Cem Kurtuluş “Charles Bukowski üzerine”

Bayan Arıza tarafından Mart - 8 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Ben Charles Bukowski'yi severim ve kendimi O'nun hikayelerinde bulurum Boktan yaşamı doğruca anlatır hiç sansür uygulamaz bazıları gibi İçinden geldiği gibi kurar cümlelerini Ne varsa o Gerçeği de o değil mi zaten O da kuralları sevmez, toplumu sevmez

Kadınlardan nefret eder Pisliğin  ve ayyaşın tekidir Alkol onun için çok şeydir Kadınlar hakkında söylediği bir söz vardır "Ama en güzel kadınlar hep en iğrenç boklara tutulurlar zaten, en sahtelerine."

O'nunla takılmak isterdim açıkçası Kim istemezdi diye sormak lazım Sokak edebiyatının en önemli yazarlarındandır Kendini yüksek görmez, öyle de olması gerekiyor Kadınların O'nu çok sevdiği söylenmez Ama sevenler de vardır

O'nun için popüler kültür bir s.kim değildir O da böyle derdi herhalde Yatak odası hikayelerini, konser anılarını, barda sabahladığı günleri, yalnız kaldığı günleri, okul hayatını anlatır kitaplarında Kitaplarında samimiyet ön plandadır Pis moruğun notlarında bunu görebilirsiniz. Bukowski iyidir Pislik te olsa iyidir  

TiananMenian “hapis yata yata, kurşun ise ata ata biter”

Bayan Arıza tarafından Mart - 8 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"Bu yükseklikte etraf o kadar sessiz ki, insan kendini o uzay maymunlarından biri sanıyor. Sana öğrettikleri küçük görevi yerine getiriyorsun. Bir kolu çek. Bir düğmeye bas. Neyi neden yaptığını bilmiyor, sonra da ölüp gidiyorsun"

DÖVÜŞ KULÜBÜ "Chuck Palahniuk"

Ne olmadığımı biliyorum, sorun ne olduğum! Bir yanım ben buraya ait değilim diye çığlık çığlığa, diğer yanım o zaman nereye aitsin diye felsefe yapıyor bana bilmiş bilmiş. Daha çok askıda ve sallantıda, ama hep yüksek bilinç düzeyinde olduğunu düşleyerek. O da ne ki? Yüksek gerilim dersen anlarım, bana soyut gelme, yenilir yutulur cinsinden çözümler sun. Arada kalarak ve asla öne çıkmayarak ve hayatı alttan alarak yeraltına çekilmek istiyorum, geri kalan her şey beni yukarı çıkartıp bir şeyler yapmaya zorluyor ve ben engel olamıyorum artık hiçbir şekilde. Şikayet gibi gözüküyor şimdi buradan bakıldığında, aslında durum tesbitine daha yakın. Bunun şu an sürdüğüm yaşantıyla da bağları çok güçlü değil, ben yıllardan beridir bu sorunla başbaşayım. Yapmak istediğim milyonlarca şeyi bir yana bırakarak bir kaç isteğe indirgedim ama talihim geri kalan herşeyi bana ihsan ederek bunlardan beni alıkoyuyor. Ve erteliyorum her seferinde, her seferinde bir sonraki yıla nasip diyorum ve o bir sonra ki yıl gelmiyor hiç. Biraz karamsarlık var sanki üzerimde, yorgun ve uykusuzum günlerdir ve vücudumun bakımsızlığı düşüncelerimin kıvamını belirliyor şimdilerde.

Olsun oğlum! Hayat dediğin başağrısıdır, aspirin atarsın iki tane geçer, bilirsin; hapis yata yata, kurşun ise ata ata biter.

 ve "'ve' asla sadece bir bağlaç değil" diri düşün bu gece…

TiananMenian “Kadınlar ne ister?”

Bayan Arıza tarafından Mart - 7 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Sabır ağacı çizdim ben…Sanki karanlık bir tünelde gidiyorum, tünelde hiçbir ışık yok ve çok dar. Sürüne sürüne gitmişim… gitmişim… sonra bir dışarı çıktım, meğer o tünel altın doluymuş… bir çıktım ki her tarafımı altın tozcukları kaplamış… parlıyorum!

Ömer Faruk Tekbilek

Okulun ikinci yılıydı ve derslerle başım dertteydi her dem olduğu gibi. Üniversite denilen kurumda adama ne öğretilir de o daha sonraki hayatında onun işine yarar gibi abuk sabuk fikirlerle çok meşguldüm ve kronik kızlarla başı dertte şapşal oğlan pozisyonunda, küçük bir akvaryumdaki Japon balıkları nasıl seyrederler kendilerine bakan meraklı insanoğullarını adlı bir piyeste baş Japon balık rolüne soyunmuştum. O sıralar üniversite öğrenci ortamında gelecekte bir … olacağını zannetme adına çeşitli eylem türleri geliştirmek modaydı. Hayatın dışına itilip hayata ısınma antrenmanları yaptığını zannediyordun ve bu his seni hareketlendiriyordu bir şekilde. Yeni çıkmıştık çılgın ideoloji çağından ve on iki eylül askeri darbesiyle tarumar edilen bir neslin kişiliksiz ardılları olarak hangi çağa girebileceğimizin hesabı içerisindeydik. Etiket gecikmeden gelecekti, biraz da alayla Özal güruhu olarak adlandırılacaktık ve gurumuz şebekli bir kliple tahammül sınırlarını zorlayan bir popçu olacaktı bundan böyle. Ne zaman ki devrimci ve ülkücü abilerimiz hapislerden çıktı ve ülke kurtarmaktan sıkılıp kendilerini kurtarma yoluna gittiler, biraz rahat nefes almak kabil oldu. Sol taraftan reklâm ve medya dünyasına, sağ taraftan müteahhitlik ve inşaat piyasasına son hızla dalan ve cepleri parayla tanışan pos ve sarkık bıyık çetesinin üzerimizdeki baskısı kalktı da biz de kıl oldum abiden yola çıkıp yakalarsam öperim mertebesine erişme imkânı bulduk.

Gençlik işte! Kayıp gidiyor elden sabun köpüğü masalların sarımsak kokusu kıvamında. Kavanoz dipli dünya senin de sonun yok mu diyen bir kıza âşık sanıyordum kendimi. Benim kelimelerle başım her dem belada olmuştur ve sonum da bu yüzden olacaktır farkındayım. "Aşk dediğin masaldır sakın buna aldanma" diye şarkı söyleyen ablalarından miras kalan her türlü …tan savunma metotlarını üzerimde denemeye kararlı görünüyordu hanımefendi. Ben hala inat etmeyi bir çeşit mazoşizmle soslayıp tarih sayfalarına Mecnun'dan sonraki en büyük âşık olarak geçme hayalleri peşindeydim. Daha o zamanlardan insan ilişkilerinde ki salaklığım patent almaya yetecek derecede gelişmiş demek ki. Bu ülkede aşk yoktur, çünkü aşkı anlamlandırabilecek yetkinlikte ki olgun kişilikler, toplumsal ilişkiler yapımızda yerini bulamamıştır. Belki bir yerlerde mevcutlar ama ben rastlamadım kendilerine henüz diyerek yumuşatalım mevzunun sert kıvrımlarını hadi. Hoş ben pek çok şeyi ya geç anlarım ya da hiç kıyısına köşesine bulaşmadan es geçer giderim. Kızlar baş belasıdır bunu bile çözmem uzun yıllarımı aldı benim. Git vahşi kurt sürüsüyle takıl, Tibet'te inzivaya çekil, Büyük Okyanus'ta hiç bilmediğin sulara yelken aç ama kızlara asla bulaşma. Sırtını her döndüğünde kamçılanacağın gerçeğiyle yaşarsın sonra. Tehlikelidirler, almadan vermezler (cinsellik içeren bir bağlam oluşturmak değildi niyetim vermek derken, çok basit, çok hafif, çok ucuz olurdu bu yaklaşım. Manavdan portakal almıyoruz, sadece betimleme yoksulu olduğumdan muhasebeci mantığına uygun yaşantı düşkünlüğüne işaret etme gereğidir maksadım), soğukturlar kendilerinden başka pek çok şeye ve asla tam anlamıyla sırlarını açığa vurmazlar. O sırda ne menem şeyse kendileri de bihaberdir. İstisnaları mevcutsa da, bu türlerin hemen hepsi manastırlara kapanmıştır ve bekâret yemini ederek, kendilerini erkeklerden saklayıp Tanrı'ya adamışlardır. Geri kalanına da aklına gelen her bir yerde rastlayabilirsin. Kadın kendi varlığına dahi duyarsızdır ki bunun ispatı anlı şanlı psikoloji ilminin babası, hocası, kocası, eniştesi, her şeyi Freud amcamızın ölmeden evvel mırıldandığı son cümle " Kadınlar ne ister? " gibi abuk sabuk bir sorudan ibarettir. Eğer Üstat Azrail'le papaz olmadan hemen önce kafayı yemediyse bu hikâyeden çıkartılacak çok ders var ancak vakit yok. Kırbacını yanında taşı yeterli şimdilik. Teşbih ustası dedelerimizden elde kalan ' Cinsi Latif ' tabirinin bende yaptırdığı tek çağrışım ise söz üstadı atalarımızın "Katranı kaynattık olmadı şeker, cinsini …….. cinsine çeker" deyişidir.

Velhasılıkelam o zamanların nisan başlarında eve taşındım bir aşk yorgunu olarak, burası okula yakın İstanbul'a uzak. Yakınlıktan kasıt tek vesaitle ulaşabilme imkânına vurgudur sadece, uzaklığın tarifi ise Kadıköy'e ve tabii olarak vapura binme ihtimaline minibüs yolundan bir iki saat mesafede olmasıyla kişiliğini bulur. İstanbul her nerede yaşıyorsan orasıdır aslında, yüzde altmış nüfusu için de uzaktan bakılan ve ara sıra gidilen deniz manzaralı bir toprak parçası sadece. Bal kavanozuna ekmek bandırıp aslında kuru ekmeği midesine indirdiğini yadsıyan sanal bir alemin çocuklarıyız topyekûn. Bu yüzden birbirine yabancı kalan yaşamların kesiştiği bir ucube olarak varlığını sürdürür fikrimce Bizans'ın yaşlı orospusu. Aşağıladığım sanılıp yanıltmasın sakın. Asla onu tam manasıyla anlatma küstahlığına kalkışılamaz, yedi kocalı Hürmüz'dür, sekiz kollu ahtapottur, kırk başlı canavardır. Sadece Dante, Cennet, Araf ve Cehennem'inde kelimelerin elverdiği ölçüde ancak zayıf bir biçimde şiirleştirmeye çaba göstermiştir İstanbul'u. Ve Beatrice'de doğal olarak Aslı'dır. Gece rahmet yağarmış üzerine gündüz şer, canlıdır, değişir, yenilenir, kirlenir, temizlenir. Abilerim, ablalarım İstanbul bize benziyor, biz İstanbul'uz. Laz bir minibüsçünün kemençeli kasetinden anlamadığım sözlerle dolu şarkıları eşliğinde kısa bir yolculuk sonrası Kürt böreği yiyerek iri burun kemikli Afrikalı bir oğlanın Çinli kız arkadaşıyla el ele yürümesini seyretmek kendi başına bir keyif. Yeri geldiği zaman etnik çeşitlilikten ve kültürel mozaikten çuvallar dolusu laf üreten, sıra İstanbul'a geldi mi, sırf babaları buraya bizden önce geldiler ve burada doğmak gibi bir şansa sahip oldular diye kendilerini İstanbul'un seçkin evlatları varsayıp Mega köy'den dem vuran dantelli hurma parazitlerine sözüm yok. Ben, yetmiş iki buçuk millet tekmili birden beraber yaşar da sabahları dilenen martılara bir parça simit atacak delikanlı çıkmaz mı aralarından onun derdindeyim, ey Rabbul Alemin. Amin!

TiananMenian “Köpek Öldüren”

Bayan Arıza tarafından Mart - 6 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Köpek Öldüren ' namıyla anılan şarabının hangi marka olduğu üzerine bir buçuk saat tartıştık içki meclisinde dostlarımla dün gece. Böylede dertlerimizde var üzerine kırmızı kurdeleli mavi nazar boncuğu takılası. Ben ' Güzel Marmara 'da ısrar ediyordum, Ekrem ' Çubuk ', Salih iddiasız, sessiz sedasız bizi dinliyordu. İçtiğimiz biraların haddi hesabı yoktu ve sırf ortama uygun olsun diye Anadolu halinden araklanmış ve her nasılsa evimi mekân tutmuş tahta domates kasasının üzerine gazete serip kurulmuştuk etrafına salonun orta yerinde. Ekrem birde büyük zeytinyağı tenekesi içerisinde ateş yakmayı önerdi ancak salonu kaplayacak dumanı ve evin benim olduğunu üzerine basa basa bağıra çağıra ifade etmem hevesini kursağında bıraktı lavuğun. Salih bir ara dışarı çıktı, ben hala Mersin'de bir birahaneye girip ' Hacı bana Köpek Öldüren şarabı getir ' diye garsonu nasıl dumura uğrattığımın elli ikinci versiyonunu anlatma telaşındayım. İçki içince bizim tayfa sümsük tavırlarından sıyrılır ve iddialı kişiliklerini giyip kuşanırlar anında. " Büfeci Derdalan'dır dedi birader " diye çıkageldi Salih, gazeteye sarılmış bira şişelerini siyah bir poşette elinde sallayarak. Saygı duyduk ve mevzu anında kapandı. İyi çocuklar, kötü besleniyorlar. Ama iddia ediyorum ki ' Köpek Öldüren ' diye ' Güzel Marmara ' şarabına derler, erbabı bilir, büfeci de iki bira satıyorum ayağına, bilmiyorum diyemeyip cırt çekmiş Salih'e sonuçta. Bu arada bir şaraba Derdalan ismi veren zatı muhteremi de tebrik etmek gerekir, o da ayrı bir mevzu.

Sabahleyin kaçta gittiklerini bilmiyorum, gidip gitmediklerini bile bilmiyorum, bir sabah kalkarım ve salonda üç beş adam sere serpe yatıyordur sağda solda, ayak kokuları burun sızlatan, elbiseleriyle düşüp kalkan, yatacak yer için sadece üstü kapalı bir mekânı yeterli bulan ve kaybedenler derneği doğal üyeleri türünden. Ne çok adam evinden dışarıda geçirir geceyi ve neden benim evim tercih edilir her seferinde diye düşünmekten kendimi alamam. Yalnız yaşıyorum, yumuşak huyluyum, gürültü patırtıya gelemem, gelene hoş geldin, gidene nereye demem, benden gidenin hesabını tutmam, daha ne! Bu mahalleye ilk taşındığımda ( ki o zamanlar öğrenciyim ), iletişim kuramadık uzun süre etrafımla. Babam hayatının en büyük kazığını, oturduğum bu evi satın alarak attı bana. Varoşların çocuğu olmam babam marifetiyledir ey ahali, kişisel tarihime böyle not düşülsün. İlk dört ay boyunca köşe başında ki üç yıl kullanılmış amele ayakkabısı suratlı bakkaldan ve bira aldığım, rakı ve beyaz peynir müptelası büfe sahibinden başka kimseyle konuşmadım doğru dürüst. Şimdi can ciğer kuzu sarması olduğumuz ama o zamanlar bana uzaktan uzağa diş bileyen dostlarım, gülerek anlatırlar nasıl ipin ucundan döndüğümü içki masalarında. Bir kenar mahalle yosması olan Melek ile adımı çıkarmışlar meğer kahve köşelerinde ve Melek'in o dönemlerdeki kırığı Naylon Şeref Efendi beni yol ortasında, herkesin gözü önünde ders mahiyetine marizlemenin bin bir yolunu arıyormuş kahvede okeyden başını kaldırabildiği zamanlarda. Allahtan buna yeterli zamanı yokmuş iri kıyım dallama namzedinin. Okeyde siyah yediliyle sarı sekizli arasındaki kombinasyon ile aynı oyun esnasında ikinci okeyin çekilebilme olasılıkları üzerine epey kafa patlatıyormuş o ara ve ben farkında bile olmadan sıyırmışım yakayı elinden. Şu okey oyununu icat edip memleketimin dört bir yanına yayarak delikanlılarımıza meşgale yaratan arkadaştan Allah razı olsun, ne diyebilirim ki? Hoş, konu başından sonuna aptalca. Yalan valla, bir kere Melek kim ben neyim? Ben kendimle ahbap olamıyorum, kaldı ki kevaşelerle yüz göz olmaya kalkayım. Melek Hanım bir keresinde küçük oğlunu ders çalıştırmaya göndermiş arkasından da bir tabak kek yollamış üzeri kâğıt peçeteyle kaplı, bütün muhabbet bundan ibaret. Epeydir dulmuş, geçim sıkıntısı çekerken iki yıl evvel, şimdi kirada oturduğu evi satın almışmış bana ne bunlardan. Hıyar bir durum olmakla birlikte ( kaybedenler safında yer almamın en büyük nedenlerinden biridir bu benim, hatun meselelerinde ) inanılmaz derecede eylemsizimdir ben. Ergenlik sivilcelerimin ilk döneminde bana cebren ve hile ile ve resmen göstere göstere asılan bir müptezel mitrayı bu tür tavırlarımla öylesine yıldırdım ki hırs yaptı kendince, en sonunda fırsatını bulup dudaklarını dudaklarıma değdirmişti de ardından benim eşcinsel olduğum söylentilerini yaymıştı sağa sola. Köşeye sıkıştırılmış bir kirpi kadar korkudan büzülmüştüm ve buz kesmişti elim ayağım. Sevmiyorum kur yapmayı kardeşim, sikmişim hareketini, şeklini, tavrını, edasını. Normal zamanlarda bir elin beş parmağı sayısında zayıf ve narin, kurumlu beyin kurtlarım ortada bir manita mevzu varsa aniden mayoz ve mitoz bölünme modunda çoğalma yolunu tutarlar ve kısa zamanda sayılarını Darvin'in ve bilumum popülasyon ve devrim meraklısı doğa uzmanının kıçlarını tavana vurduracak, beyinlerini dumura uğratacak derecede arttırırlar. Asla gerçeği süzemem ve şifrelerden, imalardan, yollardan, işaretlerden iz süremem. Henüz metro seksüel diye bir tanımlama bile icat edilmemişken son tahlilde, kızların saçlarını elleriyle düzeltmesinden anlam çıkartıp " Hatun bana tav oldu abi yarın kesin boğazda oturup çay içiyoruz görürsün sen " diyen ayakkabı boyacılarının favorisi, her daim bakımlı ve atak, girişimci ruha sahip erkekler dünyasının var olduğunu bilirim. Sadece, ben sünepeler tayfasına yanaştım. Bunun da kendine göre bir karizması var ama belli belirsiz ve uzun vadede öküz sıfatını kazanmaktan öteye geçmez son tahlilde. Bu işlerin kompetanı üstatlarla dolu etraf, bizim gibi hımbılların ise elleri var sadece. Naylon Şeref Efendi beni evire çevire yol ortasında dövemedi ama altı yerinden bıçaklanıp üstüne birde hapishaneye girdi. Derler ki Melek Hanım bir kere olsun görmeye gitmemiş kendisini ve yine derler ki kalantorlarla Bostancının barlarına takılıyormuş yaslı İstanbul gecelerinde. Ağzı olan konuşuyor bize de onların pazarlaması düşüyor. Şairsen duygu

TiananMenian “o allı basmanın ben verdim parasını seni alacak uşağın severim anasını”

Bayan Arıza tarafından Mart - 4 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"o allı basmanın ben verdim parasını seni alacak uşağın severim anasını" trt türkü repertuarı

"o boklu şalvarın ben verdim parasını seni alacak uşağın sikerim anasını" türkünün aslı, nihat genç'ten alıntılanarak

Sürüklendim, değersizlik hissi ve küçük kahverengi saksısıyla yanımda taşıdığım küpe çiçeği ile birlikte. Sevgilim beni terk etti iki yıl evvellinde, gün geçtikçe kronikleşen para sorunlarım var, iş bulmakta güçlük çekiyorum uzun zamandan beri ve geceleri uyumak yerine sigara içerek geçiriyorum saatlerimi. Bir delinin hatıra defterinde çok yorgunum, beni beklemeden çekip gitmen seyrin selameti açısından hayırlı olacaktır kaptan. Ensem tüylerim uzun, tırnaklarım kirli, dişlerim bakımsız, düşüncelerim çamur kıvamında, hayallerim cenabet, geleceğim karanlık ve yatağımın altı silme boş bira şişesi dolu. Çuvalladın oğlum diyen bir suratla aynadan bana yansıyan görüntümden sıkıldım, düşük bel, dar paça kot pantolonumdan, enli kemerimin metal aksamından, artık onsuz adım atamadığım gözlüklerimden, durduk yere kendi kendime konuşmaktan, olur olmaz sırıtmaktan, her gün kasvetli evimden kaçarcasına dışarı kendimi atmaktan, iş görüşmelerine giderken taktığım sümük yeşili ince kravattan, sırf entelektüel bir zevk edinmek adına ve bilinmeyen bir hedefe ulaşma umuduyla okuduğum tüm o …tan kitaplardan, bir kadınla tanışmak uğruna kaliteli çakmaklar taşımak gerekliliğinden dem vuran pespaye gazete parçacıklarından, geceleri her kanalda ayrı ayrı gösterilme şerefine ulaşmış saatlerce süren dünyanın en büyük icadı iddiasında ağrısız, sızısız, kolayca tüy dökebilen modern ağda reklâmlarından, o reklâmlarda rol alan ve program esnasında kollarına ağda yaptırarak kıllarını aldıran sırıtık yavşak tadında erkeklerden, geceleri barlarda sürtünmekten, sahte bir cennette mutluluk dilenmek rüyasına uyanmak uğruna …. yapmaktan, kızışmış kuzgun yavrusu hazzıyla para peşinde koşmaktan, telefon ederken bile "efendim" diyene "efendin arıyor" deme küstahlığımdan, başıma gelen her felakette babamı ve Tanrı'yı suçlamaktan ve uzun uzun cümleler kurmaktan nefret ediyorum. Sırf çevreye çok sıkı biri olduğum izlenimi versin diye ilk gençlik çağlarımda giriştiğim yerli yersiz ancak kesinlikle gereksiz yüzlerce kavganın yüzüme attığı birkaç çizikten öteye geçemeyen faça izleri ve zavallı denecek kadar az sayıda ki gönül maceralarımın ruhuma nakşettiği jilet kesikleri ile yaşama gayretindeyim vesselam. Bitir oğlum şu işi, kendini dünyadan, dünyayı kendinden kurtar diyerek çığlık ata ata beynimin içerisinde dolanıp duran gaipten gelen sese inanasım geliyor zaman zaman. Sanatçı bir ruhun oğlu olduğum ve ilham perileriyle birlikte doğduğum safsatasıyla beni oyalayan, umutlandıran ve tahammül etmeme dayanak sağlayan aksi şeytanın kör olmayan gözüne yedi kurşun sıkılsın, Ebu Leheb'in de elleri kurusun. Alkol beynimi buruşturmadan ve dibe yuvarlandığımın henüz farkındayken gerçekleştirebilecek miyim o şiirsel ve muhteşem eylemi? Sessiz sedasız ve kimseden intikam almayı kurmadan. Ancak, ama, oysa, lakin, gibi biber gazı, darbuka dibi, sevgi pıtırcığı türünden kelimelerle oynaşır ertelenir dururum her zamanki gibi. Düşmanım bile yok şu acınası dünyamda, itiraf edebilirim bunu en azından. Ne ilk olur bu, ne de son…

Mutsuz ve tutunamayan, kronik ayrılıklar denizi densizi. Tuhaf oyuncakların mucidi, artık kendi kendinin oyuncağı olmaya karar vermişte yalnız başına oturduğu Kaf dağında, haberimiz yokmuş meğer kendini ifşa edene kadar. Farkındayım pozitivizmin içine ettiği, etik ve destansı değerlerden yoksun olduğumu ve elim böğrümde, boynum bükük, ön dişim kırık, sağlıksız beslenme kuralları gereği. Epeydir, beynimde mekân tutmuş örümcek ağlarının tozlu iplik parçalarıyla çok meşgulüm ve parmağımı kıpırdatmaya bile mecalim yok artık.

Kulaklarım uğuldamaya başlıyor yastığa başımı her koyduğumda ve gerçek hayatta rol yapmaya kalkıştığında insanın başına gelmedik kalmıyor. Kafamı uzatıp çıkarıyorum kimi zaman köküne kadar battığım kirli ve karanlık çamurdan ve simsiyah dişleri, sivri kulakları ve keçiboynuzu kokan tüyleriyle bir zebani üç başı sivri paslı demirden mızrağını dürterek geri itiyor beni içeri. Daha derine gömülmek istiyorum her seferinde, yitip gitmek, hiçbir düşüncede yer almamak, hiçbir sohbette anılmamak, isimsiz mezarlara benzemek, hiçleşmek. Elimden gelmiyor, sadece beceriksizlik hissiyle baş başa bırakıp terk edip gidiyor beni iyi zaman cinlerim. Hayrete düşüyorum sonra hemcinslerimin hayata karşı başarılarını gördükçe. Eğer işin içinde sahtekârlık yoksa, harbiden büyük iş beceriyorlar doğrusu. Kıskançlık deme vururum alnının çatından seni. Benim sorunum daha öznel ve dışa kapalı, diğerleriyle işim olmaz hiç. Öncelikle uyum ve denge yeteneğim sakatlanmış sanki genetikten getirdiğim bir çeşit lanetlenmeyle. Dünya, insanın üzerinde yaşaması için uygun tasarlanmış bir yerde, sadece ben beceriksizim. Her şey dengi dengine belli bir ritim tutturmuş; âdemoğlu görür ancak sınırlı bir duyarlılığın eşiğinde var olabilen imgeleri, duyar fakat belli bir frekans aralığında yer alabilen sesleri, limitlerle çerçeveli ancak beş duyuya hitap eder günlük yaşam. Tüm bunların ötesinde var olanlar, onlara bir şekilde kafayı takmış ve sırf bu nedenle türümüzün garip üyeleri derneğine kaydedilmiş uçuk kaçık cinsi tarafından araştırılıp bilimsel makaleye dönüştürülerek bize anlatılır ve biz öğreniriz habire muhteşem iletişim çağı gereği. Ben fire veriyorum aralıklarla. Ne içime siniyor ne dışa vurabiliyorum var oluşumu. Karanlığım, sakin, hafif ve ucuz. Altı üstü Birinci cigarası ve benzinli muhtar çakmağı ve çocukluğunda benzinli muhtar çakmaklarını doldurarak eğitim giderlerini karşıladığını iddia eden bir İlyas Salman gerçeğiyle var olabilmenin kırılgan pişkinliği. Kahramanlar çağının uysal izleyicisi olarak ayakta kalmanın yolunu bulacaksın yirmi birinci yüzyılda. Bir önceki yüzyılın son demlerini de gördüm ben ve bir hayli berbattı kendileri, bir sonrakini görmeyi ise hayal bile edemiyorum.

TiananMenian “İçki içip beklerken arada bir sürü insanın da hayatını kurtarıyorum…”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 28 - 2011 zamanında yazılmıştır.

… zaman zaman şöyle mektuplar alıyorum: "Bukowski, sen gerçekten berbat durumdasın ve hala hayattasın, kendimi öldürmekten vazgeçtim" Ya da "Çok büyük orospu çocuğusun, moruk, bana yaşama gücü veriyorsun." Yani içki içip beklerken arada bir sürü insanın da hayatını kurtarıyorum…

C.Bukowski

Çingene kızlarının yüksek topuklu ayakkabı giyme meraklarına dair düşünüyordum ki aklıma eski günlerden bir hikaye geldi, yüzde yirmi gerçek, yüzde elli kurgu, yüzde otuz esinlenme, ismi;

" Köpek Öldüren Kışı"

Çocukluğumun en sert kışıydı. Çok soğuk vardı memlekette. Dehşetli üşüyorduk, sokaklar ıssızdı akşamları, sobaları tüten evlerden çıkan duman sebebiyle is soluyordu dışarıda kalanlar. Kar yağdığı zaman hava yumuşuyordu sanki, ama bir yağdı mı yirmi gün yerde kalıp ayaz yapıyordu arkasından. Başıboş köpekler geziyordu sürü sürü ve biz kimseye acıyamayacak kadar çaresiz, sobanın etrafına dizilmiş beş küçük çocuktuk. Anamız dört şişle yün çorap örüyordu habire bizlere. Gerçekten de sıcak tutuyordu ilk giyildiğinde ama bir kere ıslanmaya görsün eskisinden beş beter üşütüyordu bu sefer, kurumak nedir bilmiyordu üstelik. Sobanın yanında kurutmaya çalışıyorduk, bazen yanıyordu sağından solundan. Sarı rengi kahverengiye dönüyordu, eğer hızlı davranıp kurtaramazsan önce sertleşip ardından deliniyordu. Yama atıyordu anamız bu sefer. Çamaşırlarda bir tuhaf kurutuluyordu. Sobanın yanına serilenler için sorun yok, ama diğerleri dışarıda bekliyorlarsa buz tutuyor, biraz sert davranıp çektiğin zamanda kağıt gibi yırtılıyorlardı. Büyük ağabeyim Hasan sokağın en sıkı kızak kayan adamıydı ama dün akşam kara lastiklerini tam ortasından ikiye bölmüştü. Kara lastikte bir acayip ayakkabıydı hani. İki türü vardı, astarlı ve astarsız olmak üzere. Aradaki fiyat farkı bugünün para birimiyle ben deyim elli sen de yüz kuruş. Kışın sorun olmazdı pek ama yazın dehşetli kokuturdu ayakları. Astarlı olanı dışardan fark edilmez ama adamın yürüyüşünü değiştirirdi hani. İyide top oynanırdı, ayağı tam anlamıyla kavrayıp şekline kendini uydurduğundan hâkimiyet kurmayı sağlardı meşin yuvarlağa. Ancak kış için uygun bir ayakkabı değildi sonuçta, çünkü yüksekliği Sivas gibi on beş santim karın her yanı kapladığı bir memlekette yürümeye yetersiz gelirdi. Sümerbank o sene müthiş bir atak yaparak Türk girişimcilik tarihine adını altın harflerle yazdırarak bot gönderdi büyük miktarda ve epeyce bir sıra bekleyerek, hatta ayağıma uygun numara bulamadığım için bir numara büyük de olsa bir bot edinebildim. Babamın iktisadi durumu epeyce sarsılmış olmalı ki borç harç lafları terennüm edilmeye başlandı büyükler arasında. Ama biz çocuklar sevinçliydik hani, astarlı ya da değil kara lastikten kurtulduğumuz ve bağcıklı botlarımıza kavuştuğumuz için. Hasan'ın lastiklerini parçalaması olayı es geçilmedi ama, bir güzel azarlanıp bir daha da üzerinde durulmadı. Az sonra memleket beyaz çarşaf giydirilmiş olarak karanlığa gömülecek ve sokağa çıkma yasağıyla örtüşecekti geleneksel elektrik kesintisi. Biz bir ara elektrik denilen enerji çeşidini bir gün var olup diğer gün kaybolan iyiliksever bir peri olduğunu sanıyorduk, sonra öğrendik ki kendisinin hafta da üç beş gün üst üste kaybolabilme özelliği de varmış. Gaz lambasının fitili ne kadar uzun olmalı? Cam muhafazası neden bu kadar incedir? Duvarda oluşturduğu Gulyabani gölgeleri neye işarettir? Gibi sorularımız mevcuttu ve kimsenin cevaplamaya niyeti yoktu. O gün gece gözüme uyku girmiyordu, çünkü eski kızağımın ayaklarına ' Balıksırtı ' denilen demir aksamı sanayide demirci Kazım amcaya rica minnet taktırmıştım ve yarın ilk defa deneyecektim hızını. Hasan yeni bir yer keşfetmişti anlaşılan, " Nah aha böyle, uçurum gibi mübarek! " diyerek koluyla eğimini tarif ediyordu. Kızağın yağ gibi delice kaydığını ballandıra ballandıra anlatışı biz erkeklerin iştahını kabartmıştı. Yaklaşık altmış derece eğim biraz da tehlikeli bir yer demekti ama kimin umurunda. Az sonra annemle babam odalarına çekilecekler ve sobalı odayı ikisi kız beş çocuğa terk edeceklerdi. Yün yorganlara sarınıp düşlere dalacaktık ve en hızlı kızağın üzerinde kayacağımızı görecektik rüyalarımızda. Ve Hasan orada bile geçecekti beni. En uzun mesafeyi, korkusuz manevralarıyla yönettiği eski kızağıyla, benim " balıksırtı " demirli kızağıma rağmen O yapacaktı. Çok kış vardı memlekette, çok üşüyorduk, çok genç adam ölüyordu sokaklarda. O yıl tarihlere " Köpek öldüren kışı " diye not düşülecekti sonradan…

TiananMenian “Kaide bu! Kartalı çekiştirmezse eğer, bukalemunla tırtıl nasıl yarenlik eder.”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 25 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"Kaide bu! Kartalı çekiştirmezse eğer, bukalemunla tırtıl nasıl yarenlik eder." Edmond Rostand

Çınar Kıraathanesi Mahallenin meydana açıldığı yol üzerindeydi Kürt Durmuş'un kahvehanesi. Israrla maçları televizyonda yayınlayacak düzeneği kurdurmamıştı, haftasonu radyonun sesini açarak avutuyordu milleti ama at yarışı yayını akşam itibariyle ekranda yerini alıyordu çok şükür. Sekiz on masa içeride, dört beş masa da kapı önündeki küçücük avluda yer alırdı ve haftasonları oturacak masayı geçtim sandalye bile bulunmazdı mekanda. Önceleri boya sandığıyla kahveye takılıp arada kendini sevdiren ve herkese kabul ettiren Selami, daha sonra kadrolu eleman olup çıraklığa terfi ettiğinden beri kahveyi üç kişi çekip çevirmekteydi. Ocakcı Narkoz Nuri hemen hemen hiç konuşmamasıyla meşhurdu ama akşam olup da içmeye başladığı zaman da durmak nedir bilmezdi. Üstüne kafası iyice demini aldığında, dediklerine göre güzelde cümbüş çalardı. Düğünlere falan gittiği de olurdu ara sıra ortacı Çingene Ekrem'in bulduğu darbukacı tayfasıyla birlikte. Yalnız çalarken kafasını hafif yukarı kaldırır ve öyle put gibi kalıp bakar dururmuş uzaklara, Ekrem anlattı geçenlerde. O sırada Durmuş abimizin mekanda olmamasından dolayı henüz yeni yıkanmış bir çay bardağının Ekrem'i hedeflediğini ama zaten ezelden buna alışık ve hazır esmer ortacımızın bir vücut çalımıyla kendini koruduğunu ve bardağın duvara çarparak paramparça olduğunu da söylemekte fayda var. Selami ortalığı süpürürken, Ekrem hem kahvehanenin ortasında yer alan beton kolonu ocakla arasına siper edip hem de hala gülerek " Herkesin aradığı yeri bulmuş abiler, ondan bakıyor oraya…" deyişini de eklemeden hikayemiz demini almayacak elbette…

Her kahvehanenin iki tür müşterisi vardır, müdavimler ve yoldan geçenler. Elbette müdavimlerin çayı en taze tarafından gelir.

Çingene Ekrem bardakları teker teker dağıtır ama masayı da gözden geçirmeyi ihmal etmez. "Lan Selami! Küllükleri niye boşaltmıyon köpoğlu, şımardın iyicene amına koyum" Selami diğer tarafta ama sesle birlikte hareketleri hızlanıyor. Yanaşmamaya dikkat ediyor Ekrem'e, çünkü köteği yemek işten değil o sıra. Ekrem masadan ayrılır ayrılmaz küllükleri değiştiriyor. Ekrem kahvehanenin herşeyi. Hesaplar onda toplanıyor, Durmuş abi göz açtırmıyor hiç, üstelik Nuri'ye marka saydırıyor ama yine de " Adamını bulsam bir gün tutmam buralarda, çalıyor şerefsiz…" demekten kendini alamıyor çok yakın sohbet ortamlarında. Ekrem çok sıkı da kavga ediyor, hani ilk başta çelimsiz vücuduna bakıp da gözüne kestirenin kavga sonrasında anası epeyce bir ağlayacağı garanti neredeyse. Kıl olduğu müşterilere dakka başı çay dayaması ise diğer marifetlerinden…

İçeri girdiğimde iki masa doluydu sadece, şu ara boşgezer tayfasından Şeref ile Hasan'ın masasına selam vererek dümeni kırıyorum hemen. Daha yanlarına oturur oturmaz, Hasan kağıttan kafasını bile kaldırmadan sesleniyor.

"Lan Çingen çay ver Selim abine…"

"Çingene demeyecen oğlum, roman, roman…" karşılanıyor seslenişi diğer taraftan.

Şeref atılıyor bu sefer,

"Roman oldun da götün göğe mi erdi pezevenk, bir çay da bana getir."

Selami'yi ekmek arası köfteye gönderip oyuna göz atıyorum. Çayları getiriyor Ekrem, servisi bitirir bitirmez, Hasan'ın sağ tarafında masada bıraktığı sigaraya uzanıp bir tane çekerek,

"Çek oradan bir keriz sigarası"

diyerek dudağına iliştiriyor, Hasan sesini çıkarmıyor. Bizimki ardından çakmağa uzanıp,

"Yakalım enayi ateşiyle…" diye yapıştırıyor bu sefer.

Güle oynaya devam ediyorlar oyuna, yabancı yok masada. Köftenin damlayan yağı pantolonuma düşüyor o sıra, peçeteyle siliyorum hemen…

Hacı ile Recep ortaklığının durumu iyi değil kağıt oyununda. El ha bitti ha bitecek ve çaydan midesi burulan işsizler tayfasının cepleri de düzülecek az sonra. Masaya kağıtlar atılırken parmakların hemen üstündeki kemik aksamını da kadife çuhaya geçirmek adettendir nasılsa, sertliği ve sesinin şiddeti ise oyunun heyecan katsayısını belirler. Ben gazeteye yumulmuşum ama televizyonda üçüncü ayağın koşulacağı anonsu yapılınca Hacı'nın sözleriyle birlikte diğerleri gibi ben de televizyona bakıyorum.

"Çok sıkı tüyo aldım oğlum, bildiğin gibi değil, bu altılıda üç tekin garantisi var…"

Bu arada oyunu yavaşlatıyor.

"Tabelayı da bulduk mu, paraları cepte bilin, son ayağa on at yazmışım, kaçarı yok…"

Recep yüzünü buruşturdu,

"Tuttursan iyi olur Hacı, parti bizde kalırsa sonrasında sigaraya ayıracak para kalmıyor."

Artık iki kumar birden dönüyor masada. Biz de heyecanlanıyoruz ufaktan ufaktan. Nereden bulunur bu tüyo birader? O kadar sağlam madem, kaynağı neden bu işten para tutma yoluna gitmez de sağa sola dağıtır? At yarışının garantisi olur mu? Bu vatan sana kalır mı? türünden sorular başımı ağrıtırken dilime kilit vurup hiçbir şey demiyorum orta yere. Oyun tahmin edildiği gibi Hacı Recep ikilisine kalıyor ve artık son sürat devam eden yarışa dijital takılıyoruz hep beraber.

Recep basıyor gaza,

"Yürü be oğlum, kim tutar seni be…"

Hacı dünden razı,

"Hey Yaradanın'a kurban olduğumun beygiri, rüzgar gibi mübarek!"

Derken kimsenin tutamadığı, rüzgar gibi, Yaradan'ına kurban olunan beygir hakikaten birinci geliyor. Üçte üç. Kupona göz atıyorum, biri tüyolu, tek geçilmiş, diğerine üç at yazılmış, son ayağa ise harbiden on at döşenilmiş, üç teke rağmen yine de iyi para yatırmışlar, hele bu yoklukta.

Az sonra ne kadar para alacaklarını hesaplayacaklar birinci gelen atların ganyanlarına bakıp ve muhtemelen gerçekten bir kaç kat daha fazla bir paranın hayaliyle yanacaklar son yarış bitene kadar, ama şimdi ikisini üst üste yapıştırsan sigara alacak paraları yok. Olsun kupon cepte ve umutları var. Recep ile Hacı ben bildim bileli beraber takılırlar ve neredeyse yatakları hariç her yere birlikte giderler. Şu ana kadar ikisinin birden aynı zamanlarda işte çalıştığı görülmemiştir, ama asla vazgeçmezler, sürekli işlere girer çıkarlar…

Hesabı ödüyorlar, Ekrem müesseseden beş çay daha getiriyor masaya, müdavimlerin bir ayrıcalığı da parti sonrası bedeva çaydır yaz bunu da bir yere. Hadi rastgele…

Hacı ile Recep hesabı ödeyip kalktılar masadan. Şeref çayını yudumlayarak bana döndü.

"Usta, ne oldu senin şu iş meselesi?"

Beklemiyordum hiç, huzursuzlandım,

"Aynı terane, başvuru formunu doldurduk, mülakata aldılar bir yarım saat kadar, sonra biz sizi ararız muhabbetine sardı iş…"

Hasan'ın gözü hala televizyonda, bir yandan üst dudaklarını kemiriyor, düşünceli,

"Selim abi, akşam kapanışa yakın kaveye gelsene, ufak yollu bir işimiz var senle."

"Hayırdır?"

"Biz de şer ne arar abi, sen gel hele…"

"Bakarız!" dedim yine de temkini elden bırakmadan.

Bu sefer bana döndü,

"Abi sallama öyle bakarız felan, aleme akacağız bu gece, kıyısından tutun sen de, fena mı olur?"

Alemlerin Rabbi'ne şükürler olsun alemlere akmışlığım yoktur şimdiye kadar ama Hasan'ı tanırım. Zarar gelmeyeceğini de bilirim. Ediyorsa bir kelam, arkasında kesinlikle benim adıma yaptığı bir hesabı vardır. Kalkıp eve gidiyorum…

Gece yarısına çeyrek kala geliyorum kahvehaneye. Nuri yükünü almış epeyce, az sonra bodruma inip tek kişilik yatağına gömülüp, ertesi güne bırakacak kendini. Sadece içerek anlam bulan bir hayat, içmeyenlerce anlaşılamaz ve anlaşılmayan bir hayat çelişkilerin çocuğudur bir çoğuna göre. Asla değildir! Her hayatın kendi hikayesinin sesi vardır, sadece frekansları farklıdır, sen duyarsın, öbürüne kapı gıcırtısı gibi gelir, bir diğeri hayatının ritmini bu müzikte yakalar, öbürü yanından yöresinden bile geçmez. Hayat sadece bunlardan ibarettir vesaire, vesaire. Sanat yoktur, sanat aşkı, aşağılık hayata duyulan nefretin burnu havada kılıksız soytarılığından ibarettir. Oysa herşey Nuri ile başlar, Nuri yetmiş milyon yitirilmişliğin alkol alan tek kazananıdır bu gece ve o tüm gün haram yemeden, eşek yükü kadar ağır bir işte çalışıp yatağının yolunu tutan tek adamdır. Ve hayat adına türetilen herşey hayatın karşısında ezik ve tutuktur. Elbette diğer hayatları yargılayanlar kendi hayatlarının köleleri olduğunun farkına varamayanlardır…

Bu tür düşüncelerle tam da felsefenin ebesini ağlatmak üzereyken Durmuş abimiz hesabı kapatıp, hepimize selam vererek dışarı çıktı ve mekanda ben, Hasan ve Ekrem'den başka kimse kalmadı. Ekrem kahveleri getirdiğinde Hasan lafa girmişti bile.

"Hacıların altılısı elinde patlamış yine, tabelada on at yazmış lavuklar, geriye sadece altı at var, şansa o altı attan biri birinci gelmesin mi? Hırsından kuponu yiyecekti Recep, abi görmeliydin…"

Altılı da beş de kalanlar her daim iki ye tav olanlarca aşağılanırlar, yaz bunu da bir yerlere.

"Hacı'ya söyle de beni bir görsün yarın…" dedim. "Kömür işi var depoda, belki birlikte hallederiz"

"Tamam baba, bakarız…" dedi bu sefer.

"Ben dedim onlara, içki, kadın, kumar bitirir delikanlıyı amma…" Çingene Ekrem bir yandan masaların üzerine sandalyeleri yerleştiriyor diğer yandan bize laf yetiştiriyor.

"Geriye ne kaldı oğlum yav? Ufağı dolaba koydun değil mi sen akşam?" diye karşıladı Hasan.

Demek ki hazırlık yapılmış akşamdan. Ekrem üç çay bardağı, üç su dolu su bardağı, bir ufak şişe Yeni Rakı ve meze niyetine bir avuç çekirdeği masaya getiriyor. Kapı kapalı ve Narkoz Nuri aşağıda uykusunun en karanlık dibine vuralı bir yarım saat kadar olmuş o ara…

"Eee Hasan? Nereye gideceğiz bu gece?"

"Bu gece mafyayla takılıyoruz abi…"

Rakıdan sıkı bir yudum aldım, ağzım, burnum, midem, beynim buruştu anında.

"Deme yav…"

"Dedim bile…"

"Eh ulan Hasan, akşam akşam ne hallere koydun bizi, ne işimiz olur oğlum bizim mafyayla mufyayla?"

"Hele bir dinle sen, gelmek istemiyorsan yine gelme be abi…

Daha lafını bitirmeden cep telefonu çalıyor Hasan'ın, gözlerini kısarak numaraya bakıyor önce, ekranda her ne gördüyse artık bir ağırlık geliyor hareketlerine.

"Buyur Cabir abi?"

Şişe bitti bitecek, Çingen'le geri kalanı aramızda pay ediyoruz ve bardağı kafasına diktiği gibi dükkanı toparlamaya kaldığı yerden devam ediyor. Hasan, konuştuğu adam her ne diyorsa artık,

"Üç kişiyiz abi… Evet biliyorum orayı… Yarım saate kadar ordayız abi…" diye diye kapatıyor telefonu.

"Çingen oğlum sana da iş çıktı, toparlanda gidelim."

"Ne işiymiş bu şimdi gecenin bu vaktinde?"

"Tahsilat oğlum, Cabir abiyle takılacağız Maltepe'de bir mekana girip çıkacağız sadece…"

Ekrem son sandalyeyi de masa üstüne yerleştirirken kestirip attı.

"Ben gelmiyorum usta, siz bakın dalganıza. Yarın dükkanı erkenden açmam lazım"

"Gidinin tabansızı sen de, iki kuruş ta sen nasiplen diye söyledim oğlum ben sana…" diye kışkırttı Hasan.

"Ya arıza çıkarsa n'olacak? Çoluğum var, çocuğum var, sen mi bakacak onlara?"

"Tamam lan tamam, sana söyleyende kabahat zaten, kapada gidelim artık, yolda seni de eve bırakırız…"

Bardağı dipledim, sıcak bir şey boğazımı yaktı geçti sanki, yüzümü buruşturdum ama renk vermedim, kepenklerin kapanmasına yardım edip dükkanı kapadık. Hasan taksi çevirdi. Ekrem'i eve bırakıp devam ettik biz..

"Baba, sadece görüntü vereceğiz biz, hiç bir şeye karışma, eğer ortalık karışırsa da arkana bile bakmadan kaç…" diyor Hasan arka koltuğa doğru bana dönerek.

"Allah biliyor ya hiç içime sinmiyor benim…"

"Öyle deme Selim abi, ekmeğimize bakalım biz!" "Arka sağlam Cabir ağbide, Diyarbakırlı, lazlarla takılıyor şu ara, dediğim gibi bizimkisi sadece şekil…"

Şoför o ara dikkat kesiliyor, Hasan toparlanıp lafı bağlıyor. İhtiyaten varacağımız yerin bir iki sokak aşağısında iniyoruz taksiden.

Maltepe sahile yakın çorbacının önünde oturup kahve içiyorlar Deli Cabir namlı kabadayı ile yıllardır yanından ayrılmayan, gözünün biri hafif sola kayık baktığı için Şaşı diye çağrılan adamı. Sarma sigara içtiğine göre esrarla da arası iyi abimizin. Daha yanına gelir gelmez haşlıyor Hasan'ı.

"Hani üç kişiydiniz lan?"

"Biri kayış attı son anda abi, ama Selim abi sağolsun kırmadı beni, bizim mahalleden, eli dili sağlam, he mi de üniversiteli…"

Cabir kahveyi höpürdetip dik dik süzüyor beni.

"Makina var mı yanınızda?"

"Sizde vardır diye yanımıza almadık abi…"

Bıyıklarını tek eliyle alttan sıvazlayıp, adamına sesleniyor,

"Şaşı, içeri götürüp kütelendir şunları…"

Çorbacı hemen hemen boş, sarhoşun biri işkembeye yumulmuş sadece. Salonu dikine geçip mutfağa açılan kapıdan yan tarafındaki ardiye benzeri yere giriyoruz. Şaşı, iki tane tabanca çıkartıp mermi olup olmadığını kontrol ettikten sonra elimize tutuşturuyor. Bir süre ne yapacağımı bilemiyorum, sonra Hasan'ın hareketlerini taklit ederek belime yerleştiriyorum.

Şaşı,

"Bişey olacandan değel, ihtiyaten…" diyor sadece.

Dışarı çıkıyoruz. Şaşı boş fincanı alıp içeri götürüyor, Cabir bir sigara daha sarıyor önce. Ardından bana dönerek,

"Otur bakalım aslan…" diyor

Hafiften tersleniyorum,

"Aslan değil, sadece Selim!"

Hiç teklemiyor, hatta gülüyor hafiften,

"La Şaşı duydun mu? Aslan değelmiş, sadece Selim…"

Dalga mı geçiyor, hoşuna gitti de eğleniyor mu, anlayamadım bir türlü. Elini 'herneyse' gibilerinden şöyle bir havada sallayıp, cigaralığı yakıyor.

Hasan'a dönerek anlatmaya başladı.

"Hasan sen evvelinde gidip yer tutacaksın. Bir iki bira iç sadece, ayarını kaçırma sakın. Dükkan karanlık olacak, şarkıcı, dansöz filan, salonu tümüyle gören bir yere otur ve karıya kıza sakın bulaşma, arbede çıkarsa ayakta kimi görüyorsan sık üstüne…"

Hasan başıyla tasdik etti, sağ eliyle de belini yokladı öylesine. Deli Cabir bana döndü bu sefer, gözlerini hafif kısıyor konuşurken, sigarayı daha söndürmeden yenisini sarıyor arada.

"Sen Şaşı abinle takıl, sakın yanından ayrılma, O ne derse o…"

Artık ortaya konuşuyor.

"Heç bişey olacağından değil, temkinli olmakta fayda var diye tüm bunlar. Kurda akıl sabaha gaden gerek. İş bitince Hasan bizden on, on beş dakika sonra dışarı çıkar ve burada görüşürüz, de hade sen get bakem şimdi.."

Hasan fırladığı gibi uzaklaştı, Şaşı bir arabayla yanaştı çorbacının önüne. Cabir abi arkaya oturdu, ben de öne geçtim.

Gece kulubü neon ışıklı ve kallavi ingilizce adıyla türdeşi salaşhanelerin bir üst makamında konumlandırmış kendini. Bu işlerde tarağı olmayanın asla ayak basmayacağı, yeni yetme veletlerin manitalarını getiremeyecekleri bir yer olduğu kapıkulu iki yarmanın giriş bölümünü sağlı sollu tutmalarından belli zaten. Otoparkçı taksiyi teslim alıyor ve üçümüz Deli Cabir önde olmak üzere ilerliyoruz kapıya doğru. Mafyasal hareketler üzerime ağırlık çökertiyor. Bakışlarım daha keskin, kollarım yürürken biraz daha kabarık kalkıp iniyor, ulan yıllardır yerimi arayıp duruyormuşum meğer, aha işte tam da Baba filminden fırlamış beşinci dereceden figüran eskisi gibiyken orta yere bir nara savurayım diyorum içimden zevzeklenerek.

"Selamünaleyküm"

Selam alınıyor, belli ki Cabir buralarda epeyce tanınıyor, eller önde kavuşturulmuş, hoşgeldin abiler falan karşılama sağlam.

"İsmail bizi bekliyordu…" diyor bu sefer,

"Tamam abi, buyur…" diyorlar ama diğer yandan da arama pozisyonu alıyorlar,

"Bekliyor dedik ya aslanım" diyor ve arada kısık gözüyle bana bakmayı da ihmal etmiyor.

Bir müddet ne yapacaklarına karar veremiyorlar, Cabir ikisinin arasından dalıyor içeri, arkasından biz de onu takip ediyoruz. Biraz uzunca holü geçtikten sonra mekan geniş bir salona açılıyor ve ne yalan söyleyeyim içerisi ekşimiş şarap veya sidik meni karışımı bir şeyler kokuyor. Bir garson hemen karşılıyor bizi,

"Beni İsmail'e götür, gençlere de güzel bir masa ayarla…" diyor deli Cabir.

Oturuyoruz…

……..

TiananMenian “En büyük kötülük, en büyük iyilik için gereklidir.”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 25 - 2011 zamanında yazılmıştır.

En büyük kötülük, en büyük iyilik için gereklidir. Nietzsche

Sadece uyumak istiyorum, mümkünse günlerce sürmeli, hatta aylarca. Sarhoşlukta bir nevi ayakta uyuklama hali. Var oluşundan ve kendi gerçekliğinden uzaklaşmak için bulunan en kolay, yasal ve hafif yöntem. Hem fiyatı üzerine konulan fahiş vergiler nedeniyle ülke ekonomisine olumlu katkı sağlamak gibi içerken pek akla gelmeyen bir tarafı da mevcut. Kimi zaman devletin idaresinde ki büyüklerimizin, "Ulan önüne gelen vergi kaçırıyor bu memlekette, biraz daha stres husule getirelim de içki, sigara ve benzin tüketimini artırarak gelir düşüşünü telafi edelim" benzeri tartıştıklarını varsayıyorum bir masanın etrafına toplanıp. Nasıl olsa ödediğimiz her vergi bize yol, su, elektrik olarak geri dönüyor, ancak her ne hikmetse bunların kullanımı da ücrete tabi. Varsayalım ben normal bir işte çalışan en sıradan adamlardan biriyim ve ortalama bir Türk'ün yaptığı her eylemi gerçekleştiriyorum. Ufak tefek farklılıkları es geçersek geriye, sabah gazete alıp, belediye otobüsüyle yola koyulmuş, mesaisiyle birlikte asgari ücretin biraz üzerinde aylık maaş alan ve haline her hafta Cuma günü öğlen arasında gittiği Cuma namazında şükreden bir tıfıl oğlan kalır. Henüz evlilik gibi masrafları boyunu aşan bir faaliyete girişecek gücü kendinde bulamamıştır ve sabahleyin aldığı gazeteye verdiği otuz beş kuruşun aylık olarak on lira elli kuruş tuttuğunu hesaplamaktadır. Günde bir paket kısa LM sigarası içer ki otuz günlük maliyeti tamı tamına seksen yedi lira olup aylık gelirinin altıda biridir. Haftada bir kere birahaneye gidip sadece bir çerez ve üç fıçı bira götürse elli altı lirayı gözden çıkaracaktır. İşyerinin servisi varsa ne ala ya yoksa tek vesaitle gidip gelse en ufak mesafe bir liradan iki lira ki etti altmış lira. Bu adamın kız arkadaşı yok mu, olmalı, öyleyse hazır kartlı da olsa cep telefonu muhakkak vardır, idareli kullanıp iki haftada bir kontör yüklese yirmi beş lira da iletişime harcar. Velev ki adamımız askerliğini tamamlamış ve ailesiyle birlikte yaşıyordur ancak nereden baksan diş macunu, fırçası, tarağı, jileti, sabun köpüğü, saç jölesi, ayakkabı boyası derken bir yirmi lirada da oraya bağlanır. Ayakkabı, pantolon, gömlek, iç çamaşırı, çorap dersen asgari ayda yirmi beş lira da kılık kıyafete koyarsak, geriye sadece kız arkadaşıyla kafe, lokanta, park bahçe gezmeleri kalır ki oda rahat bir elli liraya mal olur. Asgariye vursan temiz üç yüz lira yani bir aylık zorunlu ihtiyaçları için on sekiz günlük çalışması gerekmektedir. Adamımız bu dengeyi her ay korumak ve açık vermemek zorundadır. Ayda iki kitap alsa, korsanı dört lira olan kitaba on beş lira bayılacaktır, bir kere sinemaya gitse dokuz lira. O da sinema yerine VCD seyreder, korsan kitap alır, tiyatroya gitmez, kaset almaz MP3 yükletir, Windows'un lisanslı programı niyetine track program kullanır ve geçinir gider. Allah'tan sosyo-kültürel aile yapımız böyle bir yaşantıyı cevaz kılar. Tek başına ya da evlilik hayatı kira, elektrik, su, telefon, ısınma ve beslenme sorunlarını beraberinde getireceğinden Türkler de anne baba hayatın her döneminde çocuklarına katkıda bulunmak üzere kodlanmıştır. Emekli olunması, çocuklara yardım edilmeyeceği anlamına gelmez ve birazda bu nedenle büyük çocuklar gibi yaşam sürmeye devam ederiz. Erkeklerimiz futbol maçlarında kadınlarımız her gün farklı kanalda yayınlanan dizilerde kendini arar. Kelli felli adamların cırtlak renkli takım formalarıyla kol kola girip küfürlü bağrışmaları ne denli garipse, kadınların yapısı gereği kurmaca bir dünyanın kahramanlarını, ilişkilerini ve konuşmalarını muhabbetlerine dahil etmeleri o denli sakat bir durumdur. Elbette kimseden her akşam felsefi sohbetler yapmasını veya Hıncal Uluç gibi ultra modern bir yaşantı sürmesini beklemiyoruz ancak her ne kadar da ekmek kavgasının pençesinde kıvranılırsa kıvranılsın diline, yaşantısına, giyimine, evine, kişiliğine, ruhuna kalite en azından bir farklılık ya da farkındalık katabilmeli insan. Vıcık vıcık kahvehane muhabbetinde "Ver coşkuyu, ver coşkuyu!" sürgit yaşama tarzı beni boğuyor dostlarım. Parasızlıktan şikâyet edip duran, asgari ödemesi yapılmamış kredi kartının aylık faizinin hesabına saatlerini harcayan, bulabildiği en küçük fırsatta İstanbul gecelerinde Rus asıllı fahişe peşine koşup "Kopan!", kırk elli yıllık ömrü hayatında hiçbir yaralı parmağa işemeden geçip giden lavuklar cehenneminde benim payıma da onları seyretmek düştü bidenem, ondandır biraz feryadım.

Ben bu cehennemin ne şeytanıyım ne de kurbanı. Bizimkisi sadece ölene kadar sonsuz; sallantıda hali…

TiananMenian “Türkiye geleceğin ülkesidir ve hep öyle kalacak”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 24 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"Türkiye geleceğin ülkesidir ve hep öyle kalacak" b.disraeli

iyi de benjamin amca bu lafı neden sarfetmiş yıllar evvel? malum mu olmuş kendine, eğer öyleyse helal olsun der geçerim, kadıköy, eski aşklar, bel fıtığı, kokoreç, mercan büfe, efes kutu bira ve çeşitlenmeler arasında bir akşamüstü hikayesi;

Kadıköy benim eski sevgilim, her köşesinde ayrı anım gizli. Galiba buraya yolu düşen herkes de böyle bir sanı mevcut. Her neyse Aslı'yı burada terk ettim ben, ruhu bile duymadı, martılar bile bilmedi biten bir aşkı kutsadığımı kırmızı şarapla. Zannettiler ki geçici hevesler döneminden kalma zıpırın teki görüntü verip şekil çizmede sağa sola. Deniz kadın gibidir tam anlamıyla vakıf oldum şairin bu söylemine, içlerinde ne olacağını asla bilemiyorsun ikisinin de. Ve göründüklerinden daha tehlikelidir ikisi de yaz bunu da bir yere. Karşılarda bir yerlerde oturuyordun o zaman sen sevgili Aslı ve kimisi suya vuran milyonlarca ışıktan birinin çevrelediği duvarların arasında televizyondan geçen görüntülere bakıp iç sıkıntını erteliyordun habire. Akşam iniyordu Kadıköy'e ve takalar geçiyordu gürültülü motorları uzaktan gelen davul sesi. Yaşam gürül gürül akıp gidiyordu etrafımda, İstanbul bir otomobilin dikiz aynasında serseri görüntülerinden ibaret. Nefes almaya bayılıyordu insanlar ve fahişeler erkek gibi küfrettiklerinde adam olduklarını zannediyorlardı adım başı. Bir ben durmuştum ve yanımda yöremde sağa sola oturmuş yalnız adamlar sadece kendilerinin durduklarını ve diğer her şeyin geçip gittiği hülyasıyla baş başa vermişlerdi. Seni mutsuz edeceğimi iddia ediyordun ve ben karşı duramayacak kadar sessiz ve çaresizdim o sıralar. Yorulmuştum yorgundun, her şeyi istiyordun ben vazgeçmeyi seçmiştim. Tanıdığın en karanlık adam olduğumu fısıldıyordu kulağına iblisin uşağı beyin kıvrımların. Kara karga sürüsüyle yatıp kalktığını bilirdim hatta bir kaçını tanımıştım ve engelleyemiyordum namlu masal sevdalarında beyaz atlı düşlere uyanmanı. Ne hırsım vardı ne param, içecek sigaram, gece uyurken üzerimi örten bir çatı, birlikte içecek bir kaç arkadaşım varsa çok da fazla dert değildi hayat. Kara çalmıştım geçmişime, felsefeden, edebiyattan, sanat seviciliğinden beynim buruşmuştu ve zehirleniyordum yavaş yavaş. Cennete yerleşmiş seçkin bir aristokrat gibi hissediyordum kendimi senin yanındayken. Her hücrem seni kendi meşrebince seviyordu. Sonsuza kadar devam etsin istiyordum oysa elimden kayıp gidiyordun sen yavaşça ve sadece seyretmek geliyordu elimden olup biteni. Lanet olsun gurur denen kuytuya! Yüreğim ağzımdaydı, adının üçüncü harfine şiir yazıyordum durmadan ve kamaşıyordu gözlerim rüyalarımda bile saçlarının kızılından. O sıra uzun bir ara vermiştik askıya alıp gezip tozmaları ve bir gün telefonda 'Seni görmek istemiyorum artık' dedin kabuk değiştiren yılanların soğuk diliyle. Kötü bir mucize gerçekleşmişti sanki, çok hazırlıksızdım, çok çaresiz ve çok mutsuz. Hayatım çoklaşmıştı hiç olmadığı kadar, hiç olmadığı kadar ölüme yaklaşmış hissediyordum kendimi. Sonra miladım başladı yeniden, buz tutmuş nehirlere benzeyen kırık kalpler gününde. Bir de mektubun var hakkını yemeyeyim şimdi. Kafası karışık ama kararlı olduğunu düşünen ve sana hiç yakışmadığı kadar üstten konuşan cümlelerle örülmüş. Aşk seveni aşağı çekermiş doğruya, muhatabına da yukardan bakmak kalır o halde. ' Aşk köpekliktir ' diye bir kitap gördüm geçen gün. Demek ki evrenseli yakalamışız ha sevgili. Ancak seni azad ederek kendimi boşluğa bırakabileceğim aklına gelmeyecek kadar uzak bir ihtimal değil daha bilirsin. Mektubun elime ulaştığı o akşam aksi gibi halı saha maçına gittim, zaten şekilsiz olan yüzüm enine boyuna asıktı, sadece Hamit sezdi bendeki değişimi ' Bir hal ver sende baba bu akşam ' diyerek. ' Boşver dostum hadi şunları yenelim ' diye geçiştirdim bende. Boşvermemişim halbuki, maç esnasında kalecilik yapmama rağmen avukat Besim abiye gereksiz yere sert girdim, iki hafta kadar aksayarak dolaştı mahkemelerde adamcağız. Karın bölgeme beklemediğim yerden sıkı bir yumruk almıştım sanki, ağzımda ekşimiş süt tadı, çakıp kaybolan heveskar intikam kırıntıları, hayal meyal buruşuk hatıralar ve fotoğrafların kaldı bende. Havlu atmıştım ağır siklet boks maçında ve bir daha asla maça çıkamayacağımı fısıldıyordu kötü zaman cinlerim. Senden gerçek anlamda nefret etmeyi çok isterdim biliyor musun, gerçek adamlardan korkulduğunu öğretmiştin her seferinde bana. " Fare! " Batan gemilere benziyordum değil mi o zamanlar? Halen öyle…

TiananMenian “Hayır! Hayır! Kafiyeli şiir okunmaz Chinaski’nin evinde!”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 23 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"Hayır! Hayır! Kafiyeli şiir okunmaz Chinaski'nin evinde!" C.Bukowski

Tanrım ne kadar da sıkıcıydılar, her şeyi biliyorlardı ve her birinin üzerine kuracak binlerce kelimeleri vardı. Küçük erkekler ve küçük kadınlar ve onların küçük hocaları kümelenmişler, kimseye yararı olmayacak ve yarın kesinlikle unutacakları sözleri kuruyorlardı birbirlerine. Müzik niyetine gitar, keman ve flüt çalıyordu ve müzisyenlerde sıkılıyordu yüzlerine yansıdığı kadarıyla. Karnım açtı fakat ortaya konmuş ufak tefek şeylerin hiç bir faydası olmuyordu onu dindirmeye. Kanepe denirmiş adına fransızcadan giydirme, hay kanepenize, beyaz leblebi bile daha şerefli bir meze değilse ne olayım. "Ramazan senin eben var ya, bittin oğlum sen beni buraya getirmekle!" deyip ve arkasından bir kaç lavuk muhabbetini falsolu ayak hareketleriyle atlatıp gittim barmenin yanına. O kadar para bayılmış Ramazan, kuruşu kuruşuna içkiden çıkarmazsam gözlerim açık gider bu dünyadan. Sıra sıra dizmişler hepsini, üçte ikisi hafif, cin, votka, şarap, likör tarzı ve bir kaç tanesinin ne olduğuna dair fikrim bile yok, bira hamal işi, en iyisi rakı. "Baba bana bir duble rakı attırsana!" Garson değil, konsolos sanki muhterem. Beyaz gömlek üstüne papyon takması çalıştığı otelin kanunları gereği kabul edilebilir ve ekmek parası namına anlaşılır bir durumdur da, sana şimdi içki servisi yaptığıma bakma, geceleri uyumadan evvel Schopenhauer okurum ben tavrı nerden yüzüne yerleşti be abicim, ben onun derdindeyim şimdi. Ne var ki bunda felsefe hocaları da okuyorlar kendisini ve sadece yüksekten atıp tutmaya, boş boş konuşup kafa ütülemelerine yarıyor okudukları. Rakıyı alıp çekiliyorum kuytuya ve farkı anlamaya başlıyorum yavaştan yavaştan. Ben buraya ait değilim. Bu güzel cümleler kuran insanlar benim arkadaşlarım değil, bu az önce içtiği şaraptan dolayı neşelenen ve daha çok kızlardan oluşan topluluğa ağzını yaya yaya konuşan ihtiyar tarih Profesörü gerçek değil, bu müzik aslında mıymıntı sesler toplamından oluşmuş uyuzluktan ibaret, bu kırmızı halı döşenmiş salon bu kadar gereksiz atrıntıyı nasıl içine sindiriyor ve bu rakı ne de hızlı bitiyor diye düşünüp aklıma geldikçe Ramazan'a giydirmeye devam ediyorum. Konsolos olacakken kader tarafından çelme yiyerek garson olmuş ve bana göre daha aklı selim ve yararlı bir iş yapan garson efendi artık bana kadehi uzatırken hafif gülümsemeyle işini yapıyor ki hayra alamet değil bu. Ramzana'a ulaşmalıyım ve bulabildiğimiz en kestirme yoldan eve gitmeliyiz artık derken içkiden aldığım gazla siktir et la dallamayı diyerek atıyorum kendimi dışarı. Çıkar çıkmaz ferahlıyorum, sonra otobüse binip beni Ankara'nın kıyısına götürmesini bekliyorum uzaktan geçen ışıklara dalıp dalıp…