Film & Dizi’ kategorisi için Arşiv

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 10 - 2012 zamanında yazılmıştır.

"Hayat fena halde futbola benzer, iyi bir takımın yoksa kaybedersin" sözleriyle film aklımızda yer ediniyor. Her şeyin yolunda gitmediği durumlar, ofsaytta kaldığımız ve dışarıya çıkamadığımız, düzken terse yatırıldığımız zamanlara dair bir mesaj. Bir edebiyat eseri niteliğindedir. İçi ise yalnızlığın son çırpınışlarını hatırlatır.

Bir kaybediş destanı. Tema futbol olsa da futbol orada bir metafor. Topun nereden geleceği belli olmaz hiç. Ters kanattan, ters yerlerden topun gelmesi olağandır. Maç esnasında atılan tekmeler, yediğimiz kazıklar, başkalarının ihanetleri ve bir çok şey filmin içinde var. Yani hayat futbola benzer.

Rakibinizi tanıyamazsınız, bazıları sahtedir ve sizi kazıklamışlardır. Bir Serdar Akar klasiği diyebiliriz film için. Futbol ve hayat ilişkisini derince incelemiş. Futboldan dem vurmuş hep, filmin başında olduğu gibi "tek başına bir şey yapamazsın" mesajı veriyor yönetmen.

Takımı takım yapan ekip ruhudur, bireysel olarak istediğin kadar mücadele et bir işe yaramaz. Bu, hayat alanında da böyledir. Kendi başına mücadele edersen sadece kendi başına kalırsın. Ve ilerlemek bu açıdan zor olur.

Filmde kahramanımız "Torbacı Suat" onca zamandır Nurten'e mektupları, Nurten’in buna cevap vermemesi ve kendi kendine gelin güvey oluşu Suat’ın ve sonunda Nurten’in takımdan bir arkadaşıyla evlenmesi ve Suat’ın yıkık dökük dünyası. Aynı zamanda 80’li yıllara selam çakar film 2000 yapımı olmasına rağmen.

Mükemmel bir kadronun olduğu film, futbol ile hayat benzeşmesi, Savaş Dinçel'in inanılmaz oyunculuğu…Futbolun sadece futboldan ibaret olmadığını anlatan film ve yazıyı bitirmeden şu önemli replik te okunmalıdır:

Suat: Niye böyle oldu be abi? Ben çok sevmiştim be abi, o kadar mektup gönderdim. insan bir cevap yazar. Benim günahım ne be abi?

Hacı: Bak koçum belli olmuyor ama benim bir tek kulağımın arkası kaldı. Artık acı çekmekten ve acı çektirmekten zevk almamayı öğrendim. Sevgililer. Heh! Bizim olanlar ve olmayanlar hepsi iz bırakır. Bu izler şimdi seninki gibi çok derinini çiziyor. Hepsi kalır ama inan yeni izler de olacak. Yaşlıları düşün sanki her şeyi bilirlermiş gibidirler. Ama öyle değil. Ne kadar acı çekersen çek sunu hiç bir zaman unutma: "Çizilecek bir yer hep vardır ve çizecek bir yer". Ressam olur bazıları başkalarının kalbini kazıya kazıya ya da resim olurlar senin gibi kazına kazına.

Yazan: Cem Kurtuluş

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “The Football Factory”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 3 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Her şey Bill Shanky’nin sözünde dediği gibiydi: "Futbol bir ölüm-kalım meselesi değildir. Ondan çok daha önemlidir. Sadece bir oyun değildi, taraftarların takımına tutkuyla bağlandığı bir spordan daha da ötesi. Ve yapılacak bir şey olmadığında kavgaya, şiddete başvururdun. Bu şiddet seni bazen kendine getirirdi. Bir yumruk seni kendine getirebilen tek şeydi. Ve bu, dönüşü olmayan bir yoldu."

The Football Factory bir Nick Love yapımı. The Firm filminden tanıdığımız Nick Love'ın başka filmlerde de ismini duymuştuk. Ama daha çok isminin ön plana çıktığı film "The Football Factory" oldu. John King’in kitabından uyarlanan bir film ve kendisi futbol ile şiddeti şöyle yorumluyor:

"İçindeki korku o kadar büyük ki neredeyse donuna yapacaksın. Ama sen yine de saldırmak istiyorsun. Bu tuhaf duygunun ortaya çıkardığı heyecan, zevk o anda istediğin bir şey. Bir yolunu bulup korkunu yeneceksin ve hayatında ilk defa yapacaklarını ömür boyu unutamayacaksın ebediyen üzerinde kalacak. Adrenalin diyorlar, doğrudur tek bildiğim ne uyuşturucu, ne seks, ne de para bu tadı veremez."

Futbol ile fanatizm her zaman bir arada olmuştur. Ve filmde bunlar açıkça ortaya koyuluyor. Futbolun ve holiganizmin beşiği İngiltere'de başlayan olaylar; alkol, uyuşturucu ve fanatikler üzerindeki etkisi filmde anlatılıyor. 20’li yaşlarda Tommy’nin çevresinde gelişiyor film. Filmde futbol ile fanatizmi sıklıkla görüyoruz. Tek yaptıkları iş bira içmek, deplasman kovalamak, birkaç adam dövmek hepsi bundan ibaret. Takımlarına tutkuyla bağlılar.

Filmde sevdiğim bir repliği paylaşmak filmi daha iyi anlamanıza yardımcı olacaktır.

"Cumartesi günü başka ne yapacaksın ki? Lanet koltuğuna oturup pop idolleriyle mi tatmin olucaksın? Seksten yoksun evliliğinde mücadele verirken sonra da karının bakışlarından kaçmaya mı çalışacaksın? Sonra da paranı kebaplara mı yatıracaksın, meyve preslerine ve sarılara? Hadi canım boş versene. Ben ne yapacağımı biliyorum. "Tottenham Deplasmanı" Bayılırım…"

Her şey böyle gidiyor. Ve Film sonunda bize şu soruyu sorduruyor "Her şeye değer mi?".

Son olarak futbolun ve tutulan takımların, hayatın tek anlamı olması ve zamanla onun uğrunda her şeyden fedakârlık etmek, kendinden bile. Film tüm bunları gayet çarpıcı şekilde izleyenlerine sunmayı başarıyor.

Yazan: Cem Kurtuluş

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “Yeraltı”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 25 - 2012 zamanında yazılmıştır.

F. Dostoyevski, “Bir insan umudunu yitirir ve amaçsız kalırsa, sırf can sıkıntısı bile onu bir hayvana çevirebilir.” diyor. Zeki Demirkubuz’un son filmi Yeraltı. Bir süredir merakla beklediğimiz Dostoyevski’den sözlerle bize kesitler sunan bir Film “ Yeraltı”

Zeki Demirkubuz ismi herkese tanıdık gelecektir. Demirkubuz daha önce Kader, Kıskanmak, C Blok, Bekleme Odası, Masumiyet gibi filmlerle karşımıza çıkmıştı.  Zeki Demirkubuz filmlerinden yola çıkarsak, diyeceğimiz ilk şey;   görüntüden çok düşüncelere önem verdiği. Kavramlara kafa patlatır, samimiyet önplanda ,sokak dili sahnelerde göze çarpar. Yeraltı’nda bunu sıklıkla görüyoruz.

Film de Dostoyevski sözleri ağırlıkta.  Dostoyevski, Zeki Demirkubuz için bir ilham kaynağı.  Dostoyevski sözleriyle kestirme bir yol çiziyor Demirkubuz bu filminde.  

Filmin başından itibaren Dostoyevski sözleri beynimizde yer ediniyor. Engin günaydın bu filmde Muharrem karakteriyle karşımızda.  Aylak  , hayvan belgeselleri izleyen, kendisiyle yüzleşen,döneceği tek yer kendi yeraltı olan adam. “ Yeraltı” diye betimlediği şeyse kendi evi.   Muharrem karakteri her insanın kendinden bulabileceği özelliklere sahip. Gittikçe insanların yalnızlaşması ve ilişkilerinin zayıflamasına dair bir şey.  Muharrem karakteriyle kendinizden çok şey buluyorsunuz.

Aynı zamanda Muharrem karakteriyle karşımıza çıkan Engin Günaydın bu role hazırlanmak için yaklaşık 6 ay role çalışmış  Muharrem karakterinden devam edecek olursak; Muharrem  sözünü esirgemeyen biri,  Muharrem’in yanında çalışan bir kadın var. Her sabah kahvaltısını hazırlayan, akşam yemeğini pişiren bir kadın. Muharrem bir memur hayatı yaşıyor.

İşten eve ,evden işe, bazı geceler gece hayatına dalıyor. Kendisiyle çok sık yüzleşiyor.  Aynı zamanda Muharrem , nefret ettiği  eski arkadaşlarının akşam yemeğine kendisini zorla kabul ettiren biri. Arkadaşlarının arkasından değil de , yüzlerine karşı “ hırsız “ diyebilecek bir karakterde.  Otelde “ hırsız “ diye hitap ettiği kişiye Muharrem şöyle seslenir. Bu sahnesi filmin kırılma anlarından.

"Sayın generalim ve kadirşinas yalakaları; şunu iyi bilin ki, gösteriş budalası insanlardan, gösterişli laflardan, gösterişin kendisinden, hiç hoşlanmam, bu bir. Kibirden, kendini beğenmişlikten, bütün bu dağları ben yarattım havalarından, süslü kişiliklerden nefret ederim, bu iki. Yalakalardan, yalakalıktan, yalakaca edilmiş laflardan ve davranışlardan da nefret ederim bu üç. Dördüncüsü, gerçeği, içtenliği, samimiyeti çok severim. Ve Dostoyevski'nin dediği gibi: gerçeğin, her şeyin üstünde, zavallı egolarımızın bile üstünde tutulmasını isterim. Arkadaşlığın karşılıklı, açıksözlü ve yalansız olanı için canımı veririm. Evet buna bayılırım. Arkadaşlık, hassaslık ve incelik isteyen bir iştir. Öyle kabalığa, özensizliğe, alaycılığa gelmez. “

Bu sahnede Demirkubuz’un “ gerisarma “ özelliğiyle yaptığı yönteme şöyle bir soru soruluyor, Demirkubuz’un cevabı şöyle;

-Yemek sahnesinde daha önce hiç yapmadığın bir şey yapıyorsun, geri sarma. Neden böyle bir tercih?

O sahne, Muharrem gibi zayıf bir adamın dışta gösterdiği ile içte sakladığı arasındaki derin uçurumun farkını ortaya koymak içindi. Orada flashback ya da Haneke'nin yaptığı gibi gerisarma yapabilirdim. Ama bu yöntem, Muharrem'in insanî yönünü, gösterdikleri ile sakladıkları arasındaki farkı daha iyi ortaya koyuyordu..

Muharrem'in evinde  hizmetçi olarak çalışan kadının birlikte kaldığı adamın uluması  sahnesi filme ayrı bir boyut katmış. Bu ulumadan sonra Muharrem'de değişiklikler görülüyor, işe giderken Muharrem bu ulumaları yapıyor.İş arkadaşları Muharrem'i farklı gözlerle izliyor. " Yeraltından Ulumalar" tabiri bunun için yerinde bir tanım olur. Muharrem delilik mertebesine ulaşıyor.

Filmin olmazsa olmazlarından biri " Patates"  Demirkubuz bunu imge olarak kullanıp,filmin geneline yansıtıyor. Muharrem'in uykusunu alamadığı bir gecede patates'i karşı komşunun camına tam isabet yapıştırıyor. Kendi karanlığına karşı sessizlik içinde boğulmayı seçiyor Muharrem, sesliliğe dayanamaması da bu yüzden. Film boyunca yönetmenin gözünden patatesi görüyoruz. Muharrem'in bırakamadığı tek şey patates. Kafası kıyak şekilde uyandığında yanında olan, komşuların seslerini kesmek için kullandığı bir şey. İmge olarak Demirkubuz'un patates'i kullanması takdir edilesi. Yalnızlığın diğer bir hali de denebilir patates için. 

Demirkubuz'un bu filminde kısa bir sahne olarak " Masumiyet" (1997) filmi izleyiciye aktarılıyor.Muharrem'in  bir hayat kadınıyla otel odasında geçirdikleri sahne fazla uzatılmış.   Ayrıca filmin finali farklı bir biçimde izleyiciye yansıtılabilirdi. 

Muharrem karakteriyle karşımıza çıkan Engin Günaydın  ve görüntü yönetmeni filmde iyi iş çıkarmış. Kendi içimize seslenen,  hayatın gerçeklerine ayna tutan ve Yapmacılıktan uzak, samimiyetin ön planda olduğu bir film olmuş" Yeraltı" 

"Herkesin bir Yeraltısı vardır". 

 

Misfits

Bayan Arıza tarafından Mart - 16 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Bugüne dek izlediğim en iyilerden, delicesine hastası olduğum ve maalesef sona ermiş olan dizi. IMDb'nin 8.8 vermekle sonuna dek haklı olduğu bu dizinin yaratıcısı Howard Overman. Biraz komedi, biraz drama ve biraz da fantastik öğeler içeriyor.

Müthiş aksanlara sahip bir İngiliz dizisi. Özellikle Kelly karakterinin "ay fukin lev yu" demesi ayrıca süper hiper bir durum.

Konusu spoiler vermeden şöyle; birbirinden problemli beş genç toplum hizmetlerinde çalışırken bir fırtına kopar ve bir takım güçlere sahip olurlar. Süper kahraman olamayacak kadar problemli olan gençler her bölümde bizi maceradan maceraya sürükler. Herhalde böyle muhteşem absürdlükte bir şey de ancak İngilizlerin elinden çıkabilirdi.

Dizi, 2009'da başladı ve son sezon 2011'de yayınlandı. Toplamda 3 sezondan oluşan Misfits'in son sezonu geçtiğimiz yıl sona erdi. Bölümler süre olarak uzun ama bölüm sayısı az maalesef.

Dizideki en sevdiğim karakterler Kelly ve Nathan, ancak Nathan karakterini oynayan Robert Sheehan 3. sezonda diziyi bıraktı. Gerekçe olarak da "artık aktör olmak istemiyorum" demiş. Dizideki en parlak oyunculardandı. "Simon" karakterini canlandıran Iwan Rheon da oyunculuğuyla göz dolduruyor.   Misfits; konusuyla, her biri şahsına münhasır süper oyunculuklara sahip tipleriyle ve müzikleri ile muhteşem bir dizi, kesinlikle tavsiye edenzi.

Oyunculardan bazıları:

Iwan Rheon  …  Simon Bellamy  Lauren Socha  …  Kelly Bailey  Nathan Stewart-Jarrett  …  Curtis Donovan Antonia Thomas  …  Alisha Bailey  Robert Sheehan  …  Nathan Young   

Dr. House emekli oluyor

Bayan Arıza tarafından Şubat - 10 - 2012 zamanında yazılmıştır.

En sevdiğim dizilerin başında gelen House maalesef sona erecekmiş. Hoş, ben Hürriyet'in yalancısıyım. "Keşke gerçek olmasa" diyorum. Ayrıca House dizisini anlatan Türkçe'ye çevrilmiş iki kitabı da okudum. Sevenlerine tavsiye olunur.

***

Dünyaca ünlü "House" dizisi, 8 yılın ardından bu sezon sona eriyor.ABD'de Fox televizyonunda yayınlanan, Emmy adayı İngiliz yıldız Hugh Laurie dahil olmak üzere dizinin yapımcıları, bunun, "acı verici" bir karar olduğunu, ancak "House"u sonladırmanın zamanının geldiğini söylediler.

Yapımcılar, yaptıkları açıklamada, Laurie'nin canlandırdığı, dahi ama sorunlu doktor Gregory House ve ekibinin, çözülmesi zor vakaları aydınlatmaları üzerine kurulu dizide, "esrarengiz bir kişilik" olan House'un, havada hala biraz gizem varken kaybolmasının en iyisi olduğunu düşündükleri belirtildi.

Dizinin son bölümünün ne zaman yayınlanacağına ilişkin ise bilgi verilmedi.

Kaynak: Hürriyet

Mystic River

Bayan Arıza tarafından Şubat - 8 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Daha önce izlediğim ve uzun süre etkisinde kaldığım 2 Oscar'lı Mystic River, 13 Şubat'ta Cnbc-e'de saat 22.00'de yayınlanıyor arkadaşlar. Henüz izlemediyseniz bu kez fırsatı kaçırmayın. Sean Penn, Tim Robbins ve Kevin Bacon, oyunculuğunu yine konuşturuyor.

Şubat Cnbc-e dergide yer alan filme dair yazıyı sizlerle paylaşıyorum; spoiler içerir gibi görünse de film anlatılamayacak kadar etkileyici, senaryo müthiş, kurgu muhteşem.

***

Sean Devine, Jimmy Markum ve Dave Boyle, Jimmy'nin büyük kızı Katie'nin ölümünün ardından bir araya gelir. Jimmy intikam ister, Dave ise göze batmamak. Cinayeti araştıran dedektif Sean'ın bir görevi de Jimmy'nin öfkesini kontrol altında tutmaktır. ABD'nin seçkin polisiye yazarlarından Dennis Lehane'in romanından Brian Helgeland'in yazdığı senaryo, Boston'ın ihtiyatlı yaşamayı gerektiren semtlerinden Doğu Buckingham'da büyüyen üç arkadaşın hikâyesini anlatıyor.

Jimmy, Sean ve Dave, trajik bir olay hayatlarının akışını değiştirene kadar, sıradan bir çocukluk geçirmişler. 25 yıl sonra bir başka trajik olay nedeniyle bir araya geliyorlar. Jimmy'nin 19 yaşındaki kızı Katie hayatını kaybediyor. Sean, ortağıyla birlikte bu görünürde anlamsız cinayeti çözmeye çalışıyor ama Jimmy katili bizzat bulmak istiyor. Dave ise çocukken başına gelen olayın şokunu üzerinden atamamış. Üstelik, ölen kızı son gören de o.

Daha önceki üç filmiyle pek olumlu eleştiriler almayan yönetmen Clint Eastwood, Gizemli Nehir ile başarılı bir dönüş yapıyor. Onun yalın ve kontrollü yönetimi filmin övgü almasında pay sahibi ama aynı derecede önemli iki unsur daha var: Oyuncu kadrosu ve Lehane'in mükemmel romanı.

Mystic River, Boston ayrıntılarının ve karakterlerinin zenginliğiyle, son yılların en iyi polisiye romanlarından biri. Senarist Helgeland da ona sadık kalmış, ayrıca Lehane'in kitabındaki insan kaynaklı kötülüğü de muhafaza etmiş.

Ana karakterleri canlandıran oyuncunların üçü de kalburüstü oynlar oynuyor. Penn ile Robbins Oscar aldı, Bacon'a en nankör rol düştü. Dave'in karısı Celeste rolünde Marcia Gay Harden ile Jimmy'nin karısı Annabeth rolünde Laura Linney de zaten iyi yazılmış olan karakterlerini daha da inanılır hale getiriyor.

Yönetmen: Clint Eastwood Oyuncular: Sean Penn, Kevin Bacon, Tim Robbins, Laurence Fishburne Yapım Yılı: 2003 Süre: 138 dakika

Kaynak: Cnbc-e Dergi (Şubat 2012)

Favori dizilerimden damar sözler

Bayan Arıza tarafından Ocak - 9 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Aşağıdaki özlü(!) sözleri Cnbc-e derginin Ocak sayısında verdiği 52 Hafta/52 Replik ajandasından seçtim; en sevdiğim dizilerden güzide sözleri sizler için tek tek yazdım.

* Alkol, hayattaki tüm sorunların nedeni ve çözümü. -The Simpsons-

* Hayatım uğruna, şerefimden ödün vermem. -Game of Thrones-

* Üzüldüğüm zaman üzülmeyi bırakır, yeniden "harika" biri olurum. -How I met your Mother-

* Yalan diye bir şey yoktur. Sadece saklı gerçekler vardır. -Dexter-

* Facebook'taki durumumu "şimdilik hâlâ hayatta" olarak değiştireceğim. -Two and a Half Men-

* Tehlike altında değilim. Tehlike benim. -Breaking Bad-

* Nihayetinde hepimiz yalnızız ve bizi kurtarmaya kimse gelmeyecek. -Person of Interest-

* Lois ile aramda bir gerilim var. Ölmesini değil, sadece yaşamamasını istiyorum. -The Family Guy-

* Bir adamın evi, tabutudur. -Married with Children-

* Mükemmelleşme savaşın bittiyse, öl daha iyi. -Nip/Tuck-

* Yenilmez bir orduyu yenemeyeceğimizi denemeden bilemeyiz. -Merlin-

* Yedi yıl boyunca MacGyver izlemek nihayet bir işe yaradı. -Chuck-

* Şişman değilim, iri kemikliyim. -South Park-

* Sorumlulukların olduktan sonra kanun kaçağı olmanın ne anlamı var? -Breaking Bad-

* Eğer'ler ile ama'lar şeker ve fındık olsaydı hepimiz harika bir noel geçirirdik. -The Big Bang Theory-

Kaynak: Cnbc-e Dergi (Ocak 2012)

Pearl Jam 20

Bayan Arıza tarafından Aralık - 13 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Pearl Jam Tribute ve PJ 20 beni öyle etkiledi ki, kritiği yazdıktan sonra filmi de sizlerle paylaşmak istedim. İnternette film afişi bakarken aşağıdaki kritiğe rastladım. Kritiği okuyunca ben yazmışım gibi hissettim. Ben de bu cümleleri kullanacaktım, bu hissiyatlar içindeydim ve üzerine ilâve edecek bir başka sözcük bulamadım.

Ruhuna sağlık Yudum Şaşmaz, ben de 1996'da seninle aynı yerdeydim.

***

Mother Love Bone ve Andrew Wood’la başlıyor film, hikayenin kendisi gibi.

Grup için bir solistten çok daha fazlası Wood, 1990’da aşırı dozdan öldükten sonra tek teselli Eddie Vedder oluyor: İlk zamanlar sahneye ancak yüzünü kapatan saçlarının arkasında çıkabilen ama sesiyle sınırsız bir esarete düşüren utangaç genç adam…

Günümüz teknolojik gelişmelerinden faydalanan çekimlerle harmanlanan ilk dönem kayıtlarından perdeye yansıyanlar arasında öne çıkanlar Mother Love Bone küllerinden doğan Pearl Jam’in Soundgarden ile olan yakınlığı; Temple of the Dog; sırtında sevgi kelebeği Eddie ile şarkı söyleyen Chirs Cornell; ilk albümleri Ten ile karşı konulmaz yükseliş; Kurt Cobain’in yersiz kritiği ve 1992 MTV Video Müzik Ödülleri’nde kendini yalanlayan samimiyeti; Neil Young’la yapılan işbirlik; Ticketmaster’a karşı verilen savaş; Danimarka’da 2000 yılında gerçekleştirilen Roskilde Festival’inde ölesiye ezilen 9 hayran; eski yeni, pek çok konser performansına eşlik eden serbest düşüş Eddie oldu.

Seattle’in rock müziğin başkenti ve grunge’ın anası olduğu zamanlar, yani belgeselin özellikle ilk yarısı insana bir sinema salonunda olduğunu kesinlikle unutturuyordu! Öyle ki sükunetini korumayı başaran diğer izleyicilerin ‘hayran’lığını pek de edepli olmayan bir şekilde sorgulayabiliyorsunuz içinizden.

Jerry Maguire ve Vanilla Sky gibi çok bilinenler dışında, 1970’lerde bir Rolling Stone muhabiri olduğu günlerin otobiyografik yansıması Almost Famous ve bir kuşağın Seattle’a göç fantezisi sebebi 1992 filmi Singles’ın da yönetmenliğini yapan Cameron Crowe, kişisel tarihinin fonunda en az bir Pearl Jam şarkısı olan herkesin ruhunu besledi.

2010, Madison Square Garden’da  Betterman’in ilk yarısını bir ağızdan söyleyen güruh belli ki sadece dinlemeye gelmemişti Pearl Jam’i. Yaşamaya gelmişlerdi, daha doğrusu yaşadıklarını hissetmeye…

Benim o gece o sinemada olmamın sebebi gibi. Ve 1996’da İstanbul, Dünya Ticaret Merkezi’nde!

Kaynak: Milliyet (Yudum Şaşmaz)

Across The Universe

Bayan Arıza tarafından Aralık - 1 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Julie Taymor'ın üçüncü filmi Across The Universe, sitesinde "Dünyanın en meşhur şarkılarının sözlerinde, hiç anlatılmamış bir hikaye yatıyor" diye sunuluyor.

2007 yılında En İyi Film dalında Altın Küre adayı olan Across The Universe, fonunda 60'ların dünya olayları ve insanlık halinin bulunduğu, 33 The Beatles şarkısının eşlik ettiği bir gençlik aşkı filmi. Adını da aynı adı taşıyan John Lennon-Paul McCartney şarkısından alıyor.

60'lı yılların toplumsal çalkantıları arasında birbirine aşık olan İngiliz bir çocuk ile Amerikalı bir kızın hikayesi de, karakterlerin söylediği çeşitli The Beatles şarkılarıyla anlatılıyor. Liverpool'lu bir genç, Vietnam Savaşı sırasında babasını bulmak için kalkıp Amerika'ya gelir. Kendini Greenwich Village'de bulur ve banliyöde büyümüş Amerikalı bir kıza aşık olur. 60'ların sonunda ülkedeki değişimleri birlikte yaşarlar.

Taymor, The Lion King'i sahneye koyduğunda, müzikal dalında Tony ödülü alan ilk kadın yönetmen olmuştu. Walt Disney şirketi çok başarılı filmleri Aslan Kral'ın Broadway uyarlamasını ona emanet etmişti. Ne yazık ki bütün bu başarılar, hatta Shakespeare'in Titus'undan çok çarpıcı bir film yapması da, Spiderman: Turn off the Dark müzikali yüzünden başının derde girmesini engellemedi. Şimdi yapımcılarla mahkemelik durumda. Mart ayında müzikalin yönetmenliğinden azledilen Taymor, ona tazminat vermeden yaratıcı katkılarından yararlanıldığını iddia ediyor.

Sevin Okyay (Cnbc-e Dergi, Aralık 2011 sayısı)  

Melancholia

Bayan Arıza tarafından Ekim - 21 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Danimarka'lı yönetmen dogma akımının en önemli temsilcilerinden Lars Von Trier'in son baş yapıtı Melancholia'yı izledim. Adam hem yazmış, hem de yönetmiş bu muhteşem ve çok etkileyici filmi.

Dancer in the Dark ile beni darmaduman eden Lars Von Trier yine hemen hemen her filminde olduğu gibi bunda da hüzün temasını kullanmış. Adam aslında bir bilim kurgu hikâyesi yazmış, son dönemde çokça konuşulan dünyanın yok oluşu, marduk hikâyesi, felâketler konusunu kendi bakış açısından sunuyor bize. Fakat filmde umuda dair hiçbir şey yok.

Her daim kullandığı yakın çekimler, el kamerası, inanılmaz güzel görüntüler ve Wagner'in müzikleri filmin olmazsa olmazları arasında.

Pek sevdiğim Kirsten Dunst (The Virgin Suicides'tan beri çok seviyorum bu hatunu) ve Charlotte Gainsbourg başrolde. Ayrıca Jack Bauer karakteriyle aşina olduğumuz Kiefer Sutherland, True Blood'dan tanıyıp sevdiğimiz Alexander Skarsgård ve John Hurt var.

Film o kadar etkiledi ki beni yer yer bu felâketten etkilendiğimi hissettim, boğulurmuşum gibi oldum adeta.

Yönetmen de bu filmle ilgili olarak "no more happy endings" demiş. Doğru söze ne hacet?