün ile izleyiciyi karşı karşıya getiriyor.   Filmi özet geçecek olursak; New York’ta sanat galerisinde  çalışan Elizabeth hakkında az şey bildiği Borsacı John tarafından baştan çıkarılır. İlk başta karşı karşıya geldiklerinde bakışmaları ve sonrasında gelişen tanışmaları, John’un hatunu takip etmesiyle devam eder.   Elizabeth’in beğendiği bir şeyi fazla pahalı olması nedeniyle alamaması nedeniyle John o beğendiği şeyi alarak Elizabeth’e sürpriz yapar. Boşanmış, gerçek aşkın peşinden koşan güzel Elizabeth aşka yelken açmıştır. John’un her istediğini yapmaktadır. Bu ilişki aynı zamanda gerçek aşkı hissettirmekle birlikte s.ks oyunları üzerine kuruludur.   Erotizm sahnelerini çoğu yerde görüyoruz. Tanışma sahnelerinde John’un Elizabeth’i yatağa atacağını çoğu kişi düşünmüştür, ben de izlediğimde bunu düşündüm. Delicesine, arzulu bir kadın olan Elizabeth’in güzelliği karşısında büyülenmemek elde değil.   Filmde en muhteşem sahnelerden biri de bir kadının teninde gözlerin kapanıp buzun başrol oynadığı gece, buzdolabı önündeki striptizci gibi dans edip filmde çoğu erkeğin başını döndürmesi kimseyi şaşırtmayacaktır.   John’un Elizabeth’in karşısına farklı fantezilerle çıkması sonucunda film daha da ilgi çekiçi hale geliyor, adeta erotizm sınırları yükseliyor.John ve Elizabeth ikilisi maceralı yollardan geçiyorlar. John’un Elizabeth’in hiçbir arkadaşıyla tanışmak istememesi, “seni ben yıkayacağım, seni ben soyacağım, seni ben giydireceğim, seni ben yedireceğim” sözleri de atlanmaması gereken detaylar arasında.   John, Elizabeth’e karşı farklı rollere bürünse de John burada aslında erotizme önem veren bir erkek rolünde. Daha doğrusu erotizm noktasında birleşen bir aşkı paylaşıyorlar. Muhteşem müzikleri ve Billy Holiday’ın sesini duymak müzikal bir şölen olarak da değerlendirilebilir.   Elizabeth'; "Bu adamı çözemiyorum. Ama bazen anlamak çok kolay. Belki de taktığı kravattan, okuduğu ya da okumadığı kitaplardan. Ama bilirsin; neyin ilişkiyi bitireceğini. O yüzden boyun eğer ve beklersin. Bu, durumu katlanılır kılar. Ama bu adam. Belki gerçek aşktır. Belki."   Elizabeth’in her gün John’u düşünmesi ama John’un bu ilişkiyi çok fazla iplemediği gerçeği önümüzde duruyor.   Elizabeth’in erkek rolüne bürünmesi filmde rollerin  değiştiğini seyirciye gösteriyor. Sonrasında başları belaya giriyor, bir adamın kıçına doğru Elizabeth bıçağı saplıyor. O sahneden sonra yağmur yağarken tutkulu s.vişme sahnesi izlenmeye değer.   Gerçek aşkın içinde erotizmin saklı olduğunu yönetmen bizlere gösteriyor. John karakteri aslında filmde görüldüğü gibi erotizme düşkün ve mazoşist bir yapıya sahip, Elizabeth karakteri de bunların hepsini uygulayan ama sonrasında bu gibi uygulamadan sıkılan bir tip.

Filmde ayrıntılar oldukça var ancak gözden kaçan detaylar olabilir. Filmin sonlarına doğru her filmde olduğu gibi bir son belirir. Elizabeth bu dayanılmaz durumlar karşısında artık pes eder. Dokuz buçuk haftalık ilişki sona erer.

John’un, Elizabeth'e; "Gidiyor musun? Kalmayacak mısın?" sorusu karşısında yanıt alamaması, sonrasında geçmişini anlatması da işe yaramaz. Kapıyı vurur çıkar Elizabeth. Filmde en etkili repliklerden biri John’un söylediği sözler;

John: “Bak, bir şeyi bilmeni istiyorum. Daha önce bir sürü sevgilim, kadınım oldu. Ama inan bana hiç böyle bir şey hissetmedim. Sen sadece kollarımdayken o duyguyu hissettim. Bu beklemediğim bir şeydi. seni böyle seveceğimi aklımdan bile geçirmemiştim."   Elizabeth; "Birimiz dur deyince sona ereceğini biliyordum. Ama sen söylemedin. Çok uzun süre bekledim. Eşyalarım için birini gönderirim"   John: “Lütfen gelir misin, 50’ye kadar sayacağım."   Artık iş işten geçmiştir. Elizabeth monoton yaşantısına geri dönmüştür. 3 yıl beraber olduğu ve boşandığı kocası şirkette çalıştığı arkadaşıyla beraberdir.   Erotik film kategorisinde gösterilen bu filmde ateşli sevişmelerin aşk için önemli olduğunu göstermekle birlikte hüznü de içinde barındırıyor. Kadın teninde buz gezdirme, bal sahneleri vb. sahneler erotizm adına görülmesi gereken sahnelerdendir. Aynı zamanda 80’ler atmosferini filmin iyi yansıttığını söylemekte yarar var.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Life of Pi”

Bayan Arıza tarafından Mart - 24 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Sinemada kitaplardan uyarlanan filmler son zamanlar sinemaya daha çok uyarlanır oldu. Kimileri anlatımdan yoksun kurgusu bozuk işlerle uygularken bu işleri, kimileriyse gerçeklik bağlantısını çok başarılı biçimde sinemaya aktarıyor. Anlatım olarak, görsellik olarak, oyuncuların başarılı performansı, mekân seçimleri, kostümsel özellikler ve birçok unsur sayılabilir.

Bunları saymamın amacı Ang Lee gibi başarılı yönetimin “film nasıl çekilir” dersi vermesidir. Ang Lee, şiirsel anlatımını daha önceki filmlerinde uyguladığı gibi  Life Of Pi’de de bu uygulamadan geri kalmadığını bizlere gösteriyor.

Yann Martel’in aynı isimli romanından uyarlanan film şiirsel anlatımıyla, sorgulayıcı yaklaşımıyla sinema seyircilerine sunuluyor.

Film, Pi adında bir gencin hayatta kalma ve aydınlanma sürecini anlatıyor. Savaş filmlerinde olduğu gibi film iki ayrı bölüme ayrılıyor.

Kamera ilk başlarda aile içi bağlantılara odaklanıyor, Pi’nin okul yaşamında arkadaşları tarafından sıklıkla alay edilmesi, hayvan sevgisine bakışı, Tanrıyı sorgulaması, 3 dini inanca sahip olması ve bir çok şey filmin başlarında anlatılan detaylar..

Babası hayvanat bahçesi sahibi olan Pi’nin ailesiyle Kanada’ya  göçü sırasında başına talihsiz olayların gelmesi, hayatta kalma savaşı vermesi ve  “Richard Parker” adında kaplan ile aynı botu paylaşmasıyla film şeklini alıyor. Ang Lee’nin Pi ile  Richard Parker arasında duygusal bağ kurması takdire şayan.

Denizin ortasında tek başına kalan Pi’nin yaşam mücadelesi Ang Lee’den gözünden bakılınca hiç kolay bir şey değil. Uzayın derinlikleri, deniz altındaki balıklar, erzak bulamamaları, açlık sınırında olmaları filmi etkileyici kılan unsurlar arasında gösterilebilir.

Şiirsel anlatım tercih edildiği için film izleyeni sıkmıyor. Pi’nin yolculuğu esnasında  çıkan fırtına sahnesi oldukça etkileyici. Fırtına sahnesinde ailesini bulamaması, Tanrı’ya karşı yakarışı diğer etkileyici sahne. Ergenlik döneminde 3 dine de mensup olan Pi’nin tek amacı kişiliğini bulmaya çalışmaktır.

Geminin batmasından sonra bottan önce hayvanat bahçesinde Richard Parker’a yakınlaşması filmde atlanmaması bir detay olarak gözükse de asıl detay Richard Parker çıkmadan botu bir zebra, bir sırtlan ve de bir orangutanla paylaşmasıdır.

Pi, Richard Parker’ın sırtlanı öldürmesini çıplak gözlerle izliyor. Sırtlanın, Richard Parker çıkmadan etrafa zarar verdiğini gösteren film insanoğlunun kendisine zarar veren hayvan ya da insan olmaksızın herkese zarar vereceğini sinema seyircilerine gösteriyor. Film, hikâye bazlı şiirsel anlatımla ilerlediği için detayları karıştırmanız olası.

Zebranın denizci, sırtlanın aşçı, Pi'nin kaplan ve annesinin orangutan olduğu bu hikayede aslında açlıktan deliren aşçının denizciyi öldürüp yediği ve onrasında ise Pi'nin annesini öldürdüğü gerçeğiyle tanışıyoruz.

Filmin başlarında her şeye korkuyla yaklaşan, içinde doğa sevgisi bulunan Pi’nin film sonlarına doğru katil olduğunu öğreniyoruz. Aynı zamanda Richard Parker bottan doğru indiğinde Pi bitkin halde görünüyor. Pi’nin göz yaşlarına boğulması arkadaşı gibi gördüğü Kaplan’a karşı beslediği sevgi sonrasında sevgisine karşılık bulamamasıdır.

Parker ile Pi aynı kişi görülebiliyor filmde, çünkü herkes kendi gerçeğini yaşıyor. Herkes kendi gerçeğini kendi yaşadığını var sayarsak film seyirciyi karışık bir ortamın içine sokuyor. Filmdeki detayların ve konunun anlaşılmaması da bunların içinde  doğal kalıyor.

Şiirsel anlatımda Pi’nin yanında bulunan yazarın film boyunca gösterilmesinin gerekli olup olmadığına  seyirciler karar versin. O kadar da önemli bir detay olduğunu sanmıyorum. Film derinlik temasını sinemaseverlere güzel sunuyor. 

Ang Lee, seyirciye adeta bir resital sunuyor. Gerek görselleriyle, gerek şiirsel anlatımıyla. 3D teknolojisiyle desteklenerek görsel bir ziyafete dönüştürmesi  ve sinemaseverlere aktarılmış olması sinema seyircileri için ayrı bir şans. 3D olarak izleyemediğimin pişmanlığını yaşıyorum. Sinemada izlememek benim için büyük kayıp oldu, izleyenlerse kendini şanslı saysın! Ang Lee’yi bu önemli yapıtından dolayı kutluyorum. İzlemeyenlere mutlaka izlemelerini öneriyorum.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Uzak Ufuklar (Far and Away)”

Bayan Arıza tarafından Mart - 24 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Sinema olaylarında bazı filmler var o kadar gereksiz yapım olmasına rağmen Oscar alıyor, kimi yapımlar var iyi iş çıkarsa da Oscar alamıyor. Mesele Oscar meselesi değil tabii. Herkesin aldığı Oscarlar kendine. Oyuncu, yönetmen, film her neyse Oscar aldığında değişmiyor gözündeki yeri. “Far And Away” romantik-komedi adı altında zihinlere kazınacak öyle bir film. Ara ara melodram da var.

Ahım şahım öyle abartılmasını doğru bulmadığım ama iyi iş çıkarılan bir film. Filmi izlerken Nicole Kidman’ın gençliğini görünce etkilememek mümkün değil. Tom Cruise da diğer kahramanımız filmdeki.

Hikâyemiz 1890’larda geçiyor. Kostümlerin ve mekânların en iyi şekilde ayarlandığını daha filmin başlarında fark ediyoruz.

Kahramanımız Joseph bir İrlandalı. Babasının ölümünden sonra anlaşmazlık içinde oldukları, tabutu taşırken evlerini yaktıkları Daniel Christie'ye karşı kin beslemektedir.  Ama işler yolunda gitmez pusuya düşer. Daniel Christie’nin kızı Shannon belalı, kaprisli, kendini yüksekte gören bir o kadar çıtır bir hatundur. Buradan Nicole Kidman’ın o dönemlerine aşık olmamak delilik olurdu.

Shannon’un Joseph’i yaralamasıyla mevzular birden el değiştirir. Shannon ev ortamından sıkılan bir süredir kaçmak isteyen biri, Joseph da aynı kafada olunca birlikte kaçmaya karar verirler. Bir nevi Shannon, Joseph’i kaçırmış olur. Amerika’da onları değişik bir hayat beklemektedir. Shannon, ilk başta Amerika’da istediği hayatı bulamaz. Zorluklardan geçerler.

Çok zor şartlar altında çalışarak para biriktirmeye başlarlar. Ne kadar memnun gözükmeseler de bunu yapmak zorundadırlar. Joseph, boksörlük yaparak, başka yerde 1 ayda çalıştığı parayı 1 gecede almaktadır. Joseph, Shannon’u kaldığı yere, boksör salonundaki ağır abilere kardeşi olarak tanıtır, sonra foyası ortaya çıkacaktır.

İkilinin böyle işlerde çalışmasının sebebi 1893'te düzenlenecek olan Oklahoma'daki meşhur arazi kapma yarışına katılmaktır. Babasının vasiyeti bir nevi Joseph için. Joseph ‘in arazi sahibi olmasını öldükten sonra vasiyet etmiştir.

Zor şartlarda Shannon ile sokakta kalmıştır, aç kalıp yemek yiyememiştir, Shannon vurulmuştur ama yeniden yolları kesişmiştir. Ve Shannon söyleyemediklerini yarışı birinci bitirdiklerinde Joseph’in öldüğünü sanıp söyleme cesaretini kendinde bulmuştur.

Filmde senarist hakkında çok söz söylenebilir. Tam bir “American dream” havası yaratılmış. Amerika yine güzel gösterilmiş, güzel hayaller, gerçekleşme umutları vb.  Kostümler, oyuncular, ama senaristin kafa karışıklığı. Bütçesi 30 Milyon Dolar’ı alan film, en kötülere verilen “Altın Ahududu Ödülü”ne “En Kötü Senaryo” dalında aday gösterilmiştir.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “In the Name of the Father”

Bayan Arıza tarafından Mart - 24 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Hükümetler…

Dünyadaki bütün hükümetler hemen hemen masum insanları katletmekle yükümlüdürler.  Bulamadıkları suçluları masumların üzerine yıkıp bir yol ararlar.

Sisteme karşı bir tokattır “In the Name of the Father”. Demokrasi çirkinlikleri adı altında yapılan, politik düzmecelerle ırkçılığın sembolünü gösteren bir resmidir. Sistemin işleyişine dair birçok ipucu veren Baba-Oğul ilişkisini iyi inceleyen ve Baba’nın bir “İsa” rolünde oynadığı politik film olarak da değerlendirilebilir.

Hikâyeye gelecek olursak; 70’li yıllarda İngiliz hükümeti yeni bir yasa çıkarır ve bu yasanın çıkmasından 2 gün sonra suçlu-suçsuz herkesi sorgular.  Filmdeki kahramanlarımızdan biri Gerry’dir.  Gerry “savaşma seviş modunda” takılan hippi özentisi, çalışmayan hayırsız bir evlattır. Aynı zamanda Gerry hırsızlık yapmayı seven haylaz biri olmakla da göze batmaktadır.

Babası pislikten uzaklaşması için teyzesinin yanına gönderir, orada da pis işlere bulaşır bir fahişenin evini soyar. O yıllarda İngiltere’de eylemler olur, bomba üstüne bomba yağar. Hiç beklenmedik bir gelişme sonrası Gerry ve ailesi terör eylemlerine yataklık etmekle suçlanarak kodese atılmıştır.

Gerry’nin tek suçu yanlış zamanda yanlış yerde olmasıdır. Suçu hırsızlık olsa da o suçtan dolayı içeri atılmaz. Bu suçsuzluklar karşısında polis “ terör yasasından” yararlanarak kurban olarak Gerry’i seçmiştir. Bu da aynı zamanda Gerry için zor günlerin olacağının ifadesidir. Ailesi başta olmak üzere arkadaşları 30 yıla kadar cezayla çarptırırlar.

Her biri suçsuz olmasına rağmen devlet tehdit yoluyla suçlu olduklarını itiraf ettiriyorlar kendilerine, bu da devlet için eski bir yöntemdir. Kafalarına silah tutmalar, “babanı öldürürüm” tehditleri her biri için tehlikeli bir yol olmuştur.

Gerry hapiste çoğu şeyi yapıyor. İsyana kalkışıyor, uyuşturucu kullanıyor, kavga ediyor. Artık yoldan çıkmış bir vaziyette umudunu kaybetmiş derece. Babasına da düşkün aynı zamanda. Babası, Tanrı’ya inanan o daha doğrusu bu şeylerle pek ilgisi olmayan bir portre çiziyor filmde. Babasının ağzından annesini özlediği sözleri düşmüyor, bir de “umarım bu hapishanede ölmem” sözleri.

Devlet tarafından babası da b.k çukuruna gidiyor. Babasının tuttuğu avukat sayesinde Gerry orada çıkacağı günü bekliyor. Bütün deliller farklı bir yola çıkmaktadır bu defa. Ama bir gerçek vardı ki Gerry’nin bu düzmece hükümet sayesinde kodeste kaldığı zaman dilimi. Gerry özgürlüğünü alırken hükümet ve yetkililerine şöyle seslenmektedir:

“Ben suçsuz bir adamım! Ben yapmadığım bir şey için 15 yıl hapis yattım! Babam, yapmadığı bir şey için bir İngiliz hapishanesinde gözlerimin önünde öldü! Ve bu hükümet hâlâ onun suçlu olduğunu söylüyor! Onlara bir çift sözüm var babamın suçsuzluğu kanıtlanıncaya kadar, bu davadaki herkesin suçsuzluğu kanıtlanıncaya kadar, suçlu olanlar adalet önüne çıkarılıp cezalandırılıncaya kadar, babam adına ve gerçek uğruna mücadelemi sürdüreceğim!”. (Gerry Conlon)

Hükümetlerin ne tür oyunlarla insanları kuklaya çevirdiğinin portesidir “In the Name of the Father”. Ayrıca Baba ve Oğul ilişkisine değinilmesi takdire şayan. Filmde arada Bob Dylan çalınması da güzel. İzlenilmesi önerilir.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Yeşil Yol”

Bayan Arıza tarafından Mart - 24 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Yeşil Yol…Kimilerinin saplandığı kara delikten çıkamayacağı ağzı kokuşmuş gardiyanların kötü davrandığı düşündüğü bir yer. Tam bir hayat dersi veren, fare ve bir mahkumun nasıl dost olacağını, gardiyanların idam sehpasında olan bir mahkuma nasıl davranılması gerektiğinin bir portres…İstediğiniz kadar tanımlama getirebilirsiniz.

1999- 2000 yıllarında usta kalem Stephen King’in romanından sinemaya uyarlanarak döneme damga vurmasıyla da ünlüdür. Film başlarda huzur evi görüntüsüyle hikâyeye giriyor. Hikâyedeki adam Paul Edgecomb. Paul, diğer gardiyanlara mahkûmları seven, onlarla konuşan aynı zamanda idrar yollarında sorunu olan biridir.

Edgecomb'un hapishanedeki görevi, hücrelerinden alınan idam mahkûmlarını, elektrikli sandalyenin bulunduğu ölüm odasına kadar olan bir millik yeşil yoldan götürmektir. O kadar çok mahkûmu elektrik sandalyeye götürürken rahat tavırlar sergileyen Paul aynısını John Coffey karşısında gösteremez.

Coffey, iri cüsseli bir herif olarak sinemaseverlere sunulur. Coffey, ürkütücü görünümünün yanında ince, kırılgan, hassas, insanlara yardım etmeyi seven, doğa üstü güçlere sahip olan, karanlıktan korkan,  kalbi iyilikle dolu, hapishanedeki gardiyan ve birçok kişiye yardım ederek oradakilerin takdirini kazanmış biridir.

Coffey, iki küçük kızı öldürmek suçundan idama mahkûm olmuştur. Hapishanede iki deli belirir. Biri fareyle dost olan Dell’in parmaklarını kıran, Dell’ın idama mahkûm olduğu anda Dell’i işkenceye maruz bırakan kötü gardiyan Percy, diğeri de durmadan şarkı söyleyen eşcinsel vari sözleriyle kameranın karşısına çıkan deli mahkum.

Deli mahkûm Coffey’ın ellerini tuttuğu anda Coffey ne kadar kötü biri olduğunu okumuştur. Etrafa işiyor, odasını dağıtıyor, aldığı çikolatayı yiyip ağzında biriktirip gardiyanın suratına doğru püskürtüyor.

Böyle üstün yeteneklere sahip biri olan Coffey yakın zamanda ikisini karşılaştırmıştır. Bu da mahkûmun ölümüyle sonuçlanmıştır. İlk başlarda doğa üstü yeteneklere inanmayan gardiyanlar zamanla Coffey’ın güçlerine inanmaya başlamışlardır, tümor yüzünden bir kadını iyileştirip takdir kazanmasına sebep olmuştur.

Zamanla Coffey’ın idamının yaklaşması hapishanedeki gardiyanları üzmektedir. Coffey’e son isteği sorulur. Hapishane duvarları her zaman kötü insan porteleriyle sunulur insanlara ama Yeşil Yol’da daha çok Paul ve Coffey üzerinden sunuluyor sinemaseverlere. Edgecomb, yıllar boyunca sayısız idam mahkûmu nakletmesine rağmen hiçbir idam kendisini Coffey’nin idamı kadar etkilemez.

Filmden Replikler:

 * Yeşil Yol’da olan Yeşil Yol’da kalır, her zaman böyledir.

 * – Senin için yapabileceğimiz bir şeyler olmalı. İstediğin bir şey olmalı.    – Hiç sinema filmi görmedim.

 * Yoruldum, patron. Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum. Yanımda hiç arkadaş olmamasından yoruldum. Nereye gideceğimizi, nereden geldiğimizi söyleyecek biri….En çokta insanların birbirine kötü davranmasından yoruldum. Her gün dünyada hissettiğim ve duyduğum acılardan yoruldum. Çok fazla var, sanki her an için kafama cam parçaları batıyor. Anlıyor musun?

* – Sence, bir insan, yaptıklarından gerçekten pişmanlık duyarsa en mutlu olduğu zamana geri dönüp sonsuza dek orada yaşar mı? Orası cennet olabilir mi?   – Ben de buna inanıyorum.

* Geceleri yatakta hep onu düşünüyorum ve bekliyorum. Sevmiş olduğum ama ölen insanları düşünüyorum. Güzelim Jan’ı ve onu nasıl yıllar önce kaybettiğimi düşünüyorum. Ayrıca her birimizin Yeşil Yol’da kendi hızımızla ilerleyişimizi düşünüyorum. Fakat bir düşünce var ki geceleri beni uyutmuyor: Bir farenin bu kadar uzun yaşamasını sağladıysa benim daha ne kadar zamanım var? Her birimizin bir ölüm borcu var. İstisnalar yok. Fakat Tanrım, bazen Yeşil Yol çok uzun görünüyor.

 “Yeşil Yol” pek çok sinemasevere ilham verdi. TRT-1, Cine-5 gibi kanallarda defalarca tekrarı sunuldu.  Esaretin Bedeli filminin de yönetmenliğini yapmış olan Frank Darabont  “Yeşil Yol” filmiyle pek çok sinemaseverin takdirini kazandı. Yeşil Yol’u defalarca çeşitli kanallarda izlemiş biri olarak siyahî rolünü başarıyla oynayan, sinemaseverlerin içini burkan Michael Clarke Duncan’ı saygıyla selamlıyorum…

Cem Kurtuluş’tan Paylaşım: “Dinçer Çekmez”

Bayan Arıza tarafından Mart - 14 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Değerler bir bir gidiyor Yerini dolduranlarsa olmuyor! Gerçek sanatlarıyla tarih yazmış olanlar gidiyor en acısı. Bunlardan biri de Dinçer Çekmez.

70’li yıllara damgasını vurdu Daha çok Kemal Sunal’la ortalıkta göründü Özellikle Kemal Sunal’la birlikte Şark Bülbülü, Tarzan Rıfkı, İnek Şaban, Şaban Askerde, Süt Kardeşler, , Şabanoğlu Şaban, Atla Gel Şaban gibi filmlerde rol aldı. Biz de O'nun yanında tanıdık gördük Mafya, kabadayı (Kadırgalı Eşref) tiplemesi rolünde de çok oynadı “O kadar" ve "Mazlumu getirin bana” sözüyle akıllara kazındı Tiyatro alanında oyunlar oynadı

Bizi biz yapan değerler kayboluyor Yok oluyor Ama onların yerine gelenler o boşluğu dolduramıyor O boşluk bir çığır açıyor Kimse ismini bilmiyordu belki de Ama o oynadığı filmlerle akıllara kazınmıştı Girdiği akıldan çıkacağı da sanılmasın! Gerçek sinema emekçileri bir bir gidiyor Önce Metin Serezli, şimdi de Dinçer Çekmez.. Umarım boşlukları doldurulur da sinema sektörü öksüz kalmaz! O da Mazlum’un yanına gitti şimdi Kemal Ağabey'e selam söyle Dinçer Ağabey…

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Full Metal Jacket”

Bayan Arıza tarafından Mart - 14 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Savaş…

Bunun hakkında türlü türlü şey uydurabilirsiniz. Dünyadaki savaşların çıkarları ölen askerler üzerinden sağlanıyor, büyük patronlar köşeyi dönüyordu. Bir p.rno misali savaş da askerleri farklı pozisyonlara sokabiliyordu. Dünyadaki büyük savaşlardan biri de Vietnam Savaşı. Şu ana kadar Vietnam savaşı hakkında çok şey yazıldı, çizildi, filmleri çekildi ama bu film kadar etkili olanı yok.   “Full Metal Jacket”, Stanley Kubrick gibi deli ve psikopat bir herifin ürünü. “Full Metal Jacket” filmine gelene kadar diğer klas filmleri de var. A Clockwork Orange, The Shinning vb. filmlerde de klasını konuşturmuştur Kubrick.

Bir savaş filmi bu kadar ayrıntılı işlenmemişti belki de. Bu kadar vurgulayıcı, sıradışı. Filmdeki mevzular iki bölümden oluşuyor. Birinci kısımda Kubrick, askerlerin eğitimlerini kahramanımız Hartman üzerinden anlatıyor. Uzman Çavuş Hartman askerlerin eğitiminden sorumlu olan kişi. Küfür eden, acımasız, nefretini askerlere yayan, aşağılayan, disiplinli biri. Askerleri zorlayabildiği kadar zorluyor, hayvanca aşağılıyor. Askerlerin buna karşı tavrı sadece “Sir, Yes Sir”den ibaret. Eğitimleri boyunca askerlere bir hiç olduğunu gösteriyor Hartman. Herkesi aynı kategoride değerlendiriyor, herkese karşısında bir hayvan gibi davranıp birer birer hepsini psikolojik olarak hiçleştiriyor.

Diğer bir kahramanımız Uzman Çavuş Hartman tarafından aşağılamalara maruz kalan Er Pyle. Bütün askerler aşağılamalara maruz kalıyor ama Er Pyle farklı bir noktada. Şişman olarak dalga geçilen bir tip, eğitimde sorunlar çıkarıyor, ama sonrasında işi çözüyor. Eğitimdekilerin sevgilileri yok, dostları yok, arkadaşları yok, tek kendine arkadaş edinecekleri “Tüfekleri” oluyor. Er Pyle zamanla kafayı sıyırıyor ve Uzman Çavuş Hartman’ın kafasını tüfekle delik deşik ediyor, sadece onun değil kendi ağzına tüfeği dayayarak da bunu yapıyor. Yapmadan önce tüfeğiyle antrenman yapıyor ve şunları söylüyor.

“Bu benim tüfeğim.  Bir sürü tüfek var ama bu benim.  Tüfeğim benim en iyi dostumdur.  O benim hayatımdır.  Ben onun efendisiyim, hayatımın efendisi olduğum gibi.  Ben olmadan tüfeğim hiçbir işe yaramaz.  Tüfeğim olmadan ben de hiçbir işe yaramam.  Tüfeğimi iyi kullanmalıyım.  Beni öldürmeye çalışan düşmanımdan daha iyi ateş etmeliyim.  O beni vurmadan ben onu vurmalıyım.  Vuracağım da.  Tanrının huzurunda bunun için ant içiyorum.  Tüfeğim ve ben yurdumun bekçileriyiz.  Düşmanın efendisiyiz.  Hayatımızın koruyucusuyuz.  Öyle de olacak…  Ta ki düşmanlar ölüp barış sağlanıncaya kadar.”

Er Pyle yumuşak biri olmasına rağmen filmde sonrasında savaşın getirdiği psikolojiyle nasıl psikopat biri hale geleceğini bu sahnede bize gösteriyor.

Er Pyle’nın kendi tüfeğini ağzına dayadığı sahneyle birinci bölüm bitiyor. Bu defa savaş anılarını anlatan kısma geçiliyor. İkinci bölümde “Öldürmek bu kadar kolay mı olur" diye Kubrick bizlere sorgulatıyor bu durumu. Birinci bölüme göre ikinci bölüm daha sönük kalabilir izleyenlere göre. Askerlerin psikolojik durumlarından, öldürmenin bu kadar kolay olduğunu hissettirmesi filmi etkileyici kılıyor.

Filmde askerin miğferindeki "Born to Kill / Öldürmek için doğmuş" yazısının bulunması ve yanında barış amblemi bulunması birçok yönden mesaj niteliği taşıyor. Askerlerin yaşamak için öldürmeleri gerektiğini film sonuna kadar bize hissettiriyor. Filmde öldürmek istemeyenlerin ağzından şu sözler dökülüyor.

– 157 kızıl öldürdüm. 50 tane de manda. Bunlar resmi rakamlar. – Kadın ya da çocuk var mı? – Bazen. – Bir kadını ya da çocuğu nasıl öldürebilirsin? – Çok kolay. Biraz öne ateş ediyorsun.

Filmde aynı zamanda Kubrick’in gazetecilere, fotoğrafçılara yer vermesi de takdir edilesi. Film “Yaşamak için öldürmek mi gerek” sorusunu sinemaseverlere sorgulatıyor. Oyunculuklar, geçişler ve patlama sahneleri ile göz dolduruyor. Filmin 1987 yapımı olduğunu düşünürsek film savaşın acımasız taraflarını sinemaseverlere göstermekten çekinmiyor. Askere gidenler veya gitmeyenler için bile Kubrick bu filmle savaş atmosferine sokuyor.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Masumiyet”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 6 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Masumiyet, kazanılan mı kaybedilen mi ? Onlarınki bir kayıp mı bir kazanç mı? Doğru dürüst yaşamaları mı? Dalaverelerle değişik yollardan iş yürütmek mi? Ya da birbirlerine duydukları aşkı temiz yaşadıkları mı Masumiyet?  Bir kadının bekareti mi? Suçsuz bir adamın idama götürülürken oradaki hali mi? "Masumiyet"  filmi bize türlü türlü sorular sorduruyor.

Zeki Demirkubuz yine kafa karıştırıyor. Demirkubuz, maddi kayıplardan uzak filmleriyle tanınır. 80 darbesinden dolayı 3 yıl hapis yatmış biri kendisi. Bir de o dönemin kuşağına inceden değinmek gerekir. 1990’lı yılların Türk sinemasının en önemli özellklerinden biri maddi kaygılardan uzak olmasıdır. Kısıtlı bütçelerle müthiş işler çıkarılan dönemdir 90’lı yıllar.  

Filmin hikâyesi Yusuf karakterinin gözünden anlatılıyor bize. Yusuf, en yakın arkadaşını vurmuş, 10 yıl hapse mahkum edilen, sessiz, sakin, gardiyanlar ve müdür tarafından sevilen bir karakterdir.

Sokaklarda aylak aylak gezer, otelde yaşamaya başlar. İçerden çıktığında ne kalacak bir yeri vardır, ne de çalışacak bir işi. 

Otelde kaldığı ilk gün Çilem’e rastlar. Çilem’e rastladığı gün Çilem’i ateşler içinde görünce  hastaneye götürür. “Kader“ filminde görülmeyen  Uğur’un çocuğu bu filmde gösterilerek izleyiciye ipucu vermektedir.  Yardım ettiklerini duyan Uğur ve Bekir ile tanışması böyle olur. “Kader” de bize gösterilen Bekir’in gençlik dönemi, Masumiyet’teki ise olgunluk dönemi.

Bekir, pavyonlarda Uğur’a yardım eden, onu gözleyen, peşinden ayrılmayan, kıskanan, kafayı tırlatmış, içip içip gezen, Uğur’dan başka gözü kimseyi görmeyen serserinin tekidir.  Zaten sonrasında kafasına sıkarak intihar etmiştir. Bunların mevzusu eski epey.  Zincirleme olaylar. Hepsi birbirine aşık. Saplantılı aşkların esiri olmuşlar adeta. Kafasına sıkacak kadar deli biri Bekir.

Uğur, geçimini şarkıcılık yaparak kazanıyor, or.spuluk yapıyor, ağzı bozuk, erkeklerin masalarına gidiyor. Geceleri eve geç geliyor, Bekir de içip içip sızıyor. Olan küçük kıza oluyor. Mevzular böyle gelişiyor.

“Or.spuyum ben Or.spu” sahnesi görülmeye değer. O sahnelerde Derya Alabora ve Haluk Bilginer oyunculukların dibine vuruyor. Sahne devam ederken Bekir’in “Bana da vereceksin “  sahnesi görülmeye değer. Mevzular sadece bu kadar değil. Yusuf ve Uğur’un ortadan kayboldukları akşam içip içip otele gelen Bekir ‘in her yere sataşması, Uğur’un odasına çıkması öncesinde “Abinin .mına k.yayım” repliği de aynı klaslıkta.

Gel zaman git zaman Yusuf, Uğur’la her yere gidiyor. Bekir’in yarım kalan işini devam ettiriyor. Rakının açıldığı, ikisinin dertleştiği sahne de oldukça iyi. Haluk Bilginer inceden giriyor, ayarı verdikçe veriyor. Uğur’la geçmişlerini anlatıyor, o saplantılı aşkı Kader filminde daha çok görüyorsunuz. “Masumiyet” te mevzu Yusuf üzerinden geçiyor.  Bekir’in  Yusuf‘a Uğur’u anlattığı bölüm şöyle:

“Bu kaltakla aynı mahallede büyüdük. Mevlanakapı’da. Babası zabıtaydı. Alkolik hasta bir adamdı rahmetli, erkenden de gitti zaten. Bu anasıyla yoksul, perişan. Bizim tuzumuz kuruydu, hacı babam yapmış bir şeyler. Bir de Zagor vardı. Bizim eski evin kiracısının oğlu. Babası filmciydi  Yeşilçam’da. Cepçilik, arpacılık, her yol vardı itte. Ama sevimli, yakışıklı oğlandı. Bizimkine aşık etmiş kendini. Ben efendi oğlanım, okul mokul takılıyorum o zamanlar. Öylece büyüdük gittik işte. Ne bok varsa? Hep askerliği beklerdim. Dört sene kaldı, üç sene kaldı. Sonunda o da geldi gittik. Bizde de herkes bunu bekliyormuş; gelir gelmez yapıştılar yakama. Ev düzüldü, kız bulundu, çeyiz falan filan…Nikahlandık. İki taksi bir dükkan verdi peder. Dükkanda koltuk moltuk satardım. Bir gün bu or.spu çıkageldi. Hiç unutmam, görür görmez cız etti içim. Böyle basma bir etek dizine kadar, çorap yok, üstünde açık bi bluz, saçlar maçlar…Pırlanta anlayacağın. Şunun bunun fiyatını sordu, dalga geçti benimle. Kanıma girdi o gün. Tabii taktım ben bunu kafaya. Ertesi gün bir soruşturma… dediklerine göre yemeyen kalmamış mahallede. Ama asıl Zagor’a kesikmiş. Zagor‘da kaftiden içerde o sıra. Bir gün, süslenmiş püslenmiş; zırt geçti dükkanın önünden. Yazıldım peşine. Tuhafiyeciye gitti, pastaneden çıktı; minibüs otobüs, geldik Sağmalcılar’a; benim içimde bi sıkıntı. İşi anladım tabii: Zagor’u ziyarete gidiyor. Bi tuhaf oldum, piçi de kıskandım. Uzatmayalım çaresiz evlendik ötekiyle. O ara Zagor içerden çıktı. Sonra bir duyduk; kaçmış bunlar. Altı ay mı bir sene mi; kayıp. Hep rüyalarıma girerdi or.spu. O gün dükkana gelişini hiç unutamadım. Benimkine bile dokunamaz oldum. Sonra bir daha duyduk ki iki kişiyi deşmiş Zagor: biri polis, ikisinin de gırtlağını kesmiş. Karakolda beş gün beş gece işkence buna. Arkadaşlarının öcünü alıyorlar. Kaltağa da öyle…Önce “öldü” dediler Zagor’a, sonra komalık. Ankara’da oluyor bunlar. Bizimki bir gün çıkageldi mahalleye. Zagor içerde, en iyisinden müebbet. Bir sabah dükkana geldim, baktım bu oturuyo. Önce tanıyamadım. Anlayınca içim cız etti. Cız etti de ne? Tornaya değmiş gibi oldu. Çökmüş, zayıflamış, bembeyaz bir surat. Ama bu sefer başka güzel or.spu. Oranın şarkıları gibi. Kalktı böyle, dimdik konuşmaya başladı. Dedi “para lazım”, çok para. Zagor’a avukat tutacakmış. “İlerde öderim” dedi. Esnafız ya bizde, “nasıl?” diye sormuş bulunduk. “Or.spuluk yaparım” dedi, “istersen metresin olurum”. İçime bir şey oturdu ağlamaya başladım, ama ne ağlamak…işte o gün bugünden beri bu or.spuyla tam yirmi yıl geçti. Uzatmayalım, Zagor’a müebbet verdiler. ama rahat durmaz ki piç! Ha birini şişledi, ha firara teşebbüs; o şehir senin bu şehir benim, cezaevlerini gezip duruyor. Or.spu da peşinden. Sonunda dayanamadım: ben de onun peşinden. Önce dükkan gitti, ardından taksiler. Karı terk etti, peder kapıları kapadı. Yunus gibi aşk uğruna düştük yollara. İş bilmem, zanaat yok. Bu durmuyor hiç. İlk yıllar ufak kahpeliklere başladı, sonra alıştı. Gözünü yumup yatıyor milletin altına. “Gel dönelim” diye çok yalvardım. “Evlenelim”, pederi kandırırım, Zagor’a bakarız: yok. kancık köpek gibi izini sürüyor itin. N’aptı buna anlamadım. Kaç defa dönüp gittim İstanbul’a. Yeminler ettim. doktorlar, hocalar kâr etmedi. Her seferinde yine peşinde buldum kendimi. Bir keresinde döndüm, biriyle evlenmiş bu, hamile. Beni abisiyim diye yutturduk herife. Nedense rahatladım, “oh” dedim, kurtuluyorum. Bu da akıllanmış görünüyor. Yüzü gözü düzelmiş, “çocuk” diyor başka bir şey demiyor. Sinop’ta oluyor bunlar. Ben de döndüm İstanbul’a. Doğumuna yakın, Zagor bir isyana karışıyor gene. Hemen paketleyip Diyarbakır Cezaevine postalıyorlar. Çok geçmeden bizimki depreşiyor gene; o haliyle kalk git sen Diyarbakır’a, üç gün ortadan kaybol…Herif kafayı yiyor tabii. Dönünce bir dayak buna: eşek sudan gelinceye kadar. Kızın sakatlığı bu yüzden. Sonra çocuğu doğuruyor. Uzun zaman anlaşılmamış. ortaya çıkınca bi gece esrarı çekip takıyor herife bıçağı. Çocuğu da alıp vın Diyarbakır a, Zagor’un peşine. Allah’tan herif delikanlı çıkıyor da şikayet etmiyor. Ben o ara İstanbul’da taksiden yolumu buluyorum. Epey bi zaman böyle geçti. Yine her gece rüyalarımda bu. Zagor’un Diyarbakır Cezaevinde olduğunu duymuştum o sıra. Bir gece bir büyükle eve geldim. Hepsini içtim. Zurnayım tabi. Bir ara gözümü açıp baktım: karlı dağlar geçiyor. Bir daha açtım, başımda bir çocuk, “kalk abi, Diyarbakır’a geldik” diyor. Baktım, sahiden Diyarbakır‘dayım. Bi soruşturma. Kale mahallesi vardır oranın, bir gecekonduda buldum, malımı bilmez miyim? görünce hiç şaşırmadı. Hiçbir şey demedik. O gece oturup düşündüm. “oğlum Bekir” dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi. O gün bugün usul usul yürüyorum işte.”

Bekir öldükten sonra Yusuf , Uğur’la şehir şehir gezmiştir. O da Bekir gibi saplantılı bir aşka girmiştir. Uğur’a aşık olduğunu söylemiş, karşılığını alamamıştır. Uğur, 20 sene Bekir’in her türlü yolu denediği türlü türlü şeylerden bahsetmiştir, her boku anlatmıştır. Uğur’un or.spuluk yaptığı, şarkı söylediği yere polis baskın yapmıştır.

Hem Uğur hem Yusuf’u içeri alınmıştır. İfade verirler. Uğur bir süredir ortalıkta olmadığı için Yusuf’u yeniden polisler almıştır. İşkence sebebiyle parmakları kanamıştır. Ama aşık olduğu kadını satmamıştır. Yusuf, son çare olarak  Çilem’i alıp mahkum arkadaşı Orhan’ın verdiği İstanbul’daki adrese iş bulmak için gelir. Orhan’ın babasını bulan Yusuf içeri girdiğinde Orhan’ın kefene sarılmış bedeniyle karşılaşır.

Yusuf, Çilem’i alıp Uğur’un söylediği otele gider. Sonra bir telefon gelir, yerlerini değiştirirler. Uğur ortalarda yoktur kayıptır. Sonrasında gerçek ortaya çıkar.  Uğur, Yusuf‘a  adres vermesine rağmen dediği adrese gelmemiştir . Niye gelmediği televizyonda yayınlanan haberde anlaşılır; Uğur ve Zagor öldürülmüştür.

Yusuf, son çare olarak mahkum arkadaşı Orhan’ın verdiği adrese iş bulmak için gider. Orhan’ın babasını bulur ve babası Yusuf’a sarılır. Yusuf içeri girdiğinde Orhan’ın sarılmış bedeniyle karşılaşır. Orhan’ın resmi bir köşede durmaktadır. Bu Zagor’un kendisidir. Ve kamera, resime odaklanmıştır. Filmin sonunda Samuel Beckett satırlarıyla karşılaşırız:

“ Hep denedin, hep yenildin.

 Olsun, gene dene gene yenil, daha iyi yenil “

Film hakkında Tespitlerim

–       Haluk Bilginer ve  Derya Alabora’nın mükemmel oyunculukları,

–       Pisliklerin ortasında dolanan Yusuf’un masumiyetinden bir şey kaybetmemesi ve Güven Kıraç’ın bu rolü başarıyla oynaması takdir edilesi,

–       Filmde Masumiyet’e dair bir şey varsa “Çilem” karakteridir bu. Sessiz, sakin küçük kız. Sadece televizyon karşısında vaktini geçiren bir kız.

–       Filmde tamamlayacağımız o kadar yer var ki puzzle gibi adeta. Doldurdukça bir açık çıkıyor. Demirkubuz yine yapacağını yapıyor izleyiciye.

–       Mekân: Ucuz ve harap bir otel; Demirkubuz kamerayı konuşturuyor, açılar ve çerçevelerle bunu sinema izleyicisine gösteriyor.

“Masumiyet” filminde Haluk Bilginer “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü almıştır.

Pisliklerin gölgesinde masumiyet arasındaki ince bir çizgi…Bir yanda masumiyetini koruyanlar, bir yanda inandığı sevgi uğruna masumiyetini çiğneyenler. Halen izlememişseniz izlemeniz önerilir. Bir Demirkubuz klasiği… 

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Kadın Kokusu

Bayan Arıza tarafından Ocak - 31 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Yönetmen: Martin Brest Oyuncular: Al Pacino, Chris O'Donnell, James Rebhorn, Gabrielle Anwar, Philip Seymour Hoffman Tür: Drama Yapım Yılı: 1992 (157 dk)

"Eğer takım yenilirse, liderlik ruhu ölür; çünkü liderleri yaratanlar, nasıl liderler yarattıklarına asla dikkat etmiyorlar.” (Frank Slade)

Ruhunu satmak;  beş para etmez bir olaydır. İspiyonlamak da bu kategoriye girer ve ne zaman başı belaya girse insan kendini birini ispiyonlarken bulur. Kendi kendine, kendini alt edemez, başkasını alt etmek için  plan hazırlar, tuzak kurar, onun kuyusunu kazmak için her yolu dener. Bu da kendi sonunu hazırlar. Kimse tarafından sevilmez ruhunu sevmeyen, takım ruhunun eşsiz bir parçasıdır. Kurduğu o kuyuya kendisi düşer insan.

Kelimelerin kıfayetsiz kaldığı anda benim aklıma her zaman bir Al Pacino filmi gelir. Bu filmlerden biri de “Kadın Kokusu” (Scent of a Woman)’dur. Al Pacino bu filmde emekli olmuş kör bir albayı kendi dünyasından izleyicilere sunmaktadır. Ayrıca Al Pacino bu filmle "En İyi Oyuncu" ödülünü de almıştır.

"Hayatım boyunca bacakları değil elleri boynuma dolanan bir kadın aradım" cümlesiyle hafızalara kazınan filmde Al Pacino "Oyuncu nasıl olmalı?" sorusunu bize hem sorduruyor, hem de oyunculuğun dibine vuruyor. 

Filmin hikâyesi, bir kolej öğrencisi olan Charlie’nin “ruhunu satıp satmaması” üzerinde dönüyor. Charlie burslu bir öğrenci, kendi ortamını seviyor, çocuk yaşta biri. Okuduğu kolejde paraya ihtiyacı olduğu için bir iş buluyor. Albay Frank’a bakmak için  işe alınıyor. Albayla seyahate çıkıyor, onun çılgınlıklarına katılıyor, ukala tavırlarına katlanıyor, beraber içiyorlar, beraber dertlerini birbirlerine anlatıyorlar, tam bir dost mevzusu geçiyor aralarında.

Charlie ile çıktığı seyahatte Frank’in kadınları kokusundan tanıması Charlie’yi şaşırtıyor. “Cennetin anahtarı olarak kadınların bacaklarını görmesi, v.jina ve m.meler üzerine mevzuyu geliştirmesi” filmdeki klas sahnelerden biri.

Frank Slade, uçak sahnesinde yanına yaklaşan kadının hangi parfümü kullandığı, isminin ne olduğu, neleri sevdiklerini bilmektedir. Charlie  kadınlara uzak biridir. Frank, uçakta  Charlie’ye ders vermektedir.  Frank o esnada kadınların bacaklarından, göğüslerinden, dudaklarından bahsetmektedir ve repliklerden biri şudur:

“Dudaklar; senin dudaklarına değince sanki çölü geçtikten sonra içtiğin güzel bir şarabın ilk yudumuna benzer.”

“Kadınlar…Kim yaratmış onları, Tanrı lanet olası bir dahi olmalı. Saçlar…bukle dolu saçların arasına kafanı gömdüğün zaman sonsuza kadar orda kalabilirsin. Dudaklar…Dudaklarına değince çölü geçtikten sonra içtiğin şarabın ilk yudumuna benzer. M.meler…ooww..gözlerinin önündeki meme başları. ister büyük ister küçük olsunlar, deniz feneri gibidirler. Bacaklar…ister Antik Yunan heykelleri gibi ister tahta çubuklar gibi olsun, aralarında ne var? Cennetin anahtarı…”

Frank Slade’ın “Tango” sahnesinde döktürdüğü  sahne görülmeye değer. Bu dans karşısında seyirciler de büyülenmiştir. Frank, dans ettiği kadına yaklaştığında Onu kokusundan tanımıştır.

Frank, ölümü kafasından atamayan, çılgınlıktan kaçmayan kaçık herifin teki olmasını “Ferrari” sahnesinde bizlere göstermektedir. Yolda memurdan ceza yemesinden kıl payı kurtarmıştır kendini, yanındaki dostunu da bu kadar hızlı olduğu için korkutmuştur. Frank, ölümü kafasından atamayan kaçık bir herif olsa da Charlie’nin Frank’ın hayatına kattığı anlamla Frank’ın hayatı değişmiştir.

Charlie, Frank’a bakıcılık görevini tamamlamış, okula dönmüştür. Yapmadığı bir suçtan dolayı okulda mahkemenin karşısına çıkmaktadır. Veli olarak çok sevdiği dostu Frank gelmiştir. Liderlik ruhunu Al Pacino o sahnede bizlere göstermiştir. Salondaki herkes “Frank Slade”  konuşunca sessizliğe gömülmüş, saygı duruşuna geçmiştir.  Mahkeme salonunda Frank Slade’in konuşma yaptığı sahnede Frank, ruhunu satmayanlardan, sistemin kölesi olanlardan, arkadaşlarını ispiyonlamayanlardan dem vurmuştur.

Karanlıktan dolayı önünü göremeyen Frank Slade, Charlie ile birlikte hayatın güzelliklerini görmeye başlamıştır. Ukala, kendini beğenmiş, bencil bir herif olan Frank artık çocuklara sert davranmamaktadır. Bu tablo filmin sonu olmakla birlikte Frank Slade’ın ölmediğinin ve her şeyin iyiye gittiğinin resmidir.

Filmden Bazı Replikler:

* Eğer takım yenilirse, liderlik ruhu ölür; çünkü liderleri yaratanlar, nasıl liderler yarattıklarına asla dikkat etmiyorlar.” (Frank Slide)

* Tangoda hata olmaz. Hayat gibi değildir, basittir. Bu yüzden tango harikadır. (Frank Slide)

Filmin Artıları ve Bazı Tespitler:

v  Filmde bazı ayrıntıların da gözden kaçırılmaması gerekir.  Şükran günü yemeğine dostu Charlie ile katılması, yemekte sinirlerine hakim olamayıp gözlerinin dolması vb.,

v  Frank Slade’ın okulda  “Manifesto” okuyor gibi yaptığı konuşma ve okuldakilerin Frank Slade’ı alkışlıyor olması,

v  Uçak sahnesinde Charlie’ye ders vermesi,

v  En görülmeye değer sahnelerden biri “Kör bir adam nasıl tango dersi verir?” sorusunu izleyiciye göstermesi,

v  Al Pacino bu filmiyle oyunculuğun dibine vurmuştur, “Kör” bir adamı oynamasıyla bütün sinema severler tarafından alkışlanmıştır.

v  Film bize aynı zamanda “Bukowski” havası yaşatmıyor değil.