Edebi Şahsiyetler’ kategorisi için Arşiv

Henry Miller “Big Sur”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 29 - 2011 zamanında yazılmıştır.

On bir yıl önce Big Sur'u keşfettiğimde buradaki topluluğun yaşantısının beni hiç ilgilendirmediğini itiraf etmeliyim. Birkaç bin metre kareye yayılmış yüz kadar insandan oluşmuş bu topluluğun farkında bile değildim. Benim topluluğum köpeğim Pascal, (bir düşünürün kasvetli görünümüne sahip olduğu için verdim ona bu adı), birkaç ağaç, akbabalar ve zehirli meşe ağaçlarından ibaretti. Tek dostum, Emil White, birkaç kilometre uzakta yaşıyordu. Sıcak kükürt kaplıcaları beş kilometre aşağıdaydı. Benim bakış açımdan topluluğum orada son buluyordu.

Çok geçmeden yanıldığımı keşfettim tabii ki. Komşuların her taraftan gelmeye başlaması çok sürmedi -çalıların arasından çıkıveriyorlardı sanki- en ihtiyatlı ve makul öğütlerle birlikte ellerinde "yeni gelen" için hediyelerle. Ömrümde daha iyi komşularım olmadı! Allah vergisi anlayış ve nezaketlerine hayran olmamak elde değildi. Sadece onlara ihtiyaç duyduğunu hissettikleri zaman geliyorlardı. Kendimi bir kez daha insanı kendi haline bırakmayı bilen insanların arasında hissediyordum, Fransa'da hissettiğim gibi. Ve ne zaman istersen yemek yemek ya da muhabbet etmek için masalarına katılabilirdin.

Elinden hiçbir iş gelmeyen bir kent insanı olarak çok geçmeden bir şekilde komşularımın yardımına muhtaç kaldım. Bir şeyler sürekli ters gidiyor, bozuluyordu. Kendi başımın çaresine bakmak zorunda kalsaydım neler olabileceğini düşünmek bile istemiyorum! Neyse ki onların her zaman güleryüzlü ve içten yardımları ile kendi başımın çaresine bakmayı öğrendim; bir insana sunulabilecek en değerli armağan. Çok geçmeden komşularımın dost canlısı, yardımsever ve cömert olduklarını keşfetmekle kalmadım, kendimi budalalığımla sandığımdan çok daha zeki, bilgili ve kendilerine yeten insanlar olduklarını da keşfettim. Topluluk önceleri görünmez bir ağ iken yavaş yavaş somutlaştı, gerçek bir hal aldı. Hayatımda ilk kez sadece kendi çıkarlarını düşünmeyen insanların arasında buldum kendimi. Tuhaf ve yeni bir güven duygusu oluşmaya başladı bende, o güne dek bilmediğim bir duygu. Hatta konuklarıma Big Sur'da yaşayan birinin başına asla kötü bir şey gelemeyeceğini söyleyerek övünürdüm. Ama hemen ardından ihtiyatla eklerdim: "Ama önce iyi bir komşu olduğunu kanıtlamalısın!" Konuklarıma hitaben söylenmiş olmakla birlikte aslında kendime söylerdim bunu. Bazen misafirler gittikten sonra da bir nakarat gibi kendi kendime tekrarlardım. Büyük Kent'in cangıl yaşamından sonra kişinin "komşu" olabileceğini kavraması zaman alıyordu.

Burada bütün samimiyetimle ve suçluluk duymadan herhangi bir topluluğun övünebileceği en son komşu olduğumu itiraf etmeliyim. Bana bu kadar hoşgörü gösterilmesine de şaşıyorum açıkcası.

Bazen kendimi her şeyin o kadar dışında hissediyorum ki, dünyaya ancak çocuklarımın gözleri ile bakmaya çalışarak dönebiliyorum. Brooklyn'in Williamsburg olarak bilinen o sefil mahallesinde geçen muhteşem çocukluğumu düşünerek. O iğrenç sokaklar ve evlerle bu yörenin uçsuz bucaksız denizi ve dağları arasında bağlantı kurmaya çalışırım. İçi gübre dolu bir kovada kendine ziyafet çeken serçeleri ve tek tük güvercini saymazsak çocukluğumda hiç görmediğim kuşların üzerinde yoğunlaşırım. Bir kez olsun bir şahin, akbaba, bülbül ya da sinekkuşu görmedim çocukluğumda. Hep çatılarla ve korkunç baca dumanlarıyla paramparça o gökyüzünü düşünürüm. Güzel kokulardan yoksun, kurşun gibi ağır ve yanık kimyevi madde kokan havayı solurum bir kez daha. Derelerin ve ormanların çekiciliğinden habersiz sokaklarda oynadığımız oyunları düşünürüm. Kimi daha sonra ıslahaneye düşen küçük arkadaşlarımı düşünürüm, şefkatle. Her şeye rağmen iyi bir hayat yaşadım orada. Hatta harikulade. Bildiğim ilk "Cennet"ti o yoksul mahalle. Ve sonsuza dek gitmiş olsa bile, belleğimde yaşıyor.

Ama şimdi, ön bahçede oynayan çocuklarımı seyrederken; arkalarında beyaz köpüklü masmavi Pasifik, üstümüzde tembel tembel dönen devasa ve ürkütücü akbabalar, ağır ağır salınan kavak ağacı, ince uzun dalları her zamankinden daha sarkık, daha yeşil, daha yumuşak; havuzda bir kurbağa ötüyor ya da bir kuş sesleniyor çalıların arasından, birden dönüp cüce ağaçlardan birinde bir limonun olgunlaştığını ya da kamelyanın henüz açtığını fark ediyor ve çocuklarımı ölümsüz bir ortamda oynarken görüyorum.. ..ve biliyorum, unutmayacaklar, doğup büyüdükleri yeri asla unutmayacaklar. Yıllar sonra uzak kıyılardan doğup büyüdükleri yere dönüşlerini düşünüyorum. Büyük bir şefkat ve duygusallıkla o eski ve altın anılarda gezindiklerini hayal ediyorum. Dikerken bana yardım etmeye söz verdikleri, ama kendilerini oyuna kaptırdıkları için yardım etmedikleri o ağacı fark edecekler mi acaba? Onlar için inşa ettiğimiz küçük kulübenin önünde durup bir zamanlar oraya nasıl sığdıklarına şaşacaklar mı? Günlerimi geçirdiğim küçük çalışma odamın penceresini tıklatıp artık onlarla oynamaya gelip gelmeyeceğimi soracaklar mı yine? Yutmalarından endişe ettiğim için bahçeden toplayıp eve sakladığım misketleri bulacaklar mı? Ormanın içinden akan dereye gidip sabahları ormana girmeden önce yaptığımız hayali kahvaltıda kullandığımız tabakları ve tencereleri arayacaklar mı? Dağın yamacındaki keçi yolundan tepeye tırmanıp rüzgârda sallanan eski Trotter evini hayranlıkla seyredecekler mi? Anılarda bile olsa, Rose'lara koşup Harrydick'in kırık kılıcı tamir edip edemeyeceğini ya da Shanagolden'ın bir kavanoz reçel ödünç verip veremeyeceğini soracaklar mı?

Benim altın çocukluğumun her anısına karşılık onların bir düzine kıyaslanamayacak denli harikulade anısı olacak. Çünkü benim gibi küçük arkadaşları ile oyunlar oynayıp gizli serüvenler yaşamakla kalmıyorlar; masmavi gökyüzü, vadilerden görünmez ayaklarla tırmanan kurbağadan duvarlar, kışları zümrüt yeşili tepeler, yazları sıra sıra altın sarısı dağlar da onların. Dahası var, ormanın o kavranamaz sessizliği, Pasifik'in göz kamaştırıcı parlaklığı, güneşle yıkanmış günler, yıldızlarla bezenmiş geceler ve -"Hey, Baba, çabuk gel, aya bak, havuzun tam ortasında!" Ve komşuların ilgi ve sevgilerinin yanısıra, onlarla oynamaktansa zamanını beynini geliştirmek ya da iyi bir komşu olmaya çalışmakla geçiren budala bir baba. Mesleği sadece yazmak olan canı istediği zaman işini bırakıp çocukluğuna dönebilen babaya ne mutlu! Sabahtan akşama kadar iki sağlıklı ve doymak bilmeyen çocuk tarafından sıkboğaz edilen babaya ne mutlu! Kendini aptal yerine koysa da dünyaya tekrar çocuklarının gözünden bakmayı öğrenen babaya ne mutlu!

* * *

Henry Miller, Big Sur'dan, (Çeviri, Avi Pardo)

 

Kaynak: Parantez Yayınları

John Fante “Bunker Tepesi Düşleri”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 29 - 2011 zamanında yazılmıştır.

John Fante'nin son romanı Bunker Tepesi Düşleri Türkçe'de yayınlandı. John Fante, Bunker Tepesi Düşleri'nde deneyimsiz bir genç yazarın, bir yandan yazar olma mücadelesi verirken diğer yandan insan ilişkilerindeki başarıları ve başarısızlıklarını anlatıyor. Arturo Bandini, özellikle kadınlarla olan ilişkilerinde deneyimsizliğinin acı bedelini sık sık ödüyor. Büyük mutlulukları avucundan nasıl kaçırdığını duru ve akıcı anlatımıyla aktarıyor.

 (Bunker Tepesi Düşleri, John Fante, Çeviri Avi Pardo, 136 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

Charles Bukowski “İlham Perisine Oynamak”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 27 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Diğer arabalardaki insanlara baktı. Hayli mantıklı görünüyorlardı. Çok tuhaftı her şey. Bugüne kadar birlikte olduğu kadınların neredeyse hepsi ya akıl hastanesinde yatmışlardı ya da ailelerinde bir deli, hapishanede ağabeyleri, intihar etmiş bir kız kardeşleri falan vardı. Harry mıknatıs gibi çekerdi öylelerini. Okul bahçesinde bile, kaçık, garip ve uyumsuz tipler hep onu bulurdu. Onun laneti de buydu. Fakat çaresini bilmiyordu, bu sorunla yaşamak zorundaydı. 

 (İlham Perisine Oynamak, Charles Bukowski, Çeviri; Avi Pardo, 384 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

Charles Bukowski “Pis Moruk İtiraf Ediyor”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 25 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Yazmak, en nihayetinde, tek yol benim için ve beni bir kazığa bağlayıp yaksalar kendimi aziz addetmem. Sadece benim için tek yol olduğuna inanmış olarak ölürüm. Yapmak istediğini yapma meselesi. Benim hezimetim onların zaferi olacaktır. Hiçbir şeyi yadsımıyorum. Şu anda olabileceğimin bütünüyüm. Bu yazma muhabbetini bırakalım öyleyse. O hödükler için. Ben buraya sadece size kendinizi daha iyi hissettirebilmek için sızdım. Unutun gitsin. Çarşamba akşamı Turf Paradise Hipodromu'nda dördüncü koşuyu kim alacak?

 (Pis Moruk İtiraf Ediyor, Charles Bukowski, Çeviri; Avi Pardo, 256 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

Henry Miller “Aşk Mektupları”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 24 - 2011 zamanında yazılmıştır.

20 Temmuz 1966

Hoki sevgilim,

Seni her gördüğümde biraz daha mutlu oluyorum ve biraz da üzülüyorum. Mutlu oluyorum, çünkü seni bir kez daha görüyorum; üzülüyorum, çünkü seni yalnızca kısa bir süre için görüyorum. Ne yapmalı bilmiyorum. Uğraşılarımız farklı yerlerde. Geceleyin birbirinin yanından geçen trenlere benziyoruz. Merhaba! Hoşçakal! Bir dahaki sefere! Sayanora! A bientot! Gözlerim hâlâ seninkilerin içine bakıyor ve orada derinlere dalıyor. Saçlarını dalgalanırken görüyorum ve yazın gökyüzünden hızla gelip geçen bir bulutu andıran gülümsemenle cezbedilmiş bir halde bir bambu ormanında yalnız başıma dolaşıyorum. Senden bin ışık yılı uzakta olsam bile kendimi sana çok yakın hissediyorum. Yüreğimin yeniden çarpmasını sağladığın için teşekkürler- keşke patlasa! Günler uçup gidiyor ve ben her zaman, gittikçe daha güçlü seviyorum seni. Ah evet, "aşk çok ihtişamlı bir şey". Beni zenginleştiriyorsun.

İyilikler üzerine olsun, aşkım Hoki! Rüyalarında benimle konuş, dinliyorum.

Kulaklarım hâlâ senin sesinle dolu;

Henry-San

Günümüzün en önemli yazarlarından biri Henry Miller. "Oğlak Dönencesi", "Seksus", "Uykusuzluk" gibi romanları ile Türk okuyucularınca da yakından tanınıyor. Özel hayatını eserlerine yansıtmayı tercih eden yazarlardan. Belki de bu yüzden hayat öyküsü, aşkları hep merak edilmiş.

Aşk Mektupları'nda Henry Miller'in son büyük aşkı Hoki Tokuda'ya yazdığı mektuplar yer alıyor. Bu mektuplarda bir aşkın başlangıcı, gelişip evlilikle taçlanması ve belki de küllenip ayrılığa varmasının öyküsünü en özel yanlarıyla usta bir kalemden okuyacaksınız.

Henry Miller, Hoki Tokuda'yla karşılaştığında 75 yaşında, ününün doruğunda bir yazardı. Hoki Tokuda ise konservatuar eğitimini yeni tamamlamış, Amerika'da kariyerinin ilk basamaklarını tırmanmaya çalışan sesi ve müziği ile olduğu kadar güzelliğiyle dikkati çeken 28 yaşında bir şarkıcı. İlişkileri hem kendileri hem de içinde yaşadıkları toplum için sıradışı ve çok ilgi çekiciydi. Aralarında doğan büyük aşk bütün sıcaklığıyla mektuplara da yansıdı.

"Aşık Olmak", "Evlilik" ve "Ayrılık" adlı üç bölümden oluşan kitapta bir aşkın tüm unsurlarını, sevgiyi, tutkuyu, kıskançlığı, öfkeyi, pişmanlığı ve çaresizliği açık sözlülüğüyle tanınmış dünya çapında bir ustanın kaleminden Henry Miller'dan okumak ilgi çekici olsa gerek.

(Aşk Mektupları, Henry Miller, 160 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

Douglas Copland “X KUŞAĞI”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 20 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"Bizler mahallemizde küçük hayatlar yaşıyoruz; marjinalize olmuşuz, katılmayı reddettiğimiz şeylerin haddi hesabı yok. Sessizlik istemiştik, artık bu sessizliği sahibiz. Buraya geldiğimizde suratlarımız ergenlik sivilceleriyle ve çıbanlarıyla kaplıydı, bağırsaklarımız öyle bir düğümlenmişti ki bir daha görevlerini yerine getiremeyeceklerinden korkuyorduk. Fotokopi makinelerinin yaydığı koku yüzünden, White-Out kokusu yüzünden, evraklardan yayılan koku yüzünden ve karşılığında ufacık bir alkış alacağımız ama başarmak için kendimizi parçaladığımız o zorlu işlerin altından kalkmak için harcadığımız çabanın bitmek bilmeyen stresi yüzünden bütün sistemlerimiz iflas etmişti.

Alışverişle yaratıcılığı birbirine karıştırmamıza, sakinleştirici alıp cumartesi gecelerini video dükkanlarından kiraladığımız kasetleri seyrederek geçirirsek herşeyin yoluna gireceğini sanmamıza neden olan baskılara maruz kalmıştık. Fakat artık çölde yaşıyoruz ve her şey çok ama çok daha güzel."

 

Yeni "yitik kuşağın", 1690'lı yıllarda doğanların romanı…

Toplumsal değişimin açtığı yaralar ve kıyamet senaryolarının ortasında yaşanan bir gençlik…

Bu kaostan kurtulmak için kaçabilecekleri tek yer var; çöl, son sığınakları çöl aynı zamanda onların tüm geçmişleriyle hesaplaşmalarının da mekanı…

X kuşağı yalnızca 80'li yılların gençliğini anlatan bir kült roman değil aynı zamanda yüzyılın sonunu tüm gerçekliğiyle yansıtan bir kitap.

(X Kuşağı, Douglas Copland, 192 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

John Fante “1933 Berbat Bir Yıldı”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 19 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Evin girişine saptığımda babamı gördüm odunluğun yanında. Öfkeli görünmüyordu, ben kamyoneti yanaştırırken ifadesiz bir yüzle beni seyrediyordu.

"Selam," dedim.

Bir müddet daha baktı, sonra odunluğun kapısını açtı. Karıştırıcıyı geri geri odunluğa soktum, gözünü ayırmadan bakmaya devam etti. Motoru kapatıp yere sıçradığımda hâlâ bakıyordu.

"Her şeyi açıklayacağım," dedim.

Zinciri çözerken de üzerimdeydi gözleri. "Sana yeni bir karıştırıcı almayı düşünüyordum," dedim. "Bu hurdaya ne vereceklerini öğrenmek istedim."

Paltosunu çıkarıp çiviye asarken devam ettim: "Bu yaz birlikte çalışacağımıza göre teçhizatı yenilemenin tam zamanı diye düşündüm. Modası geçmiş makinelerle rekabet gücümüzü düşürmenin alemi yok."

Paltosunun altına pantolonuyla uyumsuz bir ceket giymişti. "Sonra sana danışmam gerektiğini düşündüm. Bu ekibin reisi sensin ne de olsa."

Kamyonetin yanına gidip yumruğuyla çamurluğuna vurdu hafifçe. "Bunu da mı çaldın?" diye sordu.

Kenny'nin kamyoneti babasından ödünç aldığını söyledim.

"Bu ne?" diye sordu uzanıp yarısı kazağımın cebinden dışarı taşmış iyelik belgesini çekerek. Belgeyi açıp inceledi, gözlerinin beyazı büyüdü.

"Adam gibi çalmayı bile beceremiyorsun," dedi başını sallayarak. "Sahte imzamı yanlış satıra atmışsın."

Gülümsedim. "Yanılıyorsun. İmzanı taklit etmeye kalkışsaydım burda olur muydum? Bir şey mi çaldım? Neyi çaldım? Karıştırıcıyı mı? İşte, her zamanki yerinde. Bu asılsız ithamlar gücüme gidiyor."

Gözlerini dikmiş bakıyordu yine. Barakanın kapısı açıktı, tabanları yağlamayı düşündüm. Birkaç blok boyunca kovalayabilirdi beni, ama asla yakalayamazdı. Birden sağ eli hareket etti ve yüzüme bir sille indi; bir boksör gibi dans ediyordu, gardını almış, ayaklarının etrafında kömür tozu bulutları.

"Savun kendini!" diye emretti ayak parmaklarının üzerinde yaylanıp etrafımda daireler çizerek. Durdum öylece, şaşkın, karşılık vermeden. Asla dövüşemezdim onunla, asla. Kendimi direklerinden koruyarak geri çekildim.

"Lanet olası, dövüş!"

"Niçin?"

"Benden çalabiliyorsan, dövüşebilmelisin de. Hadi, vur bana."

Ani bir direk patladı burnumda. Acı, cam kırılması gibi, çabuk ve kör edici. Kan tadı. Elimi burnuma götürdüm, parmaklarımın arasında sıcak kanı hissettim. Dehşet içinde soluğu kesildi, kendi yanağına bir tokat attı.

"Mama Mia!"

Kendini dışarı atıp ellerini kara daldırdı, avuçlarında karla koşarak döndü ve yüzüme doğru uzattı. Burnumu karın içine soktum, birkaç saniye sonra kanama kesildi. Yüzüm ıslak ve soğuktu. Beyaz benekli mavi bir mendil çıkarıp yüzümü sildi. Solgundu, parmağını özenle burun kemiğinin üzerinde gezdirirken elleri titriyordu.

"İyiyim," dedim.

"Neden?" diye sordu. "Sen hırsız değilsin -neden?"

Asıl nedeni kanlı burnumdu belki, ama bir kez için olsun baba oğul olmaktan çıkıp arkadaş olmuştuk; umutlarımdan ve çaresizliğimden söz ettim ona, yoksulluğun can sıkıntısından, evden ayrılıp profesyonel beysbolcu olarak şansımı deneme isteğimden. Bir puro yakıp kapıya gitti, sırtı bana dönük; barakayı puro dumanı kaplarken düşümü anlattım ona.

Bana doğru döndüğündü ne öfke vardı yüzünde ne de hayal kırıklığı; şefkat sadece, anlama isteği.

"Bir yıl bekle," dedi alçak sesle. "Liseyi bitir, sonra git."

"Şimdi gitmek istiyorum!"

"Dinlemiyorsun. Her şey senin istediğin gibi olsun istiyorsun. Bu da ne kadar toy olduğunu gösterir."

"Sana yardım etmek istiyorum, Baba. Eve para göndermek istiyorum. Şu paltodan kurtulur, kendine yeni giysiler alırsın."

İnceledi beni, kaşları çatık, düşünceli. "Yeterince iyi olduğunu nerden biliyorsun?"

"Çünkü doğuştan atıcıyım."

Yüzünü buruşturdu, karar vermeye çalışıyordu. "Bilmiyorum. Doğru olanı yapmak istiyorum. Biriyle konuşmam gerek."

"Kiminle?"

"Bilmiyorum. Ne kadar lazım?"

"Elli."

Islık çalıp başını yavaşça salladı. "İyi değil. Tuzak bu. Yaparsam yanlış, yapmazsam yine yanlış."

Parayı nereden bulduğu umurumda değildi. Edna Pruitt'ten bile alabilirdi, beni ilgilendirmezdi. Geri alacaktı, ilk işim ona parayı göndermek olacaktı. Cubs'la sözleşme imzalarken bu tür şeyler için ayrı bir madde koyacaktım. Ek bir bin dolar belki.

Kamyonete binip kasabanın merkezine doğru sürdük. Sevdi kamyoneti. Yıllardan beridir bir kamyonet sahibi olmayı arzuluyordu. Yeni bir iş aldığında teçhizatını taşımak için Chet's Nakliyat'tan kamyonet kiralardı.

"Güzel kamyonet," dedi içini inceleyerek.

"İki ay sonra senin de yepyeni bir kamyonetin olacak" dedim. "Sıfır kilometre, yan tarafında da adın yazacak: Molise İnşaat Şirketi."

"Kes, evlat. Ne biliyorsun dünya hakkında?"

"Dünya kimin umurunda? Beysbol ver bana."

İç geçirdi, sıkıntılıydı, acı okunuyordu yüzünde. Kamyoneti Onyx'in önüne çektim, indi.

"Beni hayal kırıklığına uğratmayacaksın, Baba. Bir tek sana güveniyorum bu dünyada."

"Bakalım. Biriyle konuşmam gerek."

"Bana bu fırsatı tanıdığın için sana minnettarım."

Bağırdı: "Kes artık, anlıyor musun? Kes."

Kapıyı çarpıp hızla Onyx'e girdi. Kamyoneti Kenny'lerin dükkanına sürüp arka tarafa park ettim. Bay Parrish arka kapıyı açıp dışarı çıktı. Kamyonetin etrafında dolanıp dikkatle kontrol etti. Soğuk gözlerini yüzüme dikti.

"Bir daha bu kamyoneti kullandığını görmeyeyim."

"Kenny'den izin aldım."

"Geber," dedi.

* * *

John Fante, 1933 Berbat Bir Yıldı'dan, Çeviri: Avi Pardo

Kaynak: Parantez Yayınları

Charles Bukowski “Kadınlar”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 13 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Lydia Vance'i ilk kez nerede gördüğümden emin değilim. 6 yıl kadar önceydi, postanedeki memuriyetimden istifa etmiş, yazar olmaya çalışıyordum. Korkudan ödüm bokuma karışıyor, her zamankinden daha fazla içiyordum. İlk romanımı yazmaya çalışıyordum. Yazarken her gece bir şişe viski ve altılık bira paketleri tüketiyordum. Ucuz puro tüttürüyor, yazıyor, içiyor, ortalık aydınlanıncaya kadar radyoda klasik müzik dinliyordum.

Gecede on sayfa gibi bir hedef saptamıştım ama ancak ertesi gün bilebiliyordum kaç sayfa yazdığımı. Sabah kalkar, kusar, sonra kaç sayfa yazdığıma bakmak için salona girip kanepenin üzerindeki sayfaları sayardım. On sayfadan fazla olurdu mutlaka. Bazen, 17, 18, 23, 25 sayfa. Tabii ki işin temizlenmesi, hatta bir kısmının çöpe atılması gerekiyordu. Yirmi bir gecemi aldı o ilk romanı yazmak.

Yaşadığım avludaki binaların sahipleri hemen arkamdaki dairedeydiler ve aklımı kaçırmış olduğumu düşünüyorlardı. Her sabah uyandığımda ön balkonda büyük bir kesekağıdı bulurdum. İçeriği genellikle değişirdi, ama daha çok domates, turp, portakal, yeşil soğan, çorba konservesi ve kırmızı soğan olurdu kesekağıdında. Her iki gecede bir onlarla bira içerdim. İhtiyar sızar, yaşlı karısı ile elele tutuşup arada sırada öpüşürdük. Kapıdan çıkarken sıkı yumulurdum mutlaka. Yüzü kırış kırıştı, ama bu onun suçu değildi. Katolik'ti, Pazar sabahları pembe şapkasını başına geçirip kiliseye giderken pek hoş görünürdü.

Lydia Vance'i ilk şiir dinletimi verdiğim gece tanımıştım galiba. Kenmore Bulvarı'nda bir kitapevinde, The Drawbridge. Ödüm bokuma karışıyordu yine. Üstün, ama ödü bokuna karışmış hissediyordum kendimi. İçeri girdiğimde sadece ayakta duracak yer vardı. Zenci bir hatunla yaşayan kitapevinin işletmecisi Peter'ın önünde bir yığın banknot duruyordu. "Her dinleti böyle dolsa bir Hindistan yolculuğu daha yapabilirim!" dedi bana. İçeri girdim, alkışlamaya başladılar. İlk şiir dinletimdi, bekaretimi kaybetmek üzereydim.

Yarım saat okuyup ara verdim. Henüz ayıktım, karanlığın içinden bakan gözleri fark edebiliyordum. Birkaç kişi yanıma gelip benimle konuştu. Sonra bir boşluk anında Lydia Vance rampa etti. Masalardan birine oturmuş bira içiyordum. Ellerini masanın kenarına koydu, eğildi ve bana baktı. Uzun, kestane rengi saçları vardı, çok uzun. Burnu dikkat çekiciydi, gözlerinden biri diğerine tam uymuyordu. Ama hayat saçıyordu -biliyordunuz orada olduğunu. Aramızda bir elektriklenme olduğunu hissedebiliyordum. Bu elektrik dalgalarının bazıları kafa karıştırıcı ve nahoştu, ama oradaydılar. O bana baktı, ben de ona. Yakası saçaklı süet bir kovboy ceketi vardı Lydia Vance'in üzerinde. "Püsküllerini parçalamak isterdim," dedim ona, "ordan başlayabiliriz!"

Lydia gitti. İşe yaramamıştı. Hiçbir zaman bilemedim kadınlara ne diyeceğimi. Ama kıçı güzeldi. Benden uzaklaşan o harikulade kıçı seyrettim.

Dinletinin ikinci bölümünü tamamladım ve kaldırımda yanlarından geçtiğim kadınları nasıl unutursam, Lydia Vance'i de öyle unuttum. Paramı aldım, birkaç peçeteyle birkaç kağıt parçası imzaladım, sonra çıktım ve eve gazladım.

Her gece ilk romanımın üzerinde çalışıyordum. 18:18'den önce asla başlamazdım yazmaya. Annex Terminal'i Postanesi'nde çalıştığım günlerde mesaimin başlama saatiydi 18:18. Saat 18:00'di geldiklerinde: Peter ve Lydia Vance. Kapıyı açtım. "Bak Henry, ne getirdim sana!" dedi Peter.

Lydia sehpanın üzerine çıktı. Daha önce üstünde gördüklerimden bile dar bir kot giymişti. Uzun, kestane rengi saçlarını bir yandan öbür yana savurdu. Deliydi; mucizevi. İlk olarak onunla gerçekten sevişme ihtimalini düşündüm. Şiir okumaya başladı. Kendi şiirleri. Berbattılar. Peter onu durdurmaya çalıştı.

"Hayır! Hayır! Kafiyeli şiir okunmaz Chinaski'nin evinde!"

"Bırak, okusun, Peter!"

Kalçalarını seyretmek istiyordum. Sehpanın üzerinde uzun adımlarla bir ileri bir geri gidip geliyordu. Sonra dans etmeye başladı. Kollarını salladı. Şiirleri çok kötüydü, vücudu ve deliliği değil.

Sehpadan yere sıçradı Lydia.

"Beğendin mi, Henry?"

"Neyi?"

"Şiirleri."

"Beğendiğimi söyleyemem."

Lydia elinde şiir sayfalarıyla öylece duruyordu. Peter onu tuttu.

Lydia onu itti.

"Pekala," dedi Peter. "Öyleyse ben gidiyorum!"

"Gidersen git. Benim arabam var," dedi Lydia. "Eve dönebilirim."

Peter kapıya gitti. Durup döndü. "Pekala, Chinaski! Sana ne getirdiğimi unutma!"

Kapıyı çarptı ve gitti. Lydia kanepeye oturdu, kapıya yakın. Bir metre uzağına oturdum. Baktım ona. Harikulade görünüyordu. Korkuyordum. Uzanıp saçına dokundum. Sihirdi saçları. Çektim elimi. "Hepsi senin saçın mı gerçekten?" diye sordum. Biliyordum onun olduğunu. "Evet," dedi, "hepsi benim." Elimi çenesinin altına yerleştirip son derece becereksiz bir biçimde yüzünü kendime doğru çevirmeye çalıştım. Kendimden emin değildim bu durumlarda. Hafifçe öptüm.

Ayağa fırladı Lydia. "Gitmem gerek. Çocuk bakıcısına para ödüyorum."

"Dur," dedim, "kal. Ben öderim. Biraz daha kal."

"Hayır, kalamam," dedi. "Gitmeliyim."

Kapıya doğru yürüdü. Peşinden gittim. Sonra kapıyı açtı. Sonra döndü. Tuttuğum gibi kendime çektim. Yüzünü kaldırıp minicik bir öpücük verdi bana. Sonra geri çekilip şiir sayfalarını tutuşturdu elime. Kapı kapandı. Elimde sayfalarla kanepeye oturup arabasını çalıştırışını dinledim.

Şiirler teksir edilip zımbalanmışlardı, başlığı da HERRR'di. Birkaçına göz gezdirdim. İlginçtiler, mizah ve cinsellik dolu, ama kötü yazılmışlardı. Lydia ve üç kızkardeşine aittiler -bir arada şen şakrak ve seksi.

Sayfaları fırlatıp viski şişesini açtım. Hava kararmıştı. Radyoda daha çok Mozart, Brahms ve Bee çalıyordu.

(Kadınlar'dan)

(Çeviri: Avi Pardo)

 

Kaynak: Parantez Yayınları

Mark Haddon “Süper İyi Günler”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 7 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Geçen hafta Kadıköy'deki İş Bankası Yayınları'nda dolaşırken birkaç kitap aldım yine. Kitabın kapağı beni etkiledi önce, sonra da çevirip arka kapağını okudum. Hiç tanımadığım bir yazardı Mark Haddon. Kitabın adı da çok ilginçti: "Süper İyi Günler". Bundan daha pozitif bir kitap ismi olabilir mi? Kendimi kitabı almaktan alıkoyamadım.

Öykü, Christopher adındaki otistik bir çocuğun ağzından anlatılıyor. Kitabı o yazmış gibi yani. Okudukça hem otistiklerin dünyasına giriyor, onları anlamaya çalışıyorsunuz; hem de farklı bir bakış açısına sahip oluyorsunuz sonunda. Bana komik dişli yağmur adamı hatırlattı. Dustin Hoffman'ın Rainman'de muhteşem bir iş çıkardığını biliyor olmalısınız, mükemmel bir filmdi.

Yazar, Mark Haddon isminde 1962 doğumlu İngiliz. Oxford Üniversitesi'nden mezun. Sorunlu çocuklarla ilgili olarak da uzun yıllar çalışmış, metin yazarlığı yapmış, televizyona işler üretmiş; Guardian ve Sunday Telegraph gibi dünyaca ünlü yayınlarda da çalışmış. Şu anda da Oxford Üniversitesi'nde yaratıcı drama öğretmenliğine ve yazarlığa devam ediyor.

Kitap, İş Bankası Yayınları'ndan çıktı, ikinci baskı ve ödüllü bir kitap. İsmi yukarıda da söylediğim gibi "Süper İyi Günler", bir diğer adı da "Christopher Boone'un Sıradışı Hayatı".

Bu keyifli kitabı okumanızı tavsiye ediyorum ve beni çok etkileyen arka kapaktaki cümleleri paylaşıyorum:

"İnsanlar kafamı karıştırıyor. Bunun iki temel nedeni var. İlk neden, insanların hiç kelime kullanmadan bir sürü şey söylemeleri. Siobhan, tek kaşını kaldırmanın bir sürü anlama gelebileceğini söylüyor. Bu ifade "Seninle seks yapmak istiyorum." anlamına gelebilirmiş, ayrıca "Biraz önce söylediğin şeyin aptalca olduğunu düşünüyorum." demek de olabilirmiş. Bu komik bir kitap olmayacak. Espri yapmasını bilmiyorum çünkü onları anlamıyorum.

Esrarengiz bir cinayet ve bu cinayeti aydınlatmaya çalışan, dünyanın en dikkatli dedektifi: Christopher John Francis Boone. 15 yaşındaki dedektifimiz, yaşadığı sokaktan öteye tek başına bile hiç gitmemiş ama astronot olmak istiyor, dünya üzerindeki bütün ülkeleri ve onların başkentlerini sayabiliyor bir de 7.507'ye kadar bütün asal sayıları…

Başından sonuna kadar sürükleyici bir tema çerçevesinde yazılmış olması nedeniyle benzerlerinden farklı olan bu kitabın otizm gibi anlaşılması çok zor ve ciddi bir sorunla karşı karşıya kalan çocuklarını daha iyi anlamalarında büyük fayda sağlayacağına inanıyorum.

Prof. Dr. Barış Korkmaz"

Rest in Peace: Kurt Cobain “Balık burcundaki İsa”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 5 - 2011 zamanında yazılmıştır.

1967 – 1994 Rest in peace

Müzik dünyası, 5 Nisan 1994 sabahı bir kahramanın daha sonsuzluğa kanat açtığını öğrenmenin şokuyla çalkalandı. Kurt Cobain, Seattle'daki evinin garajında çenesine dayadığı tüfeğinin tetiğini çekerek 27 yıllık hayatını noktalamıştı. Ardında bıraktığı mektupta, artık acı çekmek istemediğini söylüyordu Cobain. Herkes bulduğunu sanmıştı ama demek ki aslında O hep Nirvana'yı arıyordu.

"Hangimiz kusursusuz Dayanamadım gittim İçimdeki yırtılan ince zar sesine Kayıp düştüm…"