Charles Bukowski’den bir öykü: “Battaniye”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 10 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski'den bir öykü "Battaniye"

Son günlerde iyi uyuyamiyorum ama sözünü etmek istedigim bu degil tam olarak. Uykuya daldigimi sandigim anda olan bir sey. "Uykuya daldigimi sandigim," diyorum çünkü aynen öyle. Son zamanlarda giderek daha sik, uyudugumu hissediyorum ama düsümde odami görüyorum, uyudugumu düslüyorum ve her sey yataga girmeden önce biraktigim gibi. Yerdeki gazete, komodinin üstündeki bos bira sisesi, çanaginin içinde dönüp duran baligim, saçim kadar bana özel olan bazi seyler. Ve birçok kez uykuda degilken, yataga uzanmis, duvarlara bakip uykuyu beklerken acaba gerçekten uyanik miyim yoksa uyuyor ve odamin rüyasini mi görüyorum, diye düsünüyorum. Her sey ters gidiyor son zamanlarda. Ölümler; kötü kosan atlar.

Simdi olay su: Uyuyup kendimi odamda düsledigimde veya gerçekten odamda oturmus uyanikken, bilemiyorum,iste osiralar bir seyler oluyor. Dolap kapisinin biraz aralik oldugunu görüyorum, oysa biraz önce kapali oldugundan eminim. Sonra kapinin araligi ile vantilatörün (hava sicak oldugu için yerde bir vantilatörüm var) ayni çizgide olup basimi nisanladiklarini fark ediyorum. Ani bir öfke ile yastigimdan uzaklasiyorum, öfke diyorum çünkü genellikle beni ortadan kaldirmak isteyen bu seylere okkali bir küfür salliyorum. Simdi sizin "Çocuk delirmis," dediginizi duyar gibi oluyorum, gerçekten delirdim belkide. Ama öyle oldugunu sanmiyorum her nedense. Bu benim lehime çok küçük bir arti ,eğer bir arti sayilabilirse. Insanlarla beraberken kendimi rahatsiz hissediyorum. Benden uzak seylerden söz edip, benim duymadigim heyecanlar duyuyorlar. Ama kendimi en çok onlarla beraberken güçlü hissediyorum. Söyle düsünüyorum: onlar bütünün bu küçük parçalari ile varliklarini sürdürebiliyorlarsa, ben de sürdürürüm. Ama yalnizken ve kendimi bir tek duvarla, nefes almakla, tarihle, kendi sonumla kiyaslayabildigimde bazi tuhaf seyler olmaya basliyor. Anlasilan ben zayif bir adamim. Incil'i denedim, filozoflari, sairleri, ama bir sekilde hepsi hedefi sasirmislardi. Tamamen baska bir seyden söz ediyorlardi. Ben de okumayi kestim uzunsüre önce. Içki, kumar ve seks biraz ise yariyordu ve bu yasantimda cemiyetin, sehrin, ülkenin herhangi bir ferdi gibiydim;ancak tek fark, benim "basarmak" istegi duyamamamdi. Bir aile istemiyordum, ev istemiyordum, saygin bir is istemiyordum, saygin bir is istemiyordum.Böyleydim iste: entelektüel degilim, sanatçi degilim, alelade bir insani kurtaran köklerden de yoksunum.Arada derede kalmis bir sey gibiyim ve sanirim bu da deliligin baslangicidir.

Ve ne kadar kabayim! Elimi kiçima atip kasiyorum. Basurum var acayip.Cinsel iliskiden daha keyifli. Kanayana kadar kasirim, aci beni durdurmaya zorlayana kadar. Maymunlar,goriller yapar bunu. Hayvanat bahçesinde gördünüz mü onlari hiç kanayan kirmizi kiçlari ile? Ama izin verin devam edeyim. Garipliklere merakliysaniz size cinayetten söz edeyim.

Bu Oda Düsleri, öyle diyelim bunlara, birkaç yil önce basladi.Ilk oldugunda Philadelphia'daydim. O siralar pek çalismiyordum ve kirayi dert ettigm için olmustu belki de. O zamanlar biraz sarap ve bira içiyordum sadece, seks ve kumarda tüm güçleri ile girmislerdi kanima. Bir sokak kadini ile yasamama ragmen, her gece 2 veya 3 degisik erkekle beraber olduktan sonra benimle seks veya kendi deyimiyle "ask" yapmak istemesi tuhafima gidiyordu; her sokak sovalyesi kadar avarelik etmis, hapiste yatmis olmama ragmen o degisik erkeklerden sonra oraya girmek beni rahatsiz ediyordu… beni etkiliyordu ve zorlaniyordum."Tatlim," derdi ,"seni SEVDIGIMI anlamalisin. Onlarla hiçbir sey degil. Bir kadini ANLAMIYORSUN. Kadin seni içeri alabilir, orda oldugunu sanirsin ama orda degilsindir bile. Seni, içime aliyorum. Bu söyledikleririn pek yarari olmuyordu. Duvarlari yaklastiriyordu sadece. Ve bir gece, düs görüyor veya görmüyordum, uyandim ve yanimda yatiyordu (veya uyandigimi düslüyordum) etrafima bakindim ki bir sürü küçük adam bizi yataga bagliyordu, 30-40 taneydiler, gümüs renginde bir teli yatagin altindan geçirip üstümüze sariyorlardi. Kadinim huzursuz oldugumu hissetmis olmaliydi. Gözlerini açip bana bakti. "Sessiz ol!" dedim. "Hareket etme! Elektrik verip öldürmek istiyorlar bizi!"

"KIM BIZE ELEKTRIK VERMEK ISTIYOR?" "Allah kahretsin, sana SESSIZ ol dedim! Kimildama!" Bir süre daha çalismalarina izin verdim, uyuyormus gibi yaparak.Sonra tüm gücümle dogrulup telleri parçaladim.Sasirmislardi. Bir tanesine bir yumruk salladim ama iskaladim. Nereye gittiklerini bilmiyorum ama onlardan kurtulmustuk. "Ölümden kurtardim," dedim kadinima. "Öp beni sevgilim,"dedi. Neyse, bugüne dönelim.

Sabahlari kalktigimda vücudumda izler oluyor, mavi çürükler. Özellikle izledigim bir battaniye var. Bu battaniye ben uyurken canima okuyor. Uyaniyorum ve bazen battaniye bogazima sarilmis oluyor, zor nefes aliyorum. Hep ayni battaniye. Ama ben bir sey yokmus gibi davraniyorum. Bir bira açiyor, yaris bültenini alip basparmagimla araliyor, yagmur yagabilir mi diye pencereden bakip her seyi unutmaya çalisiyorum. Beladan uzak ve rahat yasamak istiyorum sadece. Yorgunum. Bir seyler hayal etmek veya uydurmak istemiyorum. Ama o gece tekrar uyuz etti beni battaniye. Yilan gibi hareket ediyor. Türlü biçimlere giriyor. Yatagin üstünde açik ve düz olarak durmayi reddediyor.  Ertesi gece de ayni. Kanepenin önüne, yere firlatiyorum. Sonra kimildadigini görüyorum. Basimi yana çevirdigim anda kimildadigini görüyorum, inanilmaz bir hizla. Ayaga kalkip bütün isiklari yakiyorum ve gazeteyi alip okumaya basliyorum, ne olursa olsun, son modalar, kekligi nasil pisirirsiniz, bahçelerde bürüyen yabani otlardan nasil kurtulursunuz; editöre mektuplar, politik sütunlar, küçük ilanlar, ölüm ilanlari ve gerisi.Bu arada battaniye kimildaniyor ve ben 3-4 bira içiyorum, bazen gün isiyor ve uyumak kolaylasiyor.

Geçen gece olan oldu. Veya aksamüstü basladi. Uykusuz oldugum için aksamüstü dört gibi yataga girdim ve uyandigimda veya odami düsledigimde, karanlikti vebattaniye bogazima sarilmisti, beklenen anin bu olduguna karar vermisti! Bu isin gizlisi saklisi yoktu artik! Beni haklamaya kararliydi ve güçlüydü, veya ben güçsüzdüm, düste gibi, ve nefesimi kesmesini önlemek için tüm gücümü sarfetmek zorunda kaldim, ama üstümdeydi yine de, küçük ama güçlü ataklar yapip beni hazirliksiz yakalamaya çalisiyordu. Alnimdan ter akmaya baslamisti. Kim inanirdi böyle bir seye? Böylesine lanet bir seye kim, nasil inanirdi? Canlanip beni bogmaya tesebbüs eden bir battaniye? Hiçbir sey ilk kez yasanmadan inanilir olamaz – atom bombasi veya ruslar'in uzaya insan yollamasi veya tanri'nin dünyaya inip kendi yarattigi insanlar tarafindan çarmiha gerilmesi. Gelmekte olan seylere kim inanir? Son ates zerresine? Uzay gemisinde 8-10 kadin ve erkek, Nuh'un yeni gemisi, insanligin yorgun tohumunu baska bir gezegene ekmek? Ve bu battaniyenin beni öldürmeye çalistigina inanacak adam veya kadin nerde? Bir tek kisi yok, lanet olsun! Bu da isleri büsbütün zorlastiriyordu bir sekilde. Kitlelerin hakkimda ne düsündügü konusunda çok az bir hassasiyetim olmasina ragmen, onlarin battaniye gerçegini idrak etmesini istiyordum. Tuhaf mi? Nedendi bu? Ve tuhaftir, sik sik intihar düsünmeme ragmen, battaniyenin bana yardim etmeye çalismasi mücadele etmeme neden oluyordu. Sonunda mereti yere çaldim ve bütün isiklari yaktim. Bu son verecekti ise! ISIK, ISIK, ISIK! Ama hayir, isigin altinda hala kipirdayip birkaç santim ilerledigini gördüm. Oturup dikkatle izledim. Tekrar kimildadi. Yarim metre vardi bu kez.Kalkip giyinmeye basladim, ayakkabi ve çoraplarimi bulmak için tamamen uyanmis bir sekilde battaniyenin yanindan geçtim.Sonra giyindim ve ne yapacagimi bilemedim. Battaniya harekesizlesmisti.Bir aksam yürüyüsü iyi olurdu belki. Evet kösedeki gazeteci çocuklara yürüyecektim.o da kötüydü aslinda. Mahallenin bütün gazeteci çocuklari entellektüeldiler: G.B Shaw.Q. Spengler ve Hegel okurlardi. Ve gazeteci çocuklar degildiler: 60, 80 veya 1000 yasindaydilar.  Lanet. Kapiyi çarpip disari çiktim. Sonra merdivenin basina geldigimde, bir sey basimi çevirip koridorun sonuna bakmama neden oldu. Dogru tahmin ettiniz: Battaniye beni izliyordu, yilanimsi hareketlerle, kivrimlar ve önündeki gölgeli kisimda bas, agiz, gözler. Size sunu söyleyeyim, bir dehsetin dehset olduguna inandiginiz anda nihayet daha AZ dehsete düsersiniz. Bir an için battaniyemi bensiz, yalniz olmak istemeyen yasli bir köpek gibi düsündüm, beni izlemeliydi. Ama sonra bu köpegin, bu battaniyenin, beni öldürmeye çalistigini hatirladim ve süratle merdivenlerden asagi indim. Evet, evet, pesimden geldi! Istedigi kadar hizli hareket ederek basamaklari indi. Sessiz. Kararli. Üçüncü katta oturuyordum. Asagi izledi beni. Ikinci kata. Birinci kata. Önce disari çikip kosmayi düsündüm ama disarisi çok karanlikti, genis caddelerden uzak, sessiz ve tenha bir mahalleydi. En iyisi birilerinin yaninda olup durumunun gerçek olup olmadigindan emin olmakti. Gerçegin gerçek olabilmesi için EN AZ iki oy gerekiyordu. Yasadiklari zamanin ilerisinde olan sanatçilar bunu bilirler, deliler ve halüsilasyon görenler de öyle. Bir hayali bir tek sen görüyorsan adama ya aziz derler ya da deli.

102 numarali dairenin kapisini çaldim.Mick'in karisi açti kapiyi. "Selam Hank," dedi, "içeri gel." Mick yataktaydi. Her yeri sismisti, bilekleri normalin iki misli, karni hamile bir kadininki gibiydi. Çok içerdi ve karacigeri iflas etmisti. Su doluydu Mick. Askeri Hastane'de bir oda bosalmasini bekliyordu. "Selam Hank." dedi, "bira getirdin mi? "Bak,Mick " karisi, "doktorun ne dedigini biliyorsun: damla yok, bira bile." "Battaniye ne is?" diye sordu Mick. Asagi baktim. Battaniye fark edilmeden içeri girebilmek için koluma dolanmisti. "Bende bir sürü var, isinize yarar diye düsündüm." Kanepenin üstüne firlattim mereti. "Bir bira getirmedin mi?" "Hayir Mick." "Bir bira çok iyi gelirdi." "Mick,"dedi karisi. "Bir tane olabilir,"dedi karisi, "bakkala gidip geleyim." "Gerek yok," dedim , "ben gider dolabimdan alirim." Ayaga kalkip, kapiya dogru yürüdüm, gözüm battaniyenin üstündeydi. Kipirdamadi. Kanepeden öylece bakti bana. "Hemen dönerim," dedim ve kapiyi kapattim. Her sey kafamda olmali diye düsündüm. Battaniyeyi yanimda tasimis, beni izledigini hayal etmistim. Insanlarla daha fazla görüsmeliydim. Dünyam çok dardi. Yukari çikip 4-5 bira aldim, kesekagidina koyup asagi inmeye basladim. Ikinci kattaydim ki bagrismalar, küfürler ve bir el silah sesi duydum. Kalan basamaklari kosarak inip 102'ye daldim. Mick, o sisli hali ve dumani tüten 32'lik bir magnum ile ayakta duruyordu. Battaniye kanepede, biraktigim yerdeydi. "Mick, sen delisin!" diyordu karisi. "Haklisin," dedi Mick, "sen mutfaga gider gitmez battaniye, Tanri yardimcim olsun, kapiya dogru gitti. Kapinin tokmagini çevirmeye çalisiyordu, disari çikmak istedi ama tokmagi kavrayamadi. Ilk soktan çikinca yataktan kalkip üstüne yürüdüm ve iyice yaklastigimda tokmaktan siçradi, girtlagima dolanip beni bogmaya çalisti!" "Mick biraz rahatsiz," dedi karisi, "igne yapiyorlar. Bazi seyler görüyor. Içerken de bazi seyler görürdü. Hastaneye yatinca düzelir." "Allah kahretsin!"diye bagirdi Mick "bu sey beni öldürmeye çalisti diyorum, iyi ki magnum doluydu, dolaba kosup çikardim, tekrar üstüme geldignde vurdum onu. Sürünerek uzaklasti. Sürünüp kanepeye çikti, simdi de orda iste. Merminin açtigi deligi görebilirsin. Hayal filan görmedim."

Kapi çalindi. Yöneticiydi. "Çok fazla gürültü yapiyorsunuz,"dedi. "Saat 10'dan sonra televizyon ve gürültü yok." Sonra gitti. Battaniyenin yanina gittim. Gerçekten de bir delik açilmisti. Battaniye hareketsizdi. Bir battaniyenin can alici noktasi neresidir?

"Tanrim, bir bira içelim," dedi Mick, "ölüp ölmemek umurumda degil." Karisi 3 sise açti, Mick ve ben birer Pall Mall yaktik. "Hey moruk," dedi, "giderken bu battaniyeyi de götür." "Ihtiyacim yok Mick,"dedim, "sende kalsin." Birasindan büyük bir yudum aldi. "Bu allahin cezasi seyi burdan götür!" "Iyi de, ÖLDÜ degil mi?" diye sordum. "Nerden bileyim?" "Bu battaniye saçmaligina inandigini mi söylemek istiyorsun Hank? "Evet, bayan." Basini geriye atip güldü. "Iki kaçik orospu çocugu taniyorsam, sizlersiniz," dedi. Sonra ekledi, "Sen de içiyorsun degil mi Hank?" "evet, bayan." "Çok mu?" "Bazen." "Tek istedigim bu allahin cezasi battaniyeyi burdan çikarman!" dedi Mick. Biramdan büyük bir yudum alip keske votka olsaydi diye geçirdim aklimdan. "Tamam dostum," dedim, "battaniyeyi istemiyorsan alirim." Iyice katlayip kolumun üstüne koydum. "Iyi geceler." "Iyi geceler Hank, ve biralar için tesekkürler." Merdivenlerden yukari çikmaya basladim; battaniye çok hareketsizdi. Mermi canina okumustu belki de. Odama girip bir sandalyenin üstüne firlattim. Bir süre oturup izledim onu. Sonra aklima bir fikir geldi. Bulasik kabini alip içine biraz gazete kagidi doldurdum. Sonra patates soyma biçagini aldim.Sonra da iskemleye oturdum. Battaniyeyi kucagima alip biçagi kaldirdim. Ama zordu battaniyeyi kesmek. Iskemlede oturup kalmistim, Los Angeles'in berbat gece ayazi enseme vuruyordu ve zordu kesmek. Nasil bilebilirdim ki? Belki de bir zamanlar beni sevmis bir kadindi bu battaniye, battaniye kiligina girip benden öç almaya çalisiyordu. Iki kadin düsündüm. Sonra tek bir kadini düsündüm. Sonra mutfaga gidip bir sise votka açtim. Doktor sert içkilere takilirsam ölecegimi söylemisti. Ama gizliden çalisiyordum ona karsi. Ilk gece bir yüksük dolusu. Ertesi gece iki yüksük derken… Bir bardak doldurdum bu kez. Ölüm degildi rahatsiz edici olan, hüzün ve merakti.

Gece aglayan bir iki iyi insan. Bir iki iyi insan. Belki de battaniye beni ölüme, kendi yanina almaya çalisan bir kadindi veya bir battaniye olarak beni sevmeye çalisiyor, nasil yapabilecegini bilemiyordu… ve ya beni izlemek isteyince kapidan çikmasini engelledigi için Mick'i öldürmeye çalismisti? Delilik mi? Neden olmasin? Ne delilik degildir ki? Yasam delilik degil mi? Kurulmus oyuncaklar gibiyiz… bir kaç kez kuruluyoruz, bitince güle güle… ve ortalikta dolanip varsayimlarda bulunur, planlar yapar, valiler seçer, çimlerimizi biçeriz… Delilik tabii ki, ne delilik DEGILDIR?

Votka bardagini bir dikiste içip bir sigara yaktim. Sonra son kez battaniyeyi elime alip kestim! Kestim, kestim ve kestim, nerden kesildigi belli olmayacak kadar küçük parçalara kestim onu… parçalari bulasik kabina koyduktan sonra, kabi pencerenin yanina yerlestirdim ve dumani üflemesi için vantilatörü çalistirdim. Kap alev alirken ben mutfaga gidip bir votka daha koydum. Geri döndügümde kirmizi ve iyi yaniyordu, eski Boston cadilari gibi, herhengi bir Hirosima gibi, herhangi bir ask gibi, bütün asklar içinden bir ask gibi, ve kendimi hiç iyi hissetmedim, hiç. Ikinci bardagi içtim ve neredeyse hiçbir sey hissetmedim. Bir tane daha koymak için mutfaga gittim, biçagi yanimda götürmüstüm. Biçagi lavaboya firlatip sisenin kapagini açtim. Lavabodaki biçaga baktim tekrar. Yan tarafinda belirgin bir kan izi vardi. Ellerime baktim. Elimde kesik olup olmadigini kontrol ettim. Isa'nin elleri gibi harikulade ellerdi. Ellerime baktim. Kesik yoktu. Çizik yoktu. Çentik bile yoktu. Gözyaslarimin yanaklarimdan süzüldügünü hissettim, bacaklari olmayan, agir ve anlamsiz seyler gibi sürünerek. Deliydim ben. Gerçekten delirmis olmaliyim.

Charles Bukowski “Bana Aşkını Getir”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 10 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski "Bana Aşkını Getir"

-Okurken altını çizdiklerim-

aile olarak hayatta da filmlerde de paylaşabileceğimiz tek şey yoktu hiç olmadı artık olamaz da.

*** eski Los Angeles Halk Kütüphanesi yandı şehir merkezindeki kütüphane ve onunla birlikte gençliğimin büyük bir kısmı.

*** örneğin , bir asansöre binip kendimi türümden beş-altı kişi ile çok yakın ve hapsolmuş bulduğumda hiçbir şeyin kurtarılamayacağı, havasız bir delilik mağarasında olduğum duygusuna kapılıyorum.

*** yani, ne yaparsın, nasıl geçinirsin ? hiç, yaşadığım an içinde varım.

*** mahvolmuş hayatlar olağandır bilgeler için de ahmaklar için de ancak o mahvolmuş hayat bizimki olduğunda, işte o zaman farkına varırız intiharların,ayyaşların,hapishane kuşlarının,uyuşturucu müptelaları ve benzerlerinin varoluşun menekşeler kadar, gökkuşağı kasırga ve tamtakır mutfak dolabı kadar olağan bir parçası olduklarının.

*** evi terkettiğimde kopyaları her yerde karşıma çıktı : babam bütünün küçük bir parçasıydı sadece, ama tanıdığım insanlar içinde kimse nefret duymada eline su dökemezdi.

*** Fuctowski mi?

*** “Aşağılık herifin teki.Nasıl oluyor da bu kadar çok satıyor?” “Okurları da onun gibi aşağılık.” “Evet. At yarışları ve içki..tekrar tekrar aynı şeyleri yazıp duruyor.”

*** Klas yok ibnede.

*** bilmiyorum, iyi zamanlardı sanki, güneş sıcak ve sürekliydi ve en iyisi gecelerdi, karanlık ve ilginç geceler,çünkü içki etkisini göstermiş olurdu ve dünyaya katlanılabilirdi nerdeyse.

*** Ölmek o kadar da umurumda değil, benim canımı sıkan ölümün keskinliği.

*** Aslında ölmüş olmalıydın da ölmeyi unutmuşsun gibi bir halin var.

*** yaşamak ölmekten daha çok cesaret gerektirir bazen.

*** Tuhafların en güçlüsü sık göremezsiniz onları kalabalıktan uzak dururlar çünkü. Azdırlar sayıca Bu tuhaf insanlar ama onlardan çıkar ender iyi resimler ender İyi senfoniler ender İyi kitaplar ve diğer ender İyi işler. ve en iyilerinden bu tuhafların belki de hiç. Kendileri resimdir Onların Kendileri, kitaptır müziktir eserdir. Bazen onları gördüğümü sanırım – bir banka belli bir şekilde oturmuş yaşlı bir adam örneğin Veya yanımdan aksi istikamette hızla geçen bir arabanın içindeki bir yüz. Veya süpermarkette poşetlere dolduran kızın veya oğlanın ellerini kullanışında belli eder kendini. Bazen bir süredir birlikte yaşadığın biridir- daha önce görmediğin yıldırım hızında bir bakış yakalarsın. Bazen hayatınızdan çıktıktan birkaç ay birkaç yıl sonra birden varlıklarını anımsarsınız müthiş bir berraklıkla. Etki ve tepki En iyilerimizin sonu genellikle kendi ellerinden olur sırf uzaklaşmak için, ve geride kalanlar birinin onlardan uzaklaşmayı neden isteyebileceğini bir türlü tam olarak anlayamazlar.  

Charles Bukowski “Büyük Zen Düğünü”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 10 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski "Büyük Zen Düğünü"

Okurken altını çizdiklerim:

* İnsanlık iğrendirmiştir beni hep.

* İnsanlarla beraberken kendimi rahatsız hissediyorum.

* Bir aile istemiyordum, ev istemiyordum, saygın bir iş istemiyordum. Böyleydim işte, entelektüel değilim, sanatçı değilim, alelade bir insanı kurtaran köklerden de yoksunum, arada derede kalmış bir şey gibiyim ve sanırım bu da deliliğin başlangıcıdır.

* Hayat sadeydi ve fazla acı çekmiyordum. Belki yaşamak için fazla bir neden yoktu ama acı çekmemek için yeterli bir neden sayılmalı.

* Akşamdan kalmalığımın en kötü saatlerinde, bana değişik intihar yöntemleri tavsiye eden iki arkadaşım gelir aklıma, sevgi dolu bir dostluğun bundan daha iyi bir kanıtı olur mu?

* Şiir yazmanın insanı uçurumun kenarına sürükleyen bir yanı var.

* Eğer siz, kendiniz, intihar etmeyi düşünmüyorsanız, intihar anlaşılabilir bir şey değildir.

* İnsanların nasıl bu kadar kolay öfkelendiklerini, sonra da öfkelerini unutup nasıl neşeli olabildiklerini anlayamıyordum sadece…ve nasıl herşeye ilgi duyabildiklerini, bu kadar sıkıcıyken her şey…

* İntihardan söz etmek, intihar etmekten çok daha iyidir.

Antoine de Saint-Exupéry “Küçük Prens”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Antoine de Saint-Exupéry "Küçük Prens"

Küçük Prens, başka bir gezegenden dünyaya ziyarete gelir ve kendi gezegeni etrafında dolanabileceği kadar küçüktür.Arkadaş olarak sadece bir gül'ü vardır.Gül ona kainattaki en güzel şey olduğunu ve eşinin benzerinin olmadığını söylemiştir.Fakat dünyada bir gül bahçesinde beş bin tane gülü görünce,kendisinin hiçbir şeye sahip olmadığını, gülünün çok sıradan bir çiçek olduğunu düşünür.Ağlar…

XXI.

İşte tilki o zaman ortaya çıktı. – "Günaydın," dedi küçük prense. – "Günaydın," dedi küçük prens nazikçe ama kimseyi görememişti. – "Buradayım," dedi tilki. "Elma ağacının altında." – "Kimsiniz" dedi küçük prens.Sonra da, "çok güzel görünüyorsunuz" diye ekledi. – "Tilkiyim ben," dedi tilki. – "Benimle oynar mısın?" dedi küçük prens. "Cok mutsuzum." – "Hayır," dedi tilki. "Oynayamam; evcil değilim ben." – "Öyle mi? Bağışla beni," dedi küçük prens. Ama bir süre düşündükten sonra, "Evcil ne demek?" diye sordu. – "Sen buralı değilsin," dedi tilki. "Ne arıyorsun buralarda?" – "Insanları arıyorum," dedi küçük prens. "Evcil ne demek?" – "Insanları mı arıyorsun? Silahlari var ve avlıyorlar. Cok can sıkıcı.Ayrıca tavuk yetiştiriyorlar.Tek konuları bunlar. Tavuk mu arıyorsun?" – "Hayır," dedi küçük prens. "Arkadas arıyorum. Evcil ne demek?" – "Genellikle ihmal edilen bir iş," dedi tilki. "Bağlar kurmak anlamına geliyor." – "Bağlar kurmak mı?" Tilki : – "Yani," dedi. "Örneğin sen benim icin hala yüz bin öteki çocuk gibi herhangi bir çocuksun. Benim icin gerekli de değilsin. Senin icin de aynı şey. Ben de senin için yüz bin öteki tilkiden hiç farkı olmayan bir tilkiyim. Ama beni evcilleştirirsen birbirimiz için gerekli oluruz o zaman. Benim için sen dünyadaki herkesten farklı birisi olursun. Ben de senin için eşsiz, benzersiz olurum…" Küçük prens, – "Anlıyorum galiba," dedi. "Bir çiçek var…Galiba o beni evcillestirdi…" – "Olabilir," dedi tilki. "Dünyada böyle şeyler hep olur." – "Ama hayır, o Dünya'da değil," dedi küçük prens.Tilki şaşırmıştı. Merakla, – "Başka bir gezegende mi?" diye sordu. – "Evet." – "Orada avcılar var mı?" – "Yok." – "Aman ne hoş! Peki tavuklar?" – "Hayır, tavuklar da yok." – "Hiçbir şey mükemmel olamıyor," diyerek içini çekti tilki. Birden aklına bir fikir geldi. – "Benim yaşamım çok tekdüze," diye anlatmaya başladı."Ben tavukları avlıyorum; insanlar da beni.Bütün tavuklar birbirine benziyor, bütün insanlar da… Bu yüzden çok sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen yaşamıma güneş doğmuş gibi olacak. Duydugum bir ayak sesinin ötekilerden farklı olduğunu bileceğim.Öteki ayak sesleri beni köşe bucak kaçırırken seninkiler tıpkı bir müzik sesi gibi beni cağıracak, sığınağımdan çıkaracak. Hem bak,şu buğday tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Buğday tarlalarının da hiçbir anlamı yoktur benim icin. Bu da çok üzücü.Ama senin saçların altın sarısı.Beni evcilleştirdiğini bir düşü! Buğday da altın sarısı. Buğday bana hep seni hatırlatacak. Ve ben buğday tarlalarında esen rüzgarın sesini de seveceğim…" Tilki uzun süre küçük prense baktı. Sonra da, – "Lütfen.. Evcilleştir beni!" dedi. – "Çok isterim," dedi küçük prens. "Ama burada çok kalmayacağım. Bulmam gereken yeni dostlar ve anlamam gereken çok şey var." – "Insan ancak evcilleştirirse anlar," dedi tilki. "Insanların artık anlamaya zamanları yok. Dükkanlardan her istediklerini satın alıyorlar.Ama dostluk satılan dükkan olmadığı için dostları yok artik.Eğer dost istiyorsan beni evcilleştir." – "Seni evcilleştirmek için ne yapmalıyım?" diye sordu küçük prens. – "Cok sabırlı olmalısın," dedi tilki. "önce karşıma, şöyle uzağa çimenlerin üstüne oturacaksın. Gözümün ucuyla sana bakacağım, ama bir şey söylemeyeceksin.Sözler yanlış anlamaların kaynağıdır.Her gün biraz daha yakınıma oturacaksın…" Ertesi gün küçük prens yine geldi. – "Aynı saatte gelmen daha iyi olur," dedi tilki."örneğin sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım.Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık sevinçten ve meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi bir zamanda gelirsen yüreğim saat kaçta senin icin çarpacağını bilemez. Insanın belli alışkanlıkları olmalı…" – "Alışkanlıkları mı?" – "Evet.Bunlar coğunlukla ihmal edilir," dedi tilki."Alışkanlıklar bir günü öteki günlerden, bir saati öteki saatlerden farklı kılan şeylerdir.Örneğin benim avcımın bir alışkanlığı vardır.Her perşembe koyun kızlarıyla dansa giderler.Bu nedenle perşembe günleri benim için güzel günlerdir. Üzüm bağlarına kadar sokulabilirim o günler.Ama avcılar herhangi bir günün herhangi bir saatinde gidiyor olsalardı hiç tatilim olmazdı." Böylece küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ayrılma zamanı geldiğinde tilki, "Ağlayacağım" dedi. – "Benim bunda bir suçum yok," dedi küçük prens. "Seni üzmek istememiştim ama evcilleştirilmeyi sen istedin…" – "Evet orası öyle," dedi tilki – "Ama ağlayacağını söylüyorsun." – "Evet, öyle," dedi tilki. – "O halde evcilleştirilmek senin için pek iyi olmadı!" – "Çok iyi oldu!" dedi tilki. "Buğdayların rengini düşün." Sonra da, "Gidip güllere bak şimdi," diye ekledi. "Kendi gülünün eşi benzeri olmadığını göreceksin.Sonra da gel vedalaşalı. Sana armağan olarak bir sır vereceğim." Küçük prens gidip güllere baktı. – "Siz benim gülüme hiç benzemiyorsunuz," dedi. "Hatta hiçbir şeysiniz şu anda.Çünkü ne bir kimse sizi evcilleştirdi, ne de siz bir kimseyi.Ilk gördüğüm zamanki tilkim gibisiniz. O zaman yüz bin başka tilkiden herhangi biriydi. Ama şimdi dostum oldu ve benim icin eşi benzeri yok." Güller çok utanmışlardı. – "Çok güzelsiniz, ama boşsunuz benim için," diye sürdürdü sözlerini küçük prens. "Insan sizin için ölemez. Doğru, gelip geçici biri için benim çiçeğimin sizden hiçbir farkı yok. Ama o benim icin yüzlercenizden daha önemli;çünkü suladığım,cam bir fanusun altına koydugum, önüne siperlik yerleştirdiğim çiçek o.Çünkü tırtılları ben onun için öldürdüm. (Birkaç tanesini bıraktık, sonradan kelebek oldular.) Çünkü, yakındığı ya da övündüğü, ya da hiçbir şey söylemediği zamanlarda dinlediğim çiçeğim o benim. Çünkü o BENİM çiçeğim." Tilkinin yanına döndü sonra: – "Hoşça kal," dedi. -"Hoşça kal," dedi tilki. "Işte sana bir sır, cok basit birşey;Insan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez". – "Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez," diye yineledi küçük prens; unutmamalıydı bunu. – "Gülünü senin icin önemli kılan, onun icin harcamış olduğun zamandır." – "Onun icin harcamış olduğum…" diye yineledi kücük prens.Unutmamalıydı bunu. – "Insanlar unuttular bunu," dedi tilki. "Ama sen unutmamalısın.Evcilleştirdiğimiz şeylerden sorumlu oluruz. Sen gülünden sorumlusun…" – "Ben gülümden sorumluyum," diye yineledi küçük prens.Bunu da unutmamalıydı…  

Leonard Cohen “Görkemli Kaybedenler”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Leonard Cohen'in "Görkemli Kaybedenler"i okudunuz mu? Kendime çıkardığım notlardan birkaç alıntı var aşağıda. Kitap hakkında fikir vermiş olur sizlere.

* Öylesine insanım ki çok fazla kabızlık çekiyorum.

* Her sabah uyandığımda kendimi neden bu kadar kötü hissediyorum?

* Tekrar biz olduğumuzda hatırlarız bunu, belki de bir daha asla biz olamayız.

* Kahrolsun genital emperyalizm! Bedenin her köşesi boşalabilir.

* İçimdeki bütün o dünlerle yeni bir şeye nasıl başlayabilirim.

* İçimde yaşamak istemiyorum.

* Senin Sabahında Büyük Harflerle Başlayan Bir Yaratığım.

* Bir insanın doğasındaki en özgün şey genellikle en umutsuz olandır.

* Her sürüngen kendisi için!

* Bu dünya eksiktir!

* Zehirli dikenlerin arasında, bir çiçek gibi yaşıyorsun burada.

* Senin gözlerinde, beni olmak istediğim gibi tarif eden bir şey vardı.

* Daha saf bir inanç için, eğitimi reddetmeyi istiyordum.

***

Aşağıda, üç liriğinin Türkçesini okuyacaksınız.

İki Kalıp Sabunum Var

İki kalıp sabunum var, Badem kokulu Biri sana biri bana. Banyoyu doldur, Birbirimizi yıkayalım.

Param yok, Eczacıyı öldürdüm.

İşte bir kavanoz da yağ, Tıpkı İncil’deki gibi, Uzun kollarıma Pırıl pırıl yapacağım tenini.

Param yok, Kokucuyu öldürdüm

Pencereden dışarı bak, Dükkanlara, insanlara Arzunu söyle bana, Anında olacak,

Param yok, Param yok.

Mektup

Aileni nasıl öldürdüğün Hiç ilgilendirmiyor beni Ağzın gövdemde gezinirken

Hem biliyorum rüyalarını Unufak olan şehirlere, dörtnala atlara dair Güneşin çok yakınlaşmasına dair Ve gecenin hiç sona ermemesine.

Ama bunlar hiç ilgilendirmiyor beni Gövdenin yanıbaşında

Biliyorum dışarda bir savaş sürmekte Sen emirler vermektesin Bebeler boğdurulmakta, generallerin kellesi uçurulmakta

Ama kan beni hiç ilgilendirmiyor Senin etini rahatsız etmiyor.

Dilinde kan tadı almak Şaşırtmıyor beni Kollarım saçlarına karışırken

Sanma ki anlamıyorum Neler olacağını Alaylar katledildikten, Orospular kılıçtan geçirildikten sonra

Hem bunu sadece senden çalmak için yazıyorum Bir sabah kellem, kanlar damlayarak Öteki generallerle birlikte Evinin kapısından sallandırıldığında

Bütün bunları önceden bildiğimi Ve beni hiç ilgilendirmediğini nihayet bil diye.

Armağan

Bana diyorsun ki sessizlik Huzura daha yakınmış şiirlerden Ama armağan diye sana Tutup sessizliği getirsem (çünkü bilirim sessizliği) derdin ki    Sessizlik değil Bu gene şiir Ve bana geri verirdin.

Türkçesi: Fatih Özgüven, bi tarihteki ROLL’dan

Natsuo Kirino “Çıkış”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Natsuo Kirino "Çıkış"

Yazarın Türkçe'ye çevrilen ilk kitabı olan "Çıkış", özellikle korku edebiyatından hoşlananlar için tavsiye edebileceğim çok sürükleyici bir kitap, 648 sayfa, İthaki Yayınları'ndan.

2.kitabı "Grotesk" de ülkemizde yayınlandı.

Ben size Çıkış'tan bahsetmek istiyorum. Yazar bu romanıyla 1988 Japonya Gerilim Ödülü'nü, Soft Cheeks ile de Japonya'nın en prestijli edebiyat ödüllerinden biri olan Naoki Ödülü'nü kazandı. 1951 doğumlu olan Natsuo Kirino'nun birçok kitabı filmlere konu oldu.

Kitabın arka kapağında şunlar yazmakta:

"Japon gerilim edebiyatının en başarılı örneklerinden biri olan Çıkış, sıradan insanların da zamanı geldiğinde birer ölüm makinesine dönüşebileceğini son derece gerçekçi ve sarsıcı bir üslupla ortaya koyuyor.

Tokyo'da bir fabrikanın gece vardiyasında çalışan dört kadının merkezde olduğu romanında Kirino, ortaklaşa bir suçun gölgesinde yaşayan, birbirinden farklı dört karakterin yaşamını anlatıyor.

Ölümcül sırlar, karakterleri birbirlerine yaklaştırırken aslında onları bir yok oluşa doğru sürüklüyor. Çıkış'ın yaratmayı başardığı gerilim düzeyi de, Kirino'nun karakterlerinde saklı. Japon yazarın karakterleri, soğukkanlı oldukları kadar inandırıcı da.

Başından sonuna hiç düşürmediği temposuyla okuru diken üstünde tutan yazar, ödüllü romanı "Çıkış" ile Türk okurlarıyla buluşuyor.  

Peter Straub

Bayan Arıza tarafından Şubat - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

PETER STRAUB

Peter Straub'ın bugüne dek iki romanını okudum. İlki "Yitik Oğlan Yitik Kız" idi, kitabı sevdim ve ardından bir nev'i devamı sayılan "Gece Odasında" isimli kitabını aldım. Dili oldukça akıcı, romanları da sürükleyici. Kitaplar İthaki Yayınları'ndan çıktı. Okuduğum iki kitabına ait bilgiler ise şöyle:

Peter Straub "Yitik Oğlan Yitik Kız"

Korku romanları yazarı Tim Undehill'in ağabeyinin eşi Nancy, bilinir bir nedeni olmaksızın intihar eder. On beş yaşındaki oğlu Mark'da, annesinin intiharından bir hafta sonra ortadan kaybolur. Tim'in, bu iki gizemli olaya dair araştırmaları onu, yıllar önce bir seri katilin sığınağı olmuş, metruk bir eve yöneltir. Bu lanetli ev, yıllardır saklanan bir sırrın izleriyle doludur. Tim'in, insanın kanını donduran bir dehşet öyküsüyle yüzleşmesi artık kaçınılmazdır. Hayaletli evlerden seri katillere, polisiyeden korkuya, ailesel yabancılaşmadan yetişkinliğe geçişin yalnızlığına dek uzanan usta işi bir roman.

"Tuhaf ve harika bir kitap bu. Cinayetleri, hayaletleri, tekinsiz evleri ve bir seri katili anlatırken, ailenin bizi nasıl bir arada tuttuğunu ve nasıl çözdüğünü de sorguluyor. Kimi zaman güldüren, kimi zaman yürek burkan, ama gerçekten de huzursuz edici ve korkunç. 'Bunu nasıl becerebiliyor?' diye soruyorum kendime ve sırf aynı etkiyi yapıp yapmayacağını görmek için başkalarını da bu kitabı okumaya zorluyorum." Neil Gaiman

"Yitik Oğlan Yitik Kız, Straub'un bugüne dek yazmış olduğu en iyi kitap." Stephen King

Peter Straub "Gece Odasında"

Ödüllü gençlik romanı Gece Odasında'nın yazarı Willy Patrick aklını kaybetmekte olduğunu düşünmektedir…Bir kez daha…Bir gün bir ardiyenin otoparkına umarsızca sürüklenir. Kızı Holly'nin binanın içinde tutulduğunu bir şekilde bilmekte ve onu kurtarmak için karşı konulmaz bir istek duymaktadır. Ancak Willy'nin bu isteğini gerçekleştirmesi mümkün değildir; kızı Holly yıllar önce öldürülmüştür çünkü.

Aynı gün, sorunlu genç bir kadın hakkında yazmakta olduğu yeni kitabıyla boğuşmakta olan Timothy Underhill, dokuz yaşındayken ölen ablası April'in hayaletiyle yüz yüze gelir. Ardından da, gençliğinde tanıdığı ve tümü ölmüş olan kişilerden tüyler ürpertici e-postalar almaya başlar..Bu kişiler de aynı ablası gibi, ona acil mesajlar iletmektedirler.

Willy ile Timothy'nin yolları garip tesadüfler sonucu kesiştiğinde, Willy'nin trajik kaybı ile Tim'in yazmakta olduğu romanın gösterdiği inanılmaz paralellik, onları çevrelerini saran kötülüğe karşı güçbirliği yapmaya sürükler.

Peter Straub kimdir peki?

2 Mart 1943'te, Wisconsin'in Milwaukee kentinde doğdu. Wisconsin Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden 1965 yılında mezun oldu. İzleyen yıl Colombia Üniversitesi'nde aynı dalda master yaptı.

1972 yılında iki şiir kitabı ve 1973 yılında da bir roman yayınladıktan sonra, yayıncısının önerisiyle 'gotik' türe geçiş yaptı ve bir dizi öykünün ardından korku türündeki ilk kitabı Julia 'yı 1975 yılında yazdı.

1979 yılında yayınladığı, daha sonra sinemaya da uyarlanan, Ghost Story (Hayalet Öyküsü) adlı romanıyla büyük şöhret kazandı.

Peter Straub, yirmiden fazla dile çevrilmiş on altı roman yazdı. Lost Boy Lost Girl (Yitik Oğlan Yitik Kız) adlı kitabı 2003 yılı Bram Stoker Ödülü'nü kazandı.  

Jonathan Carroll “Kahkahalar Ülkesi”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Jonathan Carroll "Kahkahalar Ülkesi" (İthaki Yayınları, Çev: Sönmez Güven, 1.Baskı, Eylül 2006)

Kahkahalar Ülkesi, Galen adlı küçük bir kasabada inzivaya çekilmiş ve kırk dört yaşında geçirdiği bir kalp krizi sonucunda ölmüş olan, efsanevi çocuk kitapları yazarı Marshall France tarafından kaleme alınmıştır.

Tom Abbey ve kız arkadaşı Saxony Gardner bu en beğendikleri yazarın biyografisini yazmak için dingin bir yaz gününde Galen'a gelirler.

Ancak ne bu uyuşuk, küçük kasaba ne de orada yaşayanlar göründükleri gibidir: Marshall France'ın gölgesi hala mezarından kasabanın üzerine düşmekte ve büyüsü kitap sayfalarının çok daha ötelerine uzanmaktadır.

"Beni böylesine çarpan bir fantazya daha anımsamıyorum." – Stephen King-

"Muhteşem bir gövde gösterisi." – Stanislav Lem-

"Sevilen bir kitabın işler kötüye gittiğinde sığınılacak güvenli bir mekan olabileceğine inananların bayılacağı bir kitap." – Neil Gaiman-

"Hem korku, hem fantazya, hem polisiye… Günlük yaşamın gölgeli sınırlarında gizlenen sinsi bir dehşet!" – New York Times-

Jean-Christophe Grangé

Bayan Arıza tarafından Şubat - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Jean-Christophe Grangé

Fransız yazar Jean-Christophe Grangé 1961’de Paris’te doğdu. Serbest gazeteci olarak çeşitli haber ajansları ve gazeteler için çalıştı.

Leyleklerin Uçuşu adlı ilk romanı 1994'te yayımlandı. Bu kitap Fransa'da 450000 adet sattı ve sekiz bölümlük bir TV dizisi haline getirildi.

Yazarın ikinci eseri Türkiye baskısını Şubat 2001'de yapan ve 20 dile çevrilen Les Rivières pourpres (Kızıl Nehirler)'di. Roman beyazperde'ye taşındığında yönetmen koltuğunda Mathieu Kassovitz vardı. Başrollerde ise Jean Reno ve Vincent Cassel yer aldı.

Grangé'ın üçüncü romanı Le Concile de Pierre Taş Meclisi eylül 2000'de piyasaya çıktı ve Fransa'da kısa sürede 150000 adet sattı. Türkiye'de Ağustos 2001'de yayımlandı. 2006 yılında Stéphane Cabel ve Guillaume Nicloux tarafından senaryolaştırılan kitap, Guillaume Nicloux yönetiminde sinemaya uyarlandı. Filmin oyuncu kadrusnda Monica Bellucci, Catherine Deneuve, Moritz Bleibtreu, Sami Bouajila, Elsa Zylberstein, Nicolas Thau, Tubtchine Bayaertu, Laurent Grévill gibi güçlü isimler yer aldı.

2001 yılında vizyonda yer bulan Vidocq filminin senaryosunu Pitof ile birlikte yazdı.

2003 yılında L'Empire des loups – Kurtlar İmparatorluğu (roman)'nu yayımladı. Eser 2005 yılında Chris Nohan'ın yönetmenliğinde beyazperdeye aktarıldı. Kurtlar İmparatorluğu (film)'nda Jean Reno'nun yanı sıra Emre Kınay da yer aldı. Kitabın Türkiye baskısı Temmuz 2003'te yapıldı.

Grangé'ın bir yıl gibi kısa bir sürede kaleme aldığı La Ligne Noir (Siyah Kan) ise Mayıs 2005'te yaptığı ilk baskısı ile raflardaki yerini aldı.

Yazarın 2007 yılında yayımlanan eseri Les Serment des Limbes (Şeytan Yemini) Türkiye'de ilk baskısını Ağustos 2007'de yaptı. Sonraki kitabı Koloni 2009 ağustos ayında Türkiye'de satışa çıktı Yazarın son kitabı Ölü Ruhlar Ormanı, 2010 yılında Türk okuyucularıyla buluştu.

Bunların yanı sıra yazarın Zener'in Laneti/Sibylle isimli bir çizgi roman çalışması da bulunmaktadır.

Sırayla Romanları:

Kızıl Nehirler (2001) Taş Meclisi (2001) Leyleklerin Uçuşu (2002) Kurtlar İmparatorluğu (2003) Siyah Kan (2005) Zener'in Laneti (2005) Şeytan Yemini (2007) Koloni (2009) Ölü Ruhlar Ormanı (2010)

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Jean-Christophe_Grange

Irvine Welsh “TRAINSPOTTING”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Irvine Welsh "TRAINSPOTTING"

Aşağıdaki notlardaki her şey kitaptaki gibidir. İskoç ingilizcesini Türkçe'ye böyle çevirmiş çevirmen. Konuşma dili jargonu ve bolca da argo kullanmış.

Kitaptan Altını Çizdiklerim:

·    Kadınlar hakkında gerçekten de fazla bişey bilmiyodum. Hiçbi şey hakkında fazla bişey bilmiyodum.

·    Bıktım şu Elvis Costello götünden, ama herifi dinlemeden de duramiyom ki! Büyüleyici ibnenin teki bu herif!

·    On kutu Heinz domates çorbası, sekiz kutu mantar çorbası (hepsi de soğuk tüketilecek), bi büyük tüp vaniyalı dondurma (eritilip içilecek), iki şişe magnezyumlu süt, bi şişe paresetimol, on iki tane Rinstead ağız pastili, bi şişe multivitamin, beş şişe içme suyu, on iki tane Lucozade izotonik içicek ve bazı dergiler; hafif porno, Viz, Günümüz İskoç Futbolu, Golcü vs.

·    Odam boş ve halısız. Zeminin ortasında bi tane hasır var, üzerinde bi uyku tulumu, yanında bi elektrikli ısıtıcı ve az ötedeki bi sandalyenin üzerinde de siyah beyaz bi televizyon. Üç tane kahverengi plastik kovam var; yarıya kadar su ve bi mikrop öldürücüyle doldurulmuş; biri kusmak, biri işemek, biri sıçmak için.

·    Arkadaşlar ne büyük bi zaman kaybı! Her zaman sizi kendi toplumsal, cinsel ve zihinsel sıradanlıklarına çekmeye hazırdırlar.

·    Göğsümde ki büyük kara deliği doldurmak için bulduğum başka her yol boştur.

·    Annemi seviyom, onu çok seviyom, ama tanımlaması zor olan bi biçimde, ona anlatması zor olan, nerdeyse olanaksız olan bi biçimde. Ama yine de onu seviyom. O kadar ki artık benim gibi bi oğlu olmasını istemiyom. Keşke kendi yerime ona daha iyi bi oğul bulabilseydim. Bunu istiyom, çünkü değişimin bizim elimizde olan bişey olmadığını düşünüyom.

·    Eğer havalı bi okulu bitirmediysen bu şehirde asla doğru düzgün bi işe giremezsin.

·    Begbie'yle arkadaşlık etmek bi kadınla arkadaşlık etmek için mükemmel bi hazırlıktı. Bu size duyarlılık ve karşınızdaki insanın değişen hislerine karşı dikkatli olmayı öğretirdi.

·    Bizi sömürgeleştirdikleri için İngilizleri suçlamaya hakkımız yok. Ben İngilizlerden nefret etmem. Serseridirler o kadar. Bizi sömüren serseridir. Kendimizi sömürtecek eli yüzü düzgün, adam gibi bi kültür bile bulamamışız. Evet. Kala kala sikik serseriler sömürgeleştirmiş bizi. Bu bizi ne yapar? Aşağılığın aşağılığı, dünyann en iğrençleri yapar. Yaradılışından beri dünyaya gelmiş en berbat, iğrenç, sefil çöpler yapar. Ben İngilizlerden nefret etmem. Onlar üstlerine düşen boku yapmışlar o kadar. Ben İskoçlardan nefret ederim.

·    Hayat sıkıcı ve boş. Büyük umutlarla başlıyoz, sonra sıçıyoz. Sonra gerçek yanıtları bulamadan geberip gidececeğimizi fark ediyoz. Varlığımızı gerçekten değerli bi bilgiye, gerçek şeyler hakkındaki o bilgiye tam eriştiremeden, hayatımızı sadece farklı biçimlerde yorumlayan bütün o büyük fikirleri geliştiriyoz. Aslında, sadece kısa ve hayal kırıklığı dolu bi hayat yaşıyoz, sonra da geberiyoz. Hayatlarımızı kariyer veya kendimizi tamamen aldatmaya yönelik ilişkiler kurmak filan gibi boklarla doldurmaya çalışıyoz. Eroin iyi bi uyuşturucu, çünkü bütün o aldanışları ortadan kaldırıyo. Çekince kendini iyi hissediyosun, ölümsüz hissediyosun. Zaten kötüysen, o zaman daha da kötü oluyosun.

·    Benim sorunum şu: ne zaman sahip olmayı çok istediğim bişeye sahip olma olasılığı karşıma çıksa; kız arkadaş, ev, iş, eğitim, para filan, birden o şey bana çok aptalca ve anlamsız geliyo. O kadar ki artık onu istemiyorum zaten!

·    Rents bi keresinde polisin ve devlet büyüklerinin hiçbi şeyden koyu bi tenden daha fazla kıl kapmadıklarını söylemişti: kesin doğru.

·    Eski bitakım savaşların yıldönümünü kutlamak bence öküzlük, annıyo musun?

·    Birilerinden nefret etmek bizi neriye ulaştırır? Ne siktiminin yerine ulaştırır ki bizi nefret!

·    En yakın dostlarım çevremdeydi, ama kendimi hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim. Hayatta.

·    Toplum sıradanlığın dışında olduğunu fark ettiği insanları absorbe etmek ve değişirmek için ilginç bi mantık kullanıyo. Düşünün ki ben bişeyi biliyom, ama yine de hayatın kısa olduğunun farkında olduğum için ot kullanmak istiyom. Seni bırakmazlar ki. Seni bırakmazlar, çünkü bu onların başarısızlıklarının bi simgesi olur. İşin aslı, sen sadece onların sana önerdiklerini reddediyosun hepsi bu. Bizi seç. Hayatı seç. Banka ipoteklerini seç, çamaşır makinelerini seç, otomobilleri seç, bi divana oturup televizyondaki sulu zırtlak, iğrenç programları seyretmeyi seç, ağzına rezil gıdalar tıkıştırmayı seç. Çürüyüp gitmeyi ve yetiştirdiğin gerzek veletlere rezil olacak biçimde kendi altına etmeyi seç. Hayatı seç.

·    Jimmy Cagney gibi konuşmaya çalışıyordum, ama berbattım; genelde olduğu gibi. Yine de, başarısızlık, başarı…bunlar ne ki? Kimin sikinde. Hepimiz yaşıyoz, sonra ölücez, bu kadar da kısa bi zamanda. Bu kadar; siktiminin konusu kapanmıştır.

·    Güneşin bi gücü var. İnsanların ona neden taptığını anlamak zor değil.

·    Kendinden ödün vermeden, iğrenç ikiyüzlülüğe fazla bulaşmadan ve bu çürümüşlüğe kendini fazla kaptırmadan bi topluluğu tatmin etmenin en iyi yolu klişelere sadık kalmaktır. İnsanlar böyle zamanlarda klişeleri severler. Çünkü gerçek görünürler ve bi anlamları vardır.

·    Bende yirmi yaşıma gelene kadar, yirminin üstündeki herkesin hıyar olduğunu düşünürdüm. Yaşadıkça haklı olduğumu fark ediyom. Ötesi de çirkin özveriler ve çekingen bi geri çekilmedir ve bu ölene kadar artarak devam eder.

·    Bu dünyada biraz geyiğin ve içkinin silemeyeceği hiçbi dert yoktur.

·    Gerçi ahlakın politikayla ne işi olabilir ki! Politikanın tek derdi kıç yalamaktır.