Mystic River

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 17 - 2012 zamanında yazılmıştır.

En sevdiğim filmlerden biri olan Mystic River, Cnbc-e derginin Temmuz sayısında küçük bir tanıtımla anlatılmış. Aynen yazıyorum:

Mystic River / Gizemli Nehir, A sınıfı güçlü aktörleri aynı çatı altında toplayan, ödüllü bir Clint Eastwood filmi.

ABD’nin seçkin polisiye yazarlarından Dennis Lehane’in romanından Brian Helgeland’ın yazdığı senaryo, Boston’ın ihtiyatlı yaşamayı gerektiren semtlerinden Doğu Buckingham’da büyüyen üç arkadaşın hikâyesini anlatıyor.

Jimmy Markum, Sean Devine ve Dave Boyle, trajik bir olay hayatlarının akışını değiştirene kadar sıradan bir çocukluk geçirmişler. 25 yıl sonra bir başka trajik olay nedeniyle bir araya geliyorlar. Jimmy’nin 19 yaşındaki kızı Katie hayatını kaybediyor. Jimmy intikam istiyor, Dave ise göze batmamak.

Daha önceki üç filmiyle olumsuz eleştiriler alan Clint Eastwood, Mystic River / Gizemli Nehir ile başarılı bir dönüş yapıyor. Onun yalın ve kontrollü yönetimi de filmin övgü almasında pay sahibi ama aynı derecede önemli iki unsur daha var: Oyuncu kadrosu ve Lehane’in mükemmel romanı. Mystic River, Boston ayrıntılarının ve karakterlerinin zenginliğiyle, son yılların en iyi polisiye romanlarından biri. Senarist Helgeland da ona sadık kalmış, ayrıca Lehane’in kitabındaki insan kaynaklı kötülüğü de muhafaza etmiş.

 Yönetmen: Clint Eeastwood

Oyuncular:

Sean Penn

Tim Robbins

Kevin Bacon

Laurence Fishburne

Yapım Yılı: 2003

Süre: 138 Dakika

Kaynak: Cnbc-e Dergi (Temmuz 2012 Sayısı)

Breaking Bad cephesinde yeni bir şeyler var!

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 17 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Aaron Paul evliliğe hazırlanıyor

Jesse karakteriyle büyük bir başarıya imza atan 32 yaşındaki aktör, Breaking Bad’in son sezon çekimlerinin sürdüğü şu günlerde nişanlısı Lauren Parsekian ile dünya evine girmeyi planlıyor. Bryan Cranston da düğün hazırlıklarında rol arkadaşına tam destek veriyor. Gelin adayı Parsekian, fiziksel ve ruhsal şiddete maruz kadınlara yardım amacıyla kurulan hayır kurumu Kind Campaign’in kurucu üyesi ve hali hazırda başkanlığını yürütüyor.

Kendi laboratuarını Legolarla kendin kur

LEGO şirketi, Breaking Bad’de uyuşturucu imalatında kullanılan kimya laboratuarının bir benzerini hazırlayarak piyasaya sürdü. Şirket, çocuklara yönelik olmadığı aşikâr olan bu lego setlerinden sınırlı sayıda üretmek niyetinde. Laboratuarı tüm ayrıntılarıyla minyatür hale getiren bu oyuncak setinin parçaları arasında Walter White’ın kahve makinesi ve podyum üzerinde elinde bir tavuk butu tutan Gus Fring ile unutulmamış.

Eleştirmenler Breaking Bad’den vazgeçmiyor

Eleştirmenlerin gözde dizisi olmayı sürdüren Breaking Bad, Amerika’da Televizyon Gazetecileri Derneği’nin düzenlediği Eleştirmenlerin Seçimi Televizyon Ödülleri’nde bu yıl iki ödül birden kazandı. En İyi Aktör olarak Bryan Cranston’ı seçen eleştirmenler, Gus Fring’i canlandıran Giancarlo Esposito’yu da En İyi Yardımcı Aktör dalında ödüle lâyık gördü.

Kaynak: Cnbc-e Dergi (Temmuz 2012 Sayısı)

The Killing

Bayan Arıza tarafından Haziran - 27 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Polisiye öykü, dizi ve film meraklısı bir insan olarak geçtiğimiz günlerde keşfettiğim "The Killing" dizisi favorilerimden biri oldu. Edgar Allan Poe, Sherlock Holmes ile başlayan polisiye sevgim daha sonraki yıllarda korku edebiyatına merak salmama da yol açtı. Korku dizileri, filmleri ve edebiyatını belki "Master of Horror" dizisiyle ilişkilendirebilirim.

Konumuz polisiye ve The Killing. Polisiye ve türevlerini çok severim, Without a Trace, Cold Case, The Mentalist, Castle, CSI'lar, Criminal Minds, Lie to Me, Life, Damages hemen ilk aklıma gelenler.

IMDb 7.9 vermiş diziye. Dizinin orjinali 2007 yılında çekilmiş olan bir Danimarka dizisi "Forbrydelsen". Forbrydelsen, İngilizce de The Crime anlamına geliyor, yani suç. The Killing, bu dizinin Veena Sud tarafından başarılı bir Amerikan uyarlaması; dizi Seattle'da geçtiği için Seattle'ın coğrafik yapısı, sürekli yağan yağmuru, gri havası, entellektüel hali ve atmosferi "Forbrydelsen" dizisine benziyor. Dolayısıyla klasik bir polisiye dizisi gibi değil, diğer polisiyelerden çok farklı bir yerde bulunuyor.

Rosie Larsen'ı kim öldürdü?

Dizi Rosie Larsen isimli teenage kızımızın öldürülmesiyle başlıyor. Kızımızın cesedi, belediye başkanlığına adaylığını koyan Darren Richmond'ın (Billy Campbell) seçim arabalarının birinin bagajında bulunur. Dedektiflerimiz olayı araştırırken dizi her bölümde bizi hayretten ağzımız bir karış açık kalacak şekilde bırakarak ilerler.

Her polisiye dizisinde farklı bir olay işlenir ve dizinin sonunda da çözüme kavuşurken The Killing'te tek bir olay tüm ayrıntılarıyla inceleniyor. Her bir bölüm bir günü anlatıyor. Dolayısıyla örneğin dizinin ilk sezonunun 12. bölümünü izlerken olayın üzerinden 12 gün geçtiğini anlamış oluyorsunuz. Soluk soluğa izlenecek ve hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmamanız gereken bir dizi. Her bölümde resmen dizinin içinde buluyorsunuz kendinizi.

Oyunculuklara ise şapka çıkarmak lazım. Seçilmiş oyuncular rollerine öyle güzel adapte olmuşlar ki örneğin dedektif Sarah Linden'ın (Mireille Enos) ya da ortağı Stephen Holder'ın (Joel Kinnaman) gerçekten bir dedektif olduğuna inanıyor insan. Sadece başroldeki iki dedektif değil, öldürülen Rosie Larsen'ın babası Stan Larsen (Brent Sexton) ve annesi Mitch Larsen (Michelle Forbes) müthiş bir oyunculuk sergiliyor.

Her bölümü soluğunuzu tutarak izliyorsunuz adeta. İzlediğim en iyi diziler listesinde ilk sıralarda yer almakta. Dizi iki sezon yayınlandı. İki sezon 13, toplamda da 26 bölümden oluşuyor. Üçüncü sezonun çekileceği öğrenmiş olmak hayli sevindirdi beni. Bu diziyi izleyiniz ve de izletiniz efenim, kesinlikle tavsiye edenzi.

Az bilinen Game of Thrones gerçekleri

Bayan Arıza tarafından Haziran - 7 - 2012 zamanında yazılmıştır.

En başarılı edebiyat uyarlamaları arasında şimdiden yerini alan Game of Thrones'a ait bilmeniz gereken ayrıntılar…

* Dizinin jeneriği ilk bakışta aynı gibi görünse de aslında her bölümün içeriğinde ağır basan krallıklara göre ufak tefek değişiklikler gösteriyor. Dizinin kadrosu da her bölümün jeneriğinde farklı bir şekilde sıralanıyor.

* Game of Thrones’un yazarı George R.R. Martin bu bitmek bilmez çatışmaların sonunda bir çözüme ulaşıp ulaşılmayacağı konusunda kendisine sık sık sorular sorulmasından muzdarip. Bu sorulara yazarın cevabı, son sahnenin bir toz bulutu ya da rüzgarın sürüklediği kar tanelerinin ardından karşımıza çıkacak mezar taşlarıyla dolu kocaman bir mezarlık olabileceği yönünde.

* Dizi adını, George R.R. Martin’in yedi ciltten oluşmasını planladığı A Song Ice and Fire adlı roman serisinin ilk kitabı olan A Game of Thrones’tan alıyor. İkinci sezonu serinin ikinci kitabı A Clash of Kings’den uyarlanmış olmasına rağmen dizinin adı değişmeyecek.

* Yüzüklerin Efendisi’nin iki farklı uyarlamasında rol almış iki aktör Game of Thrones’ta da yer alıyor. Bunlardan ilki Yüzüklerin Efendisi’nin BBC radyo oyununa sesiyle katılmış olan Peter Vaughan (Üstat Aemon), ikincisi ise Peter Jackson’ın yönettiği üç filmlik seride rol alan Sean Bean (Lord Stark). Hem Harry Potter serisinde, hem de Game of Thrones’ta rol alan oyuncu sayısı ise beş.

* Dizinin ilk bölümünün Amerikan televizyonlarında yayınlandığı 17 Nisan günü aynı zamanda başroldeki Sean Bean’in doğum günüydü.

* Dizideki karakterlerin tamamına yakını kitap serisinde de bulunuyor. Romanda çok sayıda isimsiz hayat kadını yer almasına rağmen kızıl saçlı Ros dizi için yaratılan ender karakterlerden biri. Sibel Kekilli’nin canlandırdığı Tyrion Lannister’ın aşık olduğu fahişe Shae ise romanda bulunuyor, ama farklı kökenlere sahip bir karakter olarak.

Kaynak: Cnbc-e Dergi (Mayıs'12 sayısı)

 

Breaking Bad’den iyi haberler

Bayan Arıza tarafından Haziran - 6 - 2012 zamanında yazılmıştır.

En sevdiğim iki diziden biri olan Breaking Bad'le ilgili durumlar şöyle -ki ilk sıramda Six Feet Under, ikinci sıramda da Breaking Bad var-. Henüz en sevdiğim üçüncü dizimi bulamadım. Takip ettiğim bazı diziler True Blood, Weeds, Californication, Dexter, Supernatural, Fringe, The Mentalist, Touch, Lost, Castle, Heroes bla bla. Hepsi "Sevdiğim Diziler" kategorisinde yer alıyor ama asla 1 ya da 2 numaram değiller.

Bugüne dek izlediğim tüm diziler içerisinde henüz Six Feet Under kadar çok sevdiğim olmadı. Bu yıl izlemeye başladığım Breaking Bad 2. sırama yerleşti. 3. adayım ise Misfits olabilir. Ama henüz karar vermedim. Ancak ilk 2 kesin.

Gelelim Mayıs ayı Cnbc-e dergide en sevdiğim ikinci dizi Breaking Bad ile ilgili olan bitene;

1. New York Magazine, Mart ayında son 25 yılın en iyi dört dizisinden biri olarak Breaking Bad'i seçti. Breaking Bad, bu listede David Lynch imzalı Twin Peaks ve The Sopranos gibi kült dizilerle kıyaslandı.

2. Yine Mart ayında ScreenJunkies web sitesi, Breaking Bad'in ilk bölümünü "2000'li yılların en iyi 10 pilot bölümü"nden biri seçti. Shortlist.com ise bu yılın başında hazırladığı "En Karizmatik 50 TV Dizisi" listesinde Breaking Bad'e de yer verdi.

3. Theprovince.com editörleri "televizyon dünyasının gelmiş geçmiş en tuhaf beş ikilisi" arasında, kansere yakalanan ve bu nedenle kısa yoldan para kazanmak üzere uyuşturucu üretimine soyunan kimya öğretmeni Walter White ile bu işte ona ortaklık eden öğrencisi Jesse Pinkman'ı dördüncü sıraya yerleşirdi.

4. 20 Haziran'da sahiplerini bulacak olan 38. Saturn Ödülleri'ne Breaking Bad altı dalda aday gösterildi. Breaking Bad En İyi Dizi dalında aday gösterilirken, Walter White rolüyle Bryan Cranston En İyi Erkek Oyuncu, Aaron Paul (Jesse Pinkman) ve Giancarlo Espositio (Gus Fring) da En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dallarında ödüle en yakın isimler arasında yer alıyorlar.

5. Breaking Bad'in resmi facebook sayfasını beğenen hayran sayısı Mayıs ayı itibariyle 2,5 milyonu aşmış durumda. Sayfanın ziyaretçileri arasında en büyük oran 18-34 yaş grubuna ait.

Kaynak: Cnbc-e Dergi (Mayıs'12 sayısı)

Touch

Bayan Arıza tarafından Haziran - 1 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Yeni bir diziye başladım, pek sevdim, size de tavsiye ederim. Henüz birinci sezonda, 10 bölüm yayınlandı. Hatta bu yazıyı yazarken 11. bölümü yayınlanıyor. IMDb'nin 8.1 verdiği dizinin yapımcısı Heroes'tan, Crossing Jordan'dan ve Awake'ten hatırlayacağımız Tim Kring.

Konu klişe gibi görünüyor olsa da olayların birbirleriyle bağlanış şekli harika. Dizinin konusuna gelince; dul olan Martin Bohm (Kiefer Sutherland), otistik olan ve konuşamayan 11 yaşındaki oğlu Jake ile zorlu bir hayat yaşamaktadır. Kendi dünyasında yaşayan Jake, babası Martin'in dahi kendisine dokunmasına izin vermeyen, kullanılmayan telefonları ustalıkla söküp parçalarını kullanabilen özel bir çocuktur. Okulda uyum sorunları yaşayan Jake ve babasına yardımcı olabilmek için, mesleğine yeni başlamış sosyal hizmet görevlisi Clea Hopkins devreye girer ve ailenin yaşamına dahil olur. Olaylar ise Martin'in, oğlu Jack'in özel bir yeteneğe sahip olduğunu anlamasıyla başlar.

Jake'in özel yeteneği; olacak olayları önceden bilebilmesidir. Ancak bunları sözlerle değil sayılarla babasına aktarmaktadır. Artık Martin için sayıların sırrını çözme vaktidir. Martin'in yardımına koşacak kişi ise özel çocuklarla ilgilenen profesör Boris Podolsky'dir (Danny Glover).

Efendim bu bilgiyi de Fox'un sitesinden copy paste yapıyorum. Spoiler içermez, merak etmeyin:)

Başrolde unutulmaz dizi 24 ile akıllara kazınan Emmy ve Golden Globe ödüllü Kiefer Sutherland bizlerle. Sutherland’e eşlik eden küçük yıldız ise David Mazouz.

Bilim, tinsellik ve duyguları birbirleriyle harmanlayan bu dizi tüm dünyada ilgisiz gibi görünen insanların, birbirlerinin hayatlarını görünen, görünmeyen ya da bilinen, bilinmeyen yollarla nasıl etkilediği konusuna odaklanıyor. Hikayenin merkezindeki Martin Bohm (Kiefer Sutherland) dul, bekar ve duygusal bozukluğundan dolayı tamamen sessiz olan 11 yaşındaki oğlu Jack (David Mazouz) ile iletişim kurmaya çalışan çaresiz bir babadır. Şefkatli, akıllı ve düşünceli Martin oğluna ulaşabilmek için her yolu dener. Jack ise hiç konuşmaz, duygularını göstermez ve Martin dahil hiç kimsenin kendisine dokunmasına izin vermez. Jack rakamlara saplantılıdır ve her zaman yanında olan defterlere ve boş cep telefonlarına satırlarca rakam yazmaktadır.

Martin bir gün bir profesör ve rakamlarla ilgili özel yetenekli çocuklar üzerine uzman olan Artur Teller (Danny Glover) ile tanışır. Martin oğlunun dünyamızdaki tüm hayatı bir birine bağlayan gizli şekilleri algılayabildiğini öğrenir. Jack babasıyla kelimelerle değil rakamlarla iletişim kurmaktadır. Martin’e düşense oğlunun verdiği rakamları deşifre edip anlamını ortaya çıkarmak. Böylece parçaları birleştirip, tüm dünyada Jack’in öngördüğü şekillere göre hayatları kesişen insanlara yardım etmek.

Başlıca oyuncular:

Kiefer Sutherland – Martin Bohm Gugu Mbatha-Raw – Clea Hopkins  David Mazouz  – Jake Bohm  Roxana Brusso  – Sheri Strepling  Danny Glover – Arthur Teller    

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “The Bridges of Madison County”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 30 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Zordur köprüleri yakmak, o köprüleri geçmek ve oradan sonsuzluğa doğru ilerleyebilmek, cesaretli olabilmek, havalanmak, arkandakileri umursamamak ve yalnız kaldığında gerçek bir kadına ihtiyaç duymak, hepsinin zorluğu vardır. İnsanın düşlediklerini gerçekleştirememesi acıdır, bu acı bir yerlerde kalır ve oradan hiç çıkmaz. Korkuları yenmelidir insan, duygularına yenilmelidir, duygularından kaçmamalıdır, korkak bir ahmak olmamalıdır. Her şey bir köprü misalidir. Ya dümdüz gidip cenneti görürsünüz ya da cehennemin dibine doğru yolculuğa çıkarsınız.

Clint Eastwood'un "Madison Kasabasının Köprüleri" filmi bu konuları ele alıyor. Küçük bir kasabada yaşanan gizli ve yaşanmamışlıklarına özlem duyan ev kadınıyla vahşi doğa fotografçısı Robert’in duygu ve düşüncelerinin buluştuğu bir romantizm daha çok ve yasak olmanın getirdiği heyecan ve çekingenlikler birçok duygu…4 gün süren yasak ilişki ve o ilişkiye dair her şey, birbirlerinden kopamayan ve arzularla tutuşan bir kadın ile bir adamın hikâyesi…

Birbirlerine yakın iki kişiydi, ama Francesca  evli bir kadındı.  Onun için en kötü tarafı buydu, her şeyi bırakıp gidebilirdi Robert ile, Robert bunu istemişti, ama  Kadının arkada düşündükleri vardı. Ailesi ve çocukları. Onları bırakıp gidemezdi. O 4 günü deliler gibi yaşadılar. İçtiler, beraber yemek yediler, seviştiler, dans ettiler, her şeyi yaptılar.

Hissettiklerini yaşadılar, istediklerini yaptılar. İnsan, duyguları izin verirse her şeyi yaparmış mesajını verdiler. Mutluluğun anahtarını öyle bulmuşlardı, kendilerine yakınlaşarak. Mutlulukları ancak kaçabilselerdi uzun sürebilirdi. Ve böyle duygular her zaman gelmiyordu, yaşadıkları anında elinden uçabiliyordu. 4 gün tamamlanmıştı artık, ailesi eve dönmüştü.

Ama aklı halen Robert’te idi. O yataktaki sevişmelerini, bardaki dans edişlerini, o köprüde yaşanılan dakikaları unutamamıştı. Her yer ona Robert’i hatırlatıyordu. Robert geriye sadece bir şey bırakmıştı.  Francesca odaya girdi, odanın içinde bir kutu vardı ve içinde 4 günün anısına dair CD'ye benzeyen bir şey vardı, onu açtı, anılar gözlerinde canlanmıştı yeniden, ama onu geri getiremezdi.

Yaşanmıştı vegitmişti. Francesca geri kalan hayatını ailesine adayarak geçirdi, ama aklı her zaman Robert’taydi. Filmde de dediği gibi: 

"Hayatta bu tür duygular sadece bir kez hissedilir."   "Aşk böyle yaşanmalı" dedirten bir Clint Eastwood klasiği, sadece Clint Eastwood dersek haksızlık etmiş oluruz. Meryl Streep ve Clint Eastwood’un oyunculuğundan söz etmeye gerek yok, inanılmaz bir oyunculuk sergilemişler.

"1995 yapımı bu klasiği kaçırmayın" derim.

İnanılmaz bir hikâye, inanılmaz oyunculuklar ve geriye kalan tek şey sizin bu filmi izlemeniz, deneyin, pişman olmayacaksınız.

65. Cannes Film Festivali Ödülleri

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 29 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Sinema ve moda severlerin heyecanla beklediği 65. Cannes Film Festivali dün yapılan ödül töreni ve kapanış gecesiyle son buldu.   Sinema dünyası için önemli yer tutan Cannes Film Festivali bu senede düzenlendiği 11 gün boyunca birbirinden renkli görüntülere yer verdi. Moda severler için kırmızı halısının en önemli detay olduğu Cannes’ta moda, sinema ve müzik dünyasının ünlü kadın ve erkek yıldızları birbirinden dikkat çeken kıyafetleriyle objektiflere yansıdı.

Kapanış gecesi de açılışı kadar görkemli geçen Cannes Film Festivali’nde kısa metrajlı filmler kategorisinde yarışan Türk yönetmen Rezan Yeşilbaş'ın "Sessiz" adlı filmi "Altın Palmiye" ödülüne layık görüldü.

"Altın Palmiye", bu yıl Avusturyalı Michael Haneke'nin "Amour" (Aşk) isimli filmine verildi. Bu yılki "Altın Palmiye"yi kazanan "Amour" filmi, iki yaşlı çiftin tutkulu aşk hikayesini anlatıyor. Filmde başrolleri 81 yaşındaki Jean-Louis Trintignant ve 85 yaşındaki Emmanuelle Riva oynuyor. Paris ve Viyana'da yaşayan Avusturyalı yönetmen ödül töreninde yaptığı konuşmada, filmin yaşlı baş rol oyuncularına teşekkür etti ve bu oyuncuların performansının filmin başarısını getirdiğini söyledi.

Festivalde en iyi senaryo ödülüne, Romen yönetmen Cristian Mungiu'nun "Au-dela des collines" isimli filmi layık görüldü.

Jüri bu yıl "En iyi yönetmen ödülü"nü ise "Post tenebras lux" isimli filmiyle Meksikalı yönetmen Carlos Reygadas'a verdi.

Festivalde bu yılki "Jüri Ödülü" ise 75 yaşındaki İngiliz yönetmen İngiliz Ken Loch'ın, "La part des anges" isimli filmine verildi.

Festivalde, "Altın Kamera" ödülü ABD'li yönetmen Benh Zeitlin'in, "Les Betes du Sud sauvage" isimli filmine verildi.

Cannes Film Festivali "festival büyük ödülünü" de İtalyan yönetmen Matteo Garrone'nin "Reality" isimli filmine verildi.

"En iyi erkek oyuncu" ödülünü, Danimarkalı aktör Mads Mikkelsen, Tnomas Vinterberg'in yönettiği "La Chasse" isimli filmdeki performansıyla kazanırdı.

"En iyi kadın oyuncu" ödülünü ise iki Romen Cosmina Stratan ve Cristina Flutur, yönetmen Cristian Mungiu'nun, "Au-dela des collines" isimli filminde gösterdikleri performansla elde etti.

Kaynak: Milliyet

Cem Kurtuluş’tan Film Kritiği: “The Postman Always Rings Twice”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 24 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Siyah-beyaz filmler oldum olası ilgimi çekmiştir, aynı siyah-beyaz fotoğraflar gibi. The Postman Always Rings Twice, 1946 yapımı bir film, bir de bu filmin 1981 versiyonu var. 1981 versiyonu olan film tecavüz skandalıyla daha fazla biliniyor. 1981 yapımını izleyemedim ama 1946 yapımı için "bir şaheser" yorumunu yapmak filmin klasını ortaya koyacaktır.

Filmde sıklıkla  üç karakter görülmektedir. Bunlardan birincisi Frank. Frank, eyalet eyalet dolaşan işsiz adamın tekidir.  Nick, bir lokanta sahibidir.  Cora da  Nick’in karısıdır. Ama mutsuz bir evlilikleri vardır. Nick’in lokantasında işe başlayan Frank için orada her şey değişir.

Cora onu terslese de o Cora'nın dediklerini yapmaktadır (Nick’ten Frank'in parasını verip Frank'i kovması, işi olmamasına rağmen ona iş yaptırması gibi). Gün geçtikçe birbirlerine alışırlar, Nick ise hiçbir şeyi takmayan, şarkı söyleyen biridir.

Cora ile Frank kendi aralarında Nick’i öldürmenin planlarını yapar, ama bunu ilk başta beceremezler. Plan dedikleri gibi gitmez. Ve değişik sürprizlerle karşılaşırlar. Sürprizlerden biri de mahkeme karşısına çıkmalarıdır.

Cora ile Frank o ara birbirlerinden nefret etmişlerdir. Cora , Frank’ın onu sattığını düşünmektedir. Ama planlar tersine dönmüştür. Frank hastanedeyken Frank’a zorla kağıt imzalatılmıştır.

Ama Cora’nın bundan haberi yoktur, Cora’nın  Frank’ı suçlama nedeni de budur. Ve mahkeme karşısına çıkmalarından önce Cora, Frank ile birlikte cinayet işlediklerini itiraf etse de serbest kalmışlardır.

Ama itiraf edişi Cora’ya bela olacaktır. Sonrasında itiraf belgesini bunlara vermek için belgeyi bulunduran adam bir gün kapılarını çalar.  Ve itiraf belgesi karşılığında onları tehdit eder. Ama bu adam için hiç de iyi olmamıştır, Frank’tan dayak yemiştir ve adamın arkadaşında belgelerin  fotokopileri bulunmaktadır.

Frank onları bulup  yakmıştır.  Frank, bir gece uykudayken bir ses duyar ve Cora kaçmayı planlarama Frank erken uyanmış buna izin vermemiştir. Ve Frank’tan kendisini kumsala götürmesini istemiştir, denizde en uzağa doğru gitmişlerdir, onlar için bu sonsuzluğun ifadesidir.

Frank onu bir haftalık tatildeyken aldatmış, ama her şeye rağmen Cora bunların hepsini unutmuş ve Frank ile birlikte sonsuz bir yolculuğa çıkmıştır; bu da deniz dalgalarının sert bir biçimde kendilerine vurmasıyla olmuştur.

Kumsaldan  arabayla dönerken dikkatsizlik sonucu Frank kaza yapar ve Cora o kazada ölür. Frank için bu çok üzücü bir olaydır. Cora’nın ölmeden önce yazdığı mektubu bulurlar, mektup bir veda şeklindedir ve bir de Nick’i öldürdüklerini belgeler niteliktedir.

Sonrasında Frank Kodese girmiştir yeniden. Ve Cora ölse de, Frank, Peder’den bir şey ister, bu O'nun son isteğidir. Cora ile kendisini birleştirmesini ister.

Filmi özetlemek gerekirse; aşk, hüzün, aldatmaca, cinayet ve  birçok şeyi içinde barındırıyor bu film. Henüz izlememişseniz izlemenizi öneririm.

http://sallanyuvarlan.blogspot.com/2012/05/postman-always-rings-twice-1946.html

Dr. House’un Türkçe Çeviri Endişesi

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 24 - 2012 zamanında yazılmıştır.

Türkiye’de azımsanmayacak bir izleyici kitlesine sahip olan “House MD” dizisinin yıldızı Hugh Laurie, sekiz sezonluk diziye nokta koyacak final bölümü yaklaşırken New York Times gazetesine verdiği söyleşide “Bazı cümleler çift anlamlı oluyor; bunları mesela Türkçeye nasıl çeviriyorlar, bilmiyorum” demişti.

Laurie’nin dizinin Türkçeye çevrilmesi hakkında söylediği bu sözler, “House MD”nin Türkçe çevirmeni Burçak Taylan’a sorduk. Dizinin zor bir yapım olduğunu söyleyen Taylan şunları aktardı: “Gerçekten izleyicinin anlayabileceği bir dilde karşılığını bulmak ve yazmak gereken bir yapım. Çünkü fazla Amerikan esprilerine dayalı bir dizi değil ve bu da işi biraz daha kolaylaştırıyor. Çok fazla zorlanmıyorum çünkü sadece Amerika'da yaşayan birinin anlayacağı türden esprilere sahip bir dizi değil. Güzel yazılan, zekice düzenlenmiş bir senaryosu var. Çok fazla benzetme ve teşbih var ve onları en anlaşılabilecek, seyircinin kafasını karıştırmayacak bir biçimde vermek önemli. Hızlı akan bir dizi. Türkçe terimlerin haricinde, seyircinin kafasını bir de onlarla karıştırmamak için, basit cümlelerle açıklamaya çalışıyorum.” Dizide Dr. House karakterini canlandıran  Laurie’nin, kaygısının normal olduğunu söyleyen Taylan, “Bizde böyle bir dizi olsa ben de düşünürüm acaba nasıl veriyorlar dizinin duygusunu, manasını diye. Her dilin karşılığı bir başka dilde var. Özel bir yöreye ait bir konudan bahsedilmediği sürece her türlü teşbihin, benzetmenin bir karşılığını bulmak mümkün” dedi.

Kaynak: Milliyet Kültür Sanat