Edebi Şahsiyetler’ kategorisi için Arşiv

John Fante “Los Angeles Yolu”

Bayan Arıza tarafından Haziran - 7 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Los Angeles Yolu'nda Fante, ünlü kahramanı Arturo Bandini'nin maceralarını anlatmaya devam ediyor. Yazar olmak isteyen bir gencin bir balık fabrikasında yaşadıkları hayata bakışını nasıl etkiler!…

"Her sabah bu duyguyla kalkıyordum yataktan. Şimdi kendime bir iş bulmam lazım, lanet olsun. Kahvaltı ediyor, kolumun altına bir kitap yerleştirip ceplerime kalem doldurduktan sonra kapıdan çıkıyordum. Merdivenden indiğim gibi kendimi dışarı atıyordum. Bazen sıcak oluyordu hava, bazen soğuk, bazen sisli, bazen açık. Koltuğumun altında kitapla iş aramaya çıktığım için önemi yoktu havanın.

"Ne işi, Arturo? Ha, Ha! Sana iş, öyle mi? Kim olduğunu bir düşünsene, oğlum! Yengeç katili. Hırsız. Elbise dolaplarında çıplak kadın fotoğraflarına bak, sonra da iş bulmayı umut et! Ne kadar gülünç! Ama gidiyor işte, salak, koltuğunun altında kocaman bir kitapla üstelik. Hangi cehenneme gittiğini sanıyorsun, Arturo? Neden o sokağa sapıyorsun da bu sokağa sapmıyorsun? Neden batıya gidiyorsun -neden doğuya değil? Cevap var bana, hırsız! Kim iş verir senin gibi bir domuza -kim? Ama kasabının öteki ucunda bir park var, Arturo. Banning Parkı adı. Harikulade okaliptüs ağaçları var orda, yemyeşil bir park, Arturo. Ne kitap okunur orda! Oraya git, Arturo. Nietzsche oku. Schopenhauer. O muhteşem adamlarla geçir zamanını. İş mi? Peh! Oraya git ve okaliptüs ağaçlarının altında kitabını oku iş ararken."

(Los Angeles Yolu, Çeviri: Avi Pardo, 192 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

Armağan Tunaboylu “Konsey Cinayetleri”

Bayan Arıza tarafından Haziran - 3 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Geçenlerde Kadıköy'de kitapçıları dolaşırken bir kitap dikkatimi çekti. Kitabın kapağı ilginçti ve ismi de "Konsey Cinayetleri" idi. Baktım, Everest Yayınları'ndan çıkmış 268 sayfalık bu güzel kitap Armağan Tunaboylu isimli bir yazara ait. Bendeniz polisiye/gerilim seven bir hatun olarak kitabın arka kapağını da okuduktan sonra hemen aldım.

Kitabın kahramanı olan Metin Çakır ağzı bozuk bir mahalle delikanlısı, hatta pezevenklik yaparak hayatını kazanıyor. Aslında o bir anti-kahraman, silah kullamayı bilmeyen, tek silahın falçata olduğunu sanan, korktuğunda ağlayan, aklı bazen başka bir tarafında çalışan biri ama buna rağmen kendisini çok sevdiriyor. Bunun nedeni de Armağan Tunaboylu'un samimi dili ve mizah dolu kalemi.

Aslında Konsey Cinayetleri Armağan Tunaboylu'nun Metin Çakır Polisiyesi olarak sunduğu üçüncü kitabı. 2004 yılında Yıldız Cinayetleri, 2005 yılında Resim Cinayetleri isimli kitapları yayınlanmış -ki bunları da okuyacağım en kısa zamanda-. Öykü biraz tersine ilerleyecek ama adamın anlatım gücüne hayran oldum, merak ediyorum.

Farklı bir dille anlatılmış, sizi bol miktarda gülüp eğlendirecek ama merak da ettirecek polisiye okumak istiyorsanız "Konsey Cinayetleri"ni okumanızı tavsiye ediyorum.

Kitabın yazarı olan Armağan Tunaboylu 1962 yılında Eskişehir’de doğdu. Ortaokul ve liseyi İstanbul’da okuduktan sonra İzmir’de Sinema-TV öğrenimi gördü. Okulun ardından İstanbul’a dönerek kısa bir süre gazetecilik yaptı. Daha sonra çeşitli televizyon şirketlerinde ve dizilerde görev aldı. Yıllardır polisiyeye olan merakı sonunda "Bir Metin Çakır Polisiyesi" olarak kitaplaştı.

Bunlar da kitaptan alıntılar:

Mahallenin gündüzü yoktur “Aklıma tuhaf tuhaf şeyler gelmeye başladı, eski bir savaş filminde Almanlar, telsiz konuşmalarını tespit etmek için acayip antenli minibüsler yolluyorlardı. Hemen etraftaki minibüsleri kesmeye başladım. Ama telsizle değil, cep telefonuyla görüşüyorduk. Hem savaştan bu yana baya zaman geçmemiş miydi? Ben doğmadan önce olmalıydı. Sonra teknoloji ilerlemişti. Japonlar istese kibrit kutusu kadar minibüsler yapabilirdi. O kibrit kutularından kibrit kadar polisler çıkıp beni yakalardı, yok canım, nasıl yakalayacaklardı.”

Endüstrileşen ve birbirini tekrarlayan polisiye üretimi içinde fark yaratmak isteyen yazarlar ilginç hikâyeler, kurgular, kahramanlar yaratıyor. Kimi zaman -tarihi, bilim kurgusal, fantastik gibi- konularla, kimi zaman kedi, köpek, koyun, matematikçi, medyum, filozof, travesti gibi- farklı dedektif tiplemeleri ile bu tarzda arayışlara şahit olmuştuk. Metin Çakır dizisi de böyle bir arayışın içinde mütalaa edilmeli. Tunaboylu geleneksel kalıplardan mizahi üslubu ve başrolü anti-kahramana vererek sıyrılmış. Geleneksel polisiyelerde suç mekânı olarak kullanılan türdeki bir mahallenin kahramanın yaşam yeri olarak seçilmesi de önemli. Kasımpaşa civarında konuşlandığı anlaşılan bir mahallede yaşıyor Metin Çakır: “Mahallenin gündüzü yoktur. Geceleri yaşanır. Gece basmadan önce hırsızlar maymuncuklarını son kez kontrol eder, kiralık katiller silahlarının namlularına mermi sürer, papik, ot satıcıları mallarına karıştırabildikleri ne varsa doldurur, benim de içlerinde olduğum pezevenkler kızlarının üst başlarına son defa göz atarlar. Gece ancak ondan sonra başlar. Sabaha doğru eller kanlı, cepler para dolu mahalleye dönülür, paralar son kez sayılıp yatılır. Gündüz birkaç ilkokul bebesinden başka ortalıkta kimse görünmez.”

Kuşkusuz kriminallik diz boyu ama kentin zengin mahallerine geçtiğimizde güç ve para hırsının itkisiyle suçun daha karmaşık bir hal aldığını, örgütlü bir boyut kazandığını, mafya ile sermayenin, sermaye ile medyanın iç içe geçmişliğini de ihmal etmemiş Tunaboylu. Derinlere dalmıyor ama; kimsenin temiz kalamayacağı topyekün kriminalleşmiş bir kentten sıradan hikâyeler anlatıyor.

Güneş altında uyuz kediler gibi Konseyin toplantı yeri olarak kullandığımız kahvenin sahibi kahveci Sadullah Amca’ya, “İçerideki duman bana dokunuyor,” deyip dışarı çıktım. O da bana, “Haydi hayıra karşı…” dedi. Devamını sanki binlerce kez duymamış gibi yapıp bekledim. “Aç götünü bayıra karşı.”

Bu manasız espriye her zaman yaptığım gibi güldüm. Hafiften bunamaya başlamış Sadullah Amca bizim konseyin toplantısı olmadığı günlerde kumarbazları, “Zarları götünüze sürün,” diyerek karşılardı. Bunun dışında kahvesine gelen normal müşterilere de bir şeyler derdi. Ama şu an için hiç aklıma gelmiyordu. Aklımdaki tek düşünce, bu sıralar son dakikaları oynanan Fenerbahçe maçının skoruydu. Konseyde benden başka maç meraklısı yoktu. Tüm itirazlarıma rağmen toplantıyı bu akşama koymuşlardı ve bunun canlarına mal olacağını ben dahil bilen yoktu.

Sadullah’ın kahveden henüz birkaç ev uzaklaşmıştım ki, taramalı tüfeklerin cama atılan bir avuç taş gibi çıkan seslerini duydum. Gayri ihtiyari arkama döndüğümde bir arabanın sıkı bir patiyle fırladığını, kahveden çıkan eli tüfekli iki baronun da ikinci arabaya atlayıp hızla uzaklaştıklarını gördüm. Sonra Sadullah Amca’nın kandan kırmızıya kesmiş gömleğiyle kapıya çıktığını ve yere yıkıldığını…

Ne yapacağımı bilemiyordum, koşup hemen yardım mı istesem, yoksa hayatımın tamamı olan otuz dört yılımı geçirdiğim mahalleye asla ayak basmadığımı mı iddia etsem?

Günlerdir, aniden bastırmış cehennemi mayıs güneşi altında uyuz kediler gibi gerinen mahalleliye otuz iki kısım tekmili birden heyecan doğmaya başlamıştı. Önce pencereler ihtiyatlı bir şekilde açıldı, sonra camlardan üçer beşer kafa gözüktü. Daha da sonra kafalara birer vücut eklenmiş olarak, kalabalıklar olay yerine akmaya başladı.

Ben hâlâ olduğum yerde heykel taklidi yaparak duruyordum, olay yerine akan kalabalıklar beni bu sıkıntıdan kurtardı. Onların koltuklamasıyla kendimi Sadullah Amca’nın başında buluverdim. Uzaktan bir polis arabası sinyallerini çala çala geliyordu. Henüz bir ambulans çağırmayı akıl edebilen biri yoktu. Ve o zeki genç de ben olmayacaktım.

Mahallenin yüzde doksan dokuz nokta dokuzu polis tarafından aranmaktaydı ama arabasından kurumlu bir şekilde inen ve attığı her adımda kafasını başka bir tarafa çevirip etrafı kesen Sarı Ekrem’den tırsan yoktu. Ekrem kalabalığı yararak Sadullah’ın başına geldi. Hâlâ boynunu çevirip Sadullah’a bakmamıştı. “Olayların her anını bilen bir tek ben varım, siz işe yaramaz bok çuvalları, mutlaka suçlu sizin aranızdan biridir,” diyen delici bakışlarını kalabalığa fırlatıyordu. Oysaki ben esas suçluları görmüştüm ama bunu söylemeye zamanım olmayacaktı.

Sarı Ekrem, nihayet bakışlarını ormanın kralı bir filin gurur ve zarafetiyle Sadullah Amca’ya döndürdü. Sadullah Amca söylenecek milyonlarca kelimenin arasından bula bula “Metin”i buldu ve ölüverdi. O zamana kadar bütün hareketleri yarım saati bulan Sarı Ekrem şıpınişi bana dönüverdi. Gözlerinin parladığına yemin ederim ve kafayı sağ kaşının üzerine yiyiverdi. Komiser muavini ağır çekimde yere yığılırken ben kaçmak için ilk birkaç adımı atmıştım bile.

Mahalle halkının alayı tanıdığımdır, çoğunluğu da arkadaşımdır. Ama bozuk süt emmiş biri çelmeyi takınca Sarı’dan önce yeri öpüverdim. Hemen fırladım ama çok geç kalmıştım. Arkamda hâlâ yerçekimine karşı koyarak düşmemekte olan Sarı Ekrem vardı. Sağ taraftan da diğer polis geliyordu. Önümde ve arkamda ise mahalleli duvarı vardı. Sadece benim elimde nükleer silah dehşetine dönüşen falçatam da yanımda yoktu…

John Fante “Hayat Dolu”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 25 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"Ev büyüktü, çünkü planlarımız büyüktü. Birincisi yoldaydı bile, karnında bir yumru; alev gibi hareket eden, bir yılan kümesi gibi kaygan ve kıpır kıpır bir şey. Gece yarısının sessizliğinde kulağını karnındaki pınara dayayıp su seslerini, çağlamalarını ve emişlerini dinlerdim."

Taş gibi aramıza girmişti bebek. Endişeliydim, hiç bir zaman eskisi gibi olamayacağımızdan korkuyordum. Odasına girip eşarbı, elbisesi ya da beyaz kurdelesi gibi özel eşyalarından birini elime aldığımda başımın döndüğü, sevgilime duyduğum aşkın coşkusu ile kurbağa gibi vırakladığım o eski günlerin özlemiyle dolardı içim. Tuvalet masasının önündeki iskemlesi, onun o güzel yüzünü aksettiren ayna, başını yasladığı yastık, yıkanmak üzere bir kenara fırlatılmış bir çift çorap, ipek pantalonunun elimi ayağımı kesen cazibesi, gecelikleri, sabunu, banyo sonrasında hâlâ ıslak ve sıcak havluları; ihtiyacım vardı bu şeylere: onunla olan yaşantımın parçalarıydılar: ruj lekesi de hiç farketmiyordu, çünkü kadınımın sıcak dudaklarından geliyordu."

John Fante, "Hayat Dolu'da her evliliğin en önemli aşamalarından birini, ilk bebeğinin doğum öncesini, karısının hamilelik günlerini, birlikte nasıl yaşadıklarını anlatıyor. Karı koca ilişkilerindeki değişimi, o değişimin hayatlarına getirdiği yenilikleri, hoşlukları ve zorlukları John Fante'nin duru anlatımıyla okuyacaksınız.

(Hayat Dolu, John Fante, Çeviri, Avi Pardo, 144 sayfa)

 

Kaynak: Parantez Yayınları

 

 

Charles Bukowski “Kendimizde Açtığımız Yaralar”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 22 - 2011 zamanında yazılmıştır.

benim için birini terk etmeseydiniz ya da biri sizi terk etmeseydi hiçbirinizi tanıma fırsatı bulamayacağımı anlıyorum şimdi– o berbat gecelerle birlikte anımsanan iyi gecelere içiyorum; işler yolunda gittiğinde herkes kadar mutlu olabildik ve bana sunabileceğinizin en iyisini sunduğunuz için hepinize müteşekkirim; yüreğimde yaşamaya devam edeceksiniz ve bir yerlerde bir cennet varsa şayet bir gün hepiniz orada olacaksınız büyük beyaz köpekbalığı esarette şaşkın gözlerle, şaşkın aptal gözlerle sonsuza dek dönüp dururken.

(Kendimizde Açtığımız Yaralar, Charles Bukowski, Çeviri; Avi Pardo, 176 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

Charles Bukowski “Kaybedenin Önde Gideni”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 22 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Sadece sıkıcı insanlar sıkılır. Sadece yanlış bayraklar dalgalanır. Size Tanrı olmadılarını söyleyen insanlar aslında aksini düşünürler. Tanrı başarısızlıkların bir icadıdır. Tek cehennem bulunduğun yerdir.

Dallas'tan geçtim ve Pasadena'da aylaklık ettim. Anam ağlamadı çünkü ağlatacak kimse yoktu. İki boy aynasını tuzla buz ettim ve beni hâlâ arıyorlar. İnsanın asla girmemesi gereken mekânlara girdim. Acımasızca dövülüp ölü diye bırakıldım. Kafatasımda cop darbelerinden oluşmuş bir sürü yumru var. Melekler korkudan altlarına kaçırdılar. Harikulade bir insanım.

Siz de öylesiniz. O da öyle. Güneşin sarı nabzı ve dünyanın görkemi de.

(Kaybedenin Önde Gideni, Çeviri: Avi Pardo, 192 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “bana aşkını getir’in Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 9 - 2011 zamanında yazılmıştır.

NİMROD ÇILDIRIŞLARI *

Keret öykülerini modern dünyanın vaatlerini eleştiren kaygıyla yazıyor. İçinden geldiği gibi ve samimi yazıyor. Edebiyatta öncü bir duruş kaygısını taşımıyor. Bu anlamda avandgard değil. Öykülerin yapısında ve dilinde bu açıkça görülüyor.

‘NİMROD ÇILDIRIŞLARI’ başlığı altında toplanan diğer öykülerin Avi Pardo tarafından Türkçeye kazandırılması isabetli bir tercih olmuş. Pavdo başarılı çevirisi kitaba ayrı bir katkı sunmuştur. Etgar Keret, bir yeraltı edebiyat öykücüsü olarak değerlendirmek biraz güç. Belki diğer kitapları çevrilip okunduğunda daha sağlıklı bir yargıya ulaşmak söz konusu olacaktır. Keret, Amerikan yeraltı edebiyatından etkilendiğini söylemek olanaklıdır. Bu edebiyatın sihirli büyüsünden hangimiz etkilenmedi. 'GÜNDE BİR İYİLİK' öyküsünden bunu çıkarmak olanaklı. Öykülerinde öne çıkan dilin sadeliği, kurgusu, mizahı ve duygu yoğunluğu buna örnektir.

‘TUVİA’NIN VURULUŞU’ ve ‘NİMROD ÇILDIRIŞLARI’nda NİMROD’un intihar ettiğinin öğrenildiği sahne ve devamındaki öyküler yoğun bir duygu karmaşası ve toplumsal eleştirinin yüklü olduğu görülür. ‘SADECE 19.99’A’ ve ‘KALKAN’ öykülerinde ironinin doruğuna ulaşılır. ‘ON SEKİZLİĞİN MEMELERİ’ öyküsünü kitapta en favori olarak gördüğüm öyküdür. Bu öykü yeraltı edebiyatı için örnek gösterebilinir. Taksi için de geçen bu kısa öykü inanılmaz zenginlik ve eleştiri barındırır. Modern ahlak anlayışın böylesine başarılı çiğnenmesi öykünün zaferidir.

E. Kerat, her ne kadar yahudi kimliğinden kaynaklı kültürel ritüeller öykülerde sıkça vurgulansa da doğu kültürü öykülerinde hakim olduğu görülür.'KİR' ve 'SÜPRİZ YUMURTA' öyküsünde İsrail halkının siyasi sorunlarını çarpıcı bir biçimde dile geterişi çağdaş bir gözlemci ve toplumsal duyarlılığı olan bir aydın olarak karşımıza çıkar. Gerçeküstücü akımın öğeleri temelinde kaleme aldığı öyküler birer gözlem ürünü olarak duruyor. Hayatın mağduru, sokağın mağduru olarak söz almıyor.

*:'Nimrod çıldırışları' Parantez yayınlarından 2006 yılında yayımlanmıştır.

Ingvar Ambjörnsen “Cenneti Gözetlemek”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 7 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Otuz iki yaşındaki erken emekli bir genç olan Elling annesinin ölümünden sonra kendine oldukça sağlam bir hayat kurar: Bu hayatın merkezinde Norveç'in kadın başbakanı Gro Harlem Brundtland bulunmaktadır; Ellin onun hakkında gazetelerde çıkan her türlü haber, yazı ve resmi biriktirir. Ara sıra istemsiz de olsa ortaya çıkan cinsel fanteziler aslında onun rahatsız eden, kabullenemediği şeylerdir. Bunun dışında Elling pahalı bir teleskop satın almıştır. Onu komşu evlere çevirdiğinde aydınlık pencerelerin arkasında akıp giden hayatı gün be gün izleyebilmektedir. Artık hikaye kurmak, hayali hayat hikayeleri yaratmak ve çeşitli olaylar uydurmak için yeterince malzeme vardır artık elinde. Ama Elling'in fantezileri giderek saçmalaşmakta, düşünceleri giderek daha serüvenci bir kimlik kazanmaktadır ve yavaş yavaş gerçeklik elinden kayıp gitmektedir. Elling'in hayatına en büyük tehdit de Sosyal Yardım kurumundan gelmektedir.

Ingvar Ambjörnsen bu komik ve sinsi romanında Hitchcock'a bir selam gönderdiğini de gizlemiyor. Yumuşak bir sinsilikle hikayedeki aksaklıkları okuyanı şaşkınlığa uğratan bir finale doğru sürükleyip gidiyor.

BEYAZ ZENCİLER'in Yazarından

“Ambjörnsen'in romanlarının etkileyici yanı, dilindeki canlılığın yanında, onun bir yazar olarak olayları algılayışındaki şaşmazlık ve kahramanlarıyla girdiği insani dayanışmadır.”

Süddeutsche Zeitung

Ingvar Ambjörnsen, 1956 yılında Norveç'in Larvik kentinde doğdu. “Gayri resmi” yazarlık eğitimini dizgici olarak tamamladıktan sonra kariyerini bahçıvan, fabrika işçisi ve psikiyatri kliniğinde hastabakıcı olarak sürdürdü. 1985 yılından itibaren Hamburg'da yaşamaya başladı ve yirminin üzerinde roman yayınladı. Ambjörnsen bir çok prestijli ödülün de sahibidir.

(Cenneti Gözetlemek. İngvar Ambjörnsen, 160 sayfa)

 

Kaynak: Parantez Yayınları

Charles Bukowski “En İyi Adamlar Yalnızken Güçlüdür”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 4 - 2011 zamanında yazılmıştır.

seçimini zekice yapmak yarilamaktir zafere giden yolu; diger yarisi kayitsizlikla fethedilir.

bir yanda istedigin her seyi söyleyebilirsin, öte yanda mecbur degilsin.

ben bir sekilde ikisini de yapmayi becerdim.

bu yüzden benimle bir sorununuz varsa size aittir.

(En İyi Adamlar Yalnızken Güçlüdür. Charles Bukowski, 160 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

 

JOHN FANTE “Gençliğin Şarabı”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 2 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Bukowski hayatla ilgili, kendi hayatıyla, sokaktaki insanların hayatları ve yapmaya zorlandıkları şeylerle ilgili kitaplar ararken rastlamış John Fante'ye ve onda aradığı yazarı bulmuş, hayran olmuş. "Fante benim tanrımdı." demiş. John Fante, Gençliğin Şarabı'nda çocukluktan ilk gençliğe uzanan yılları, aile ilişkilerini, anne sevgisini, arkadaşlıkları ve ilk aşkları tüm içtenliğiyle anlatıyor.

(Gençliğin Şarabı, John Fante, Çeviri, Avi Pardo, 206 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

Jack Kerouac “Yalnız Gezgin”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 1 - 2011 zamanında yazılmıştır.

''Yalnız Gezgin'de, Birleşik Devletler'de güneyden başlayıp doğu kıyısına, oradan batı kıyısı ve uzak kuzeybatıya kadar süren bir yolculuğun yanısıra, Atlantik ve Pasifik okyanuslarında yaptığım gemi yolculuklarından, Meksika, Fas, Paris ve Londra'da tanıdığım ilginç insanlardan ve gördüğüm yerlerden bahsettim. Demiryolu işçiliği, denizcilik, mistisizm, orman gözcülüğü, şehvet düşkünlüğü, keyif çatma, boğa güreşleri, uyuşturucular, kiliseler, şehir sokakları, sanat müzeleri, bağımsız, aklına esen yere giden, eğitimli, meteliksiz bir zamparanın yaşadığı karmaşık bir hayat…''

(Yalnız Gezgin, Jack Kerouac, 160 Sayfa)

 

Kaynak: Parantez Yayınları