Irvine Welsh “Porno”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Irvine Welsh "Porno"

Aşağıdaki notlardaki her şey kitaptaki gibidir. İskoç ingilizcesini Türkçe'ye böyle çevirmiş çevirmen. Konuşma dili jargonu ve bolca da argo kullanmış.

Kitaptan Altını Çizdiklerim:

./. Hayatını yaşa! Kontrollü yaşa! Dışarı çık. Gez, dolaş. Takılmak istediğin her şeye takıl ama kontrolü elden bırakma. Artık sevişirken karşındaki insana doğum kontrol hapı ya da prezervatif kullanmadığını sor. Geçmişinden kaçma, ona saygı duy. Ölümü ciddiye al. Yaşını saklama. Sabahları uyandığında, akşamdan kaldığın için etrafa ve kendine söylenme. Başın ağrıyorsa ve ciğerlerin sana “bu ev yıkılıyor” mesajı veriyorsa doktora görünmeyi de ihmal etme. Alışkanlıklarını tamamen bırakmayı yeğleme; yoksa ya intiharı ya da hayattan ‘boş’ bi şeymiş gibi tiksinmeyi seçersin. Deşarj olmanın yollarını ara. Öfkeni sakla, yüzüne maske tak. Ruhsal, fiziksel ve zihinsel kaynaklarını tüketmek yerine hafta sonları spor salonlarına git, karateye başla mesela. Koşu bandında hızını artır. Hafızanı ve ciğerlerini boşalt ama beyninde delikler açmamaya dikkat et. Yavaş yavaş insan zaaflarına saygı duymayı öğren. Yeni arkadaşlar edin. Ölümü düşün. Bir gün öleceğini…

./. Kendim olmak için hiç zamanım kalmıyor.

./.  Çoğu kız yaşlandıkça kadın olur ama erkekler çocuk olmaktan hiç vazgeçmiyorlar.

./.  Bazen bir insanı tanımamak için çaba harcamanız gerekir.

./.  Bir insanı onun yokluğunda sevmek kolay ya da ondan nefret etmek, gerçekten tanımadığınız birisini…

./.  Seni tekrar görmek istediğini söyleyen birini terk etmek her zaman daha iyidir, çünkü kaçınılmaz olarak seni bir daha görmek istemedikleri için onları terk edeceğin bir gün mutlaka gelecektir. Hiç uğraşmamak en güzeli.

./.  Gene de bir edebiyat birimine asılmam gerekliydi ve ben de İskoç Edebiyatı’nı seçtim, İngiliz olduğumdan ve karşıtlığın bir şeyi yapmak için her zaman iyi neden olmasından.

./.  Bize öğretilen tek şey dışarı çıkıp bişiler yapmaya cesaret eden insanlara nasıl bok atacağımız ya da kıçlarını nasıl yalayacağımız. Sanat derslerinin yaptığı şey bu, bir sürü daha asalak parazit üretmek.

./.  Ya, cidden de modern hayata uyum sağlamak için tasarlanmamışım abi, bu kadar işte. Bazen her şey yumuşak yumuşak akmıya başlıyo sora harbiden panikliom ve her şey eskiye dönüyo. N’apabilirim ki?

./.  Kim olduğunu ve kim olmadığını anlamaya çalışmalısın. Hayatımızın gerçek macerası bu. Kendini bir yerde bulduğunda arkada bırakmış oldukların ve her zaman kendinle beraber taşıdıkların vardır.

./.  Bir Pazar günü e-maillerinizi kontrol etmeye çalışmak, kız arkadaşınızla aynı odada oturmaya dayanamadığınızdandır. Hayat bundan daha üzücü bir hale gelemez, kesinlikle.

./.  Ama insanlar değişiyor. Bazen yaşlandıkça daha çaresizleşiyorlar, özellikle artık gemiyi kaçırdıklarını düşünüyorlarsa.

./.  Çünkü kendini bok gibi hissettiğinde, bütün enerjin akıp gittiğinde, lavaboda koca bi bulaşık yığını görürsen; bu en kötü şeydir abi, olabilecek en kötü şey budur, bütün enerjin sanki lavabo deliğinden akıp gitmiş gibi olur abi, son damlasına kadar.

./.  Bizim moruk peder bir Cagney filminden alıntıladığı şu eski repliği tekrarlar dururdu ‘enayiler için boşuna zaman harcama’, ve bu bana verdiği en iyi öğüt olma özelliğini bugüne kadar korudu. Bunu yapmak cidden çok alçakça olurdu. Eğer onlara iyi davranmaya devam ederseniz, hiçbir şey öğrenemezler. Sırf bu yüzden, gelecekte, daha etraflıca s.kilirler, ve daha acımasız biri tarafından. İyi olmak çok acı, Shaky’nin dediği gibi.

./.  Bazı piliçler insanın içine işler çünkü onlarda sizi yakıp tutuşturan ne olduğunu kestirebilmek zordur. O da böyle; güzel evet, ama size her seferinde başka bir şey gösterebilme yeteneğine sahip. Lens ya da okuma gözlükleri. Açık ve dökülen saçlar veya at kuyruğu veya taç ya da topuz. Pahalı butik dekolte elbiseler veya günlük spor kıyafetler. Sıcak bir duruş ve beden dili sonra buz gibi. Erkeklerde hangi düğmelere basılması gerektiğini tam olarak biliyor, ve bunu içgüdüsel olarak yapıyor. Evet, o tam benim için yaratılmış.

./.  Bazı piliçler vardır ki etraflarına yaydıkları arıza kokusunu alabilirsiniz, kötü bir baba ya da üvey babanın bıraktığı tedavi edilemez bir ruhsal yaradan kaynaklanır genelde, bir süreliğine sosyal bir egzema gibi uykuya yatsa da her an patlamayı beklemektedir. Orada gözlerinde görürsünüz, o bozulmuş, yaralı ifadeyi, kötücül bir güce yıkıcı bir aşkla bağlanma ihtiyacını ortaya koyarlar, o güç kendilerini tüketene kadar da bağlanmaya devam ederler.

./.  Sanki bir uçurumun yanındayım, hem en kenara kadar gitmek istiyorum, ama aynı zamanda da bunun düşüncesi bile beni dehşete düşürmeye yetiyor.

./.  Temizlikçilere temizlemeleri için mi temizlememeleri için mi para veriyoruz? Yo, eğer insanlar yapmaları gereken işleri yapsalardı hayat çok sıradan, çok İskoç dışı olurdu.

./.  Sıkıcı komplo teorilerden bahsedip duran öğrenci tipli bir grubun yanına oturuyoruz, heyecanla kimlerin kimlerin ölmemiş olabileceğini tartışıyorlar: Elvis, Jim Morrison, Prenses Di. Kendi gençliklerine ve ölümsüzlüklerine olan inançları o kadar güçlü ki birinin sahneyi gerçekten de terk etmiş olabileceğine inanmıyorlar. Yaşamı doğrulayan, ölümü reddeden burjuva hayal dünyasında takılıp kalmışlar.

./.  Tamamen normal olan size acayip geldiğinde, sıçmış ve de kopmuş bir hayat yaşamış olduğunuzu anlıyorsunuz.

./.  Ama birine rastladığınızda, geçmişte kaç kere sıçmış olursanız olun, her zaman diyorsunuz ki…evet. O kadar umut doluyuz ki beklentileri aklımıza getirmiyoruz bile.

./.  Kendi ruhuna yalan söyleyemezsin.

./.  Birinin sizi kafaladığını bildiğiniz ama bunu böylesine gösterişli ve ikna edici bir şekilde yaptıkları için de kendinizi kapılmaktan alıkoyamadığınız o ürkünç-güzel an, o acı-tatlı çıkmaz bir kez daha yaşanıyor…yo, bunun nedeni yaşamınızın o anında tam olarak duymak istediğiniz şeyleri size eksiksiz olarak söylemeleri aslında.

./.  Sınıf savaşına inanıyorum. Cinsiyetler arasındaki savaşa inanıyorum. Kendi kabileme inanıyorum. Ölü beyinli salak kitlelere karşı ve sırada, ruhsuz burjuvalara karşı dürüst, aydın işçi sınıfının savaşına da inancım tam. Punk Rock’a inanıyorum. Northern Soul’a. Acid House’a. Mod’lara. Rock’n Roll’a. Ticarileşmeden önceki samimi rap ve hiphop’a da inanıyorum.  

IAIN BANKS

Bayan Arıza tarafından Şubat - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

IAIN BANKS "Rock Laneti"

"Eşekarısı Fabrikası" adlı romanı Türkçe'ye çevrildiğinde uzun süre konuşulur. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de yankılar uyandıran bu romanında, çocuk ve şiddet öğelerine yer vermiştir. Birçok eleştirmen O'nu yere göğe sığdıramaz ve çağdaş İngiliz edebiyatının umudu olarak görür. Eşekarısı Fabrikası, 80'lerin başında özellikle İngiltere'de en çok okunanlar arasında girer. Kimileri O'na övgüler yağdırır, kimileri  ise yazdıklarını çok alışılmaz bulur. Romanlarında çok sık yer verdiği şiddet öğesini sert bir dille eleştirir, yergilere boğarlar.  

Size bahsedeceğim kitabı ise "Rock Laneti"  -orjinal adı ile Espaider Street-  adını taşıyor. Diğer romanlarından daha yalın bir roman sunuyor bize. Rock Laneti, Daniel Weird adlı bir adamın hayat hikayesi aslında. Weird, şarkı sözü yazmakta ve bestelemektedir. Bu adam, fiziksel olarak vasat, sakar, korkak, kendi halinde, alçakgönüllü  ama çok   iyi bir müzisyen. Birgün Frozen Gold grubunun konserine gider. Konser bitince adamların yanına gider ve onlara şarkılardan bahseder. Çünkü bu grup sıkıdır ama hiç kendi şarkıları yoktur. Cover yapmaktadırlar. Aradıklarının kendisinde olduğunu söyler. Böyle başlayan bir muhabbet Frozen Gold'u inanılmaz başarılara, şana, şöhrete ve paraya sürükler. Artık dünyanın en iyi grubu onlardır. Tüm şarkıları Weird yaratmaktadır. Konserler, albümler, anlaşmalar, çılgınlıklar, sevgi, arkadaşlık…Çok para kazanırlar. O kadar çok kazanırlar ki nasıl, neye harcayacaklarını bilemezler. Grup üyelerinden Davey'în ölümü, Christine'e yapılan suikast..Olaylar çok hızlı gelişmektedir. 

Kahramanımız, grubun dağılmasıyla uzun yıllar süren bir hesaplaşma sürecine girer. Herşey için -tüm bu talihsizlikler için- kendini suçlar. Bir intihar kararının gerekçesi olarak son derece hoş bir üslupla anlattığı hayat hikayesinin sonunda aldığı karar ise yine "sıradışıdır".

"Vitrinde yaşama" nın başdöndürücü cazibesi ile tevazu, yalınlık, sevgi, dostluk ve "hayat beceriksizliği" gibi değerlerin çatıştığı bir dünya, biraz da taraflı bir dille anlatılıyor bu romanda. Rock'ın temsil ettiği herşeyden ürken ahlakçı tutuculuğu da, rock'ın eğlence endüstrisinin ehlileştirilmiş bir alt kolu haline gelmesinde önemli rolü olan "çılgınlık" ideolojisine de ironik bir mesafeden bakıyor Banks. Sadece rock dünyasını daha içeriden tanımak isteyen genç okurların değil, bütün ciddi edebiyat okurlarının ilgisini çekebileceğini umuyorum. YAPITLARINDAN BAZILARI

1984 – The Wasp Factory (Dilimize "Eşekarısı Fabrikası" adı ile çevrilmiştir) 1985 – Walking on Glass 1986-  The Bridge 1987-  Espaider Street (Dilimize "Rock Laneti" adı ile çevrilmiştir) 1989-  Canal Dreams 1992 – The Crow Road 1993 – Complicity 1995 – Whit 1997 – A Song of Stone  

Chuck Palahniuk “GÖRÜNMEZ CANAVARLAR”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Chuck Palahniuk "GÖRÜNMEZ CANAVARLAR"

Okurken altını çizdiklerim:

* Orijinal olan her şeyden soyutlanmış yüzlerce nesil; doğruya doğru, hepimiz öyle değil miyiz?

* Tamamen ayna, ayna söyle bana durumu çünkü aynen paranın iktidar unsuru olması gibi, aynen silahın iktidar unsuru olması gibi, güzellik de bir iktidar unsurudur.

* Kimse size bakmıyorken, insanları delip geçene dek süzebilirsiniz. Bakışınızı yakalayacağı için asla o kadar uzun bakamayacağınızdan normalde göremeyeceğiniz detayları yakalarsınız, bu, bu da sizin intikamınız olur.

* Kötü kalpli kraliçe, Pamuk Prenses’in oyununu oynadığı için salağın tekiydi. Belli bir yaştan sonra kadınların farklı iktidar alanlarına kaymaları gerekir. Örneğin para. Ya  da silah.

* Üstelik kimileri için anında, kimileri için yavaş yavaş olsun, ister kazayla, ister temkinli davranarak olsun, eninde sonunda hepimiz kötürüm kalıyoruz.

* Rahibe Katherine alyans takan rahibelerdendi. Ve evli insanlar hep cevabın aşk olduğunu sanırlar.

* Evie güzel insanların asla birlikte olmamaları gerektiğini söyler. Çünkü birlikte olduklarında yeterince ilgi çekemezlermiş. Evie’ye göre iki güzel insan bir araya gelince, güzellik standartı tamamen değişir. Evie, bunu hissedebilirsin der. İkiniz de güzelseniz, ikiniz birden güzel değilsinizdir. Birlikte, bir çift olunca, parçalarınızın toplamından daha değersiz olursunuz.

* izleyici olmadan histeri krizi geçirmek imkansızdır. İnsanın kendi başına paniğe kapılması, boş bir odada kendi kendine gülme krizine tutulmasıyla aynıdır. İnsan kendini gerçekten aptal hisseder.

* ve bazen sakat kalmak insanın lehine olabilir. Vücutlarına halkalar takan, dövme yaptıran, tenini dağlayan, derisini kazıyan bütün o insanları düşünün..sonuçta o ya da bu şekilde dikkat çekiyorlar.

* “Gündüz yayınlanan dramaları izlersen,” diyor bana Seth, “herkesi kısa süreliğine ziyaret etmiş gibi olursun. Her kanalda ayrı bir hayat var ve neredeyse saat başı hayatlar değişiyor. Aynen internetteki canlı videolar gibi. Onlar farkında olmasa da, sen bütün dünyayı gözetleyebilirsin.”

* Yarışmalar, eğitimimizden geriye kalan rasgele ve değersiz gerçekler hakkında kendimizi daha iyi hissetmemiz için düzenlenirler.

* Gelecek ne zaman vaat olmaktan çıkıp bir tehdit unsuru haline geldi?

* Ancak ve ancak bu gezegeni yiyip bitirdikten sonra Tanrı bize yenisini verecek. Yarattıklarımızdan çok yok ettiklerimizle hatırlanacağız.

* Hepimiz kendimizin gübresiyiz.

* Kimden nefret edeceğimizi bilemediğimiz zaman kendimizden nefret ediyoruz.

* Kendinizi sürekli olarak dönüştürüp kullanışlı hale getirmelisiniz.

* Sevdiğiniz ve sizi seven kişi asla ve asla aynı kişi değildir.

* Dış dünyayla başa çıkmak istiyorsan, Bayan St. Patience, insanların yüzünü görmesine izin vermeyeceksin.

* İyi bir peçe evde oturmak kadar iyidir, diyor Brandy. Dünyadan soyutlanmış. Mahrem. Sarı bir şifon atıyor havaya. Kırmızı desenli bir naylonu üzerimde düzeltiyor. Dip dibe yaşayan insanların bir bakışta sizinle ilgili her şeyi bildiği dünyamızda, iyi bir peçe sizin için film çekilmiş limuzin camı görevi görebilir. Yüzünüz için listede olmayan bir numara olabilir. İyi bir peçenin arkasına saklandığınızda herhangi biri olabilirsiniz. Bir film yıldızı. Bir aziz. İyi bir peçe şöyle der:

Henüz Adamakıllı Tanıştırılmadık.

Üç numaralı kutudan çıkan ödül gibisinizdir.

Hanımefendi veya kaplansınızdır.

* Oh, zavallı kalbimi parçalayabilmeyi isterdim.

* İnsanlar bir şeyleri bilmemeye de dayanamazlar diyor Brandy. Özellikle de erkekler her dağa tırmanmak, her yerin haritasını çıkarmak isterler. Her şeyi etiketlemek. Her ağaca işerler ve sonra da bir daha asla aramazlar.

* Moda olan ürünler çirkinleştikçe, onları daha güzel gösterebilmek için daha beter yerlerde poz vermek zorunda kalıyoruz. Araba mezarlıkları. Mezbahalar. Lağım arıtma tesisleri. Kıyaslandığında daha iyi görünmek için kendine çirkin nedime seçme taktiğinin aynısı. Industry blucinleri için çekim yapsaydık, ölüleri öperken poz vermemiz gerekeceğinden eminim.

* hemen her seferinde kendinize birini sevdiğinizi söylersiniz ama aslında onu sadece kullanıyorsunuzdur.

Bu sadece aşk gibi görünür.

* Yalnızca bebek maması yiyebiliyorum. En yakın arkadaşım nişanlımı ayarttı.

Nişanlım az kalsın beni bıçaklayarak öldürecekti.

Bir evi ateşe verdim ve bütün gece masum insanlara silah doğrulttum.

Nefret ettiğim ağabeyim rolümü çalmak için öldüğü yerden dirildi.

Ben görünmez canavarım ve kimseyi sevemiyorum. Hangisi kötü siz karar verin.

* “Normal değilim ama gay de değilim” diyor. “Biseksüel değilim. Etiketlerin dışında bir şey istiyorum. Tüm hayatımın tek bir kelimeyle anlatılabilmesini istemiyorum. Bir hikayeden ibaret olmasını. Bilinmeyen bir şey bulmak istiyorum, haritada olmayan bir yer gibi. Gerçek bir macera istiyorum.”

* Doğumunuz, hayatınız boyunca düzeltmeye çalıştığınız bir hatadır.  

Slyvia Plath

Bayan Arıza tarafından Şubat - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Slyvia Plath 1932- 1963

Slyvia Plath, 1932'de Boston'da doğdu. Smith College'i bitirdikten sonra İngitere'ye gitti ve Cambridge Üniversitesi'nde okudu. Ted Hughes ile hayatını birleştirdi. 1963'te Londra'da canına kıydı.

Genç yaşta yitip gitti. Arkasında muhteşem şiirler bırakan Plath, edebiyatın cadı Tanrıçasıdır.

Ariel * [27 Ekim 1962]

Karanlıkta durağan. Sonra kayalardan, uzaklardan Akar maddesiz mavi.

Tanrının dişi aslanı, Nasıl bir olduk böyle, Topukların, dizlerin mili! -Sabahın izi

Yarılır ve geçer, tutamadığım Boynun kahverengi Kıvrımına benzer,

Zenci-gözü gibi Çalı dutları kara Kancalar atar –

Ağız dolusu kara tatlı kan, Gölgeler. Başka birşey –

Çeker beni havaya – Kalçalar, saçlar; Topuklarımdan kar taneleri.

Beyaz Tanrıça, giyindiğim – Cansız eller, cansız katı kurallar.

Duvarda eriyor. Ve ben Okum,

Ben uçan kırağı Kendine kıyası, Sabahın kazanı, kızıl göze

Göçme dürtüsüyle bir.

* Ariel, şairin atının adı Ariel [English/Original]

Stasis in darkness. Then the substanceless blue Pour of tor and distances.

God's lioness, How one we grow, Pivot of heels and knees!–The furrow Splits and passes, sister to The brown arc Of the neck I cannot catch,

Nigger-eye Berries cast dark Hooks—-

Black sweet blood mouthfuls, Shadows. Something else Hauls me through air—- Thighs, hair; Flakes from my heels.

White Godiva, I unpeel—- Dead hands, dead stringencies.

And now I Foam to wheat, a glitter of seas. The child's cry

Melts in the wall. And I Am the arrow,

The dew that flies, Suicidal, at one with the drive Into the red

Eye, the cauldron of morning.

ÖLÜM A.Ş.

İki, elbette iki tane var. Artık çok doğal görünüyor- Başını kaldırıp da hiç bakmayan, şu Blake’inki gibi Yusyuvarlak ve kapaklı gözlü Şu, markası olan Doğum izini sergileyen- Kaynar suyun yara izini taşıyan, Akrabanyn çıplak Bakır pası Kırmızı etim ben. Gagası Yandan yandan şaklıyor: Daha onun olmadım. Bana fotoğraflarda kötü çıktığımı söylüyor. Bebelerin hastane buzdolabında Nasıl da şeker göründüklerini Söylüyor bana, boyun tarafında Basit bir fırfır, Sonra da İyon ölüm-giysilerinin Yivli süsler, Sonra da iki minik ayak. Ne gülümser, ne de sigara içer. Öteki yapar bunu, Saçları uzun ve makuldür. Alçak Bir ışıltıya otuz bir çeker, Sevilmek ister. Ben tahrik etmem. Çiçek yapar ayaz, Kırağı bir yıldız yapar, Ölü çan, Ölü çan.

Birinin canına okundu.

Tezer Özlü

Bayan Arıza tarafından Şubat - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

TEZER ÖZLÜ (1943-1986)

Tezer Özlü, yaşarken yayımladığı üç "farklı" kitabıyla edebiyatımızın çok erken yaşta yitirdiği en özgün kalemlerden biri oldu.

Okurken aldığım notlardan bazıları:

Çocukluğun Soğuk Geceleri, Yapı Kredi Yayınları, 5.Baskı

* “Ölüm düşüncesi izliyor beni. Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur, yaşanmasa da. Bir kaygı yalnız. Beni, kendimi öldürmeye iten bir kaygı. Karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum. Herkes her geceki uykusunu uyuyor. Ev soğuk. Çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum. Günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum. Kusmamak için üstüne reçelli ekmek yiyiyorum. Genç bir kızım. Ölü gövdemin güzel görünmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum. Sanki güzel bir ölü gövdeyle öç almak istediğim insanlar var. Karşı çıkmak istediğim evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler var. Karşı çıkmak istediğim kurallar var. Bir haykırış! Küçük dünyanız sizin olsun. Bir haykırış! Sessizce yatağa dönüyorum. Ölümü ve yokluğu üzerine uzun süre düşünmeye zaman kalmıyor. Şimdi gözümün önündeki görüntüler renkli kırları andırıyor. Korkacak birşey yok. Kırlarda koşuyorum. Sanki bir deniz kentinde yaşamıyorum. Hep kırlar. Esintiyle birlikte eğilen otlar arasında bir başımayım. Birazdan ölüm beni alacak.“ (Ev, sayfa: 12)

* “O geldiğinde, mum ışığında güzel gözlü bir delikanlıyla yemek yiyiyorum. Kırmızı şarap içiyoruz. Kapı çalıyor. Neden onunla yaşamayı istemediğimi yazdığım an çıkıp geldi. İşte karşımda. Üzerime atlıyor. Beni odaya, yatağın üzerine sürüklüyor…

-Yapma! -Sana ne oldu? Sensiz yaşayamam. -Yaşarsın.Herkes herkessiz yaşayabilir.Bizim ilişkimiz bitti.Seninle ilk yattığımız gecelerde bile,sanki sevişmenin sonunda kollarımda bir ölü kalıyordu.Birbirimizi boşluğa sürüklüyoruz, öldürüyoruz. -Birlikte ölelim! -Ne farkı var.İstersen bahçeye bir çukur kazıp, ikimizi gömsünler. -Gömsünler, isterim. -Gömmesinler.Gel otur, getirdiğin konyaktan içelim.Sevdiğin kenti anlat.”   (Leo Ferre’nin konseri, sayfa: 33)

* “Saplantıların acıları ,burada da sürüyor.Uyandığım an başlayan,uykunun derinliklerinde ancak biraz azalan acı.Arkadaşlarıma belli etmemeye çalışıyorum.Onlar şakacı,özgür “beni” arıyor.Bulamıyor.Onların dünyasında iniş çıkışlar bu denli büyük değil.Onların dünyasında çoşku delilik derecesine varmıyor.Onların dünyasında bunalım ölüm korkusuna,belki de ölüm isteğine dönüşmüyor.Onlar yemek yemeyi her zaman seviyor.Düzenli yemek yiyorlar.Duygusal coşkular yemek gibi beslemiyor onları.Onlar işlerine inanmış.Onlar “başkaldırmayı” savunurken,belli bir düzenin akışındaki yerlerini korumaya çalışıyorlar.Onlar, dolmuşa biner gibi evlenip, iner gibi boşanmıyor.” (Leo Ferre’nin konseri, sayfa: 41)

* Elektroşokun başlangıcı ve bitişi vardır.Ve ortası yoktur.İnsan için, hasta insan için.Ama ben o ölüm ortasını yaşadım.Ve işte şokun tam ortasındayım.Elektroşok verilirken düşünüyorum ve duyuyorum:

“….İşte şimdi olaylar o denli ileri gitti ki, bana elektroşok veriyorlar/belki de beni elektroşokla konuşturma yöntemine gidiyorlar/doktor eve gelmiş olmalı/üstelik elindeki şok gereci garip bir gereç/tahta bir boyacı sandığı gibi/kimbilir belki de elektriği iyi ayarlayamadı/ya da kent ceryanı işte/yükselir alçalır/ve öldürür insanı/ve işte beni şimdi evimde şok komasına soktular/konuşturmak mı istiyorlar/kocam gerçekten aldatılıp aldatılmadığını öğrenmek mi istiyor/aldatılsa ne olur aldatılmasa ne olur/konuşturuyorlar mı/konuşuyor muyum/bana bunu yapmamalıydılar/bir gizlim yok ki/hepsine her zaman hastayken de iyi davrandım/kimseye bağırmadım/kimseye saldırmadım/acıları kendim çektim her zaman/öleceğim de ne olacak/ölsem ne olur/ama şokun derecesini çok kaçırdılar/işte elektriğin dişlerimdeki metal dolgulardaki titreşimini duyuyorum/dayanılır gibi değil/böyle şoklar altında ölenler olduğunu biliyorum/bunları bana anlatmışlardı/hastanelerde dersleri dinlerken duymuştum/öğrenmiştim/başımda Süm var mı/olamaz/annem erkek kardeşim kocam/şok içinde onların başımda olduğunu anlıyorum/doktorun da kim olduğunu biliyorum/biraz sonra gözlerimi kapayınca öleceğim/artık uğraşacak kimseleri kalmayacak/istedikleri ne/yaşamımı elektrikle bitirecek kadar/kızmıyorum/salt iyiliğimi istiyorlar/doğal bir olay mı bu/yaşayarak düşünerek yaşanacak olay mı bu/belki de doğal “

-Ölüyorum, devrimci mücadeleyi bensiz sürdürün, diyorum. (Ne 12 Mart döneminde, ne öncesi ne de sonrası devrimci mücadele içinde kendime bir yer vermiş değilim.Düşünce ve davranışlarım küçük burjuva özgürlüklerinin sıkıcı sınırlarını yıkmaktan öte bir anlam taşımaz.) (Leo Ferre’nin konseri, sayfa: 47)

Kalanlar,Yapı Kredi Yayınları, 3.Baskı

* “Yaşamımın annemin ve babamın yaşamıyla bir ilintisi olmadığını düşünüyorum. Bir ana ve babadan olma değilim. Bir yaban otu gibi Anadolu yaylasında bittim. Doğumum bile bir kökünden kopma idi. Köklerimi hiç aramadım. İçerisinde severek yaşayabileceğim arka dünyalardan kopma köklerim olabilirdi. Annem ve babam gibi, tüm kentler, ülkeler, günler, geceler, her gökyüzü de yabancı kaldı bana. İnsanlara daha fazla yaklaştıkça bu saydıklarımdan daha fazla uzaklaşıyorum. Gökyüzünden, onun ışıklarından, gün batımlarından, karanlıklardan ve bulutlardan, kendi çıktığım karanlığa ulaşıncaya kadar onlardan uzaklaşacağım. “ Batı Günlüğü, sayfa: 16)

* “Yarın 1 Kasım. Ölme ayı. Yıl. Işık. İnsanların ufak sevinçleri. Kasım-ölme ayı.” (Batı Günlüğü, sayfa: 21)

* “Berlin’de herşeye veda edebileceğimi, ama ağaçlara veda edemeyeceğimi düşündüm.” (Batı Günlüğü, sayfa: 22)

* “Ben Akdeniz’de güneşin altında öleceğim.” (Batı Günlüğü, sayfa: 23)

* "Uzun zaman kalmadı. Önümde kalan zaman benim zamanım, benim can sıkıntım, benim Hiç’im, ama benim olacak.” (Batı Günlüğü, sayfa: 25)

Cümleler’den (sayfa 31- 33) :

-Hiç kimseyle kendimle bile yaşlanmak istemiyorum. -Sağlıklı kalmak için koşamam. Soluk alayım yeter. -Şunu öğrenmelisin: Sen hiçbir işe yaramaz değilsin. Seni senden çalan toplumdur. -Ben, belli bir ülkesi olmayan insanlardanım. -Son bireye kadar savaşmak, kendini feda etmek, yanlış bir kahramanlıktır. -Aşk acısı çekmedim hiç, çünkü dünyanın verdiği acı her zaman güçlüydü. -Dünyanın acısı olmasaydı taze yeşil yapraklar üzerindeki güneş ışınlarının anlamı olmazdı. -Uzandığımda herşey üzerime yığıldı. Tavana kadar uzanan çini soba, duvar kağıtları, kentler. Yorgunum. -Gece, gündüzün devamı değildir. -Asalet ve rütbe ile ilgili kavramları hiçbir dilde öğrenmeyi başaramadım. -Meyhanelerde umutsuz bir bekleyiş vardır –kendi kendini bekleyiş. -İnsanın kendi dünyası dışında yaşayacağı bir dünya yoktur. -Herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda yaşamım bitti. Bilmiyorum, nerede, ne zaman. Ve işte o bittiği yerde başladı. Acının sonunda. Acı ile. -Bittim, yaşamımı kapattım.

* “Kendimi ayrılışların acılarına çoktan alıştırdım. Başlayan her ilişki güzelliklerin yanısıra arayışların da acılarını tattırdı bana. İçine daldığım en büyük mutluluklar her zaman acılarla, her yaşam da biraz olsun ölümle bezenmişti. Yaşamak, bu güç olguyu karşılamak için, başka bir seçenek bulamadığım için. Ölüm güç olduğu için. Yaşam nötron bombasına benzediği için.” (Sarı ve Puslu, sayfa: 39)

* “Geldim. Doğru bahçeye koştum. Ağzıma üç yaprak verildi, zehirlendiğimi sandım. Akşamın yaklaştığının farkına varamadım. Sayısız parçalara bölünüşümü, benimle birlikte dünyanın da parçalanışını anımsıyorum.” (Sonsöz gibi, sayfa:47)

* “Ben bendim. Zaman yaşanmış zamandı. Birkaç yaşanmış gün de eklenmişti bu zamana. Kemerle bağlanmıştım. Acılarım vardı, kendi kendimi kemere bağlı olarak iyileştirmek zorundaydım. (Sonsöz gibi, sayfa: 47)

* "Doğumum bile bir kökünden kopma idi.On yaşıma kadar,çevremi,özellikle çevremdeki sessizliği kavramaya çalıştım…Yirmi yaşım ile otuz yaşım arasında aklın bittiği yerleri ve çıldırmanın sınırlarını aradım…Otuz yaşım ile kırk yaşım arasında ne akıllı ne de çılgındım.Dünyayı kavradığım sandım…Kırk yaşındayım.Bugün, gecenin bazı saatlerinde kitlenin anlamsız gürültüsü içinde boğuluyorum…Kendimi öldürmeye çalışıyorum..Özlemlerim kalmadı. Bıraktım.Hepsini kendi ve benim dünyamı anlamaları için bıraktım…Ve bana ölümsüzlerin sonsuz acıları kaldı."  (Kalanlar, arka kapak)  

Umay Umay

Bayan Arıza tarafından Şubat - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Umay Umay "Orospu Kırmızı"

Web sitemi dolaştı, benim için büyük onur. Albümlerini seviyorum, kitaplarını da defalarca okudum.

Umay, iyi ki varsın.

Kitaptan altını çizdiklerim:

* Büyük bir hızla kendi hapishanemi inşa ediyorum. Güvenilir ve pahalı çelik. Çok ağladım, çok erkek oldum ama çok da kadın. Kimseyle kendimle bile yaşayamadım.

* Şimdi sana çok kızdım.Beni bir avuç mantara ve intihara sattın.Yatağının altında saklanan bir tanrıça olduğuma ve seni terkedeceğime inandığın için müziği değiştirmedin. Öyle kızdım ki bütün begonyalarımın suyunu içtim.

* Boşluğuna aşk düşürmek istiyorum.

* Ne kadar kalabalığım ve ne kadarsın içimde…

* Nedensiz de sevileceğini güzel yüzlü salak bir gitaristi sabaha kadar izleyince anladım. Kendimi bir tek sözcüklere düzdürdüm.

* Hepimiz kahramanlarıyız birbirimizin, hepimiz birbirimizin soytanrısı…

* BİR, İKİ, ÜÇ, DÖRT, BEŞ….ALTI değil. Hayat, benden gizlediğini hangi cebinde saklıyorsun?  

Kaan İnce

Bayan Arıza tarafından Şubat - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Kaan İnce

Rahat uyu. 1970-1992

Kaan İnce,  çok genç yaşta uçup gidenlerden, aramızdan biri, sıkı bi şair, 2 Şubat 1970'de Ankara'da doğar. İlk, orta ve liseyi Ankara'da bitirir. 1986'da şiirle ilgilenmeye başlar. 1990'da Ankara Üniversitesi Sosyoloji bölümüne girer. Ocak 1991'de Milliyet Sanat Genç Şairler köşesinde ilk şiiri yayımlanır. Çağdaş Türk Dili, Yazılı Günler, Damar, Promete, Karşı dergilerinde şiirleri yayımlanır. Nisan 92'de Yaşar Nabi Nayır Şiir yarışmasında "Mektup" şiiri yayımlanır. 1992'de "Gizdüşüm" adı altında yazdıklarını bir yayınevine verir. 11 Ağustos 1992'de, İstanbul Kadıköy'de, Ümit Oteli'nde 05.00'de atlayarak canına kıyar. 20 Ocak 1993'de "Kaan İnce Kültür ve Sanat Vakfı" kurulur. Ekim 1993'de de "İzlek" dergisi çıkar.

Afşar Timuçin, kitabın önsözünde "Kaan'ın Bıraktığı" başlığı altında şöyle der: "Zamansız ölüm yoktur, erken ölüm vardır. Ölüm ölümdür. Şu ya da bu şekilde oluşu birşeyi değiştirmez. Yaşamı savunmak gerekir, ancak ölmeyi bilmek de birşeydir. Bazen ölüm bizi yakalar, bazen biz yakalarız ölümü elimizle."

* İşte "Mektup" şiiri:

MEKTUP Yarım kalmış acılar denizi pencereme konardı geceyle, savrulurdum. Gözyaşı kokusuyla dolu bir kuğu, zamanın sonuna kalkan, sürgünümdü; göz mavisi duman, sessizliğim. Aktım ölü deniz kızıyla gökkuşağı saklı mektubun içine, pulumuz rüzgar oldu, postacımız güvercin. Civa gibi eridik kabımızda. Kırmızıya gittik. Hemen yokladım yüzümü yağmurun yuva yaptığı ellerimle. İyice şaşırmıştı alıcısı vapur ıslığımızın. Saplandı gözlerimin ışığı yeni güne.

Mermer bir kayıkla geri döndük      diğer yarısına acının,        usulca çekildi deniz,           son bulduk, yenildik.

Artık yataksız bir liman yüreğim, soğuk ve loş. Kırık düşlerim. Serçelerde gözlerimin buğusu. Buruk içim.

Böylesi bir yenilgiyi beklemediğim için     sabahın en serin ucunda bağıran ben      intihar edecekmiş gibi sıkıyorum        düşük boynuma asılı sonbaharı.

Çekildi yaşanan hıçkırıklara, yaşanmayan düş kırıntılarımızla boğulduğumuz odaya. Düştü saat duvardan, telefon diye çevirdim yelkovanı: İmdat. Akrep soktu kendini. Çan sesleri, ezan sesleri, mart sesi, çatılarda kaldı gecenin gizi. Unuttum mektubun içinde boğulduğumu. Elveda.

* Bu da, en sevdiğim Kaan İnce şiiri:

ÇIĞLIK Özürlü bellek, bir anda çağırınca yanına yitik aşkı, yengeç ayaklı saat kulesi dümen kırar: Ateş çanları. Söktü gözlerimden acıyı telaşlı sular, yadsıdı yalnızlık yalnızlığını. Ah bir harita zavallığıma.

Gül diye diken açıyorum dalda, bak külü ıslanıyor sevginin, ikinci kez yanmasın diye. Son bir kez geçiyor düşümden yüzümü kıran gölgem, bildik ayrılıkların büyüdüğü. Bir daha uykusuz kaldı yeryüzü.

Evrende hangi eşyanın çığlığı gözlerime vuran?

Sadece bir yıldız -yoksul çocukların uçurtması, anılarına çektikleri- içimde hüznümü kanatan.

(Kaan İnce "Gizdüşüm", İzlek Yayınları, 3.baskı, Mayıs 1997)  

Fatih Kaynak

Bayan Arıza tarafından Şubat - 6 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Fatih Kaynak "Yeraltı edebiyatının prensi"

"Her şeyimiz bir parça eksikti belki. Bir tek dostluğun boşluğunu hissetmiyorduk."

Yaklaşık 15 yıldır tanırım Fatih'i. The Doors sever, Bukowski sever, Çalıntı'da, kötü Keman'da, Haydar'da, Ekol'de, Gitanes'da çok zaman geçirdik beraber.

Aşkın tanımını bir kap zeytinle ilişkilendirdiği ilk kitabı "İlk yarı: 10-0" Stüdyo İmge'den Ocak 2001'de çıktı. Kendi biyografisini anlattı bizlere. Samimiydi, ruhu vardı, bizden biriydi.

Şimdilerde de ikinci kitabı "Hiçliğin Aynasıydım Ben" piyasada.

 

John Fante

Bayan Arıza tarafından Şubat - 6 - 2011 zamanında yazılmıştır.

JOHN FANTE "Bukowski'nin minnet borçlu olduğu şahıs"

John Fante, Bukowski'nin edepli hali gibidir aslında.

John Fante, Bukowski'nin en sevdiği adamdır. Bukowski'yi keşfeden, sonrasında da Bukowski'nin O'nu keşfettiği adam. Özellikle hayatının son yıllarını pek iyi geçirmemiştir Fante. Şeker hastalığı yüzünden gözleri gitgide karanlığa alıştığında ve iki bacağı da kesildiği zaman karısı ve Buk yanında olmuştur.

 İlk kez "Toza Sor" ile keşfettim O'nu. Sonra da diğer kitapları çıktıkça aldım okudum, aynen Bukowski'de olduğu gibi. Bu konuda hiç eksiğim yok. Okudukça mutlu oldum, her defasında da "bir tek ben değilmişim be" diyip durdum. 

Kitaplar Parantez Yayınları'ndan çıktı ve kitapları tercüme eden elbetteki Avi Pardo.

"Toza Sor" dışında okuduğum diğer John Fante kitapları :

– Hayat Dolu – Üzümün Kardeşliği – Bunker Tepesi Düşleri – Gençliğin Şarabı – Bahara Kadar Bekle, Bandini – 1933 Berbat Bir Yıldı – Roma'nın Batısı – Los Angeles Yolu – Büyük Açlık

İnsanlar bana hep "eyvallah siteyi yapmışsın, üstelik Bukowski ile beraber Fante'ye de adadığını söylüyorsun, iyi ama neden Fante yok?" diyip duruyorlar. Herkese tek tek cevap veriyorum. En sonunda bir şeyler yazmaya karar verdim. Yani yok, çünkü o adamı kalbimden başka nereye yerleştireceğimi, içimdekileri nasıl anlatacağımı bilemedim.

Bukowski'nin kitaplarını okurken elimde kalem olur ve altını çizerim, bazı cümleler sarsar beni "ben mi yazdım acaba?" ya da "ben yazsaydım işte böyle olurdu" diyip dururum. Fante'yi de çok seviyorum. Ama Fante'de beni tam kalbimden vuran keskin sözcükler yok. Kitapları bütünüyle güzel. Bir kere Fante benim için çok mühim biri. Buk'un Tanrısı olduğundan değil, sade bir adam olduğundan. Samimi olduğundan. İnsanin içini ısıtan şeyler yazdığından…

Bukowski'yi sevmeyebilirsiniz, ama Fante'yi eminim ki seversiniz. KİTAPLARINDAN ALINTILAR

BÜYÜK AÇLIK * John Fante

Yoldaki toza sorun! Mojave çölünün başladığı yerde tek başlarına duran bodur ağaçlara sorun. Camilla Lopez'i sorun onlara, ki adını fısıldasınlar. Evet, çünkü sevgilimi son gören Mojave'nin sınırında yaşayan bir veremliydi ve dediğine göre ona hediye ettiğim köpekle birlikte Batı'ya doğru gitmişti, Panço'ydu köpeğin adı, o günden sonra Panço'yu da gören olmadı. Buna inanmayacaksınız. Bir kızın ekim ayında yanına Panço adında genç bir polis köpeği alıp Mojave çölünde yürümeye başladığına inanmayacaksınız, ama doğru. Köpeğin ayak izlerini gördüm kumda, yanında da Camilla'nın ayak izleri.

Bir daha hiç dönmedi Los Angeles'a, annesi de onu bir daha görmedi. Bir mucize gerçekleşmemişse Mojave çölünde ölmüş olması gerekir. Panço'nun da. İkinci romanım için bir taslak hazırlamam gerekmiyor, hazır. Başıma geldi. Kız gitti, ona âşıktım ve benden nefret ediyordu, benim öyküm bu kadar. (Büyük Açlık, Çeviri: Avi Pardo, 184 sayfa)

LOS ANGELES YOLU * John Fante

Los Angeles Yolu'nda Fante, ünlü kahramanı Arturo Bandini'nin maceralarını anlatmaya devam ediyor. Yazar olmak isteyen bir gencin bir balık fabrikasında yaşadıkları hayata bakışını nasıl etkiler!…

"Her sabah bu duyguyla kalkıyordum yataktan. Şimdi kendime bir iş bulmam lazım, lanet olsun. Kahvaltı ediyor, kolumun altına bir kitap yerleştirip ceplerime kalem doldurduktan sonra kapıdan çıkıyordum. Merdivenden indiğim gibi kendimi dışarı atıyordum. Bazen sıcak oluyordu hava, bazen soğuk, bazen sisli, bazen açık. Koltuğumun altında kitapla iş aramaya çıktığım için önemi yoktu havanın.

"Ne işi, Arturo? Ha, Ha! Sana iş, öyle mi? Kim olduğunu bir düşünsene, oğlum! Yengeç katili. Hırsız. Elbise dolaplarında çıplak kadın fotoğraflarına bak, sonra da iş bulmayı umut et! Ne kadar gülünç! Ama gidiyor işte, salak, koltuğunun altında kocaman bir kitapla üstelik. Hangi cehenneme gittiğini sanıyorsun, Arturo? Neden o sokağa sapıyorsun da bu sokağa sapmıyorsun? Neden batıya gidiyorsun -neden doğuya değil? Cevap var bana, hırsız! Kim iş verir senin gibi bir domuza -kim? Ama kasabının öteki ucunda bir park var, Arturo. Banning Parkı adı. Harikulade okaliptüs ağaçları var orda, yemyeşil bir park, Arturo. Ne kitap okunur orda! Oraya git, Arturo. Nietzsche oku. Schopenhauer. O muhteşem adamlarla geçir zamanını. İş mi? Peh! Oraya git ve okaliptüs ağaçlarının altında kitabını oku iş ararken." (Los Angeles Yolu, Çeviri: Avi Pardo, 192 sayfa)

ROMA'NIN BATISI * John Fante Dangalak'ı aramıza alıp köpek havlamaları eşliğinde evin yolunu tuttuk. Ben biliyordum o köpeği neden istediğimi. Utanç verici derecede açıktı, ama oğlana söyleyemezdim. Mahcup olurdum. Kendime itiraf edebilirdim ama, bununla ilgili bir sorunum yoktu. Yenilgiye ve başarısızlığa uğramaktan usanmıştım. Zafer açlığı çekiyordum. Elli beş yaşındaydım ve tek bir zafer yoktu görünürde, bir çarpışma bile. Düşmanlarım bile çarpışma isteği duymuyorlardı artık. Dangalak zafer demekti. (?) Köpekti, insan değil, bir hayvan, ama zamanla dostum olacak, beni gururlandırıp dertlerimi unutturacaktı. Tanrı'ya benim hiçbir zaman olamayacağım kadar yakındı ve okuma yazması yoktu, daha iyisi can sağlığıydı. O da uyumsuzun tekiydi benim gibi. Ben dövüşüp kaybedecek, o ise dövüşüp kazanacaktı. (Roma'nın Batısı, John Fante, Çeviri: Avi Pardo, 184 sayfa)

1933 BERBAT BİR YILDI * John Fante

Yüce tanrım bana yardım et! Ve açtım adımlarımı, düşüncelerim de peşimden geliyorlardı, koşmaya başladım, donmuş ayaklarım fareler gibi ciyaklıyorlardı; koşmanın da yararı olmadı, düşünceler bırakmıyordu peşimi. Ama koşarken Kol, o canım sol Kol duruma hakim oldu ve bana usulca seslendi; sakin ol evlat, yalnızlık bu, bir başınasın bu dünyada; ne baban, ne annen, ne inancın yardım edebilir sana; kimse kimseye yardım edemez, sadece sen yardım edebilirsin kendine, ben de bu yüzden buradayım, çünkü biz birbirimizden ayrılamayız, birlikte her şeyin üstesinden geliriz. (1933 Berbat Bir Yıldı, John Fante, Çev. Avi Pardo, 176 sayfa) BAHARA KADAR BEKLE BANDİNİ * John Fante Nereye şimdi Bandini? Kısa bir süre önce, kırk beş dakika önce, Tanrı şahidi, bir daha asla dönmemek üzere hızla inmişti o yolu. Kırk beş dakika -bir saat bile değil, ama çok kötü şeyler olmuştu ve sonsuza dek unutmayı umduğu o yolu geri yürüyordu şimdi. Maria, ne yaptın? Svevo Bandini, yüzünü kanlı bir mendille gizlemiş; kar taneleriyle konuşarak Dul Hildegarde'nin evine giden yokuşu tırmanırken Kış'ın öfkesi de onu gizliyor. Kar tanelerine anlat öyleyse, Bandini; soğuktan donmuş ellerini sallayarak anlat onlara. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu Bandini -olgun bir adam, kırk iki yaşında, ağlıyordu, çünkü Noel Gecesi'ydi ve günahına dönüyordu, çünkü çocuklarıyla birlikte olamayacaktı. Ne yaptın, Maria? (Bahara Kadar Bekle Bandini, John Fante, Çev. Avi Pardo, 176 sayfa) ÜZÜMÜN KARDEŞLİĞİ * John Fante

Sekiz-dokuzu arka taraftaki yeşil çuha örtülü masada toplanmıştı. Yukardan sarkıtılmış lamba iskambil oynayan beş kişiyi aydınlatıyordu. Diğerleri masanın çevresinde dikilmiş, birbirlerine lâf çakıyorlardı. Seyredenlerden biri de babamdı. Huysuz, mendebur, buruk bir sigorta emeklileri grubu; gergin, hırlayıp duran kötü niyetli ihtiyar hergeleler; buruktular ama acımasız zekalarının, bozuk ağızlarının ve paylaştıkları dostluğun tadını çıkarıyorlardı. Filozof yoktu orda, hayatın deneyiminin derinliğinden konuşan yaşlı bilgeler yoktu. Zamanın tükenmesini beklerken vakit öldüren sıradan yaşlı insanlar sadece. Babam da onlardan biriydi. Şok etkisi yaptı bende bunu hissetmek. Kendi türlerinin arasında görünceye kadar öyle algılamamıştım onu. Etrafındakilerden de yaşlı göründü gözüme birden. (Üzümün Kardeşliği, John Fante, Çev. Avi Pardo, 160 sayfa)

BUNKER TEPESİ DÜŞLERİ * John Fante

John Fante'nin son romanı Bunker Tepesi Düşleri Türkçe'de yayınlandı. John Fante, Bunker Tepesi Düşleri'nde deneyimsiz bir genç yazarın, bir yandan yazar olma mücadelesi verirken diğer yandan insan ilişkilerindeki başarıları ve başarısızlıklarını anlatıyor. Arturo Bandini, özellikle kadınlarla olan ilişkilerinde deneyimsizliğinin acı bedelini sık sık ödüyor. Büyük mutlulukları avucundan nasıl kaçırdığını duru ve akıcı anlatımıyla aktarıyor. (Bunker Tepesi Düşleri, John Fante, Çeviri Avi Pardo, 136 sayfa)

TOZA SOR * JOHN FANTE

John Fante, Türkiye'de olduğu kadar dünyada da geç keşfedilmiş, tanınmış bir yazar. Bu tekrar tanınmasında, yeniden keşfinde de kuşkusuz Charles Bukowski'nin büyük katkısı olmuş.

John Fante, 1909 Colorado doğumlu. Üniversite öğrenimini tamamladıktan sonra 1929'da yazmaya başlamış. 1932'de ilk kısa öyküsü The American Mercury'de yayınlanmış. Daha sonra The Atlantic Montly, Esquire, Harper's Bazaar gibi dergilerde öyküleri yayınlanmış. İlk romanı Wait Until Spring, Bandini 1938'de yayınlanmış. 1940'da da öyküleri Dago Red adıyla basılmış.

Kitaplarının yayınlanmasından sonra sinemacılar tarafından keşfedilen John Fante bir çok senaryoya da imza atmış. Full of Life, Something for a Lonely Man, Walk on the Wild Side filme çekilen senaryolarından bazıları.

1955'de şeker hastalığına yakalanan John Fante, 1978'de hastalığın etkisiyle kör olmuş ama eşi Joyce'un yardımıyla yazarlığa devam etmiş. Bu birlikte çalışmanın sonucunda Dreams From Bunker Hill (1982) adlı romanı yayınlanmış.

Fante 74 yaşındayken, 8 Mayıs 1983'de hayata gözlerini kapamış.

Charles Bukowski gençlik yıllarında kütüphanede tesadüfen kitaplarını keşfettiği Fante'yi hiç unutmamış. Tanınmış bir yazar olunca, Fante'yi keşfinden 39 yıl sonra, 80'li yıllarda, kitaplarını basan yayınevine önermiş. Fante hayattayken kitaplarının yeniden basıldığını görmüş. Şimdi Fante'nin tüm eserlerini kitapçılarda bulmak mümkün.

Charles Bukowski, "Fante benim Tanrım'dı" diyor Toza Sor'un önsözünde. John Fante gerçekten de iyi bir yazar. Kendi yaşamından yola çıkarak yazıyor eserlerini. Toza Sor da yazarlık yaşamının, gençliğinin ilk yıllarını anlattığı dörtlemesinin en tanınmış romanı. Toza Sor'u okuduğunuzda gerçekçi anlatımı sizleri de etkileyecek ve Bukowski'ye hak vereceksiniz.

John Fante'nin tüm eserleri Parantez Yayınları'nca Türkçe'de yayınlanacak. (Toza Sor, John Fante, Çeviri; Avi Pardo, 160 sayfa)

HAYAT DOLU * John Fante

"Ev büyüktü, çünkü planlarımız büyüktü. Birincisi yoldaydı bile, karnında bir yumru; alev gibi hareket eden, bir yılan kümesi gibi kaygan ve kıpır kıpır bir şey. Gece yarısının sessizliğinde kulağını karnındaki pınara dayayıp su seslerini, çağlamalarını ve emişlerini dinlerdim."

Taş gibi aramıza girmişti bebek. Endişeliydim, hiç bir zaman eskisi gibi olamayacağımızdan korkuyordum. Odasına girip eşarbı, elbisesi ya da beyaz kurdelesi gibi özel eşyalarından birini elime aldığımda başımın döndüğü, sevgilime duyduğum aşkın coşkusu ile kurbağa gibi vırakladığım o eski günlerin özlemiyle dolardı içim. Tuvalet masasının önündeki iskemlesi, onun o güzel yüzünü aksettiren ayna, başını yasladığı yastık, yıkanmak üzere bir kenara fırlatılmış bir çift çorap, ipek pantalonunun elimi ayağımı kesen cazibesi, gecelikleri, sabunu, banyo sonrasında hâlâ ıslak ve sıcak havluları; ihtiyacım vardı bu şeylere: onunla olan yaşantımın parçalarıydılar: ruj lekesi de hiç farketmiyordu, çünkü kadınımın sıcak dudaklarından geliyordu."

John Fante, "Hayat Dolu'da her evliliğin en önemli aşamalarından birini, ilk bebeğinin doğum öncesini, karısının hamilelik günlerini, birlikte nasıl yaşadıklarını anlatıyor. Karı koca ilişkilerindeki değişimi, o değişimin hayatlarına getirdiği yenilikleri, hoşlukları ve zorlukları John Fante'nin duru anlatımıyla okuyacaksınız. (Hayat Dolu, John Fante, Çeviri, Avi Pardo, 144 sayfa)

GENÇLİĞİN ŞARABI * John Fante

Bukowski hayatla ilgili, kendi hayatıyla, sokaktaki insanların hayatları ve yapmaya zorlandıkları şeylerle ilgili kitaplar ararken rastlamış John Fante'ye ve onda aradığı yazarı bulmuş, hayran olmuş. "Fante benim tanrımdı." demiş. John Fante, Gençliğin Şarabı'nda çocukluktan ilk gençliğe uzanan yılları, aile ilişkilerini, anne sevgisini, arkadaşlıkları ve ilk aşkları tüm içtenliğiyle anlatıyor. (Gençliğin Şarabı, John Fante, Çeviri, Avi Pardo, 206 sayfa)

Not: Yukarıdaki alıntıları www.parantez.net adresinden aldım.  

Etgar Keret “Nimrod Çıldırışları”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 6 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Nimrod Çıldırışları

Avi Pardo, Etgar Keret'i dilimize kazandırdı bu kez, kitabın adı "Nimrod Çıldırışları".

Kitap, tümüyle öykülerden oluşuyor, dil yalın, oldukça da akıcı.

Konuyla ilgili Ekşi Sözlük'e girdiğim entryleri aynen copy-paste ediyorum buraya:)

etgar keret tarafından yazılan ve başarılı charles bukowski ve john fante çevirileriyle tanıdığımız avi pardo tarafından dilimize kazandırılan ve parantez yayınları ndan çıkmış roman. (bayan ariza, 21.04.2006 11:10 ~ 11:11)

***

"bir dilek tutma şansı olsaydi, ne dilerdi?"

sessizlik mi? dinginlik demekti sessizlik, köpüklü bir banyo, büyüyen çim, buzdolabının kapağını kapattıktan ve küçük ışık söndükten sonra içinde olup bitenlerdi. kisaca, hiçlikti sessizlik. ve sonunda, öldükten sonra gırtlağımıza kadar gömülecektik hiçliğe nasıl olsa. şimdilik, çok daha farklı bir şeye ihtiyacı olduğunu düşünüyordu himme. bir şey -adı önemli değildi… yeter ki yüreğinde hissedebilsin, bir balina çığlığı gibi. güçlü bir şey, dayanıklı bir şey. heyecan verici bir şey, ama gerçekten heyecan verici, aşk gibi, misyon gibi ya da dünyayı kırk ışık yılı öteye taşıyacak bir fikir gibi.

böylece bir şeye ihtiyaç duyuyordu. bir şeye en azından, tercihen iki, acilen, çünkü ölüyordu bu arada. ve durum, kayıtsız yüzüne rağmen, gerçekten vahimdi."

"o'nun büyüleyici nükteli hikayeleri, kızılca kıyametin ortasındab ile keskin bir zekanın dikkat çekebileceğini anlatır. en iyi şansımız etgar keret'in bir çılgınlığa dönüşmesidir – akıl sağlığı için bir çılgınlığa" -clive james

"keret'in eserlen, aksi, paradoksal, modern ve garip bir projedir kısaca bir etgar keret hikayesi gibidir, hikayeler kadar komik ve ilgi çekici olmamasının dışında. bu yüzden kitabı açmanızı ve okumanızı istiyorum." -neal stephenson

"o'nun dünyası çılgın imajlar, güzel şirinlikler, şiddetin inanılmaz aksiyonu, kahkaha ve dinamit patlamaları ile doludur. yüreğinize dokunan ve kaygılandıran, bu kısa metinler herhangi bir politik söylevden daha fazla şey söylemekteler." -le figaro

"keret hiç bir şeyden korkmuyor; o'nun zeki hikayeleri iğne batışı gibi – travmatik ve hayalci, melankolik ve mizahla dopdolu, asla yüzeysel değil ve daima doğru." -die welt

"keret gücünü ispatlamaya başlayan olağanüstü, etkileyici bir yazar. kitabı, nimrod çıldırışları'nın bir orijinalliği var ve okuyucu oltaya almak için saldırıyor.! -the age

"etgar keret'in olağanüstü hayal gücü okuyucu sloganlardan ve başlıklardan kurtarıyor." -linda grant (arka kapak)

(bayan ariza, 21.04.2006 11:19)