Charles Bukowski “Shakespeare bunu asla yapmazdı”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 15 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski "Shakespeare bunu asla yapmazdı"

-Kitaptan seçtiklerim- * Bu kız beni sıkan her şeyden haz duyuyor, benim haz duyduğum her şeyden sıkılıyordu. İdeal bir çifttik. Aramızdaki tahammül edilebilir ve tahammül edilemez mesafe sayesinde sürdürebiliyorduk ilişkimizi. Her gün -ve gece- tekrar karşı karşıya geliyorduk, hiçbir şeyi çözümleyememiş ve çözümleme umudu olmaksızın. Mükemmeliyet.

* Amerikan erkeği otomatik olarak kendini beğenmiş ve fevkalade sıradandır.

* Ben sevmiyordum acı çekmeyi. Yeterince çekmiştim. Yorgundum acı çekmekten. Bir damla daha acı çekersem sonumun geleceğini ve kapatılacağımı hissettim hep ve kapatılmak istemiyordum.

* Şiir dinletilerim için bu denli yüksek ücret talep etmem bu yüzden: Şiir dinletisinden sağ çıkıp çıkmayacağımdan emin olamıyorum.

* İnsanların çoğunu ilgilendiren şeyler beni hiç ilgilendirmiyordu.

* Bukowski olduğuma inanmaya başlamıştım.

***

– Kadınlardan nefret ediyor musunuz? – Çocuklardan nefret ettiğim kadar değil. – Hayatın anlamı nedir sizce? – Olumsuzluk. – Peki mutluluk? – Mastürbasyon. – Ya hayatın özü? – Yüzde elli indirimli satışlar.

* Ölüm hiçbir şey ifade etmiyordu benim için. Arka arkaya gelen berbat şakalar dizisinin son şakasıydı. Ölen için sorun değildir ölüm. Bir filmdir, farketmez.

* Hayatın çekilmez olduğu doğruydu, insanların çoğuna öyle değilmiş gibi yapmayı öğretmişlerdi. Arada sırada biri kendini öldürüyor ya da delirip kapatılıyor, ama diğerleri her şey yolundaymış gibi yaşamayı sürdürüyordu.

* Kendi bokumuz bizden iyi görünüyor…

* Kendi türümün arasındaydım.

CHARLES BUKOWSKI “Kadınlar”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 15 - 2011 zamanında yazılmıştır.

CHARLES BUKOWSKI “Kadınlar”

Lydia Vance'i ilk kez nerede gördüğümden emin değilim. 6 yıl kadar önceydi, postanedeki memuriyetimden istifa etmiş, yazar olmaya çalışıyordum. Korkudan ödüm bokuma karışıyor, her zamankinden daha fazla içiyordum. İlk romanımı yazmaya çalışıyordum. Yazarken her gece bir şişe viski ve altılık bira paketleri tüketiyordum. Ucuz puro tüttürüyor, yazıyor, içiyor, ortalık aydınlanıncaya kadar radyoda klasik müzik dinliyordum.

Gecede on sayfa gibi bir hedef saptamıştım ama ancak ertesi gün bilebiliyordum kaç sayfa yazdığımı. Sabah kalkar, kusar, sonra kaç sayfa yazdığıma bakmak için salona girip kanepenin üzerindeki sayfaları sayardım. On sayfadan fazla olurdu mutlaka. Bazen, 17, 18, 23, 25 sayfa. Tabii ki işin temizlenmesi, hatta bir kısmının çöpe atılması gerekiyordu. Yirmi bir gecemi aldı o ilk romanı yazmak.

Yaşadığım avludaki binaların sahipleri hemen arkamdaki dairedeydiler ve aklımı kaçırmış olduğumu düşünüyorlardı. Her sabah uyandığımda ön balkonda büyük bir kesekağıdı bulurdum. İçeriği genellikle değişirdi, ama daha çok domates, turp, portakal, yeşil soğan, çorba konservesi ve kırmızı soğan olurdu kesekağıdında. Her iki gecede bir onlarla bira içerdim. İhtiyar sızar, yaşlı karısı ile elele tutuşup arada sırada öpüşürdük. Kapıdan çıkarken sıkı yumulurdum mutlaka. Yüzü kırış kırıştı, ama bu onun suçu değildi. Katolik'ti, Pazar sabahları pembe şapkasını başına geçirip kiliseye giderken pek hoş görünürdü.

Lydia Vance'i ilk şiir dinletimi verdiğim gece tanımıştım galiba. Kenmore Bulvarı'nda bir kitapevinde, The Drawbridge. Ödüm bokuma karışıyordu yine. Üstün, ama ödü bokuna karışmış hissediyordum kendimi. İçeri girdiğimde sadece ayakta duracak yer vardı. Zenci bir hatunla yaşayan kitapevinin işletmecisi Peter'ın önünde bir yığın banknot duruyordu. "Her dinleti böyle dolsa bir Hindistan yolculuğu daha yapabilirim!" dedi bana. İçeri girdim, alkışlamaya başladılar. İlk şiir dinletimdi, bekaretimi kaybetmek üzereydim.

Yarım saat okuyup ara verdim. Henüz ayıktım, karanlığın içinden bakan gözleri fark edebiliyordum. Birkaç kişi yanıma gelip benimle konuştu. Sonra bir boşluk anında Lydia Vance rampa etti. Masalardan birine oturmuş bira içiyordum. Ellerini masanın kenarına koydu, eğildi ve bana baktı. Uzun, kestane rengi saçları vardı, çok uzun. Burnu dikkat çekiciydi, gözlerinden biri diğerine tam uymuyordu. Ama hayat saçıyordu -biliyordunuz orada olduğunu. Aramızda bir elektriklenme olduğunu hissedebiliyordum. Bu elektrik dalgalarının bazıları kafa karıştırıcı ve nahoştu, ama oradaydılar. O bana baktı, ben de ona. Yakası saçaklı süet bir kovboy ceketi vardı Lydia Vance'in üzerinde. "Püsküllerini parçalamak isterdim," dedim ona, "ordan başlayabiliriz!"

Lydia gitti. İşe yaramamıştı. Hiçbir zaman bilemedim kadınlara ne diyeceğimi. Ama kıçı güzeldi. Benden uzaklaşan o harikulade kıçı seyrettim.

Dinletinin ikinci bölümünü tamamladım ve kaldırımda yanlarından geçtiğim kadınları nasıl unutursam, Lydia Vance'i de öyle unuttum. Paramı aldım, birkaç peçeteyle birkaç kağıt parçası imzaladım, sonra çıktım ve eve gazladım.

Her gece ilk romanımın üzerinde çalışıyordum. 18:18'den önce asla başlamazdım yazmaya. Annex Terminal'i Postanesi'nde çalıştığım günlerde mesaimin başlama saatiydi 18:18. Saat 18:00'di geldiklerinde: Peter ve Lydia Vance. Kapıyı açtım. "Bak Henry, ne getirdim sana!" dedi Peter.

Lydia sehpanın üzerine çıktı. Daha önce üstünde gördüklerimden bile dar bir kot giymişti. Uzun, kestane rengi saçlarını bir yandan öbür yana savurdu. Deliydi; mucizevi. İlk olarak onunla gerçekten sevişme ihtimalini düşündüm. Şiir okumaya başladı. Kendi şiirleri. Berbattılar. Peter onu durdurmaya çalıştı.

"Hayır! Hayır! Kafiyeli şiir okunmaz Chinaski'nin evinde!"

"Bırak, okusun, Peter!"

Kalçalarını seyretmek istiyordum. Sehpanın üzerinde uzun adımlarla bir ileri bir geri gidip geliyordu. Sonra dans etmeye başladı. Kollarını salladı. Şiirleri çok kötüydü, vücudu ve deliliği değil.

Sehpadan yere sıçradı Lydia.

"Beğendin mi, Henry?"

"Neyi?"

"Şiirleri."

"Beğendiğimi söyleyemem."

Lydia elinde şiir sayfalarıyla öylece duruyordu. Peter onu tuttu. "Düzüşelim!" dedi ona. "Hadi, düzüşelim!"

Lydia onu itti.

"Pekala," dedi Peter. "Öyleyse ben gidiyorum!"

"Gidersen git. Benim arabam var," dedi Lydia. "Eve dönebilirim."

Peter kapıya gitti. Durup döndü. "Pekala, Chinaski! Sana ne getirdiğimi unutma!"

Kapıyı çarptı ve gitti. Lydia kanepeye oturdu, kapıya yakın. Bir metre uzağına oturdum. Baktım ona. Harikulade görünüyordu. Korkuyordum. Uzanıp saçına dokundum. Sihirdi saçları. Çektim elimi. "Hepsi senin saçın mı gerçekten?" diye sordum. Biliyordum onun olduğunu. "Evet," dedi, "hepsi benim." Elimi çenesinin altına yerleştirip son derece becereksiz bir biçimde yüzünü kendime doğru çevirmeye çalıştım. Kendimden emin değildim bu durumlarda. Hafifçe öptüm.

Ayağa fırladı Lydia. "Gitmem gerek. Çocuk bakıcısına para ödüyorum."

"Dur," dedim, "kal. Ben öderim. Biraz daha kal."

"Hayır, kalamam," dedi. "Gitmeliyim."

Kapıya doğru yürüdü. Peşinden gittim. Sonra kapıyı açtı. Sonra döndü. Tuttuğum gibi kendime çektim. Yüzünü kaldırıp minicik bir öpücük verdi bana. Sonra geri çekilip şiir sayfalarını tutuşturdu elime. Kapı kapandı. Elimde sayfalarla kanepeye oturup arabasını çalıştırışını dinledim.

Şiirler teksir edilip zımbalanmışlardı, başlığı da HERRR'di. Birkaçına göz gezdirdim. İlginçtiler, mizah ve cinsellik dolu, ama kötü yazılmışlardı. Lydia ve üç kızkardeşine aittiler -bir arada şen şakrak ve seksi.

Sayfaları fırlatıp viski şişesini açtım. Hava kararmıştı. Radyoda daha çok Mozart, Brahms ve Bee çalıyordu.

(Parantez'in sitesinden alınmıştır.)  

Charles Bukowski “kaptan yemeğe çıktı ve tayfalar gemiyi ele geçirdi”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 15 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski “kaptan yemeğe çıktı ve tayfalar gemiyi ele geçirdi”

Okurken altını çizdiklerimden bazıları:

* Ruhum tehlikede. Hep oldu.

* Yazarın borcu yazarlığınadır sadece.

* En iyi okur ve insan, beni yokluğu ile ödüllendirendir.

* Para ancak iki şekilde sorun teşkil eder: çok fazla ya da çok azsa.

* Bahisçilerin dünyası gerçek dünyanın makul ölçülere indirgenmiş şeklidir; hayatın ölümle sürtüşmesi ve kaybetmesidir. Sonuçta kimse kazanmaz.

* Bir gün “Bukowski ölmüş” diyecekler ve gerçekten keşfedilip yaldızlanacağım. Ne fayda? Ölümsüzlük fanilerin aptal bir icadıdır.

* Çoğu insan ölüme hazır değildir, ne kendi ölümlerine ne de başkalarının. Şoka girerler, ödleri patlar, beklenmedik bir sürprizdir ölüm onlar için. Olmamalı oysa. Ben ölümü sol cebimde taşırım.

* Korkunç olan ölüm değil, yaşanan ya da yaşanamayan hayatlardır.

* Çoğu insanın ölümü bir aldatmacıdır. Ölecek bir şey kalmamıştır geriye.

* Yazmak uçmaktır benim için. Ateşler yakmaktır. Yazmak, ölümü sol cebimden çıkarıp duvara atıp tutmaktır.

* Ama yazıyı yaratan acı değildir, yazardır.

* Kadınlar yaşlanınca adlarını değiştiriyorlar. Değiştiren çok, demek istiyorum. Erkeklerin ad değiştirdiğini bir düşünün? Birini arıyorum ve aramızda şöyle bir konuşma geçiyor mesela : -Hey Mike, Menekşe ben. -Kim? -Menekşe. Eskiden Charles’dım ama artık Menekşe’yim.Bundan böyle Charles diye seslenenlere cevap vermeyeceğim. -Siktir git, Menekşe.

* Otuzbeş yıl önce ölmüş olmam gerekirdi.

* Arabamla bir köprüden geçiyorsam aklımdan mutlaka intihar geçer. İntiharı düşünmeksizin bir göle ya da okyanusa bakamam. Çok durmam üstünde. İNTİHAR. Aniden yanan bir ışık gibi. Karanlıkta. Çıkış yolu olduğunu bilmek, içerde kalmayı kolaylaştırır. Anlıyor musunuz? Yoksa sonu deliliktir.

* Bir kaya parçasıyım. Kaya parçası olarak kalmak istiyorum, başından beri böyleydim.

* İnsanı yazmaktan alıkoyabilecek tek şey kendisidir.

* Yazmakla kaybedilecek hiçbirşey yoktur.

* Yakında öleceğimi biliyorum ve bunu garipsiyorum. Bencilim, kıçımı iskemleye yerleştirip şiir yazmaktan bıkamadım. Yazmak ateş yakıyor içimde, havada perendeler atıyorum yazarken. İyi de nereye kadar? Gitmesini bilmek lazım. Depomuzdaki yakıttır ölüm. Devam edebilmek için ihtiyacımız var. Hepimize lazım. Bana lazım. Size lazım. Zamanı geldiğinde gitmezsek çevreyi kirletiriz. Kanımca en tuhaf olan, ölmüş birinin ayakkabılarına bakmaktır. Daha hüzün verici bir şey tasavvur edemiyorum. Kişilikleri ayakkabılarında kalmıştır sanki. Giysilerde, hayır. Ayakkabılar. Ya da şapka. Ya da eldiven. Yeni ölmüş birinin yatağına ayakkabılarını, şapkasını ve eldivenlerini koyup bir süre bakın, delirirsiniz. Yapmayın. Neyse, onlar artık sizin bilemeyeceğiniz bir şey biliyorlar. Belki.

* Benim de ölmüş olmam gerekirdi. Öleceğim. Hiç fena sayılmaz, ölümü düşünmek. Tuhaf ve karışık bi hayat yaşadım; büyük kısmı felaket, can sıkıntısı. Kendimi bokun içinden itip çıkarış şeklim farkı yarattı diye düşünüyorum.

* Birisine size ne yapmanız gerektiğini söylemesi için para ödüyorsanız, kaybettiniz demektir. Bu psikiyatrınızı, psikoloğunuzu, borsacınızı, sanat tarihi öğretmeninizi de kapsar.

* Kendimi boş bir testi gibi hissettiğim gecelerden biri. Tahayyül edin. Kazınmış, huzursuz. Işıksız. İğrenme duygusundan bile yoksun. İnsan kendini böyle hissettiğinde intiharı bile düşünemez. Fikri oluşmaz. Kalk. Kaşın. Su iç. Temmuz ayında bir sokak köpeğinden farkım yok, oysa aylardan ekim. İyi bir yıl oldu yine de. Arkamdaki kitaplık yazılarımla dolu. Ocağın 18’inden bu yana yazılmış. Zincirlerini kırmış bir deliden farkım yok. Aklı başında hiçbir yazar bu kadar çok yazmaz. Hastalık.

* Hep söylerim; yazarın işi yazmaktır. Bu sahtekar orospu çocukları beni kerizliyorlarsa suç bende. İşim yok artık onlarla. Elizabeth Taylor’a yaltaklansınlar.

* Bazen hepimiz bir filme hapsolmuşuz hissine kapılıyorum. Repliklerimizi biliyoruz, nereye doğru yürüyeceğimizi biliyoruz, nasıl oynayacağımızı biliyoruz, sadece kamera yok. Yine de çıkamıyoruz filmin içinden. Ve film kötü.

* İçmek hem beynimi hem de ruhumu besler.

* Hep dışardaydım, hiç ait olmadım. Okul bahçesinde keşfettim bunu. Bir de çok yavaş öğrendiğimi. Herkes herşeyi biliyordu; benimse hiçbir boktan haberim yoktu.

* Kimseyle yarışmıyorum ve ölümsüzlüğe dair düşüncelerim de yok. Umurumda bile değil. Hayatta iken devinmek önemli olan. Gün ışığında kapılar açılır ve atlar ışığın içine fırlar ve cokeyler; parlak ipek giysilerinin içinde küçük şeytanlar, zorlayarak, sapına kadar. İhtişam devinimde ve hodri meydan diyebilmektedir. Ölümün canı cehenneme. Herşey bugün, bugün, bugün. Evet.

* Pamuk ipliği ile bağlıyız hayata. Olasılıkların arasında talihimizle geçici olarak varız.

* Özenle yazmak ölümcüldür.

* İnsanın yaşayabilmek için çalışmak zorunda olması iyi birşeydir demiyorum. Korkunçtur genellikle. Sık sık iğrenç bir işi kaybetmemek için savaşmak zorunda kalırsın, çünkü arkanda işine talip yirmi beş kişi beklemektedir. Anlamsızdır elbette, insanı dümdüz eder.

* Besteciler ve ressamlar da iyiydi ama; çıldırırlar, intihar ederler, tuhaf ve uygunsuz davranışlar sergilerlerdi. İntihar çok iyi fikirdi. Ben bile birkaç kez denedim. Gerçi çuvalladım ama epey yaklaşmıştım; kararlı denemeler. Şimdi yetmiş iki yaşındayım. Kahramanlarım geçmişte kaldılar ve yenileri ile yaşamak zorundayım. Yeni yaratıcılarla, yeni ünlülerle..beni kesmiyorlar.

* Kimseyle yarışmıyorum. Ne ün peşinde koştum, ne de para. Tek istediğim sözü istediğim gibi yazmaktı.

* Hayat tuzaklarla doludur ve çoğumuz çoğuna düşeriz. Önemli olan bu tuzaklardan elden geldiğince uzak durmaktır. Bu da ölüm gelene dek olabildiğince huzurlu yaşamanızı sağlar.

* Yazmayı sürdürdüğüm sürece hayattaydım. Yoksa kalan ömrümün fazla değeri yoktu.

* Kafadan vurulmuş ve gömülmüş bir gün daha. Cehennemde bir Cumartesi akşamı.

* Zehirlenmiş gibi hissediyorum kendimi bu akşam. Üstüme işenmiş gibi; iliklerime kadar yorgunum. Tamamen yaştan kaynaklanmıyor ama payı olabilir. Kitle, benim için zor olan İNSANLIK, o kitle sonunda kazanıyor galiba. Sorun herşeyin onlar için yinelenen bir gösteri olmasında sanırım. Tazelik yok içlerinde. Mucizenin kırıntısı yok. Kendilerini öğütüp duruyorlar, üstelik üstüme. Farklı BİR insan görsem devam etmek için güç bulacağım kendimde. Ama öyle bayat, öyle kasvetliler ki. Heyecan yok. Gözler, kulaklar, bacaklar, sesler var ama…hiç. içten içe pıhtılaşıyor, kendilerini yaşadıklarına inandırıyorlar. Gençken daha iyiydi; arayış içindeydim. Geceleri sokakları dolaşırdım…kaynaşırdım, dövüşürdüm, arardım..Hiçbirşey bulamadım. Kadınlara gelince; her kadın bir ümitti ama çok sürmedi. Durumu hayli çabuk kavrayıp RÜYALARIMIN KADINI’nı aramaktan vazgeçtim; kabus gibi olmayan bir kadın kabulümdü. İnsanlara gelince; artık hayatta olmayan ölümsüzlerde buldum ne bulduysam-kitaplarda. Klasik müzikte. Güç verdiler bana. Ama sihirli kitapların sayısı sınırlıydı, bir süre sonra tükendiler. Yıkılmaz kalem klasik müzikti.

* İlginç insanların sayısı neden bu kadar az? Milyonlarca insanın içinde neden sadece birkaç kişi? Bu kasvet verici ve cansız türle yaşamaktan başka çare yok mu? Tek bildikleri şiddet sanki. Uzmanlık alanları. Şiddet söz konusu olduğunda çiçek gibi açıyorlar. Olasıklarımızı kokutan bok çiçekleri gibi.

* Hayatları boyunca iyi müzik dinlememiş ne kadar çok insan var bir düşünün. Yüzlerinin çürümesine, düşünmekten öldürmelerine, yüreksizliklerine şaşmamak gerek.

* Bir keresinde adamın birinden Shakespeare sevmediğimi yazmaya hakkım olmadığını anlatan uzun ve öfke dolu bir mektup almıştım. Gençler bana kanıp Shakespeare okuma zahmetine bile girmeyeceklerdi. Böyle bir konum almaya hakkım yoktu. Sayfalarca bunu söyleyip durmuştu. Cevaplamadım. Ama burda cevaplayacağım.

* Siktir git lan. Hem ben Tolstoy’u da sevmem.

Charles Bukowski “İlham Perisine Oynamak”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 14 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski "İlham Perisine Oynamak"

Kitap yine Avi Pardo çevirisi ile Parantez Yayınları'ndan çıktı. Birinci baskı Mayıs 2009.  Oldukça kalın bir Charles Bukowski kitabı olup orjinal adı "Betting on the Muse".

Hem şiirler hem de öykülerden oluşan İlham Perisine Oynamak dolu dolu 384 sayfa ve uzun zaman sonra beni en çok tatmin eden Buk kitaplarından biri, okumaya doyamadım yine her zaman olduğu gibi. Çok fazla altını çizdiğim yerler oldu yine ve hepsini burada paylaşmak oldukça zor. Çünkü bunu yapabilmem için neredeyse bütün kitabı yazmam gerekiyor. Sadece beni en çok etkileyen satırları sizlerle paylaşıyor, en kısa sürede kitabı edinmenizi umuyorum.

-Okurken altını çizdiklerim-

yazmak

bazen seninle olanaksızlık arasındaki tek şeydir. hiçbir kadının aşkı, hiçbir servet boy ölçüşemez onunla.

hiçbir şey kurtaramaz seni yazmaktan başka.

duvarların çökmesini engeller. kalabalığın üzerine gelmesini.

karanlığı aydınlatır.

psikiyatristlerin şahıdır yazmak, tanrıların en müşfiği.

ölümü avlar yazmak.

ve kendine güler, acıya güler.

son umuttur yazmak, son beklenti.

aynen öyle.

sihiri tanımlamak

ihtiyacın olduğunda soğuk bir biradır iyi bir şiir, acıktığında sıcak bir hindili sandviçtir iyi bir şiir, kalabalık seni köşeye kıstırdığında bir silahtır iyi bir şiir, ölümün sokaklarında gezinmene olanak tanır iyi bir şiir, ölümü sıcak tereyağı gibi eritebilir iyi bir şiir, ıstırabı çerçeveleyip duvara asabilir iyi bir şiir, ayaklarının Çin'e değmesini sağlayabilir iyi bir şiir, çatlak bir zihni uçurabilir iyi bir şiir, Mozart'la el sıkışmanı sağlayabilir iyi bir şiir, şeytanla barbut oynayıp kazanmanı sağlayabilir iyi bir şiir, neredeyse her şeyi yapabilir iyi bir şiir, ve en önemlisi iyi bir şiir nerede biteceğini bilir.

Beş Sent

Erkekler tuvaletine gidip aynada tiksintiyle yüzüme baktım. Bir şeyler biliyormuş gibi görünüyordum ama yalandı, sahteydim ve insanın birden sahte olduğunu hissetmesinden daha kötü hiçbir şey yoktur dünyada, hele bütün hayatını kendini öyle olmadığına ikna ederek geçirmişse. Lavabolara, borulara ve pisuarlara baktım ve onlar gibi hissettim kendimi, onlardan da kötü hatta; onların yerinde olmayı yeğlerdim. bozuk para imparatorluğu radyo programlarını ve konuşan insanların seslerini dinliyor ve hiç yüzünde nasıl da heyecanlandıklarına şaşıp ışıkları söndürüyorum, perdeleri çekiyorum, anasını ağlatıyorum perdelerin ve Empire State Binası'ndan aşağıdaki sığır beyinli kalabalığın arasına o düşsel düşüşü hayal ederek son puromu yakıyorum.

sır

tasalanma, kimse o harikulade kadına sahip değil, öyle görünse bile, ve kimse o tuhaf ve gizli güce sahip değil değil, kimse sıradışı ya da olağanüstü ya da sihirli değil, öyle görünse bile. bir kandırmaca her şey, numara, yutturmaca, kanma, inanma. dünya yaşamları ve ölümleri yararsız insanlardan geçilmiyor, bunlardan biri havaya sıçradığında ve tarihin ışığı onları aydınlattığında, unut gitsin, göründüğü gibi değil, budalaları uyutmak için başka bir numara sadece.

güçlü adamlar yok, harikulade kadınlar yok. en azından, bunu bilerek ölebilir mümkün olan tek zafere sahip olabilirsin.

Bir Korkağın İtirafı

"Bale kursuna gitmiş olmayı isterdim," dedi Henry. "Sürekli omuzlarım çökük dolanıyorum ama bu ruhumun solmuş olmasından kaynaklanıyor."

***

"Her şeyden feragat etmek mi istiyorsun?" "Neden feragat etmek? Yok bir şeyimiz! Yoksa Beethoven'ın Beşinci Senfonisi'ni ya da Handel'in Su Müziği'ni mi kastediyorsun? Yoksa RUH'umu mu?"

cehenneme faytonla gidip gelmek

dayılanacak bir şeyleri olmayan kabadayılardık, bunalım çocuklarıydık ve babalarımız ya da büyükbabalarımız gibi olmayacağımıza yemin ederdik. çıkacaktık bu bataklığın ve yapaylığın içinden. Katı Dünya

Hayatın en zor olan yanı, diye geçirdi aklından, başkalarının sorunlarıyla uğraşmak. Yiyip bitirebilirdi insanı başkalarının sorunları; ya trafik kazası yapıyor, çıldırıyor, kirayı ödemeyi unutuyorlar ya da tereyağını dışarıda bırakıyor, yabancıları düzüyor, uykusuzluk çekiyorlar ya da -uyuyabilirlerse- mutsuz düşler görüyorlardı. Senin de baş etmek zorunda olduğun kendine ait sorunların olabileceğini akıllarından bile geçirmiyorlardı.

sokakta bir adamla tanıştım

ve bana "bana iki yıl boyunca yaşama gücü verdin, seninle tanışmak gerçekten inanılmaz," dedi.

"teşekkür ederim" dedim. "ama bana yaşama gücünü kim verecek?

bu soruyu daha önce de sordum ama henüz müşfik bir gülümsemeden başka karşılık almadım.

ama iyi bir soru.

haftada kaç kez intihar etmeyi düşündüğümden haberleri yok.

birkaç kitabımı okumuşlar ve bu onlara yetiyor.

ama ben o kitapları sadece yazıyorum okumam söz konusu değil.

tavuk ciğeri

batı Hollywood'da bir sabahın dördü daha, kara gök bıçak gibi iniyordu ve hayattaysan şanslıydın, ölüysen de farkında bile değildin.

koşuya 12 dakika kala dikilirken mor dağların önünde aptal giysilerimizle, duraksıyor, etrafımıza bakınıyoruz; hiçbir şey değişmiyor, pekişiyor sadece, hayatlarımız yavaşça sürünüyor, karılarımız küçümsüyor bizi.

şiirler bağlamında

en iyi yazarlar çok az şey söylemişler en kötüleri ise, çok fazla.

tıkanıklık

yazmak, en iyi biçimiyle, bir yarış değildir, meslek bile değildir, kendi iradesiyle gelen tehlikeli bir delilik halidir. kışkırtırsan yitirirsin. yazıyor gibi yaparsan, sözcükler hastalanır.

Deliliğim

İnsanlar mizah duygusundan yoksunlar, kendilerini fazla önemsiyorlar.

***

Aranızda kendini yazar olmayı arzulayacak kadar deli hisseden biri varsa, yap derim; tükür güneşin gözüne, örsele tuşları, yok daha güzel bir delilik; yüzyılların yardıma gereksinimi var, türler ışığa ve kumara ve kahkaya hasret. Ver onlara. Hepimize yetecek kadar sözcük var.

 

Charles Bukowski “Kasabanın En Güzel Kızı”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 14 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski "Kasabanın En Güzel Kızı"  Damar cümleler -seçtiklerim- 

* Sanırım içmek, ertesi sabah tekrar hayata dönülebilen ver hergün tekrarlanabilen bir intihar şeklidir.

* Oysa Cass'ta hem kafa hem RUH vardı.

* Tamamen yüzeyseldirler, içleri yoktur…

* Güzellik bir bok değil, uçar. Çirkin olduğun için talihlisin. Biri sana ilgi gösterirse başka bir nedeni olduğunu biliyorsun.

* Her şey çok yıldırıcı.

* Sıkı hatundu. Yüzünü hesaba katmazsan.

* Elimizdeki bize yetiyordu, onlara ve onlara ait olan hiçbir şeye ihtiyacımız yoktu, ne düşündüklerini de umursamıyorduk. Ama nefretlerini   hissediyorduk.

* Yalnız gelir, yalnız gideriz. Çoğumuz yalnız, korkulu ve yarım yaşarız.

* Hayatı ıskalamak istemezsin değil mi bebeğim?

* Amerika'da kazanmak zorundaydınız, başka yol yoktu, bir hiç için savaşmayı öğrenmeliydiniz, soru sormadan…

* Balık gibi düz herifin biriydi, konuşmaları bağırsaklarıma bıçak gibi saplanıyordu. Can sıkıcı gerzeklikler, ruhunun pis kokusu havada dolaşıp her şeye sirayet ediyordu.

* İşten döndüğümde en son lanet damlama kadar tüketilmiş olduğumu anlamıyor musun? Hiçbir şey kalmıyor anlasana!

* Hadi bir Chesterfield yakıp her şeyi unutalım.

* Demek zaman zaman delilik hissediyorsun Stirkoff! Peki bu durumlarda ne yaparsın?   şiir yazarım.   şiir delilik midir?   şiir olmayan herşey deliliktir.

* Kamu, bir yazardan ya da yazılarından ihtiyacı olanı alır gerisini boşverir. Ama genellikle aldıkları en az ihtiyaçları olan; boşverilen şeyler ise aslında almaları gerekendir.

* Seks ilginçtir ana o kadar da önemli değil. Fiziksel olarak dışkıdan daha önemsiz bir kere. Hiç seks yapmadan 70 yıl yaşayabilirsiniz ama bir hafta helaya çıkmazsanız hayatınız tehlikeye girer.

* İçimdeki öfke ya da hüzündü herhalde nedeni, belki ruhumda eksik birşeyler vardı.

* Sessizce içtim. Sekse ve deliliğe. Biraz daha içip tek başıma yatağa girdim ve dünyaya boşverdim.

* İçki yasağı yüzünden alkolik olanların sayısı anneannenizin siğillerinden fazladır. Sadece yapmazsın dedikleri şeyleri yapmak ister insan.  

CHARLES BUKOWSKI “Güneş, işte buradayım!”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 13 - 2011 zamanında yazılmıştır.

CHARLES BUKOWSKI “Güneş, işte buradayım!”

Okurken altını çizdiklerim:

Kitaptaki neredeyse her cümlenin altını çizdim. Bu sebeple sayfa 60'tan sonrakileri yazmadım buraya. Çünkü bütün kitabı yazmam anlamına geliyordu. Bundan sonra alıntı yapmayı bırakacağım Bukowski konusunda. Yani, hangi birini anlatayım ki sizlere? Gerçekten bu herifi benim kadar seviyorsanız tabii. Sayfa 60'a kadar olan kısımlar aşağıda, bir kısmı sadece.

Bu kitap, Bukowski ile bugüne dek yapılmış röportajlardan oluşuyor. Tıpkı Howard Sounes'in kitabı gibi Bukowski kendi hakkında çok sırlar veriyor.  Örneğin, bir tanesini paylaşayım sizinle: Buk'un en sevdiği filmin Eraserhead olduğunu öğrendim. Bu sadece biri. Diğerleri için kitabı almanız şart. Ayrıca, Buk kedilere tapıyor adeta.

Önsöz'den  “Bir Yunan tanrısı hakkında bir şeyler dinlemektense bir berduşun öyküsünü dinlemeyi yeğlerim”.  “Ahlaksız biri değilim ben. Aksine, fazla ahlaklıyım”.

Charles Bukowski Dobra Dobra Arnold Kaye

Literaty Times (Chicago) Mart 1963

KAYE: Eleştirmenlerin çoğu hayatınızı olduğu gibi yazdığınız görüşünde birleşiyorlar. Bu konuda bir şey söylemek ister misiniz? BUKOWSKI: Hemen hemen bütün yazdıklarım hayatıma dairdir. Yüzde doksan dokuzu. Yüzde birini uydururum. Belçika Kongo’suna hiç gitmedim mesela.

KAYE: Daha ciddi konulara girersek, Miki Fare’nin Amerikan imgelemindeki etkisi nedir sizce? BUKOWSKI: Zor soru. Gerçekten zor. Miki Fare’nin Amerikan halkı üzerindeki etkisinin Shakespeare, Milton, Dante, Rabelais, Şostakoviç, Lenin ve/veya Van Gogh’tan daha güçlü olduğunu söyleyebilirim. Bu da Amerikan halkı hakkında bize ne söylüyor? Disneyland Güney Kaliforniya’nın en büyük ilgi alanı, ama kabristan asıl gerçeğimiz olmayı sürdürüyor.

(Bir notum olacak tam bu noktada: "Bukowski: Böyle geldi, böyle gitti" belgeselinde karısı Linda, Buk'un en sinir olduğu şeyin Miki Fare olduğunu söylemişti).

Bu şaşkın Moruk Kasabanın En İyi Şairi John Thomas

Los Angeles Free Press, 3 Mart 1967

“Benim şu anda gözlemlenen LSD çılgınlığına itirazım hippiler, salaklar ve çoluk çocuk tarafından ruh yerine kullanılması. Bu işin özü şu, sanatçıyla sıradan insan arasında toplumun para kazanan kesimi tarafından dışlanan tavşan beyinli bir kitle var. Bunlar aslında diğer sınıfa dahil olmayı arzular, ama bunu yapamazlar. Bu yüzden de sanatçıdan bir sayfa çalıp toplumu reddettiklerini söylerler. Sanatçıdan bir sayfa çaldıktan sonra da bütün kitabı çalmaya kalkarlar –ama yaratma gücünden yoksundurlar çünkü aslında orta sınıfa aittirler. Bu yüzden sıradan insanla sanatçı arasında sıkışıp kalmışlardır, ne para kazanmayı becerirler ne de yaratmayı. Bu ikisini de yapamamak suç değildir tabii ki. Ama gerçeği kabullenemedikleri için, aynaya bakamadıkları için, Ruhçuluk oynamaya başlarlar; bot, sakal, bere, hip, pop, bop, ne olursa. Uzun saç, mini etek, sandalet, psikadelik partiler, resim, müzik, psikadelik greyfurt, psikadelik gerila cephesi, güneş gözlüğü, bisiklet, yoga, disko, Jefferson Airplane, Hell’s Angels, ne olursa, yeter ki ait olsunlar. Bob Dylan’dır onların ruhları: “Bir şeyler oluyor ve senin ne olduğundan haberin yok, değil mi, Bay Jones?”. Beatles onların ruhu, Judy Collins ve Joan Baez.”

Charles Bukowski : Öfkeli Şair Michael Perkins

New York, 1967

– "şiirlerinizin zaman kaybı olduğunu düşünenler var.” – “Zaman kaybı olmayan bir şey var mı? Kimi pul toplar ya da anneannesini öldürür. Hepimiz bekliyoruz, küçük şeyler yapıp ölmeyi bekliyoruz.”

(Bayan Arıza, 13 Aralık 2004, Fon : Sigur Ros 'von')

 

Charles Bukowski “Ekmek Arası”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 11 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski "Ekmek Arası"

Tüm kitapları içinde şüphesiz en sevdiğim ve en fazla sayıda okuduğum kitabıdır Ekmek Arası.

Okurken altını çizdiklerim:

* Camel sigarası sihirliydi.

* Belki de dedikleri gibi "kaçık" tım biraz. Ama içimde gerçek bir şeyler olduğuna dair bir duygu besliyordum. Sertleşmiş boktu içimdeki belki, ama onlarda o da yoktu.

* Benden nefret etmeyi sürdürmelerine rağmen nefretin daha iyi bir türüydü bu, benden neden nefret ettiklerinden emin değildiler sanki.

* İnsan yok, hiç bir şey yok.

* Güneşin bile babama ait olduğunu, onun evinin üstüne parladığı için benim güneşe hakkım olmadığını hissediyordum. Güllerinden farksızdım, ona ait olan bir şeydim.

* Annemin bir deliği, babamın ise sıvı püskürten bir kamışı vardı. Nasıl oluyor da böyle şeylere sahip olup her şey normalmiş gibi davranabiliyorlardı, havadan sudan konuşurken arada bu işi yapıp kimseye anlatmıyorlardı. Babamın sıvısından olduğumu düşündükçe kusacak gibi oluyordum.

* Dünya dışardaydı ve her şeye kayıtsızdı ama önemi yoktu. Milyonlarca insan vardı dışarda, köpekler, kediler, sincaplar, binalar, sokaklar, ama önemsizdi. Sadece bir baba, ustura kayışı, banyo ve ben vardım.

* Banyodan çıktığını duydum. Banyonun kapısını kapattı. Duvarlar harikuladeydi, küvet harikuladeydi, lavabo ve duş perdeleri, hatta tuvalet bile harikuladeydi. Babam gitmişti.

* İstedikleri buydu demek: yalanlar. Harikulade yalanlar.

* Yapmam gerekeni yapma cesaretinden yoksun olduğumu bilmek çok kötü bir duyguydu.

* Biz böyleydik, başka türlü olmak istemiyorduk.

* Herkes iyi olabilirdi, iyi biri olmak cesaret gerektirmiyordu.

* Kötüysen kötü rolü yapman gerekmez, kötüsündür. Kötü biri olmak hoşuma gidiyordu. İyi olmaya çalışmak hasta ediyordu beni.

* Biri bana çirkin olduğumu söyledikten sonra gölgeyi güneşe, karanlığı ışığa yeğler olmuştum.

* Bu içki denen şey cerrahlara yaramıyordu belki ama cerrah olmak isteyen biri kafadan biraz noksandı zaten.

* Bazıları gerçekten yaşar.

* Bir boktan çıkıp başka bir boka giriyoruz sürekli.

* O kadar yaşlanmıştı ki ölmesinin bir anlamı kalmamıştı.

* Başka birine güvenmekte hesap yoktu. İş yoktu insanlarda.

* Kelebeklerin ve arıların arzuladığı bir çiçek olmak varken, sinekleri cezbeden bir bok parçasıydım. Yalnız yaşamak istiyordum, yalnız olunca daha iyi hissediyordum kendimi, daha temiz, ama onlardan kurtulacak kadar zeki değildim.

* Yaralarım ve çıbanlarım yasaya karşı değillerdi.

* Beni arzulamalarını arzuladım.

* İlgi duymuyordum. Hiçbir şeye ilgi duymuyordum. Nasıl kaçabileceğime dair hiçbir fikrim yoktu. Diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki. Bende bir eksiklik vardı belki de. Mümkündü. Sık sık aşağılık duygusuna kapılırdım. onlardan uzak olmak istiyordum. Gidecek yerim yoktu ama. İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyordu. Beş yıl uyumak istiyordum ama izin vermezlerdi.

* Herkes sisteme uyup içine girebileceği bir kalıp bulmak zorundaydı.

* Sarhoş olmayı hep sevmeye karar verdim. Sıradanlığı alıp götürüyordu, sıradanlıktan yeterince sık uzaklaşabilirsen sıradan olmazdın belki.

* Harikulade hiçlerdi hepsi.

* İnsanın kendini sonsuza dek sersem ve yararsız hissetmesini engelleyen tek şeydi içki.

* Ve hiç birşey ilginç değildi.

* At boku kadar can sıkıcıydılar.

* Aynı bok çukurunun içindeydik hepimiz. Kaçış yoktu…Zamanı geldiğinde sifonumuz çekilecekti.

Charles Bukowski “Pulp”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 11 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski "Pulp"

Okurken altını çizdiklerim:

·    Adım Nick Belane'di. Fakat şuna ne dersiniz: Mesela birisi "Harry! Harry Martel ! " diye bağırsa, "Evet, ne var?" diye cevap verirdim. Yani herhangi birisi olabilirdim. Ne farkeder? İsim nedir ki?

·    İnsan ölmek için dünyaya geliyordu. Bunun anlamı neydi? Hayatımız oraya buraya takılarak ve bekleyerek geçiyordu. Bizi bi yerlere götürecek treni bekleyerek…

·    Hayat cehennem gibiydi.

·    Okuldayken biyoloji derslerinde hep uyuklardım, matematiğim de çok zayıftı. Ama bugüne kadar hayatta kalmayı başarmıştım. En azından ben öyle sanıyordum.

·    Hayat ne kadar boktandı. Ayakta durabilmek için bile korkunç bir mücadele vermen gerekiyordu. İnsanlar mücadele etmek ve ölmek için doğuyorlardı.

·    Seks bir tuzaktı, insanları içine çeken bir kapandan başka bir şey değildi. İnsanlardan çok, hayvanlara özgüydü.

·    Hayat insanı müthiş yıpratıyordu.

·    Anlaşılan, şanslı günümde değildim. Şanslı bir hafta geçirdiğim de söylenemezdi. Ne de şanslı bir ay. Ne de şanslı bir yıl. Ne de şanslı bir hayat. Allah kahretsin.

·    Ölmek için doğmak. Hayatından bezmiş zavallı bir kemirgen gibi yaşamak kaderimdi sanki. Yaşadığın andan çılgınca zevk almak bana hiç nasip olmayacak mıydı? Neden kendi cenaze törenimi izliyormuş gibi hissediyordum?

·    Ölüm her yerde kol geziyordu. İnsan, kuş, dört ayaklı, sürüngen, kemirgen, böcek ya da balık farketmiyordu. Hiçbirinin yaşama şansı yoktu. Ölüm tepemize binmişti. Bu duruma karşı ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. İçimi bir sıkıntı kapladı. Mesela süpermarkette aldıklarımı kesekağıdına dolduran çırağı izlesem bile, çocuğu tuvalet kağıtları, bira kutuları ve tavuk göğüsleriyle kaplı bir mezara kendi kendini gömerken görüyordum.

·    Yaşamımız boyunca beş kuruşsuz sürünüp, birgün yine beş kuruşsuz geberip gidiyorduk. Hayat, insanı yıpratan bir oyundu. Sabah uyanıp ayağa kalkabilmek bile bir tür başarı sayılmalıydı bu hayat koşullarında.

·    Hayatımız yemek yemek, osurmak, kaşınmak, gülümsemek ve zaman zaman da tatil yapmaktan ibaretti.

·    …..dünyanın yarısı yok olup giderdi ve hayata tahammül etmek yarı yarıya kolaylaşırdı.

·    Aslına bakarsan bütün insanların hayatı beklemekle geçiyordu. İstedikleri birşeyin gerçekleşmesini ya da birgün geberip gitmeyi bekleyip duruyorlardı. Markette tuvalet kağıdı satın almak için kuyrukta bekliyorlardı. Bankadan para çekmek için kuyrukta bekliyorlardı. Ve eğer paraları yoksa, daha uzun kuyruklarda beklemeleri gerekiyordu. Önce uykunun gelmesi için, sonra da uyanmak için bekliyordun. Önce evlenmek için, sonra da boşanabilmek için bekliyordun. Önce yağmur yağması için, sonra da yağmurun durması için bekliyordun. Yemek yemek için bekliyordun, sonra tekrar yemek için yeniden bekliyordun. Bazen de bir sürü delinin arasında "acaba bende mi onlardan biriyim?" diye merak ederek bir psikoloğun muayenehanesinde bekliyordun.

·    Bence rüyalarımızı yine en iyi kendimiz yorumlayabiliriz. Paranızı psikologlara kaptıracağınıza gidip at yarışı oynayın, sizin için daha hayırlı olur.

·    Henüz ölmemiştim, yalnızca hızlı bir çürüme içindeydim. Kim değildi ki allahaşkına? hepimiz aynı dibi delik teknede kendimizi eğlendirmeye çalışıyorduk?

·    İyi insanlar erken ölüyorlar diye geçirdim aklımdan…

·    Ya tüm hayatınızın ya da yalnızca o gününüzün içine edecek birileri mutlaka çıkar karşınıza.

·    Dünyadaki herkes boku yemiş durumdaydı aslında. Yaptığı işten karlı çıkan kimse yoktu. Yalnızca kazanç yanılsamaları vardı insanların elinde. Hiçbirşey elde edemeyeceğimizi bile bile bi yerlere koşturup duruyorduk. Günden güne hayatta kalmayı başarmak biricik amaç haline geliyordu.

·    Dünyanın büyük kısmı kafayı yemişti. Geri kalanlar da öfke içinde yaşıyorlardı. Ha bir de ne kaçık ne de öfkeli olmayıp, sadece salak olanlar vardı. Hiç şansım yoktu yani. Sadece oturup sonumun gelmesini bekliyordum.

·    Dünyanın haline bir baksana, hava kirliliği, cinayetler, zehirli sular, zehirli yiyecekler, nefret, umutsuzluk, herşey var. Dünyadaki tek güzel şey hayvanlar. Ama onların da soyunu tüketiyorsunuz. Yakında evcil farelerden ve yarış atlarından başka hayvan kalmayacak. Çok üzücü bir durum bu. Senin sürekli içmene şaşırmamak lazım.

·    Genellikle yaşamın en güzel bölümleri hemen hiçbirşey yapmadığınız anlardır. Vaktinizi tümüyle ense yaparak geçirirsiniz. Herşeyin anlamsız olduğunu farkettiğiniz zaman, bunun ayrımına varmış olmanız yaşamınızı anlamsız olmaktan kurtarır aslında. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Benimkisi iyimser bi kötümserlik.

·    Televizyon denilen bu orospu çocuğunu seyredip sıkıntını dağıtmaya çalıştığında yalnızca kendini kötü daha da kötü hissediyordun. Bitip tükenmeden birbiri ardına anlamsız yüzler geçiyordu karşından. İçlerinde birkaç tane ünlünün de bulunduğu sonsuz bir aptallar resmi geçidiydi televizyon. Eğlence programları güldürmüyordu, dramalar da dördüncü sınıf şeylerdi.

·    Tanrım ne kadar sıkıcıydılar. Tıpkı diğer insanların çoğu gibi. Yeni, ilginç hiçbirşey kalmamıştı artık hayatta. Herşey ruhsuz ve ölüydü. Tıpkı filmler gibi.

·    Aslında çok küçük şeyler bile kendimi mutlu hissetmeme yetiyordu. Ama bütün mesele, bu küçük şeyleri şu kocaman boktan dünyanın içinden bulup çıkarmaktı.  

Charles Bukowski “En kısa andır mucize”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 11 - 2011 zamanında yazılmıştır.

CHARLES BUKOWSKI “En kısa andır mucize”

 :: Okurken Altını Çizdiklerim ::

 güzel bir duyguydu doğduğum ülkede tanınmak, gerisi de hikâyeydi… (okurlarımın bazıları)

 ***

Evlat, sorun senin istediğini yapmıyor Olmanda, ya da istediğini Yapıyorsan da İyi Yapmamanda.

 evlat, kitaplarıma yağdırdığın övgüler için sana teşekkür etmek isterdim ama bunun hiçbir şeyle hiçbir ilgisi yok ve sana mor bir bok parçası kadar yararı olmaz (posta kutumla muhabbet…)

  ***

ve işe başladığında fazla kaslı değilsen bile çok sürmezdi kaslarının gelişmesi.

 külüstür arabalarımıza atlar gecenin yarısını içerek ve kadınlarımızla atışarak geçirmek üzere evlerimize gazlardık

ertesi sabah iş başı yapacağımızın ve zengini daha da zenginleştirmek için hayatlarımızı aptal gibi feda ettiğimizin bilincinde. (kıvılcımlar)

  ***

“sigara içilen bölüm mü, yoksa içilmeyen bölüm mü?” diye sordu memur.

“içki içilen bölüm,” dedim. (bütün o kayıplar…)

  ***

yalnız olmak benim için son derece gerekli olmuştur hep.

 ***

on yıl tek bir gece veya gündüz kaçırmadan aralıksız içtikten sonra Los Angeles Belediye Hastanesi’nin Düşkünler Koğuşu’ndan taburcu olduğumda bir daha içki içersem öleceğimi söylemişlerdi bana. Birlikte yaşadığım hatuna gidip, “şimdi ne bok yiyeceğim” diye sormuştum.

“atlara oynayacağız” demişti. “atlara mı?” , “evet, onlar koşar sen de onlara bahis oynarsın.”

 Bulvarda biraz para bulmuştu. Hipodroma gittik. Üç at buldum o gün, biri elli dolardan daha fazla kazandırmıştı. Ne kadar kolay, ben bu oyunu çözerim diye düşünmüştüm. İkinci gidişimde yine kazandım.

 O gece şarabı sütle karıştırırsam canımı fazla yakmayacağına karar verdim. Bir bardak denedim, yarı şarap, yarı süt. Ölmedim. Bir sonraki bardağa biraz daha az süt biraz daha fazla şarap koydum. Gece bittiğinde sade şarap içiyordum. Sabah kalktığımda mide kanaması filan geçirmedim. Ondan sonra hem içtim hem  de atlara oynadım. 27 yıl sonra ikisini de yapmaya devam ediyorum. Zaman, harcamak içindir.

  ***

insan olmak istiyorum ama bir türlü izin vermiyorlar.  dünyadaki çoğu erkek gibi başarısızlıklarının kendilerinden bağımsız birçok etkenden kaynaklandıklarına inanıyorlar. (at muhabbeti)

  ***

kadınlar yer yere yanlarında aynayla gitmekten vazgeçtiklerinde bana kadın haklarından söz edebilirler belki (bir başlangıç)

  ***

çünkü suçların en büyüğü en acımasızı, yoksulun yoksulu soymasıdır kanımca, bütün gece birlikte içip, konuşup, gülüp, seviştikten sonra birinin diğerini yabancı bir kentte sıvası dökülmüş karanlık duvarların arasında bir başına akşamdan kalma ve beş parasız uyanmaya terk etmesi bağışlanacak şey değil. (duvarlar)

  ***

kötü talihten dem vurmak gibisi yok; ben çok iyi yaparım. (trans halidir yazmak)

 ***

 yalnız kalmaktan daha kötü şeyler de vardır hayatta ama genellikle bir ömür alır bunun farkına varmak o zaman da çok geçtir ve çok geçten daha kötü bir şey yoktur hayatta. (evet, evet)

 ***

Beethoven çalarken, William Saroyan öldü Beethoven çalarken, Celine öldü ama Fante direniyor Ölüme Bacakları kesilmiş ve kör daracık mezarında Ama ölmüyor: 3 yıldır yatıyor hastanede, ne düşünür? (çizgili elbiselerin içinde sardalyeler)

  ***.

kendimi esir kampında bir esir gibi hissetmekle birlikte zaman zaman bombardımana maruz kalmış bir ön birlikmişiz duygusuna kapıldığım da olurdu.…

denetçiler bizim yöneticiler denetçilerin Posta Müdürü yöneticilerin Halk da Posta Müdürü’nün Canına okuyordu ve her şeyi başlatan Bahçesindeki gülleri budayan Yaşlı kadındı: Demokrasinin çarkları. (değişim ve biçimsizleşim)

  ***

bence at yarışlarının ya da ruletin ya da herhangi bir kumar biçiminin nedeni evde kalıp bütün gün, ben bir yazarım diye düşünmemek.

 Daktilonun başına geçme nedeni de Aynıdır, ben bir yazarım Diye düşünmemek. (bir sevgililer günü armağanı)

  ***

ama genellikle, en yoğun ve tutkulu anlarda, bir kez daha sinema salonunda etrafındaki çiftler kumrular gibi fısıldaşırken elindeki patlamış mısır torbasıyla bir başına oturan yalnız adam olmayı arzulardım. (iş tutmak)

  ***

uyandığımda North Bulvarı’ndaki Lincoln Heights Hapishanesi’nin Ayyaş koğuşunun Döşemesinde yatıyordum. Kanatlarım olmadığı gibi Zimmet makbuzundan başka Bir şeyim yoktu ve Biri helaya kusuyordu.

 Belki Bir başka zaman Ulaşacaktım Meleklik Mertebesine. (iyi bir deneme)

Hamiş: Kitabı aldığım tarih, 29 Nisan 2005, kitabı bitirdiğim ve alıntıları siteye eklediğim tarih 30 Nisan 2005

Charles Bukowski “Bir tek ben miyim böyle yaşayan?”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 11 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski “Bir tek ben miyim böyle yaşayan?”

1.Cilt : ateşin içinden ne denli iyi yürüdüğündür mesele…

Okurken altını çizdiklerim:

güneşte ve yağmurda gece ve gündüz

çiçektir acı çiçeklerdir acılar

sürekli açan. (bahçem)

./. çocuklar maket savaş uçakları yapmıyorlar artık, hayali pirinç tarlalarında dövüşmüyorlar, savaşın yararsız, yerleri süpürmek ya da çöp toplamak kadar sıradan bir iş olduğunu biliyorlar, kovboy filmine gitmeyi ya da alış veriş merkezlerine takılmayı ya da hayvanat bahçesine veya futbol maçına gitmeyi yeğliyorlar, kolej, otomobil, kadın, ev ve barbekü hayalleri kurmaya başlamışlar bile, bir başka düşün tuzağına yakalanmışlar, onları savaş kadar çabuk öldürmeyecek bir düşün, en azından bedensel olarak. (Armentieres’li Matmazel)

./. herkesin çözülmeye başladığı gün gelir çatar sonunda, ve işte: bir odada boş küllükler sadece, ya da tarağa takılmış bir tutam saç erimekte olan ay ışığında.

Külden, Kuru yapraklardan Ve okyanus gemisi misali geçip giden Elemden Başka bir şey değil Her şey. (insanlar)

./. ve ne tuvalet vardı odada, ne lavabo, ne de pencere, intihar ve ölüm kokusu sinmişti odaya (oda kiralayan güzel kız)

./. ben 23 yaşındaydım, ondan üç tabure uzağa oturmuş hüzün yakıyordum.

Körpe ve değerli Istırabıyla Başımı ellerimin arasına Almıştım. (çok erken)

./. dünya bir anlam ifade etmiyordu benim için.

Savaş ilgimi çekmiyordu. Hiçbir şeyim yoktu, hiçbir şey İstemiyordum. Bir şişe viskim vardı, onu Fırtlıyor, sigara sarıyor Ve bekliyordum Kütüphanedeki kitapların yarısını Okuyup tükürmüştüm (Pershing Meydanı, Los Angeles, 1939)

./. tahammül edemediğim bir şey varsa o da övgüydü. (1940 yılından bir sahne)

./. soluk yazılarıyla o güzelim eski vagonları ve o sarnıçlı şişko vagonları öyle sıra sıra dizilmiş beklerken görünce bir sessizlik çöker içime, başka erkeklerin başka şeylerde buldukları bir şey bulurum onlarda, kendimi daha iyi hissederim ve fırsat doğduğunda güzeldir kendini iyi hissetmek nedensiz. (demiryolları)

./. ne kadar kolay yitiyor her şey. Hiçbir şeye sonsuza dek sahip olamıyorsunuz. (beyaz köpek)

./. “hiçbir şey yemiyorum” dedi ona ve fahişeye birer bira ısmarladım. Karşımda et yemeyen, sebze Yemeyen biri var, diye Geçirdim içimden, Bir tür aziz. İçerisi kiliseyi andırıyordu Çünkü sadece Gerçekten yitikler bir Salı sabahının Sekizinde barda oturur. (mavi boncuklar ve kemikler)

./. şairler beni sıkar, boktur hepsi, salyangoz, ucuz bir rüzgara kapılmış toz parçacıkları.

piyanistin teki Grieg’in artık kabak tadı veren eserini çalıyordu. Hiçbir şey değişmiyordu. Hiçbir şey asla değişmiyordu. Hiçbir şey. (bir tartışma daha)

./. ağır bir geceye doğru ilerleyen ağır bir gün. Ne yaparsan yap. Her şey olduğu gibi kalıyor. (saati kur)

./. beyinle ruhu ayıran alan birçok farklı biçimde deneyimden etkilenir- kimi beynini yitirip ruha dönüşür: deli. Kimi ruhunu yitirip Beyne dönüşür: Entelektüel. Kimi ikisini de yitirir ve Kabul görür. (yaşam dansı)

./. kabız yazarlardan geçilmiyor dünya. Ve taze boka doymayan İnsanlardan. Kasvet verici. (profesyoneller)

./. Los Angeles’taki gazeteci çocukların çoğu Sakal bırakmaya Çalışıyor. Bu da onların kötü şairlere Benzemelerine neden Oluyor. (bir şubat öğle sonrası)

./. uçurumun kenarında olduğumuza şüphe yok. (ölüm sirki)

./. ve mükemmeliyete inanmıyorum, bağırsakları açık tutmaya inanırım, bu yüzden çok boktan yazdığımı söyleyen eleştirmenlere katılıyorum. (kodeste bir adama Noel şiiri)

./. yabancı birader veya bacı, ve ikimiz de biliyoruz asıl trajedinin ölüm olmadığını. Sen yalnızsın Ben de yalnızım ve İyi ki bir araya gelip Acınası kederlerimizi Kıyaslamıyoruz. (hep yek?)

./. hepimiz gerektiğinde bir üst dişliye geçebilsek. Geçemiyoruz ama.

Bruckner dinliyorum Ve adamın ölü kemiklerini Özlüyorum, Bir de kendi canlı Ruhumu.

Hepimizin iyi yaptığımız Bir şeye ihtiyacı var, Biliyor musunuz. Tüple dalmak Ya da sabah postasına Bakmak gibi. (Bruckner)

./. herkes bekliyor her şey bekliyor.

Bir tek Ben miyim Böyle Yaşayan? (muhtemelen öyle)

./. ne kadar yaratıcı ve çetin ceviz çocuklarız hepimiz, neden izin veriyorlar ölmemize? (75 milyon dolar)

./. bir beysbol maçı aşk veya polis dizisi arayışıyla televizyonlarımızı açıyoruz

ama ses aslında istediğimiz

zihnimizi dağıtacak küçük bir şey

kimse sonlarla ilgilenmiyor

sonu biliyoruz

kimimiz zayıf düşer

kimimiz İsa’nın Köpeği Olur.

Kimimiz olmaz. (şimdi bu kentte-)