Elif Şafak “Aşk”

Bayan Arıza tarafından Eylül - 27 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"Baba ve Piç", "İskender" derken "Aşk" ile Elif Şafak'a çok daha fazla hayranlık beslemeye başladım.

2000'li yılların sonlarında Amerika'da yaşayan 40 yaşındaki Ella Rubinstein ile Mevlana arasındaki bağlantıyı anlatıyor bize Elif Şafak. Nasıl mı anlatıyor? Cevaplar kitabın içinde. Her şey, bir yayınevinde editör olarak çalışan Ella'nın adını hiç duymadığı A.Z.Zahara adlı yazarın "Aşk Şeriatı" isimli kitabını okumasıyla başlıyor ve Ella sonunda 40 kurala ve gerçek Aşk'a ulaşıyor.

415 sayfalık tasavvuf ekseninde dolaşan bu muhteşem eseri okuması çok keyifli ve kitap başka dünyalara bir kapı niteliğinde.

Kitabın bölümleri ise şöyle:

Toprak: Hayattaki derin, sakin, katı şeyler Su: Hayattaki akışkan, kaygan ve değişken şeyler Rüzgar: Hayattaki terk, göç ve devr eden şeyler Ateş: Hayatta yakan, yıkan, yok eden şeyler Boşluk: Hayatta, varlıklarıyla değil yokluklarıyla bizi etkileyen şeyler

Elif Şafak'ın şahsi web sitesinde de roman şöyle anlatılmış:

Elif Şafak´ın mart başında çıkan yeni romanı "Aşk" kısa sürede en çok okunanlar arasındaki yerini aldı. Şafak önceki romanlarında olduğu gibi yine toplumsal kuralların, geleneklerin, göreneklerin kıskaca aldığı insana yoğunlaşıyor.

"Aşk", roman içinde roman. İç içe geçmiş bir kurguyla aşkın kuralları ve aşka varış yolları anlatılıyor. Olaylar çok geniş bir coğrafyada, farklı zaman dilimlerinde geçiyor, farklı kültürleri anlatıyor ve iki farklı düzlemde ilerliyor. Doğu-Batı, gerçek-gerçeküstü, dünyevi aşk-ilahi aşk zıtlıklarını bir potada eritiyor. Farklılıkların birbirini besleyip beslemediğini, varolan çatışmaları, uzlaşmaları sorguluyor.

Kahramanları da Amerikalı Yahudi asıllı ev kadını Ella, Hollanda´da yaşayan İskoç kökenli ateist, sonradan Müslüman olan Aziz A. Zahara, Tebrizli Şems, Konyalı Mevlana, Mevlana ile evlendikten sonra Rum Ortodoksluktan Müslümanlığa geçen Kerra. Hepsi sizi alıp kendi dünyalarına götürüyor.

Elif Şafak, yüzyıllar arası yolculuğuna okuyucuyu da ortak ediyor. "Aşkı ve tekliği" kimi zaman ete kemiğe büründürüyor, kimi zaman uhrevi bir dünyada dolaştırıyor. Kimi zaman Ella, kimi zaman Kerra, kimi zaman Aziz Zahara kimi zaman da Şems´le özdeşleşiyorsunuz.

Ancak Aşk, "Okudum bitti" denilecek türden bir roman değil, okurken de sonradan da üzerinde uzun süre düşündürüyor. Belki de bu yüzden "Aşk" her yaştan, her sosyal gruptan ve inancını farklı düzlemlerde yaşayan insanlar tarafından aynı ilgiyle okunuyor. Kimi romanın edebi, kimi felsefi, kimi de siyasi boyutuna odaklanıyor.

Şafak, "Aşk"ı yazıya dökmeden önce neredeyse on beş yıla yakın bir süre mayalandırmış bu konuyu. Onun için de tasavvuf felsefesinin özünü okuyucuya yalın bir dille aktarabiliyor. Tabii ki bunun arkasında genç yaşta başlayan romancılık yetisi kadar uluslararası ilişkilerde lisans, kadın çalışmalarında yüksek lisans ve siyaset biliminde doktora gibi akademik bir geçmiş de var.

Tezini Bektaşi ve Mevlevilik üzerine yazan Şafak´ın, Pinhan´dan bu yana her romanında kendine küçük de olsa bir yer bulan tasavvuf felsefesi bu kez merkeze oturmuş. Ayrıca, "Aşk" romanının matematiği de çok iyi kurgulanmış. Haziran 2008´de Ella ile Aziz´in yakınlaşmasından Ekim 1244´te Konya´da Rumi ile Şems´in karşılaşmasının gelmesi gibi bölümler arası geçişler, paralel kurguyla verilmiş. Aşk söz konusu olduğunda zaman ve mekân farklılığı anlamını yitiriyor.

Elif Şafak dün ve bugün arasında kurduğu bağlarda ve toplumlardaki farklı düşünce kalıplarını yansıtan insan tiplemelerinde de çok başarılı. Kadının 800 yıldır boğuştuğu sorunların benzerliği de hepimizin üzerinde düşünmesi gerekli bir konu. İlahi aşk, dünyevi aşk boyutuna sınırları kaldıran sanal aşkın katılması da küresel dünyanın bir diğer gerçeğine işaret ediyor.

Aşk, iyi bir roman olmanın ötesinde tasavvufla ilişkisi sınırlı okuyucuya tasavvuf felsefesi hakkında bir ön okuma işlevi de görüyor. Mevlana ile Şems´in aşkının uhrevi mi dünyevi mi tartışmalarını da bambaşka bir boyuta çekiyor. Yüzyıllar boyu haksızlığa uğrayan Şems´i daha yakından tanımamızı sağlıyor.

Bundan 800 yıl önce Mevlana, "Aşk şeriatı bütün dinlerden ayrıdır.Âşıkların şeriatı da Allah´tır, mezhebi de" dese de hâlâ birçokları için şeriat kesilen parmaklar, taşlanan kadınlardır. Elif Şafak bizlere bu romanı sayesinde şeriatın kural, yol, mezhep anlamına geldiğini de hatırlattı.

Ancak, kitabın içinde Aşk Şeriatı´nda yer alan 40 kural tasavvuf felsefesinden beslense de tamamen Elif Şafak´ın hayalgücünün ürünü. Benim için ise kurallardan çok Ella´nın birey olma savaşını kazanması önemli. Sahip olduğumuz değerleri hatırlatan bu kucaklayıcı romanı hâlâ okumadınızsa mutlaka okuyun, eminim seveceksiniz…

Müge Akgün Referans, 16.05.2009

Elif Şafak “İskender”

Bayan Arıza tarafından Eylül - 22 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Şu hayatta insan en çok sevdiklerini acıtır.. En derin yaralar ailede açılır, kabuk tutsa bile kanar hikâye, içten içe…

Aşkı aramadan evvel, düşün bir, ya benden nasıl bir âşık olur?

İnsanın sevdası karakterinin yansımasıdır.

Sen kavgacı isen, ha bire öfkeli, aşkı da bir cenk gibi yaşarsın.

Gönlü pak olanın sevgisi de saf olur.

Şu hayatta insan en çok sevdiklerini acıtır.

En derin yaralar ailede açılır, kabuk tutsa bile kanar hikâye, içten içe…

Attığımız her adım, yaptığımız her işte kendimizi yansıtırız.

Budur çözülmesi gereken bilmece…

***

Elif Şafak'ın "Baba ve Piç"ten sonra okuduğum ikinci kitabı İskender oldu. Bu kitabını da pek sevdim. Ancak Baba ve Piç'in bende bıraktığı iz daha farklıydı, kitap derinden sarsmıştı ve günlerce romanın etkisinden kurtulamamıştım doğrusu.

İskender'in kapağına bakıp konusu hakkında tahminlerde bulundum ama okumaya başlayınca tahminlerimin boş çıktığını gördüm.

Aslında İskender, Türk toplumunda kadının yerini sorguluyor. Hikâye Fırat'ta başlıyor ve Londra'ya dek uzanıyor. Elif Şafak bu kitabında töre cinayetlerinden yola çıkmış ama asıl vurgulamak istediği kadına yönelik şiddet ve bunu yaparken de onbir karakteri muhteşem bir kurguyla birbirleri ile ilişkilendirmiş. Yine Baba ve Piç'teki gibi çok karaktere sahip bir kitap yazmış. Kitaptaki karakterler ve anlatım sizi adeta büyülüyor, elinizden bırakamıyorsunuz ve sonu da oldukça şaşırtıcı.

Elif Şafak'a müthiş bir hayranlık beslemeye başladım. Bu kadar genç yaşında böylesi güzellikte romanlar yazmak gerçekten çok büyük başarı. İskender'i bitirdikten sonra yazarın yedi kitabını daha aldım. İlk kitabı "Pinhan"ı çok merak ediyorum mesela, 1998 yılında "Mevlâna Büyük Ödülü"nü almış ilk kitabıyla. Okudukça sizlerle paylaşacağım.

En kısa zamanda İskender'i okumanız dileğiyle, keyifli okumalar!

Charles Bukowski “DÜNYEVİ ŞİİRLERİN SON GECESİ”

Bayan Arıza tarafından Eylül - 11 - 2011 zamanında yazılmıştır.

GÜLÜN GÖLGESİNDE (2. Cilt) KAPALI BİR KAPIDIR CEHENNEM (1. Cilt)

Charles Bukowski, edebiyat dünyasına esas girişini şiirle yapmış, bu nedenle şiirlerini düzyazılarından ayrı bir yere koyuyor ve daha çok önemsiyor. Parantez Yayınları'ndan Türkçe'de yeni çıkan kitabı "Kapalı Bir Kapıdır Cehennem" Bukowski'nin son şiirlerinden oluşuyor.

24 yaşındayken ilk kısa öyküleri yayınlanan Bukowski, bir yıllık yazarlık deneyiminden sonra, yazdıklarının çoğunun edebiyat dergilerince yayınlanmaya değer bulunmamasından etkilenmiş olsa gerek hem yazmaya, hem de dünyaya küsmüş. 10 yıl boyunca sürekli içki içmiş, bir "barfly" olarak yaşamış.

Aşırı alkol aldığı bir gün öldü endişesiyle hastaneye kaldırılana kadar bu bar kelebeği hayatını sürdürmüş. Hayata dönüp hastaneden taburcu olduktan sonra bir daktilo satın almış ve tekrar yazmaya başlamış. Bu dönemde ilk yazdığı edebiyat ürünleri şiirleri.

Edebiyat dünyasına bu ikinci, belki de gerçek girişi de dergilerde şiirlerinin yayınlanması ile oluyor. Bukowski'nin yayınlanmış eserlerinin arasında da çoğunluğu şiir kitapları oluşturuyor.

Bukowski'nin hayattayken yayınlanmış 45 kitabı var. Yazarın ölümünden sonra da geride kalan dosyalar, mektupları ve günlüğü de yayına hazır oldukça kitaplaştırılıyor. Bukowski'nin edebi mirasında da şiirlerin ağırlıklı olarak yer aldığı görülüyor.

"Dünyevi Şiirlerin Son Gecesi", Charles Bukowski'nin hayattayken yayınlanmamış şiirlerinden oluşan bir dosya. Bukowski bu şiir dosyasını yayınlamak üzere hazırlamasına rağmen sağlığında kitaplaştığını görememiş.

(Kapalı Bir Kapıdır Cehennem, Charles Bukowski, Çeviri; Avi Pardo, 200 sayfa)

(Gülün Gölgesinde, Charles Bukowski, Çeviri; Avi Pardo, 200 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

Charles Bukowski “Pis Moruğun Notları”

Bayan Arıza tarafından Eylül - 11 - 2011 zamanında yazılmıştır.

…bir hafta kalıp içtim, kiranın bitmesini bekleyerek, sonra da Village'in dışında bir oda tuttum. derli toplu büyükçe bir odaydı ve çok ucuzdu, nedenini anlayamamıştım. köşede bir bar buldum, bütün gün oturup bira içtim. param hızla tükeniyordu, ama her zamanki gibi nefret ediyordum iş aramaktan. sarhoş ve aç geçirdiğim her dakikanın benim için özel bir anlamı vardı. o gece iki şişe porto şarabı alıp odama çıktım. soyundum, bir bardak bulup ilk şarabı koydum ve karanlıkta yatağa uzandım. işte o zaman anladım odanın neden bu kadar ucuz olduğunu. "L" treni pencerenin önünden geçiyordu. durak pencerenin önündeydi. tam önümde. odanın tamamı trenin ışığı ile aydınlanıyordu. ve bir tren dolusu yüz geçiyordu önümden. korkunç yüzler: fahişeler, orangutanlar, deyyuslar, kaçıklar, katiller, efendilerim. sonra tren yavaşça hareket ediyordu ve oda bir kez daha karanlığa gömülüyordu bir sonraki tren dolusu yüzlere kadar, ki her seferinde beklediğimden çabuk geliyordu. iki şişe şarap almakla ne iyi etmiştim.

(Pis Moruğun Notları, Charles Bukowski, Çeviri: Avi Pardo, 176 sayfa )

James Thompson “Kar Melekleri”

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 23 - 2011 zamanında yazılmıştır.

İnanılmaz yoğun bir iş temposu içinde olmama rağmen İstanbul trafiği sayesinde yeni bir kitap daha bitirdim, iki gün sürdü bu kez, sadece yolda okuyabildiğim için, evde de okuyunca bir günde bitiyor çoğu zaman.

Efenim kitabın adı Kar Melekleri. Orjinal adı Snow Angels. Bendeki 2.baskısı, Temmuz 2011. Yazar James Thompson, çeviren Barış Satılmış. 300 sayfa.

Kitabın kapağına vuruldum önce, sonra konusunu okuyunca resmen çarpıldım ve bu türü çok seven bir okur olarak hemen aldım kitabı.

Hikâye Finlandiya'nın eksi kırk derecesinde geçiyor adeta, okurken hem öykünün dehşetinden ürküyor insan, adeta soğuğu da hissediyor. Son derece sürükleyici, Finlandiya'nın coğrafyasını ve insanların yalnızlığını da anlatıyor bir yandan, orada kışlar korkunç geçiyor olmalı.

Son günlerde de İzlanda, İsveç, Norveç, Finlandiya ve Danimarka filmleri bulup izliyorum, hem dillerini çok seviyorum, hem de doğalarını. İskandinavya bir başka dünya.

Gelelim kitaba, yirmi farklı dile çevrilmiş, "Edgar Allen Poe En İyi İlk Roman ödülü" adayı James Thompson'un ilk eseri.

Dedektif Vaara, daha önce hiç karşılaşmadığı kadar vahşi bir cinayetle yüz yüze. Geçmişiyle lekelenen bu soruşturmada, suçluyu arayan Vaara'nın zihninin labirentinde kaybolacaksınız.

O kadar kötü mü?

Sadece biraz bekle ve kendini hazırla.

Kolları başının üzerinde kırk beş derece yukarıda duruyor. Bacakları ayrık ve kardaki izler, katil ona saldırdığında boğuştuğunu gösteriyor. Silah ya da kurbanın elbiseleri gibi deliller tespit edilemedi. Hiçbir şey yok. Kurban kesilmiş. Yüzü parçalanmış ama onu tanıyorum. Bu aktris Sufia Elmi. Karnına neekerihuora, zenci .rospu, kelimeleri kazınmış. Yarım litrelik bir LapinKulta bira şişesi, boyun kısmından kırılmış, kırık ucu önde olmak üzere, keserek ve döndürerek kurbanın v.jinasına sokulmuş. Kırılmış şişeden kalma başka cam parçası yok. Kurban, alnında çürük bırakan keskin olmayan bir cisimle darbe almış. Muhtemelen bir marangoz çekici.

Gözleri oyulmuş, belki de kırılmış şişeyle. Sağ göğsünden yüzeysel bir deri parçası, yaklaşık olarak yedi santime dokuz santimlik bir parça kesilmiş ve hemen sol omzunun yanına atılmış. Alt karın bölgesinde uzun, derin bir kesik var. Boğazı kesilmiş. Düzgün kesikler, katilin bira şişesi değil keskin bir silah kullandığını gösteriyor, bu yaraları bira şişesi yapmış olamaz.

Burada çok fazla nefret var, diyorum. Kafasını sallayarak sözlerimi onaylıyor. Çok fazla nefret.

Bunlar da kitap hakkında söylenenler:

Harika bir kitap. Daha ilk sayfadan, romanın yeni ve farklı dünyası beni büyüledi. James Thompson Kar Melekleri'nde ustaca bir iş çıkarmış. -Michael Connely (New York Times Bestseller, Korkuluk adlı kitabın yazarı)

Gerilim dolu ve büyüleyici! Thompson, esrarlı eylemlerin öyküsüyle sonu olmayan kış gecelerinin ortasında bizi ürpertiyor ve aralık ayında Finlandiya'nın ne kadar ölümcül olabileceğini gösteriyor. -Lisa Gardner (New York Times Bestseller, Komşu adlı kitabın yazarı)

Dedektif Kari Vaara'nın hitabı, tehlikeli ve insani olduğu kadar kısa ve öz, dünyası soğuk ve çorak fakat aynı zamanda merak uyandırıcı bir biçimde egzotik, hikayesi süratli ve vahşi ama gene de kaygısız bir sakinlikle anlatılmış. – Peter Høeg ( Smillas Sense of Snow adlı kitabın yazarı)

Kar melekleri, daimi karanlığı ve yükselen alkolizmiyle Fin kışı zemininde resmedilmiş, Amerikan tipi bir gizem. Burası, insanların içindeki kötülüğü ortaya çıkarıyor. Roman, Michale Chabo'nun TheY iddish Policeman's Union adlı eserini hatırlatıyor. Olaylara hızlı bir biçimde giriliyor ve motifler evrensel. Bu kabusvari öyküyü ancak bir barmen bu kadar iyi anlatabilirdi. -Michael Simon (The Last Jew Standing adlı romanın yazarı)

James Thompson, Kar Melekleri'yle cinayet romanlarına taze bir kutup soluğu getirmiş. Tek üzüntüm, bir sonraki kitabı üşüyerek bekleyecek olmam. -Tim Dorsey (Gator A-Go-Go adlı kitabın yazarı)

Kar Melekleri bir kara polisiye. Thompsonbizi yabancı ve müphem derecede egzotik bir dünyaya sokarken baş karakter VaaraSpade, Marlowe, Hammer ve Archerı anımsatarak bizde sıcak bir tanışıklık hissi uyandırıyor. -LouManfredo (RizzosWar adlı kitabın yazarı)  

John Fante “Bahara Kadar Bekle Bandini”

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 19 - 2011 zamanında yazılmıştır.

St.Catherine'in sekizinci sınıfının dershanesinde üçe çeyrek vardı. Takma gözü fena halde ağrı yapan Rahibe Mary Celia barut gibiydi. Sol gözü seğirip duruyordu, tamamen istem dışı. On bir erkek, dokuz kızdan oluşmuş yirmi kişilik sınıf seğiren gözü izliyordu.

Üçe çeyrek var: teneffüse on beş dakika. Nellie Doyle, ince elbisesi kalçalarının arasındaki çatlağa sıkışmış, Eli Whitney'in çırçır makinesinin ekonomik sonuçlarını anlatıyordu. Nellie'nin hemen arkasında oturan iki oğlan, Jim Lacey ile Eddie Holm, katıla katıla ama sessizce gülüyorlardı kızın elbisesine.

Yaşlı Celia'nın camdan sol gözünün kapağı sıçramaya başlarsa dikkatli olmaları defalarca söylenmişti onlara oysa, ama şu Doyle'a bakar mısınız?

"Eli Whitney'in çırçır makinesinin ekonomik sonuçları pamukçuluk tarihinin zirvesidir," dedi Nellie.

Rahibe Mary Celia ayağa kalktı.

"Holm ve Lacey!" dedi sertçe. "Ayağa kalkın!"

Nellie şaşkınlık içinde yerine oturdu, iki oğlan ayağa kalktılar. Lacey'nin dizleri takırdadı, sınıf kıkırdadı. Lacey önce sırıttı, sonra kızardı. Holm öksürdü, başını öne eğip kurşun kaleminin üzerindeki markayı inceledi. İlk defa dikkatini çekiyordu kalemin üzerindeki yazı.

"Holm ve Lacey," dedi Rahibe Celia. "Sınıfımda sırıtkan aptallar görmekten usandım. Oturun!"

Sonra bütün sınıfa konuştu, ama sadece erkeklere hitap ediyordu aslında, kızlarla sorun yaşamıyordu genellikle: "Dersi dinlemeyen ilk haytaya saat altıya kadar sınıfta kalma cezası vereceğim. Devam et, Nellie."

Nellie ayağa kalktı yine. Lacey ve Holmes, ucuz kurtulmanın şaşkınlığı ve Nellie'nin elbisesi yine çatlağa sıkışır da gülerler endişesiyle öbür tarafa bakıyorlardı.

"Eli Whitney'in çırçır makinesi pamukçuluk tarihinde devrim yaratmıştır," dedi Nellie.

"Hey, Holm," diye fısıldadı Lacey önünde oturan oğlana, "Bandini'ye salamımı ilet."

Koridorun karşı tarafında, üç sıra önde oturuyordu Arturo. Başını öne eğmiş, göğsünü sıraya yaslamış, mürekkep okkasına dayadığı küçük aynaya bakarak elindeki kurşun kalemle burnunun üzerindeki çilleri sayıyordu. Bir önceki gece limon suyu sürmüştü yüzüne; çilleri yok etmek için en etkili yöntemdi sözüm ona. Doksan üç, doksan dört, doksan beş… Hayatın anlamsızlığıyla meşguldü zihni. Kışın ortasındaydılar, güneş akşam üzeri yüzünü gösterip kayboluyordu; burnundaki ve yanaklarındaki çillerin sayısı dokuz artmış, genel sayım doksan beşe ulaşmıştı.

Ne manası vardı yaşamaya devam etmenin? Üstelik bir gece önce yüzüne limon suyu sürmüştü. Neydi dünkü Denver Post'ta çillerin limon suyundan, "rüzgâr gibi kaçtığını" yazan yalancı kadının adı? Çilli olmak yeterince kötüydü zaten, ama bildiği kadarıyla, dünyadaki tek çilli İtalyan'dı. Nereden gelmişti bu çiller? Ailenin hangi tarafından mirastı o Allahın cezası minik bakır benekleri?

Neşesiz bir biçimde sol kulağını çekiştirmeye başladı. Eli Whitney'in çırçır makinesinin ekonomik sonuçlarına dair sunulan rapor çok uzaktan geliyordu ona. Josephina Perlotta devam ediyordu rapora şimdi: Josephina Perlotta'nın çırçır makinesi üzerine ne dediği kimin umurundaydı? İtalyan'dı Perlotta, Dago'nun teki -çırçır makineleri hakkında ne bilebilirdi ki?

Haziranda bu lanet Katolik okulundan mezun olacak, İtalyanların sayısının bir elin parmaklarını geçmediği devlet lisesine yazılacaktı. Sol kulağındaki sayım on yediyi bulmuştu, dünkü sayımdan iki fazla. Allah belalarını versin bu çillerin! Şimdi yeni bir ses konuşuyordu çırçır makineleri hakkında, bir keman kadar yumuşak bir ses; tenini delen tınılar gönderiyor, soluğunu kesiyordu.

Kalemini masanın üzerine koydu, ağzı gevşedi. Önünde duruyordu işte -güzeller güzeli Rosa Pinelli'si, aşkı, biricik sevgilisi. Ah, çırçır makinesi! Ah, harikulade Eli Whitney! Ah, Rosa, ne kadar güzelsin. Seviyorum seni, Rosa, seviyorum, seviyorum, seviyorum!

Evet, o da İtalyan'dı; ama onun suçu muydu? Bandini bundan ne kadar suçluysa, o da o kadar suçluydu. Ah, şu saçlar! Şu omuzlar! O canım yeşil elbise! Şu ses! Ah, Rosa! Anlat onlara Rosa'm. Çırçır makinesini anlat onlara! Biliyorum, Rosa, benden nefret ediyorsun. Ama ben seni seviyorum, Rosa. Seni seviyorum ve bir gün New York Yanks'in orta sahasında göreceksin beni, Rosa. Orta sahada olacağım, balım, ve sen benim sevgilim olacaksın, üçüncü kalenin arkasındaki locada beni seyredeceksin, ve atış sırası bana gelecek; dokuzuncu devrenin ikinci yarısı, Yanks üç sayı geride. Ama sen tasalanma, Rosa! Üç kalede adamımız varken o atış yerine dikileceğim ve sen bana bir öpücük uçuracaksın ve ben o elmayı çaktığım gibi orta saha duvarının üzerinden aşırtacağım. Tarih yazacağım, balım. Sen beni öp, ben tarih yazayım!

"Arturo Bandini!"

Çillerim de olmayacak o zaman, Rosa. Gitmiş olacaklar -büyüyünce mutlaka giderlermiş.

"Arturo Bandini!"

Adımı da değiştireceğim, Rosa. Banning diye çağrılacağım; Art, Bombacı Banning…"

"Arturo Bandini!"

Bu kez duydu çağrıldığını. Dünya Finali'nin uğultusu dinmişti. Başını kaldırdığında Rahibe Mary Celia'yı gördü tepesinde, masayı yumrukluyor, sol gözü deli gibi seğiriyordu. Ona bakıyorlardı, hepsi, Rosa'sı bile gülüyordu ona, ve kurduğu düşü yüksek sesle anlattığını fark edince midesi yuvarlanıp gitti altından. Diğerleri gülebilirlerdi dilediklerince, ama Rosa -ah, Rosa, üstelik onun kahkahası diğerlerinden daha tizdi, içini delmişti, ve nefret etti ondan: Louisville kömür madeninde çalışan İtalyan bir maden işçisinin Dago kızı; lanet olası bir maden işçisi. Salvatore'ydi adı; Salvatore Pinelli, elinden başka bir şey gelmediği için maden işçiliği yapan aşağılık herifin tekiydi. Yıllarca, yüz yıl, iki yüz yıl dayanacak bir duvar örebilir miydi?

Peh -Dago hıyarı, bir sivri kazması, kepinde de bir ampulü vardı; iki paralık bir Dago sıçanı gibi yerin altına inmek zorundaydı hayatını kazanmak için. Onun adı Arturo Bandini'ydi, bu okulda bu konuda söyleyecek sözü olan meydana çıkıp burnunu kırdırabilirdi.

"Arturo Bandini!"

"Tamam," dedi sözcüğü uzatarak. "Tamam, Rahibe Celia. Duydum sizi."

Sonra ayağa kalktı. Bütün sınıf onu seyrediyordu. Rosa arkasında oturan kıza bir şeyler fısıldadı elinin gerisinde gülümseyerek. Arturo fark etti ve çilleri hakkında, ya da pantolonundaki yama hakkında, ya da saçının uzamış olduğu hakkında, ya da babasından kendi bedenine uydurulmuş ve üzerinde bir türlü doğru dürüst durmayan gömleği hakkında bir şey söylediğini sanıp zor tuttu kendini ona bağırmamak için.

"Bandini," dedi Rahibe Celia. "geri zekalı olduğuna şüphe yok. Biraz önce sınıfı dikkatli olma konusunda uyardım. Böyle bir aptallık ödülsüz kalmamalıdır. Saat altıya kadar okulda kalacaksın."

Yerine oturdu ve üç zili titretti koridorları.

(Bahara Kadar Bekle Bandini'den)

(Çeviri: Avi Pardo)

 

Kaynak: Parantez Yayınları

Charles Bukowski “Kadınlar”

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 12 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Kadınlar, Bukowski'nin en çok okunan, üzerinde en çok konuşulan, tartışılan romanı. Hayatında önemli yer etmiş, aşık olduğu, peşlerinden koştuğu, birlikte yaşadığı kadınları anlattığı romanı.

Kadınlar, Bukowski'nin kadınlarla ilişkilerini ve cinsel hayatını olabildiğince açıklıkla anlattığı en önemli romanı olarak da kabul ediliyor. Rahat ve serbest bir anlatımı tercih etmesiyle dikkati çekmiş Bukowski, kısa kısa bölümlerden oluşturduğu ve bol diyalogla kurduğu bu romanında Hemingway ve Fante ile kıyaslanıp onlar kadar başarılı ve özgün bulunmuş.

Yaşam öyküsünün yazarı Howard Sounes şöyle yazıyor; "Bukowski'nin eski kız arkadaşlarından pek çoğu, kendilerini kitaplarına malzeme yaptığından habersizdi. Seks hayatlarını bütün açıklığıyla anlatırken onların iznini almadığı da ortadaydı. "Kadınlar" nihayet 1978 Aralık'ında yayınlandığında Linda Lee Beighle ile evlenmeden önce yaşamını paylaştığı kadınlar hayli rahatsız oldu. "Kadınlar"ın, yazarın diğer kitaplarından fazla satması bu rahatsızlığı daha da artıracaktı."

Kadınlar, iyi, rahat anlatımı ve konusunun ilginçliği yanında taşıdığı mizah unsurlarıyla da dikkati çeker. Kahramanı Henry Chinaski'yi ve onun kadınlarla ilişkilerini neredeyse okuyucuya kahkaha attırcak kadar tatlı bir dille ama eleştiri oklarını eksiltmeden anlatır. Sık sık kendini eleştirmeyi de ihmal etmez.

Kadınlar, Avi Pardo'nun Türkçesiyle tekrar okuyucularıyla buluşuyor.

(Kadınlar, Charles Bukowski, Çeviri; Avi Pardo, 320 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

Charles Bukowski “Bir tek ben miyim böyle yaşayan?”

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 12 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski, edebiyat dünyasına esas girişini şiirle yapmış, bu nedenle şiirlerini düzyazılarından ayrı bir yere koyuyor ve daha çok önemsiyor. Parantez Yayınları'ndan Türkçe'de yeni çıkan kitabı "Bir Tek Ben miyim Böyle Yaşayan?" Bukowski'nin son şiirlerinden oluşuyor.

24 yaşındayken ilk kısa öyküleri yayınlanan Bukowski, bir yıllık yazarlık deneyiminden sonra, yazdıklarının çoğunun edebiyat dergilerince yayınlanmaya değer bulunmamasından etkilenmiş olsa gerek hem yazmaya, hem de dünyaya küsmüş. 10 yıl boyunca sürekli içki içmiş, bir "barfly" olarak yaşamış.

Aşırı alkol aldığı bir gün öldü endişesiyle hastaneye kaldırılana kadar bu bar kelebeği hayatını sürdürmüş. Hayata dönüp hastaneden taburcu olduktan sonra bir daktilo satın almış ve tekrar yazmaya başlamış. Bu dönemde ilk yazdığı edebiyat ürünleri şiirleri.

Edebiyat dünyasına bu ikinci, belki de gerçek girişi de dergilerde şiirlerinin yayınlanması ile oluyor. Bukowski'nin yayınlanmış eserlerinin arasında da çoğunluğu şiir kitapları oluşturuyor. Bukowski'nin hayattayken yayınlanmış 45 kitabı var. Yazarın ölümünden sonra da geride kalan dosyalar, mektupları ve günlüğü de yayına hazır oldukça kitaplaştırılıyor. Bukowski'nin edebi mirasında da şiirlerin ağırlıklı olarak yer aldığı görülüyor.

"Bir Tek Ben miyim Böyle Yaşayan?" Charles Bukowski'nin hayattayken yayınlanmamış şiirlerinden oluşan bir dosya. Bukowski, 1970-1990 yılları arasında yazdığı şiirlerden derlemiş bu kitabı ve ölümünden sonra yayınlanmak üzere ayırmış.

(Bir Tek Ben miyim Böyle Yaşayan?, Charles Bukowski, Çeviri; Avi Pardo, 208 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

Charles Bukowski “Sıcak Su Müziği”

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 6 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Amerika'nın her bir yanındaki sabahın üçü sarhoşları nihayet pes etmiş olarak duvarları seyrediyorlardı. Acı çekmek için ayyaş olmak, bir kadın tarafından sıfırlanmak gerekmiyordu , ama acı çekip ayyaş olunabilirdi. Bir süre, gençlikte özellikle, talihin sendern yana olduğunu sanabilirdin, bazen senden yanadır da gerçekten. Ama senin farkında bile olmadığın ve senin aleyhine işleyen birtakım ortalama hesaplar ve kanunlar vardır, her şeyin yolunda gittiğini sandığın zamanlarda bile.

Bir gece, sıcak bir salı gecesi o ayyaş sen oluverirsin, sensin o ucuz pansiyon odasında olan, ve daha önce o odalarda olmuş olmanın da bir yararı olmaz, daha da kötüdür hatta, çünkü bir daha bu duruma düşmemeye karar vermişliğin vardır. Bir sigara daha yakmaktan, bir içki daha içmekten, o sıvası dökük duvarlarda bir çift göz, bir çift dudak aramaktan başka bir şey de gelmez elden.

(Sıcak Su Müziği, Charles Bukowski, Çeviri; Avi Pardo, 160 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

Charles Bukowski “Kimse Bilmez Ne Çektiğimi (2. Cilt)”

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 6 - 2011 zamanında yazılmıştır.

ve aşk iki kez geldiğinde ve iki kez yalan söylediğinde bir daha asla sevmemeye karar verdik, böylesi adilaneydi, bize ve aşkın kendisine.

ne merhamet dileniriz ne de mucize; yaşayacağız, öleceğiz, sinek öldüreceğiz, boks maçlarına ve hipodromlara gideceğiz, hayatımızı sırf talih ve yetenekle sürdüreceğiz.

(Kimse Bilmez Ne Çektiğimi – Charles Bukowski , Çeviri: Avi Pardo, 208 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları