Charles Bukowski “DÜNYEVİ ŞİİRLERİN SON GECESİ”

Bayan Arıza tarafından Eylül - 11 - 2011 zamanında yazılmıştır.

GÜLÜN GÖLGESİNDE (2. Cilt) KAPALI BİR KAPIDIR CEHENNEM (1. Cilt)

Charles Bukowski, edebiyat dünyasına esas girişini şiirle yapmış, bu nedenle şiirlerini düzyazılarından ayrı bir yere koyuyor ve daha çok önemsiyor. Parantez Yayınları'ndan Türkçe'de yeni çıkan kitabı "Kapalı Bir Kapıdır Cehennem" Bukowski'nin son şiirlerinden oluşuyor.

24 yaşındayken ilk kısa öyküleri yayınlanan Bukowski, bir yıllık yazarlık deneyiminden sonra, yazdıklarının çoğunun edebiyat dergilerince yayınlanmaya değer bulunmamasından etkilenmiş olsa gerek hem yazmaya, hem de dünyaya küsmüş. 10 yıl boyunca sürekli içki içmiş, bir "barfly" olarak yaşamış.

Aşırı alkol aldığı bir gün öldü endişesiyle hastaneye kaldırılana kadar bu bar kelebeği hayatını sürdürmüş. Hayata dönüp hastaneden taburcu olduktan sonra bir daktilo satın almış ve tekrar yazmaya başlamış. Bu dönemde ilk yazdığı edebiyat ürünleri şiirleri.

Edebiyat dünyasına bu ikinci, belki de gerçek girişi de dergilerde şiirlerinin yayınlanması ile oluyor. Bukowski'nin yayınlanmış eserlerinin arasında da çoğunluğu şiir kitapları oluşturuyor.

Bukowski'nin hayattayken yayınlanmış 45 kitabı var. Yazarın ölümünden sonra da geride kalan dosyalar, mektupları ve günlüğü de yayına hazır oldukça kitaplaştırılıyor. Bukowski'nin edebi mirasında da şiirlerin ağırlıklı olarak yer aldığı görülüyor.

"Dünyevi Şiirlerin Son Gecesi", Charles Bukowski'nin hayattayken yayınlanmamış şiirlerinden oluşan bir dosya. Bukowski bu şiir dosyasını yayınlamak üzere hazırlamasına rağmen sağlığında kitaplaştığını görememiş.

(Kapalı Bir Kapıdır Cehennem, Charles Bukowski, Çeviri; Avi Pardo, 200 sayfa)

(Gülün Gölgesinde, Charles Bukowski, Çeviri; Avi Pardo, 200 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

Charles Bukowski “Pis Moruğun Notları”

Bayan Arıza tarafından Eylül - 11 - 2011 zamanında yazılmıştır.

…bir hafta kalıp içtim, kiranın bitmesini bekleyerek, sonra da Village'in dışında bir oda tuttum. derli toplu büyükçe bir odaydı ve çok ucuzdu, nedenini anlayamamıştım. köşede bir bar buldum, bütün gün oturup bira içtim. param hızla tükeniyordu, ama her zamanki gibi nefret ediyordum iş aramaktan. sarhoş ve aç geçirdiğim her dakikanın benim için özel bir anlamı vardı. o gece iki şişe porto şarabı alıp odama çıktım. soyundum, bir bardak bulup ilk şarabı koydum ve karanlıkta yatağa uzandım. işte o zaman anladım odanın neden bu kadar ucuz olduğunu. "L" treni pencerenin önünden geçiyordu. durak pencerenin önündeydi. tam önümde. odanın tamamı trenin ışığı ile aydınlanıyordu. ve bir tren dolusu yüz geçiyordu önümden. korkunç yüzler: fahişeler, orangutanlar, deyyuslar, kaçıklar, katiller, efendilerim. sonra tren yavaşça hareket ediyordu ve oda bir kez daha karanlığa gömülüyordu bir sonraki tren dolusu yüzlere kadar, ki her seferinde beklediğimden çabuk geliyordu. iki şişe şarap almakla ne iyi etmiştim.

(Pis Moruğun Notları, Charles Bukowski, Çeviri: Avi Pardo, 176 sayfa )

John Fante “Roma’nın Batısı”

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 22 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Universal Stüdyoları kırk dakika uzaklıktaydı. Körfez boyunca uzanan kıyı dağlarını bir çırpıda kat ettikten sonra Malibu Kanyonu üzerinden karayoluna girip Universal'ın yolunu tuttum. Evdeki durum beni kaygılandırıyordu. Harriet'in ruh durumu hayra alamet değildi. Genellikle uysal ve yumuşak bir insandı, çabuk bağışlardı, ama onun sabrının da bir sınırı vardı, o sınır aşıldığında bavulunu kaptığı gibi evi terk ederdi.

İki kez etmişti, ikisi de hayvan yüzünden. Evliliğimizin birinci yılında, San Francisco'daki apartman dairesine evcilleştirme amacıyla kafeste beyaz bir fare getirmiştim. Fare kafesten kaçıp kanepenin yaylarının arasına saklanmıştı, çıkarmak mümkün değildi. Harriet onu oradan çıkarmam için bana bir saat tanımış, çıkaramayınca da bavulunu kaptığı gibi otobüse atlayıp Grass Vadisi'nde yaşayan teyzesine gitmişti. Bir ayımı almıştı onu geri getirebilmek. Sonunda arabama atlayıp Grass Vadisi'ne gitmiş, teyzesinin önünde ayaklarına kapanıp eve dönmesi için yalvarmıştım. Evlilik sözleşmemizin yeniden gözden geçirilmesi koşuluyla dönmeye razı olmuştu. O günlerde genç ve aptal olduğum ve onu günde üç kez aşkla düzdüğüm için onurumu ayaklar altına almaya hazırdım.

On yıl önce ilk pitbullum Mingo onun Siyam kedisini yediğinde beni bir kez daha terk edip bir ev dolusu çocuk, köpek ve kediyle başbaşa bıraktı. Grass Vadisi bir kez daha; müzakere ve öneri günleri, mektup ya da telefon yoluyla yapılan karşı öneriler ve yeni bir anlaşmaya varılıncaya kadar prostatı azmış yüreği yaralı koca rolü. Kabul etmek zorunda kaldığım koşullardan biri Mingo'nun gitmesi olmuştu. Dehşet verici bir talepti, ama başka seçenek tanımamıştı bana; Mingo'yu Tarzana'da çok iyi bir ihtiyarın pitbull ürettiği bir çiftliğe götürüp bıraktım. Muhteşem Rocco da orada dünyaya geldi, Mingo'nun tohumundan.

Şimdi bir kez daha Grass Vadisi'ne gideceğinden korkuyordum. İşaretleri tanıyordum, o porselen gülümseme, büzülmüş ağız, banyoda uzun meditasyon seansları, hırçınlık. Yıllar beni de değiştirmişti ama, değerlerim farklıydı artık. Tamam, köpek harikulade bir yaratıktı; ama gömlek ütüleyemiyor, yemek pişiremiyor, Bernard Shaw üzerine bir tez hazırlayamıyordu. İpek çoraplarla hayli saçma görüneceğini söylemeye gerek bile yok. Universal'ın otoparkına girdiğimde kendimi Dangalak'ın gitmesi gerektiğine ikna etmiştim.

Joe Cripsi'yle randevuma on dakika kalmıştı, paralı telefonlardan birine gidip evi aradım. Telefonu Denny açtı, annesini telefona çağırmasını söyledim. "Başımıza yeterince sorun açmadın mı, Baba?" dedi. Bağırdım ona. "Bana nutuk çekmeye kalkışma piç. Karımı telefona çağır." Bir dakika kadar bekledim. "Küvette." "Ona önemli olduğunu söyle." Sessizlik. "Seni terk ediyor, Baba." "Ben de bu yüzden arıyorum zaten. Eve gelir gelmez ilk işim o köpeği defetmek olacak. Bunu ona söyle." Üç dakika kadar bekledim, o arada telefona bir çeyrek daha atmam gerekti. "Üzgünüm, Baba. Sana inanmıyor." İnledim. "Nereye gidecek, Denny? Grass Vadisi mi yine?" "Sanırım. Saat yedideki Sacramento uçağında yer ayırttı." "Ona mani ol! Fikrini değiştir!" "Denemediğimi mi sanıyorsun? O giderse benim dönem ödevim ne olacak?" "Denemeye devam et. İşim biter bitmez eve döneceğim."

Telefonu kapattım ve Vadi'nin nemli sıcağında terlemiş vaziyette Joe Crispi'nin bürosunun bulunduğu C Blok'una doğru yürümeye başladım. O eski sızıyı hissettim yine on iki parmak bağırsağımda, bir yapımcıyla görüşmeden önce on iki parmak bağırsağımı kemiren o ağrıyı.

Bu kez ağrının Joe Crispi'yle ilgisi olmadığını biliyordum. Harriet'in evi terk etme olasılığı ve onu geri getirmek için yapmak zorunda kalacaklarımdı bu kez nedeni. Pazarlık edecek halim yoktu. Fazlasıyla yaşlıydım bu iş için. Grass Vadisi'ne gitmektense kafama bir kurşun sıkmayı yeğlerdim; o titrek yaşlı teyze, hâlâ "İtalyan Çocuk" olarak bilindiğim o yıldırıcı kasaba. Yüksek sesle bir dua okudum: "Aziz Gennaro, Tanrı aşkına bana yardım et."

C Blok'unun önünde duran on bin dolarlık bir Mercedes'in içinden küçük bir tilki teriyeri havladı bana, dünyanın sahibi olduğunu sanan küçük bir kancık. Arabanın yanına gidip dilimi çıkardım ona. Penceredeki küçük aralıktan çenesini çıkarıp deli gibi havlamaya başladı. Yüzünün tam ortasına bir balgam fırlatıp Jacquline Susann'a ait olmasını umdum.

Yedi yıl olmuştu Joe Crispi'yi görmeyeli, işsizlik sigortasından çekimizi almak için Santa Monica Devlet Bürosu'nun önünde buluştuğumuz günlerden bu yana çok sular akmıştı köprünün altından. Şimdi üç televizyon dizisi ve bir kalp krizi sahibi bir milyonerdi. Kilo almış, esmer İtalyan yüzü sarkmıştı. Eski günlerin sıcaklığını hissedemeyecek kadar uzun zaman geçmişti aradan. Karımın adını bile hatırlayamadı, ondan Hazel diye söz etti.

Hiç zaman kaybetmeden iş konuşmaya başladı. Yeni bir televizyon dizisinin ilk denemesini çekmişti, komedi dizisiydi, çok insani bir komedi dediğine göre, yeteneklerimin böyle bir dizi için biçilmiş kaftan olduğunu düşünüyordu. "Kaç tane istersen yazabilirsin," dedi. "Zaman açısından ne durumdasın? Şu anda üzerinde çalıştığın bir iş var mı?"

Üzerinde çalıştığım hiçbir iş olmadığını ve bir an önce çalışmaya başlamak istediğimi söyledim. "Harika," dedi koltuğundan kalkarak. "Sinema salonuna gidelim. Senin deneme dizisini seyretmen için bir gösteri ayarladım." "Önce biraz bilgi ver bana." "Bir seyret. Sonra konuşuruz. Açık bir zihinle seyretmeni istiyorum." Benim için özel bir gösteri ayarlama zahmetine giriştiği için ona teşekkür ettim. "Lafı bile olmaz. Yazarlarla böyle çalışırım ben. Deste masada, üçkağıt yok." Tipik Joe Crispi. Pennsylvania'nın kömür madenlerinden gelmiş, İtalyan madencilerin yoksulluğuna ve sefaletine dair bir roman yazdıktan sonra rıhtım işçileri ve gangsterlere dair filmler çekmeye başlamıştı. Görünümü de üslubu kadar sertti, her zaman dürüst olmaya çalışırdı. Bir komedi dizisi hazırlıyorsa çok iyi bildiği sıradan ve yoksul insanlara dair olması kaçınılmazdı -İtalyanlar, Polonyalılar, Zenciler. Benim de kalemimdi bu insanlar.

Sinema salonuna gitmek için iki kat aşağı indirdi beni. Deneme dizisini beğenmeye kararlıydım çünkü fena halde paraya ve başarıya ihtiyacım vardı. Crispi salonun kapısını açtı, içeri girdik. Elli koltuklu küçük bir salondu. Bütün koltukların dolu olduğunu görünce tüylerim diken diken oldu, arkada ve duvar kenarlarında ayakta duranlar bile vardı. Yazardı hepsi tabii ki, genç yazarlar, Princeton ve Dartmouth mezunu yazarlar, New York'lu yazarlar, son modaya uygun giyinmiş, uzun saçlı ve sakallı yazarlar. Kadın yazarlar da vardı aralarında, sinema oyuncusu olabilecek kadar şık ve çekici kadınlar. Odadaki en yaşlı hıyar bendim. Joe ve benim dışımda salondaki herkes otuz yaşlarında, sessiz ve hırslı genç insanlardı. Ve ölümcül. Crispi telefonlar ve elektronik aletlerle donatılmış masanın arkasındaki şeref koltuğuna kuruldu. Işıklar sönerken on iki parmak bağırsağım asit salgılamaya başladı, kapının yanında kendime ayakta durabileceğim bir yer ararken ülserim beni oradan kaçmam için uyarıyordu. Ekran canlandı ve özelikle benim için tertiplenen gösteri başladı. Dizi ilerledikçe bağırsaklarım düğümleniyordu. Dizinin adı "Şanslı Pierre"di ve kahramanı bir köpekti tabii ki, küçük ve siktirici bir Fransız kanişi! Köpeğin sahibi on dört yaşındaki Melinda'ydı, babası Wall Street bankerlerinden, annesi ise züppenin tekiydi. Bir kahkaha bandı bile vardı lanet şeyin, ki bütün yazarlar her cümleye katıla katıla güldükleri için tamamen gereksizdi.

Joe Crispi'nin madenci geçmişinden kaynaklanan güçlü bir dram duygusu vardı dizinin. Melinda annesi ve babasıyla birlikte Paris'ten 747'e binmiş eve dönmektedir ve sevimli Pierre'i uçağa havayolunun torbalarından birinde gizlice sokmuştur. Yolcuların ve uçuş ekibinin köpeğin varlığından haberleri yoktur ve Atlantik Okyanusu'nun üzerinde uçarlarken Kübalı olabilecek kadar esmer iki hava korsanı uçağı ele geçirir. Birden yolcuların çığlıkları ve salonda bulanan yazarların kahkahaları eşliğinde Pierre fırlar torbadan. Ya kusacaktım ya da ölecektim, başka yolu yoktu. Midem altüst olmuştu, kapıyı açıp usulca dışarı çıktım.

Kantinden iki kutu nane şekeri satın alıp arabama yürüdüm. Birinci kutuyu çiğneyip bitirdiğimde Calabasas'a varmıştım. Saat beşe geliyordu, Harriet havalimanına gitmeden önce evde olabilecektim. Ülserim biraz yatışmıştı, bir sigara yakma riskini göze aldım, ama evin garajına girdiğimde sancı bütün şiddetiyle geri geldi. Denny, Harriet'in bavulunu arabasına yüklüyordu. "Çok geç," diye seslendi hızla eve girdiğimi görünce.

Harriet üzerinde robuyla tuvalet masasına oturmuş tırnaklarına oje sürüyordu. Banyodan çıkan buhar pencereleri buğulandırmış, havaya şehvetli bir sabun ve parfüm kokusu sinmişti. Üzerine atlamayı düşündüm ama çatık kaşları hiç havasında olmadığını söyledi bana. "Yine kaçıyorsun demek," dedim yatağa oturarak. "Evet, kaçıyorum yine." "Neden? Sana hak verdim. Köpek gidiyor." Konuşmamaya kararlı görünüyordu. "Köpekle ilgisi yok belki, asıl nedeni benim galiba," dedim. "Son birkaç saat içinde vicdan muhasebesi yaptım ve hiç de hoş olmayan sonuçlara vardım. Berbat bir kocayım, iğrenç bir babayım, yeterince para kazanamıyorum, koca bir sıfırım. Benden kaçmak istediğin için seni suçlayamam. Benden iğreniyorsun, usandın artık. Öyle yakışıklı filan da sayılmam. Birkaç günlüğüne San Francisco'ya gidip kendine yakışıklı ve genç birini bulup düzüşmelisin belki de. İyi terapidir, senin de hayatın tadını çıkarmaya hakkın var." Beni aynadan izleyen yüzü yumuşadı biraz. "Fikrimi değiştirirsem bana bir konuda söz verir misin?" "Her konuda." "O köpeği bu evin içinde istemiyorum." "Köpek gidiyor. Burda işi bitti." "Ondan kurtulmanı istemiyorum. Senin bir köpeğe ihtiyacın var. Rocco öldükten sonra kendine gelemedin." "Gitmiyorsun, öyle mi?" "Gidemem zaten. Önümüzdeki hafta o Shaw ödevini teslim etmezse Denny sınıfta kalacak." Ayağa kalkıp robunu çıkardı. Bikini altının üzerine jartiyer takmıştı, kenarları sarı fırfırlı üzerine sarı güller işlenmiş jartiyeri. Ve siyah çorap. "Aman Allahım!" dedim. Benden uzaklaşıp kapıyı kapattı, kilitledi ve ben orada öylece oturup o güzel kıçının çalkanışını seyrettim. Ülserimin ağrısı kesilmişti.

(Roma'nın Batısı'ndan)

(Çeviri: Avi Pardo)

Charles Bukowski “Postane”

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 19 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Yine akşamdan kalmaydım ve sıcak dayanılır gibi değildi kırk derecelik bir hafta. Her gece içmeye devam ediyor, sabahları taş ve her şeyin olanaksızlığıyla yüzleşmek zorunda kalıyordum.

Çocukların kimileri Afrika güneş kaskları ve gözlükleri giyiyorlardı; ama ben, hep aynıydım, yağmur ya da güneş, yırtık pırtık giysiler, çivileri ayaklarıma batan eski ayakkabılar. Mukavva parçaları koyuyordum ayakkabılarımın tabanlarına. Bir süre için iş görüyorlardı, ama çok geçmeden çiviler topuklarıma batmaya başlıyorlardı yine.

Viski ve bira, terliyordum koltuk altlarımdan ve sırtımda bir torbayla dolanıyordum çarmıh misali; torbadan dergiler çıkarıyor, binlerce mektup dağıtıyordum güneşin altında kavrulup sendeleyerek.

(Postane, Charles Bukowski, Çeviri: Avi Pardo, 168 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

Charles Bukowski “Kadınlar”

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 12 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Kadınlar, Bukowski'nin en çok okunan, üzerinde en çok konuşulan, tartışılan romanı. Hayatında önemli yer etmiş, aşık olduğu, peşlerinden koştuğu, birlikte yaşadığı kadınları anlattığı romanı.

Kadınlar, Bukowski'nin kadınlarla ilişkilerini ve cinsel hayatını olabildiğince açıklıkla anlattığı en önemli romanı olarak da kabul ediliyor. Rahat ve serbest bir anlatımı tercih etmesiyle dikkati çekmiş Bukowski, kısa kısa bölümlerden oluşturduğu ve bol diyalogla kurduğu bu romanında Hemingway ve Fante ile kıyaslanıp onlar kadar başarılı ve özgün bulunmuş.

Yaşam öyküsünün yazarı Howard Sounes şöyle yazıyor; "Bukowski'nin eski kız arkadaşlarından pek çoğu, kendilerini kitaplarına malzeme yaptığından habersizdi. Seks hayatlarını bütün açıklığıyla anlatırken onların iznini almadığı da ortadaydı. "Kadınlar" nihayet 1978 Aralık'ında yayınlandığında Linda Lee Beighle ile evlenmeden önce yaşamını paylaştığı kadınlar hayli rahatsız oldu. "Kadınlar"ın, yazarın diğer kitaplarından fazla satması bu rahatsızlığı daha da artıracaktı."

Kadınlar, iyi, rahat anlatımı ve konusunun ilginçliği yanında taşıdığı mizah unsurlarıyla da dikkati çeker. Kahramanı Henry Chinaski'yi ve onun kadınlarla ilişkilerini neredeyse okuyucuya kahkaha attırcak kadar tatlı bir dille ama eleştiri oklarını eksiltmeden anlatır. Sık sık kendini eleştirmeyi de ihmal etmez.

Kadınlar, Avi Pardo'nun Türkçesiyle tekrar okuyucularıyla buluşuyor.

(Kadınlar, Charles Bukowski, Çeviri; Avi Pardo, 320 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

Charles Bukowski “Bir tek ben miyim böyle yaşayan?”

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 12 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski, edebiyat dünyasına esas girişini şiirle yapmış, bu nedenle şiirlerini düzyazılarından ayrı bir yere koyuyor ve daha çok önemsiyor. Parantez Yayınları'ndan Türkçe'de yeni çıkan kitabı "Bir Tek Ben miyim Böyle Yaşayan?" Bukowski'nin son şiirlerinden oluşuyor.

24 yaşındayken ilk kısa öyküleri yayınlanan Bukowski, bir yıllık yazarlık deneyiminden sonra, yazdıklarının çoğunun edebiyat dergilerince yayınlanmaya değer bulunmamasından etkilenmiş olsa gerek hem yazmaya, hem de dünyaya küsmüş. 10 yıl boyunca sürekli içki içmiş, bir "barfly" olarak yaşamış.

Aşırı alkol aldığı bir gün öldü endişesiyle hastaneye kaldırılana kadar bu bar kelebeği hayatını sürdürmüş. Hayata dönüp hastaneden taburcu olduktan sonra bir daktilo satın almış ve tekrar yazmaya başlamış. Bu dönemde ilk yazdığı edebiyat ürünleri şiirleri.

Edebiyat dünyasına bu ikinci, belki de gerçek girişi de dergilerde şiirlerinin yayınlanması ile oluyor. Bukowski'nin yayınlanmış eserlerinin arasında da çoğunluğu şiir kitapları oluşturuyor. Bukowski'nin hayattayken yayınlanmış 45 kitabı var. Yazarın ölümünden sonra da geride kalan dosyalar, mektupları ve günlüğü de yayına hazır oldukça kitaplaştırılıyor. Bukowski'nin edebi mirasında da şiirlerin ağırlıklı olarak yer aldığı görülüyor.

"Bir Tek Ben miyim Böyle Yaşayan?" Charles Bukowski'nin hayattayken yayınlanmamış şiirlerinden oluşan bir dosya. Bukowski, 1970-1990 yılları arasında yazdığı şiirlerden derlemiş bu kitabı ve ölümünden sonra yayınlanmak üzere ayırmış.

(Bir Tek Ben miyim Böyle Yaşayan?, Charles Bukowski, Çeviri; Avi Pardo, 208 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

Charles Bukowski “Sıcak Su Müziği”

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 6 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Amerika'nın her bir yanındaki sabahın üçü sarhoşları nihayet pes etmiş olarak duvarları seyrediyorlardı. Acı çekmek için ayyaş olmak, bir kadın tarafından sıfırlanmak gerekmiyordu , ama acı çekip ayyaş olunabilirdi. Bir süre, gençlikte özellikle, talihin sendern yana olduğunu sanabilirdin, bazen senden yanadır da gerçekten. Ama senin farkında bile olmadığın ve senin aleyhine işleyen birtakım ortalama hesaplar ve kanunlar vardır, her şeyin yolunda gittiğini sandığın zamanlarda bile.

Bir gece, sıcak bir salı gecesi o ayyaş sen oluverirsin, sensin o ucuz pansiyon odasında olan, ve daha önce o odalarda olmuş olmanın da bir yararı olmaz, daha da kötüdür hatta, çünkü bir daha bu duruma düşmemeye karar vermişliğin vardır. Bir sigara daha yakmaktan, bir içki daha içmekten, o sıvası dökük duvarlarda bir çift göz, bir çift dudak aramaktan başka bir şey de gelmez elden.

(Sıcak Su Müziği, Charles Bukowski, Çeviri; Avi Pardo, 160 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

Charles Bukowski “Kimse Bilmez Ne Çektiğimi (2. Cilt)”

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 6 - 2011 zamanında yazılmıştır.

ve aşk iki kez geldiğinde ve iki kez yalan söylediğinde bir daha asla sevmemeye karar verdik, böylesi adilaneydi, bize ve aşkın kendisine.

ne merhamet dileniriz ne de mucize; yaşayacağız, öleceğiz, sinek öldüreceğiz, boks maçlarına ve hipodromlara gideceğiz, hayatımızı sırf talih ve yetenekle sürdüreceğiz.

(Kimse Bilmez Ne Çektiğimi – Charles Bukowski , Çeviri: Avi Pardo, 208 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

John Fante “Üzümün Kardeşliği”

Bayan Arıza tarafından Ağustos - 3 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Sekiz-dokuzu arka taraftaki yeşil çuha örtülü masada toplanmıştı. Yukardan sarkıtılmış lamba iskambil oynayan beş kişiyi aydınlatıyordu. Diğerleri masanın çevresinde dikilmiş, birbirlerine lâf çakıyorlardı. Seyredenlerden biri de babamdı. Huysuz, mendebur, buruk bir sigorta emeklileri grubu; gergin, hırlayıp duran kötü niyetli ihtiyar hergeleler; buruktular ama acımasız zekalarının, bozuk ağızlarının ve paylaştıkları dostluğun tadını çıkarıyorlardı. Filozof yoktu orda, hayatın deneyiminin derinliğinden konuşan yaşlı bilgeler yoktu. Zamanın tükenmesini beklerken vakit öldüren sıradan yaşlı insanlar sadece. Babam da onlardan biriydi. Şok etkisi yaptı bende bunu hissetmek. Kendi türlerinin arasında görünceye kadar öyle algılamamıştım onu. Etrafındakilerden de yaşlı göründü gözüme birden.

(Üzümün Kardeşliği, John Fante, Çev. Avi Pardo, 160 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları

John Fante “Toza Sor”

Bayan Arıza tarafından Temmuz - 12 - 2011 zamanında yazılmıştır.

John Fante, Türkiye'de olduğu kadar dünyada da geç keşfedilmiş, tanınmış bir yazar. Bu tekrar tanınmasında, yeniden keşfinde de kuşkusuz Charles Bukowski'nin büyük katkısı olmuş.

John Fante, 1909 Colorado doğumlu. Üniversite öğrenimini tamamladıktan sonra 1929'da yazmaya başlamış. 1932'de ilk kısa öyküsü The American Mercury'de yayınlanmış. Daha sonra The Atlantic Montly, Esquire, Harper's Bazaar gibi dergilerde öyküleri yayınlanmış. İlk romanı Wait Until Spring, Bandini 1938'de yayınlanmış. 1940'da da öyküleri Dago Red adıyla basılmış.

Kitaplarının yayınlanmasından sonra sinemacılar tarafından keşfedilen John Fante bir çok senaryoya da imza atmış. Full of Life, Something for a Lonely Man, Walk on the Wild Side filme çekilen senaryolarından bazıları.

1955'de şeker hastalığına yakalanan John Fante, 1978'de hastalığın etkisiyle kör olmuş ama eşi Joyce'un yardımıyla yazarlığa devam etmiş. Bu birlikte çalışmanın sonucunda Dreams From Bunker Hill (1982) adlı romanı yayınlanmış.

Fante 74 yaşındayken, 8 Mayıs 1983'de hayata gözlerini kapamış.

Charles Bukowski gençlik yıllarında kütüphanede tesadüfen kitaplarını keşfettiği Fante'yi hiç unutmamış. Tanınmış bir yazar olunca, Fante'yi keşfinden 39 yıl sonra, 80'li yıllarda, kitaplarını basan yayınevine önermiş. Fante hayattayken kitaplarının yeniden basıldığını görmüş. Şimdi Fante'nin tüm eserlerini kitapçılarda bulmak mümkün.

Charles Bukowski, "Fante benim Tanrım'dı" diyor Toza Sor'un önsözünde. John Fante gerçekten de iyi bir yazar. Kendi yaşamından yola çıkarak yazıyor eserlerini. Toza Sor da yazarlık yaşamının, gençliğinin ilk yıllarını anlattığı dörtlemesinin en tanınmış romanı. Toza Sor'u okuduğunuzda gerçekçi anlatımı sizleri de etkileyecek ve Bukowski'ye hak vereceksiniz.

John Fante'nin tüm eserleri Parantez Yayınları'nca Türkçe'de yayınlanacak.

(Toza Sor, John Fante, Çeviri; Avi Pardo, 160 sayfa)

Kaynak: Parantez Yayınları