Charles Bukowski “Pansiyon Manzumeleri”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 25 - 2011 zamanında yazılmıştır.

İşte altını çizdiğim satırlardan bazıları: Bitkin bir halde fabrikadan veya depodan eve dönüşte, yemek, uyumak ve tekrar sefil işe dönmek dışında pek bir işe yaramazdı sanki gece. Fakat o yırtık perdeli aşınmış kilimli, tuvaleti ve küveti koridorun sonunda bulunan, havasında benden önce gelmiş bütün kaybetmişlerin hissedildiği bir eski odada beni bekliyor olurdu daktilo. (Önsöz’den)

****

Bir kadını elinde tutmak istiyorsan ne zaman gitmesine izin vereceğini bilmen gerekiyor

****

Palm Springs’te oturan yaşlı halam var paradan başka birşeyi yok benimse paradan başka herşeyim var…

****

Çünkü anlıyorum ki şiirleri basan insanlar biraz kaçıklar, ama zararı yok, ben de kaçığım. Herneyse-

****

Daha çok şiir, daima daha çok Ş İ İ R .

****

Hepimizin yürekleri boğuluyor kusmuk içinde.

****

Evine kızılderilileri sokmaz pek öyle sikici olduklarından değil de pis ve cahil oldukları için. Pis mi? önünde bira lekesi olan gömleğime bakıyorum. Cahil mi? 6 sentlik bir puro yakıp siktirediyorum.

****

Salak gibi fabrikanın birinde diğer “ruhu çekilmiş” salaklarla çalışıp mesaiye kalıyor

****

Ünlü olmanın en iyi yolu kaçmaktır.

****

Şiiriniz çok iyi değil ama en azından kuşunuzu kaldırabilmişim

****

Ve ben duvarlara tutunup berbat şiirleri ve kendi ölümümü düşledim

****

Ama tek istediği birazcık düzüşmek, kirayı istemek bahanesi oluyor yine de hiçbirini alamayacak

****

Yapamıyorum, buraya ait değilim, radyo programlarını ve insanların seslerini dinliyorum da, hiçbir şey yokken heyecanlanıp hiçlikle ilgilenebilmelerine şaşıp kalıyorum

****

Gülüyorum, hala gülebiliyorum, kim gülmez ki bütün herşey böylesine komikken; sadece deliler, palyaçolar, yarım akıllılar, üçkağıtçılar, orospular, altılı ganyancılar, banka soyguncuları ve şairlere kaldıysa ilginçlik?

****

Allahtan arka sokaklar var.

****

Bir Paris fotoğrafının altında sevişmek ve açılmış bir Chesterfield paketinin yanında.

****

İnsan olmak rezil birşeydi; öyle çok şey vardı ki olup biten.

****

Sanırım eylemsizlik korkusu acının dağlayışından üstün; ölüm ise havlayan köpek.

****

İç gerektiğince ki kalabilesin yarına, çünkü içki içenin yeni bir yaşam şansına ulaştığı bir yaşam tarzıdır; dahası, derim ki, mümkün olduğunca yalnız yaşa.

****

Keyifli yalnızlığımın içine eden birileri her zaman çıkmıştır.

****

Niye çıldırmayız hamam böcekleri gibi, niye daha çok intihar olmaz hiç anlayamayacağım…

****

Ya da belki de bir kravat takıp beynini sıkıp boğar ve sürüye katılır böylece…

****

Para getirmese de şiirler, ölümü ve petrolü beklemekten iyidir yine de, vahşi hindi vurmaktan, ve dünyanın başlamasını beklemekten de.

****

9 şişe bira içmişim, ve yarım şişe votka, 18 sigara tüttürmüşüm hala tepemde oturmuş ölüleri yürütüyorsun balkonunda beynimin.

****

Kendini kandırma; hepsini birşey öldürüyor- sonuçta şundan veya bundan ölmeye varıyor mesele- kanserden, yeni bir arabadan, seksten, sıcaktan, sanattan, şiirden, baleden, bir hırdavat dükkanından, ot tüttürmekten, perdenin arkasından etrafı dikizlemekten ya da kıçını ucuz tuvalet kağıdıyla silmekten

****

Bütün mekan müzik ve özgürlükle sallandı

****

Castro ne o kadar iyi ne de o kadar kötü- büyük yarışta küçük bir at işte.

****

Ölümü konuşmak paradan konuşmak gibi- ne fiyatını biliriz ne de değerini, yine de ellerime bakıyorum da biraz tahmin edebiliyorum.

****

Erkek tahmin etmek ve başarısız olmak için yaratılmış kadın geri kalanlar için.

****

Ve her yer hiçbir yerdedir-

****

Siz söyleyin niye böyle eski kuru çöpler misali alevler içinde olduğumu?

****

Gerçekte şimdiye kadar doğmuş en büyük salak olsan da, çağdaş görünmek oldukça kolay; biliyorum; berbat şeyler yazıp ucuz kurtulduğum olmuştur ama dergilerde okuduklarımın eline pek su dökemezler; orospulardan ve hastanelerden gelme kendiliğinden bir dürüstlüktür benimki olmadığım biri gibi davranmama izin vermez- ki çifte çuvallamaktır bu: şiirde çuvallamak ve hayatta. şiirde çuvallarsan hayatta çuvallarsın, hayatta çuvallamışsan da hiç doğmamışsındır istatistikler ya da annen ne koymuş olursa olsun adını.

****

Bir şiir dergisinde gerçekten şiir bulmayı umuyor musun?

****

Oysa ben roman yazmaz bir sarhoşum şu an ayığım ama şurada duruyor bira şişesi

****

Muhtemelen ağır ağır birşeylerden ölüyordur aynen benim gibi

****

İnsanlar yağmurlardan kaçar ama su dolu küvetlerde otururlar.

****

Milyonlarca insanın hidrojen bombasından korkması Epey kasvetli ancak zaten yaşamıyorlar ki.

****

Ateştir şarkı söylemek.

****

Öyle berbat hissediyordum ki kendimi eskiden hüzün denirdi adına ama her ne dersen de o kadar da kötü değil çünkü ışığın bu saatinde diyelim ki sabahın 5 buçuğu hala bir parça viskim dolayısıyla da bir şansım var.

****

Hoş bir kelimedir keder, ve enginar gibi tuhaf; keder bir kelimedir ve bir yaşam tarzı;

****

Ve tek hissetmeye başladığım zaman ise sarı birayı öyle hızlı ve uzun diktiğim zaman ki elektrik ampulu güneş gibi parıldamaya başlıyor

****

Ben kendi bitinin derdine düşmüş bir maymun misali şerefsizce kendi ölümünün derdindeyken dünyanın üçte biri açlıktan ölüyor,

****

Kederliyim çünkü içkim azalıyor ya içenleri ziyaret edeceğim ya da asla basmayacakları bir şiirle içki satanları,

****

Ölüleri görmüşüm ben bir tahtadaki incirler misali ve kalbim çürümüş.

****

Gülünç gösterilerin ve müzikli komedilerin ön sırasında oturan ışığı, şarkıyı ve dansı kamışıyla gazoz içen bir çocuk misali yalayıp yutan delinin biriyim ben.

****

Tuhaf yerlerde adamlar gördüm kodeste ve barlarda başka birşey gibi davranmayan adamlardı. çünkü rol yapmanın sahteliğini biliyorlardı.

****

Hangimiz biliyor ki kim olduğunu ?

****

Usturadır nefes almak-

****

Genç güzel kadınların başka birine neler yapabildiğini görmek vazgeçtirir seni özgürlükten.

****

Ben kafiye ve hayat ve dize satıyorum

****

Kaybedenleriz bizler; öğle vakti ya da akşam saati bile bu muhitte hiçbirimiz doğru dürüst giyinmiyoruz hiçbirimiz yüksek finansın zerafetini çirkin şeyleri (kira ihtiyacı ya da 59 sentlik şarap içmek gibi) silkeleyip atacak kadar kovalamıyoruz.

****

Pazar günleri bombalardan daha fazla can alır.

****

Ve ben bir ruh yapabilmek için kibrit çöpleri arıyorum

****

Ben ölümsüz kadar imkansız ve lavanta kokulu kadınları düşlüyorum

****

Dişlerim ağrıyor ruhumun dişleri

****

İntiharla ihtiyarlık arasında iki arada bir derede yakalanmışım.

****

Şiirlerim bir kafesin döşemesindeki çiziktirmeler yalnızca.

Charles Bukowski “Ölüler Böyle Sever”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 24 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Bazı cümlelerin altını çizdim okurken. işte altını çizdiklerimden bazıları: * Beynim kaderime isyan ediyordu ve bu isyanı bastırmanın tek yolu içmek, içmek ve içmekti.

* Adamın yüzü birşeye benzemiyordu, hiçbir yeri bir şeye benzemiyordu.

* – Şarapçıları kimse anlayabilir mi acaba? – Şarapçılar sadece.

* Paran yoksa kanun işlemiyordu.

* Ekonomik açıdan bakınca yarıklı doğmanın kamışlı doğmaktan çok daha karlı olduğu tartışılmazdı.

* – Çıkmaz kan lekesi! ASLA! – Onun kanı! – Ne önemi var! Kan bu! Çıkmaz!

* Aşk yoksa cinsellik bir hiçtir. Cinsellik ancak taraflar arasında duygu varsa anlamlı olabilir.

* Kadınlar delidir-

* Ölüme biraz daha yaklaşmış gibi görünüyordu.

* Binlerce akşamdan kalmalığın ve trajedinin izlerini taşıyordu yüzü.

* Dawn’a baktım. Genç ve güzeldi. Ruhu var gibi görünüyordu ayrıca. Aşk hayatında neden hüsrana uğramıştı acaba? Ama aşkı ıskalamanın binbir yolu vardı.

* Günde üç-dört kez sıçardı, yapacak başka birşey bulamadığı için. Üç-dört kez banyo yapardı yapacak başka şey bulamadığı için. Aynı nedenle sarhoş da olurdu.

* Acı, beni ikinci bir ten gibi sarmış.

* Dünya kokuşmuş.

* – Savaşa inanıyor musun? – Hayır. – Savaşa gitmeye hazır mısın? – Evet.

* Boru çalan biri tarafından uyandırılmak istemiyordum. Arkadaşlık edip çarşı izinlerinde birlikte içki içeceğim, ranzamda sırt üstü uzanıp gülünç olmayan, aşikar ve belden aşağı fıkralarını dinlemek zorunda kalacağım bir grup gürbüz abaza amerikan futbolu hastası besili otuzbirci sevimli korkak pembe tenli osurukçu Amerikalı ile aynı barakada yatmak istemiyordum. Askeriyenin insana batan battaniyelerini, üniformalarını ve insanlığını istemiyordum. Onlarla aynı yere sıçmak, aynı yere işemek, aynı orospuyu paylaşmak istemiyordum. Ayak tırnaklarına bakmak veya eve yazdıkları mektupları okumak istemiyordum. Tek sıra yürürken önümde kıçlarını görmek istemiyordum. Arkadaşlık kurmak istemiyordum, düşman edinmek istemiyordum. İstemiyordum işte, ne onları, ne de yollarını. Öldürmenin veya ölmenin fazlaca bir önemi yoktu.

* Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü bende serseriyim. Kanun  sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam.

* – İyi de, içiyorsun. Ona aşıksan içkiyi hemen bırakman gerekir. Şu an. – Haklısın, bu içkiyi lavaboya dökeceğim. – Melodramatikleşme, bardağı bana vermen kafi!

* Dört duvardı önemli olan. Dört duvarın varsa bir şansın vardır. Sokağa düştün mü o şansını da yitiriyordun, teslim oluyordun.

* Ben ayyaşım, sürekli içerim.

* Hiç kalkmadan koltukta saatlerce oturuyordum, işemek ve sıçmak büyük bir çaba gerektiriyordu.

* İntihar düşüncesi hep vardı. Güçlü, bileğinin iç kısmında dolanan karıncalar gibi. İntihar dışında her yol olumsuzdu.

* – Göt gibi konuştun yine. – Götün tekiyim ben zaten.

* Pilota, “korkuyorum” dedim, o da bana “ben de” diye cevap verdi.

* Yazar olmanın çeşitli yolları vardı oysa. Bir süre yazarsınız ve başka yazarlar tanırsınız. İyi ve kötü yazarlar. Ve hepsinin teneke ruhlu olduklarını keşfedersiniz. Onlarla aynı odada bulununca anlıyordunuz bunu. Büyük bir yazar beş yüz yılda bir geliyordu ve o sen değildin ve onlardan biri olmadığı da kesindi. Boku yemiştik.

* Benim konularım bira içmek, at yarışları ve senfonik müzik dinlemekten ibaretti. Eksik bir hayat olduğu söylenemezdi ama hayatın tamamı da değildi.

* – İnsanlar ümitlerini yitirmemek için entellektüelleşirler. – Korktukları için entellektüelleşir insanlar, ümitlerini yitirdikleri için değil!

* Son azizleridir bu dünyanın kaçıklar ve ayyaşlar.

* Bir şiir dinletisi sunmak üzere San Francisco’ya uçuyorum. Adım Henry Chinaski, şairim. Derinim. Muhteşemim. Taşak. Evet, doğru, taşaklarım muhteşemdir.

* Kızılderililerin toprağını çalmışız.

* Şiir okumadan önce mutlaka kusarım. İyiye işarettir. İyidir uçurumun kenarında olmak. ( bence not; “uçurumun kenarında oturuyoruz” der Thom Yorke “Lucky”de…)

* Yevtushenko’dan beri görülmemiş bir kalabalık…Sahneye çıkıyorum. Muhteşemim. Muhteşem Chinaski. Arkamda bira dolu bir buzdolabı var. Buzdolabını açıp bir bira alıyorum. Oturup okumaya başlıyorum. İki dolar ödemişler giriş için. İyi insanlar bunlar. Kimi ilk bakışta nefret dolu görünüyor. Üçte biri benden nefret eder, üçte biri bana bayılır, diğerleri kararsızdırlar. Nefreti artıracak birkaç şiir var yanımda. İyidir nefret, insanın aklını başında tutar.

* Tutkunun canı cehenneme!

* Bir kadınla geçinmenin yolu yoktur.

* Uçuş boyunca sürekli içip hüznün tadına varıyorum, dedikleri gibi. Acı olmazsa şair ne yapar? Daktilo kadar elzemdir şair için acı.

* On-beş yirmi yıldır basurdan çekerim; ayrıca ülserden, karaciğerden, çıbanlardan, evhamdan ve deliliğin çeşitli türlerinden, ama hepsinin birlikte bastırmayacağı umudu ile yaşamaya devam edersin.

* Televizyona tahammülüm yok! İnsan ırkına tahammülüm yok!

* Lanet ruhumun çukurunda yayılan ben…

Charles Bukowski “Kaybedenin Önde Gideni”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 22 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Bugüne dek okuduğum en komik Buk şiirlerinden oluşan bir kitap. Mizahî yönü çok fazla. Oldukça güldüm okurken. Jane'den bahsettiği şiirleri de var. Evet, kesinlikle son çıkan Buk kitapları içinde en çok bağrıma bastığım kitabı bu oldu. Birçok yerin altını çizdim ama oturup bütün kitabı tek tek yazmam demekti bu. En iyisi siz gidin alın bir tane, bu 1.cilt olduğuna göre devamı gelecek demektir. Zaten Buk'un çevrilmemiş 3-5 kitabı kaldı. Belki de İngilizceden sonra en çok sayıda kitabı çevrilenler arasında ilk sırada O var. Çok şanslıyım demek ki bu, belki de şansız. O'nu çok seviyorum. Şunu farkettim "ÇOK" demişim hep, bu kelimeyi fazlaca kullanmışım. Eh işte yerine koyacak başka bir kelime bulamıyorum, her şey yetersiz kalıyor, Türkçe'nin azizliği de buna eklenince….Özetle, iyi ki var O.

Gelelim alıntılara:

Sadece sıkıcı insanlar sıkılır. Sadece yanlış bayraklar dalgalanır. Size Tanrı olmadılarını söyleyen insanlar aslında aksini düşünürler. Tanrı başarısızlıkların bir icadıdır. Tek cehennem bulunduğun yerdir.

Dallas'tan geçtim ve Pasadena'da aylaklık ettim. Anam ağlamadı çünkü ağlatacak kimse yoktu. İki boy aynasını tuzla buz ettim ve beni hâlâ arıyorlar. İnsanın asla girmemesi gereken mekânlara girdim. Acımasızca dövülüp ölü diye bırakıldım. Kafatasımda cop darbelerinden oluşmuş bir sürü yumru var. Melekler korkudan altlarına kaçırdılar. Harikulade bir insanım.

Siz de öylesiniz. O da öyle. Güneşin sarı nabzı ve dünyanın görkemi de.

(Kaybedenin Önde Gideni, Çeviri: Avi Pardo, 192 sayfa)

CHARLES BUKOWSKI “Güneşe Uzan”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 21 - 2011 zamanında yazılmıştır.

:: Okurken altını çizdiklerim ::

+ Hayatta kalmanın hayatta olmaktan çok daha zor olduğunu neden anlayamadıklarını bir türlü anlayamıyorum.

+ Yalnızlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz ve yalnızlar zehir dolu. Ben yalnızlık duygusu nedir bilmem. Bir odanın kapısını kapatıp yalnız kalmak hayatımın en güzel şeylerinden biri olmuştur.

+ Atlar, alkol ve daktilo. Bu üçünden herhangi birinin önünü kesen her şey ölümcül benim için, kadınlar dahil, özellikle kadınlar hatta. Kadınlardan ne kadar uzak durursam o kadar iyi hissediyorum kendimi.

+ Siyaset mi? Siyaset aynı kadınlar gibidir; onlara ciddi bir biçimde dalarsan balıkçı çizmesinin altında kalmış solucana dönersin.

+ Sürekli yanlış anlamaya meyilliler için kaygılanıyoruz ama onlar bizim için hiç kaygılanmıyorlar, ya da yanlış nedenlerden ötürü kaygılanıyorlar.

+ Bir keresinde bir akıl hastanesine gittim, ziyaret için. Oradaki hastalardan biri tanıdı beni. “Charles Bukowski’sin sen, değil mi?” diye sordu. Kitaplarımı okumuştu. Bu yüzden oradaydı belki.

+ Bir yerde bulaşıkçı olarak çalışıp kendine kalan boş ve temiz iki saati sanatına ayıran adamı yeğlerim. Budur çeliği ellerinle bükmenin yolu.

+ Bazı fikirleri kanıtlamanın en iyi yolu ringe çıkıp dövüşmektir, bizim ringimiz de şiirin kendisi tabii ki. Benim çalışma alanım bu. Ringe çıkar ve kendimi yerde bulduğumda hakem ona kadar saymadan kalkıp devam etmeye çalışırım. Şiir yazmanın öğretilebileceğine inanmıyorum, teori rahat ve güvenli pozisyonda olanların oyun bahçesidir. Yazmayı öğrenmenin tek yolu yazmak, yazmak, yazmak ve yazmayı yazmazsan delirecek ya da banka soyacak ya da ölümüne içecek ya da arabanı uçurumdan aşağı sürecek kadar çok istemektir. Yazmak insanı tutsak eder, başka bir şey yapmak söz konusu olamaz. Bunun dışındaki bütün yaklaşımlar yararsız zırvalamalardan başka bir şey değildir. Budur işin özü, bu yüzden de ya iyidir ya da kötü. Arası yok.

+ Sözde dahilerle aram hiçbir zaman iyi olmadı. Özellikle bu sıfata sınavlardan en yüksek notları alarak layık görülenlerle. Bunların beyinleri hazır cevaplarla doludur. Lisedeyken sürekli iftihara geçen bir arkadaşım vardı. İşin sırrı annesiydi. Okuldan eve gelince annesi onu kitapların başına oturtur, yatıncaya kadar çalıştırırdı, o kadar değil belki, ama günde 5-6 saat. Aslında okulun en aptal çocuğuydu. Kitaplardan öğrendiği her şeyi unutmalı insan. Baştan başlayıp gördüklerinden ve hissettiklerinden öğrenmeye bak. Bir de, Disneyland’dan uzak dur.

+ Başkalarına şiirin nasıl yazılacağını öğretebileceğini sanan insanlara gelince; öncelikle insanlık hakkında hiçbir şey bilmiyorlar, sonra da şiir hakkında. Kendilerini değerli hissetmelerini sağlıyor, hepsi bu. Kendilerini değerli hissetmeye ihtiyaçları var, onların hastalığı da bu. Yüz kadar şiir yazdıklarını ve iki ince kitapları yayınlandığı için başkalarına şiirin nasıl yazılacağını öğretebileceklerini varsayarlar. Kitaplarını kimsenin okumaması ya da şiirlerinin sıradan olmanın ötesine geçemeyişi umurlarında bile değildir. Kitapları var yahu! Bir şeyler biliyorlar. Yayınlanmışlar. En kötüleri de şairlerdir. “Şair” sözcüğünü duyduğumda tabanları yağlarım…

Charles Bukowski “Günler Tepelerden Aşağı Koşan Vahşi Atlar Misali”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 20 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski "Günler Tepelerden Aşağı Koşan Vahşi Atlar Misali"

Buk'un ilk fark ettiğim ve aldığım kitabı. Sene 1994, yağmurlu bir gün… Okurken altını çizdiklerim:

genç olmanın moda olduğu bir devirde yaşlıyım;gülmenin moda olduğu bir devirde ağlıyorum. Seni sevmenin daha az bir cesaret istediği Bir devirde senden nefret ediyorum..

***

bir düşünsene babalık, demişti sende bu kafa varken ayda s.işen ilk erkek olabilirsin..

***

farklı olan birkaç kişi hemen ortadan kaldırılırdı polis, anneleri, abileri, başkaları tarafından; kendileri tarafından.

 

CHARLES BUKOWSKI “Kimse bilmez ne çektiğimi”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 20 - 2011 zamanında yazılmıştır.

CHARLES BUKOWSKI “Kimse bilmez ne çektiğimi”

ve aşk iki kez geldiğinde ve iki kez yalan söylediğinde bir daha asla sevmemeye karar verdik, böylesi adilaneydi, bize ve aşkın kendisine.

ne merhamet dileniriz ne de mucize; yaşayacağız, öleceğiz, sinek öldüreceğiz, boks maçlarına ve hipodromlara gideceğiz, hayatımızı sırf talih ve yetenekle sürdüreceğiz.  

Charles Bukowski “En İyi Adamlar Yalnızken Güçlüdür”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 20 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski "En İyi Adamlar Yalnızken Güçlüdür"

seçimini zekice yapmak yarilamaktir zafere giden yolu; diger yarisi kayitsizlikla fethedilir.

bir yanda istedigin her seyi söyleyebilirsin, öte yanda mecbur degilsin.

ben bir sekilde ikisini de yapmayi becerdim.

bu yüzden benimle bir sorununuz varsa size aittir.

Charles Bukowski “Sıradan Delilik Öyküleri”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 17 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski "Sıradan Delilik Öyküleri"

İşte, "Sıradan Delilik Öyküleri" nden kendime çıkardığım notlar:

"bebek, neden başkaları arabaları ile bize çarpmaya çalışıyorlar?" "çünkü mutsuzlar ve mutsuz insanlar acı vermeyi severler, annem." "mutlu insan yok mu?" "mutluymuş gibi yapan çok insan var" "neden?" "çünkü utanıyorlar, korkuyorlar, itiraf edecek cesaretleri yok"

***

"hindistan cevizinin üstünde neden kıllar var?" "Tanrım, bilmiyorum, hayalarında neden kıllar var?"

* dünyanın tamamı yasal cinayet bokunun içinde yüzüyordu

* hayatı çözmüştü: ye ve sıç.

***

– "savaşa inanıyor musun?" diye sordu. – hayır – savaşmaya hazır mısın? – evet

* Bazı insanlar pes etmez. Çukur bile onları yola getiremez.

* Güzellik yoktu içimde. Hiç de iyi biri değilim, diye geçirdim içimden. Karşımda olmasi gerektiği gibi bir hayat var ve ben kendimi hapiste gibi hissediyorum.

* bir süre sonra insanın gırtlağına takılıp kalıyordu barlar. Kusmak istiyordunuz. Bar müdavimleri eskici dükkanındaki insanlardan farklı değildirler; zamanı ve herşeyi öldürmek için giderler oraya.

***

"meslek olarak yazarlığı öner misiniz" diye sordu genç öğrencilerden biri. "komik olmaya mı çalışıyorsun?" diye sordum ona. "hayır, hayır. Ciddiyim. Meslek olarak yazarlığı önerir misiniz?" "yazmak seni seçer, sen yazmayı seçmezsin."

* insan ırkını asla anlayamayacağım, ama birinin şarlatanı oynaması gerekiyordu.

* MOR bir çiçek üstüme eğilip nefesimi kesmeye çalışıncaya kadar kaldım orada….

* bana gelinin annesi olarak tanıştırılan kadının bacak açtığını farketti, fena değildi bacakları, naylon çorap, topuklular. Geri zekalı birini bile tahrik edebilirdi, ben sadece yarı-geriydim.

* eski bir ayyaş her zaman ayağa kalkar, yeter ki zaman tanıyın.

* bir sürü farklı yolu vardı delirmenin…

* insanın idrak etmesi gereken bir diğer şey de ne olursa olsun kazanmanın zor olduğudur; kaybetmekse çok kolay. Büyük Amerikan Kaybedeni olmak iş değildir -herkes yapabilir-; nerdeyse herkes yapıyor zaten.

* bana gelince; hipodrom bana çabucak nerede zayıf, nerede güçlü olduğumu söyler ve o gün kendimi nasıl hissettiğimi ve ne kadar değiştiğimizi, SÜREKLİ değiştiğimizi, ve bunun ne kadar farkında olmadığımızı.

* atyarışlarından ve televizyonun beyin-emici sterilize sanal varlığından önce, dünyayı köreltmek için binlerce floresan lamba üreten devasa bir fabrikanın paketleme servisinde çalışmıştım, kütüphanelerin yararsız, şairlerin ise özenle yakınmayı seven boklar olduğunu bildiğimden barlardan ve dövüşlerden öğrenmeye çalışırdım.

* bi tek güneş iyiydi, ama yetinmeyi bilmeli insan.

* MOR ebedi gerçekle yüzyüze…

* tepeden tırnağa MOR'sun…

* paket paket sigara tükettik -Chesterfield-

* lanet olsun, anlamıyor musun? Dedim editöre, alışveriş merkezlerini sevmiyorum! Alışveriş merkezlerinde olmaktan hoşlanmam! Orada oturup mermer fıskiyeyi seyredersin. Bir karınca geçer, ya da bir tür böcek can çekişmektedir önünde, bir kanadı hareketli diğeri hareketsiz. Yabancısındır. İki-üç kişi sana buz gibi bakar. Sonra garson gelir nihayet. Kirli külotunu bile koklatmaz sana, ama kazulet karının tekidir ve bunun farkında bile değildir. İstemeye istemeye siporişini alır. Bir kola. Sıcak ve bükülmüş bir kağıt bardakta getirir kolayı. Canın kola filan çekmiyordur aslında. İçersin. Böcek hala can çekişmektedir. Otobüs hala gelmemiştir. Mermer fıskiye toz kaplıdır. Herşey yapaydır, anlıyor musun? Tezgaha gidip bir paket sigara almak istersen biri gelene kadar beş dakika geçer. Oradan çıktığında dokuz kez tecavüze uğramış gibi hissedersin kendini.

* mesainin en kötü tarafı ne zaman biteceğinin belli olmayışıydı.

* -MORUMSU- tatlı bir içkiydi…

* amerikalılar; herşeyin içine ediyorlardı.

* "ama ben bir yazarım. Spesifik olarak .mdan ziyade genel olarak insanlıkla ilgiliyim."

* MOR ışıklı mahallede otururken….

* MOR bir ışık dökülüyordu üstünden…..

* milyonlarca kadının içinden biri çıkar ve içinizde uykuya yatmış ne varsa canlandırır. Yapılarında bir uyum vardır, giydikleri elbisedir bazen sizi çeken; ya da kendilerine özgü bir hava.

* ruhundan arta fazla bir şey kalmamışsa ve bunun farkındaysan biraz ruhun vardır yine de.

* dibe vurduğunu sanıp bir dip daha olduğunu keşfedebiliyordu insan.

* tuhaf: bazen düzüşmemek yarım yamalak bir düzüşten daha iyiydi. Yanılıyor da olabilirim. Genellikle yanıldığım söylenir.

* cezaevindeki insanlar için yapılacak tek şey var: onları salmak, savaşan insanlar için yapılacak tek şey var: savaşa son vermek.

* daha çok sonsuza dek bokun içinde yüzmek istemediğimiz için. Her ne kadar bok iyi bir hoca olsa da insanın alabileceği dersler sınırlıydı, sonra boğulup gidiyordunuz bokun içinde.

* dünya öğütücü ve rutin külfetleri ile saatlerimi, yıllarımı çalmış,   belli oluyor, utanıyorum yılgınlığımdan; parasından değil, yılgınlığımdan. Devrimcinin iyisi yoksul adamdan çıkar, ben devrimci bile değilim, yorgunum sadece. Ne boktan bir hayat yaşamıştım! Aynalar, aynalar….

* bizim gibiler için kafesler hazırdır. Ben bir kafese daha katlanabileceğimi katlanabileceğimi sanmıyorum. Kendi yapımım kafesler bana yeter.

* hollywood ayışığı iğrenç bulaşık suyu gibi üstümüze dökülürken öyle zordur ki intihar…

* -kimse ruhunun tamamını yitirmez- yüzde dooksanının rüzgara işer sadece.

* Yalnızdım yine, ve gecenin deliliği gündüzün deliliğiydi. Yatağa yerleştim, yatay, tavana bakıp .mına koduğum yağmurunun sesini dinledim.

* bir deli için en kötü şey kendi aklını tahlil etmesidir.

* psikiyatrlara dönecek olursak, onlarla ilgili olarak anlayamadığım bir şey de ellerinde onca ilaç varken neden güç yöntemlerini yeğledikleridir. Kafaları çalışmıyor.

* sırlarını açmadan mezarı boylayan insanlar vardır.

* sadece kendini beğenmiş insanlar her soruya bir cevap ve öğütle karşılık verir.

* intihara meyilliydim. Zaman zaman ağır bunalımlara giriyordum, kalabalığa özellikle de sıraya girip beklemeye tahammülüm yoktu. Ve hayatlarını sıraya girip bekleyerek geçiren bir toplum olmaya doğru gidiyorduk. Havagazı ile intihar etmeyi denemiş, başarısız olmuştum. Ama başka bir sorunum da vardı. Sabahları yataktan çıkamıyordum. Nefret ediyordum yataktan çıkmaktan. Herkese "insanlığın en büyük iki icadı yatak ve atom bombasıdır." Diyordum. Deli olduğumu düşünüyorlardı. Çocuk oyunları, ömürlerini çocuk oyunları oynayarak geçiriyordu insanlar -hayatın dehşetinden etkilenmeden rahimden mezara gidiyorlardı.-

* bazı insanlar sürekli bi yerlere gitme ihtiyacındadır.

* balık gibi dümdüz bir herifti…

* yüzde yüz insan yoktur aslında. Hepimizin, başkalarının farkında olup bizim farkında olmadığımız deli ve çirkin bir yanı vardır. Yoksa bu çiftliğe nasıl katlanabilirdik?

* hadi bi Chesterfield yakıp her şeyi unutalim.

* insanı delirtebilecek herşeyi yasamaya kalksak toplumun yapısı altüst olurdu -evlilik, savaş, otobüs servisi, mezbahalaar, arıcılık, cerrahi, aklınıza ne gelirse. – herşey insanı delirtebilir çünkü toplum çürük tahtadan bacaklar üstüne oturtulmuş.

* kötü asit kötü fahişe gibidir.

* yaşanan herşey yaşandığı anda gerçektir -bu bir film, bir düş, cinsel ilişki, cinayet, öldürülmek ya da dondurma yemek olabilir.

* bize kendi a, b, c 'lerimizle küçük bok kutularımıza hapsolmamız gerektiğini telkin etmeleri sonucunda aklını kaçırdığı için bireyi suçlamayın. LSD değildir kötü tribinizin nedeni – annenizdir- başbakanınızdır, komşunun küçük kızıdır, elleri kirli dondurmacıdır, zorla gördüğünüz cebir ya da İspanyolca dersidir. 1926 yılında kokladığınız iğrenç heladır, size uzun burunların çirkin olduğu öğretilmişken gördüğünüz çok uzun burunlu bir adamdır; müshildir. Bir fabrikada on yıl çalıştıktan sonra beş dakika geç kaldığın için kovulmaktır. Sana altıncı sınıfta tarih öğreten o yaşlı bok çuvalıdır. Köpeğinin arabanın altında kalması ve kimsenin sana yolu doğru dürüst tarif edememesidir, otuz sayfa uzunluğunda ve üç kilometre yüksekliğinde bir listedir bu.

* topluma karşı kin beslemiyordum. Onlardan biri olmadığım gerçeğini çoktan kabullenmiştim.

* hayvanlara aşığım. Sorunum insanlarla.

* insanlarla birlikteyken iyi hissetmem kendimi. Benden uzak şeylerden söz ediyorlar, benim duymadığım heyecanlar duyuyorlar. Ama onlarla birlikteyken kendimi güçlü hissediyorum. Şöyle düşünüyorum: onlar bütünün küçük parçaları ile hayatlarını sürdürebiliyorlarsa, ben de sürdürürüm. Ama yalnız kaldığımda, kendimi bir duvarla, soluk almakla, tarihle, kendi sonumla kıyaslayabildiğimde bazı tuhaf şeyler olmaya başlıyor. Zayıf bir adamım ben anlaşılan. İncil'i denedim. Filozofları, şairleri denedim, ama hepsi bir şekilde hedefi ıskalamışlardı. Tamamen farklı şeylerden söz ediyorlardı. Ben de uzun süre önce okumaktan vazgeçtim. İçki, kumar ve seks biraz işe yarıyordu, yaşantımla cemiyetin, kentin, ülkenin bir ferdi gibiydim; ancak tek fark benim "başarma" isteği duymamamdı. Böyleydim; entelektüel değildim, sanatçı değildim, sıradan insanı kurtaran köklerden de yoksundum. ARADA DEREDE KALMIŞ BİR ŞEYDİM, bu da deliliğin başlangıcı olsa gerek….

Charles Bukowski’den bir şiir: “Tamam yavrum, meteliğimiz yok ama yağmurumuz var!”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 17 - 2011 zamanında yazılmıştır.

sera etkisi deyin ne derseniz deyin eskisi gibi yağmıyor işte yağmur. özellikle büyük kriz zamanındaki yağmurlar geliyor aklıma. kuruş para yoktu ama bolbol yağmur vardı. öyle bir gece veya bir gün değil, 7 gün ve 7 gece YAğARDI ve Los Angeles'in yağmur ızgaraları bu kadar çok yağmuru emebilecek şekilde yapılmamıştı ve yağmur KALIN ve KARARLI ve DÜZENLi yağardı ve damlaların çatılara çarpıştığını oradan da oluk oluk toprağa akışını DUYARDINIZ ve DOLU, büyük BUZDAN KAYALAR patlayan oraya buraya saçılan havada uçuşan; ve yağmur kısaca DURMAZDI ve bütün çatılar akardı – evin her tarafına tencereler, kapkacaklar serilir TIP TIP sesleri bütün eve yayılırdı; ve kaplar boşaltılır, boşaltılır ve tekrar boşaltılırdı. kaldırımların üstünden geçerdi yağmur, bahçelerin içinden; ve merdivenleri tırmanıp evlere girerdi. el bezleri vardı, banyo havluları, ve yağmur genelde tuvaletlerden girerdi: köpüre köpüre, kahverengi, küçük girdaplarla ve külüstür arabalarla dolu olurdu sokaklar güneşli bir günde marş basmayan arabalarla, ve işsiz adamlar sanki canlılarmış gibi duran o eski arabaların can çekişmelerine bakarlardı pencereleri önünden;

işsizler, yenik bir zamanın yenik insanları hapsolurdu evlerine karıları ve çocukları ve kedi köpekleriyle. kediler ve köpekler dışarı çıkmamak için diretir evin garip garip yerlerine pisliklerini bırakırlardı. işsiz adamlar bir zamanlar güzel olan karılarıyla evde tıkılıp kalmış olmaktan çıldırırlardı. korkunç tartışmalar yaşanırdı haciz ihtar mektupları kondukça posta kutularına. yağmur ve dolu, bezelye kutuları yavan ekmekler; kızarmış yumurta, rafadan yumurta, haslanmış yumurta; fıstık ezmesi sandviçleri, ve her tencerede görünmez bir tavuk. babam, kesinlikle iyi biri olmayan babam her yağmurda, en iyi ihtimalle, annemi döverdi, kendimi üzerlerine atardım, bacaklar, dizler, çığlıklar ta ki birbirlerinden ayrılana kadar. "Gebertic'em seni, " bağırırdım "Bi' kez daha vurursan ona öldürürüm seni!" "Çabuk bu orospu çocu'unu çıkar burdan!" "hayır, Henri, annenin yanında kal!" evet, bütün evler kuşatma altındaydı fakat sanırım bizim evdeki dehşet ortalamanın üstündeydi. ve geceleri uyumaya çalıştığımızda yağmur yağmaya devam ederdi ve karanlıkta suların odama girmemesi için cesurca direnen penceremden ayın yağmur sularıyla bulanık görüntüsünü seyrederken Nuh'u hayal ederek ve Gemisini tekrar oluyor galiba diye düşünürdüm. hepimiz düşünürdük bunu. ve sonra, birdenbire, dinerdi yağmur. galiba hep sabaha doğru 5, 6 sularında dinerdi, huzur çökerdi her yere, ama tam bir sessizlik değil çünkü hala devam ederdi tıp tıp tıp sesleri ve sonra sis ve duman dağılırdı ve sabah 8'de gözleri kamaştıran sapsarı bir güneş ışığı düşerdi yeryüzüne, Van Gogh sarısı – çılgın, köredici! ve ardından sağanaktan kurtulan çatı olukları güneş altında genleşmeye başlardı: PENG!PENG!PENG! ve herkes kalkıp dışarı bakardı hala yağmuru içine çeken bahçeler hiç bu kadar yeşil olmamış bir yeşil içinde ve kuşlar bahçelerde deli gibi cıvıldayan kuşlar, 7 gün 7 gecedir yere konup da adamakıllı bir şey yiyememiş tohum yemekten bıkmış kuşlar solucanların toprak üstüne çıkmasını beklerlerdi, yarı boğulmuş solucanların. kuşlar solucanları önce topraktan çekip havaya kaldırır sonra da midelerine indirirlerdi; karatavuklar ve serçeler olurdu. karatavuklar serçeleri uzaklaştırmaya çalışır ama serçeler, açlıktan delirmiş, daha küçük ve çabuk, kendi paylarını kotarırlardı. erkekler verandada durur sigaralarını içerlerdi, şimdi kapı kapı dolaşıp büyük olasılıkla hiç bir kapı ardında bulamayacakları bir iş arayacaklarının, büyük olasılıkla çalışmayacak arabalarını çalıştırmaya uğraşacaklarının bilincinde. ve bir zamanlar güzel olan karıları banyoya girer saçlarını tarar, makyajlarını yapar, dünyalarını tekrar biraraya getirmeye çalışırlardı, onları saran korkunç mutsuzluğu unutmaya çalışarak, kahvaltı için ne hazırlasam diye telaşlanarak. ve radyo okulların açıldığını söylerdi. ve ardından işte ben yine okul yolundaydım, yollarda kocaman su gölcükleri, tepemde yeni bir dünya gibi güneş, evde annemler, okula zamanında vardım. Bayan Sorenson bizi "bugün tenefüs yok, yerler çok ıslak" diyerek karşıladı. çocuklar "AOF" bağırdı bir ağızdan. "fakat tenefüs saatinde çok farklı bir şey yapacağız," dedi, "ve çok zevkli bir şey!" hepimiz merak ettik bu çok zevkli şeyin ne olduğunu ve o iki saat Bayan Sorenson dersini anlatmaya devam ederken bir türlü geçmek bilmedi. Küçük kızlara baktım, çok tatlı ve temiz ve dikkatli görünüyorlardı, uslu ve dik oturuyorlarken sıralarında ve saçları Kaliforniya güneşi altında çok güzeldi. sonra tenefüs zili çaldı ve hepimiz eğlenceyi beklemeye koyulduk. ardından Bayan Sorenson sınıfa seslendi: "şimdi ne yapacağız biliyor musunuz, birbirimize yağmur sağanağı sırasında neler yaptığımızı anlatacağız! en ön sıradan başlayıp arka sıralara doğru devam edeceğiz! hadi Michael, sen başla!…" ve hepimiz hikayelerimizi anlatmaya başladık, Michael başladı ve herkes sırayla kalkıp devam etti, ve sonra farkettik ki hepimiz yalanlar söylüyorduk, tamamen yalan sayılmaz ama çoğunluğu yalandı ve oğlanlardan bazıları pis pis gülmeye başladığında kızlar onlara kötü bakışlar fırlattı ve Bayan Sorenson "tamam!" diye bağırdı "tam bir sessizlik istiyorum! Siz merak etmeseniz de ben neler yaptığınızı öğrenmek istiyorum!" böylece biz de hikayelerimize devam ettik ve hepsi de hikayeydi. bir kız gökkuşağı ilk çıktığında bir ucunda Tanry'nın yüzünü gördüğünü söyledi. bir tek hangi ucu olduğunu söylemedi. bir oğlan oltasını pencereden sarkıtıp bir balık yakalayıp kedisini beslediğini söyledi. hemen hemen herkes bir yalan uydurdu. gerçek fazla acı ve utandırıcıydı. sonra zil çaldı ve tenefüs bitti. "teşekkür ederim," dedi Bayan Sorenson, "hepsi çok hoştu. yarına kadar yerler kurur ve kullanılabilecek hale gelir." çocuklardan bir gürültü koptu. küçük kızlar dimdik ve uslu oturuyorlardı, çok tatlı ve temiz ve dikkatli, saçları dünyanın bir daha asla göremeyeceği bir güneşin ışıkları altında çok güzel görünüyordu. ve.  

Charles Bukowski “Hollywood”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 16 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski "Hollywood"

Okurken altını çizdiklerim:

* Ölümün sınırlarına vardık, ruhum kusuyor.

* Hepimizin arkasında bir yarık var değil mi? Aşağıda, ortalarda bir yerde değil mi? Bok çıkar ordan değil mi? Veya en azından çıkacağını ümit ederiz! Boklarımız içimizde kalırsa ölürüz! Bir yaşam sürecinde toplam ne kadar bok sıçtığımızı bir düşünün! Toprak şimdilik bu bokları emiyor! Ama denizler ve nehirler boklarımızı yutarken kendi ömürlerini kusma noktasına geliyorlar! İğrenciz, iğrenç! Hepimizden nefret ediyorum! Her kıçımı silişimde biraz daha nefret ediyorum!

* Günahsız çocukları sakat bırakacak bombaları desteklemek için para verilir mi?

* Tanrım, ne müthiş gözleri vardı. Gözler gerçekten ruhun aynasıdır.

* Ölümün doğal akışını hızlandırmalıyız.

* Karşıma telesekreteri çıktı : “ Bana konuşmayın, bu makineye konuşun. Konuşmak istemiyorum. Bu makineye konuşun. Ben hiçbir yerdeyim, siz de hiçbir yerdesiniz. Ölüm gelip küçük elleriyle yakamıza yapışacak, konuşmak istemiyorum. Bu makineye konuşun.”

– “Hiç gitmeyen bir kara bulut vardır, sonssuza dek kalır!” – “Ona ölüm derler.” – “Hayatın her günü ölümdür!”

* Dünya bana göre değildi, ben dünyaya göre değildim.

* İnsanların yanında mutlu değilim, yeterince içersem kayboluyorlar.

* Ölmek için doğarız.

* Derin hakikatlerin, yazmanın, resim yapmanın sırrı sadeliktir. Hayat sadeliğiyle derindir.

– “ Sarhoşlar rahatsız edici olmuyorlar mı?” – “ Çoğu oluyor, içmeyenlerin çoğu gibi..””

* Gelgelelim en iyi tanıdığım ayyaş kendimdim.