Cem Kurtuluş “Kaybedenler Kulübü”

Bayan Arıza tarafından Mart - 28 - 2011 zamanında yazılmıştır.

 Kritik biraz spoiler içerir, ona göre:)

Öncelikle bu film herkesin seveceği bir film değil. Sıkılabilirsiniz de sevebilirsiniz de.

İki adam radyo programı yapmaya başlarlar.  Bu radyo programında istediklerini anlatırlar. S.ksten, hayattan, s.ks pozisyonlarından, hatta arayan kızlara ‘’sizinle yatmış mıydık’’ diye ilk soruyu soruyorlar. Çoğu zaman bu numara tutuyor.

    ma çoğu zaman da sırf bu yüzden şikayetçi oluyorlar.  Bu adamların para yönünden hiçbir kaygısı yok. Keyif aldıkları işi yapıyorlar bütün mesele bu. Radyo bir süre sonra baya popüler oluyor. Bu iki adama genç kızlar aşık oluyor. Kızlar bunlara hastadır ama bunlar kızları amaçlarına ortak ederler.

Her gün onlarca kızla beraber olurlar. Bu iki arkadaşın birinin ismi kaan birinin ismi mete’dir. Kaan bir yayınevi sahibidir. Ama çıkardığı kitaplar fazla satmaz. O bunu fazla umursamaz. Yine yolumuzu buluruz diyorlar. Radyodan para almazlar ama hayatlarına öyle ya da böyle bakarlar.

Film’de Nejat işlerin oyunluğunu o kadar beğenmesem de  yiğit özşener’in iyi iş  çıkardığını söylemeliyim. Kimileri pornografik film mi izliyoruz diyebilirler o da onların hakkı.  Kaan bir süre sonra bir kıza aşık oluyor hayatı bir süre değişiyor ama sonradan yine eski hayatına dönüyor.   Ahu Türkpençe’nin oyunculuğunu da beğenmedim. Ama Yiğit özşener oynadığı filmin hakkını vermiş.  On numara bir film değildi, abartmaya da gerek yok ama benim filme puanım 10 üzerinden 6’dır.

25/03/2011

Yazan:Cem Kurtuluş  

TiananMenian “Striptiz yapan kaplumbağa ölür gösterinin sonunda”

Bayan Arıza tarafından Mart - 27 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Rüyalarını hatırlıyor musun?  Ya da onları yadsıyabilenlerden misin? Batı psikanalistlerinin paramparça ettiği ve iğdiş  edip bıraktığı iğrenç çözümlemeleri bir kenara bırakabilirsen eğer, sana anlatacaklarım var.  Rüyalar üç türlüdür güzel dostum (bu gün iyi günümdeyim bol keseden iltifat yağdırabilirim dikkatli ol kaçırma) hayır, şer ve kıçı açıkta kalanlara ait olmak üzere.  Kıçı açıkta kalanlara yapacak herhangi bir şeyimiz yok, tıp ilmi henüz bu sorunu yeterince ciddiye almıyor, o nedenledir ki onu es geçiyoruz bir kalem.  Hayırdan ve şerden bahsedeceğiz şöyle çala kalem.  Hayır olanı müjdeleyen Peygambere selam olsun öncelikle, der ki kendileri ben den sonra makam ortadan kalkmıştır, Allah'ın dinine sıkı sıkıya sarılın, namazı dosdoğru kılın ve Rahmandan gelen rüyalar yoldaşınız olsun bundan böyle.  Yani yaklaşık olarak bu manaya gelen bir şeyler söylemiştir kendileri.  Öyleyse kabulümüzdür, şüphe denen şeytana lanet olsun ve o aslında sadece inanmak istediğine inananların bulduğu kusursuz bir Çin işkencesi olmaktan kendini alamamıştır hiç.  Hayır rüyaların yol gösterici, ıslah eden, yumuşak ve uyumlu kılan özellikleri yok değildir, bu yüzdendir ki benim dedem "Hayrola" diye söze başlardı hep rüya sözü edildiğinde ve "Olur olmaz her yerde anlatmayasın ki kem gözlere muhatap olup üzerine gölge düşmesin" derdi.  Dedem başka bir diyarın topraklarında doğmadı ama en azından iyi kötü bir imparatorluk kalıntısının çocuğuydu.  Hasta adamın ve onun başında pinekleyen akbabaların zamanında adım atmış hayata, az çok yazmayı çözmüş ve sırf bu nedenle de cezaevi kâtibi olmayı başarmış, aklımda kaldığı kadarıyla asık yüzlü ve beyaz sakallı bir adam.  Niye bu ülkenin en sıradan adamları o zamanlar hatta bin dokuz yüz seksenlere kadar sanki doğuştan filozof gibi onurlu ve haysiyetli yaşamayı kendiliğinden becerebiliyorken, yirminci yüzyılın son çeyreğinde kısa boylu bir şişmanın önderliğinde birbirinden et koparmaya çalışan sırtlanlar sürüsüne dönüşüverdi onların torunları? Bu soru mühim?  Beyin hücrelerini bu mevzu üzerine de yormalısın az çok.  Varoluşunun anlamını bulabilirsin belki.  Konuyu dağıtmadan aslımıza dönelim diyecektim de Aslı aklıma geldi ve O'nu da hayırlı rüyalar departmanının güzel bir köşesine yerleştirelim öyleyse ve biraz da tabiatımız gereği daha yakın durduğumuz şerre bir el atalım.

   Şerden bahsedeceksen eğer dostum, 'Euzubillahimineşeydanirracim Bismillahirahmanirrahim' ile söze başlamak ruh sağlığı açısından iyi olacaktır.

   Bir gece geç saatlerde Bentderesi'nden dolmuşa binmişim, birkaç kişi ile yola koyulmuşuz, herkes yorgun, uyukluyor.  Minibüs bizden de beter ve yol alıyoruz Keçiören'e doğru.  Sakallı genç bir adam ve başörtülü karısı biniyor yolda.  Her şey olağan ve yerli yerinde. Derken bir yolcu daha aldık ki zil zurna sarhoş.  Bir şeyler anlatıyor diliyle dişinin arasında ve her an düşecekmiş gibi iğreti bir hali var oturduğu yerden.  (İçkiyi ağza içmeli der Balıkçı Rüstem Amcam.) Derken siyah deri ceketli, küfelik, bıçkın delikanlımızın o sarhoşlara has anlamsız nedenlerden dolayı küfür edeceği tutuyor.  Kızıyor, öfkeyle söyleniyor falan ama neye, kime belirsiz.  Kimse üzerine ilişmiyor ve belki de bu onu daha da azdırıyor.  Bilmez misin inanılmaz sayıdadır ahmakların sayısı yeryüzünde?  Zaman geçtikce daha ahlaksız sözler sarf ediyor ki sonunda arkada karısının yanında oturan sakallı genç ona müdahale ediyor.  Şöyle "Birader aile var!" gibilerinden efendice ve bıçkınımızın anlamayacağı dilden ufak tefek kelime kırıntıları ile uyarıyor.  Benim hayatımın kaydığı günler o zamanlar, şimdiki halime rahmet okutacak kadar berbat olduğum, mutlak deliliğin eşiğinde gidiş gelişlerin pençesinde boğuştuğum dönemler ki gözlük bile kullanmıyorum, iki metreden öte her şeye puslu kalmak için.  Yine de bir bakış atıyorum sakallı olana, sarhoşla işim olmaz benim, sadece nefret ederim ve basar geçerim kirli sulara paçalarımı bulaştırmadan.  Sakallı Müslüman kılıklı dostumuz ateş saçıyor gözlerinden, karısı titriyor yanında öyle endişeli ki adamının koluna sarılmış sıkı sıkıya.  Mengene gibi sağlamdır kadın elleri böyle durumlarda.  Bir iki atışma ne derken ağzını doldurarak yine küfrü basıyor beriki.  Nihayet mekânın bir anlamda sahibi ve en önemli kişisi şoförümüz biraz da koltuğunun altına zulaladığı levyeye güvenerek ve onun verdiği kuvvetle ortama uygun kalın sesiyle etrafı yatıştırıyor.  Bıçkın artık layığını bulmuş ve tehdit algıladığında kuyruğunu bacaklarının altına kıstırıp kaçan köpekler misali olduğu yerde tırsarak küçülmüştür.

   Zaman geçer, minibüs ilerler ve karı koca inmeye yeltenirler "Işıklarda duralım." diyerek.  Sarhoş arkaya bir bakış atar tehditkâr.  Sakallı genç adam sakin ve yavaşça "Seni gecenin şerrine emanet ediyorum" der ve iner.  Dolmuş yola koyulur ve nihayet sarhoş duyduklarını anlamlandırmaya başlar ve "Ne demek ulan" gibisinden ayılma küfürlerine hazırlanır. Ve birden şoför sert bir hareketle aracı durdurarak "Parayla mı verdiler lan seni bana akşam akşam" diyerek arkaya yönelir.  Burna kafa gömme olayını gördüğümü iddia edemem ama duyduklarımdan çıkarsadığım aynen öyledir ve üst tarafı patlamış kanayan bir burunla yaka paça kapıdan aşağıya atılan bir adamın zavallı tehditleridir hikâyenin bitiş sesi.  Şoför içerdekilere şöyle bir göz atar, O beş saniyeliğine de olsa gecenin şövalyesi olma onurunu tatmıştır ve onay bekler.  Benden başka üç kişi daha vardır ama söz birliği etmişçesine kimseden tek bir laf çıkmaz.  Sessizlik kabulleniştir, herkes anlar ve susar.  Şoför koltuğuna kurulur ve yola koyuluruz.  Radyoda Ferdi Tayfur "Beni kutlamalısın, sigarayı bıraktım" diye acayip bir şarkı söylemektedir.  Gecenin şerri emanetini teslim almıştır bir şekilde, gerisi ayrıntı…

   Boş durmadık dersimize iyi çalıştık.  Sırf bu şer mevzusuna biraz daha açıklık getirelim babından alıntı bile yaptık. Amerikalı bir araştırmacı kardeşimizin ki kendileri Peter Marshall (insanda takma bir isim olduğu hissini uyandırıyor değil mi?)  olurlar "Anarşizmin Tarihi" adlı kitabından bir pasaj aktararak hem kardeşimizi, hem kitabını, hem de alıntıyı ölümsüzleştirdik.  Bak aynen şöyle diyor P.M. (Parliament Mavisi);  (Valla dalga geçmiyorum yav, sadece öyle göründü bir an gözüme);  "Anarşi terördür; uygarlığı yıkmak isteyen ve bunun için bomba fırlatan umutsuzların öğretisidir.  Anarşi kaostur; kanunun ve düzenin çöktüğü, insanın yıkıcı tutkuları gemi azıya aldığı zaman ortaya çıkar.  Anarşi nihilizmdir; bütün ahlaki değerlerin terk edilmesi ve aklın alacakaranlığıdır.  Bu yargıç kürsüsünün ve hükümetlerin kâbusu olan anarşi hayaletidir.  Halk arasında ve günlük dilde anarşi, yıkım ve özgürlük olarak anlaşılır.  Anarşist sözcüğü genellikle, Vandal, ikonoklast (put kırıcı), vahşi, kaba, kabadayı, eşekarısı, engerek, insan yiyen dev, gulyabani, yaban arısı, zebani, şirret ya da büyücü gibi sözcüklerle anılır…"

       Farkında mısın Parliament Mavisi beni tarif ediyor sanki. Birebir örtüştüğünü iddia edemem ama çok yerinde saptamalarla beni ve benim sınıfımı biraz olsun betimlediği de su götürmez bir gerçek. Doğaldır ki rasyonel düşünceyi ve bilimi her şeyin üstüne yerleştirmiş ve ona bir anlamda modern put ve kurtarıcı olarak sarılmış bu çağın çocuğuna da aklın artıkları ve genlerin karanlık yanları bizleri anarşist diye tanımlamak yakışır.  Aslında şimdi bir yanlışın izini sürüyorum, Parleiment Mavisi delilere bunları yakıştırmıyor gerçekte ama söyledikleri ve betimlemeleri beni bu çıkarsamaya zorluyor kendiliğinden.  Konumuz şer olduğuna göre, şerrin bayraktarı, hükümranı, ilk yılmaz savaşçısı şeytanla ilişkilendirmeden bu mevzu eksik kalır.  Şeytanın işbirlikçileri ile anarşistler arasında bağlantı kurabiliyorsan eğer benden daha delisin ağabeycim sen, birkaç tane prozak al ve uyu en iyisi.  "Cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla örülmüştür' önermesiyle bu konuyu sonlandıracağım.  Kopuk oldu, daldan dala atladı, sağa sola saptı ama idare ediver.  Ben beynini buruşturmaya çalışmıyorum, onu Televizyon, Hollywood, Woody Alan, Samuel Huntington, Papa II. Jean Paul, Yaşar Nuri Öztürk, Tansu Çiller, Bedri Baykam, Ahmet Çakır, Çağla Şikel, George W. Bush ve adını buraya ekleyemediğim için, içimin kan ağladığı bilumum doğa üstü kişilik yeterince beceriyor.  Ben sadece ruhumu soyuyorum ve bilirsin ki striptiz yapan kaplumbağa ölür gösterinin sonunda.

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Serhat’ın Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Mart - 27 - 2011 zamanında yazılmıştır.

sıkılmak nedir hiç düşündünüz mü? sıkılmayı düşünerek daha fazla sıkılmak hep bundan korkarız sıkılmamak için elimizden geleni yaparız, üretiriz,  yoktan var ederiz her şeyi. Bar, eğlence, sinema hep bunlar sıkılmaktan korktugumuz için yaratılmış hadiselerdir. Ben çok sıkılıyorum bazen gece yarısı degişik bir düş için yaratıcıdan yardım diliyorum hep sıkılmamak için boşa geçmiş gençlik yıllarının üzüntüsü içinde sadece aşk ve buram buram cinsellik kokan günlerimi özlediğimi düşünüyorum; yaşamın kıyısına ne kadar yaklaşabileceğimiz veya ne kadar uzakta oldugumuzu düşünüyorum. tenim ağlıyor bazı geceler, sevdiğim yatagımda aglıyan tenimin bütünü oluyor bazen; ama yetmiyor hiçbir şey yetmiyor daha fazlasını istiyorum. hep klasik hayata karşı haykırmak geliyor içimden. boş duvarlara bakarak sıkılmaktan korkuyorum, yine alıyorum elime kalemi duvarı karalıyorum ama ilginç bir şey çıkmıyor, hep çekiniyorum bu sıkıcı hayattan sanki iki ucundan kopmuş bir ip üzerinde volta atıyorum.

Bazı geceler hayallere gömülüp sıkıntımı biraz olsun hafifletmek için atıyorum kendimi beşiktaş sokaklarına; sokak fahişeleriyle konuşuyorum gece yarısı onlar bile arada sırada olsa yaptıkları işten keyif aldıklarını söylüyolar iyice sıkılıp dönüyorum dört duvar evimin hapisanesine kapanıp gecenin karanlıgına yeniden dogmasını bekliyorum benim için hiç dogmayacak güneşin dogmasını bekliyorum sessizce ve yalnızlıgıma kahredip ölüyorum her güneşin doguşunda.

 

LOCK, STOCK AND TWO SMOKING BARRELS

Guy Ritchie'nin yönettiği filmin başrollerinde Jason Flemyng, Dexter Fletcher, Nick Moran, Jason Statham, Steven Mackintosh ve Nicholas Rowe yer alıyor. Bunların dışında da en az dört, beş oyuncu hemen hemen eşdeğer rollerde gözüküyor. Denebilir ki oyuncu kadrosu çok zengin.

Tokyo film festivalinde bu filmle En İyi Yönetmen ödülünü alan Guy Ritchie, aynı zamanda filmin yazarı. Oyuncuları anımsayabileceğiniz Türkiye'de vizyona girmiş filmlerini yazmak olası değil. Bu hemen hemen hepsini ilk defa izlediğiniz bir film.

Dört kafadar kısa yoldan zengin olmak istemektedir. Bunun için aralarında para toplayarak, kumar oynama konusunda uzman olduğunu düşündükleri arkadaşlarına verirler. Ancak, kumar oynama esnasında karşılarında yer alan kişinin hile yaptığını bilmemektedirler. Sonunda mafya babasına ciddi miktarda borçlanırlar. Bu borcu yedi gün içerisinde ödeyemedikleri taktirde parmaklarını kaybedeceklerdir. Çareyi bir başka çeteyi soymakta bulurlar. Komedi bundan sonra başlar.

Film tam bir İngiliz komedisi. Özellikle ikinci yarı izleyiciyi alıp, götürüyor. O kadar komik bir şekle dönüşüyor ki, ilk yarı bu filmi niçin izlediğinizi kendinize sorarak yanıtını bulamadığınız duyguyu geride bırakıyorsunuz. Keyifli bir zaman geçirmek istiyorsanız, yaz sezonunun başladığı bu günlerde vizyona giren filmi izlenecekler listenize alın.    

TiananMenian “Her bekar erkeğin evinde keman çalan mavi bir kız olmalı”

Bayan Arıza tarafından Mart - 26 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Kanepeden kalkamıyorum, gözüm gelip gidip Aslı'nın hediyesi yağlı  boya resme takılıyor.  "Çılgın bir ressamdan aldım bunu, görür görmez aklıma sen geldin" ve "Her bekar erkeğin evinde keman çalan mavi bir kız olmalı!" demişti gülerek. Çırılçıplak ve üç yıllık plastik boyasıyla acınası haller tiyatrosunda düşkün orospuyu oynayan duvarıma beton çivisini elleriyle çaktı o gün.  Tablonun arkasındaki çengeli değiştirdi, hizaladı ve astı.  Karşısına geçip çay içtik. Erken kalkmıştım bu sabah, apartmanın arka bahçesine dadanan sokak itlerinin sesleri eşliğinde.  Sonra son yüzyılın en büyük icadı telefonum çaldı uzun uzun.  Acı acı değildi sesi.  Nereden esmişse Süha'nın aklına gelmişim, haberi O verdi, ağlıyordu sanırım.  Bir ara birlikte çalışmışlardı, galiba aşıktı da Aslı'ya.  Sayımız çok biliyorum; sebepsiz aşık olan sessiz erkekler cemiyeti.  Zaten tanıdığı her erkek bir müddet sonra ona aşık olmaktan kendini alamazdı.  Doğa hep O'na başrol vermişti, esas kız olmuştu gittiği her yerde.  Güzel, güçlü, zeki, kırılgan.  Her durumda ne istediğini bilen tavrı erkeklerin aklını başından almaya yeterdi hemencecik. Etrafımız mızmız, aklı bir karış havada kızlarla çevriliydi, yoruluyorduk oynamaktan ve eziyorlardı bizi her fırsatta.  Gönül işlerini sidik yarışına çevirmeyen, hırs, güç ve başarı üçgenine sırt çevirmiş, saf ve içten ama gözleri açık bir kadından daha güzel ne var bu dünyada Allah aşkına.  Aslı koymuştu orta yere yüreğini.  Ancak çok yakınları anlayabilirdi içindeki fırtınaların ona maskeler taktırdığını. Babasından nefret ederdi hep, annesini ile geçinemezdi.  Mutlu çocuklukların olmadığı bir devrin nesliydik biz.  Ayrı dünyaların kayıp kuşakları.  Baba evden gider ve geriye dönüp bakmaz bir daha. Elde kalan boşluğu, yakıcı ve kötü hisler doldurmaya başlar.  Nefret sevginin, doğal seyirde türevidir.  Aklınla gönlün çeliştiğinde, beynin kendini karmaşadan kurtarmak üzere bulduğu en etkin rol. İnsanın yardıma en çok ihtiyacı olduğu anlarda yakınlarını yanında bulamaması eksik bırakır onu ve bırakmaz yetişkinliğinde dahi peşini. Babasına olan öfkesi biraz türetilmiş gibi gelirdi bana, annesiyle içten içe sürdürdüğü gizemli savaşın etkisiyle ve sırf durum öyle olması gerektiği için kabullenilmiş ve sahnelen bir tür tek kişilik oyun.  Sonsuza kadar sürecek ve bir gün babası pişman olsa da geri dönse vazgeçilmeyecek bir alışkanlık.  Bu memlekette çocuklar büyüklerinin savaş alanıdır.  Ya yapamadıklarını yüklerler küçük omuzlara ya birbirlerini hırpalarlar çocuklar üzerinden.  Mutlu ailelerde vardır belki, ben görmedim henüz.  Her evlilik can sıkıcı bir tekrarlanma kuyusuna düşmeye mahkum doğar.  Bir gün gelir tahammül sınırlarının kıyısında gezinmekten kendilerini alamaz, fotoğrafçıların güzide müşterileri olarak mutluluk gülümsemesiyle tezgahları süsleyen çiftler.  Yetişkinler için bile oldukça zor bir durum, kaldı ki dünyayı ve kendini yeni yeni anlamlandırmaya başlayan bebe aklına sığdırsın.  Boşanma halinde giden taraf kaçak güreşir.  Vur kaç taktiği uygular, çocuk yanında olmayana karşı daha duyarlıdır daima. Benimle olan benimdir, ya azarlıyordur ya da eleştiriyordur beni. Onun uygun gördüğü davranış kalıplarını sergilemem üzerine baskı kuruyordur ara ara.  Ekmek sağlaması suçunu hafifletmez.  Olmayan tarafta ise sürekli bir sürpriz vardır, gelişi ve gidişi başlı başına bir olaydır, pahalı oyuncaklar, lunapark, eğlence, birlikte harcanan neşeli saatler.  Mutlak iyidir o.  Hep en özel anlar paylaşılıyordur onunla.  Yeter ki ayağını kesmesin.  Ancak bir gün gelirde sessiz sedasız çekilirse çocuğun hayatından kendi kararıyla, köprüler bir yıkılır ki artık bir daha inşa edebilene aşk olsun.  Sinan Çetin bile yaya kalır bu yolda, yelkensiz sandalın okyanus gezgini, sinekli bakkalın kavalcısıdır artık dut yemiş sahte cennetlerin kapı dibinde. Yanı başımızda ki ise her şeyi anlıyordur, hükmetmek onun doğal hakkıdır, kullanmaktan çekinmez.  Bekleyendir o, sesini çıkarmaz, mutlak dönüşün kendine olacağını bilir.  Kara dul…

Yaklaşık olarak hayatımızın en güzel yılları, desem ki ortalama üçte biri ailenin ve diğer yasal kurumların hegemonyası  altında geçer.  En güzel yıllar olması, bu baskın yarı  özerk işletmeler değildir elbette.  Hayata ısınma turları  yapıyorsunuzdur o kadar. Umurumda mı dünya, karışmışım günlük uğraşların sakin akıntısına. Keşfetmeyi bitirmemişim henüz, yaslanmamışım selvi ağaçlarına mezarlık kuzgunlarının bet sesleri eşliğinde.  Kazık atılmaya elverişli kişiliğim kirlenmemiş ihanetin dikenli telleriyle.  Yarış her zaman antrenmandan daha zorludur, daha vahşi ve ölümcül.  Seke seke başladığımız, sike sike gideceğimiz kurallı boktan bir ömür ve onun metal törpüsü.  Fatih Sultan Mehmet köprüsü.  Arada bir dostlarımızdan biri intihar ederse, daha aşağılık ve düzmece gelen bir yapay yaşantı sanısı.  Gerek var mıydı?  Duvarda Aslı'nın hayali yüzü, büyümüş gözleri ve solgun görünümüyle beliriyor yavaşça ve "Evet" diyor. Aniden kayboluyor ve koşmaktan beter hale gelmiş, çılgınlar gibi soluk alıp veren üç at fırlıyorlar yüzün kaybolduğu yerden.

TiananMenian “Yirminci yüzyıl evlilik öncesi aşkları”

Bayan Arıza tarafından Mart - 24 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Gösterişsiz, siyah gri iki renk dikişsiz gibi duran bir elbisesi var, saçları uçuşuyor rüzgarda atın sarsıntısı ile uyumlu.  İfadesiz donuk bakışlarını üzerimde gezdiriyor.  Yaklaşmaya devam ediyorlar, bense dimdik bekliyorum olduğum yerde.  Durum öyle bir hal alıyor ki artık atların soluklarını, suratımda hissediyorum'.  Görüntünün bütün ayrıntıları yakaladığım o muhteşem birleşme anında ise rüya sona eriyor.  Aslı dinliyor ve hiçbir yorum da bulunmuyor.  Kahvaltıyı bitiriyor ve ortalığı birlikte topluyoruz.  Gitmem gerektiğini gösteriyor saatler, Elif'le randevuma gecikeceğim yoksa.

"Ne boktan bir dünyada yaşıyoruz değil mi?" diye seslendi kapıyı kapatırken.  Hak vermemek elde değil.  Biz dejenere ve talihsiz bir nesiliz; kayıp, kimliksiz, oyuncak, küçük adamlarız bu yangın yerinde.

Elif aç şu telefonu, ne olur annen açmasın,ona bir sürü saçmalıktan bahsetmek zorunda kalmayayım.   "Elif…"   "Tamam, dün gece evde kalmadım zaten"  "Uzun hikaye, gelince anlatırım"  "Orada olurum, görüşürüz"  "Bende!".  Kızlar anlaşılmaz melekler, soru sormadan asla rahat edemezler, hayatlarında ki her karmaşanın cevaplandırılması veya bir şekilde tasdik edilmesi gerekir. Başlangıçta ne zor ve hemen ertesinde ne de kırılgansınız.  Boktan bir dünya, anlaşılmaz melekler…

Kerem'e uğradım.  Paraya ihtiyacım var, dostlar biraz da böyle durumlar için gerekli. Beklediğimden uzun sürdü sohbet, umduğumdan kolay para istememe rağmen.   Tamam asli amacım paranın elde edilmesi ve bunun bencillikle falan alakası yok.  Paylaşım ve sorun çözme insani değerler ve dostlar arasında zaman zaman gündeme gelme ihtimalleri mümkün.  Elbette aklım başka yerlerde.  Kerem' i severim, tek sorun kadınımın bir yerlerde yalnız başına oturup, geç kaldığım için bana küfrederek canının sıkılması.  Kerem, bir kitapçı dükkanında çalışıyor, aralıklarla kendine yardım ettiğimde olmuştur.  Bir kafe açmayı planlıyorlar dükkanın alt katına, hatta ben de işletmenliğini üstlenebilirmişim eğer istersem.  Neden olmasın?  Nihayetinde vedalaşıyoruz, binlerce düşünce var kafamın içinde ve yürüyorum ezbere.  Hava dehşet sıcak öğlen üstü, sokakların her köşesinden insanlar akıyor bir yerden bir yere, rengarenk giysiler içinde.  Bugün günlerden ne?  Kızılay her daim kalabalıktır.  Cumartesi demeyi çok istiyorum halbuki, akılla savunulacak hiçbir kanıtım olmamasına rağmen.  İşin yoksa eğer günlerin de kıymeti yok, her gün aynı, her gün tatil…

Canım!  Nasılda savunmasız ve masum duruyorsun öyle.  Haklı olarak da kızgın ve somurtkan.  O haklı ama bende haksız sayılmam hani.  Fakat görünüşte ben özrü olan tarafı temsil ediyorum.  Asla reddetmem benim işim bu.  Sanırım hayatımın yarısı bu tür oyunlarla, diğer yarısı da  onları analiz etmekle geçti.  "Merhaba bir tanem, hayatının her saniyesini senle geçirmeyi düşleyen bu adam yirmi dakika geç kaldığı için senden özür diliyor" İyi bir başlangıç başarılı bir konuşmanın hemen hemen yarısıdır.  Başardım işte, şimdi on saniye kadar sessiz kalmak gerek.  Söylediği her sözü, kızlara has yaklaşımlarla içerdiği derin manalarla birlikte çözümlemeliyim.  Evet çayları bile söyledik.  Sallama İngiliz çayı, dallama zevkler abidesi. Kaşıkla ez ipliğinden çekiştirerek, olmadı kaşığa el değdirmeden sardır poşeti, ipliği üzerine düğümle, yine de beceremediysen çık üstüne ayaklarınla ez.  İçtiğim şarapların üzümünü çiğneyen Egeli kızların topuklarını düşündükçe bir bardak daha doldurasım gelir. Şimdilerde onunda bir düğmeyle çalışan makinesini yapmışlardır. Modern çağ, pratik yaşamlar türetti.  Sonra onlara nasıl en kısa sürede yemek yiyeceğini, çay ve kahve içeceğini öğretti.  Asansörde, kapı aralığında, duvar dibinde, mezarlık taşlarının arasında fast seks nasıl yapılır üzerine makaleler yazdırdı gazete denilen kese kağıdının bulaşık suyu köşe yazarlarına.  Çayla mücadelemde ilk raunt benim, gülümsetmeyi başardık bu arada hanımefendiyi.  İlk sigara da sorun tamamen hallolacak ve ikinci sigarada ellerini tutacağım.  Aslıyı ve olayını baştan sona anlatacağım (bazı ayrıntılar geçiştirilse de olur), paradan, Kerem'den bahsedeceğim ve olayım bitecek.  O da ailesini ve sorunlarını anlatacak, tırnağının kırıldığını, kız kardeşinin saçını perma yaptırdığını ve bunun ona çok yakıştığını, kendisinin de bunu düşündüğünü, fikrimi öğrenmek istediğini söyleyecek, ardından her nasılsa konuyu ilişkimize getirip sorular sıralayacak ve ben bir sürü açıklama yapmak zorunda kalacağım yeniden. Evi nasıl geçindireceğimizden, çocuklarımızın cinsiyetinden, oturacağımız evin hangi semtte yer alması gerektiğinden, kanepelerimiz ve perdelerimizin renk uyumundan bahsedeceğiz sırasıyla.  Kendimi büyük adamlar gibi hissedeceğim ve politikacılara özenerek tutamayacağım vaatlerde bulunacağım bir kere daha. Hep mi böyle oluyor Allah aşkına?  Sarmaş dolaş çıktık Yüksel Park'a doğru.

Elif bugün çok güzel.  İnsanın her baktığında tekrar aşık olası geliyor.  Yüzünde ki tüm değişimleri yakalıyor ve her birini ayrı ayrı seviyordum bende.  Bu birazda gurur kırıntıları taşıyan bir his. 'Hey!  bu çirkin adam başardı, güzeller sınıfından bu muhteşem kızla beraber, yani on da hala iş  var, falan' gibi kelimelere zoraki dökülebilen bir duygulanım.

Kimseyi umursamadan, gevezelik ederek, neşeyi ve aşkı paylaşıyorduk bir güzel.  Mutsuz ve doyumsuz adamlar hayata kahkaha çentiği atan bu çifte göz kısarak ve bıyıklarını kemirerek bakınıyorlardı, geçkin kızlar gençliklerini hatırlıyorlardı acı bir gülümseme ile onaylama edasıyla.  Tüm dünyanın gözü bizdeydi ve umurumda değildi.  Bunu taçlandırmak istedim.  "Tatlım ne yapmak geliyor içinden, söyle bana?".  Alnı kırıştı, gözlerini çevirdi, o kadar düşündü ki Birleşmiş Milletler Kıbrıs Barışı Komisyonunda ara buluculuğa soyunmuş bir delegenin ciddiyeti ve çözümsüzlüğüyle baş başa kaldığını sandım. Sonunda "Sana gidelim" diyebildi.  "Canım bu her zaman yaptığımız bir şey, daha ilginç bir fikrin yok mu?" demek isterdim ancak benim aklıma da daha iyi bir  seçenek gelmiyor doğrusu.  Sinemaya gidersin, kafeler her daim ayağının altında, yolunun üstünde, Kızılay'da sürtersin, Sakarya caddesinde birahanelere yada salaş meyhanelere takılırsın, tiyatro da olur eğer iyi bir oyun ve yakın bir salon bulabilirsen, ki hiç sevmem, bitti.  Koca Başkent kendini harcamışta haberimiz yokmuş meğer.  İnönü müzesini, kıytırık ressamların süslü panolarla bezeli sergi salonlarını da listeye eklersen, çağdaş yaşam standartları enstitüsünün seçkin bir evladı olarak can sıkıntısının izini sürersin, diğer adı koca götlü memurların şehri olan Ankara'da.  Elif akıllı ve bu şehrin kızı.  Eve gitmek ile kapıdan girdiğinden andan itibaren yarım saat sonra sarmaş dolaş sevişmek arasında birebir ilişki kurabilirsin.  Böyle yaşanır yirminci yüzyıl evlilik öncesi aşkları.

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Catman’in Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Mart - 23 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"tesadüfler hayatın atomlarıdır" – şebnem işigüzeL.

yanlızdım; gece yanlızdı… kaçacak tek yer : toplu intihar şenliğiydi! cesaret tohumlarıydı ölü toprağıma serptiğim. belki de aradığım içime sığdıramadığım hiçliğimdi. titremelerim; ruh üşümelerim. gördüm ki yalnız değildi yanlızlığım. büyütüp kaçırdığım ümitlerimdi çocukluğum. belki de aradığım tam da buydu da ben ne aradığımı bilmiyordum… bilmiyordun… bilmiyorduk, hayatın zindansılığını. zincirlerini ve kırbaçlarını…  

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Erhan’ın Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Mart - 23 - 2011 zamanında yazılmıştır.

ışıklar söndüğü zaman bir başka aydınlanır şehir bir başka görünür aydınlıktan kalma yüzler ve sözlerin bittiğini hissedersin arzuların seni kapladığını caddeler ve sokaklar gibi belki gönlün yalnızdır belki sen ışıklar söndüğü zaman lanetler canlanır tüm rüyaların üstüne uyuyanlar ardında yeni bir parıltı doğar sessizliği yaşayıp tatmadığın bir şey ararsın hatıralar arasında bir anlık gibi gelir geçmiş bir anlık gibi gelir zaman günahlarına aldanıp ağlarsın ışıklar söndüğü zaman belki insanlığı anlarsın

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Klaus Kinski’nin Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Mart - 23 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Blu

karanlıktı derin bir uykuda yapayanlız gözyaslarına bogulmushtun caresizdin uzaktan duyumsanan sahte bir sevginin, ufacık beyaz ısıgıyla avunuyordun. ama cok güzeldin

günesle beraber üzerindeki karanlık örtüyü kaldırdık ölesiye sevindin gökyüzümde ucan kuslar, balıga döndü icinde büyük bir sevgiyle

canlıydım canlandın maviyim mavisin!!!

birden kırmızı kesilmeye basladı hersey kıskanclıgın kızılı günesh tehtid yagdırdı ve kartanlıga batırdı dünyamızı shimdi kutup beyazı seviyorum seni.. bir güneyde bir kuzeyde gizlenen kacaklar gibi

blu

TiananMenian “Dert Faslı”

Bayan Arıza tarafından Mart - 23 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Aslı  ile tanışalı rahat bir beş sene oluyor. Okul yıllarında, Hüseyin sayesinde başlayan dostluğumuz bugünlere kadar sürdü gitti. Hüseyin benim ev arkadaşım o zamanlar. İkimizde aşık oluyoruz Aslı'ya.  Ve Hüseyin hep bir adım önde ya da ben geride kalıyorum bilerek ve isteyerek. Aslı'dan gelebilecek hiçbir şeyi arzulamıyorum, yalancı bir his olmalı bu, yani öyle olduğu varsaydığım, en azından kendime yakıştırdığım bir çıkarım.  O beni ikinci adam olarak ve alaycı hallerimle tanıyor ilkin.  Sonradan anlıyorum tüm olup biteni ta en başından hissettiğini.  Biz erkeklere yabancı bu haller.  Mükemmel oyuncu rolü gözümüzü  öylesine bağlıyor ki, kadınları  ve yeteneklerini küçümsüyoruz arada.  Bir gün "kelimeler yetersiz kalır bilirim" demişti orta yere alakasız bir mevzuda.  Birden bakışlarımız buluşmuştu, ancak o zaman gözlerinden okumuştum ben her şeyi bildiğini.  Hüseyin ise ne anladı ne de sezdi. Çok ketumdu ve çok akıllı. Kendisi ile çok meşguldü bir kere.  Her şeyini bana anlatırdı zaten o dönemlerde, en çok da Aslı' yı. İtiraf etmeliyim ki onu birazda Hüseyin'in anlattıklarından sevmeye başladım ben, en azından tetiği çekti sözleriyle. Ayrıldıklarında ağlayarak anlattıklarını hala hatırlarım.

"Geberdim ulan, bittim ben, telefonu yüzüme kapadı, ne yapacağım ben şimdi?" "Aşığım ulan aşığım, aman ya ne anlarsın ki sen, bir şeyler yapmalıyım, bu akşam içelim mi?"

Ucuz, zavallı, düşkün yurdum erkeği.  Kadınlar erkeği yukarı uzanarak almayı severler, aşağıdan yanlarına çekmezler.  Brutüs de aslında kadındı, yanlış yazıyor tarih kitapları.  Ne geri dönerler ne de arkalarına bakarlar.

"Seni görmeyecem  tamam mı?" "Kendine iyi bak tamam mı?" der ve kaybolurlar. 

Nasılsa bir başka daha iyi ile birlikte olma ihtimali vardır elde.  Ama erkek düşmüşse daha kötü ile karşılaşma varsayımını arka cebine yerleştirmelidir. 

'Son Deha' "Fırtınada başı dik tutmak gerek" der, bir de "Beni öldürmeyen, güçlendirir!"  O'nu okumak yetmez, yakın durmak gerek.  Aslanlar dilleriyle yalaya yalaya iyi ederler yaralarını.  Karanlıkta, mezarlıkların arasında yürürken ıslık çalmak ve bastığın yere dikkat etmek gerek lazım sonra.  Atlar ayakta uyuyabilir, penguenler senede bir defa çiftleşirler.  Hüseyin de içer.  O akşam içtikçe açıldı, açıldıkça konuştu sonrada sızıp kaldı gözyaşı ve kusmuk denizinde.  Bunların ilişkisi tuhaf bir hal almıştı zaman içerisinde zaten.  Bir türlü yan yana olamıyorlardı tüm sevgilerine rağmen.  Aslı Hüseyin'in tüm kalıplarını kırdı birer birer, bizimki çok hayalperestti ve olduğundan büyük gösteriyordu kendini, Aslı çok akıllıydı ve lafını esirgemiyordu.  Sağcı erkeklerin sicili bozuktur bu tür ilişkilerde.  Koskoca bir görücü usulü evlilik geleneği bu minval üzerinde kurulmuştu çağlar boyu.  Şimdi her kalıp birbirinin içine girmeye mahkum.  Kızlar gavuruna mini etek giyiyorlar, bizim tıfıllarda eteği çekiştirerek diz altına indirme geyiğine sarılmışlar.  Araya bir ton da bok püsürü sıkıştırıver.  Klişe kavgalar zararlı kronik çekişmelere dönüşür öncelikle.  Devreye dostların girdiği evre kırılmanın kaçınılmaza yaklaştığı o en zor döneme rast gelir.  Zaman benim zamanımdı doğrusu.  Yüzlerce meseleyi hallettim, yüzlerce kere uzlaşma sağladım aralarında.  Küçük zaferler.  Hiçbir şeyin gücü sonucu olumlu kılmaya yetmedi.  Boşa kürek sallama pehlivan, bu kayık su alıyor diyordu iyi niyetli geçmiş zaman kiplerim…

İnceldiği yerden değil en sağlam yerinden kopar ilişkiler.  Gizli ve derinden örer kader ağlarını.  Ve bir gün bakarsın 'gözünün üzerinde kaşın var' hafifliğinde bir esinti ardından 'seni görmek istemiyorum' sert kasırgasına dönüşüverir.  Şerefle ve lütfedercesine dimdik ayakta geri çekilmeyi bileceksin savaş meydanından.  Aslı hiç taviz vermedi o günden sonra.  Kılıç gibi sert ve keskin.  Biz Hüseyin'le bir sürü dalavere çevirmekten alamadık kendimizi.  En meşhuru sahte intihar girişimi oldu.  Hesapta Aslı koşa koşa gelecekti hastaneye.  Öğrenciliğinden tanıdığımız doktor bir arkadaşımızın sayesinde hastanede yer bile ayarladık Hüseyin'e.  Bileklerini sardık, serum taktık, makyajla soldurduk suratını.  Telefonla aradığımda Aslı oralı bile olmadı.

"Beni bir daha Hüseyin'in adına aramaya kalkarsan seni de silerim defterden" diye tehdit savurdu suratıma.  Hüseyin'in şimdi çok çocuklu bir aile babası Anadolu'nun güneyinde bir yerlerde. Düğününe gittim, kırmızı kurdelalı küçük altın taktım siyah damatlığının yakasına, gelin hanımı tebrik ettim sonra. Görüşmüyoruz epeydir, zaman acıları yüreğimize serperek ama her şeyi de hallederek akıp geçiyor işte.  Ben hala iyi arkadaşım, hala o tutarlı ve durması gereken yeri iyi bilen adamım.

Oysa bu hikaye daha baştan farklı yazılmalıydı.  Arkadaşıma kazık atmayacağım ayağına en büyük aşkımın tabutunu kendi ellerimle mezara gömmemem gerekirdi.  Kırkına yaklaştığım şu aralar bunları düşünmemem lazımdı.  Vesaire, vesaire, vesaire…