Dragan Babic

Bayan Arıza tarafından Şubat - 6 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Dragan Babic

Yazarın, Ayrıntı Yayınları, Yeraltı Edebiyatı serisinden çıkan "Son Sürgün" isimli kitabını okudum. Okuduğum tek kitabı da bu.

Kendisi Saraybosna doğumlu bir yazar ama tüm eğitimini Paris'te tamamladı ve romanlarını Fransızca yazdı. Tüm dünyayı dolaştı, rock gruplarında bateristlik yaptı, ressamlık, fotoğrafçılık, dizgicilik gibi bir çok işte çalıştı. 80'li yıllardan beri Amerika'da yaşıyor.

Gelelim kitaba, kitabın arka kapağında şunlar yazıyor:

Son Sürgün, bambaşka bir hayatı, mevcut düzeni ve onun tüm değerlerini reddetmiş olanların dünyasını anlatıyor. Gizemli, zengin ve ahlâklı uygarlıktan vazgeçenlerin; gönüllü olarak "sürgün" ü, "yeraltı" nı seçenlerin hayatına "içerden" bakıyor.

"Yarın"ı olmayan bir dünyadır onların ki…

Karınlarını doyurmak için çalmaktan çekinmezler, uyuşturucuyu severler, sekse bağımlılık derecesinde düşkündürler, arkadaşlıktan ise hâlâ vazgeçmemişlerdir…

Dragan Babic, toplumun içinde yaşamaktansa uçurumun kenarında seksek oynamayı seçen bu tip "anti-kahramanlar" aracılığıyla uygarlığımıza ayna tutuyor…

Puslu, lekeli ve kana bulaşmış bir ayna…  

Chuck Palahniuk “DÖVÜŞ KULÜBÜ”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 6 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"DÖVÜŞ KULUBU"

Okurken altını çizdiklerim:

* Tyler bana bir garsonluk işi buluyor, sonra ağzıma bir silah sokmuş ve diyor ki, sonsuza kadar yaşamak istiyorsan, ilk adım olarak ölmek zorundasın.

* Bu yükseklikte etraf o kadar sessiz ki, insan kendini o uzay maymunlarından biri sanıyor. Sana öğrettikleri küçük görevi yerine getiriyorsun. Bir kolu çek. Bir düğmeye bas. Neyi neden yaptığını bilmiyor, sonra da ölüp gidiyorsun.

* İnsan sevdiklerini öldürür diye bir söz vardır ya; aslında bakın, insanı öldüren de hep sevdiğidir.

* Ağzınızda bir silah varken ve silahın namlusu dişlerinizin arasındayken ancak sesli harflerle konuşabilirsiniz.

* O sarmalayıcı karanlıkta, başka birinin kolları arasına hapsolmuşken, hayatta elde edebileceğiniz her şeyin sonunda çöpe gideceğini anladığınız zaman ağlamak çok kolaydır.

* Sevdiğiniz herkesin size sırt çevireceğini ya da öleceğini fark ettiğiniz zaman ağlamak kolaydır. Zaman aralığını yeterince uzun tutarsanız, herkesin hayatta kalma şansı sıfıra düşer.

* Uykusuzluk böyledir işte. Her şey çok uzaklardadır, bir kopyanın kopyası gibi. Dünyayla arana öyle bir mesafe sokar ki, ne sen bir şeye dokunabilirsin, ne de bir şey sana.

* Bütün umutlarınızı kaybetmek özgürlüktü.

* Her akşam ölüyor ve her sabah doğuyordum.

* Her kalkış ve inişte, uçak bir tarafa doğru fazlaca yattığında, kaza olsun diye dua ederdim. Hepimizin çaresizlik içinde öleceği, insan bedenlerinin uçağın gövdesinde sıkışıp kalacağı o anı düşünmek uykusuzluğuma ilaç gibi gelir, üstüme dayanılmaz bir uyku çökerdi.

* Bazı insanlar gece insanıdır. Bazıları da gündüz insanıdır.

* Bu senin hayatın ve anbean sona eriyor.

* Başka bir yerde, başka bir zamanda uyanabilseydim, başka bir insan olarak uyanabilir miydim?

* Uyanırsın ve hiçbir yerdesindir.

* Mobilya satın alırsınız. Kendinize dersiniz ki, bu hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe. Kanepeyi alırsınız ve sonraki birkaç yıl boyunca, hangi işiniz ters giderse gitsin, en azından kanepe sorununuzu çözmüş olduğunuzu bilirsiniz.  Sonra o güzel yuvanızda kısılıp kalırsınız. Bir zamanlar sahip olduğunuz şeyler artık sizin sahibiniz olur.

* Hiçbir zaman tamamlanmış olmayayım, ne olur. Hiçbir zaman halimden memnun olmayayım. Hiçbir zaman kusursuz olmayayım. Kurtar beni, Tyler, kusursuz ve tamamlanmış olmaktan kurtar.

* Dövüş kulübünde geçen bir geceden sonra, gerçek dünyadaki her şeyin ses ayarı kısılmış gibi olur.

* Belki de kendimizi daha iyi bir şeye dönüştürmek için her şeyi kırıp dökmemiz gerekiyor.

* Sanki Tyler’i değil de, bu dünyada yolunda gitmeyen her şeyi un ufak etme şansını en sonunda yakalamış gibi hissettim kendimi.

* Kuru temizleyiciden yaka düğmeleri kırılmış olarak dönen gömleklerim. Hesabımın yüz dolar eksiye geçtiğini söyleyen bankam. Bilgisayarımı açarak DOS yürütme komutlarımı kurcalayan patronum. Ve Marla Singer, dayanışma gruplarını benden çalan kadın.

* Dövüş bittiğinde hiçbir şey çözülmemişti, ama hiçbir şeyin önemi yoktu.

* Bazen bir şey yapar ve belanızı bulursunuz. Bazen de yapmadığınız şeyler size belanızı buldurur.

* Başıma bir silah dayayıp beynimin parçalarıyla duvar resmi yapsaydın.

* İşyerinde, koridorda insanların yanından geçerken, herkesin küçük düşmanca YÜZ’üne karşı tamamen ZEN bir tavır takınıyorum.

* Bütün dünyadaki mülklerinizden ve arabanızdan vazgeçip şehrin zehirli atık semtindeki kiralık bir eve yerleşin.

* Kendi cerahatli ve hastalıklı çürümemi kucaklıyorum.

* Tyler diyor ki, ben henüz dibe vurmaya yaklaşmamışım bile. Ve eğer sonuna kadar düşmezsem, kurtarılmam olanaksızmış. İsa çarmıha gerilerek yapmış bunu. Sadece para, mülkiyet ve bilgiden vazgeçmen yeterli değil, diyor Tyler. Bu bir hafta sonu tatili değil. Kendini geliştirmeye sırt çevirmeli ve felakete doğru koşmalısın.

* “Kovulmak” der Tyler, “herhangi birimizin başına gelebilecek en iyi şey olurdu. Böylece havanda su dövmekten kurtulur ve hayatlarımızla bir şey yapardık.”

* Marla’nın hayat felsefesi, bana söylediğine göre, ölmeye her an hazır oluşu. Marla’nın hayatındaki trajedi ise ölmüyor oluşu.

* Çünkü ancak kendimi mahvederek ruhumun gerçek gücünü keşfedebilirim.

* Güzel ve emsalsiz bir kar tanesi değilsin. Herkes gibi sen de o çürüyen organik maddeden yapılmasın. Hepimiz aynı pürenin parçasıyız.

* Kültürümüz hepimizi aynı yaptı. Artık kimse gerçek anlamda beyaz ya da siyah, zengin ya da yoksul değil. Hepimiz aynı şeyi istiyoruz. Teker teker, hiçbirimiz hiçbir şey değiliz.

* Tyler Durden’a göre biz Tanrı’nın ortanca çocuklarıyız. Tarihte özel bir yeri olmayan, özel ilgi görmeyen kimseleriz. Tanrı’nın ilgisini çekemediğimiz sürece ne lanetlenme umudumuz olabilir, ne de kurtuluş umudumuz. Hangisi daha kötü, cehennem mi, hiçlik mi?

* Dövüş kulübünde geçirdiğiniz zaman boyunca, banka hesabınız değilsiniz. İşiniz değilsiniz. Aileniz değilsiniz ve olduğunuzu düşündüğünüz kişi değilsiniz.

* Güçlü kadın ve erkeklerin oluşturduğu bir sınıf var ve bunlar hayatlarını bir şeye feda etmek istiyorlar. Reklamlar insanları gerek duymadıkları arabaların ve kıyafetlerin peşinden koşturuyor. Kaç kuşaktır insanlar nefret ettikleri işlerde çalışıyorlar, neden? Gerçekte ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın alabilmek için.

* Bizim kuşağımız büyük bir savaş görmedi, büyük bir buhran yaşamadı, ama bizim de bir savaşımız var. Büyük bir ruhani savaş bu. Kültüre karşı büyük bir devrim hazırlıyoruz. Büyük bir buhran bizim hayatlarımız. Biz ruhani bir buhran geçiriyoruz.

* Hayatta her şey parayla ilgili değildir.

* Bize dünyanın bokundan ve pisliğinden başka bir şey bırakmadılar.

*  “Şunu unutma” diyor Tyler. “Ezmeye çalıştığın bu insanlar, senin muhtaç olduğun herkestir. Biz senin çamaşırını yıkayan, yemeğini pişiren ve önüne getiren insanlarız. Senin yatağını biz yapıyoruz. Uykudayken seni biz koruyoruz. Ambulanslarını biz kullanıyoruz. Telefonlarını biz bağlıyoruz. Bizler ahçıyız, taksi şoförüyüz ve senin hakkında her şeyi biliyoruz. Sigorta bildirimlerini, kredi kartı ödemelerini biz takip ediyoruz. Hayatının her alanını biz denetliyoruz.”

* ”Biz tarihin ortanca çocuklarıyız. Bizi bir gün milyoner olacağımıza, film yıldızı, rock yıldızı olacağımıza inandıran televizyon programlarıyla büyüdük, ama bunların hiçbiri olamayacağız. Ve bu gerçek kafamıza ancak dank ediyor”.

*Her uçağa binişimde uçağın düşmesini istiyordum. Kanserden ölen insanlara imreniyordum. Hayatımdan nefret ediyordum. İşimden ve mobilyalarımdan bıkıp usanmıştım ve bunları değiştirmenin bir yolunu bulamıyordum.

* Bizler eşşiz değiliz. Süprüntü ya da pislik de değiliz. Biz sadece biziz. Biz sadece biziz ve hayatta başımıza gelenlerin bir nedeni yok.

 

Cesare Pavese

Bayan Arıza tarafından Şubat - 6 - 2011 zamanında yazılmıştır.

CESARE PAVESE

Cesare Pavese 9 Eylül 1908'de İtalya Torino'da doğdu. 1914'de babası beyin kanserinden öldü. Lisedeyken tek yakın arkadaşının intiharı, yine aynı zamanlarda başka bir öğrencinin kendini öldürmesiyle; "intihar" O'nun için saplantı haline geldi. Torino Üniversite'sinde edebiyat okudu ve bir çok ünlü yazarın eserlerini İtalyanca'ya tercüme ederek edebiyatta çığır açtı. "La Cultura" adlı bir dergi çıkarmaya ve bu dergide yapıtlarını yayınlamaya başladı. Üniversitedeki son yıllarında beş yıl süren ve sonu hüsranla biten aşk ilişkisinin sonunda iyice karamsarlığa gömülen Pavese bir çok roman yazmış ve türlü edebiyat ödüllerine layık bulunmuştur.

Bu vakitlerde başka bir kadın hayatına girer ve evlilik planları yaparken kadın kendisini terkedip Amerika'ya gider. Pavese'yi hayata bağlayan bir şey kalmamıştır artık. Bu sıralarda büyük bir hayranlık duyduğu Amerikalı yazar T.O. Mathiessen'in 1950 Nisan'ında intihar etmesiyle iyice kabuğuna çekilen Pavese 26 Ağustos 1950'de küçük bir otelde uyku hapıyla intihar eder. Geride bir çok eser bırakan Cesare Pavese, Tezer Özlü'nün de en sevdiği  yazardır. Charles Bukowski'nin de en sevdikleri arasındadır.

Özellikle 1935-1950 yılları arasında yazdığı günlüğü, O öldükten sonra arkadaşları tarafından yayımlandı. "Yaşama Uğraşı" adı verilen kitap 1952 yılında yılın edebiyat olayıydı. Çağdaş İtalyan Edebiyatının en önemli simalarından Pavese'nin kitapları bir çok dile çevrildi. Türkiye'deki kitapçılarda da bir çok kitabını kolayca bulabilirsiniz.

"Yaşama Uğraşı" beni derinden sarstı. Ayrıca, Tezer Özlü'nün neden bu kadar çok etkilendiğini de anladım. Pavese'yi okudukça şaşkınlığımı gizleyemedim. Çünkü Pavese sanki benim ağzımdan anlatıyordu. Günlüğüme karaladığım notlardan bir farkı yoktu.

 “Yaşama Uğraşı” ndan altını çizdiklerim:

* Hayatımda çok daha umutsuzum, eskisinden çok daha şaşkınım. Ne biriktirdim? Hiç. Yıllarca boş verdim eksik yanlarıma, onlar yokmuşçasına yaşadım. Katlanmasını bildim. Yiğitlik miydi bu? Hayır, gerçek bir çaba göstermedim. Sonra, “acı veren tedirginlik” lerle karşılaşınca da, hemen bataklığa saplandım.

* On beş yıllık başarısızlığın benden esirgediği şeyin dışında, istediğim hiçbir şey yok yeryüzünde.

* Uğraşmak her gün biraz daha boş ve anlamsızmış gibi geliyor.

* Sanatçı için dayanılmaz bir şey varsa, o da başlama duygusunu yitirmesidir.

* Ben mutlu anılarımı saymak istiyordum, oysa yalnız çektiğim acılar geliyor aklıma.

* Bir insanın başına gelenleri geçmişinin tümünün belirlediği saplantısından vazgeçmem için hiçbir neden göremiyorum. Kısacası; hakedilmiş bir sonuçtur bu.

* Ben hiçbir zaman dünyayı umursamadan hayatın tadını çıkarabilen rahat bir insan olamadım. O yürek yok bende.

* Ne zaman bir güçlükle ya da acıyla karşılaşsam, hep intiharı düşünmeye yargılı olduğumu biliyorum.

* Kendini yıkan kişi, her şeyden önce, bir güldürücü, kendi kendisinin efendisi olan biridir. Kendisini dinleme ve doğrulama konusunda hiçbir fırsatı kaçırmaz. Hayattan her şeyi bekleyen bir iyimserdir. Yalnızlığa dayanamaz. Ama sürekli olarak, bir gün, hiç farkında olmadan, bir şey yaratmak ya da her şeyi düzene koymak tutkusuna kapılacağı korkusuyla yaşar. İşte o zaman durmadan acı çeker, belki de kendini öldürür.

* Uçurumdan kurtulmanın tek yolu ona bakmak, derinliğini ölçmek ve kendini o boşluğa bırakmaktır.

* Herhangi bir talihsizlik sonucu acı çekmekse sadece utanç verir insana. Bu haksızlığı tattım ben, uğradığım haksızlığın, iyilik bilmezliğin daha da büyüğü olmasını isterdim. Yaşamak budur, bunu yirmi sekiz yaşında öğrenmek hiç de erken sayılmasa gerek.

* Yaşamak uzun bir toplama işlemi gibidir, arada bir toplama yanlışı yaparsan, doğru sonucu hiçbir zaman bulamazsın.

* Düşünmekten başka yapacak hiçbir şeyi olmadığı bir hapishane hücresinden bile gerçek olanı görebilir insan. Buradaki arkadaşları sadece toplumun posalarıdır. Yapacağı iş de bir duvara bakmak, bir ses duymak, havayı solumak olacaktır.

* Her mutsuzluk ya bir yanlışın sonucudur, talihsizlik değildir ya da kendi suçlu beceriksizliğimizin sonucu. Herhangi bir yanlış da, bizim sorumluluğumuza girdiğine göre, karşılaşacağımız mutsuzluklar için kendimizden başkasını suçlamamalıyız.

* İntiharı düşünen bir insan için en kötü şey kendisini öldürmesi değil, bunu düşünüp yapamamasıdır.

* Sen her şeyden vazgeçince, sana kalan en küçük şeyler bile büyük önem kazanır.  

Bret Easton Ellis

Bayan Arıza tarafından Şubat - 6 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Bret Easton Ellis

Bret Easton Ellis (7 Mart, 1964, Los Angeles, Kaliforniya) çağdaş bir Amerikalı yazardır. Eleştirmenlerce Generation X yazarları olarak tanımlanan grubun en dikkat çekici yazarıdır. Romanlarının tarzı ve içeriği taban tabana zıt olabilen yorumlara konu olmaktadır. Farklı eleştirmenlerce, hem 'derin ahlaki mesajlar taşıdığı' hem de 'nihilist olduğu' değerlendirmeleri yapılabilmiştir. Romanlarının kahramanları genelde boşluk içinde, sefih bir hayat sürdürdüklerini bilen, ve bundan tat çıkaran, genç yalnızlardır.

Romanları genelde 1980 li yıllarda, büyük şehirlerde (Los Angeles veya New York) geçmekte, tüketim toplumu fonunu yoğunlukla işlemektedirler. Aynı kahramanlar yazarın farklı romanlarında, hikayenin içinde farklı önem derecelerine sahip olacak şekilde, okurun karşısına çıkabilmektedirler.

Yazar, Kaliforniya'da doğup büyümüştür. Babası zengin bir emlakçıydı. Parlak bir öğrencilik dönemi yaşamamış, Vermont'ta müzik eğitimi görmüştür. 1980'lerde bazı ikinci derece müzik gruplarında yer almış, henüz öğrenci iken ilk romanı Los Angeles'in zengin ve gayesiz gençlerini anlattığı Less Than Zero yu yayınlamıştır. Kitabı eleştirmenlerce beğenilmiş, satışları da iyi bir düzeye ulaşmıştır.

New York'a taşındıktan sonra yayınladığı üçüncü romanı American Psycho grafik şiddet ve seks pasajları nedeniyle, ve kadınları küçük düşürücü olduğu gerekçesiyle, yoğun tartışmalar yaratmış, tanınmış Simon & Schuster yayınevi kitabı yayınlamaktan protestolar nedeniyle vazgeçmiştir. Polemiğin ortasında nihayet piyasaya çıkabilen romanın başkahramanı Patrick Bateman aynı zamanda hem karikatür ölçüsüne varacak derecede materyalist bir yuppie hem de inanılmaz vahşette cinayetler işleyen bir seri katil dir. American Psycho bir kült roman haline gelmiştir. American Psycho da dahil ilk 3 romanı sinema aktarılmış, 2 romanından da serbest film uyarlamaları yapılmış olan Bret Easton Ellis alenen biseksüeldir.

Kitapları: Less Than Zero (1985) The Rules of Attraction (1987) American Psycho (1991) The Informers (bağlı kısa hikayeler, 1994) Glamorama (1998) Lunar Park (2005)

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Bret_Easton_Ellis

Türkçe'ye çevrilmiş tüm kitaplarını okuduğum ve en sevdiğim yazarlardan biri olan bu muhteşem kalemli adamın "Glamorama"sından altını çizdiklerim:

We'll slide down the surface of things…

*** En önemli şeyler bilmediklerindir.

*** "Ne kadar iyi görünürsen," diye mırıldanıyorum, "o kadar iyi görürsün."

*** Yeni moda, modası geçmiş olan.

*** Victor, yirmi altı yaşındayım. Mankensen yüz beş yaşındasın demektir bu.

*** Güzellik ruhtadır.

*** Kayıtsızlığını kıskanıyordum -çaresizliğin, yaralanmanın, yoksunluğun, acı çekmenin ya da utanç duymanın zıttıydı çünkü.

*** Mankenlik insanı mahvedebilir. Tükenmiş bir sürü insan gördüm.

*** "Şeftalilerin anaları yoktur bebeğim."

"Ama derileri var Victor. Etleri var."

"Gerçeklik seni zorluyor sanırım," diyorum.

*** Fotoğraf çekimi başlayınca gevşemekte zorlanıyorum.

Fotoğrafçı "Hey, takma kafana…kendin olmak zordur," diyor.

*** "Bu insanlar tahammül edilmez değil mi?" diyorum etrafı göstererek.

"Bilmem," diyor. "Basitlikleri beni neredeyse rahatlatıyor. Kendimi lisede gibi hissediyorum."

"Neden öyle?"

"Çünkü salaklarla takılmanın, insanı zeki gösterdiğini orada öğrenmiştim," diyor.

*** İlk başlarda, bu dünyada aşk yerine geçen şeyin anlamı konusunda bocalamıştım; insanlar çok yaşlı, çok şişman, çok fakir oldukları, çok kıllı ya da kılsız oldukları, kırışıklı oldukları, kassız oldukları, kasları şişkin olmadığı, birbirine uymadığı, havalı olmadıkları, uzaktan yakından ünlü olmadıkları için terkediliyorlardı. Sevgililer bu kıstaslara göre seçiliyordu. Arkadaşlar da öyle. Yükselmek istiyorsam bunu kabullenmeliydim.

Charles Baudelaire

Bayan Arıza tarafından Şubat - 6 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Baudelaire

Charles Baudelaire (9 Nisan, 1821 – 31 Ağustos, 1867) 19. yüzyılın en önemli Fransız şairlerinden.

1821’de Paris'de doğdu. Mutsuz bir çocukluk geçirdi. Babası 1827'de öldü. 1839'da okuduğu okuldan disiplinsizlik yüzünden atıldı. Hukuk öğrenimi görmeye zorlanan Baudelaire, buna başkaldırarak Quartier Latin'de bohem bir hayatı seçti. Burada Frengiye yakalandı. 20 Yaşında Hindistan'a gitmek üzere yola çıktı. 1842’de Fransa’ya döndü. Sonradan metresi olan Jeanne Duval ile tanıştı. Babasının mirasını aldı ancak bu parayı hesapsızca harcadığı için ailesi miras hakkını geri aldı.

1846'dan sonra Kötülük Çiçekleri kitabına girecek şiirlerini yazmaya başladı. 1847'de Edgar Allan Poe'yı keşfetti ve eserlerini Fransızcaya çevirmeye başladı. 1848'de devrimcilerin yanında yer aldı. 1857'de Les Fleurs du Mal (Kötülük Çiçekleri) (Elem Çiçekleri) kitap olarak yayınlandı, içindeki altı şiir kamu ahlâkına aykırı bulunduğu için Baudelaire hakkında dâvâ açıldı.

1860’da Yapay Cennetleri yayınladı. Bu eserde de uçlarda gezinen bir kişilik sergiledi. Bir tür otobiyografi olan Çırılçıplak Soyulan Yüreğim üzerine çalıştığı ve 1862’de "Paris Sıkıntısı" adıyla düzyazı şiirlerini yayımladığı sırada frenginin yan etkileri giderek kendini daha fazla hissettirmeye başladı. İki yıl kaldığı Belçika’dan dönüşünde felç olan sanatçı 31 Ağustos tarihinde Paris’te 46 yaşındayken öldü.

Mezarı Paris Cimetière du Montparnasse'dadır.

Yaşadığı dönemde kurulmakta olan modern Paris'in metropol yaşantısı üzerine inşa ettiği edebiyatı ve eleştiri yazıları modernist estetiğin habercisi sayılır. Şiirlerini derlediği Kötülük Çiçekleri (Les Fleurs du Mal-1857) ve Paris Sıkıntısı (Le Spleen de Paris-1869), Rimbaud'dan Mallarmé'ye, Yahya Kemal ve Cahit Sıtkı Tarancı'ya kadar pek çok şairin çarpıldığı, 20. yüzyıl edebiyatının en etkili kılavuzları olur. Gerek klasik geleneğe, gerekse egemen çağdaş zihniyetlere karşı isyanı ve gerçekliğe kafa tuttuğu imgelemi, zamanında şiirlerinin yasaklanmasına kadar varan düşmanlıklar uyandırır. Sonradan bu başkaldırı ve imgelem, avangard sanat ve edebiyatın çekirdeğini oluşturacaktır.

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Baudelaire

Arthur Rimbaud

Bayan Arıza tarafından Şubat - 6 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Arthur Rimbaud

 Yaşamı ve Çalışmaları 20 Ekim 1854'te Fransa'nın kuzeyinde Ardenler bölgesinde Charleville kasabasında, Bourbon Sokağı 73 numaralı evde doğar. Subay olan babası Frédéric, annesi Vitalie'yi genç yaşta terk eder. Vitalie Cuif(Rimbaud)'un Roche kenti yakınlarında çiftlik sahibi olan varlıklı bir aileden geliyordu. İlk doğan çocuklarına babanın adı olan Frédéric ismi konulur. Ailenin ikinci çocuğu Arthur, üçüncü çocuğu annesiyle aynı adı paylaşan Vitalie, dördüncü çocuğu Rimbaud'un hayatında önemli rolleri olan Isabelle'dir.

Annenin genç yaşta eşinden ayrılmasının baskısıyla yaşayan Rimbaud 8 yaşında laik bir eğitim sistemi olan Rossat Okulu'na verilir. Daha sonra Sous Les Alleés sokağına taşınırlar ve Sofu olan annesi tarafından dini eğitimde verilen Charleville Koleji'ne verilir. Din dersleri ve Latincesi oldukça iyi olan Rimbaud'a okulda "küçük pis yobaz" adı takılır. Öğretmeni Ariste Lheriter'in destekleri üzerine yazdığı şiire daha çok özenir. O sıralarda Çağdaş Parnasse dergisini okur, Théophile Gauiter, Théodore de Banville, Léon Dierx ve Paul Verlaine gibi şairlerin şiirleriyle tanışır. Charleville'de düzenlenen geleneksel edebiyat yarışmasında birinci olur.

Öksüzlerin Yılbaşı Armağanları (Les Etrennes des Orphelins) adlı şiirini Revue Pour Tous dergisine gönderir ve bilinen ilk yazılı şiiri budur. George Izambard ile tanışıp, fikirlerinden etkilenir.Ofelya, Demirci, İzlenim, Güneş ve Ten gibi şiirleri bu döneme rastlar. Bu sırada çıkan Paris Komünü ayaklanması ve Prusya-Fransa savaşı siyasi çizgisinide belirlemiş olur. Paris'te çıkan La Charge gazetesinde Üç öpücük şiiri yayınlanır. Henüz 16 yaşındayken evden kaçıp Paris'e gider. Bundan sonra evden savaş ortamında 2 kere daha kaçmasına rağmen, perişan hallerde geri döner. Bu sırada Paris'in meşhur kafelerinde şiirler yazıp, çağın sanatı, siyaseti hakkında tartışmalara katılır ve absint içip, afyon yutmaya başlar. En son evden kaçışında, mektup ve şiirle dostluğunu pekiştirdiği dostu Verlaine'nin evine sığınır. Bundan sonraki dönemde yazdığı şiirler olgunluk dönemine ulaşır. 1873'te ilk şiir kitabı Cehennemde Bir Mevsim (Une Saison En Enfer) yayımlanır. Verlaine'nin eşiyle arasının açılması ve Rimbaud ile eşcinsel ilişkilerinin başlamasıyla; Fransa'da dışlanan ikili Almanya ve Belçika seyahatlerine başlarlar. Verlaine, Rimbaud'u Brüksel'de bir tabanca kurşunu ile yaralamasının ardından, eşcinsel ilişkileri yüzünden başları belaya girer. Verlaine kürek mahkumu olarak hapse atılır, Rimbaud ise serbesttir. 1875'te son kez görüşmelerinden sonra bir daha asla görüşmezler. Bu tarihten sonra da şiir yazmayı bırakır.

 Hayatının son kısmı (1875-1891)   Rimbaud'nun Mezarı1878'de Marsilya'dan İskenderiye'ye geçer ve bir süre Kıbrıs Larnaka'da Rum, Türk ve Araplara çevirmenlik yapar. Buradaki şirketin kapanmasıyla Afrika'ya yol alır, Habeşistan Harrar bölgesinde, Mısır'ın işgal altında olmasından faydalanıp; kahve, fildişi, deri, ıtır ve zamk üretimi yapan Vianney Bardey firmasında işe başvurur. Asistanlığın yanı sıra silah tüccarlığına başlar, bu işlerden çok para kazanır. Afrika'da geçirdiği günlerde dinini İslam olarak değiştirdiği söylentisi olsa da, somut bir delil yoktur. Daha sonra kalçasında oluşan bir şişlik ve yarayla hastaneye yatar, teşhis Kalça Neoplazmasıdır (bir çeşit kalça kanseri), bu yüzden bir bacağı kesilir. 21 Mayıs'ta annesine yazdığı mektupta hastalığından sinovit, hidrartroz, eklem ve kemik hastalığı olarak bahseder. Bu sırada asker kaçağı olarak arandığı için hasta haliyle zor günler yaşar. Sadece "Jean Rimbaud" ismini kullanır ve kayıtlarda ismi bu şekilde geçer. Aşırı morfin tüketimi ve kanserin yayılması ölümünü hızlandırır. 10 Kasım 1891'de henüz 37 yaşındayken Marsilya'da ölür. Rimbaud'un 10 yılı aşkın çetin çalışmasının toplam ürünü 36.000 altın franktır, 8 yıl yanında hizmetkarlığını yapan Camii'ye 10.000 frankının verilmesini, Isabelle'e vasiyet eder.

Çalışmaları

Şiirler Esrik Gemi (1871) Cehennemde Bir Mevsim (1873) Illuminations (1874) Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Arthur_Rimbaud

 

Albert Camus

Bayan Arıza tarafından Şubat - 6 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Albert Camus (1913-1960)

“Başkaldıran İnsan" isimli kitabından alıntılarım:

*Hiç birşeye inanılmıyorsa, hiç birşeyin önemi yoksa, hiç bir değere "evet" diyemiyorsak, herşeye olasılık vardır, herşey önemsizdir. Ne evet kalır, ne hayır, katil ne haklıdır, ne de haksız. Kendini cüzzamlıların bakımına adayabileceği gibi, içinde insanlar yakılacak ateşleri de tutuşturabilir insan. Kötülük ve erdem de birer rastlantı ya da gelip geçici birer istektir.

*Hiç birşey doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü olmadığından, kuralımız en etkili, yani en güçlü biçimde davranmak olur.

*Karşılaştırma açısından, öldürme ile intihar aynı şeydir, biri benimseniyorsa ötekinin de benimsenmesi, biri yadsınıyorsa ötekinin de yadsınması gerekir.

*Herşeyi yıktığını, herşeyi kendisiyle birlikte götürdüğünü sanır insan ama bu ölümden bile, belki de yaşamaya değecek bir değer doğar.

*En fazlasını elde etmek için yıkarlar,en azı için değil."Yıkmak isteyenlerdir benim düşmanlarım, kendi kendilerini yaratmak isteyenler değil" der Nietzsche.

*Rimbaud, yaşamı "herkesle oynanacak bir orta oyunu" olarak görüyordu. Ama ölüm saatinde kızkardeşine: "Ben toprağın altına gideceğim, sense güneşte yürüyeceksin" diye bağırır.

*Hiçbirşeye inanmadığımı, herşeyin saçma, herşeyin uyumsuz olduğunu haykırıyorum.

*İnsan, ne ise o olmaya yanaşmayan tek yaratıktır.

*Susmak, hiçbirşeyi yargılamıyor, hiçbir şey istemiyor sanmalarına yol açmak, bazı durumlarda da, gerçekten hiçbirşey istememektir. Umutsuzluksa, tıpkı saçmalık gibi, genel olarak herşeyi yargılar ve ister, özel olarak hiçbirşeyi…

*Kürek cezalarını çektikleri sırada ,Rus yıldırıcıları arkadaşlarının kamçılanması karşısında protesto intiharları yaptılar.

*Birey, tek başına, savunmak istediği değerin kendisi değildir. Bu değeri oluşturmak için, en azından bütün insanlar gerekir. Başkaldırmayla, insan başkasında kendi kendini aşar.

*Nietzsche ile Scheler, Tertullien'in okurlarına gökyüzünde, cennetlikler arasında duyulabilecek en büyük mutluluğun cehennemde yanan Roma imparatorlarını seyretmek olacağını söyler.

*Başkaldırma anlayışı kuramsal eşitliğin büyük gerçek eşitsizlikleri örttüğü topluluklarda gerçeklik kazanabilir ancak.

*İnsan, varolmak için başkaldırmak zorundadır.

*Acı çekme bireyseldir.

*Köle, durumu içinde kendisine verilen koşula karşı çıkar; doğaüstü başkaldıransa insan olarak kendisine verilen koşula.

*Doğaya başkaldırmak, kendi kendimize başkaldırmakla birdir. Başını duvarlara vurmaktır bu. O zaman tutarlı olan biricik başkaldırma intihardır.

*"Herşeye karşı güvenlik sağlanabilir; ama ölüm konusunda, yıkılmış bir kalenin insanları gibiyiz" (Epicure).

*"Yaşamımızı bekleyişten bekleyişe tüketiyor ve hepimiz acı içinde ölüyoruz" der Epicure.

*Hapishanelerin içinde düş sınırsızdır, gerçek hiçbirşeyi dizginlemez.

*Gücün yasasından başka birşey değildir bu dünyanın yasası; güç buyrultusu yürütür dünyayı.

*En taşkın başkaldırma, en tam özgürlük isteği, çoğunluğun tutsaklaştırılmasıyla sonuçlanır.

*"Şimdiden ölmüş durumdasınız bu yeryüzünde" (Dük Blangis).

*Arzunun sınırsız özgürlüğü, başkasının yoksanması, acımanın ortadan kaldırılması anlamına gelir.

*Gerçek olan yalnız doğaysa, doğa içinde yalnız arzu ye yoketme doğruysa, yokedilenler çoğaldıkça, insan egemenliğinin kendisi de kendi kana susamışlığına yetmeyecek, evrensel yokoluşa yönelmek gerekecektir.

*"Öldürme, vurduğumuz kişiyi ilk candan eder yalnız; ikincisini de koparabilmeliydik ondan…" (Sade).

*Romantiklerin gözde şiiri Yitirilmiş Cennet bu dramı simgeleştirir ama ölümün Şeytan'ın çocuğu olduğu oranda derin bir biçimde.

Ahmet Ümit

Bayan Arıza tarafından Şubat - 6 - 2011 zamanında yazılmıştır.

AHMET ÜMİT

Ahmet Ümit, (d. 1960 Gaziantep), Türk şair ve yazar.

Daha çok polisiye roman türünde eser veren bir yazardır.

 Hayatı Gaziantep'e 1960 yılında yedi çocuklu bir ailenin en küçük çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası kilim tüccarı, annesi terzi idi[1]. İlk öğreniminin ardından Gaziantep Atatürk Lisesi’ne devam etti. 14 yaşından itibaren sol görüşlü bir aktivist oldu.[2] Ülkücülerle aralarında çıkan bir kavgadan dolayı 24 arkadaşıyla birlikte Gaziantep dışına sürgün edildiği için liseyi Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde tamamladı[2].

1979’da Marmara Üniversitesi’nin Kamu Yönetimi bölümünde yükseköğrenimine başladı. Öğrencilik yıllarında tanışıp evlendiği Vildan Hanım ile evliliğinden Gül adında bir kızı oldu (1981)[3]. 1980 darbesinin ardından “profesyonel devrimci” olarak çalıştı[3]. 1982’de düzenlenen “Anayasaya Hayır” kampanyasına katıldı. Duvarlara afiş yapıştırırken yakalanan arkadaşları için öykü şeklinde yazdığı rapor, takma adı olan "K. Yalçın" imzası ile önce Atılım Dergisi’nde sonra Prag’da 40 dilde yayın yapan Barış ve Sosyalizm Sorunları Dergisi’nde yer aldı. Yazarlığa adımnı bu rapor/öykü ile attı.[4] 1983 yılında üniversite öğrenimini tamamladı.

Üyesi olduğu Türkiye Komünist Partisi (TKP) tarafından 1985’te Moskova’ya gönderildi. 1985-1986 yılları arasında Moskova Sosyal Bilimler Akademisi'nde eğitim gördü. TKP tarafından komünistlik eğitimi almak için Rusya’ya gönderilen altı gencin başından geçenleri anlattığı[5] "Kar Kokusu" (1989) adlı romanı, bu dönemde yaşandıklarından izler taşır. Moskova’da iken şiir yazmaya başladı. 1989’da aktif politikadan ayrıldı ve Sokağın Zulası adlı şiir kitabını yayımladı. Arkadaşı Ali Taygun[6] ile bir reklam ajansı çalıştırmaya başladı.

1990 yılında bir grup edebiyat tutkunuyla birlikte Yine Hişt adlı kültür-sanat dergisini çıkardı. Şiir, öykü ve yazılarını Adam Sanat, Yine Hişt, Öküz ve Cumhuriyet Kitap dergileri ile Yeni Yüzyıl gazetesinde yayımladı.

1992 yılında yayınlanan ilk öykü kitabı Çıplak Ayaklıydı Gece, aynı yıl Ferit Oğuz Bayır Düşün ve Sanat Ödülü'nü aldı. Bu kitap Ahmet Ümit'i yazın dünyamıza tanıtan ilk kitap olma özelliğini de taşır.

Arkadaşı tiyatro yönetmeni Ali Taygun’un teşvikiyle polisiye yazmaya ağırlık veren Ahmet Ümit, 1994 yılında ATV için çekilen "Çakalların İzinde" adlı polisiye dizinin öykülerinin ve senaryosunun yazılmasına katkıda bulundu. Ardından da 1995'te Ahmet Ümit, çeşitli gazete ve dergilerde Franz Kafka, Dostoyevski, Patricia Highsmith, Edgar Allan Poe ve polisiye roman yazarları üzerine inceleme ve tanıtım yazıları kaleme aldı.

"Bir Ses Böler Geceyi"(1994) adlı uzun hikâyesinin ardından "Masal Masal İçinde" (1995) yayımlandı. Annesinden dinlediği masalları düzenleyip yazdığı bu kitap çeşitli özel ilköğretim okulunda ve özel kolejlerde ders kitabı olarak okutuldu[7], Korece’ye çevrildi[8] Kitaplarının tümünde var olan gerilim duygusu "Sis ve Gece"(1996) adlı polisiye romanında kendisini tümüyle dışa vurdu. "Sis ve Gece" Türkiye'de yankı uyandırdı, tartışmalara yol açtı. Yunanistan'da yayımlanarak yabancı dile çevrilen ilk Türk polisiye yapıtı unvanını kazandı.

"Sis ve Gece"'yi "Kar Kokusu" (1998) adlı romanı, "Agatha’nın Anahtarı" (1999) adlı polisiye öykü kitabı takip etti. 2000den itibaren "Patasana"(2000), "Kukla" (2002), "Şeytan Ayrıntıda Gizlidir" (2002), "Beyoğlu Rapsodisi" (2003), "Aşk Köpekliktir" (2004), "Ninatta’nın Bileziği" (2006), "Kavim" (2006) adlı kitaplarını ardı ardına yayımladı. 2007’de "İnsan Ruhunun Haritası" adlı denemesi yayımlandı. 2008'da yayınlanan "Bab-ı Esrar"'da Şems-i Tebrizi cinayetini konu edindi. İstanbul hakkında çok detaylı bilgiler de içeren "İstanbul Hatırası" adlı polisiye romanı Haziran 2010'da okuyucularla buluştu. Yazarın "Başkomiser Nevzat, Çiçekçinin Ölümü" (2005) adlı bir de çizgi romanı vardır.

Öykülerinden yola çıkılarak Uğur Yücel tarafından Karanlıkta Koşanlar ve Cevdet Mercan tarafından Şeytan Ayrıntıda Gizlidir dizileri yapılmış, "Sis ve Gece" adlı romanı 2007 yılında Turgut Yasalar tarafından sinemaya uyarlanmıştır.

 Sözleri “ …Bir yazarın ulaşmaya çalıştığı şey başarı olmamalıdır. Mutluluk olmalıdır. Başarı dediğimiz şey aslında mutluluğumuzu oluşturan dallardan biridir. Ama bazen başarı için mutluluğumuzdan vazgeçtiğimiz olur.[7] ”   “ …Suç, tıpkı insan DNA'sı gibi bir çok bilgiyi içinde barındırmaktadır. İşlenen bir suçu inceleyerek çağı, toplumu ve insanı anlatabilirsiniz. Anlatının derinlik kazanması ise baska bilgilerin yanı sıra saglam bir felsefe bilgisini de gerekli kılmaktadır. Bu bilgi eksik oldugunda yapıtta sorunlar çıkması adeta kaçınılmaz hale gelir  ”    Eserleri Sokağın Zulası (1989) Çıplak Ayaklıydı Gece (1992) Bir Ses Böler Geceyi (1994) Masal Masal İçinde (1995) Sis ve Gece (1996) Agatha'nın Anahtarı (1999) Kar Kokusu (1998) Patasana (2000) Şeytan Ayrıntıda Gizlidir (2002) Kukla (2002) Beyoğlu Rapsodisi (2003) Aşk Köpekliktir (2004) Başkomser Nevzat, Çiçekçinin Ölümü (2005) Kavim (2006) Ninatta'nın Bileziği (2006) İnsan Ruhunun Haritası (2007) Olmayan Ülke (2008) Bab-ı Esrar (2008) İstanbul Hatırası (2010)

Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Ahmet_Umit

Nick Hornby

Bayan Arıza tarafından Şubat - 3 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Nick Hornby beni anlatıyor sanki…

Türkçe olarak yayınlanan tüm kitaplarını okuduğum Nick Hornby muhteşem bir yazar! Hayatımın filmlerinden biri olan High Fidelity sanki beni anlatıyor.

Irvine Welsh ile birlikte sevdiğim ikinci adalı yazar oldu kendisi. Müthiş bir dili var, eğlenceli, müzik dolu, heyecanlı, akıcı, biraz edepsiz ve çok komik.

Sel Yayıncılık tarafından en son yayınlanan kitabının adı da Juliet Çıplak. En kısa zamanda tüm kitaplarınızı okumanızı salık veriyorum.

Bu ansiklopedik bilgiler de Vikipedia'dan alınmıştır, yakından tanıyalım bu müthiş kalemi.

Nick Hornby (d. 17 Nisan 1957, Surrey, İngiltere), roman ve deneme yazarı.

Kendisi en çok Ölümüne Sadakat, 1 Erkek Hakkında ve futbol anılarını anlattığı Futbol Ateşi isimli kitaplarıyla tanınmaktadır. Kitaplarında spor, müzik ve karakterlerinin gayesiz hayatları ve takıntılı kişilikleri sık sık öne çıkmaktadır.

Kariyeri Hornby'nin ilk kitabı Fever Pitch (Futbol Ateşi) 1992 yılında yayınlanmıştır. Kitap, yazarın Arsenal F.C.'ye olan fanatik düşkünlüğünü anlatan otobiyografik bir hikâyedir. Bu kitapla Hornby, William Hill Yılın Spor Kitabı Ödülü'nü almıştır. Kitap 1997 yılında İngiltere'de filme alınmış ve 2005 yılında takımın Boston Red Sox beysbol takımıyla değiştirildiği bir Amerika versiyonu çekilmiştir. Bu ilk kitabından sonra, Hornby İngiltere Sunday Times, Time Out ve Times'ın Edebiyat Eki'ndeki makalelerinin yanı sıra The New Yorker için de müzik eleştirileri yazmaya başlamıştır. İkinci kitabı ve ilk romanı olan High Fidelity (Ölümüne Sadakat), 1995 yılında yayınlanmıştır. Nevrotik bir müzik koleksiyoncusu ve onun başarısız ilişkilerini anlatan roman, 2000 yılında başrollerinde John Cusack'in oynadığı bir filme uyarlanmıştır.

1998 yılında yayınlanan üçüncü romanı About a Boy (1 Erkek Hakkında), aslında iki "erkek" hakkındadır: Biri bekar bir annenin yetiştirdiği tuhaf fakat sevimli ergen genç Marcus, diğeri de Marcus'la olan arkadaşlığıyla kendi toyluğu ve bencilliğinin üstesinden gelen 30lu yaşlarını süren avare Will Freeman'dır. 2002 yapımı filmde Hugh Grant ve Nicholas Hoult rol almıştır. 1999 yılında Hornby, Amerika Sanat ve Edebiyat Akademisi'nin E. M. Forster Ödülü'nü almıştır.

How to Be Good (İyi de Nasıl?) adlı romanı 2001 yılında yayınlanmıştır. Romanın kadın kahramanı Katie Carr, günümüzün ahlak sistemini, evliliği ve ebeveynliği ele almaktadır. 2002 yılında kitap WH Smith Öykü Ödülü'nü almıştır. Speaking with the Angel (Melekle Sohbet) adlı bir sonraki kitabından aldığı paranın bir kısmını otistik çocuklar için kurulan TreeHouse isimli vakfa baışlamıştır. 12 arkadaşının yazdığı kısa hikâyeleri içeren kitabın editörlüğünü Hornby yapmıştır. Hornby, 2003 yılında pop şarkılarını ve ona hissettirdiklerini anlattığı denemeleri içeren 31 Songs (31 Şarkı) adlı bir kitap yayınlamıştır. Hornby aynı yıl yazar meslektaşları tarafından London Edebiyat Ödülü'yle onurlandırılmıştır.

Hornby aynı zamanda popüler kültürden bahseden denemeler de yazmış ve özellikle pop müzik ve karışık kaset severlerinin dikkatini çekmiştir. The Believer isimli aylık dergi için yazdığı Stuff I've Been Reading (Okuduğum Şeyler) isimli köşeden bazı yazılar 2004 yılında Polysyllabic Spree (Hece Cümbüşü) ve 2007 yılında Housekeeping vs. The Dirt kitaplarında derlenmiştir.

A Long Way Down (Düşerken) isimli romanı 2005 yılında yayınlanmıştır. Kitap, Whitbread Roman Ödülü'ne aday gösterilmiştir.

Hornby'nin Slam! (Çat!) isimli en son romanı 2007 yılında yayınlanmıştır ve Hornby'nin gençler için yazdığı ilk kitaptır. Kitap, 15 yaşındaki kaykaycı Sam'in hayatının, kız arkadaşının hamile kalmasıyla değişmesini anlatmaktadır.

Sinema Hornby'nin bazı kitapları beyazperdeye uyarlanmıştır. Hornby, Fever Pitch'in Colin Firth'ün başrolünde oynadığı 1997 yapımı uyarlamasının senaryosunu yazmıştır. Arkasından 2000 yılında John Cusack'in başrolünde oynadığı High Fidelity (Sensiz Olmaz) gelmiştir; bu filmde hikâyenin geçtiği mekanlar Londra'dan Chicago'ya taşınmıştır. Filmin başarısından sonra 2002 yılında About a Boy (Bir Erkek Hakkında) da filme aktarılmıştır. Jimmy Fallon'ın başrolünde bir Boston Red Sox hayranını oynadığı ve sevgilisi Drew Barrymore'la barışmaya çalıştığı Amerikanlaştırılmış bir Fever Pitch uyarlaması 2005 yılında yapılmıştır. A Long Way Down (Düşerken) isimli kitabının da filme çekileceğine kesin gözüyle bakılmaktadır; Johnny Depp filmin haklarını daha kitap yayınlanmadan almıştır.

Müzik Hornby'nin hayatında ve eserlerinde geniş yer bulan müziğin önemi, yazarın Dave ve Serge Bielanko tarafından kurulan Marah isimli rock grubu ile yaptığı uzun soluklu ve başarılı çalışmalardan da görülebilir. Hatta Hornby grupla birlikte Amerika ve Avrupa turnesine çıkmış, sahneye çıkıp şahsi müzik geçmişinde onun için önemli anları ve yorumcuları anlattığı denemeleri okumuştur. Yazarın Bob Marley, Rory Gallagher ve The Clash gibi sanatçılar hakkında yazdığı denemelerin ardından grup bu sanatçıların bir şarkısıyla konsere devam eder.

Hornby, ve ufak ama yadsınamayacak hayran kitlesi arasında Stephen King ve Bruce Sprinsteen gibi isimleri barındıran Marah bu projeyi uzun süre yürütmüş ve sonunda tüm denemeleri ve şarkıları içeren bir gösteri hazırlamıştır. Hornby'nin okuduğu son deneme Marah hakkındadır ve bu denemeden itibaren grup kendi şarkılarıyla devam eder.

A Long Way Down (Düşerken) karakterlerinden JJ, kariyeri yolunda gitmediği için Londra'da pizza servisi yapmakta ve 1999'un son gününde intihar etmeyi planlamaktadır. Karakterin Serge Bielanko'nun Londra deneyimleri esas alınarak yazıldığı düşünülmektedir.

Sıradan Delilik Öyküleri

Bayan Arıza tarafından Kasım - 5 - 2010 zamanında yazılmıştır.

SIRADAN DELİLİK ÖYKÜLERİ STORIE DI ORDINARIA FOLLIA

Marco Ferreri

Oyuncular: Ben Gazzara, Ornella Muti, Susan Tyrrell İtalya-Fransa, 1981 İngilizce; Türkçe altyazılı 35 mm. / Renkli / 107’

1981 San Sebastian FİPRESCİ Ödülü 1982 İtalya David di Donatello Ödülleri: En İyi Yönetmen; En İyi Senaryo; En İyi Görüntü; En İyi Kurgu 1982 İtalyan Ulusal Sinema Gazetecileri Sendikası: En İyi Yönetmen; En İyi Görüntü

Tutku mu, saplantı mı… şiir mi, pornografi mi? Yergi ustası Marco Ferreri, Los Angeles’ın en kötü şöhretli ozanı Charles Bukowski’nin hayatını ve aynı adlı yapıtını serbestçe temel almış filmi SIRADAN DELİLİK ÖYKÜLERİ’NDE cüretkârca hedonist bir âleme dalıyor… Hayat bezgini “beat” şair Charles Serking, Los Angeles’ın yeraltı dünyasında avare dolaşan, kendini cinsellik, içki ve şiir için doymaz bir iştaha kaptırmış, ıstırap içinde, kayıp bir ruhtur. Kendini en fazla, “gerçek insanlar” diye adlandırdığı kişilerle birlikte yaşarken rahat hisseder; deliler, terk edilmişler, yoksul düşmüşler, yenikler ve lanetlenmişlerdir bunlar. Ozan, bir dizi sarhoş sefahat alemiyle yoluna devam ederken, ayaktakımından yumuşak başlı kadınlarla cinsel aşırılığın çeşitli biçimlerini de dener. Serking, ona karşı duygularını her ifade edişinde kendine fiziksel zarar veren, intihara meyilli çarpıcı fahişe Cass’a umutsuzca âşık olur. Fırtınalı ilişkilerinin merkezinde yalnızlıkları, topluma uyamayışları, ölüm ve tehlikeyle flört eden pervasız yaşam biçimleri yatmaktadır. Kısa ilişkileri fazlaca duygusal bir hal alınca, Serking sokakların güvencesine sığınır – bir gece barınağında kıyamet kopararak, bir yersiz yurtsuzlar güruhuyla şişeyi elden ele geçirir…

Hamiş: Bilgi, İstanbul Festivali'nin sitesinden alınmıştır.