Film & Dizi’ kategorisi için Arşiv

Dizi Tavsiyesi: Southland

Bayan Arıza tarafından Şubat - 2 - 2016 zamanında yazılmıştır.

Sevdiğim polisiye dizilere bir yenisini ekledim. Ancak bu farklı bir polisiye. Los Angeles'da görev yapan sokak polislerinin ve cinayet dedektiflerinin hayatları ve hikâyeleri üzerinden gidiyor. Çok iyi dizi. Hareketli kamera çekimleri filan müthiş. Sürükleyici bir örgüsü var.   4. sezonla devam ediyorum. Gerçekten bi Criminal Minds gibi değil,  piyasadaki polisiye dizilerinden çok daha gerçekçi ve farklı bir havası var. Yani tipik bir Amerikan dizisi gibi değil, olaylar biraz da belgesel havasında akıp gidiyor. Kendi tarzı var. Polislik mesleğini her şeyiyle, iyisiyle kötüsüyle harika anlatıyor. İzlemesi çok keyifli bir dizi.

2009'da başladı ve maalesef 2013'te sona erdi. 43 bölüm yayınlandı çünkü sezonlar kısa. Keşke daha çok olsaydı!

Dizinin yaratıcısı Ann Biderman.

Çok ünlü oyuncular da kadroda. Giriyor çıkıyor. "Aaa bunu şurdan biliyorum" diyorsunuz çünkü yüzler hep aşina…

The Walking Dead'den de hatırlarsınız kızıl eleman Michael Cudlitz, "John Cooper" isimli memuru canlandırıyor, rolünün hakkını fazlasıyla veriyor.

Shawn Hatosy var, pek sevdiklerimden, o da "Sammy Bryant" rolünde.

Dedektif "Lydia Adams" ki harika bir hatun, Regina King muhteşem oyunculuğu ile göz dolduruyor.

O.C.'den hatırlarsınız Ben Mckenzie de "Ben Sherman" rolünde.

True Blood'da oynayan Kevin Alejendro da bir 2 sezon da oynadı.

Farklı bir polisiye arıyorsanız diziyi kesinlikle tavsiye ederim.

 

Fortitude

Bayan Arıza tarafından Mart - 23 - 2015 zamanında yazılmıştır.

"Kutup toprağına gömülen hiçbir şey çürümez".

İşte bir karlı dizi daha. Türevi Forbrydelsen, onun Amerikan versiyonu The Killing, Bron gibi bu da İzlandik, hopelandic!:) Fargo'nun sinema filmini izlediyseniz ve o karlı ortam ilginizi çektiyse evet bu da ilginizi çekecek demektir.

Sky Atlantic dizisi. İngilizler kalkışmış bu kez bu işe. Ünlü oyuncuları bir araya getirmişler ve bizi kutup bölgesinde yer alan Fortitude kasabasına yollamışlar. Forbrydelsen'da "Sarah Lund" karakterine hayat veren Danimarka'nın ünlü oyuncusu Sofie Gråbøl'e de başrollerden birini vermişler. Kendisi Fortitude'de valiyi oynuyor. 

Dizide yer alan oyunculardan bazıları:

Richard Dormer, Johnny Harris, Verónica Echegui, Nicholas Pinnock, emektar oyunculardan İrlanda'lı Michael Gambon, Jessica Raine, Björn Hlynur Haraldsson, Elizabeth Dormer-Phillips ve birçok dizi&filmde oynamış, en son Açlık Oyunları'nda izlediğimiz, ER dizisindeki Dr. Kevin Moretti karakteriyle benimsediğim Stanley Tucci. 

Fortitude'de o güne dek hiçbir suç işlenmemiş, insanlar mutlu mesut yaşıyor. "İnsanlar" dediğimiz de bir avuç insan. Bir bilim adamı öldürülüyor ama ölüm şekli çok vahşi. Kimin yaptığını araştırıyorlar. Anakaradan bir dedektif de bu araştırmaya için adaya geliyor. Cinayeti işleyeni öğrendiklerinde şok yaşıyorlar. Henüz bunun şokunu yaşarken bir cinayet daha oluyor. Aynı şekilde bir ölüm yaşanıyor. Bİr yandan da vali buz oteli yaparak insanları bu küçük kasabaya çağırmak ve o bölgeyi turistik açıdan geliştirmek istiyor. Bir de vahşi kutup ayıları var ki…Aslında dizi hakkında spoiler vermek istemiyorum. Dizinin Türkçe tanıtımlarında ise şöyle diyor:

"Fortitude dünyada başka benzeri olmayan bir yerdir. Kuzey Kutup Bölgesi'nin fırsatları, zenginliği ve keşfi vaadi ile geleceği parlak, kutup doğasının vahşi güzelliğiyle kuşatılmış ve dünyadaki en güvenli kasabalardan bir tanesi olan Fortitude'da hiçbir zaman şiddet suçu işlenmemişti. Ta ki şimdiye kadar."

Dizi, kar ve soğuk içerisinde geçiyor. Çekimlerin bir kısmı İngiltere'de büyük bir kısmı da İzlanda'da gerçekleştiriliyor. Dizinin yaratıcısı Simon Donald. 

Dizinin jeneriği ve müziği de pek güzel seçilmiş.

Kar, soğuk seviyorsanız, İzlanda'nın müthiş doğası ilginizi çekiyorsa, siz de benim gibi İskandinav tutkunu iseniz ve en önemlisi polisiye, gizem seviyorsanız kaçırmayın. 2015 yapımı, henüz 1. sezonda. 9 bölüm yayınlandı. Hemen arayı kapatın bence. Keyifli seyirler!

Bu orjinal web sitelerinden biri: http://www.takepart.com/pivot/fortitude

Luc Besson’dan “Lucy”

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 27 - 2014 zamanında yazılmıştır.

Birkaç aydır sinemaya gidememiştim. En son sanırım Noah’ı sinemada izlemiştim. Biraz kafa dağıtmak istedim, baktım Luc Besson’ın filmi “Lucy” vizyonda. Oyuncular da güzel, Morgan Freeman var, Scarlet Johansson var, Old Boy’dan tanıdığım Güney Kore’li oyuncu Min-sik Choi var. Nihayetinde tercihimi Lucy’den yana kullandım. Jeneriği izlemedim, sadece konusunu okudum; oyuncuları ve yönetmeni sevdiğimden filme şans verdim.

Soluksuz izledim ve hiç sıkılmadım. Kurgu ve geçişler tam benim istediğim gibiydi. Film ise orta halli sayılırdı. Sanki biraz da kısa geldi süresi. Çok sıkı bir girişle başladı aslında. Sonrasında da iyi gitti ama çabucak bitti. Sanki biraz aceleye getirilmiş gibiydi.

Senaryo da Luc Besson’a ait, kendisini çoğumuz Leon’dan hatırlar. Bu Fransız abinin Nikita’sı da güzeldir aslında.

Film “gerilim” ya da “bilim kurgu” kategorilerinde gösteriliyor ama biraz felsefe ve belgesel havasını da eklemek lâzım filme. Leon ile kıyaslanamayacak bir film elbette ama bu da yönetmenin kafasından geçen bir senaryoymuş besbelli. Bilim kurgu sever biri olmadığımdan biraz endişelenmiştim “sıkılır mıyım?” diye. Bu film bence bilim kurgu olarak bile ifade edilmeyecek kadar yumuşaktı, bilim kurgu severler hoşlanmayabilir bu bağlamda.

Filmin konusu ise şöyle; Tayvan'da yaşayan Lucy (Scarlett Johansson) erkek arkadaşının kazığı sonucu Tayvan uyuşturucu mafyasının eline düşer. Asyalı mafya grubu Lucy'nin karın boşluğuna ufak bir operasyonla, CPH4 adlı sentetik uyuşturucu dolu bir paket yerleştirir. Lucy'nin bu paketi Avrupa'ya ulaştırması gerekmektedir.

Ama tabii işler yolunda gitmez ve paket Lucy'nin karnında patlar. CPH4 maddesinin Lucy'nin vücudunda dağılması beklenmedik bir reaksiyona yol açar. İnsanlar normalde beyinlerinin yüzde 10'nu kullanırken, Lucy'nin beyni, kapasitesini aşarak olağanüstü güçler kazanmaya başlar.

Neticede film; insan, beyninin %100’ünü kullanırsa neler olabileceği ile ilgili mevzuyu işliyor. Kamera görüntüleri, dar açıdan çekimler, zamanda geri gidişler, olayın big bang’e kadar gidişi vb. görüntüler beni tatmin etti. Ayrıca aksiyon sahneleri de çok güzeldi. Müziklerini de beğendim. Klasik bir Luc Besson sineması. Zaten 2. yarıda mevzu Fransa’da finalleniyor haliyle.

Olay zaman kavramı ve felsefesi ile ilgili bence. Bu anlamda bilim kurgu diyemeyeceğim bir film. Herkesin filmden beklentisi farklı olacaktır. Ancak ben beğendim ve de sıkılmadan izledim.

Dizi: Grimm

Bayan Arıza tarafından Haziran - 5 - 2014 zamanında yazılmıştır.

Geçtiğimiz günlerde başladığım ve şu ara 3. Sezonu izleyip arayı kapattığım dizinin adı Grimm.

Grimm dizisi korku, fantastik, polisiye, macera vb. birçok kategoriye giriyor aslında. Sam ve Dean kardeşlerin maceralarını anlatan süper hiper dizi Supernatural’i andırıyor tarz olarak diyebilirim.

Grimm, Amerika’nın NBC kanalında yayınlanıyor ve hikâyemiz Portland’ta geçiyor. Her biri 22 bölümden oluşan 3 sezonluk bir dizi. 4. Sezonla devam eder mi bilemiyorum ama şu ana dek izlediğim kadarıyla çok sürükleyici ve keyifli bir dizi oldu. Pilot bölüm 2011’de yayınlandı. Dizinin yaratıcıları Stephen Carpenter, David Greenwalt ve Jim Kouf.

Bundan sonrası biraz spoiler olabilir, “dikkat” diyorum.

Dizimiz, Portland polisi Nick Burkhardt’ın hayatı üzerine kurulu. Dedektifimiz Nick, birden bire bir takım tuhaf görüntüler görmeye başlıyor. Nick görünüşte gayet normal olan insanların bir anda korkunç canavarlara dönüştüklerini görüyor ve bunu anlamya çalışıyor. Tam bu sırada ailesi öldürüldükten sonra hayatta kalan tek akrabası olan Marie teyzesinin ziyaretiyle gerçeği öğreniyor. Nick, doğaüstü yaratıkları görebilme yeteneğini ailesinden miras olarak almış. 

Kendisi birçok türden biri olan bir “Grimm” olarak, insanlarla mitolojik varlıklar arasındaki dengeyi korumakla görevli bir kişi. Bir olayı araştırırken şüphelendiği Monroe ise en iyi dostu ve bu olaylarda her şeyi danıştığı dayanağı. Monroe, çok sempatik, tatlı, konuşkan, iyi niyetli biri; aslında o bir “Büyük Kötü bir Kurt” (Blutbad). Ama çevresi için tehlike teşkil etmediği gibi, vejetaryan da bir kurt.

Kız arkadaşı Juliette ile aynı evi paylaşan Nick’in, Hank Griffin adında bir ortağı da var. Nick, hem ailesinden miras kalan bu yetenekle kötü yaratıkları avlıyor; bunu yaparken de Marie teyzesinin ona bıraktığı bir karavan dolusu materyalden ve en çok da Monroe’dan yardım alıyor.

Kendisini bir sürü olay içerisinde buluveriyor. Karşısına her bölümde farklı bir yaratık ve mevzu çıkıyor. Kendisi hem olayları çözerken, bu dünyanın da bir  parçası oluveriyor.

Aslında anlatacak çok şey var; şimdiden bir sürü spoiler verdim bile. En iyisi siz pilot bölümü izleyip karar verin. Şahsen ben bir hafta içinde 2 sezonu da bitirdim, 3’ten devam ediyorum. Keyifli vakit geçirmek isteyen özellikle de bu türü sevenlerin tercihi olacabilecek bir dizi. İyi seyirler!

Nuh: Büyük Tufan

Bayan Arıza tarafından Nisan - 11 - 2014 zamanında yazılmıştır.

Daha önce izlediğim bir film sırasında jeneriğini görüp etkilendiğim ve aylardır vizyon tarihi gelsin diye merakla beklediğim Noah’ı dün akşam izledik, adeta 3D gözlüklerimizle filmin tadına vardık.

Öncelikle yönetmenden başlamak istiyorum. Filmin yönetmeni bağımsız filmlerinin ustası Harvard’lı Darren Aronofsky –ki kendisinin bugüne kadar birçok filmini izledim-, başarılı bulduğum yönetmenlerdendir. Açıkçası keskin çizgilere sahip ve sağlam işlere imza atan farklı bir adam, boş ve kalitesiz bir işine rastlamadım.

2000 yılında çektiği “Requiem for a Dream“, uzun süre etkisinden kurtulamadığım filmlerindendir. Nuh”ta da başrolü verdiği Jennifer Connelly’nin Requiem For a Dream’deki oyunculuğuna ve filmin müziklerine hayran olmuştum. İlk izlediğim filmi ise birçok sinema severin çok iyi bildiği “Pi”dir. Mickey Rourke’un oyunculuğuyla tavan yaptığı ve beni darma duman eden filmlerinden biri de “The Wrestler”. Ayrıca son dönem filmlerinden “Black Swan”ı ve ödüllerini hepimiz çok iyi biliyoruz.

Film, Hz. Nuh'un hayatını ve bir gemi inşa edip insanlığı felâketten kurtarışını anlatıyor. Dünyayı yok edecek olan büyük tufandan önce yüce bir görev için yaratan tarafından seçilmiş Nuh rolünde ise Akademi Ödüllü oyuncu Russell Crowe başrolde. Dünyanın sonu ise sadece bir başlangıç.

Baştan sona adeta epik bir film niteliğinde olan Noah yaratılıştan başlayan bir hikâyeyi gözler önüne seriyor. Kabil ve Habil’in birbiriyle olan savaşından, yaratanın evreni kaç günde yarattığından, Adem ile Havva’nın cennetten kovuluşlarından, on iki meleğin insanlara yardım etmek amacıyla yaratanın iznini almadan yeryüzüne inmelerinden ve ceza olarak taşa dönüşmelerinden, Adem’in oğullarından Şit ile Kabil’in iyilik ve kötülüğün simgesi haline gelişlerinden ve bunun gibi dini efsaneleri neredeyse doğruya yakın bir şekilde sunuyor. İnsanların dünyayı mahvettiğinden ve kendisine gelen vahiylerle bir gemi yaparak, masumları kurtarması gerektiğinden bahsediyor. Masumlar da hayvanlar oluyor. Bu süreçleri de çok güzel betimliyor.

Efektleri de müthiş. Görselleri de daha derinden hissettiriyor 3D çekimler. Ezelden beridir sevdiğim müzisyen Clint Mansell ise filmin müziklerini üstlenmiş.

Başrollerini Russell Crowe, Emma Watson, Logan Lerman ve Jennifer Connelly paylaşıyor. Anthony Hopkins de Noah’ın büyükbabası rolüyle karşımıza çıkıyor.

Filmin senaryosunu Darren Aronofsky ile beraber Ari Handel yazmış. Ari Handel, Black Swan ve Wrestler’da da senaryoya katkıda bulunmuştu.

Film, kabaca Hollywood’un dine bakışını anlatan çağdaş bir popülizm örneği aslında. Vahiy süreci biraz karışık olarak anlatılmış, rüya sahneleri kimi zaman kafa karışıklığı yaratıyor.  Filmin ilk yarısında daha sakin adeta bilge bir yapıda olan Noah, ikinci yarısında despot birine dönüşüyor. Ailesine neredeyse kötü davranan, çevresindekilere sürekli emirler yağdıran ve yaratıcıdan gelen emri uygulamaktan başka bir şey düşünmeyen hırslı ve kızgın birine dönüşüyor.

2,5 saat boyunca gözlerimizi ekrandan alamadığımız, görsel efektleri, müzikleri, Russell Crowe’un muhteşem oyunculuğu, evrenin yaratılış süreci ve insanların evreni nasıl yok ettikleri ile ilgili süreç anlatılırken izlediğimiz o muhteşem sahneler, geminin yapım aşaması, 12 tane taşlaşan meleğin bu süreçte Noah ve ailesine yardımcı olmaları, binlerce havvanın gemiye kendiliğinden gelmeleri vb.; kesinlikle epik ve görsel bir sinema şöleniydi. Kendi adıma yaşadığım tek hayâl kırıklığı, filmin son sahnelerinin beklediğimden farklı olması idi. Mutlaka izlenmesi gereken filmlerden biri. Özellikle bağımsız filmleri iyi kotaran Darren Aronofsky’nin farklı bakış açısını görmekte fayda var.

Banshee candır!

Bayan Arıza tarafından Mart - 5 - 2014 zamanında yazılmıştır.

Son dönem favorilerimden biri olan Banshee, Jonathan Tropper ve David Schikler’in yarattığı aksiyon tadında geçen farklı bir Amerikan dizisi.

Dizinin mekânı, Pennsylvania’da yer alan Amish kasabası. Esas oğlanımız ise Antony Starr ki kendisi kasabanın şerifi Lucas Hood’u canlandırıyor. Aslında şerifimiz, Ukrayna’lı gangster babası ve korkunç biri olan Rabbit’ten saklanmak için kasabanın önceki şerifini öldürüp onun yerine geçiyor. Olaylar bundan sonra başlıyor. Kendisini bir anda kasaba şerifi olarak olayların ortasında buluveriyor. Adaleti sağlamaya çalışırken bir yandan da kendini çok iyi kamufle ediyor.

Rabbit’in kızı Anastasia’yı Saray Bosna doğumlu Ivana Milicevic canlandırıyor. Anastasia ve Hood, vakt-i zamanında çok büyük aşk yaşamış olup, beraber suça karışıyorlar. Anastasia, Hood’a yamuk yapıyor ve Hood 15 yılını hapiste geçiriyor. Sonrasında hapisten çıkıyor ve bu garip kasabanın şerifi oluyor. Hatun da kimliğini “Carrie Hopewell” olarak değiştirip kasabanın savcısıyla evlenip iki çocuk yapıyor.

Rabbit ikisinin de peşini bırakmıyor. Kasaba zaten bir garip, Amish’ler ve kızılderililer arasında hiç bitmeyen sorunlar var.

Kasabanın bir de kötü adamı var ki harbiden kötü biri. Kendisi aslında bir Amish, ancak onlardan koparak bir canavara dönüşmüş; Kai Proctor (Ulrich Thomsen) adeta herkese kök söktürüyor. Danimarka doğumlu olan aktör çok sağlam bir  oyunculuk çıkarıyor.

Prodüksiyonda Six Feet Under, True Blood ve American Beauty’den tanıyıp sevdiğimiz Alan Ball var.

Bir de her daim şerif Lucas’ın yanında olan arkadaşları var. Mesela, kadın gibi giyinen hafif travesti hallerinde olan Hoon Lee, tam bir hacker ve Hood’un pis işlerini örtmede kendisine yardımcı oluyor.

Hood’un sahte kimliğini bilen bir Sugar Bates var (Frankie Faison), Hood’a kalacak yer veriyor. Kendisi kasabada bar işleten eski bir boksör.

Dizi, diğerlerinden farklı bir tatta ilerliyor. Farklı bir tarzı ve havası var. Heyecanı elden bırakmıyor, keyifle ve merakla izlettiriyor. Kesinlikle bir şans vermenizi öneriyorum.

Film Kritiği: The Wolf of Wall Street

Bayan Arıza tarafından Şubat - 14 - 2014 zamanında yazılmıştır.

Pek sevdiğim Martin Scorsese'nin “En İyi Film” ve “En İyi Yönetmen” başta olmak üzere beş dalda Oscar'a aday gösterilen 'Para Avcısı' (The Wolf Of Wall Street) filmini dün akşam izledim. Üç saat boyunca koltuğuma gömülerek, keyifle, bir an bir sıkılmadan, şaşkınlıkla ve hayranlıkla izledim.

72 yaşındaki dahi yönetmen Martin Scorsese’nin Leonardo DiCaprio ile olan gönül bağı bu filmde de Leonardo DiCaprio'ya başrolü vermesiyle devam etmiş. Leonardo'nun oyunculuğu 10/10 gibi bir puanı hak ediyor kanımca.

DiCaprio, bu filmde Jordan Belfort adında genç bir girişimci olan borsa simsarına hayat vermiş. Hedonistin önde gideni Jordan Belfort olmuş, her bir hücresinde yaşamış adeta. Herifin her rolünü izlediğimde gitgide ivme kazanan bir oyuncu olduğunu gördüm. Bu filmde de oyunculuğu tavan yapmış.

Film, "26 yaşına bastığım yıl 49 milyon dolar kazandım ve bu beni uyuz etti çünkü haftada 1 milyon dolar kazanabilmem için yalnızca 3 milyonum eksikti" diyen New York'lu ünlü borsa simsarı Jordan Belfort'un öyküsünü anlatıyor. Üstelik yaşanan her şey gerçek, olan bitenler sizi şaşkına çeviriyor. Adam, herkesi dolandırıyor. İnanılmaz paralar dönüyor, uyuşturucu, hayat kadınları, uçuk bir hayat, firmayı yönetme biçimi, tüm o çılgınlıklar. Film, 90’lı yıllarda geçtiği için o dönemin kıyafet tarzı ve mizanseni de sizi o yıllara götürüyor.

Jordan Belfort, dürüst Amerikan vatandaşlarının birikimleri ile milyonları götürürken etrafta çok dikkat çekiyor, herkes Jordan Belfort’tan ve firmasından bahseder oluyor. Derken FBI’ın da dikkatini çekiyor.  Ayrıca film bolca küfür içeriyor. Bolca “F.ck” kelimesi duyabilirsiniz. Hemen hemen her cümlede var zaten.

Filmi beğenmeyenler de olmuş ancak ben her anlamda çok beğendim. 90’ları da güzel yansıtmış, oyunculuklar çok sağlam, Leo’nun kankasını oynayan Donnie Azoff (Jonah Hill)  yine muhteşem bir oyunculuk çıkarmış. Filmde mesajlar da yüklü, sistem eleştirisi de yapıyor. Aslında çok da detay vermek istemiyorum, yeter bu kadar. Gidin izleyin işte!:)

American Horror Story

Bayan Arıza tarafından Aralık - 28 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Efenim tüm sezonları yalayıp yutmuş bir insan evladı olarak bu diziye tek kelimeyle bayıldığımı söylemek istiyorum. Kimi zaman ruhunuzu adeta boğan bir dizi; ama  bir o kadar da tarifi imkânsız bir merak uyandırıyor bünyede. Ruhu sıkılıyor insanın ama “ne olacak?” diyorsunuz içten içe. Ve en önemlisi de müthiş oyunculuklar. Özellikle Jessica Lange’i ezelden beridir severdim, bu diziyle bir kez daha hayran oldum hatuna.

Türe “Korku” diyebilirim rahatlıkla. Ryan Murphy ve Brad Falchuk isimli iki müthiş adam yaratmış bu kaotik diziyi. Bu iki usta Nip/Tuck’ın da yaratıcılarından aynı zamanda.

Dizi 3 sezon şimdilik; 4. sezon için de anlaşılmış. Her sezon farklı bir konsept içeriyor. Örneğin ilk sezon bir evde, ikinci sezon rahibelerin gözetimindeki akıl hastanesinde geçiyor. Üçüncü sezonda “cadılık” teması işleniyor. İlk sezondaki oyuncuların büyük bir kısmı diğer sezonlarda da karşımıza çıkıyor.

İlk sezon yukarıda belirttiğim üzere üç katlı karanlık ve ürkütücü bir evde geçiyor ve sezonun adı “Murder House”. İlk kez 2011’de gösterildi dizi. İkinci sezonun adı “Asylum”, üçüncü sezon ise “Coven” adını taşıyor. Şahsen ben ilk 2 sezonu daha çok sevdim. Hatta en sevdiğim sezonları sıralayacak olursam, “2-1-3” derim.

İlk sezon olan Murder House’da Jessica Lange ile beraber evin psikiyatristi “Ben”i Dylan McDermott, Ben’ın karısı “Vivien”ı Connie Britton canlandırıyor. Bir de teenage’imiz var ki kendisi evimizin kızı “Violet”. Taissa Farmiga oynuyor Violet karakterini. Bu kızcağız aynı zamanda Bates Motel’deki Vera Farmiga’nın da kızkardeşi. Pek sevdiğim Jessica Lange ise “Constance Langdon” karakterine hayat vermiş. Bir de hastalıklı kafa “Tate” Evan Peters var ki kendisi Jessica Lange ile beraber üç sezondur severek izlediğimiz oyunculardan.

İkinci sezon olan Asylum’da Six Feet Under’dan sevdiğimiz James Cromwell kötü niyetli cani doktor Dr. Arthur Arden’ı canlandırıyor. Ayrıca Heroes dizisinde “Sylar” karakterini canlandıran ve pek sevdiğim Zachary Quinto da cani psikiyatrist Dr. Oliver Thredson’a hayat veriyor.

Korku filmlerini, dizilerini seviyorsanız, gizemli şeyler ilginizi çekiyorsa, karanlık ortamlar size keyif veriyorsa -mesela Bates Motel’in dizi versiyonunu sevdiyseniz- kuşkusuz bu diziyi de seveceksiniz. Kurgu, oyunculuklar, diyaloglar, mizansen, kısacası her şey çok etkileyici. Muhtemelen seversiniz diye düşünüyorum ve tavsiye ediyorum.

The Following

Bayan Arıza tarafından Şubat - 21 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Yeni bir diziye başladım. Evet, tahmin ettiğiniz üzere polisiye. Tam bir polisiye tutkunu olduğumu söyleyebilirim. Filmlerde, dizilerde ya da okuduğum polisiye kitaplarda özellikle çözüm aşamasına bayılıyorum. Ama bu yazıda polisiye tutkumdan bahsetmeyeceğim sizlere.

The Following Fox'un yeni dizisi. Dizide bugüne dek sevip sevmediğime hâlâ karar veremediğim yılların aktörü Kevin Bacon başrolde. Dizinin yaratıcısı Kevin Williamson. Önceki işleri biraz çıtır çerez olsa da -ki yine de sağlam bir izleyici kitlesine ve hayrana sahip dizileri yaratıyor adam- (Dawson's Creek, I Know What You Did Last Summer, The Vampire Diaries, The Secret Circle) The Following ile sıkı bir başlangıç yaptı.

Kevin Bacon bir FBI ajanını canlandırmakta, diğer başrolde ise muhteşem bir oyunculuk sergileyen ve süper bir aksana sahip James Purefoy var.

IMDb'nin 8.2 verdiği The Following'in öyküsü ise şöyle; 9 yıl önce 14 öğrenciyi öldüren Joe Carroll (James Purefoy) hapisten kaçmıştır ve cinayetlerini son bir atışla noktalamak istemektedir. Bunu anlayan FBI bir ekip kurar ve ekibe Kevin Bacon'ı -dizide Ryan Hardy isimli bir ajandır- dahil eder. Ancak Ryan alkol problemi yaşamaktadır, yalnız yaşayan mutsuz bir adamdır, kalp pili ile yaşamaktadır. Ryan, tekrar işe döner ve olaylar içinde buluverir kendini.

Katilimiz Joe Carroll'un bir sürü müridi vardır. Edgar Allan Poe'dan yaptığı alıntılarla müridlerini tetikler ve her tarafta cinayetler işlenmeye başlanır. Ortada birçok hedef vardır ve ajanlarımız zor durumdadır. Joe, hapishanede olduğu halde O'nu delicesine seven hayranlarını yönetmekte ve onlara bir şekilde yolladığı mesajlarla tetiklemektedir, cinayetler ve olaylar birbirini izlemektedir.

Hâlâ izlediğim en iyi polisiye dizi The Killing, onun önünde geçebilmiş bir dizi yok henüz. Bunun dışında kalan diğer dizilerin -ki hepsini severek izledim/izliyorum- (Cold Case, Without a Trace, CSI'lar, Castle, The Mentalist, The Bridge, Bones, Criminal Minds, Numb3rs, The Closer vb.) hemen hemen hepsi benim için aynı kategoride. "The Following" elbette bir "The Killing" değil ama sıkı bir polisiye, sürükleyici ve ekrana çiviliyor sizi.

Daha fazla spoiler verip tadınızı kaçırmak istemiyorum. Öykü klasik gibi görünse de bölümler sürükleyici ve oyunculuklar oldukça iyi. Henüz yeni başlamışken arayı kapatıp, siz de bir The Following sever olarak yerinizi alın. Kendi adıma temennim, umarım bu dizi de bir şekilde sonradan bozulmaz. Biliyorsunuz bazen iyi başlayan diziler çok büyük bir hayal kırıklığı bırakarak yok oluyorlar; The Heroes, The Flash Forward, Alcatraz vb.

Sözün özü, şiddeathle tavsiye ederim bu akıcı polisiyeyi.

Oyunculardan bazıları şöyle:

Kevin Bacon … Ryan Hardy Shawn Ashmore …  Mike Weston James Purefoy … Joe Carroll Natalie Zea … Claire Matthews Annie Parisse … Debra Parker Nico Tortorella … Jacob Wells Valorie Curry … Emma Hill Adan Canto … Paul Torres

The Bridge (Danish: Broen; Swedish: Bron)

Bayan Arıza tarafından Ocak - 3 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Dün akşam itibariyle yeni bir diziye başladım, hemen iki bölüm izledim. Akabinde de bugün sizlerle paylaşmak istedim. The Killing ile başlayan İskandinav polisiye dizi merakım artarak devam ediyordu. Bron ile tam 12'den vurmuş oldum.

Dizi, Danimarka ve İsveç ortak yapımı. IMDb'nin 8.4 verdiği dizi iki bölümüyle beni şimdiden kendine bağladı.

2011'de sadece 10 bölüm çekilmiş. Dizinin tüm bölümlerini izlemediğim için sona mı eriyor yoksa devamı gelir mi bilemiyorum açıkçası. 2013'te 2. sezonun çekileceği yönünde söylentiler var. Danimarka'da 2. sezonun yayınlandığını da okumuştum. Türkçe'ye çevrilmiş kısmı maalesef sadece ilk sezon.

Dizinin adı Danca'da "Broen", İsveçce'de "Bron" yani "Köprü".

Dizinin pilot bölümü, Danimarka'nın Kopenhag şehriyle İsveç'in Malmö şehri arasındaki Öresund Köprüsü'nün üzerinde bir ceset bulunmasıyla başlıyor. Ceset, iki ülkeyi ayıran sınır üzerinde yer aldığı için hem Malmö emniyetinden cinayet masası dedektifi Saga Norén, Kopenhag emniyetinden de dedektif Martin Rohde olay yerine intikal ediyor. Derken cesetin aslında ortadan ikiye ayrılmış olduğu, üst kısmının İsveçli bir bürokrat kadına, alt kısmının ise Danimarka'lı bir fahişeye ait olduğu ortaya çıkıyor. İki ülkenin cinayet masası dedektifleri birlikte çalışma kararı alıyor. Daha fazla yazarsam spoiler verebilirim, bu nedenle susmak lâzım. İlk iki bölümü soluk soluğa izlemiş durumdayım. Diğer bölümlerde kimbilir neler olacak? Kaldı ki dedektifler cesetin peşinde koşarken eşzamanlı olarak başka olaylar da gerçekleşiyor. Belki ilerleyen bölümlerde bu olaylar bir şekilde birleşecek. İzleyip göreceğim artık.

Eğer Danimarka yapımı "Forbrydelsen"ı, Amerikan versiyonuyla "The Killing"i beğendiyseniz bunu da kesin seversiniz.

Dizinin cast'ında Danish/Swedish ünlü oyuncular yer alıyor. Bazıları:

Sofia Helin – Saga Norén Kim Bodnia – Martin Rohde Dag Malmberg – Hans Petterson Puk Scharbau – Mette Rohde Emil Birk Hartmann – August Rohde Rafael Pettersson – John Anette Lindbäck – Gry

Post rock melodileriyle akıp giden bu heyecanlı, sürükleyici ve karanlık atmosferli diziyi kesinlikle tavsiye ediyorum.