Armağan Tunaboylu “Konsey Cinayetleri”

Bayan Arıza tarafından 3 - Haziran - 2011 tarihinde yazıldı.

Geçenlerde Kadıköy'de kitapçıları dolaşırken bir kitap dikkatimi çekti. Kitabın kapağı ilginçti ve ismi de "Konsey Cinayetleri" idi. Baktım, Everest Yayınları'ndan çıkmış 268 sayfalık bu güzel kitap Armağan Tunaboylu isimli bir yazara ait. Bendeniz polisiye/gerilim seven bir hatun olarak kitabın arka kapağını da okuduktan sonra hemen aldım.

Kitabın kahramanı olan Metin Çakır ağzı bozuk bir mahalle delikanlısı, hatta pezevenklik yaparak hayatını kazanıyor. Aslında o bir anti-kahraman, silah kullamayı bilmeyen, tek silahın falçata olduğunu sanan, korktuğunda ağlayan, aklı bazen başka bir tarafında çalışan biri ama buna rağmen kendisini çok sevdiriyor. Bunun nedeni de Armağan Tunaboylu'un samimi dili ve mizah dolu kalemi.

Aslında Konsey Cinayetleri Armağan Tunaboylu'nun Metin Çakır Polisiyesi olarak sunduğu üçüncü kitabı. 2004 yılında Yıldız Cinayetleri, 2005 yılında Resim Cinayetleri isimli kitapları yayınlanmış -ki bunları da okuyacağım en kısa zamanda-. Öykü biraz tersine ilerleyecek ama adamın anlatım gücüne hayran oldum, merak ediyorum.

Farklı bir dille anlatılmış, sizi bol miktarda gülüp eğlendirecek ama merak da ettirecek polisiye okumak istiyorsanız "Konsey Cinayetleri"ni okumanızı tavsiye ediyorum.

Kitabın yazarı olan Armağan Tunaboylu 1962 yılında Eskişehir’de doğdu. Ortaokul ve liseyi İstanbul’da okuduktan sonra İzmir’de Sinema-TV öğrenimi gördü. Okulun ardından İstanbul’a dönerek kısa bir süre gazetecilik yaptı. Daha sonra çeşitli televizyon şirketlerinde ve dizilerde görev aldı. Yıllardır polisiyeye olan merakı sonunda "Bir Metin Çakır Polisiyesi" olarak kitaplaştı.

Bunlar da kitaptan alıntılar:

Mahallenin gündüzü yoktur
“Aklıma tuhaf tuhaf şeyler gelmeye başladı, eski bir savaş filminde Almanlar, telsiz konuşmalarını tespit etmek için acayip antenli minibüsler yolluyorlardı. Hemen etraftaki minibüsleri kesmeye başladım. Ama telsizle değil, cep telefonuyla görüşüyorduk. Hem savaştan bu yana baya zaman geçmemiş miydi? Ben doğmadan önce olmalıydı. Sonra teknoloji ilerlemişti. Japonlar istese kibrit kutusu kadar minibüsler yapabilirdi. O kibrit kutularından kibrit kadar polisler çıkıp beni yakalardı, yok canım, nasıl yakalayacaklardı.”

Endüstrileşen ve birbirini tekrarlayan polisiye üretimi içinde fark yaratmak isteyen yazarlar ilginç hikâyeler, kurgular, kahramanlar yaratıyor. Kimi zaman -tarihi, bilim kurgusal, fantastik gibi- konularla, kimi zaman kedi, köpek, koyun, matematikçi, medyum, filozof, travesti gibi- farklı dedektif tiplemeleri ile bu tarzda arayışlara şahit olmuştuk. Metin Çakır dizisi de böyle bir arayışın içinde mütalaa edilmeli. Tunaboylu geleneksel kalıplardan mizahi üslubu ve başrolü anti-kahramana vererek sıyrılmış. Geleneksel polisiyelerde suç mekânı olarak kullanılan türdeki bir mahallenin kahramanın yaşam yeri olarak seçilmesi de önemli. Kasımpaşa civarında konuşlandığı anlaşılan bir mahallede yaşıyor Metin Çakır:
“Mahallenin gündüzü yoktur. Geceleri yaşanır. Gece basmadan önce hırsızlar maymuncuklarını son kez kontrol eder, kiralık katiller silahlarının namlularına mermi sürer, papik, ot satıcıları mallarına karıştırabildikleri ne varsa doldurur, benim de içlerinde olduğum pezevenkler kızlarının üst başlarına son defa göz atarlar. Gece ancak ondan sonra başlar. Sabaha doğru eller kanlı, cepler para dolu mahalleye dönülür, paralar son kez sayılıp yatılır. Gündüz birkaç ilkokul bebesinden başka ortalıkta kimse görünmez.”

Kuşkusuz kriminallik diz boyu ama kentin zengin mahallerine geçtiğimizde güç ve para hırsının itkisiyle suçun daha karmaşık bir hal aldığını, örgütlü bir boyut kazandığını, mafya ile sermayenin, sermaye ile medyanın iç içe geçmişliğini de ihmal etmemiş Tunaboylu. Derinlere dalmıyor ama; kimsenin temiz kalamayacağı topyekün kriminalleşmiş bir kentten sıradan hikâyeler anlatıyor.

Güneş altında uyuz kediler gibi
Konseyin toplantı yeri olarak kullandığımız kahvenin sahibi kahveci Sadullah Amca’ya, “İçerideki duman bana dokunuyor,” deyip dışarı çıktım. O da bana, “Haydi hayıra karşı…” dedi. Devamını sanki binlerce kez duymamış gibi yapıp bekledim.
“Aç götünü bayıra karşı.”

Bu manasız espriye her zaman yaptığım gibi güldüm. Hafiften bunamaya başlamış Sadullah Amca bizim konseyin toplantısı olmadığı günlerde kumarbazları, “Zarları götünüze sürün,” diyerek karşılardı. Bunun dışında kahvesine gelen normal müşterilere de bir şeyler derdi. Ama şu an için hiç aklıma gelmiyordu. Aklımdaki tek düşünce, bu sıralar son dakikaları oynanan Fenerbahçe maçının skoruydu. Konseyde benden başka maç meraklısı yoktu. Tüm itirazlarıma rağmen toplantıyı bu akşama koymuşlardı ve bunun canlarına mal olacağını ben dahil bilen yoktu.

Sadullah’ın kahveden henüz birkaç ev uzaklaşmıştım ki, taramalı tüfeklerin cama atılan bir avuç taş gibi çıkan seslerini duydum. Gayri ihtiyari arkama döndüğümde bir arabanın sıkı bir patiyle fırladığını, kahveden çıkan eli tüfekli iki baronun da ikinci arabaya atlayıp hızla uzaklaştıklarını gördüm. Sonra Sadullah Amca’nın kandan kırmızıya kesmiş gömleğiyle kapıya çıktığını ve yere yıkıldığını…

Ne yapacağımı bilemiyordum, koşup hemen yardım mı istesem, yoksa hayatımın tamamı olan otuz dört yılımı geçirdiğim mahalleye asla ayak basmadığımı mı iddia etsem?

Günlerdir, aniden bastırmış cehennemi mayıs güneşi altında uyuz kediler gibi gerinen mahalleliye otuz iki kısım tekmili birden heyecan doğmaya başlamıştı. Önce pencereler ihtiyatlı bir şekilde açıldı, sonra camlardan üçer beşer kafa gözüktü. Daha da sonra kafalara birer vücut eklenmiş olarak, kalabalıklar olay yerine akmaya başladı.

Ben hâlâ olduğum yerde heykel taklidi yaparak duruyordum, olay yerine akan kalabalıklar beni bu sıkıntıdan kurtardı. Onların koltuklamasıyla kendimi Sadullah Amca’nın başında buluverdim. Uzaktan bir polis arabası sinyallerini çala çala geliyordu. Henüz bir ambulans çağırmayı akıl edebilen biri yoktu. Ve o zeki genç de ben olmayacaktım.

Mahallenin yüzde doksan dokuz nokta dokuzu polis tarafından aranmaktaydı ama arabasından kurumlu bir şekilde inen ve attığı her adımda kafasını başka bir tarafa çevirip etrafı kesen Sarı Ekrem’den tırsan yoktu. Ekrem kalabalığı yararak Sadullah’ın başına geldi. Hâlâ boynunu çevirip Sadullah’a bakmamıştı. “Olayların her anını bilen bir tek ben varım, siz işe yaramaz bok çuvalları, mutlaka suçlu sizin aranızdan biridir,” diyen delici bakışlarını kalabalığa fırlatıyordu. Oysaki ben esas suçluları görmüştüm ama bunu söylemeye zamanım olmayacaktı.

Sarı Ekrem, nihayet bakışlarını ormanın kralı bir filin gurur ve zarafetiyle Sadullah Amca’ya döndürdü. Sadullah Amca söylenecek milyonlarca kelimenin arasından bula bula “Metin”i buldu ve ölüverdi. O zamana kadar bütün hareketleri yarım saati bulan Sarı Ekrem şıpınişi bana dönüverdi. Gözlerinin parladığına yemin ederim ve kafayı sağ kaşının üzerine yiyiverdi. Komiser muavini ağır çekimde yere yığılırken ben kaçmak için ilk birkaç adımı atmıştım bile.

Mahalle halkının alayı tanıdığımdır, çoğunluğu da arkadaşımdır. Ama bozuk süt emmiş biri çelmeyi takınca Sarı’dan önce yeri öpüverdim. Hemen fırladım ama çok geç kalmıştım. Arkamda hâlâ yerçekimine karşı koyarak düşmemekte olan Sarı Ekrem vardı. Sağ taraftan da diğer polis geliyordu. Önümde ve arkamda ise mahalleli duvarı vardı. Sadece benim elimde nükleer silah dehşetine dönüşen falçatam da yanımda yoktu…