Edebi Şahsiyetler’ kategorisi için Arşiv

Tezer Özlü “Yeryüzüne Dayanabilmek İçin”

Bayan Arıza tarafından Ocak - 24 - 2014 zamanında yazılmıştır.

Neden yazılır? Dünya acılı olduğu için yazılır. Duygular taştığı için yazılır. İnsanın kendi zavallılığından sıyrılması çok güç bir işlemdir. Ama insan bir kez bu zavallılıktan sıyrılmayagörsün, o zaman yaşamı kendi egemenliği altına alabilir. İşte böylesi bir egemenliği bir iki kişiye daha anlatmak için yazı yazılır. (Ya da kendi kendine kanıtlamak için). Çünkü, insanın kişisel özgürlüğü, kendi dünyasına egemen olmasıyla başlar.

Tezer Özlü’nün yurtdışındayken Türkiye’deki dergilere yazdığı, dünya edebiyatıyla, sinema ve tiyatroyla kurduğu ilişkiyi kendi edebiyatı içinden yorumladığı yazılardan oluşan Yeryüzüne Dayanabilmek İçin, yazarın iç dünyasını takip eden tutkun okurlar için yeni bir ışık sağlıyor. Çocukluğun Soğuk Geceleri ve Yaşamın Ucuna Yolculuk’un yazarından yine yaşamla ve ölümle hesaplaşan yazılar…

Kaynak: Pandora Kitabevi

1994 yılında yağmurlu bir günde tanıştığım Buk’u Ocak 2007’de bir sitede şöyle anlatmışım….

Bayan Arıza tarafından Aralık - 1 - 2013 zamanında yazılmıştır.

“Bir hafta kalıp içtim, kiranın bitmesini bekleyerek, sonra da Village’in dışında bir oda tuttum. Derli toplu büyükçe bir odaydı ve çok ucuzdu, nedenini anlayamamıştım. Köşede bir bar buldum, bütün gün oturup bira içtim. Param hızla tükeniyordu, ama her zamanki gibi nefret ediyordum iş aramaktan. Sarhoş ve aç geçirdiğim her dakikanın benim için özel bir anlamı vardı. O gece iki şişe porto şarabı alıp odama çıktım. Soyundum, bir bardak bulup ilk şarabı koydum ve karanlıkta yatağa uzandım. İşte o zaman anladım odanın neden bu kadar ucuz olduğunu. “L” treni pencerenin önünden geçiyordu. Durak pencerenin önündeydi. Tam önümde. Odanın tamamı trenin ışığı ile aydınlanıyordu. Ve bir tren dolusu yüz geçiyordu önümden. Korkunç yüzler: fahişeler, orangutanlar, deyyuslar, kaçıklar, katiller, efendilerim. Sonra tren yavaşça hareket ediyordu ve oda bir kez daha karanlığa gömülüyordu bir sonraki tren dolusu yüzlere kadar ki her seferinde beklediğimden çabuk geliyordu. İki şişe şarap almakla ne iyi etmiştim.”

Dünyanın en samimi adamı “CHARLES BUKOWSKI”

Charles Bukowski, 1920 yılında Almanya’nın Andernach kentinde doğdu. İki yaşındayken Los Angeles’a taşındılar ve hayatının büyük bir kısmı Los Angeles’ta geçti. Pek parlak bir çocukluk geçirmeyen Bukowski babasından çok çekti. O’nun belki de edebiyata bu kadar sağlam tutunmasının en önemli nedeni babasıydı. Birçok eserinde özellikle de “Ekmek Arası” nda babasının O’na yaptıklarından sıkça bahsetmiştir.

Babam yanında bir parça karbon kâğıdı, bir çakı ve bir kırbaç taşırdı ve geceleri kafasını korumak için battaniyeyle örterdi ta ki bir sabah Los Angeles’ta kar yağana kadar; yağdığını gördüm, ve babamın hiçbir şeyi kontrol edemediğini anladım, ve sonra biraz daha büyüyüp ilk yük vagonuyla kaçtığımda, orada kirecin içinde oturdum, hiçbir şeye sahip olmamanın sönmüş kirecinde, çöle gidiyordum ilk defa şarkı söyledim.

Los Angeles Lisesi’ni bitirdikten sonra Los Angeles Şehir Üniversitesi’nde gazetecilik, sanat ve edebiyatla ilgili dersler okudu. Asıl adı Heinrich Karl Bukowski’dir. Eserlerinde genellikle “Henry Chinaski” ismini kullanmıştır. Kimi zaman da “Hank” i tercih etmiştir.

“Aftermath of a Lenghty Rejection Slip” isimli ilk öyküsü yirmi dört yaşındayken yayınlanmış olan Bukowski otuzlu yaşlarının ortalarından sonra şiir yazmaya başlamıştır. İlk öyküsünün yayımlanmasından iki sene sonra yine başka bir kısa öyküsü “20 Tanks From Kasseldown” yayımlandı. Yazdıkları kabul görmeyince uzun süre yazmadı ve değişik işlerde çalışarak, çoğunlukla da bolca içerek, at yarışı oynayarak ve aylaklık yaparak zamanını geçirdi. Ucuz otel odalarında geçirdiği zamanları kitaplarında sıkça dile getirmiştir.

“Amerika’nın her bir yanındaki sabahın üçü sarhoşları nihayet pes etmiş olarak duvarları seyrediyorlardı. Acı çekmek için ayyaş olmak, bir kadın tarafından sıfırlanmak gerekmiyordu, ama acı çekip ayyaş olunabilirdi. Bir süre, gençlikte özellikle, talihin senden yana olduğunu sanabilirdin, bazen senden yanadır da gerçekten. Ama senin farkında bile olmadığın ve senin aleyhine işleyen birtakım ortalama hesaplar ve kanunlar vardır, her şeyin yolunda gittiğini sandığın zamanlarda bile.

Bir gece, sıcak bir salı gecesi o ayyaş sen oluverirsin, sensin o ucuz pansiyon odasında olan ve daha önce o odalarda olmuş olmanın da bir yararı olmaz, daha da kötüdür hatta. Çünkü bir daha bu duruma düşmemeye karar vermişliğin vardır. Bir sigara daha yakmaktan, bir içki daha içmekten, o sıvası dökük duvarlarda bir çift göz, bir çift dudak aramaktan başka bir şey de gelmez elden.”

diye bahseder “Sıcak Su Müziği” isimli kitabında.

1950’lerde A.B.D. Posta İdaresi’nde çalıştı. Burada yaşadıklarını daha sonra “Postane” isimli kitabında anlattı.

“Çocukların kimileri Afrika güneş kaskları ve gözlükleri giyiyorlardı; ama ben, hep aynıydım, yağmur ya da güneş, yırtık pırtık giysiler, çivileri ayaklarıma batan eski ayakkabılar. Mukavva parçaları koyuyordum ayakkabılarımın tabanlarına. Bir süre için iş görüyorlardı, ama çok geçmeden çiviler topuklarıma batmaya başlıyorlardı yine. Viski ve bira, terliyordum koltuk altlarımdan ve sırtımda bir torbayla dolanıyordum çarmıh misali; torbadan dergiler çıkarıyor, binlerce mektup dağıtıyordum güneşin altında kavrulup sendeleyerek.”

1955’te ölümden döndü, alkol yüzünden hastanelik oldu. Bu durum O’nda adeta bir şok etkisi yarattı ve hastaneden çıktıktan sonra kendine bir daktilo satın alarak kaldığı yerden yazmaya devam etti.

Gençlik yıllarında “Jane” isimli bir kadına aşık oldu. Jane kendisinden yaşça büyüktü; alkolikti ve bir hayat kadınıydı. Jane’le olan beraberliği maalesef Jane’in ölümüyle sona erdi. Bukowski uzunca bir süre kendine gelemedi. Daha sonra hayatına giren kadınların hiçbirini Jane kadar çok sevmediğini dile getirdi eserlerinde.

“Günler, Tepelerden Aşağı Koşan Vahşi Atlar Misali” -Bukowski’yi keşfetmeme vesile olan kitaptır aynı zamanda-  “Jane İçin” isimli şiirinde Jane’i şöyle anlatmıştır:

Jane için çimen altında geçen 225 günden sonra benden daha çok şey biliyor olmalısın. kanını emip bitireli epey oldu, artık bir sepette kuru bir çubuksun. bu işler böyle mi oluyor? bu odada aşk saatlerinin hala gölgeleri var. bırakıp gittiğinde aşağı yukarı her şeyi alıp gittin. geceleri beni ben olmaya koymayan kaplanların önünde diz çöküyorum. senin sen olman asla bir daha olmayacak. kaplanlar beni buldular ama artık umurumda bile değil.

1957 senesinde Barbara Fry isimli bir kadınla evlendi ve evlendikten sonra O’nun yanına taşındı fakat 2 sene sonra boşandılar. 1965 senesinde başka bir kadından “Marina” isimli bir kızı oldu.

1969’da hayatı boyunca beklediği fırsatı yakaladı. Ölene dek yanında olan, Bukowski’yi çok seven Black Sparrow’un sahibi John Martin’le tanıştı. John Martin, hayatı boyunca Bukowski’ye 100 dolarlık maaş teklifi yaptı. Charles Bukowski teklifi kabul etti ve yazmaya devam etti. John Martin’e olan minnetini birçok kez dile getirmiştir.

John Martin’le çalışmaya başladıktan sonra ünü daha da arttı. Şiirleri ünlü edebiyat dergilerinde basılmaya, kitapları yok satmaya başladı. İnsanlar O’nu 45 yaşından sonra keşfettiler sanki. O ise bunu hep reddetti ve mütevazi hayatına devam etti. Bu konuyla ilgili olarak “Güneş İşte Buradayım” isimli kitabında şöyle der:

“Ben bir Charles Bukowski modası olduğunun farkında değilim. Yalnız yaşayan biriyim, kalabalıktan hoşlanmam; bu tür tuzaklara düşmeyecek kadar yaşlı, kuşkucu ve çakalım. Bu iki haftada yaptığım üçüncü söyleşi, ama ben buna modadan ziyade matematiksel bir tuhaflık olarak bakıyorum. Umarım hiçbir zaman moda olmam. Moda olmak lanetlenmek demektir. Bende ya da yaptığım işte bir tuhaflık var demektir. Sanıyorum 46 yaşında, 11 yıl boyunca sessizce çalıştıktan sonra böyle bir şeyden endişe etmeme gerek yok. Tanrılar benimledir umarım. Benimle olduklarını düşünüyorum.”

Birçok insan Bukowski’nin eserleri hakkında atıp tutar, kitaplarının birbirine benzediğini, kahramanlarının toplumdan çok uzak olduğunu; kadınlar, alkol, melankoli ve at yarışlarından başka bir şey yazamadığını söyler. Durum elbette bu kadar yüzeysel değildir.

Öğleden sonra 2 birası hiçbir şeyin önemi yok bir yatakta debelenmekten başka ucuz hayaller ve bir birayla yapraklar ölürken ve atlar ölürken ve ev sahibeleri koridorlarda dikmiş gözlerini bakarken; canlıdır müziği çekilmiş perdelerin, sinek sürüleri ve patlamalar sonsuzunda son insan’ın mağarası; hiçbir şeyin önemi yok sızdıran lavabodan başka, boş şişeden, keyiften, kıstırılmış bıçaklanmış ve traş edilmiş gençlikten başka, kendisine sözcükler öğretilip ölsün diye arkası yastıkla desteklenmiş gençlikten başka.

Bukowski, dünya üzerindeki en samimi adamlardan biridir. Bukowski neyse O’dur. Bukowski derindir. Bir şeyleri anlatabilmek için süslü cümlelere ihtiyaç duymaz. Çünkü O hiç kimsenin olamayacağı kadar sade bir adamdır. Bukowski “Loser”dır, Bukowski “Winner”dır. Yazılarında neşeyle hüznü aynı anda barındırır. Size hayatın karanlık yüzünü gösterirken yüzünüze sağlam bir gülümseme yapıştırmayı da ihmal etmez.

Bukowski sizi kandırmaz, oyun oynamaz, birilerine yaranmak için kimsenin kıçını öpmez. Gerçeğin ta kendisidir. Cümleleri keskindir aynen ölüm gibi. Her okuduğum kitaptan sonra suratımda aptal iğreti bir gülümseme ile “bir tek ben değilmişim” derim.

“Ölüler Böyle Sever” de kendini şöyle anlatmıştır:

“Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinekkaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam.”

Uzun süre birçok kadınla beraber olduktan sonra 1976 senesinde Linda Lee ile tanıştı ve 1985’te de evlendiler.

Son romanı “Pulp” ı bitirdikten sonra 9 Mart 1994’te öldü.

Eserlerinin çoğu yabancı dillere çevrilmiş olan Bukowski’nin kitapları hâlâ dünyanın her köşesinde yayımlanmaktadır.

Bazıları bazıları hiç delirmez. ben, bazen koltuğun arkasında 3-4 gün boyunca yattığım olur. orada bulurlar beni. Melaike’ymiş derler, sonra gırtlağımdan aşağı şarap döküp göğsümü ovarlar yağ serperler üzerime.

sonra kükreyerek kalkarım, atıp tutar, köpürürüm- onlara ve evrene küfreder bahçeye kadar kovalarım. sonra kendimi çok iyi hisseder, tost ve yumurtanın başına otururum, bir şarkı mırıldanıp, aniden pembe besili bir balina gibi sevimli olurum.

bazıları hiç delirmezler. ne korkunç hayat sürüyorlardır allah bilir.

Türkçe’ye Çevrilen Eserleri (ki daha sonradan yenileri de eklendi, Avi Pardo sağolsun):

Kendimizde Açtığımız Yaralar Kimse Bilmez Ne Çektiğimi Kadınlar Dünyevi Şiirlerin Son Gecesi Gece Çılgın Ayak Sesleriyle Yırtıldı Güneşe Uzan Ekmek Arası Pis Moruğun Notları Postane Bana Aşkını Getir Sevimli Bir Aşk Hikâyesi Hollywood Sıcak Su Müziği Sıradan Delilik Öyküleri Kasabanın En Güzel Kızı Pansiyon Manzumeleri Ölüler Böyle Sever Kaptan Yemeğe Çıktı Ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi Factotum Büyük Zen Düğünü Shakespeare Bunu Asla Yapmazdı Suda Yan Ateşte Boğul Pulp Güneş, İşte Buradayım En Kısa Andır Mucize Günler Vahşi Tepelerden Aşağı Koşan Vahşi Atlar Misali Sarhoş Çal Piyanoyu Vurmalı Çalgı Gibi Parmakları… Bir Tek Ben Miyim Böyle Yaşayan? Ateşin İçinden Ne Denli İyi Yürüdüğündür Mesele

Bayan Arıza (Ocak’07)

Ahmet Ümit “Beyoğlu’nun En Güzel Abisi”

Bayan Arıza tarafından Kasım - 18 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Ne zamandır kendi siteme yazamadığımı fark ettim. Çünkü iş, hayat ve İstanbul koşturmacalarından uykuya bile zor zaman bulabiliyor insan. En son Anathema konser kritiği yazmışım. Onun dışında hoşuma giden müzik haberlerini paylaşıyorum fark ettiğiniz üzere. Bu anlamda en sevdiğim radyo ve site olan Radyo Eksen’e teşekkür ederim. Ben de güncel haberleri oradan takip ettiğimden bilmenizi düşündüğüm bir şey görürsem hemen paylaşıyorum. Etkinlik hatırlatmalarım zaten hep güncel biliyorsunuz.

Polisiye merak sevdam daha önce de anlatmıştım “Kızıl Nehirler” filmini izledikten sonra başladı. Önce Jean-Christophe Grangé’a ve tüm kitaplarına ulaştım. Derken Ahmet Ümit’le tanıştım. Sonrasında korku edebiyatına geçtim. Çok önyargılı baktığım bir alandı ama bu konuda ne kadar yanıldığımı gördüm. Şu an kütüphanemin neredeyse yarısı gerilim, polisiye ve korku edebiyatına ait -İthaki Yayınları’nın çoğunlukta olduğu- kitaplarla dolu. Derken Ahmet Ümit’in tüm kitaplarını okumuş bir insan olarak son kitabı olan “Beyoğlu’nun En Güzel Abisi” ni de aldım tabii. Toplam 418 sayfalık kitap yine komiser Nevzat ve tayfası üzerine devam ediyor. Kitaba tam gaz başladım, başlamışken de size tavsiye etmek istedim.

Bu da arka kapak sevgili arkadaşlar:

 

“Aşk, yaşamı; cinayet, ölümü sıradanlıktan kurtarır.”

Yılbaşı gecesi işlenen bir cinayet…

Tarlabaşı’nın arka sokaklarında bulunan bir erkek cesedi. Öldürülmüş erkeklerin en yakışıklısı, belki de en kötüsü. Karanlık sırların ortaya çıkardığı utanç verici bir gerçek. Gururlarının kurbanı olmuş erkekler, onların hayatlarını yaşamak zorunda olan kadınlar. Bu cinayetler yatağında, bu kötülükler bahçesinde, bu insan eti satılan can pazarında masumiyetini korumaya çalışan bir adam. Bir zamanlar İstanbul’un en gözde yeri olan Beyoğlu’nun hazin hikâyesi. Karanlık…

Soğuk havayla iyice ağırlaşan bir karanlık. Uzaklardan şarkılar geliyor kulağına, neşeli kadın çığlıkları, ayarını yitirmiş sarhoş naraları, biri küfrediyor belki ana avrat, belki ağlıyor biri hıçkıra hıçkıra, belki biri sessizce ölüyor bu gürültünün, bu hengâmenin ortasında. Umurunda değil. Hepsinden sıyrılmış, sadece öfke…

Nereye gittiğini bilmeden yürüyor, nefret tarafından kuşatılmış olarak. Kıskançlık denen o canavar, çelikten pençesine almış yüreğini, habire sıkıyor. “Kadınlar,” diyor bir ses zihninin derinliklerinden…

“Kadınlar, onlarla oynayamazsın… Oynadığını zannedersin ama bir de bakmışsın, asıl oyuncak sen olmuşsun.” Hayatına giren kadınların yüzleri beliriyor sokağın zemininde. Birer birer düşüyor görüntüleri ayaklarının dibine. Hepsinin boynu bükük, hepsinin gözlerinde keder. Hepsi üzgün… Aldırmıyor, bir su birikintisiymiş gibi basıp geçiyor üzerlerinden ama yeniden düşüyor görüntüler zemine. “Kadınlar,” diyor o ses yine, “Kadınlardan asla kurtulamazsın, hayaletleri hayatın boyunca seni takip eder.”

James Bowen “Sokak Kedisi Bob”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 21 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Kardeşim geçen hafta elinde bir kitapla bana geldi, yüzünde heyecanlı bir ifadeyle “abla bunu mutlaka okumalısın” dedi. Elinde tuttuğu kitabın adı “Sokak Kedisi Bob” ve yazarı da İngiliz James Bowen’dı. Kitabın kapağında da tatlı mı tatlı bir sarman duruyordu. Bir kedi annesi ve hayvansever olarak kitabın kapağı bile haddinden fazla heyecanlandırdı beni.

Çok satan kitaplara hep önyargıyla yaklaşmışımdır. Hatta hayvansever bir tip olsam da ve evimde dünya tatlısı bir sarmanla yaşıyor olsam da kitabın çok satıyor olması beni rahatsız eder. Özetle, çok satan kitaplara karşı bir duvarım vardır ve bazen alışmam biraz zaman alır. Ben daha çok yeraltı camiasını severim. Ancak bir kitabın çok satması, deyim yerindeyse piyasa olması o kitabın kötü olduğu anlamına gelmez. Buradaki tutumumun yanlış olduğunu ben de biliyorum, okuyup karar vermek lâzım her daim. Uzun lafın kısası, kitaba başladım. Elbette bir kedinin, insanın hayatını nasıl değiştirebileceğini biliyordum. Çünkü Nimrod’la yaşamaya başladıktan sonra benim de hayatım değişti. Bu kitapta James’i daha iyi anladım. Çoğu sayfasında da gözyaşlarıma hâkim olamadım.

Kitabımız, Sokak kedisi Bob’un ve James’in tesadüfen yollarının kesişmesi sonucunda başlayan ve devam eden müthiş dostluğu anlatıyor bize.

Her şeyden önce kedileri çok seven, evinde kediyle yaşayan birinin daha da çok sevip bağlanacağı ama herkesin kesinlikle çok seveceği, akıcı bir dille yazılmış harika bir eser. Gerçek bir hikâye, sıcacık, adeta sarıp sarmalıyor sizi. Bir insan ve bir kedi arasında doğan o sevginin, dostluğun gücü inanılmaz güzel bir şekilde ifade edilmiş yazarımız tarafından.

Kitabın yazarı sokaklarda yaşayan bir genç. Grunge kuşağından, Kurt cobain’i çok seven, gitarıyla çalıp-söylediği şarkılarla bir şekilde hayatta kalmaya çalışan eski bir bağımlı. Bob ve James birbirlerini bir şekilde buluyor ve özellikle de James’in hayatı Bob’un gelişinden sonra değişmeye başlıyor. James’in kendine yemek alacak kadar bile parası yok ama Bob için birçok zorluğa katlanıyor, umut aşılıyor Bob O’na. Aslında adeta birbirleri için yaratılmış gibiler. Ayrıca hikâyenin gerçek oluşu da sizi büyülüyor.

Eminim birçok insan bir sokak kedisinin bir insanın hayatını bu denli değiştirebileceğini kitabı okumadan önce asla tahmin edemezdi. Mutlaka okumanız gereken müthiş keyifli bir kitap. Hayvanları sevmeyen bir insanın tüm önyargısını da silip sürecektir eminim.

İnternette James’in şarkıları ve Bob’un fotoğrafları bolca var. Kitap 22 dile çevrilmiş ve imza gününe de tabii ki birlikte katılmışlar. Hemen bir link paylaşayım: http://www.ntvmsnbc.com/id/25421848/

Kitabın arka kapağında ise şunlar yazıyor:

Sokaklarda yaşayan James Bowen yaralı bir sarman bulduğunda hayatının ne denli değişeceğini bilmiyordu. Kıt kanaat geçiniyordu ve son ihtiyacı olan şey bir kediydi.

Oysa tanıştıktan sonra ayrılmaz bir ikili oldular ve birbirlerinin yaralarını sardılar.

Sokak Kedisi Bob herkesin yüreğine işleyecek, umut dolu ve sıcacık, gerçek bir hikâye…

“Yaralı bir sarmanın sokaklarda yaşayan bir adamın hayatını nasıl değiştirdiğine dair sıcak ve etkileyici bir hikâye…

Yayımlandığı andan itibaren çok satanlar listesine giren bu kitap, hayat dolu bir dostluk hikâyesi olmasının yanı sıra sokaklardaki hayatın ne denli adaletsiz olduğunu da gözler önüne seriyor.” The Guardian

“Yürekleri ısıtan bir umut mesajı…” Daily Mail

“James ve Bobun ilk imza gününde hayranları metrelerce kuyruk oluşturdu. Uslu kedi Bob, sadece iki saatte tam 180 kitap imzaladı.” Bookseller

Charles Bukowski “Bana Aşkını Getir”

Bayan Arıza tarafından Mart - 24 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Mahvolmuş hayatlar olağandır bilgeler içinde ahmaklar içinde ancak o mahvolmuş hayat bizimki olduğunda , işte o zaman farkına varırız intiharların, ayyaşların, hapishane kuşlarının, uyuşturucu müptelaları ve benzerlerinin varoluşun menekşeler kadar, gökkuşağı kasırga ve tamtakır mutfak dolabı kadar olağan bir parçası olduklarının.

(Bana Aşkını Getir, Charles Bukowski, 200 Sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

Bukowski: Şair, yazar… ve çizer

Bayan Arıza tarafından Mart - 7 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Geçtiğimiz ay düzenlenen 46’ncı California Uluslararası Antika Fuarı’nda ünlü yazar ve şair Charles Bukowski’nin 19 çizimi ortaya çıktı.

window.___gcfg = { lang: 'tr' };

(function () { var po = document.createElement('script'); po.type = 'text/javascript'; po.async = true; po.src = 'https://apis.google.com/js/plusone.js'; var s = document.getElementsByTagName('script')[0]; s.parentNode.insertBefore(po, s); })(); Amerikalı ünlü yazar ve şair Charles Bukowski’nin aynı zamanda yetenekli bir çizer olduğunu biliyor muydunuz? Booktryst.com’da Stephen J. Gertz imzasıyla yayımlanan bir habere göre, şairin 46’ncı California Uluslararası Antika Fuarı’nda ortaya çıkan 19 eskizinden 16’sı ilk olarak Bukowski’nin Los Angeles Free Press’teki (diğer adıyla “The Freep”) “Pasaklı Bir Yaşlı Adamdan Notlar” adlı köşesinde, diğerleri ise şiir dergisi Sunset Palms Hotel’ın dördüncü sayısında yayımlanmış.

Gertz çizimlerin nasıl ortaya çıktığını şöyle anlatıyor: “Los Angeleslı şair ve yayıncı Michael C. Ford, kişisel koleksiyonunda bulunan bu çizimleri 1974’lerin sonunda Freep’teki işinden ayrılırken masasını toparladığı sırada bulmuş. Çizimleri kendisine vermek üzere gösterdiğinde, Bukowski’den ‘Ha, sende kalsın onlar be çocuk. Bir gün bir şeyler edebilir,’ cevabını almış. Ford, tavsiyeye uyup çizimleri kişisel dosyalarının arasına atmış ve bugüne kadar da oradan bir kez, birkaç yıl önce Long Beach, California’da bugün kapanmış olan bir galeride düzenlenen kısa süreli bir sergi için çıkarmış.”

Gertz, Bukowski’nin köşesinin “şairin edebi ünü ve ağır yaşayan, ağır içen bir Los Angeles karakteri olarak yerel namının yayılmasında muhtemelen tek başına en büyük katkıyı yapan faktör” olduğunu yazıyor. 

Bukowski’nin köşesi ve çizimleri arasındaki ilişkiyi şöyle anlatıyor Gertz: “John Bryan’ın ünlü yeraltı gazetesi Open City’de başlayan ve Los Angeles’ta 1967-1969 arasında yayımlanan ‘Notlar’, Bryan’ın gazetesi kapandıktan sonra Freep’te devam etti ve ülkenin diğer bölgelerindeki yeraltı ve karşı kültür yayınları (New Orleans’taki NOLA Express gibi) tarafından da kullanıldı. Bukowski’nin düzensiz olarak düzyazı ve şiir arasında gidip gelen katkılarına sık sık kaba fakat vurucu ve nükteli eskizleri eşlik ediyordu; Bukowski 1975 yılı sonlarında birkaç kez ortaya çıkan ‘Clarence Hiram Sweetmeat’ serüvenleriyle olduğu gibi çizgi bant dünyasına da adım atmıştı.” (Poetryfoundation.org)

Kaynak: Radikal

Sylvia Plath’in son günleri

Bayan Arıza tarafından Şubat - 15 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Şiirleri, yaşamı ve ölümüyle 50 yıldır konuşulan Plath’ın son günlerini, arkadaşı yazar Jillian Becker, BBC Dünya Servisi’nin Witness (Tanık) programında anlattı.

1963 yılının dondurucu bir Şubat öğleden sonrası Sylvia, çocukları Frieda ve Nick ile Islington’daki evimin kapısını çaldı. Önceden arayıp “Gelebilir miyim?” diye sormuştu, o yüzden bekliyordum. Gelir gelmez uzanmak istediğini söyledi. Şaşırmamıştım. Kötü hissediyordu, kendisini tanıdığım son beş ay boyunca olduğundan da kötü.

1962 Eylülü’nde tanıştığımızda Ted Hughes ile evliliği henüz bitmişti. Yeteneğine imrendiğim, hayran olduğum bir şairdi. Hâline üzülüyordum. Buluşmalarımız neşeli geçmese de onunla vakit geçirmekten hoşlanıyordum.

Kitabı Colossus’u imzalayıp hediye etti bana. Onu yukarıya, en büyük oğlumun odasına çıkardım. Çocukları, bir yaşındaki küçük kızım Madeleine ile oynamak üzere içeri odaya götürdüm. Sylvia’nın kızı Frieda üç yaşına geliyordu, oğlu Nick ise hemen hemen kızımla yaşıttı.

Bir iki saat uyuduktan sonra aşağıya indi. Eve gitmek istemediğini söyledi. Kalmalarında bir sorun yoktu. Daha büyük yaştaki kızlarım Claire ve Lucy hafta sonunda evde olmayacaktı. Sylvia ve çocuklara verecek iki boş odam vardı.

Bana Fitzroy Caddesi’ndeki evinin anahtarlarını verdi ve evden bir iki şey getirmemi istedi: Diş fırçası, gecelik, ilaçları, bir elbisesi ve okumakta olduğu bir iki kitabını…

Geri geldiğim zaman Madeleine ile birlikte Frieda ve Nick’i de banyoya soktum, sonra yemek yedirdim. Çocukları yatırdıktan sonra kendim ve Sylvia ile gripten yatan eşim Gerry için akşam yemeği hazırladım.

Tavuk suyuna çorba Gerry’ye iyi gelecekti, Sylvia da “Olur” dedi. Çorbadan sonra Soho’daki meşhur kasaptan aldığım biftekleri kızarttım, yanına da patates püresi ve salata yapmıştım. Sylvia iştahla yedi ve çok beğendiğini söyledi.

Sabah akşam hap kullanıyordu Ne konuştuk hiç hatırlamıyorum ama Sylvia’nın sorunlarından bahsetmedik. En azından sofradayken. Fakat sonra beni yanına çağırdı ve haplarını gösterdi. Kimi uyumasını sağlıyordu, kimi de sabahları kendine gelmesini. Uyku haplarını akşam 10 civarında yuttu ama bir saat daha tanımadığım insanlar hakkında sanki ortak arkadaşlarımızlarmış gibi konuştu durdu. Ancak bir süre sonra çok daha enerjik ve duygusal bir ruh hâline geçti ve ayrıldığı eşi Ted ve onun, uğruna kendisini terk ettiği kadın Assia Wevil’den bahsetmeye başladı. Öfkeli ve kinliydi; kıskançlık içinde kıvranıyordu.

Ted, Assia’yı İspanya’ya götürmüştü. Sylvia, “Çocukları İspanya’ya götürebilsem keşke; güneşli bir yere, bu dondurucu havadan uzaklara” diyordu. Çocukların buna ihtiyacı olduğunu, iyi olmadıklarını söylüyordu. Paskalya tatilinde onu ve çocukları güneşli, deniz kenarında bir yere götürebileceğimi ama İspanya’dan ziyade İtalya’yı tercih ettiğimi söyledim. “Paskalya” dedi; “Daha çok var Paskalya’ya.”

Nihayet uykuya daldığında gece yarısı olmuştu. Fakat bir saat kadar sonra Sylvia’nın oğlu Nick uyandı. Ona süt ısıttım. O sırada Sylvia bizi çağırdı. Nick’i, sütünü içirsin diye annesinin odasına götürdüm, kızı Frieda da duyup geldi. Sonra çocukları yataklarına yolladım. Sylvia, “Acaba sabah haplarımı alsam mı?” diyordu. Daha çok erken olduğunu söyledim ona, ama uyuyamıyordu. Biraz yanında kalmamı istedi. Işığı söndürüp yatağının yakınına oturdum. Koridordan biraz ışık sızıyordu. Gözlerini kapatıyor ama aniden açıyordu. Bir ara uykusundan yarı fırlayıp etrafa baktı, hâlâ orada olduğumu görünce rahatlamış gibi gerisingeri yattı. İyice uykuya daldığından emin olunca odadan ayrıldım.

Sabah, bu kez gündüz haplarını alıp sıkı da bir kahvaltı ettikten sonra, yanında kalıp çocuklara bakmayı önce kabul eden ama sonra vazgeçen bir kadına telefon etti. Onu ikna etmek için uzun uzadıya uğraştıysa da başaramadı.

Doktoru telefonda benimle konuştu. Doktor Horder’ı Sylvia ile tanışmadan önce de tanıyordum. Doktor, çocukların her işini benim yapmamamı, Sylvia’nin çocuklarının kendisine ihtiyaç duyduğunu hissetmesinin iyi olacağını söyledi. Bu tavsiyeye uyup çocukları yıkarken ya da yemek yedirirken hep onu da çağırdım ama hiç bir şey yapmadan izliyordu. Mahsus banyodan çıkıyordum, dönmemi bekliyordu. Ya çocukları yıkayıp beslemeyecek yahut kendim yapacaktım. Çoğunlukla kendim yaptım.

Ted ile son buluşma Bir sonraki akşam Sylvia evden getirdiğim mavi ve gümüş işli elbisesini giymişti. Uzun uzun saçıyla oynadı. Çok güzel göründüğünü söylediğimde neredeyse gülümsemiş, kesinlikle memnun olduğunu belli etmişti. Birisiyle bulaşacağını söyledi ama kim olduğunu açıklamadı. Frieda ve Nick’i öptü ve iyi geceler diledi. Kapıdan çıkarken, arkasından yetişen küçük Frieda’ya doğru eğilip, “Seni seviyorum” dedi.

Günler sonra, o gece buluştuğu kişinin Ted olduğunu öğrenecektim. Ted onu arabayla bizim eve geri getirmişti. Kaçta geldiğini, neler söylediğini hiç hatırlamıyorum.

Ertesi gün birlikte çorba, rosto et, peynir, tatlı ve şarabın yer aldığı pazar yemeği yedik. Sylvia’nın keyif aldığını hatırlıyorum. Nick’e yemeğini kendisi yedirdi. Neşeli değilse bile sıkıntısı hafiflemiş gibiydi. Kahve içerken tatlı tatlı sohbet ediyorduk.

Çocuklar öğle uykusuna gitti, şarap uykumuzu getirmişti. Biz de uzanıp biraz şekerleme yaptık. Akşam hafif bir şeyler yiyip çocuklarla oynadık. Akşam erken bastırıyordu. Kızlarım Claire ve Lucy yakında dönecekti, herkesi nerede yatıracağımı düşünmeye başlamıştım.

En üst katta iki boş oda ile bir banyo vardı. Acaba Sylvia ile çocukları oraya mı yerleştirmeliydim, yoksa kızlarımı üst kata yollayıp Sylvia ile çocukları kendi katımda mı tutmalı? Ben bunları tartarken Syvia aniden, “Eve dönmeliyim. Çamaşırları ayırmam lazım. Hem sabah bir hemşire uğrayacak. Nick hasta olduğunda bana yardıma gelen hemşire,” dedi. Ve hızla eşyalarını çantalara doldurmaya başladı. Böyle anlarda çok canlı ve enerjik görünüyordu.

Adım adım sona doğru Kocam Gerry, “Emin misin gitmek istediğine?” diye sordu. Evet, emindi. Gerry onu ve çocukları arabaya atıp yarı erimiş karla kaplı yollardan ağır ağır eve götürdü. Eski taksiden bozma gürültülü bir araba hurdasıydı bu. Onun için Sylvia’nın ağladığını ancak kontağı kapattığında duymuş.

Arabayı durdurup arkaya geçmiş, açılan koltukta Sylvia’nın karşısına oturmuş. Anneleri ağlamaya devam edince çocuklar da ağlamaya başlamışlar. Gerry onları kucağına almış. Sylvia’ya bize dönmesi için yalvarmış. Sylvia kabul etmemiş. Sylvia biraz yatışınca onu evine bırakmış, ertesi gün gidip çocuklarla Sylvia’yı ziyaret edeceğine söz vererek ayrılmış. Eve döndüğünde bana “Keşke bizimle kalsaydı” dedi. Bir başına kalacak durumda olmadığını düşünüyordu.

Gerry’nin haklı olduğunu biliyordum ama Sylvia’nın gitmesiyle biraz rahatlamıştım da. Hem kendi çocuklarıma hem de ona ve çocuklarına bakmak için debelenmeyecektim. Kızlarım odalarını değiştirmek zorunda kalmayacak, geceleri uyuyabilecektim. Hem, acıma duygusu kalbi yoruyordu zamanla. Bu duygularım yüzünden yıllarca pişmanlık duyacağımı bilemezdim o zamanlar.

Pazartesi sabahı saat sekiz sularında telefon çaldı. Açtım. Doktor Horder, Sylvia’nın gaz fırınına başını sokmak suretiyle intihar ettiğini haber vermek için aramıştı. (BBC Türkçe)

Kaynak: Radikal

Harry Bingham “Ölülerle Konuşmak”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 8 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Kendi zihninizde savaş varsa barışın hüküm sürdüğü bir dünyada yaşamanın anlamı yoktur.

Dedektif Fiona Griffiths’in ilk cinayet vakası tüyler ürperticidir; bir kadın ve altı yaşındaki kızı köhne bir dairede vahşice öldürülmüştür. Tek ipucu ölü bir işadamının olay yerinde bulunan banka kartıdır.

Fiona kendini mesleğine adamış, son derece zeki bir polistir fakat gözler önüne sermekten hoşlanmadığı başka yanları da vardır. Özgeçmişindeki iki yıllık boşlukla bağlantılıdır bu; ağlayamamasıyla ve cesetlere duyduğu şaşırtıcı yakınlıkla.

Fiona geçmişini ardında bırakma derdindedir fakat cinayetler vahşileştikçe o da merhametsiz bir şekilde zihninin karanlık köşelerine sürüklenir, üstelik orada başka bir ölü kız daha vardır: Kendisi.

Stieg Larsson’un Lisbeth Salander hayranları İngiliz yazar Bingham’ın kadın kahramanı ile sıkı dost olacaklar. Topluma uyum sağlamaya çalışan sıradışı ve yaralı bir kadın… Bitmek bilmeyen bir hareket, gerçekçi bir kurgu… Publishers Weekly

Harry Bingham, kurgu ve kurgu dışı eserler yazar. Yazmadığı zamanlarda ya köpeklerini gezdirir ya da önde gelen editoryal danışmanlık kuruluşlarından biri olan The Writers’ Workshop’u yönetir. Oxfordshire’da yaşar ve şu sıralar yeni Fiona Griffiths romanı üzerinde çalışmaktadır.

Kaynak: İthaki Yayınları

Chuck Palahniuk “Gösteri Peygamberi”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 5 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Televizyon kanallarından boca edilen sayısız yalanla kirlenmiş, hiçbir şeyin dolduramadığı bir boşluk… Gösteri Peygamberi, yeni bir binyılın başındaki modern dünyanın ürkütücü çılgınlığına ilişkin karanlık bir taşlama; medya, şöhret ve pop kültürüne yönelik sivri dilli bir aşağılama…

Yalnızlık, yabancılaşma, şiddet, pornografi, tüketim ve şöhret açlığı…

Televizyon kanallarından boca edilen sayısız yalanla kirlenmiş, hiçbir şeyin dolduramadığı bir boşluk… Gösteri Peygamberi, yeni bir binyılın başındaki modern dünyanın ürkütücü çılgınlığına ilişkin karanlık bir taşlama; medya, şöhret ve pop kültürüne yönelik sivri dilli bir aşağılama…

Tender Branson, Creedish mezhebinin dünyadan yalıtılmış sahte cennetinde doğup büyümüş ve dış dünyaya gönderilmiş binlerce misyonerden biri.

Kilise doktrinine göre görevi, yaşadığı sürece çalışmak ve gerekli olduğunda ölmek. Kaderi beklenmedik biçimde değişip onu şöhretin doruklarına taşırken aynı zamanda medya ve popüler kültürün içyüzüyle tanıştırıyor. Yarı tanrıya dönüşme yolunda yaşadıkları yakında yüzleşeceğimiz kıyametin çarpıcı bir habercisine dönüşüyor… Branson, mezhepte kendisine zaten hiç verilmemiş olan hayatı “dış dünya”nın çirkinliğine sonuna kadar gömülerek yok etmeyi deneyecektir. Ne var ki, hayatına karışan gizemli Fertility Hollis’e göre, kendine bir kader çizmeye çalışması anlamsızdır. Olacaklar zaten bellidir ve olmak zorundadır…Ve “intihar etmekle şehit olmak arasındaki tek fark gazetede manşet olmaktır.”

Chuck Palahniuk, önlenemez kaderine doğru nefes kesici bir hızla sürüklenen kahramanının gözünden tüketim toplumunun hastalıklı ve anlamsız yaşam biçimini bize bütün çıplaklığıyla gösteriyor. Dövüş Kulübü’nün yazarından, en az ilki kadar çarpıcı bir roman, benzersiz bir yeraltı edebiyatı örneği.

"Gösteri Peygamberi, Amerikan gündelik hayatına yönelik nefis bir taşlama." Newsday

Kaynak: Ayrıntı Yayınları

Charles Bukowski “Suda Yan Ateşte Boğul”

Bayan Arıza tarafından Ocak - 30 - 2013 zamanında yazılmıştır.

1955 ve 1973 yılları arasında yazılmış bu şiirlere baktığımda (çeşitli nedenlerle) en çok son şiirleri beğendiğimi görüyorum. Bundan da memnunum. Elbette gelecekte yazacağım şiirlerin nasıl olacağı veya başka şiirler yazıp yazmayacağım konusunda hiçbir fikrim yok, çünkü ne kadar yaşayacağımı bilmiyorum, ama şiir yazmaya oldukça geç, 35 yaşımda başladığıma göre bana fazladan bir kaç yıl tanıyacaklarını sanıyorum. Bu arada, okuyacağınız bu şiirlerle yetinmek durumundayız.

(Suda Yan Ateşte Boğul, Charles Bukowski, 216 Sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları