John Fante “1933 Berbat Bir Yıldı”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 19 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Evin girişine saptığımda babamı gördüm odunluğun yanında. Öfkeli görünmüyordu, ben kamyoneti yanaştırırken ifadesiz bir yüzle beni seyrediyordu.

"Selam," dedim.

Bir müddet daha baktı, sonra odunluğun kapısını açtı. Karıştırıcıyı geri geri odunluğa soktum, gözünü ayırmadan bakmaya devam etti. Motoru kapatıp yere sıçradığımda hâlâ bakıyordu.

"Her şeyi açıklayacağım," dedim.

Zinciri çözerken de üzerimdeydi gözleri. "Sana yeni bir karıştırıcı almayı düşünüyordum," dedim. "Bu hurdaya ne vereceklerini öğrenmek istedim."

Paltosunu çıkarıp çiviye asarken devam ettim: "Bu yaz birlikte çalışacağımıza göre teçhizatı yenilemenin tam zamanı diye düşündüm. Modası geçmiş makinelerle rekabet gücümüzü düşürmenin alemi yok."

Paltosunun altına pantolonuyla uyumsuz bir ceket giymişti. "Sonra sana danışmam gerektiğini düşündüm. Bu ekibin reisi sensin ne de olsa."

Kamyonetin yanına gidip yumruğuyla çamurluğuna vurdu hafifçe. "Bunu da mı çaldın?" diye sordu.

Kenny'nin kamyoneti babasından ödünç aldığını söyledim.

"Bu ne?" diye sordu uzanıp yarısı kazağımın cebinden dışarı taşmış iyelik belgesini çekerek. Belgeyi açıp inceledi, gözlerinin beyazı büyüdü.

"Adam gibi çalmayı bile beceremiyorsun," dedi başını sallayarak. "Sahte imzamı yanlış satıra atmışsın."

Gülümsedim. "Yanılıyorsun. İmzanı taklit etmeye kalkışsaydım burda olur muydum? Bir şey mi çaldım? Neyi çaldım? Karıştırıcıyı mı? İşte, her zamanki yerinde. Bu asılsız ithamlar gücüme gidiyor."

Gözlerini dikmiş bakıyordu yine. Barakanın kapısı açıktı, tabanları yağlamayı düşündüm. Birkaç blok boyunca kovalayabilirdi beni, ama asla yakalayamazdı. Birden sağ eli hareket etti ve yüzüme bir sille indi; bir boksör gibi dans ediyordu, gardını almış, ayaklarının etrafında kömür tozu bulutları.

"Savun kendini!" diye emretti ayak parmaklarının üzerinde yaylanıp etrafımda daireler çizerek. Durdum öylece, şaşkın, karşılık vermeden. Asla dövüşemezdim onunla, asla. Kendimi direklerinden koruyarak geri çekildim.

"Lanet olası, dövüş!"

"Niçin?"

"Benden çalabiliyorsan, dövüşebilmelisin de. Hadi, vur bana."

Ani bir direk patladı burnumda. Acı, cam kırılması gibi, çabuk ve kör edici. Kan tadı. Elimi burnuma götürdüm, parmaklarımın arasında sıcak kanı hissettim. Dehşet içinde soluğu kesildi, kendi yanağına bir tokat attı.

"Mama Mia!"

Kendini dışarı atıp ellerini kara daldırdı, avuçlarında karla koşarak döndü ve yüzüme doğru uzattı. Burnumu karın içine soktum, birkaç saniye sonra kanama kesildi. Yüzüm ıslak ve soğuktu. Beyaz benekli mavi bir mendil çıkarıp yüzümü sildi. Solgundu, parmağını özenle burun kemiğinin üzerinde gezdirirken elleri titriyordu.

"İyiyim," dedim.

"Neden?" diye sordu. "Sen hırsız değilsin -neden?"

Asıl nedeni kanlı burnumdu belki, ama bir kez için olsun baba oğul olmaktan çıkıp arkadaş olmuştuk; umutlarımdan ve çaresizliğimden söz ettim ona, yoksulluğun can sıkıntısından, evden ayrılıp profesyonel beysbolcu olarak şansımı deneme isteğimden. Bir puro yakıp kapıya gitti, sırtı bana dönük; barakayı puro dumanı kaplarken düşümü anlattım ona.

Bana doğru döndüğündü ne öfke vardı yüzünde ne de hayal kırıklığı; şefkat sadece, anlama isteği.

"Bir yıl bekle," dedi alçak sesle. "Liseyi bitir, sonra git."

"Şimdi gitmek istiyorum!"

"Dinlemiyorsun. Her şey senin istediğin gibi olsun istiyorsun. Bu da ne kadar toy olduğunu gösterir."

"Sana yardım etmek istiyorum, Baba. Eve para göndermek istiyorum. Şu paltodan kurtulur, kendine yeni giysiler alırsın."

İnceledi beni, kaşları çatık, düşünceli. "Yeterince iyi olduğunu nerden biliyorsun?"

"Çünkü doğuştan atıcıyım."

Yüzünü buruşturdu, karar vermeye çalışıyordu. "Bilmiyorum. Doğru olanı yapmak istiyorum. Biriyle konuşmam gerek."

"Kiminle?"

"Bilmiyorum. Ne kadar lazım?"

"Elli."

Islık çalıp başını yavaşça salladı. "İyi değil. Tuzak bu. Yaparsam yanlış, yapmazsam yine yanlış."

Parayı nereden bulduğu umurumda değildi. Edna Pruitt'ten bile alabilirdi, beni ilgilendirmezdi. Geri alacaktı, ilk işim ona parayı göndermek olacaktı. Cubs'la sözleşme imzalarken bu tür şeyler için ayrı bir madde koyacaktım. Ek bir bin dolar belki.

Kamyonete binip kasabanın merkezine doğru sürdük. Sevdi kamyoneti. Yıllardan beridir bir kamyonet sahibi olmayı arzuluyordu. Yeni bir iş aldığında teçhizatını taşımak için Chet's Nakliyat'tan kamyonet kiralardı.

"Güzel kamyonet," dedi içini inceleyerek.

"İki ay sonra senin de yepyeni bir kamyonetin olacak" dedim. "Sıfır kilometre, yan tarafında da adın yazacak: Molise İnşaat Şirketi."

"Kes, evlat. Ne biliyorsun dünya hakkında?"

"Dünya kimin umurunda? Beysbol ver bana."

İç geçirdi, sıkıntılıydı, acı okunuyordu yüzünde. Kamyoneti Onyx'in önüne çektim, indi.

"Beni hayal kırıklığına uğratmayacaksın, Baba. Bir tek sana güveniyorum bu dünyada."

"Bakalım. Biriyle konuşmam gerek."

"Bana bu fırsatı tanıdığın için sana minnettarım."

Bağırdı: "Kes artık, anlıyor musun? Kes."

Kapıyı çarpıp hızla Onyx'e girdi. Kamyoneti Kenny'lerin dükkanına sürüp arka tarafa park ettim. Bay Parrish arka kapıyı açıp dışarı çıktı. Kamyonetin etrafında dolanıp dikkatle kontrol etti. Soğuk gözlerini yüzüme dikti.

"Bir daha bu kamyoneti kullandığını görmeyeyim."

"Kenny'den izin aldım."

"Geber," dedi.

* * *

John Fante, 1933 Berbat Bir Yıldı'dan, Çeviri: Avi Pardo

Kaynak: Parantez Yayınları

Charles Bukowski “Kadınlar”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 13 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Lydia Vance'i ilk kez nerede gördüğümden emin değilim. 6 yıl kadar önceydi, postanedeki memuriyetimden istifa etmiş, yazar olmaya çalışıyordum. Korkudan ödüm bokuma karışıyor, her zamankinden daha fazla içiyordum. İlk romanımı yazmaya çalışıyordum. Yazarken her gece bir şişe viski ve altılık bira paketleri tüketiyordum. Ucuz puro tüttürüyor, yazıyor, içiyor, ortalık aydınlanıncaya kadar radyoda klasik müzik dinliyordum.

Gecede on sayfa gibi bir hedef saptamıştım ama ancak ertesi gün bilebiliyordum kaç sayfa yazdığımı. Sabah kalkar, kusar, sonra kaç sayfa yazdığıma bakmak için salona girip kanepenin üzerindeki sayfaları sayardım. On sayfadan fazla olurdu mutlaka. Bazen, 17, 18, 23, 25 sayfa. Tabii ki işin temizlenmesi, hatta bir kısmının çöpe atılması gerekiyordu. Yirmi bir gecemi aldı o ilk romanı yazmak.

Yaşadığım avludaki binaların sahipleri hemen arkamdaki dairedeydiler ve aklımı kaçırmış olduğumu düşünüyorlardı. Her sabah uyandığımda ön balkonda büyük bir kesekağıdı bulurdum. İçeriği genellikle değişirdi, ama daha çok domates, turp, portakal, yeşil soğan, çorba konservesi ve kırmızı soğan olurdu kesekağıdında. Her iki gecede bir onlarla bira içerdim. İhtiyar sızar, yaşlı karısı ile elele tutuşup arada sırada öpüşürdük. Kapıdan çıkarken sıkı yumulurdum mutlaka. Yüzü kırış kırıştı, ama bu onun suçu değildi. Katolik'ti, Pazar sabahları pembe şapkasını başına geçirip kiliseye giderken pek hoş görünürdü.

Lydia Vance'i ilk şiir dinletimi verdiğim gece tanımıştım galiba. Kenmore Bulvarı'nda bir kitapevinde, The Drawbridge. Ödüm bokuma karışıyordu yine. Üstün, ama ödü bokuna karışmış hissediyordum kendimi. İçeri girdiğimde sadece ayakta duracak yer vardı. Zenci bir hatunla yaşayan kitapevinin işletmecisi Peter'ın önünde bir yığın banknot duruyordu. "Her dinleti böyle dolsa bir Hindistan yolculuğu daha yapabilirim!" dedi bana. İçeri girdim, alkışlamaya başladılar. İlk şiir dinletimdi, bekaretimi kaybetmek üzereydim.

Yarım saat okuyup ara verdim. Henüz ayıktım, karanlığın içinden bakan gözleri fark edebiliyordum. Birkaç kişi yanıma gelip benimle konuştu. Sonra bir boşluk anında Lydia Vance rampa etti. Masalardan birine oturmuş bira içiyordum. Ellerini masanın kenarına koydu, eğildi ve bana baktı. Uzun, kestane rengi saçları vardı, çok uzun. Burnu dikkat çekiciydi, gözlerinden biri diğerine tam uymuyordu. Ama hayat saçıyordu -biliyordunuz orada olduğunu. Aramızda bir elektriklenme olduğunu hissedebiliyordum. Bu elektrik dalgalarının bazıları kafa karıştırıcı ve nahoştu, ama oradaydılar. O bana baktı, ben de ona. Yakası saçaklı süet bir kovboy ceketi vardı Lydia Vance'in üzerinde. "Püsküllerini parçalamak isterdim," dedim ona, "ordan başlayabiliriz!"

Lydia gitti. İşe yaramamıştı. Hiçbir zaman bilemedim kadınlara ne diyeceğimi. Ama kıçı güzeldi. Benden uzaklaşan o harikulade kıçı seyrettim.

Dinletinin ikinci bölümünü tamamladım ve kaldırımda yanlarından geçtiğim kadınları nasıl unutursam, Lydia Vance'i de öyle unuttum. Paramı aldım, birkaç peçeteyle birkaç kağıt parçası imzaladım, sonra çıktım ve eve gazladım.

Her gece ilk romanımın üzerinde çalışıyordum. 18:18'den önce asla başlamazdım yazmaya. Annex Terminal'i Postanesi'nde çalıştığım günlerde mesaimin başlama saatiydi 18:18. Saat 18:00'di geldiklerinde: Peter ve Lydia Vance. Kapıyı açtım. "Bak Henry, ne getirdim sana!" dedi Peter.

Lydia sehpanın üzerine çıktı. Daha önce üstünde gördüklerimden bile dar bir kot giymişti. Uzun, kestane rengi saçlarını bir yandan öbür yana savurdu. Deliydi; mucizevi. İlk olarak onunla gerçekten sevişme ihtimalini düşündüm. Şiir okumaya başladı. Kendi şiirleri. Berbattılar. Peter onu durdurmaya çalıştı.

"Hayır! Hayır! Kafiyeli şiir okunmaz Chinaski'nin evinde!"

"Bırak, okusun, Peter!"

Kalçalarını seyretmek istiyordum. Sehpanın üzerinde uzun adımlarla bir ileri bir geri gidip geliyordu. Sonra dans etmeye başladı. Kollarını salladı. Şiirleri çok kötüydü, vücudu ve deliliği değil.

Sehpadan yere sıçradı Lydia.

"Beğendin mi, Henry?"

"Neyi?"

"Şiirleri."

"Beğendiğimi söyleyemem."

Lydia elinde şiir sayfalarıyla öylece duruyordu. Peter onu tuttu.

Lydia onu itti.

"Pekala," dedi Peter. "Öyleyse ben gidiyorum!"

"Gidersen git. Benim arabam var," dedi Lydia. "Eve dönebilirim."

Peter kapıya gitti. Durup döndü. "Pekala, Chinaski! Sana ne getirdiğimi unutma!"

Kapıyı çarptı ve gitti. Lydia kanepeye oturdu, kapıya yakın. Bir metre uzağına oturdum. Baktım ona. Harikulade görünüyordu. Korkuyordum. Uzanıp saçına dokundum. Sihirdi saçları. Çektim elimi. "Hepsi senin saçın mı gerçekten?" diye sordum. Biliyordum onun olduğunu. "Evet," dedi, "hepsi benim." Elimi çenesinin altına yerleştirip son derece becereksiz bir biçimde yüzünü kendime doğru çevirmeye çalıştım. Kendimden emin değildim bu durumlarda. Hafifçe öptüm.

Ayağa fırladı Lydia. "Gitmem gerek. Çocuk bakıcısına para ödüyorum."

"Dur," dedim, "kal. Ben öderim. Biraz daha kal."

"Hayır, kalamam," dedi. "Gitmeliyim."

Kapıya doğru yürüdü. Peşinden gittim. Sonra kapıyı açtı. Sonra döndü. Tuttuğum gibi kendime çektim. Yüzünü kaldırıp minicik bir öpücük verdi bana. Sonra geri çekilip şiir sayfalarını tutuşturdu elime. Kapı kapandı. Elimde sayfalarla kanepeye oturup arabasını çalıştırışını dinledim.

Şiirler teksir edilip zımbalanmışlardı, başlığı da HERRR'di. Birkaçına göz gezdirdim. İlginçtiler, mizah ve cinsellik dolu, ama kötü yazılmışlardı. Lydia ve üç kızkardeşine aittiler -bir arada şen şakrak ve seksi.

Sayfaları fırlatıp viski şişesini açtım. Hava kararmıştı. Radyoda daha çok Mozart, Brahms ve Bee çalıyordu.

(Kadınlar'dan)

(Çeviri: Avi Pardo)

 

Kaynak: Parantez Yayınları

Mark Haddon “Süper İyi Günler”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 7 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Geçen hafta Kadıköy'deki İş Bankası Yayınları'nda dolaşırken birkaç kitap aldım yine. Kitabın kapağı beni etkiledi önce, sonra da çevirip arka kapağını okudum. Hiç tanımadığım bir yazardı Mark Haddon. Kitabın adı da çok ilginçti: "Süper İyi Günler". Bundan daha pozitif bir kitap ismi olabilir mi? Kendimi kitabı almaktan alıkoyamadım.

Öykü, Christopher adındaki otistik bir çocuğun ağzından anlatılıyor. Kitabı o yazmış gibi yani. Okudukça hem otistiklerin dünyasına giriyor, onları anlamaya çalışıyorsunuz; hem de farklı bir bakış açısına sahip oluyorsunuz sonunda. Bana komik dişli yağmur adamı hatırlattı. Dustin Hoffman'ın Rainman'de muhteşem bir iş çıkardığını biliyor olmalısınız, mükemmel bir filmdi.

Yazar, Mark Haddon isminde 1962 doğumlu İngiliz. Oxford Üniversitesi'nden mezun. Sorunlu çocuklarla ilgili olarak da uzun yıllar çalışmış, metin yazarlığı yapmış, televizyona işler üretmiş; Guardian ve Sunday Telegraph gibi dünyaca ünlü yayınlarda da çalışmış. Şu anda da Oxford Üniversitesi'nde yaratıcı drama öğretmenliğine ve yazarlığa devam ediyor.

Kitap, İş Bankası Yayınları'ndan çıktı, ikinci baskı ve ödüllü bir kitap. İsmi yukarıda da söylediğim gibi "Süper İyi Günler", bir diğer adı da "Christopher Boone'un Sıradışı Hayatı".

Bu keyifli kitabı okumanızı tavsiye ediyorum ve beni çok etkileyen arka kapaktaki cümleleri paylaşıyorum:

"İnsanlar kafamı karıştırıyor. Bunun iki temel nedeni var. İlk neden, insanların hiç kelime kullanmadan bir sürü şey söylemeleri. Siobhan, tek kaşını kaldırmanın bir sürü anlama gelebileceğini söylüyor. Bu ifade "Seninle seks yapmak istiyorum." anlamına gelebilirmiş, ayrıca "Biraz önce söylediğin şeyin aptalca olduğunu düşünüyorum." demek de olabilirmiş. Bu komik bir kitap olmayacak. Espri yapmasını bilmiyorum çünkü onları anlamıyorum.

Esrarengiz bir cinayet ve bu cinayeti aydınlatmaya çalışan, dünyanın en dikkatli dedektifi: Christopher John Francis Boone. 15 yaşındaki dedektifimiz, yaşadığı sokaktan öteye tek başına bile hiç gitmemiş ama astronot olmak istiyor, dünya üzerindeki bütün ülkeleri ve onların başkentlerini sayabiliyor bir de 7.507'ye kadar bütün asal sayıları…

Başından sonuna kadar sürükleyici bir tema çerçevesinde yazılmış olması nedeniyle benzerlerinden farklı olan bu kitabın otizm gibi anlaşılması çok zor ve ciddi bir sorunla karşı karşıya kalan çocuklarını daha iyi anlamalarında büyük fayda sağlayacağına inanıyorum.

Prof. Dr. Barış Korkmaz"

Rest in Peace: Kurt Cobain “Balık burcundaki İsa”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 5 - 2011 zamanında yazılmıştır.

1967 – 1994 Rest in peace

Müzik dünyası, 5 Nisan 1994 sabahı bir kahramanın daha sonsuzluğa kanat açtığını öğrenmenin şokuyla çalkalandı. Kurt Cobain, Seattle'daki evinin garajında çenesine dayadığı tüfeğinin tetiğini çekerek 27 yıllık hayatını noktalamıştı. Ardında bıraktığı mektupta, artık acı çekmek istemediğini söylüyordu Cobain. Herkes bulduğunu sanmıştı ama demek ki aslında O hep Nirvana'yı arıyordu.

"Hangimiz kusursusuz Dayanamadım gittim İçimdeki yırtılan ince zar sesine Kayıp düştüm…"

Sean Penn’in gözünden Charles Bukowski

Bayan Arıza tarafından Nisan - 4 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Sert Erkekler Şiir Yazar

Interview, Eylül 1987.

Editörün notu: Time dergisi Charles Bukowski'yi "Amerikan ayak takımının mümtaz şairi," olarak nitelendirdi. Ancak şair gerçek hayran kitlesini Avrupa'da bulmuş. Bukowski bugün dünyanın en çok okunan şairlerinden biri. Kitapları sadece Almanya'da iki milyonun üzerinde satmış.

Bugün 66 yaşında olan Bukowski'nin 32 şiir kitabı, 5 öykü derlemesi ve 4 romanı var. En iyi bilinen eserleri Ekmek Arası, Kadınlar, Sıcak Su Müziği, Ölüler Böyle Sever, Postane, Sıradan Delilik Öyküleri ve Bana Aşkını Getir.

İlk senaryosundan yapılan film Barsineği sonbaharda tüm ülkede gösterime girecek. Başrollerinde Mickey Rourke ve Faye Dunaway'in oynadığı, yönetmenliğini Barbet Schroeder'in yaptığı film Bukowski'nin gençlik döneminden birkaç günü kapsıyor. Barsineği'nin iki esas karakteri Henry ve Wanda Amerikan toplumunun yakasına yapışan mumyalanmış yaşam tarzından kaçmaya çalışan iki kişidir," Bukowski'ye göre. "Henry ile Wanda teslimiyetin canlı ölümünü kabullenmeyi reddederler. Bu film onların cesur deliliklerine odaklanmaktadır."

Oyuncu ve şair Sean Penn'den Bukowski'yi ziyaret etmesini ve büyük adamın cesur deliliğine odaklanmasını istedik.

BARLAR ÜZERİNE: Barlara pek gitmiyorum artık. Sistemimden çıkardım onları. Şimdi bir bara girdiğimde öğürüyorum, O kadar çok bar gördüm ki, yetti bana -gençken yapılacak iştir bara gitmek, biliyor musun, bir hatun kaldırmaya çalışmak, birileriyle dövüşmek filan, bütün o maço saçmalık – benim yaşımda yapılacak iş değil. Barlara işemek için giriyorum artık. Yıllarımı geçirdim barlarda. Bara girip kusmak için doğru helaya giderdim, oraya varmıştı iş.

ALKOL ÜZERİNE: Alkol bu dünyaya gelmiş en muhteşem şeylerden biri muhtemelen -beni saymazsak tabii ki. Evet… bu dünyaya gelmiş en muhteşem iki şeyi saptadık. İşte… iyi anlaşırız ben ve alkol. Çoğu insan için yıkıcıdır. Ben onlardan biri değilim. En yaratıcı yazılarımı sarhoşken yazmışımdır. Kadınlarla bile, ben biraz çekingenimdir sevişme konusunda, bu yüzden alkol bana cinsel olarak daha özgür olma olanağı tanımıştır. Alkol özgürlüktür benim için, çünkü ben esas olarak içine kapanık, mahcup biriyim, oysa alkol bana bir kahraman olma, pervasızca işler yapıp uzay ve mekanda uzun adımlarla yürüme fırsatı tanır… bu yüzden seviyorum… evet.

SİGARA İÇMEK ÜZERİNE: Seviyorum sigara içmeyi. Duman ve alkol birbirlerini dengeliyor. Eskiden deli gibi içtikten sonra uyanırdım ve ellerim nikotinden sapsarı olurdu, eldiven gibi… kahverengi nerdeyse… içimden, " Hasiktir… ciğerlerim ne haldedir kim bilir? Aman Allahım!" diye geçirirdim.

DÖVÜŞMEK ÜZERİNE: En iyisi kimsenin döveceğini tahmin etmediği birini dövmektir. Öyle biriyle kapıştım bir keresinde, bana kafa tutup duruyordu. "Tamam lan, gel bakalım," dedim. Fos çıktı herif -hiç zorlanmadan marizledim. Yerde öylece yatıyordu. Burnu kan içinde filan. Şöyle dedi bana: "Hay Allah, o kadar ağır hareket eden birisin ki seni kolaylıkla pataklarım sanmıştım. Ama dövüş başlayınca ellerini göremedim, o ne hızdı öyle. Ne oldu?" Ben de, "Bilmiyorum, moruk, bu iş böyledir," dedim. Saklarsın. O an için saklarsın.

KEDİLER ÜZERİNE: Kedilerin arasında olmak çok iyidir. Kendini kötü hissediyorsan kedilere bakar ve kendini çok daha iyi hissedersin, çünkü onlar her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu bilirler; öyle fazla heyecanlanmak ya da üzülmek için bir neden yok. Onlar bunu bilirler. Kurtarıcıdır kediler. Ne kadar çok kedin varsa o kadar uzun yaşarsın. Yüz kedin varsa on kedin olduğunda yaşayacağının on katı daha uzun yaşarsın. Bu gerçek bir gün keşfedilecek ve herkesin binlerce kedisi olacak ve kimse ölmeyecek. Gerçekten çok saçma.

KADINLAR VE CİNSELLİK ÜZERİNE: Şikayet etme makineleri diyorum ben onlara. Erkek ağzıyla kuş tutsa yaranamaz kadına. Bir de isteri krizlerini hesaba katarsan… unut gitsin. Dışarı çıkıp arabaya atlar ve gazlarım, nereye olursa. Yoktur başka yolu. Yapıları farklı galiba, değil mi? İsteri krizine girerler… konuşamazsın. Sen gitmeye kalkarsın, anlamazlar. (Bir kadının tiz sesiyle:) NEREYE GİDİYORSUN? "Kaçıyorum burdan, bebeğim!" Benim kadın düşmanı olduğumu düşünüyorlar, ama değilim. Kitaplarımı okumayıp duyduklarıyla karar veren insanlar bunlar. "Bukowski kadın düşmanı bir domuzdur!" Bunu duyuyorlar ama işin aslı nedir diye merak etmiyorlar. Evet, zaman zaman kadınları aşağıladığım doğru, ama erkekleri de aşağılıyorum. Hatta herkesten çok kendimi aşağılarım. Birinin aşağılanmayı hak ettiğini düşünüyorsam aşağılarım -erkek, kadın, çocuk, köpek, fark etmez. Kadınlar fazla hassas, ayrımcılığa maruz kaldıklarını sanıyorlar. Onların sorunu da bu.

İLKİ: İlkini düzmek gerçekten tuhaftı -bilmiyordum- bana yalamayı filan öğretti. Hiçbir şey bilmiyordum. "Hank," dedi, "büyük bir yazarsın, ama kadınlar hakkında bir bok bilmiyorsun!" Ben de, "Ne demek istiyorsun, bir sürü kadınla düzüştüm ben," dedim. "Hayır, bilmiyorsun, izin ver de sana öğreteyim," dedi. "Pekala," dedim. Sonra, "Sen çok iyi bir öğrencisin, hemen kapıyorsun," dedi. Bu kadar -(Biraz utanıyor. Ayrıntılardan değil, hatırlamanın duygusallığından daha çok.) Ama yarık yalamak filan bir süre sonra insana kendini uşak gibi hissettiriyor. Kadınları memnun etmek hoşuma gidiyor, ama… Cinsellik çok abartılıyor, moruk. Seks sadece abazansan harika.

AIDS'DEN ÖNCE SEKS VE EVLİLİĞİ ÜZERİNE: Hayatımın yarısı yatakta geçiyordu bir ara. Bilmiyorum, bir trans haliydi galiba, düzüşme transı. Düzüş, düzüş… (gülüyor)… Öyleydim! (gülüyor) Ve kadınlar, birkaç laf ettikten sonra bileklerinden kavrarsın, "Hadi, güzelim."Yatak odasına götürüp düzersin. Ve itiraz etmezler, moruk. O ritme girdikten sonra takılırsın. Çok fazla kadın var ortalıkta. İyi görünürler, ama kopmuşlardır. Tek başlarına yaşarlar, işe giderler, eve dönerler… Birinin onları öyle götürmesi büyük şeydir onlar için. Bir de oturup içiyor ve konuşuyorsa, iyi vakit geçiriyorlar demektir. İyiydi… şanslıydım. Çağdaş kadınlar… söküklerini dikmezler ama… onu unut.

YAZMAK ÜZERİNE: Küçük bir kıza tecavüz eden bir adamın bakış açısından bir öykü yazdım. İnsanlar beni suçladılar. Biri söyleşiye geldi. "Küçük kızlara tecavüz etmekten mi hoşlanırsınız?" diye sordu. "Tabii ki, hayır," dedim, "ben hayatı fotoğraflarım." Yazdığım bir sürü şey yüzünden başım belaya girdi. Öte yandan, bela kitap sattırır. Ama, işin esasına inersek, ben kendim için yazarım. (Sigarasından derin bir nefes çekiyor.) Böyle. "Duman" benim, kül küllüğün… budur yayınlanmak. Asla gündüz yazmam. Çıplakken alış veriş merkezinde koşmak gibi bir şey gündüz yazmak. Herkes seni görür. Gece… işte o zaman numara çekebilirsin… sihir.

ŞİİR ÜZERİNE: İlkokulun bahçesindeyken "şair" ya da "şiir" sözcüğü telaffuz edildiğinde bütün çocuklar gülüp alay ederlerdi. Şimdi anlıyorum nedenini, çünkü sahte bir üründür şiir. Yüzyıllardır sahte, züppe ve kökleşmiş. Aşırı-hassas. Aşırı-değerli. Çöp yığını bana sorarsan. Yüzyıllardır şiir niyetine çöp üretiliyor. Sahtekarlık, kalpazanlık.

Birkaç iyi şair var tabii ki, beni yanlış anlama. Li Po adında Çinli bir şair var örneğin. Çoğu şairin kendi bokuyla on iki-on dört sayfada katamayacağı kadar duygu, gerçeklik ve tutkuyu dört-beş yalın dizeye sığdırabilen bir şair. Şarapçıydı da üstelik. Şiirlerini tutuşturup nehirde yüzdürür, şarap içermiş. İmparatorlar onu çok severmiş, çünkü ne dediğini anlarlarmış… Ama, tabii ki, sadece kötü şiirlerini tutuştururmuş. (gülüyor)

Benim yapmaya çalıştığım, affına sığınarak, hayatın fabrika işçisi boyutunu edebiyata katmaktır… işten eve döndüğünde dırdır eden karısı. Sıradan insanın gündelik gerçekliği… yüzyılların şiirinde pek söz edilmeyen bir şey. Yüzyılların şiirinin bok olduğunu söylediğim kayıtlara geçsin. Utanç verici.

CELİNE ÜZERİNE: Celine'i ilk okuduğumda yatağa bir kutu Ritz krakerle girmiştim. Onu okurken bir yandan da kraker yiyordum. Sonra gülmeye başladım, krakerleri çatır çatır yerken bir yandan da kahkaha atıyordum. Bir solukta okudum romanı. Bir kutu krakeri bitirdim, moruk. Kalkıp su içtim. Görmeliydin beni. Kımıldayamıyordum. İyi bir yazar işte böyle yapar adamı. Öldürür nerdeyse… kötü bir yazar da.

SHAKESPEARE ÜZERİNE: Okunurluğu zayıf ve fazlasıyla abartılmış bir yazar bence. Ama kimse bunu duymak istemiyor. Görüyor musun, tapınaklara saldıramıyorsun. Yüzyıllarla yerleşmiş bir yazar Shakespeare. "Kanımca bilmem kim kötü bir aktör!" diyebiliyorsun. Ama Shakespeare boktan bir yazardır diyemiyorsun. Bir şey ne kadar eskiyse züppeler ona o kadar yapışır, vantuz gibi. Züppeler bir şeyin emniyetli olduğunu hissetmesinler… yapışırlar. Onlara gerçeği söylediğin zaman da delirirler. Kaldıramazlar. Bütün düşünce sistemlerine saldırmış olursun. Tiksindiriyorlar beni.

OKUMAKTAN EN ÇOK HAZ DUYDUĞU ŞEY ÜZERİNE: The National Enquirer'da şöyle bir şey okudum: "Kocanız eşcinsel mi?" Linda bir keresinde bana, "İbne gibi sesin var!" dedi. Ben de, "Öyle mi, hep merak ederdim," dedim. (Gülüyor) Bu makale şöyle devam ediyor. "Kaşlarını yoluyor mu?" İçimden, hasiktir, ben bunu hep yapıyorum, diye geçirdim. Artık ne olduğumu biliyorum… İbneyim! Tamam. The National Enquirer'a bana ne olduğumu söylediği için müteşekkirim.

MİZAH VE ÖLÜM ÜZERİNE: Çok az mizah var. Sıkı mizahçı diyebileceğim son adam James Thurber'dı. Ama mizahı o kadar muhteşemdi ki gözardı edildi. Bu adam çağın psikolog/psikiyatr'ı diyebileceğimiz biriydi. Kadın erkek ilişkisini çözmüştü. Her derde deva. Mizahı o denli gerçekçidir ki çılgınca rahatlama çığlıkları olarak çıkar kahkahalar içinden. Thurber'dan başka kimse gelmiyor aklıma… Bende de bir parça var… Onunki gibi değil ama. Benimkine mizah denmez aslında. Ben ona… "komik bir uç," diyorum. Tutkunum o komik uca. Ne olursa olsun… mutlaka saçma ve gülünç bir tarafı vardır. Nerdeyse her şey gülünçtür. Biliyorsun, her gün sıçarız. Bu da saçma sapandır. Öyle değil mi sence? İşemek zorundayız, yemek yemek zorundayız, kulaklarımızdan bal mumu çıkıyor, kaşınıyoruz. Gerçekten çirkin ve aptalca, biliyor musun?

Ucubeyiz. Bunu idrak edebilsek kendimizi sevmeyi becerebileceğiz belki… içimizde dolanan bağırsaklarımızla, birbirimizin gözlerine bakıp, "seni seviyorum," derken içimizde yavaşça karbona dönüşen bokumuzla… ve birbirimizin yanında osurmayız. Her şeyin komik bir yanı var…

Sonra da ölürüz. Ama, ölüm bizi hak etmiyor. Biz ölüme bütün delilleri gösterdik, ama o bize tek bir delil bile göstermedi. Doğarak hayatı hak mı ettik? Hayır, ama o orospu çocuğu ensemize yapışıyor. Kızıyorum ölüme. Hayata da kızıyorum. İkisinin arasında sıkışıp kalmış olmaya kızıyorum. Kaç kez intihara kalkıştığımı biliyor musun? Zaman tanı bana. 66 yaşındayım henüz. Hâlâ çalışıyorum.

İntihar kompleksin varsa hiçbir şey seni rahatsız etmez… Hipodromda kaybetmek dışında. O insanın canını sıkıyor. Neden acaba?… Çünkü hipodromda yüreğini değil de beynini kullanıyorsun.

Hayatımda hiç ata binmedim.

Beni asıl ilgilendiren doğru veya yanlış karar vermek, atlar umurumda değil.

HİPODROM ÜZERİNE: Bir ara hayatımı hipodromda kazanmayı denedim. Acı verici. Heyecan verici. Her şey sınırdadır -kira- her şey. Ama, fazla ihtiyatlı olmaya başlıyorsun… aynı şey değil.

Bir keresinde tam dönemecin önünde oturuyordum. On iki at vardı o koşuda ve dönemece geldiklerinde kopma yoktu, sıkı bir grup halinde koşuyorlardı. Çılgın bir görüntüydü. Atların kıçlarına baktım ve içimden, "Delilik bu, tam bir delilik!" diye geçirdim. Ama dört yüz-beş yüz dolar kazandığın günler de vardır, arka arkaya sekiz koşuyu bilirsin ve kendini Tanrı gibi hissedersin, her şeyi biliyormuş gibi. Her şey bu işin bir parçasıdır. (Bana dönüyor:) CB: Bütün günlerin iyi geçmez, değil mi? SP: Hayır. CB: Bazı günler iyi mi? SP: Evet. CB: Çoğu mu? SP: Evet. (Kısa bir sessizlikten sonra şaşırmış bir biçimde gülüyor) CB: Sadece birkaçı demeni bekliyordum… Hayal kırıklığına uğrattın beni!

İNSANLAR ÜZERİNE: İnsanlara fazla bakmam. Rahatsız edicidir. Birine çok fazla bakarsan onun gibi olmaya başlarsın derler. Zavallı Linda.

Fazla gereksinim duymam insanlara. Beni doldurmazlar, boşaltırlar. Kimseye saygı duymuyorum. Böyle bir sorunum var… Yalan söylüyorum, ama inan, doğru. Hipodromdaki parkçı çocuk iyidir. Bazen, hipodrom çıkışında şöyle bir konuşma geçer aramızda: "Hey, n'aber, moruk?" diye sorar. "Bıçağı gırtlağıma dayamak üzereyim… Beyaz bayrağı sallamaya hazırım. Benden bu kadar." "Adam sen de! Bir gece birlikte çıkıp içelim. Bu geceye ne dersin? Birkaç kişiyi marizleyip birkaç hatun düzeriz." "Şu işi bir düşüneyim, Frank." "Biliyor musun, işler ne kadar sarpa sararsa, ben o kadar akıllanırım." "Sen hayli akıllı bir adam olmalısın, Frank." "İyi ki seninle gençliğinde tanışmamışız." "Evet, biliyorum ne diyeceğini. İkimiz de şimdi San Quentin Hapishanesi'ndeolurduk." "Doğru!"

HİPODROMDA TANINMAK ÜZERİNE: Geçen gün tribünde oturuyordum, birinin bana baktığını hissettim. Başıma gelecekleri bildiğimden yer değiştirmek için ayağa kalktım. "Affedersiniz?" dedi. "Evet, ne istiyorsun?" diye sordum. "Siz Bukowski misiniz?" dedi. "Hayır!" dedim. "İnsanlar bunu size sürekli soruyorlardır herhalde?" dedi. "Evet!" dedim ve uzaklaştım. Biliyorsun, daha önce de tartıştık bunu. Mahremiyet gibisi yoktur. Ben insanları severim, biliyorsun. Kitaplarımı sevmeleri filan güzel… Ama ben kitap değilim, anlıyor musun? Ben o kitapları yazan kişiyim, ama yanıma gelip başımdan aşağı gül yaprakları filan dökmelerini istemiyorum. Soluk almak istiyorum. Benimle takılmak istiyorlar. Beraberimde birkaç çılgın fahişe getireceğimi, birilerini yumruklayacağımı filan düşünüyorlar herhalde. Öyküleri okuyorlar! Lanet olsun, o anlattıklarım yirmi yıl önce, otuz yıl önce olmuş şeyler, birader!

ŞÖHRET ÜZERİNE: Öğütür insanı. Fahişedir, kancıktır, tüm zamanların en büyük öğütücüsüdür. Ben şanslıyım, çünkü Avrupa'da büyük bir şöhretim var, burdaysa fazla tanınmıyorum. Dünyanın en talihli adamlarından biriyim. Şanslı bir köpek. Şöhret korkunç bir şey gerçekten. Sıradanlık cetvelinde bir ölçüdür, birinci viteste çalışan beyinler. Değersizdir. Seçkin bir seyirci çok daha iyidir.

YALNIZLIK ÜZERİNE: Hiç yalnız hissetmedim kendimi. Bir odada tek başıma kaldım, intiharın eşiğinde. Kendimi çok kötü hissettiğim oldu, ama hiçbir zaman birinin odaya girip kendimi daha iyi hissetmemi sağlayacağını düşünmedim… ya da birkaç kişinin. Başka bir deyişle, yalnızlık beni hiçbir zaman rahatsız etmemiştir, çünkü yalnız kalmaya doyamam. Ben kendimi insan dolu bir odada ya da tezahürat yapan seyircilerle dolu bir tribünde en yalnız hissederim. Ibsen'den bir alıntı yapacağım: "En güçlü insanlar genellikle yalnızdır." Hiçbir zaman içimden, "şuh bir sarışın içeri girip beni düzecek, taşaklarımı ovacak ve kendimi daha iyi hissedeceğim," diye geçirmedim. Hayır, onun hiçbir yararı olmaz. İnsanları bilirsin, "Hey, Cuma akşamı, ne yapacağız? Burda kös kös oturacak mıyız?" Evet, kesinlikle. Çünkü yok dışarıda bir şey. Aptallık sadece. Aptal insanlarla fingirdeyen aptal insanlar. Geceye koşa koşa çıkmak gibi bir ihtiyaç içinde olmadım hiçbir zaman. Barlarda gizlendim, çünkü fabrikalarda gizlenmek istemiyordum. Hepsi bu. Milyonlarca insan adına özür dilerim, ama ben kendimi hiçbir zaman yalnız hissetmedim. Kendimden hoşnutum. Bildiğim en iyi eğlence kendimim. Biraz daha şarap içelim!

TEMBELLİK ÜZERİNE: Önemlidir -tembellik etmeyi bilmek lazım. İşin özü tempodur. Yaptığından tamamen uzaklaşıp doğru zamanda mola almazsan her şeyi kaybedersin. İster aktör ol, ister ev kadını, fark etmez… Doruk noktalarının arasında hiçbir şey yapmadığın boşluklar olmalı. Yatağa uzanıp tavanı seyret. Bu çok, çok önemlidir… Hiçbir şey yapmamak, çok çok önemli. Ve bu çağdaş toplumda kaç kişi yapıyor bunu? Çok az. Bu yüzden herkes kaçık, saldırgan, öfke ve nefret dolu. Eskiden, evlenmeden önce, bütün perdeleri çekip yatağa girer, üç-dört gün yataktan çıkmazdım. Sıçmak için kalkar, konserve fasulye yiyip tekrar yatağa girerdim. Üç-dört gün yatakta kalırdım. Sonra kalkar, giyinir ve dışarı çıkardım. Pırıl pırıl bir güneş olurdu dışarda, harikulade sesler. Güçlü hissederdim kendimi, şarj edilmiş bir akü gibi. Ama canımı sıkan ilk şey ne olurdu, biliyor musun? Kaldırımda gördüğüm ilk insan yüzü. Şarjımın yarısını kaybederdim o anda. Kapitalizmle yüklü devasa, boş, aptal ve duygusuz bir yüz -"öğütülmüş" Ve içimden, "Ahhhh, yarısını götürdü!" derdim. Yine de değerdi ama, öteki yarısı benimdi. Evet, tembellik. Öyle derin düşüncelere dalmaktan filan da söz etmiyorum. Serbest düşünce, bir yere varmaya çalışmadan… salyangoz gibi. Harikuladedir.

GÜZELLİK ÜZERİNE: Güzellik diye bir şey yok, özellikle insan yüzünde… fizyonomi dediğimiz şey. Hatlar arası uyum söz konusudur, matematikseldir. Burun fazla göze batmasın, yanlar modaya uygun olsun, kulak memeleri fazla iri olmasın, saçlar uzun… Genellemelerden oluşmuş bir serap. Kimileri bazı yüzleri harikulade bulur, ama gerçekte, son kertede, değillerdir. Sıfıra eşitlenmiş cebirsel bir denklem. "Gerçek güzellik", tabii ki, kişilikte yatar. Kaşların biçiminde değil. Pek çok kadın bana beni harikulade bulduklarını söylemiştir… oysa benim yüzüme bakmak bir kase çorbaya bakmaktan farksızdır.

ÇİRKİNLİK ÜZERİNE: Yoktur çirkinlik diye bir şey. Biçimsizlik vardır, ama dışa dönük bir çirkinlik yoktur… Ben konuştum.

BİR ZAMANLAR: Kışın ortasıydı, New York'taydım. Yazar olmaya çalışıyor, açlıktan ölüyordum. Üç-dört gündür ağzıma lokma girmemişti. Sonunda, "kocaman bir torba patlamış mısır yiyeceğim," dedim. Tanrım, uzun zaman olmuştu bir şey tatmayalı, lezizdi. O patlamış mısır tanelerinin her biri biftekti sanki! Çiğniyordum ve zavallı mideme iniyorlardı. "TEŞEKKÜR EDERİM TEŞEKKÜR EDERİM TEŞEKKÜR EDERİM!" diyordu midem. Cennetteydim. Yürürken iki kişi geçti yanımdan ve biri diğerine "Tanrım!" dedi. Diğeri, "Ne oldu?" diye sordu. O da "Patlamış mısır yiyen adamı görmedin mi? Tanrım, korkunçtu!" Patlamış mısırın tadı biraz kaçtı bunu duyduğumda. Ne demek, korkunç, diye geçirdim. Korkunç mu? Cennetteyim lan ben. Biraz pejmürde bir halim vardı gerçi. Hapı yutmuş birini hissederler onlar.

BASIN ÜZERİNE: Saldırıya uğramaktan hoşlanırım aslında. "İğrenç Bukowski!" Gülümserim bunu görünce, biliyor musun, hoşuma gider. "Ah, berbat bir yazar!" Bu beni daha da sevindirir. Beslenirim bununla. Ama biri bana, "Hey, seni bilmem hangi üniversitede ders olarak okutuyorlar," dediğinde ağzım açık bakakalırım. Bilmiyorum… fazla kabul görmek ürkütücü. Bir yerlerde yanlış bir şey yaptın demektir.

Hakkımda söylenen kötü şeyler eğlendirir beni. Kitap satışlarını artırır ve beni kötü kılar. Kendimi iyi hissetmeye ihtiyacım yok, çünkü iyi biriyim zaten. Ama kötü? Bu yeni bir boyut katıyor bana. (Sol elinin serçe parmağını kaldırarak) Bu parmağı fark ettin mi daha önce? (Parmak felce uğramış gibi aşağı doğru kıvrık) Bir gece sarhoşken kırdım. Nasıl kırdım bilmiyorum, ama doğru kaynamadı gördüğün gibi. Gel gör ki klavyenin "a" tuşu için mükemmel… ve neden gizleyeyim… kişiliğime katkıda bulunuyor. Gördün mu, şimdi hem kişiliğim hem de farklı bir boyutum var. (Gülüyor.)

CESARET ÜZERİNE: Cesur insanların çoğunun hayal gücü zayıftır. İşler yolunda gitmezse başlarına gelecekleri kestiremezler sanki. Gerçekten cesur olanlar hayal güçlerini yenip yapmaları gerekeni yapanlardır.

KORKU ÜZERİNE: Hakkında hiçbir şey bilmiyorum.

ŞİDDET ÜZERİNE: Şiddetin çoklukla yanlış yorumlandığını düşünüyorum. Belli bir şiddet gereklidir. Hepimizin içinde çıkmayı talep eden bir enerji var. O enerji bastırılırsa deliririz. Hepimizin arzuladığı o mutlak huzur hali arzulanacak bir bölge değildir. Bir şekilde yapımıza uygun değil. Boks maçlarını seyretmeyi bu yüzden seviyorum, gençliğimde de bu yüzden severdim arka sokaklarda dövüşmeyi. "Enerjinin şerefli bir biçimde dışa vurulması," bazen şiddet olarak yorumlanır. "İlginç delilik" ve "iğrenç delilik" vardır. Şiddetin de iyi ve kötü biçimleri var. Yani belirsiz bir sözcük şiddet. Başkalarına fazla zarar vermedikçe yerine göre iyi olabilir.

FİZİKSEL ACI ÜZERİNE: Çocukluğumda matkapla deldiler beni. İri çıbanlarım vardı. Fiziksel acıya karşı dayanıklılık kazanabiliyorsun. Hastaneye gidiyordum ve beni deliyorlardı, bir gün içeri biri girdi ve "ömrümde matkaba bu kadar dayanıklı birini görmedim," dedi. Cesaret değil bu -çok fazla fiziksel acıya maruz kalırsan, teslim olursun- bir süreçtir, uyum sağlarsın.

Zihinsel acıya uyum sağlanmaz ama. Benden uzak olsun.

PSİKİYATRİ ÜZERİNE: Psikiyatri hastalarını ne bekler? Fatura.

Psikiyatr ile hastası arasındaki temel sorun psikiyatrın kitabı harfiyen uygulamasıdır, oysa hasta hayatın ona yaptıkları için oradadır. Kitapta bazı doğrular olmakla birlikte, sayfalar hep aynıdır, oysa her hasta biraz farklıdır. Kişisel sorunların çeşitliliği sayfa sayısından çok daha fazladır. Anlıyor musun? "saati şu kadar dolar, zil çaldığında seans bitmiştir," diyemeyeceğin kadar çok deli var ortalıkta. Bunu duymak insanı yarı yarıya delirtir zaten. Tam kendilerini daha iyi hissedip açılmaya başladıklarında psikiyatr, "Hemşire, bir sonraki randevuyu ayarlayın," der ve hasta buz gibi kalır. İğrenç bir dünya. Tek düşündükleri paranı almak. Seni tedavi etmek değil. Para, para. Zil çalınca bir sonraki deliyi getirin. Hassas deli zil çaldığında bir güzel düzeleceğini bilir. Deliliği tedavi etmenin sınırı yoktur, faturası da olmamalı. Benim gördüğüm psikiyatrların çoğunun birkaç tahtası eksik zaten. Ama fazla rahatlar… hepsi fazla rahat. Bence hasta biraz delilik görmek ister, çok değil ama. Offf! (Sıkılıyor) PSİKİYATRLAR TAMAMEN YARARSIZDIRLAR! Sıradaki soru lütfen?

İNANÇ ÜZERİNE: İnanan insanlar için iyidir inanç. Benim sırtıma yüklemeyin ama. Bir tesisatçıya kutsal ruhtan daha fazla inancım var benim. Tesisatçılar son derece yararlı bir iş yaparlar. Bokun akmasını sağlarlar.

OLUMSUZLUK ÜZERİNE: Her zaman olumsuz olmakla suçlandım. Çamur atma sanatından başka bir şey değildir olumsuzluk. Zayıflıktır bence. " Her şey yanlış! HER ŞEY YANLIŞ!" demekten başka bir şey değildir. "Bu doğru değil!" "O doğru değil!" İnsanın o anda olup bitene uyum sağlamasına engel olan bir zayıflıktır olumsuzluk. Evet, kesinlikle zayıflıktır, aynı iyimserlik gibi. "Güneş parlıyor, kuşlar ötüyor, gülümse." O da palavra. Gerçek ikisinin arasında bir yerde yatıyor. Her şey olması gerektiği gibi. Baş etmeye hazır değilsen… geçmiş olsun.

GELENEKSEL AHLAK ANLAYIŞI ÜZERİNE: Cehennem olmayabilir, ama yargılayanlar bir tane yaratabilir. İnsanlara çok fazla şey öğretildiğini düşünüyorum. Her şey fazla öğretiliyor. Başına gelenlerden öğrenebilmelisin, tepkinden. Tuhaf bir sözcük kullanmak zorundayım burda… "İyi". Nerden geldiğini bilmiyorum, ama hepimizin içinde doğuştan bir iyilik damarı olduğunu düşünüyorum. Tanrı'ya inanmıyorum, ama içimizdeki o iyilik damarına inanıyorum. O damarı beslemek mümkün. Tampon tampona trafikte biri sana yol verdiğinde sihirdir her seferinde… Umut verir insana.

SÖYLEŞİLER ÜZERİNE: Köşeye sıkışmak gibi. Mahcubiyet verici. Bu yüzden her zaman bütün doğruyu söylemem. Doğrunun etrafında dolanıp kafa bulmayı severim, bu yüzden de eğlendirmek ve palavra adına bazen yanlış bilgi de veririm. Beni tanımak istiyorsan asla söyleşilerimi okuma. Bunu da yok say.

(Çeviri Avi Pardo, "Güneş İşte Burdayım"dan, Parantez yay.)

DOUGLAS COUPLAND “Komadaki Sevgilim”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 3 - 2011 zamanında yazılmıştır.

80'li yılların gençliğini anlatan kült romanı "X Kuşağı" ile tanıdığımız Kanadalı romancı Douglas Coupland'ın yeni romanı Komadaki Sevgilim.

Coupland, Komadaki Sevgilim'de hüzünlü bir aşk hikâyesinden yola çıkarak 90'lı yılların hayat tarzına ve tabii gençliğine ışık tutuyor. İlk aşk gününün ardından sevgilisinin komaya girdiğini öğrenen bir gencin yaşadıklarını anlatırken, "Yeniden başlasaydım aynı şeyleri mi yapardım?" sorusunun da cevabını arıyor. "İnanılmaz miktarda zaman, para, gençlik, enerji ve daha aklınıza ne gelirse kaybettikten sonra" öğrenmeyi başarabilenlerin öyküsünü anlatıyor.

"Kadere boyun eğmeyeceğiz. Gelecek henüz yok. Alınyazısı kaybedenlere mahsus" diyor Komadaki Sevgilim'in kahramanları.

Komadaki Sevgilim'de Coupland gerçek anlamda kaybedenler'in kimler olduklarını araştırıyor. "Kaybedenler kulübü" üyelerinin aslında kazananlar olduğunu hayatın bize bunu öğrettiğini anlatıyor.

(Komadaki Sevgilim, Douglas Coupland, Çeviri; Zeynep Akkuş, 262 sayfa)

 

Kaynak: Parantez Yayınları

Charles Bukowski “pis moruğun notları”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 2 - 2011 zamanında yazılmıştır.

otur Stirkoff.

sağolun, efendim.

ayaklarını uzatabilirsin.

çok lütufkarsınız, efendim.

Stirkoff, anladığım kadarı ile adalet ve eşitlik gibi konuları irdeleyen yazılar yazıyorsun; coşku ve kurtuluş hakkı üzerine de. doğru mu bu, Stirkoff?

evet, efendim.

dünyada geniş anlamda adalet sağlanabilir mi sence?

hiç sanmam, efendim.

öyleyse bu boktan yazıları neden yazıyorsun? kendini kötü mü hissediyorsun?

son zamanlarda pek iyi değilim, efendim. delirdiğimi düşünüyorum.

fazlaca mı içiyorsun, Stirkoff?

elbette, efendim.

çükünle oynar mısın?

sürekli, efendim.

nasıl?

anlayamadım, efendim?

yani nasıl bir yöntem uygularsın?

dört-beş çiğ yumurta ile yarım kilo kıymayı dar ağızlı bir vazoya döküyorum. müzik olarak da Vaughn Williams ya da Darius Milhaud yeğlerim.

cam mı?

hayır .m.

yahu vazoyu soruyorum, cam mı?

değil, efendim.

hiç evlendin mi?

birkaç kez.

evliliklerinde ters giden neydi, Stirkoff?

her şey, efendim.

hayatının en iyi sevişmesini anlat.

dört-beş çiğ yumurta ile yarım kilo kıymayı…

tamam, tamam!

öyledir, efendim.

daha iyi ve adil bir düzen özleminin aslında çürümeden ve başarısızlık duygusundan kaynaklandığının farkında mısın?

evet, efendim.

baban kötü bir insan mıydı?

bilmiyorum, efendim.

ne demek bilmiyorum?

yani kıyaslamak güç, efendim. sadece bir babam oldu.

benimle kafa mı buluyorsun, Stirkoff.

hayır, efendim: dediğiniz gibi, adalet yoktur.

baban seni döver miydi?

sıra ile döverlerdi, efendim.

hani bir baban vardı?

herkesin bir babası vardır, efendim. ben annemi kastetmiştim. o da kendi payına döverdi.

seni sever miydi?

kendinin bir uzantısı olarak, evet.

sevgi başka nedir ki?

iyi bir şeye değer verecek kadar sağduyulu olmaktır. kan bağı gerekmez. kırmızı bir deniz topu ya da üzerine tereyağı sürülmüş kızarmış ekmek de sevilebilir.

tereyağlı kızarmış ekmeğe AŞIK olabileceğini mi söylüyorsun, Stirkoff?

her zaman değil, efendim. bazı sabahlarda, güneş ışınları belli bir açıdan gelirken belki. aşk habersiz gelir gider.

bir insanı sevmek mümkün mü sence?

iyi tanımadığınız biri ise belki. ben insanları pencereden seyretmeyi severim.

sen bir korkaksın, Stirkoff.

kesinlikle, efendim.

nedir senin korkak tanımın?

bir aslanla silahsız dövüşmeden önce tereddüt eden kimse.

peki cesur kime denir?

aslanın ne olduğunu bilmeyene.

herkes bilir aslanın ne olduğunu.

herkes aslanın ne olduğunu bildiğini sanır, efendim.

budala tanımın nedir?

zaman ve kan ziyan edildiğinin farkında olmayan kimse.

bilge diye kime denir o zaman?

bilge insan yoktur, efendim.

öyleyse budala da yoktur. gece olmazsa gündüz olmaz. siyah olmazsa beyaz olmaz.

özür dilerim, efendim. ben her şeyin neyse o olduğu kanısındayım. başka şeylere bağımlı olmaksızın.

o dar ağızlı vazolara fazla girip çıkmışsın sen, Stirkoff. her şeyin zaten olması gerektiği gibi olduğunu anlamıyor musun? yanlış diye bir şey yoktur.

anlıyorum, efendim. olan olmuştur.

kelleni vurdursam ne dersin?

bir şey diyemem, efendim.

demek istediğim şu: kelleni vurdursam ben İRADE sense HİÇ olursun.

başka bir şey olurdum, efendim.

benim SEÇİMİM doğrultusunda.

ikimizin de, efendim.

rahat et! rahat et! uzat ayaklarını.

çok lütufkarsınız, efendim.

hayır, ikimiz de lütufkarız.

elbette, efendim.

demek delirdiğini hissediyorsun, Stirkoff? peki delirdiğini hissettiğin zaman ne yaparsın?

şiir yazarım.

şiir delilik midir?

şiir olmayan her şey deliliktir.

yani.

çirkinlik deliliktir.

çirkin nedir?

kişiye göre değişir.

delilik gerekli midir?

vardır.

gerekli midir?

bilmiyorum, efendim.

çok şey biliyormuş havalarındasın, Stirkoff. bilgi nedir?

mümkün olduğunca az şey bilmektir

ne demek o?

bilmiyorum, efendim?

bir köprü inşa edebilir misin?

hayır.

silah üretebilir misin?

hayır.

ikisi de bilgi ürünüdür.

köprü köprüdür. silah da silah.

kelleni vurduracağım, Stirkoff.

sağolun, efendim.

niye?

beni motive ettiğiniz için. motivasyon sıkıntısı çekiyorum, efendim.

ben ADALET'im.

belki.

Ben ÜSTÜN'üm. işkenceye yatıracağım seni. çığlıklar atacaksın. ölümünü dileneceksin.

şüphesiz efendim.

ben senin efendinim, anlamıyor musun?

beni yönetebilirsiniz. ama yapacağınız şeyler yapılabilir şeyler olmaktan öteye gitmeyecektir.

zekice konuşuyorsun ama işkence altında bu kadar zeki olamayacaksın.

sanmıyorum, efendim.

bana bak. Darius Milhaud, Vaughn Williams dinlemek de ne oluyor? Beatles'ı duymadın mı?

onları herkes bilir, efendim.

onları sevmez misin?

onlardan nefret etmem.

nefret ettiğin bir şarkıcı var mı?

şarkıcılardan nefret edilmez.

şarkı söylemeye çalışan birinden?

Frank Sinatra.

neden?

hasta bir toplumun hastalığının depreşmesine neden olduğu için.

gazete okur musun?

sadece bir gazete.

hangisi?

AÇIK KENT.

GARDİYAN! BU ADAMI İŞKENCE ODASINA GÖTÜRÜN. HEMEN İŞKENCEYE BAŞLAYIN!

efendim, son bir istekte bulunabilir miyim?

evet.

vazomu yanıma alabilir miyim?

hayır, bana lazım.

efendim?

el koyuyorum. zapta geçsin. gardiyan bu sersemi derhal götür! ve bana biraz şey getir…

ne, efendim?

altı yumurta ile yarım kilo kıyma.

gardiyan mahkümu dışarı çıkarır. kral öne eğilip düğmeye basar. Vaughn Williams çalmaya başlar teypte. bitli bir köpek güneşin altında titreşen harikulade bir limon ağacına işerken dünya dönmeye devam eder.

* * *

Charles Bukowski, pis moruğun notları'ndan, Çeviri: Avi Pardo

 

Kaynak: Parantez Yayınları

Stieg Larsson “Arı Kovanına Çomak Sokan Kız”

Bayan Arıza tarafından Mart - 31 - 2011 zamanında yazılmıştır.

İsveç'li rahmetli yazar Stieg Larsson'un 3.kitabı olan "Arı Kovanına Çomak Sokak Kız"ı da nihayetlendirdim. Böylece Millennium Üçlemesini bitirmiş oldum. Pek sevdiğim iki karakter olan Lisbeth Salender ve Mikael Blomkvist ile vedalaşmak gerçekten zor oldu.

Yazar, çok hünerli, inanılmaz bir yeteneği var, çok sıkı yazıyor, kelimelerin ardından sizi sürüklüyor ve kitabı uykusuz kalarak iki günde bitirmenize neden oluyor. Okurken hiç sıkmıyor, merak uyandırıyor ve yazıyı hep canlı tutuyor. "Bunca detayı nasıl düşünmüş, beyninin kıvrımları nasıldı bu adamın?" diye düşünmeden edemiyorum. Yazar, bu son kitabıyla da ruhunuza çomak sokmuş adeta. Bu son kitap da diğer iki kitap gibi çok sürükleyici. Sizi yaşadığınız dünyadan alıp İsveç sokaklarına götürüyor ve karakterlerin dünyasına dalıveriyorsunuz.

Daha önceki iki kitabını paylaşırken de söylemiştim; yine söyleyeceğim; kitap okumayı sevmeyenlerin, bu türe ilgi duymayanların bile mutlaka okuması gereken bir kitap. Nacizane tavsiyem, kitapların hepsi senaryolaştırılarak filme çekildi. Filmi izleyin tamam ama lütfen önce okuyun. Sadece filmi izlerseniz o detayları yakalayamazsınız. Lütfen önce okuyun, sonra izleyin. 

Bunlar da internette kitap hakkında yazılanlar:

“Sizi uyarıyoruz: Millennium üçlemesi kesinlikle bağımlılık yapıcı.” -The Guardian

“Dönüp tekrar tekrar okumak istiyorsunuz. Millennium üçlemesi bu milenyumun en iyi üçlemesi.” -John Timpane, Philadelphia Inquirer

“Stieg Larsson’u okumak, sert bir kahve gibi sizi canlandırır… Kitaplar sıra dışı bir şekilde aksiyon dolu ve düpedüz bağımlılık yaratıcı. Larsson son derece zeki bir aktivist ve feminist olmanın yanı sıra Tanrı vergisi bir aksiyon yazarlığı yeteneğine de sahip…” -David Kamp, New York Times

“Kasırga gücünde bir roman. Alexandre Dumas’ın Üç Silahşörler’ini veya Charles Dickens’ın romanlarını aynı hararetli heyecanla okumuştum. Olağandışı… Hiç gocunmadan söylüyorum: Muhteşem.” – Mario Vargas Llosa, El Pais

“Larsson üstün bir yazar. Kurgunun birçok katmanını sıkıca bir ipe bağlıyor ve sayfa sayfa okuyucuyu sürüklüyor. Kitabın sonu, böyle bir seride isteyebileceğiniz her şeyi size veriyor.” -Leonard Zeskind, Kansas City Star

“Her yeni nesil Salander ve Blomkvist’i bir gün okuyacak ve onların dünyasına kapılacak.” -Sarah Weinman, BN.com

“Şu anda yaşadığımız hayatı yüzlerce ve yüzlerce heyecanlı sayfada yeniden keşfetmek isteyen kimse bu üçlemeyi kaçırmasın. Son kitabın muhteşem bir kurgusu var. Kitap, çağdaş edebiyatın en mükemmel sonlarından birine doğru ilerledikçe kitap hiç bitmesin istedim.” -Alan Cheuse, Chicago Tribune

“Kalbinizi durduracak sahnelerde polisiye edebiyatın en unutulmaz karakterleriyle tanışmaya hazırlanın. Bu kitap Larsson’un ismini edebiyatın en orijinal ve tutkulu seslerinden biri olarak tarihe kazıyor.” -Ellen Shapiro, People

“Millennium serisi dünya çapında benzersiz bir yayıncılık mucizesi.” -Kate Mosse

“Hayranlarını hayal kırıklığına uğratmayacak; bu kitabı da gecenin ilerleyen saatlerine dek okuyacaksınız. … İsveçli bir bilgisayar manyağının bizi soluksuz bırakabileceğini kim düşünebilirdi ki?” -Daily Express

“Olağanüstü… Okuyucular kitabı okurken yerlerinden bile kıpırdayamayacak. ” –Sunday Times

Brassai “Günahıyla Sevabıyla Henry Miller”

Bayan Arıza tarafından Mart - 28 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Henry Miller… Buruş buruş bir trençkotun üzerinde beliren o pembe beyaz çehre, o kalın sarkık alt dudak, su serpintileri arasından ufku taramaya alışmış denizcilerinki gibi keskin o deniz yeşili gözler, bakalit çerçeveli kocaman gözlüğü siper alıp beni merakla sorgulayan, bir köpeğinki kadar saf ve dikkatli, sükûnet dolu o dingin bakış hiç aklımdan çıkmayacaktır. Gri buruşuk fötr şapkasını çıkardığında gümüşi saçlarla çevrili dazlak kafası neon ışıkları altında parlamıştı. İnce uzun boylu, çıkık eklemli, üzerinde bir dirhem fazla et bulunmayan bu adamda, dünya nimetlerinden el etek çekmiş bir çileciyi, bir bilgini, bir Tibet rahibini çağrıştıran bir yan vardı. Bir makyajcı, yüzüne bıyık, uzun gri saçlar ve bir de patrik sakalı ekleyecek olsa, çekik Asyalı gözleri, iri burnu, aristokratlara özgü büyük burun delikleriyle Miller'ı Yasnaya Polyana'nın bilgesi Lev Tolstoy sanabilirdiniz… Onun yes yes'lerle ve hım hım'larla noktalanan, erkeksi, sıcak, çınlayan tok sesini ve sözlerine sessizce eşlik eden o bir tür keyif mırıldanmasını da ilk kez o zaman duydum.

Henry'nin karısı June -yazılarında Mona olacaktır, Mara olacaktır- Paris'e, daha önce de 1927'de, Henry'yi New York'taki bodrum katında sıkıntıdan patlamaya terk edip Rus kadın sevgilisiyle birlikte yaptığı bir kaçamak sırasında gelmişti. Seine'in sol yakasında Saint-Germain-des-Près'ye yakın Princesse Hotel'de kaldı. June aynı yıl içinde anılar ve armağanlarla yüklü olarak New York'a döndüğünde "her zamankinden de güzel"di. Yuvaya geri gelmesiyle birlikte, "ihanet"inin yarattığı acı Miller'ın kafasından silindi. Bu yıkıma ilişkin yazmak istediği Crucifixion [Çarmıha Geriliş], Rosy Crucifixion [Pembe Ölüm] olarak değişecekti. Henry, June'u sorguya çekiyordu: Picasso'yu görmüş müydü? Ya da Matisse'i? Hayır, onları görmemişti. Buna karşın Zadkin'le, Marcel Duchamp'la, Edgar Varèse'le ve Miller'ın adlarını hiç duymadığı, ilerde dost olacağı Michonze, Tihanyi vb. ile tanışmıştı.

1928'de June, yeterince para kazandıktan sonra, Fransa'ya bu defa Henry'le birlikte gelir. Bütün bir yıl Paris'te kalırlar ve hemen hemen tüm Avrupa ülkelerini gezerler. Daha o zamandan Henry'yi tanıyan Tihanyi, onun kendisine bir tuval satın alabilecek ya da esaslı bir yemek ısmarlayabilecek bir zengin Amerikalı amca olmadığını, tersine Paris'te oldukça ender görülecek cinsten, cebinde beş parası bulunmayan, ismi cismi bilinmeyen, evsiz barksız yoksul bir Yankee olduğunu biliyordu. Fransız yasalarına göre, polisler ve "kırlangıçlar" (bisikletli polisler) onu serserilikten tutuklayıp karakola götürebilirlerdi. O dönemde bütün serveti bir diş fırçası, bir tıraş makinesi, bir cep defteriyle dolmakalem, bir yağmurluk ve Amerika'dan beraberinde getirdiği bir Meksika bastonundan ibaretti. Tek sorunu yiyecek yemek, yatacak yer bulmaktı.

Henry, "Sadece fiziksel, biyolojik küçük sorunlarla uğraşıyorum" diye tekrarlayıp duruyordu, böylesine basit uğraşlardan habersiz refah içinde yaşayan ve kendisiyle insan ruhu üzerine felsefi tartışmalar yapmak isteyen dostu Fraenkel'e. "Ben size açım dediğimde siz bana ruhtan söz ediyorsunuz. Bütün istediğim biraz yiyecek, gerçek yiyecek" (Hamlet). Ne var ki hayatının yarısını geride bırakıp kırkına merdiven dayamış bu adam, o akşam da, aç karnına, hangi mucize sonucu bir yatak ve bir çatı bulacağını henüz bilmediği halde en ufak bir endişe belirtisi göstermiyordu: Sükûnetin ta kendisiydi o. Kaygısızca, kalenderce, neredeyse meleklere yaraşır bir biçimde ama ışıl ışıl neşeli bir ses tonuyla tekrarlayıp duruyordu: "Param yok, geçim kaynağım yok, umudum yok. Dünyanın en mutlu insanıyım!" Ve gülüyor, gülüyordu… O çınlayan gülüşü hiç unutmayacağım…

André Breton Entretiens'de (Söyleşiler), Birinci Sürrealist Manifesto'nun yayımlanmasından kısa bir süre önce Aragon, Roger Vitrac, Max Morise vb. gibi birkaç arkadaşıyla birlikte, Rimbaud'nun "Her şeyi bırakın… Yollara koyulun…" buyruğuna uymak için nasıl yayan olarak alıp başını gitmeye kalkıştığını anlatır. Ama aylaklık, sokak serseriliği, dilencilik, boş mideyle parasız pulsuz sefalet içinde yüzmek bu şık semtlerde yetişmiş çocukların harcı değildir. Girişimleri başarısızlıkla sonuçlanır. Bu kurtarıcı serseriliği, Paris sokaklarında beş parasız dolanarak hayata geçiren Miller olacaktır. "Sokakta doğmak demek, ömrü boyunca başıboş dolaşmak demektir." Tekrarlamaktan hoşlandığı bir sözdür bu. Ve kendine örnek aldığı Rimbaud'yu düşünür: "Bütün başıboş gezmelerinde hep yayandır ve hemen hemen her zaman da aç." Henry, anılmaya değer tanışma günümüzden beri, beklenmedik tersliklerle dolu yoksulluk içinde geçmesine karşın o dönemin keyifli coşkusuna sık sık atıfta bulunur. "Hiçbir şeyim yoktu, hatta çoğu zaman midem de boştu ama yine de mutluydum. Ve ender rastlanan bir şey: En güzel anları genelde berbat eden kaygılardan uzak, mutlu olduğumun bilincindeydim."

Bu coşkusu nereden geliyordu? Atlantik'i aşmış olmak, gökdelenleriyle birlikte New York'u, onca acı yaşadığı bu kenti ve aynı zamanda June'u ve onun taşkın sevgisini geride bırakmak, ona göre bir kaçağın başarısıydı. Henry, Paris'te, özellikle de otuzlu yıllarda hâlâ başka ülke insanlarının kutsanmış mekânı olan Montparnasse'ta yeniden bulduğu özgürlük havasını derin derin soludu. Yatağı olsa da olmasa da, yemeği olsa da olmasa da, tütünsüz kalsa da, pek önemli değildi onun için. Bunlar ıvır zıvır şeylerdi. Gardiyanlarını, peşinden kovalayan bekçi köpeği sürüsünü ekmiş olmaktı onu neşeye boğan.

Gerçekten Paris'te, gerçekten güvende olduğuna bir türlü aklı kesmiyor, gözlerini ovuşturup kendini çimdikleyerek bunun bir rüya olmadığına inanmak istiyordu. "Birleşik Devletler'de kendimi tamamen yalnız hissederdim. Dôme'a adım atar atmaz, nihayet dişe dokunur iki çift laf edebileceğim benim türümde bir yığın insanla karşılaştım." Ama Henry'nin Amerika'dan kaçışının gerçek nedenlerini ancak daha ilerde, kendim bu ülkede bir süre kaldıktan sonra anladım. Avrupa'da yoksulluk başa gelmiş bir felaket, bir şanssızlık olarak kabul edilir; Birleşik Devletler'de ise toplumun affetmediği ahlaki bir kusur, bir ayıptır. Biraz Marcel Proust'taki Guermantes'lar ile Combray burjuvazisi arasındaki fark gibi.

Hindistan kastlarını çağrıştıran bu burjuvazi herkesi gelirine göre sınıflandırırken Guermantes'lar servete hiç önem vermezler, onlara göre yoksulluk hoş olmasa da asla küçültücü değildir. İşte bu küçümseme zaman içinde Miller'ın canına tak eder, kaçmak istediği budur. Deliliğin, intiharın eşiğine gelmişti. "Hiç bir yerde Amerika'daki kadar hor görüldüğüm, aşağılandığım olmadı" (Tropic of Capricorn; Oğlak Dönencesi). Fransa'da alnındaki kırışıklar bir anda yok olmuş, neşeli güleç biri olup çıkmıştı. Bütün benliğinden iyimserlik fışkırıyordu.

* * *

Brassai, Günahıyla Sevabıyla Henry Miller'den, Çeviri: Mine Haksal

Kaynak: Parantez Yayınları

Charles Bukowski “Sıcak Su Müziği”

Bayan Arıza tarafından Mart - 27 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Okurken altını çizdiklerim:

* Dünyada az sayıda insanın çok parası vardı, ama ne kadar az paraları varsa o kadar iyi yaşıyorlardı sanki.

* Kendini kötü hissettiğinde en mutlu anlarını yaşardı.”Allah kahretsin”, dedi,  "her şey ölene dek sıçar.”

* İnsan evrenin kanalizasyonudur.

* Ölüm vardı sırada, ölüm hep vardı zaten.

* Sorun, oturup ölümün gelmesini beklemekten kaynaklanıyordu.

* “Ölüm kokmaz” dedi kadın.”Hayat kokar, ölmekte olanlar kokar,  çürüyenler kokar. Ölüm kokmaz.”

* Yazabilmek için, içinde bir şeylerin birikmesini beklemek zorundaydın ve beklerken deliriyordun ve delirirken içiyordun ve içtikçe deliriyordun.

* Savaşlarda milyonlarca insan öldürüyorlar,sonra da madalyalar veriyorlar.Dünya nüfusunun yarısının açlıktan ölüşünü koltuklarımızda oturup televizyonda izleyeceğiz.

* Cinayet değil bu, hiçbir şey cinayet değildir. Sana yükledikleri fikirlerden kurtulursan özgür olursun – “özgür, anlıyor musun” dedi.

* Atlar, üstüne bahis oynamayacak kadar zekidir.

* Kötü olanla, bize kötü olduğu öğretilenler farklı şeyler olabilir. Toplum bize bazı şeylerin kötü olduğunu öğretip bizi köleleştirmeye çalışır.

* Bazen dehşetin dibine inersin, ümidi kesersin, ama ölmezsin.

* Azmettiğim tek şey hiçbir şey olmamaktı.

* Pekala k.çındaki elma şekerini çıkar ve beni dinle.

* Tedirgin değildim, oraya ait değildim sadece. Ama dışarı çıksam gidebileceğim bir yer yoktu.

* Hiçbirimizin şansı yok!