Film’ kategorisi için Arşiv

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Message in a Bottle”

Bayan Arıza tarafından Kasım - 7 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Canı yanan insanlar içine kapanır. Sessizliğe gömülür. Sessizliği bozmak zordur. Kendi denizinde, kendi adalarında yaşarlar yalnız başına, ama kıyılara saplanırlar. O kıyılardan çıkamayacaklarını iyi bilirler. Rotalarını şaşırmışlardır, ki artık geriye rota da kalmamıştır. Yüzlerindeki kırışıklığı insanlar çözemese de yoluna bir şekilde devam eder. Basit numaralar yapamazlar, ki bu işte becerikli değillerdir.

Gece gece kafam bozulmuş bir şişe 35'lik votkayı bitirip ikinciye geçmiştim ki aklıma "Message in a bottle" adında bir film geldi. Votkanın etkisi kendini o kadar da göstermemişti. Karanlık çöktüğünde karanlık bir oda içinde filmi izlemeye başladım diyerek kısa özet geçeyim sinema severlere ve okuyuculara…

Film hakkında bilgisi olmayanlar için; Nicholas Sparks’ın romanından uyarlanmıştır film. Türkçe’ye "Denizden Gelen Mektup" olarak çevrilmiştir. Yönetmenliğini Luis Mandoki’nin yaptığı 1999 yapımı Kevin Costner filmi olarak kayıtlara geçmiştir. "Denizden Gelen Mektup" adlı kitapta şu alıntıya yer verilmektedir:

"Yağmur yağmaya başlamadan birkaç saat önce, ılık bir yaz akşamında şişe tekneden denize atılmıştı. Bütün şişeler gibi bu da kırılgandı ve yerden biraz uzaktan bırakıldığı takdirde kırılabilirdi. Ama, tıpkı bu şişede olduğu gibi, denize ağzı iyice kapatılıp bırakıldığında, insanoğlunun tanıdığı denize en dayanıklı nesnelerden biri haline geldi. Artık fırtınaları veya tropik kasırgaları güvenle aşabilir, en tehlikeli akıntılarda sağ salim ilerleyebilirdi. Gerçeği söylemek gerekirse, verilen bir sözü yerine getirmek için yazılıp içine yerleştirilmiş mektup için olabilecek en iyi yuvaydı."

Filme gelecek olursak; eşini kaybetmenin acısıyla yaşayan bir adamın aşkını yıllar geçse de nasıl yaşattığını anlatmaktadır.  Balıkçı bir babanın oğlu olan Garret kendi adasında yaşayan tekneyle ilgilenen, sessizliğin izinden giden biridir. Therasa’nın hikâyesi de bunun dışında gelişir. Yalnız başına tatile çıkan Theresa, bir gün ıssız sahilde dolaşırken kumların üzerinde bir şişeye rastlar. Şişenin içinde son derece samimi bir dille yazılmış çok dokunaklı ifadelerle dolu bir mektup vardır.

Bu mektup kendisini çok etkilemiştir ve Therasa bu mektubun izinden gitmektedir, aynı zamanda Theresa araştırmacı gazetecidir. Bunları yazan Adam bahsettiğimiz gibi Garret Blake’tir. Bunu amansız yolcuğun sonunda bulur ve bir aşk hikâyesi böylece başlamış olur. Ama kesinlikle tekrarlanan aşk filmlerinden biri değildir.

Kendini gazeteci olarak tanıtan Theresa, ki öyleydi sonrasında kendini Garret’e kaptırır. Bu Garret için de sürpriz olmaz. Her ne kadar Garret her daim Catherine’dan bahsetse de, zamanla bu da kaybolacaktır. Theresa kısa süren yolculuğun ardından eve dönmek zorundadır, ama Garret ile ilişkileri devam edecektir.

Garret, Therasa’yı ziyaret etttikten sonra ilişkileri daha da güçlenir, Garret aynı zamanda Theresa’nın oğluyla da iyi ilişkiler kurmuştur. Garret, aradığı huzuru Therasa’da bulmuştur ama sonrasında işler kötüye gider. Çünkü Theresa’nın sakladığı mektupları Garret bulup çıkarmıştır bir yerden ve Theresa’nın yalancı olduğunu düşünmüştür. Tüm olanlardan sonra Therasa da  Garret’in kendisine bir daha güvenmeyeceğini düşünür. Arada soğukluk olmasına rağmen bir süre araları az da olsa düzelmiştir.

Zaman geçtikçe yine de birbirlerinden kopmamışlardır. Garret’in babası da Theresa’yı sevmiştir. Birçok şeyi Theresa’ya anlatmıştır.

2 yıldır boş bıraktığı tekneyi yapmak için hazırlığa geçen Garret Blake, teknenin açılışına Theresa’yı da davet etmiştir.  Garret’in yolladığı tekne fotoğrafındaki mektupla, açılışta yaptığı konuşma farklıdır. Sonrasında Garret, Theresa için teknesiyle yollara düşmüştür. Fırtınalı bir gecede tehlike çanları Garret için çalmıştır. O gece Garret 3 kişiyi kurtarsa da kendisi boğularak ölmüştür, bunun haberi de Theresa’nın ofisine acilen ulaşmıştır. Bunun sonucunda da Theresa büyük üzüntü kalmıştır.

Filmin artıları:

* Kevin Costner’in oyunculuğu

* Romanın filme başarılı bir şekilde uyarlanması

* Klişe aşk filmlerinden arındırılıp dram özelliğinin ağır basması

Başarılı bir yapım. Denizin üstünde yaşayan umutsuz bir adamın umudunu bir kadın sayesinde nasıl kazandığını çarpıcı şekilde anlatan bir film. Tavsiye edilir.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Aşk Üzerine Kısa Bir Film

Bayan Arıza tarafından Ekim - 23 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Filmin Yönetmeni: Krzysztof Kieslowski Filmin Türü: Dram, Romantik IMDB Puanı: 8.3 Yapım Yılı: 1988 Ülke: Polonya Yayınlanan Tarih: 27 Aralık 1991 Senaryo yazarı: Krzysztof Kieslowski, Krzysztof Piesiewicz

Aşk mı daha kuvvetli cinsellik mi? Cinsellik yaşanmadan aşk olur mu? Aşk olmadan cinsellik yaşanır mı? Hisler mi daha önceliklidir yoksa cinsel tutkular mı? Film bunlara cevap aramaktadır.

Film, aşkı basit bir şekilde ele almamış ve dram yönü daha ağır basmaktadır. İzleyici içinse drama yönelmesi filme ayrı bir hava katmış. 

Tomek, postanede çalışan kendi işinde gücünde çalışan genç bir memurdur. Sıradan görünen, derin, takıntılı bir ruh halinde yaşamaktadır. Karşı binasında yaşayan Magda’ya karşı büyük bir aşk beslemektedir. Magda’nın evini teleskopla izleyip, onunla ilgili olan her şeyi takip etmektedir. Magda’nın karşısına çıkacak cesareti bulamamıştır.

Onu görmek için her yolu denemiştir. Postanedeki işinden sonra onu görebilmek için süt dağıtımcılığı işine girip onun evine süt şişesi bırakmıştır. Ama Tomek en sonunda Magda’ya olan duygularını itiraf etmiştir. Bunun karşılığında "defol git" yanıtını aldıktan sonra da onu takip etmekten vazgeçmemiştir. Teleskopla izlemeye devam etmiştir. Magda evin içinde sevgilisiyle sevişen, seks manyağı gibi görünen bir kadındır.

Tomek, Magda’ya duygularını itiraf ettikten sonra, ne kadar süre kendisini takip ettiğinden itibaren her şeyi Magda’ya tek tek anlatmıştır ve bunların hepsini Magda’nı evine giderek anlatmıştır.

Magda cinsel yönden delirmiş bir kadın olsa da Tomek daha o olgunluğa erişememiş toy biridir. 19 yaşında olmasının yanında o güne kadar hiçbir kadınla hem cinsel anlamda hem duygusal anlamda birlikte olmamıştır. Tomek daha öncesinde Magda’nın elini tuttuğunda titremiştir, bunun aynısını Magda’nın evine gittiğinde onun bacaklarına dokunduğunda da yaşamıştır. O esnada Magda şöyle demiştir:

"Bir kadın, bir adamı arzulayınca içi ıpıslak olur".

Bundan sonra Tomek kapıyı vurup evden çıkmıştır.

Sonrasında hayatının alt üst olacağını Magda nerden bilebilirdi? Tomek masum aşkına karşılık bulamayınca bileklerini kesti, bu haberi duyan Magda o günden sonra Tomek'i önemsemeye başladı. Günlerce uyku uyuyamadı, telefonların başında bekledi, bir kapı sesinde o mu diye düşündü. Aynı Tomek'in ilk zamanlarda yaptığı gibi…

Film konusunda seçici olduğum için yönetmenin ismini bu film ile duydum. Polonyalı usta yönetmen Krzysztof Kieslowski için ne desek boş. Aşka farklı açıdan bakmıştır. Yönetmen olarak izleyenlere Zeki Demirkubuz’u da hatırlatacaktır.

Filmde çatışma da önemli bir unsur.

Erkeğin onca zaman kadını takip etmesi ve aşkına karşılık alamaması, kendi hayatına zarar vermesi, bunun sonucunda kadının adamın sevgisine inanması da filmi izlerken önemli noktalardandı.

Filmin artıları: * Yönetmenin aşkı farklı açıdan ele alması, * Filmdeki zeki Demirkubuz benzerliğinin göz önünde olması, * Her şeyden önemlisi bağımsız olan bir aşk duygusu gerçekten var mı sorusuna cevap niteliğinde bu film.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Sophie’s Choice

Bayan Arıza tarafından Ekim - 22 - 2012 zamanında yazılmıştır.

1933–1945 yılları arasında, Nazi Almanya’sı başkaları için ne ifade eder bilmem ama benim için insanların masumca katledildiği bir dönemdir. Sadece Yahudi oldukları için cezalara çarptırılanlar, insanların çıplak bir biçimde soyundurulduğu, suyun olmadığı, kapalı hücreye kapatılan insanlar…İnsanlar hücrenin kenarından isyan etse de bu isyanlarının bir anlamı yoktur. Acımasızlık her zaman önde olmuştur, merhamet artık geride kalmıştır.

Nazi Almanya’sı milyonlarca kurbanı hapsedebilmek için yaklaşık 20.000 kamp kurdu. Bu kamplar zorla çalıştırma kampı, geçici kamp ve özel olarak katliam için inşa edilen imha kampı gibi pek çok biçimde kullanıldı. Milyonlarca insan farklı türlerdeki Nazi kamplarında hapsedilerek kendilerine kötü muamele edildi. SS idaresinde, Almanlar ve işbirlikçileri yalnızca imha kamplarında üç milyondan fazla Yahudi’yi öldürdü. Böyle bir seneyi anlatmak hatta bunları yazmak sadece tarihsel bilgiler, yaşayanlar içinse büyük ıstırap…

Bunları çoğu kişi biliyordur ama yine de öncesinde bilgi vermek yararlıdır. Sinema tarihinin en iyi filmlerinin seçildiği her listede İkinci Dünya Savaşı'nın anlatıldığı filmlere rastlamak mümkündür. Ama her film aynı etkiyi yaratmıyor. Sinemayla aram çok iyi olmasa da böyle filmler konusunda seçici davranmışımdır. Şimdi size bahsedeceğim film "Sophie’s choice" (Sophie’nin Seçimi).

Sophie’nin Seçimi; olayı başka bir boyutuyla ele alıyor. Film farklı şekilde anlatılıyor. Sophie’nin hikayesi genç yazar Stingo’nun ağzından anlatılıyor. Yeni geldiği Brooklyn’de, Polonya’lı Yahudi Sophie Zawistowski ve sevgilisi Nathan Landau ile arkadaş olan Stingo, tutkulu ama bir o kadar da sorunlu bir aşk yaşayan çiftin ilişkisine tanıklık etmeye başlar.

Zamanla bu iki çift ile ilişkileri ilerlemiştir. Sophie sürekli olarak kabuslar ve rahatsız edici hayaller görürken, sevgilisi Nathan da soykırım takıntısı yüzünden şizofreniye varan şiddetli krizler geçirmektedir. Kendisini biyolog olarak tanıtan Nathan aynı zamanda uyuşturucu almakta ve değişik ruh hallerine bürünmektedir.

Sophie’nin hikayesi gün geçtikçe gün yüzüne çıkmaya başlar. O esnada her şey başkalaşır. Nathan’ın Sophie’yi yalnız bıraktığı gecelerde Sophie’ye Stingo eşlik etmektedir. Bu bazen Hathan tarafından farklı anlaşılsa da ilk zamanlar bu sorun biraz da olsa çözülür. Ama sonrasında Nathan ne olacağını sezmiştir. Stingo iyi bir dost olmasının yanı sıra iyi yazar olmasıyla Nathan’a kendini sevdirmiştir.

Yazdıklarını okutmak istemese de Nathan’ın bir gün onları okuması tesadüf olmamıştır ve Nathan, Stingo’nun gelecek vaat eden bir yazar olduğunu düşünmeye başlamıştır. Günler geçtikçe bu üçlü bir arada vakit geçirmeye başlar. Ama oldukça çok vakit geçirmektedir. Bunun zararı daha sonra anlaşılacaktır. İlk başlarda Sophie’nin ölüm isteğine farklı bir açıdan bakan Stingo  Sophie’nin Nazi kampında başına gelenleri öğrendiğinde Sophie’nin içindeki ölüm isteğini anlamaya başlar.

O süreçte Sophie ile Stingo yalnız kalmaya başladıklarında kendi hikayesini anlatmaya başlar Sophie. Yaşadıklarının korkunçluğunu izlediğinizde rahatlıkla anlayabilirsiniz. Nazi Kampına çocuklarıyla getirilen Sophie getirildiğinde O’na kötü davranılmaktadır. Bazı ifade edemediklerini kampta bulunan bir üst merciye anlatmak istese de üst bunu anlamak istemez ama sonrasında çocuğu için yalvararak çocuğunu kurtarır.

Filmde bu sahnelerle beraber "feedback" de yapılmaktadır, o sahnelerde kumandan ile Sophie arasında geçen diyaloglar yansıtılmaktadır. Kumandan Sophie’ye yaklaşır "seninle sevişmek istiyorum" der, buna ses çıkarmaz Sophie, kominist olduğunu ima eder Kumandan, buna da ses çıkarmaz; tam giderken kominist olmadığını dindar bir Katolik olduğunu ve Polonyalı olduğunu söylemektedir.

Bu konuşmalar geçtikten sonra Kumandan, Sophie’ye çocukları arasında bir tercih yapmasını söyler. Sophie, tercih yapamamıştır ve Kumandan askerlere emir verip iki çocuğu aldırtmıştır. Bu da hikayenin öncesi olsa da devamı olarak gözükmektedir. Bir otel odasında Sophie, Stingo’dan içki isterken bunları anlatmaktadır.

Nathan ortadan kaybolduktan sonra Stingo ve Sophie’yi tehdit eder. Sophie ve Stingo deli gibi Nathan’dan korkmaktadır. Kendilerini temizleyeceklerini düşünür ve kaçarlar. Stingo, Sophie’yi ne kadar çok sevdiğinden, hayallerinden, nerede yaşamak istediğinden bahseder, ama Sophie için durum aynı değildir. Sophie yaşlı bir kadın olduğundan ve bir çok sorundan bahseder. Beraber aynı yatağa girerler. Sevişirler. Stingo yatakta öyle huzurludur ki havalarda uçmaktadır. 22 yaşında bakir biri olarak sonsuz fantezilerinin tanrıçası ile aynı yataktadır. Hisleri öyle derindir ki karşısındaki kadının hisleri buz gibi olsa da onun için farketmez.

Stingo, sabah uyandığında Sophie Nathan’a dönmek zorundadır. O'na ait her şey Nathan'dadır. Her seviştiğinde Nathan aklına gelir, ellerini bırakmamak üzere birbirlerine söz vermişlerdir. Stingo uyandığında sophie bir mektup bırakır. Anlattığı hayallerinde istediği kadını bulacağından, iyi sevgili olduğundan, kanında buz dolaştığından, ne olursa olsun Nathan ile olması gerektiğinden bahseder.

Filmin sonlarına doğru Stingo, Nathan ile Sophie’yi aynı yatakta ölürken görmüştür. Verdikleri sözü yerine getirmiştir Nathan ile Sophie. Ama bu hem Stingo için hem de Nathan’ın abisi için ağır olmuştur. Filmin sonlarına doğru Emile Dickinson yazılı defterde şiir okunmaktadır, bu da bizi filmin öncesine götürmektedir…

Filmin artıları:

* Merly Streep, Peter Mac Nicol, Kevin Kline’nin mükemmel oyunculuğu, * Senaryo ve anlatımın akıcı ve sadeliği, * Her anlamda merak duygusunu sonuna kadar taşıyan bir film olması, * Konusu itibariyle gerçekçi bir anlatımı tercih etmeleri filmi daha izlenilebilir kılmış.

Özetlemek gerekirse; soykırımı, aşkı, tutkuyu, acıyı ve bütün duyguları içinde barındıran bir filmdi. İzlemeniz önerilir.

Cem Kurtuluş’tan film kritiği: Her şey Çok Güzel Olacak

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 6 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Hayatta her şey iyiye giderken, birden ters köşe olmanız her zaman kaçınılmazdır. Ve bu kaçınılmazlık öyle yapışır ki yakanıza peşinizi bırakmaz ve kendinizi duvara çarpmış gibi hissedersiniz. İyi taraftan bakarsınız olaylara, kötüler gözünüze çarpmaz ve sonunda sert şekilde hayatın tekmesini yemiş olursunuz. O tekmeyi yediğinizde "bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" diye içinizden geçirirsiniz. Ve her şeyin güzel gittiği bir anda dürüstlüğün bedelinin ihanet olduğunu gösteren film ile karşı karşıyasınız ‘’Her şey çok güzel olacak‘’.

Cem Yılmaz’ın oynadığı ilk film olma özelliğini taşımaktadır film. 90’lı yıllarda çokça ses getirmiştir. Mazhar Alanson ve Cem Yılmaz‘ın uyumu, filmin müzikleri, samimiyet, küfürler, ihanet, kısaca film içinde bir çok mesajı barındırıyor.

Altan, karıştığı kavga sırasında yıllardır görmediği kardeşi Nuri'yle karşılaşır. Çok piç biridir aynı zamanda, bütün piçlikleri yapar. Abisi ecza deposunda çalışmaktadır. İş güç koşturmaktadır. Altan’ın aynı zamanda karısıyla sorunları vardır, devamlı bar açmaktan söz eder ve  bar kelimesi ağzından hiç düşmez. Abisi kendi halinde, Altan’ı defetmeye çalışan biridir.

Altan, Nuri'nin çalıştığı ecza deposunu, uzun süredir açmayı planladığı bar için bir para kaynağı olarak görmektedir. Olaylar bundan sonra patlak verir. Çeşitli uğraşlardan sonra Nuri'ye tekrar yakınlaşmayı başaran Altan, farkına varmadan hem kendisini hem de Nuri'yi tehlikeli maceraların içine sürükler. Her şeyin güzel olacağını düşünerek bir yolculuğa çıkarlar. İlk başta her şey iyi gözükse de sonrasında her şey boka sarar.

Filmde detayları atlamamak gerekir. Eve geldiklerinde babasının ölüm haberini öğrenmeleri, karısının onu aldatması ve o tablo karşısında deliye dönmesi, elinde kalan çiçekler ve bunun sonucunda ihanet…

Hayat mutlu sonla bitmeyebilir, bir m.stürbasyon süreci de olabilir. Arkadan düzmece oyunları izleyebilir ve bunun sonunda hayatın tekmesini yiyebilirsiniz.

Hayat filmdeki gibi acımasız olabilir, her zaman acı bir yönü vardır hayatın. Kimisi yoksulluğuyla alır bu acıyı kimisi terkedilmeleriyle. Ama acıyı her zaman tadar insan ve her şey çok güzel de olabilir olmayabilir de ve Nuri’nin de dediği gibi "bilemiyorum Altan". Ve ‘’benim hala umudum var ‘’ diyerek filmin bitmesi mesajı açıkça veriyor.

Oyunculuklarıyla, konusuyla, müzikleriyle hayatın düpedüz düzmece olduğunu bizlere anlatıyor bu film.

Her şeyin iyi olduğunu düşünüp sonrasında ters köşe olanlar için

Cem Kurtuluş’tan film kritiği: Factotum

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 1 - 2012 zamanında yazılmıştır.

UCUZ BIR YAŞAM, ÜÇÜNCÜ SINIF BIR İŞÇİ, TOPLUMSAL KURALLARDAN UZAK BIR ADAM

Film, Charles Bukowski’nin Factotum adlı romanından uyarlanmıştır.

3. sınıf bir işçi, sokaklarda sürten, barlara takılan, ailesiyle arası bozuk olan, kumar ve içkiyi bırakamayan, hipodromlara gitmeyi seven aynı zamanda kavgacı bir adam ve onun yaşam öyküsünü anlatıyor. Gittiği işlerde hep kovulan, iş sırasında içki içmeye kaçan, sigara tüttüren adam.

Film güzel ama kitaplardan okuduğumuz Chinaski daha yaşlı bir insan olmalıydı ancak "Matt Dillon" iyi iş çıkarmış.

Chinaski, barlara takılan bir tiptir. Jane ile tanışması da böyle olmuştur. Jane ile her gece birlikte olurlardı. Chinaski tam bir bacak hastasıydı. Sorunları olurdu kendisiyle, ama hatun onu bırakmak istemezdi. Kafası atardı bazen.

Bir gece Chinaski hatununu bırakıp gider. Başka hatunlarla yola devam etmeye kalkar, başka bir hatuna barda bir içki ısmarlar. Son parasını da o içkiye vermiş ve meteliksiz kalmıştır. Ama en azından kalacak bir yer bulmuştur. Bu durum fazla uzun sürmemiştir ve Jane’e geri dönmüştür. Ama Jane ile sorunları artar, aynı zamanda ayrılık kararı da alırlar. Jane, zengin bir herifle olmayı seçer. Chinaski ise tek kelimeyle kafayı yer.

Yazımı bitirmeden önce filmden bir alıntıyı paylaşmak gerek:

"Eğer deneyecekseniz sonuna kadar gidin, aksi takdirde hiç başlamayın bile bu kız arkadaşlarınızı, karılarınızı, akrabalarınızı, işlerinizi hatta aklınızı kaybetmek anlamına gelebilir. Üç veya dört gün yemek yememek, parktaki bankta donmak demek olabilir, hapse girmek küçük düşmek olabilir, maskara olmak ya da yalnızlık olabilir, yalnızlık bir lütuftur. Diğerleri ise sabrınızı sınar ne kadar çok yapmak istediğinizi anlamak için yaparsınız da, ret edilmeye ve en garip ihtimallere rağmen hayal edebileceğiniz her şeyden çok daha iyi olur. Eğer deneyecekseniz sonuna kadar gidin bu duygunun başka bir eşi yoktur, tanrılarla yalnız kalırsınız ve geceler ateşle alevlenirler, hayatınızı kusursuz kahkahaya doğru yaşarsınız, bu mevcut olan tek iyi savaştır."  

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Bir Sonbahar Hikâyesi”

Bayan Arıza tarafından Haziran - 25 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Sonbahar çoğu zaman hüznü, ayrılıkları hatırlatır, içinizde bir şeyler kalmıştır, her sonbahar geldiğinde insan kendini hüzne bırakır. Ve ondan kopamaz ve uzaklaşamaz. Bu oldukça zordur. Her ayrılık yeni bir aşk doğurur belki de ya da sonbaharın hatırlattıklarıdır bunlar.

Bir Sonbahar Hikâyesi adlı film 90’ların ilk yarısında bunalımlı film çekme ekolüne giren, hüznü aşkı ayrılığı, aldatmayı, 12 Eylül dönemine ait mesajlar veren, başrollerinde Zuhal Olcay, Kaan Girgin ve  Can Togay’ın  olduğu, Yavuz Özkan’ın yönetmenliğini yaptığı pek değeri bilinmeyen bir film. Aynı zamanda; evlilik, sadakat gibi kavramları bize sorgulatıyor.

Filmin konusu ise şu şekilde:

Mesleklerinde çok başarılı bir öğretmen ve iktisatçı bir adam. Klasik evliliklerde olduğu gibi aşkla bağlanırlar birbirlerine ve evlenirler. Sonrasında çocukları olur. Kadın daha çok politikayla ilgilidir, adam ise kapitalist bir  bireydir, gözünü başarı hırsı bürümüş, cinsel isteği kabarmış biridir, filmin bazı anlarında cinsel isteğini nasıl kabardığı da görülmektedir. Özellikle kadın daktilo başındayken kadını kucağını alması da bunu göstermektedir.

Filmin en önemli anlarından biri de, adamın karısını başka bir kadınla aldattığı kısımdır. Kadının eteğini sıyırır, kadın küfürler savurmaktadır, araba hareket halindeyken (kaza olmaması çok tuhaftır) seviştikleri andır. Sonrasında kadının "bas gaza, bas gaza" deyişi de enteresandır.

Amerikan etkisini vurgulamak için "olrayt olrayt şit" denmesi bir rivayete göre filmi izleyenler tarafından pek hoş karşılanmamıştır.

Filmde daha çok Can Togay ve Zuhal Olcay gözükmektedir, sonrasında Kaan Girgin de rol keser. Kaan Girgin, genç öğrenciyi oynamaktadır, başarılı öğretmene aşık olan, daha öncesinde ona şiirler yazan biridir. Kadının morali bozuk olduğu bir anda öğrenci yanına gelir, kadını teselli eder ve sonrasında kadın, kendini öğrencisinin kollarına bırakır öpüşürler, ama sonrasında pişmanlık duyup bunu yarıda keser ve öğrenci odadan kapıyı vurup çıkar.

Aynı zamanda filmde geçen "sende ben imkânsızlığı sevdim ama asla umutsuzluğu değil" repliği sinemaseverlerin beynine kazınmıştır.

Film; boşluk, umutsuzluk, yalnızlık kavramları arasında bizi hüzün dolu bir yolculuğa çıkarıyor. Tavsiye ediyorum.

Yazan: Cem Kurtuluş

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: All Cops are Bastards (2012)

Bayan Arıza tarafından Haziran - 18 - 2012 zamanında yazılmıştır.

A.C.A.B., 1940'larda Birleşik Krallık madencilerinin grevleri sırasında kullanıldı ilk kez. Kısaltma olarak kullanılan şifrenin anlamı sorulduğunda grevciler, Always Carry A Bible (Daima Kutsal Kitabı Taşı) olduğunu söylemişlerdir. Taraftarlar arasında A.C.A.B (All Cops Are Bastards) olarak çevriliyor, kimileri de "All cops are Beautiful" diye yapıyor açılımını.

Bu kelimeden dolayı kodese tıkılma olasılığınız yüksek. Ve Aynasızlar; onlar her yerdedir. Her yerde onlar tarafından göz önündeyizdir, cop ve biber gazı kullanma yetkileri vardır, aniden seni kodese götürme gibi yetkileri vardır. Soru sordurmazlar, cevap veremezsin, ağzını her zaman kapalı tutmak zorundasındır. Bu zorunluluk böyle gider. Ve şimdi 2012 yılında vizyona giren "A.C.A.B.: All Cops Are Bastards" filminden bahsedelim.

Filmde olaylar üç çevik kuvvet polisi etrafında dönüyor. Ve kendilerini şiddet dolu bir dünyaya orantılı/orantısız tepki verirken görüyoruz. Orantılı-orantısız güç kullanımlarından dem vuruyor film. Çevik kuvvetin bütün yetkilerini elinde bulundurduğunu, bir yoldaşı öldürdüklerinden ortalığı dağıtmaya kadar gideceklerini, ama bir taraftar öldüğünde ses çıkarmadıklarını ve aynı zamanda polise ifade etmek zorunda kaldığında mazeret bulmaya çalışmasını filmde çokça görüyoruz.

Her şey bir Napoli taraftarının bir polisi bıçaklaması ve polisin bir süre sonra topal kalmasıyla başlıyor. Yatağına bağlı kalan bir adam ne yapabilir ki bu durumda? Çocuğundan bir süredir haber alamaması onu endişelendirmiştir ve onu o ortamdan koparmak istese de bu işe yaramaz. O ortama girdiğinde oğlu ona "sen çevik kuvvetsin" diye seslenmiştir. Ve ortamda bulunanların hepsi de polis düşmanıdır, adamı kapı dışarı etmişlerdir.

Filmde her türlü karaktere rastlamak mümkün. Topal, deli, kafayı bozmuş psikopat..Bir polisin öldürülmesiyle ekip toplanır, polisi öldürenlerden hesap sorarlar, acımasızca coplarlar. Öldüresiye bir işkence şeklidir bu, orantısız güçtür.

Lazio taraftarının bir polis tarafından öldürülmesiyle her şey daha da kızışır. Taraftarlar ayaklanır, Romalılar ve Laziolular bir yerde toplanır ve polisler bunun haberini alır. Ve Topal Polisin oğlu 3 Arnavut’u öldürmekle suçlanır. Polis oğluna bunu yapmadığını söylettirmek ister oğlu zarar görmesin diye. Polisler, işler kendilerine geldiğinde nasıl da her şeyi saklar. Filmdeki o sahnelerden biri de trende geçmektedir.

Polis, taraftardan kimlik çıkarmasını ister, taraftar kimliği çıkarmaz ve polis sert bir şekilde taraftarı coplamaya başlar. Coplasa da bu sonradan unutulacaktır, çünkü yalan söylemeye başlamıştır polis amirleri. Konu, taraftar olunca polis onu kodese tıkmak için elinden geleni yapar, ama iş kendine geldiğinde mazeretler diz boyudur.

Polis gücünün orantılı-orantısız kullanıldığı, sadece taraftara değil, polisin herkese karşı şiddet uyguladığını anlatan bir film. Tavsiye edilir.

Yazan: Cem Kurtuluş

http://sallanyuvarlan.blogspot.com/2012/06/acab-all-cops-are-bastards-2012.html

Cem Kurtuluş’tan çok sevdiğim bir film kritiği: Dead Poets Society (Ölü Ozanlar Derneği)

Bayan Arıza tarafından Haziran - 16 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Dead Poets Society, 80’li yılların sonlarına doğru çekilmiş olağanüstü bir filmdir. Filmin en önemli ayrıntısı ise Robin Williams’ın filmde  oynamasıdır. Daha önce Robbin Williams’ı "Good Morning Vietnam" filminden tanıyordum. O filmde de görevini en iyi şekilde yerine getirmişti. Filmdeki amaç askerlerin morallerini yüksek tutmaktı.

Ölü Ozanlar Derneği'ndeki görevi ise daha farklı. Robin Williams filmde "John Kearning" karakterini canlandırıyor. John Kearning Welton Akademisi'ne öğretmen olarak yollanmıştır. Okul, disiplinli ve çok ciddidir, bundan öğrenciler de nasibini almaktadır. Fakat yeni İngilizce öğretmeni John Keating'in okula atanmasıyla çok şey değişecektir.

Keating, derslere girdiği andan itibaren öğrencileri güldürüp, morallerini yükseltir. Keating’e öğrenciler ısınır. Keating bir gün öğrencilerinden ders kitaplarını yırtmalarını ister, bazıları karşı çıksa da yırtarlar. Aniden müdür girer içeri, kontrol eder, ama Keating’in orada olduğunu görünce şaşırır.

Keating'in öğrencilerden bazı istekleri vardır. O da kalıplaşmış düşünce şekillerinden uzaklaşmaları ve hayatlarını dolu dolu yaşamalarıdır. Bir gün konuşurken "carpa diem" kelimesi geçer, diğer bir anlamı "an'ı yaşa". Kısacık boktan geçen bir yaşamda her an'ı dolu dolu yaşamak gerektiğini vurguluyor filmde de.

Ölü Ozanlar Derneği, ailelerimizin baskısından uzak, tutkularımızı özgür bir şekilde yaşamak ve elde etmek için yaşamın her anının ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalışan bir hayat okuludur. Özgür bir şekilde hayata gözlerimizi açarız, ancak hep başkalarının kontrolü altında yaşamımızı sürdürürüz. onların bizim hakkımızda düşündüklerinden başka bir şansımız yoktur kendi hayatımıza dair. Bir süre sonra bu durum bizi sıkmaya başlar. Bir çıkış yolu bulmaya çalışırız, kendi geleceğimiz ve hayatımız hakkında söz sahibi olmak isteriz. kendimizi bir anda, sonu hüsranla bitecek bir maceranın içinde, Ölü Ozanlar Derneği’nde buluruz. İşte böyle bir şeydir Ölü Ozanlar Derneği.

Bunları da aktardıktan sonra Keating'e geçelim biraz: Keating, öğrencilerin üzerinde derin bir etki bırakır. Öğrenciler şiir ve nitelikli yapıtlarla tanışırlar. Bir süre sonra Keating okuldan müdür tarafından atılır. Bu yanlışlık öğrencilerindir. Çünkü Ölü Ozanlar Derneği'ni öğrenciler kırmıştır. Keating sırrını sadece onlara söylemiştir.

Bu  olayları geride bıraktıktan sonra Neil’in tiyatroyu ne kadar çok istediğine gelelim. Onu çok istiyordur,ama babası onun tiyatro oynamasına karşıdır. Ama o diretir bu durum karşısında, "ne olursa olsun yapacağım" der. Bundan önce sevdiği bir kız vardır, ona şiir yazmış, çiçek almış ama kız karşılık vermemiştir. Ama kendinde o cesareti bulduğu için kendini mutlu hisseder.

Neil tiyatro sahnesine çıkar ve başarılı olur. Tiyatro bitiminde babası ile karşılaşır, şok olur. Keating yetenekli olduğunu söylese de babası buna aldırmaz. Eve geldiklerinde bir şeyler söylemek ister, ama babası konuşmasına izin vermez. Burada da özgürlüklerin kısıtlandığını görüyoruz. Ve en sonunda Neil intihar eder ve bunun sonucunda arkadaşları çok üzülür. Arkadaşları arasında bir kişi Keating’i suçlar, ama onun suçu yoktur.

Okul müdürü, Keating yerine derslere girer, öğrencilerden birine okumasını söyler ama Keating kitap sayfalarını yırttırmıştır öğrencilere. Müdür, önüne kitap koyar, öğrenci okur. Hâlâ sınıftadır Keating, öğrenciler gözlerini ondan alamaz. Sınıfta en sonunda herkes Keating için ayağa kalkar, müdürü umursamazlar. Keating’e ne kadar bağlı olduklarını gösterirler. Gerçek savunma budur işte.

İzlenilmesi gereken bir klasiktir. İzlemediyseniz çok şey kaçırdınız demektir. http://sallanyuvarlan.blogspot.com/2010/02/dead-poets-society-olu-ozanlar.html

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “The Bridges of Madison County”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 30 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Zordur köprüleri yakmak, o köprüleri geçmek ve oradan sonsuzluğa doğru ilerleyebilmek, cesaretli olabilmek, havalanmak, arkandakileri umursamamak ve yalnız kaldığında gerçek bir kadına ihtiyaç duymak, hepsinin zorluğu vardır. İnsanın düşlediklerini gerçekleştirememesi acıdır, bu acı bir yerlerde kalır ve oradan hiç çıkmaz. Korkuları yenmelidir insan, duygularına yenilmelidir, duygularından kaçmamalıdır, korkak bir ahmak olmamalıdır. Her şey bir köprü misalidir. Ya dümdüz gidip cenneti görürsünüz ya da cehennemin dibine doğru yolculuğa çıkarsınız.

Clint Eastwood'un "Madison Kasabasının Köprüleri" filmi bu konuları ele alıyor. Küçük bir kasabada yaşanan gizli ve yaşanmamışlıklarına özlem duyan ev kadınıyla vahşi doğa fotografçısı Robert’in duygu ve düşüncelerinin buluştuğu bir romantizm daha çok ve yasak olmanın getirdiği heyecan ve çekingenlikler birçok duygu…4 gün süren yasak ilişki ve o ilişkiye dair her şey, birbirlerinden kopamayan ve arzularla tutuşan bir kadın ile bir adamın hikâyesi…

Birbirlerine yakın iki kişiydi, ama Francesca  evli bir kadındı.  Onun için en kötü tarafı buydu, her şeyi bırakıp gidebilirdi Robert ile, Robert bunu istemişti, ama  Kadının arkada düşündükleri vardı. Ailesi ve çocukları. Onları bırakıp gidemezdi. O 4 günü deliler gibi yaşadılar. İçtiler, beraber yemek yediler, seviştiler, dans ettiler, her şeyi yaptılar.

Hissettiklerini yaşadılar, istediklerini yaptılar. İnsan, duyguları izin verirse her şeyi yaparmış mesajını verdiler. Mutluluğun anahtarını öyle bulmuşlardı, kendilerine yakınlaşarak. Mutlulukları ancak kaçabilselerdi uzun sürebilirdi. Ve böyle duygular her zaman gelmiyordu, yaşadıkları anında elinden uçabiliyordu. 4 gün tamamlanmıştı artık, ailesi eve dönmüştü.

Ama aklı halen Robert’te idi. O yataktaki sevişmelerini, bardaki dans edişlerini, o köprüde yaşanılan dakikaları unutamamıştı. Her yer ona Robert’i hatırlatıyordu. Robert geriye sadece bir şey bırakmıştı.  Francesca odaya girdi, odanın içinde bir kutu vardı ve içinde 4 günün anısına dair CD'ye benzeyen bir şey vardı, onu açtı, anılar gözlerinde canlanmıştı yeniden, ama onu geri getiremezdi.

Yaşanmıştı vegitmişti. Francesca geri kalan hayatını ailesine adayarak geçirdi, ama aklı her zaman Robert’taydi. Filmde de dediği gibi: 

"Hayatta bu tür duygular sadece bir kez hissedilir."   "Aşk böyle yaşanmalı" dedirten bir Clint Eastwood klasiği, sadece Clint Eastwood dersek haksızlık etmiş oluruz. Meryl Streep ve Clint Eastwood’un oyunculuğundan söz etmeye gerek yok, inanılmaz bir oyunculuk sergilemişler.

"1995 yapımı bu klasiği kaçırmayın" derim.

İnanılmaz bir hikâye, inanılmaz oyunculuklar ve geriye kalan tek şey sizin bu filmi izlemeniz, deneyin, pişman olmayacaksınız.

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: Tabutta Rövaşata

Bayan Arıza tarafından Ocak - 9 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Hayata tekme atamayanların, bir köşede kalanların, hayatın tekmesini yiyenlerin filmidir "Tabutta Rövaşata". Film boyunca "Mahsun" karakteri vardır. "Ah masum ah" diyerek kendimiz ondan alamıyoruz. Hayatın tüm olumsuzluklarına rağmen hayata küsmüyor, hayatına devam ediyor, dostlarını seviyor ve onlara kazık atmıyor, tek ihtiyacı geceleri başını sokacak bir yer, bulamadığında araba çalıyor çaldığı arabalarında içinde yatıyor ısınmak için.

Arkadaşı Sarı gibi ölmek istemiyor. Sarı öldükten sonra hayatı daha da değişiyor. İtfaiye, ambülans, İETT otobüsü ne varsa çalıyor Mahsun. Mahsun vicdanlı adamdır, bir köpeğe çarptı mı bile ona yardım eder. Arabayı kaçırdığında hız yaparak bir köpeğe çarpar bunun sonucunda onu hastaneye götürür. Sonra Mahsun ve arkadaşlarının bir de babası vardır onların "Reis" dedikleri. Bütün dertlerini onunla paylaşırlar.

Hepsi birlikte içer, birlikte ısınırlar çoğu zaman. Hatta "Mahsun"a kalacak bir yer bile ayarlamıştır. Mahsun’u artık ne karakollar kabul eder ne de başka yerler. Mahsun, Kalacak bir yer bulamamaktan araba çalmaya devam eder. Sonrasında Reis kahveciyi ikna eder Mahsun’a bir yer bulur. Mahsun  artık orada kalacaktır.

Mahsun iki işe birden bakar. Tuvalet temizler, tuvalet bekçiliği yapar. Mahsun para kazandığı günün birinde Reis ve yanındakilere birer şişe şarap alıp "Sarı"ya gidelim der. Onun mezarına gidip şarap içerler, mezarına şarap dökerler bunun öncesinde de bunu yapmışlardı.

Mahsun bütün bu koşuşturmalara rağmen aşk’a olan inancını kaybetmemiştir. Ama aşık olduğu kadın vücudunu erkeklere para karşılığı satıyordur ama Mahsun’un bundan haberi yoktur. Kadın, tuvalete uğrar her zaman uyuşturucu müptelasıdır. İzlerken "olma be adam" desek de bu nafiledir. İsmini bile bilmediği bir kadına evinin anahtarını veriyor, "bizim oraya gelip kalabilirsin" diyor. Mahsun bütün olanlara rağmen kadın’ın "hayat kadını" olduğunu sonradan anlıyor. Kadın bu kazandığı parayla eroin satın alıyor. "Mahsun beni Taksim'e götür n'olur" diye yalvarıyor kadın. Mahsun ne kadar kadına saydırıp "o.ospu" dese de kadını istediği yere götürüyor bunun sonrasında kadın halsiz, bitkin bir şekilde bırakmıştır Mahsun.

Sonrasında Tekne’yi kaçırıyor. Kısa bir gezintiye çıkıyorlar. Gezinti sonrasında tekne Mahsun, kadın’a sarılmışken sarsıntı geçiriyor. Kadın tehlikeyi atlatıyor neyseki ve tekne’nin sahibi Reis bunu öğrendiğinde Mahsun için hiç iyi şeyler olmaz. Mahsun, sopalarla dayak yiyor ve film bitmeden önce tavuskuşu çalar Mahsun eskiden çaldığı gibi. Cebinde beş kuruş yoktur, yatacak yeri yoktur tek seçeneği budur. Bunun sonucunda da yakalanıyor.

Filmde ne ararsan var. Hayata dair her şey filmin içinde var. Alkol, eroin, mast.rbasyon, sokaklarda donan kimsesizler, polislerin acımasızlığı, insanların hiçe sayılarak suçlanması ve birçok şey. Ve hayat çok acımasız…

Ahmet Uğurlu, şu ana kadar çok filmde oynadı. Oyunculuk konusunda da çok önemli bir isim ama bu filmde çok farklı bir oyunculuğu söz konusu.

Son olarak diyorum ki "Derviş Zaim’ler ölmesin!!".