Kişisel’ kategorisi için Arşiv

TiananMenian “William Ernest Henley, yıl bin sekiz yüz yetmiş beş”

Bayan Arıza tarafından Mart - 3 - 2011 zamanında yazılmıştır.

     Direnç

"Kapı ne kadar dar olsa da Cezam ne kadar ağır olsa da Kaderimin efendisi benim Ruhumun efendisi benim."

okul ve askerlik sonrası işsizlik, başıboşluk, semizotu, aslı olmayan hikayeler, kurgu varoluştan iyidir en azından insan tarafından tasarlanmıştır fikrine gönderme, gitme, gelme ve…

Otuz yaşına geldim ve hala alkolle kendimi avutup yorgana sarılarak uyuyorum. Herhangi bir devlet dairesinde her ne kademeden olursa olsun işe girme umudum okulun ertesinde girdiğim sınavlar neticesinde suya düştü. Ticaret yapmak adına ne deneyime ne de yeterli sermayeye sahiptim. Onurlu ve legal yoldan yok olmak adına askere gönüllü komando yazıldım ancak Allah çekilecek çilen var daha diyerek Güneydoğudan beni sağ salim evime geri gönderdi. Elime geçen üç beş kuruşu da elektronik eşyaya harcadım, sudan çıkmış balık misali döndüm babamın köyüne. Önceleri her şey yolunda gitti. Yine iş sınavları cenderesinde Ankara'ya ve İstanbul'a gelip gittim. Bir baltaya sap olamamış hımbıl veletler cennetinde dostlarımla pişpirik oynayıp onların evlenmelerine, çoluk çocuk sahibi olmalarına, erkek çocuklarını sünnet ettirmelerine tanık olarak gezinip durdum etrafta.

Babam onurlu adam, ne laf konduruyor ne de kendisi çekip beni bir laf söylüyor o zamanlar. Ancak yemek yerken kaşığı tutuşu bile beni aşağılıyor sanki. Akşam oluyor eve geç geliyorum, odama çekiliyorum, yatağımın başucunda açılmamış paketiyle sigara duruyor, herkes yatmış. Açıktan kimse bana para uzatmıyor ama sabah kalkıyorum yastığın kenarında beş on lira. Bu beni derinden sarsıyor fakat elden gelen hiçbir şey yok. Parayı alıp internet kafeye gidiyorum, gazetelerin iş ilanı eklerine bakıp yüzlerce yere başvuru yapıyorum ve cep telefonumun çalıp beni o mutlu haberle buluşturmasını umut ediyorum. Ara sıra çağırıyorlar beni ve her gittiğimde sınava tabi tutularak geri dönüyorum memlekete. Ekstradan yüz eli, iki yüz liraya patlıyor bu bana. Finansörüm her seferinde umutlanıyor ve "hayırlısı" diyerek avutuyor kendini. Ezilerek küçülüyorum git gide ve Kafka'nın böceğe dönüşen insanlarıyla Dostoyevski'nin yeraltında yaşayanlarına dönüşüyorum zamanla.

Birde asrın oyuncağı bilgisayar alıp, yalnızlık iksiri internet bağlatıyorum odama. Artık içerde daha çok vakit geçiriyor, gece geç yatıp öğlen ikilerde güne başlıyorum. Yanıma kimse yanaşamıyor, televizyon ve internetle besleniyorum. İlme hizmet etmesi gerektiği düşünülen tüm çağların en büyük buluşu internet ve onların sayesinde bulaştığım bilgisayar oyunları epey vaktimi alıyor. Her seferinde gerçeğimden uzaklaştırıp kendi kurduğu yapay ortamda ben yorup sızana kadar beni oyalıyorlar. Derken arama motoru diye tabir olunan yere bir gece "seks" yazmak gafletinde bulunuyorum ki al sana sefahatten beyni sulanmış dört başı mamur Babil kulesi. Milyarlarca site, her birinde yüzlerce resim, video, animasyon film, pornografik yazı. Yok yok anasını satayım. İstedikleri tek şey kredi kartının numarası vererek üye olup para yatırmak veya çok popüler bir site olup, kenarına köşesine aldıkları şirket reklamı gelirlerini artırmak. Bu uğurda yapılmadık rezalet, atılmadık takla, başvurulmadık yöntem kalmamış. Her biri bir başka siteye link atıyor ve tüm gece dolaşarak hiçbir yere varamıyorsun. Milyarlarca çıplak kadın resmi, her türden pornografik görüntü ve hepsi benim odamda ekranın içerisinde. Gel de uyu. Zaten hayatım kaymış, dibe düşerken kimseye zarar vermeden onu çirkinleştirmekte beis yok.

Chat siteleri ayrı bir alem, dünyanın her yerinden birileriyle yazışmak mümkün. Bir tanesini asla unutamam. Sanırım MİRC adıyla meşhur, o zamanlar oldukça yaygın kullanılan sohbet programındaydı. İngilizce biliyoruz ayağına yabancı kanallara takılıyorum, derken "cyber" namıyla bir sohbet odasına denk geliyorum. Sağa sola "hi" yazıp atıyorsun karşında ki "asl?" yazıyor. Bu age, seks, lokasyon nedir anlamında bir soru. Yaşını, cinsiyetini ve bulunduğun yeri yazarak kabul görmesini bekliyorsun, cevap gelirse sohbet biri ayrılana kadar devam ediyor. Kanada'dan bir kadınla yazışmaya başlıyoruz, benden yaşça büyük ve yazılım mühendisiymiş, takma adı Carina. Ama her şeyin yalan olma ihtimali mevcut, ben belki de Orta Avrupa'da kel saçlı, bira göbekli cinsiyet kavramı karışık erkek bir maden işçisiyle konuşuyorum ancak böylesi bir yalanı sadece onun yazdıklarından anlamam gerekiyor. Bir Kanadalı ile Türk bizim saat dilimine göre gecenin saat üçünde ne konuşursa onu konuşuyoruz ve bir ara Carina sohbeti "Sana bir şey sormak istiyorum" diye bölüyor. Sor diyorum ve "Şu anda sağ elimin parmakları nerede? Tahmin edebilir misin?" diyor. Hay bin kunduz! "Nerede?" diye soruyorum hafiften kıllanarak. "Bacaklarımın arasında" diyerek çığlık atıyor ardından. Bir yazı insanı ne kadar etkileyebilir? O sırada klavyenin başında birinin olduğunu ve tuşa dokunurken şehvetli kelimelerle seni azdırmak istediğini düşününce etkiliyor birader. "Peki, neler yapıyorsun onlarla?" diye sorunca kıyamet kopuyor tabii. MİRC basit bir chat programı ve "cyber" kanallar bu işe hizmet ediyorlar, bunu öğreniyorsun ilk. Ardından sistem gün geçtikçe kendini yeniliyor ve her ne hikmetse, düzen "Eğer bir olgu iyi ya da kötü sonuçlar doğurmak üzere kurgulanmışsa, yirmi birinci yüzyıl itibariyle netice mutlak suretle kötüye eğrilme biçiminde gerçekleşecektir" Alev Alatlı orijinli beynelmilel prensip gereği işleyişine devam ediyor. Görüntülü ve sesli iletişim kurmak mümkün oluyor sonraları ve diyelim ki Finlandiyalı bir çift yatak odalarını canlı yayınla tüm dünyaya açıyorlar. Bu da bir müddet oyalıyor insanı ve sonunda akla, fenne ve insanlığa hizmet etme yüce amacıyla var olan internet, bu erek hariç her yolda kullanılıyor ve modern insan kendi gerçeğinden kaçışı artık bu yolla gerçekleştiriyor. Esrar üretiminden el yapımı bombaya milyonlarca var oluşu gereği insan doğasına zararlı eğilim bir tuş basımı kadar uzakken, Neşet Ertaş'ın mükemmel türkü sözlerine ulaşmak ta aynı pencerenin arkasında.

Abilerim ablalarım aşk, dostluk ve muhabbet dileniyoruz klavyenin tuşlarından. Herkes kadar kusurlu ve herkes gibi çaresiziz. Tuz çölüne paraşütle atlamış bir solucandan farkımız yok. Sağcıyız ama Ahmet Kaya dinliyoruz, kolumuz kanadımız kırık, hayallerimiz sakat, rüyalarımız sakıncalı. Üzerimize üzerimize geliyor değersizlik sendromu ve bunun tek sorumlusu biziz. Arkamız yok, sırtımız açık, karnımız aç ve kaybedecek zincirlerimiz bile yok. Sevdiğimiz kızlar parasız, işsiz güçsüz ve aylak diye bizlerle evlenmiyor ve babalarından biraz daha az kel fizik öğretmenleriyle baş göz oluyorlar. Parasız adam gereksiz adam, itten köpekten tekme yiyoruz gün boyu. İş başvurularının sözlü seçmelerinde ayrıksı ve işe yaramaz olduğumuza karar veriyor insan kaynakları uzmanı hatunlar kısmı. Göründüğüm kadar doğulu ve hanzo değilim ben diye haykırasımız geliyor göğsümüzü yırta yırta. Oysa sesimizin perdesi düşüyor git gide ve çığlıklarımızı içimizin karanlığına gömerek yaşamaya devam ediyoruz sonra. Hayatımız diğerlerine öykünmekten başka bir şey değil ve kendimizden intikam alıyoruz sık sık. İçerimizde hayatını iyi kötü bir işle düzene koyup ardından evlenip çoluk çocuğa karışanlarda çıkmıyor değil ama onlarda geçim derdi mutsuzluk kervanında umutsuzluk geleceğine yelken açıyorlar. Oğuz Atay abimiz yıllar evvelinden durumu özetledi ve ezcümle yenildik biz. Artık yardım istemiyoruz, ihsan istemiyoruz, kurtarılmak istemiyoruz. Bizden geçti artık, şımarık, arsız ve dik başlıyız. Kahvehane köşelerinin en saygın yerleri bize ait, laf olsun torba dolsun yaşantımız, çelik çomak sonrası, okey, ellibir, çanak masalarında her konuda ahkam keserek, atıp tutarak, Karadeniz'de peynir gemisi yüzdürerek geçiyor ve …

TiananMenian “kurbanım kadar acı çekiyordum.”

Bayan Arıza tarafından Mart - 1 - 2011 zamanında yazılmıştır.

“kurbanım kadar acı çekiyordum.” lautremont

rüya

Herşey bir gazete yazısının altına sert bir yorum yazıp bırakmamla birlikte başladı. Hıyar gibi adımı soyadımı yazmıştım, üstelik e-mail adresim de altında yer alıyordu. Ardından telefonla arandım, bilmem ne cumhuriyet başsavsıcı bilmem kim diye kendini tanıttı hazret. “Yotube’u sen mi kapattın açık açık söyle çabuk…” dedim, “dinle aslanım başını istemediğin kadar ağrıtabilirim, istersen sus da beni dinle” dedi. “Yav müşterim var beni sonra ara ne…” dediysem de dinletemedim, en sonunda epeyce hatırlı bir müşterim olan kamyoncu Cemal ağabey arzı endam edince dükkandan içeri dayanamadım artık “beni sonra arayın…” diyerek kapadım telefonu suratına. Cemal abi, geldi mi avanesiyle birlikte gelir ve neredeyse bir günde yaptığım cironun dörtte biri kadar işlem hacmiyle kendisi doğal yollardan sponsorumdur. Savcının derdi beni gerdi ama sonrasında, salak kafa en azından ne için aradığını öğreneydin, savunma babından hazırlık yapardın ne diye telefonunu beklemeye koyuldum. Ama sevgili savcım görevini Gebze savcılığına devretmiş meğer ve sevgili Gebze’nin işgüzar savcısı da yememiş, içmemiş, üşenmemiş beni ziyarete gelmiş o dakka. Ben önce çakamadım mevzuyu, belediyeydi, maliyeydi, su, elektrik idaresiydi ne derken feleğim şaşmış bir vaziyette icra mıdır nedir diye kıllanırken, “Kapa dükkanı gidiyoruz…” dedi bu sadece, lan oğlum nereye, “yarına mal alacaz daha onun parasının yarısını bile yapmamışım, iki dakika durun ya da ben en iyisi yarın malı teslim alayım ardından size uğrarım” ne diyorum ya yanında duran iki polis bana şöyle ters ters bakınca, “madem öyle gidelim beyav” diye işi şaklabanlığa vuruyorum. Yolda “Niye kapadın lan sayın savcımın yüzüne telefonu?” diye sormaz mı, “Kamyoncu Cemal abi…” diye daha lafa başlar başlamaz, “Not alın kamyoncu Cemal!” dedi bizim savcı bu sefer. Polislerden biri hemen mavi gömleğinin cebinden bir not defteri çıkardı, gömleğin yan kolundaki küçük cepten de afili bir şekilde kalemini çekti ve “Kamyoncu Cemal” yazdı kağıda. Hemen sustum tabi, adam şimdi tam da teşkilatı kurmuş mallarını teslim edip üç beş arkadaşıyla kafayı güzelleştirip yatacak, bunlar gelecek yanına “kalk gidiyoruz” Doğal olarak soracak, “niye?” “Büfeci senin eşgalini verdi, merkez de anlatırsın derdini” diye apar topar kaldıracaklar sofradan. Yolda bana edip edebileceği küfürleri düşünmek bile istemiyorum diye dertlenirken, “aslında Cemal mi Kemal mi emin değilim şimdi” diye kıvırmaya başladım. “Sen değiştirme ilk söylediği doğrudur, nasılsa…” diye devam etti sevgili savcım. İşi biliyordu ama artık konuşmamaya karar verdim ve ne sorduysa kem küm cevaplar vermeye başladım en çok da “bilmiyorum” dedim. Ama içeri girince işin rengi değişmeye başladı. Tam kamyoncu Cemal abiyi de içeriye alıp, aklının yarısı içemediği rakıda kalmış kafasıyla ” ittirmeyin ulan” dediği için de az biraz da hırpaladıktan sonra yanıma getirdiklerinde kelepçeli elleriyle yanında ki polislerin arasından sıyrılıp, üzerime hamle yapıp boğazıma sarıldığı ve sıkı bir kafa gömme hareketiyle bana geçireceği anda, uyandım…

Sonra bir internet rüya tabircisine e-mail le yaklaşık olarak bunları yazarak gönderdim sabah, “Kıçını ört, gerisine karışma…” diye cevapladı lavuk…

TiananMenian “İçki içip beklerken arada bir sürü insanın da hayatını kurtarıyorum…”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 28 - 2011 zamanında yazılmıştır.

… zaman zaman şöyle mektuplar alıyorum: "Bukowski, sen gerçekten berbat durumdasın ve hala hayattasın, kendimi öldürmekten vazgeçtim" Ya da "Çok büyük orospu çocuğusun, moruk, bana yaşama gücü veriyorsun." Yani içki içip beklerken arada bir sürü insanın da hayatını kurtarıyorum…

C.Bukowski

Çingene kızlarının yüksek topuklu ayakkabı giyme meraklarına dair düşünüyordum ki aklıma eski günlerden bir hikaye geldi, yüzde yirmi gerçek, yüzde elli kurgu, yüzde otuz esinlenme, ismi;

" Köpek Öldüren Kışı"

Çocukluğumun en sert kışıydı. Çok soğuk vardı memlekette. Dehşetli üşüyorduk, sokaklar ıssızdı akşamları, sobaları tüten evlerden çıkan duman sebebiyle is soluyordu dışarıda kalanlar. Kar yağdığı zaman hava yumuşuyordu sanki, ama bir yağdı mı yirmi gün yerde kalıp ayaz yapıyordu arkasından. Başıboş köpekler geziyordu sürü sürü ve biz kimseye acıyamayacak kadar çaresiz, sobanın etrafına dizilmiş beş küçük çocuktuk. Anamız dört şişle yün çorap örüyordu habire bizlere. Gerçekten de sıcak tutuyordu ilk giyildiğinde ama bir kere ıslanmaya görsün eskisinden beş beter üşütüyordu bu sefer, kurumak nedir bilmiyordu üstelik. Sobanın yanında kurutmaya çalışıyorduk, bazen yanıyordu sağından solundan. Sarı rengi kahverengiye dönüyordu, eğer hızlı davranıp kurtaramazsan önce sertleşip ardından deliniyordu. Yama atıyordu anamız bu sefer. Çamaşırlarda bir tuhaf kurutuluyordu. Sobanın yanına serilenler için sorun yok, ama diğerleri dışarıda bekliyorlarsa buz tutuyor, biraz sert davranıp çektiğin zamanda kağıt gibi yırtılıyorlardı. Büyük ağabeyim Hasan sokağın en sıkı kızak kayan adamıydı ama dün akşam kara lastiklerini tam ortasından ikiye bölmüştü. Kara lastikte bir acayip ayakkabıydı hani. İki türü vardı, astarlı ve astarsız olmak üzere. Aradaki fiyat farkı bugünün para birimiyle ben deyim elli sen de yüz kuruş. Kışın sorun olmazdı pek ama yazın dehşetli kokuturdu ayakları. Astarlı olanı dışardan fark edilmez ama adamın yürüyüşünü değiştirirdi hani. İyide top oynanırdı, ayağı tam anlamıyla kavrayıp şekline kendini uydurduğundan hâkimiyet kurmayı sağlardı meşin yuvarlağa. Ancak kış için uygun bir ayakkabı değildi sonuçta, çünkü yüksekliği Sivas gibi on beş santim karın her yanı kapladığı bir memlekette yürümeye yetersiz gelirdi. Sümerbank o sene müthiş bir atak yaparak Türk girişimcilik tarihine adını altın harflerle yazdırarak bot gönderdi büyük miktarda ve epeyce bir sıra bekleyerek, hatta ayağıma uygun numara bulamadığım için bir numara büyük de olsa bir bot edinebildim. Babamın iktisadi durumu epeyce sarsılmış olmalı ki borç harç lafları terennüm edilmeye başlandı büyükler arasında. Ama biz çocuklar sevinçliydik hani, astarlı ya da değil kara lastikten kurtulduğumuz ve bağcıklı botlarımıza kavuştuğumuz için. Hasan'ın lastiklerini parçalaması olayı es geçilmedi ama, bir güzel azarlanıp bir daha da üzerinde durulmadı. Az sonra memleket beyaz çarşaf giydirilmiş olarak karanlığa gömülecek ve sokağa çıkma yasağıyla örtüşecekti geleneksel elektrik kesintisi. Biz bir ara elektrik denilen enerji çeşidini bir gün var olup diğer gün kaybolan iyiliksever bir peri olduğunu sanıyorduk, sonra öğrendik ki kendisinin hafta da üç beş gün üst üste kaybolabilme özelliği de varmış. Gaz lambasının fitili ne kadar uzun olmalı? Cam muhafazası neden bu kadar incedir? Duvarda oluşturduğu Gulyabani gölgeleri neye işarettir? Gibi sorularımız mevcuttu ve kimsenin cevaplamaya niyeti yoktu. O gün gece gözüme uyku girmiyordu, çünkü eski kızağımın ayaklarına ' Balıksırtı ' denilen demir aksamı sanayide demirci Kazım amcaya rica minnet taktırmıştım ve yarın ilk defa deneyecektim hızını. Hasan yeni bir yer keşfetmişti anlaşılan, " Nah aha böyle, uçurum gibi mübarek! " diyerek koluyla eğimini tarif ediyordu. Kızağın yağ gibi delice kaydığını ballandıra ballandıra anlatışı biz erkeklerin iştahını kabartmıştı. Yaklaşık altmış derece eğim biraz da tehlikeli bir yer demekti ama kimin umurunda. Az sonra annemle babam odalarına çekilecekler ve sobalı odayı ikisi kız beş çocuğa terk edeceklerdi. Yün yorganlara sarınıp düşlere dalacaktık ve en hızlı kızağın üzerinde kayacağımızı görecektik rüyalarımızda. Ve Hasan orada bile geçecekti beni. En uzun mesafeyi, korkusuz manevralarıyla yönettiği eski kızağıyla, benim " balıksırtı " demirli kızağıma rağmen O yapacaktı. Çok kış vardı memlekette, çok üşüyorduk, çok genç adam ölüyordu sokaklarda. O yıl tarihlere " Köpek öldüren kışı " diye not düşülecekti sonradan…

TiananMenian “Kaide bu! Kartalı çekiştirmezse eğer, bukalemunla tırtıl nasıl yarenlik eder.”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 25 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"Kaide bu! Kartalı çekiştirmezse eğer, bukalemunla tırtıl nasıl yarenlik eder." Edmond Rostand

Çınar Kıraathanesi Mahallenin meydana açıldığı yol üzerindeydi Kürt Durmuş'un kahvehanesi. Israrla maçları televizyonda yayınlayacak düzeneği kurdurmamıştı, haftasonu radyonun sesini açarak avutuyordu milleti ama at yarışı yayını akşam itibariyle ekranda yerini alıyordu çok şükür. Sekiz on masa içeride, dört beş masa da kapı önündeki küçücük avluda yer alırdı ve haftasonları oturacak masayı geçtim sandalye bile bulunmazdı mekanda. Önceleri boya sandığıyla kahveye takılıp arada kendini sevdiren ve herkese kabul ettiren Selami, daha sonra kadrolu eleman olup çıraklığa terfi ettiğinden beri kahveyi üç kişi çekip çevirmekteydi. Ocakcı Narkoz Nuri hemen hemen hiç konuşmamasıyla meşhurdu ama akşam olup da içmeye başladığı zaman da durmak nedir bilmezdi. Üstüne kafası iyice demini aldığında, dediklerine göre güzelde cümbüş çalardı. Düğünlere falan gittiği de olurdu ara sıra ortacı Çingene Ekrem'in bulduğu darbukacı tayfasıyla birlikte. Yalnız çalarken kafasını hafif yukarı kaldırır ve öyle put gibi kalıp bakar dururmuş uzaklara, Ekrem anlattı geçenlerde. O sırada Durmuş abimizin mekanda olmamasından dolayı henüz yeni yıkanmış bir çay bardağının Ekrem'i hedeflediğini ama zaten ezelden buna alışık ve hazır esmer ortacımızın bir vücut çalımıyla kendini koruduğunu ve bardağın duvara çarparak paramparça olduğunu da söylemekte fayda var. Selami ortalığı süpürürken, Ekrem hem kahvehanenin ortasında yer alan beton kolonu ocakla arasına siper edip hem de hala gülerek " Herkesin aradığı yeri bulmuş abiler, ondan bakıyor oraya…" deyişini de eklemeden hikayemiz demini almayacak elbette…

Her kahvehanenin iki tür müşterisi vardır, müdavimler ve yoldan geçenler. Elbette müdavimlerin çayı en taze tarafından gelir.

Çingene Ekrem bardakları teker teker dağıtır ama masayı da gözden geçirmeyi ihmal etmez. "Lan Selami! Küllükleri niye boşaltmıyon köpoğlu, şımardın iyicene amına koyum" Selami diğer tarafta ama sesle birlikte hareketleri hızlanıyor. Yanaşmamaya dikkat ediyor Ekrem'e, çünkü köteği yemek işten değil o sıra. Ekrem masadan ayrılır ayrılmaz küllükleri değiştiriyor. Ekrem kahvehanenin herşeyi. Hesaplar onda toplanıyor, Durmuş abi göz açtırmıyor hiç, üstelik Nuri'ye marka saydırıyor ama yine de " Adamını bulsam bir gün tutmam buralarda, çalıyor şerefsiz…" demekten kendini alamıyor çok yakın sohbet ortamlarında. Ekrem çok sıkı da kavga ediyor, hani ilk başta çelimsiz vücuduna bakıp da gözüne kestirenin kavga sonrasında anası epeyce bir ağlayacağı garanti neredeyse. Kıl olduğu müşterilere dakka başı çay dayaması ise diğer marifetlerinden…

İçeri girdiğimde iki masa doluydu sadece, şu ara boşgezer tayfasından Şeref ile Hasan'ın masasına selam vererek dümeni kırıyorum hemen. Daha yanlarına oturur oturmaz, Hasan kağıttan kafasını bile kaldırmadan sesleniyor.

"Lan Çingen çay ver Selim abine…"

"Çingene demeyecen oğlum, roman, roman…" karşılanıyor seslenişi diğer taraftan.

Şeref atılıyor bu sefer,

"Roman oldun da götün göğe mi erdi pezevenk, bir çay da bana getir."

Selami'yi ekmek arası köfteye gönderip oyuna göz atıyorum. Çayları getiriyor Ekrem, servisi bitirir bitirmez, Hasan'ın sağ tarafında masada bıraktığı sigaraya uzanıp bir tane çekerek,

"Çek oradan bir keriz sigarası"

diyerek dudağına iliştiriyor, Hasan sesini çıkarmıyor. Bizimki ardından çakmağa uzanıp,

"Yakalım enayi ateşiyle…" diye yapıştırıyor bu sefer.

Güle oynaya devam ediyorlar oyuna, yabancı yok masada. Köftenin damlayan yağı pantolonuma düşüyor o sıra, peçeteyle siliyorum hemen…

Hacı ile Recep ortaklığının durumu iyi değil kağıt oyununda. El ha bitti ha bitecek ve çaydan midesi burulan işsizler tayfasının cepleri de düzülecek az sonra. Masaya kağıtlar atılırken parmakların hemen üstündeki kemik aksamını da kadife çuhaya geçirmek adettendir nasılsa, sertliği ve sesinin şiddeti ise oyunun heyecan katsayısını belirler. Ben gazeteye yumulmuşum ama televizyonda üçüncü ayağın koşulacağı anonsu yapılınca Hacı'nın sözleriyle birlikte diğerleri gibi ben de televizyona bakıyorum.

"Çok sıkı tüyo aldım oğlum, bildiğin gibi değil, bu altılıda üç tekin garantisi var…"

Bu arada oyunu yavaşlatıyor.

"Tabelayı da bulduk mu, paraları cepte bilin, son ayağa on at yazmışım, kaçarı yok…"

Recep yüzünü buruşturdu,

"Tuttursan iyi olur Hacı, parti bizde kalırsa sonrasında sigaraya ayıracak para kalmıyor."

Artık iki kumar birden dönüyor masada. Biz de heyecanlanıyoruz ufaktan ufaktan. Nereden bulunur bu tüyo birader? O kadar sağlam madem, kaynağı neden bu işten para tutma yoluna gitmez de sağa sola dağıtır? At yarışının garantisi olur mu? Bu vatan sana kalır mı? türünden sorular başımı ağrıtırken dilime kilit vurup hiçbir şey demiyorum orta yere. Oyun tahmin edildiği gibi Hacı Recep ikilisine kalıyor ve artık son sürat devam eden yarışa dijital takılıyoruz hep beraber.

Recep basıyor gaza,

"Yürü be oğlum, kim tutar seni be…"

Hacı dünden razı,

"Hey Yaradanın'a kurban olduğumun beygiri, rüzgar gibi mübarek!"

Derken kimsenin tutamadığı, rüzgar gibi, Yaradan'ına kurban olunan beygir hakikaten birinci geliyor. Üçte üç. Kupona göz atıyorum, biri tüyolu, tek geçilmiş, diğerine üç at yazılmış, son ayağa ise harbiden on at döşenilmiş, üç teke rağmen yine de iyi para yatırmışlar, hele bu yoklukta.

Az sonra ne kadar para alacaklarını hesaplayacaklar birinci gelen atların ganyanlarına bakıp ve muhtemelen gerçekten bir kaç kat daha fazla bir paranın hayaliyle yanacaklar son yarış bitene kadar, ama şimdi ikisini üst üste yapıştırsan sigara alacak paraları yok. Olsun kupon cepte ve umutları var. Recep ile Hacı ben bildim bileli beraber takılırlar ve neredeyse yatakları hariç her yere birlikte giderler. Şu ana kadar ikisinin birden aynı zamanlarda işte çalıştığı görülmemiştir, ama asla vazgeçmezler, sürekli işlere girer çıkarlar…

Hesabı ödüyorlar, Ekrem müesseseden beş çay daha getiriyor masaya, müdavimlerin bir ayrıcalığı da parti sonrası bedeva çaydır yaz bunu da bir yere. Hadi rastgele…

Hacı ile Recep hesabı ödeyip kalktılar masadan. Şeref çayını yudumlayarak bana döndü.

"Usta, ne oldu senin şu iş meselesi?"

Beklemiyordum hiç, huzursuzlandım,

"Aynı terane, başvuru formunu doldurduk, mülakata aldılar bir yarım saat kadar, sonra biz sizi ararız muhabbetine sardı iş…"

Hasan'ın gözü hala televizyonda, bir yandan üst dudaklarını kemiriyor, düşünceli,

"Selim abi, akşam kapanışa yakın kaveye gelsene, ufak yollu bir işimiz var senle."

"Hayırdır?"

"Biz de şer ne arar abi, sen gel hele…"

"Bakarız!" dedim yine de temkini elden bırakmadan.

Bu sefer bana döndü,

"Abi sallama öyle bakarız felan, aleme akacağız bu gece, kıyısından tutun sen de, fena mı olur?"

Alemlerin Rabbi'ne şükürler olsun alemlere akmışlığım yoktur şimdiye kadar ama Hasan'ı tanırım. Zarar gelmeyeceğini de bilirim. Ediyorsa bir kelam, arkasında kesinlikle benim adıma yaptığı bir hesabı vardır. Kalkıp eve gidiyorum…

Gece yarısına çeyrek kala geliyorum kahvehaneye. Nuri yükünü almış epeyce, az sonra bodruma inip tek kişilik yatağına gömülüp, ertesi güne bırakacak kendini. Sadece içerek anlam bulan bir hayat, içmeyenlerce anlaşılamaz ve anlaşılmayan bir hayat çelişkilerin çocuğudur bir çoğuna göre. Asla değildir! Her hayatın kendi hikayesinin sesi vardır, sadece frekansları farklıdır, sen duyarsın, öbürüne kapı gıcırtısı gibi gelir, bir diğeri hayatının ritmini bu müzikte yakalar, öbürü yanından yöresinden bile geçmez. Hayat sadece bunlardan ibarettir vesaire, vesaire. Sanat yoktur, sanat aşkı, aşağılık hayata duyulan nefretin burnu havada kılıksız soytarılığından ibarettir. Oysa herşey Nuri ile başlar, Nuri yetmiş milyon yitirilmişliğin alkol alan tek kazananıdır bu gece ve o tüm gün haram yemeden, eşek yükü kadar ağır bir işte çalışıp yatağının yolunu tutan tek adamdır. Ve hayat adına türetilen herşey hayatın karşısında ezik ve tutuktur. Elbette diğer hayatları yargılayanlar kendi hayatlarının köleleri olduğunun farkına varamayanlardır…

Bu tür düşüncelerle tam da felsefenin ebesini ağlatmak üzereyken Durmuş abimiz hesabı kapatıp, hepimize selam vererek dışarı çıktı ve mekanda ben, Hasan ve Ekrem'den başka kimse kalmadı. Ekrem kahveleri getirdiğinde Hasan lafa girmişti bile.

"Hacıların altılısı elinde patlamış yine, tabelada on at yazmış lavuklar, geriye sadece altı at var, şansa o altı attan biri birinci gelmesin mi? Hırsından kuponu yiyecekti Recep, abi görmeliydin…"

Altılı da beş de kalanlar her daim iki ye tav olanlarca aşağılanırlar, yaz bunu da bir yerlere.

"Hacı'ya söyle de beni bir görsün yarın…" dedim. "Kömür işi var depoda, belki birlikte hallederiz"

"Tamam baba, bakarız…" dedi bu sefer.

"Ben dedim onlara, içki, kadın, kumar bitirir delikanlıyı amma…" Çingene Ekrem bir yandan masaların üzerine sandalyeleri yerleştiriyor diğer yandan bize laf yetiştiriyor.

"Geriye ne kaldı oğlum yav? Ufağı dolaba koydun değil mi sen akşam?" diye karşıladı Hasan.

Demek ki hazırlık yapılmış akşamdan. Ekrem üç çay bardağı, üç su dolu su bardağı, bir ufak şişe Yeni Rakı ve meze niyetine bir avuç çekirdeği masaya getiriyor. Kapı kapalı ve Narkoz Nuri aşağıda uykusunun en karanlık dibine vuralı bir yarım saat kadar olmuş o ara…

"Eee Hasan? Nereye gideceğiz bu gece?"

"Bu gece mafyayla takılıyoruz abi…"

Rakıdan sıkı bir yudum aldım, ağzım, burnum, midem, beynim buruştu anında.

"Deme yav…"

"Dedim bile…"

"Eh ulan Hasan, akşam akşam ne hallere koydun bizi, ne işimiz olur oğlum bizim mafyayla mufyayla?"

"Hele bir dinle sen, gelmek istemiyorsan yine gelme be abi…

Daha lafını bitirmeden cep telefonu çalıyor Hasan'ın, gözlerini kısarak numaraya bakıyor önce, ekranda her ne gördüyse artık bir ağırlık geliyor hareketlerine.

"Buyur Cabir abi?"

Şişe bitti bitecek, Çingen'le geri kalanı aramızda pay ediyoruz ve bardağı kafasına diktiği gibi dükkanı toparlamaya kaldığı yerden devam ediyor. Hasan, konuştuğu adam her ne diyorsa artık,

"Üç kişiyiz abi… Evet biliyorum orayı… Yarım saate kadar ordayız abi…" diye diye kapatıyor telefonu.

"Çingen oğlum sana da iş çıktı, toparlanda gidelim."

"Ne işiymiş bu şimdi gecenin bu vaktinde?"

"Tahsilat oğlum, Cabir abiyle takılacağız Maltepe'de bir mekana girip çıkacağız sadece…"

Ekrem son sandalyeyi de masa üstüne yerleştirirken kestirip attı.

"Ben gelmiyorum usta, siz bakın dalganıza. Yarın dükkanı erkenden açmam lazım"

"Gidinin tabansızı sen de, iki kuruş ta sen nasiplen diye söyledim oğlum ben sana…" diye kışkırttı Hasan.

"Ya arıza çıkarsa n'olacak? Çoluğum var, çocuğum var, sen mi bakacak onlara?"

"Tamam lan tamam, sana söyleyende kabahat zaten, kapada gidelim artık, yolda seni de eve bırakırız…"

Bardağı dipledim, sıcak bir şey boğazımı yaktı geçti sanki, yüzümü buruşturdum ama renk vermedim, kepenklerin kapanmasına yardım edip dükkanı kapadık. Hasan taksi çevirdi. Ekrem'i eve bırakıp devam ettik biz..

"Baba, sadece görüntü vereceğiz biz, hiç bir şeye karışma, eğer ortalık karışırsa da arkana bile bakmadan kaç…" diyor Hasan arka koltuğa doğru bana dönerek.

"Allah biliyor ya hiç içime sinmiyor benim…"

"Öyle deme Selim abi, ekmeğimize bakalım biz!" "Arka sağlam Cabir ağbide, Diyarbakırlı, lazlarla takılıyor şu ara, dediğim gibi bizimkisi sadece şekil…"

Şoför o ara dikkat kesiliyor, Hasan toparlanıp lafı bağlıyor. İhtiyaten varacağımız yerin bir iki sokak aşağısında iniyoruz taksiden.

Maltepe sahile yakın çorbacının önünde oturup kahve içiyorlar Deli Cabir namlı kabadayı ile yıllardır yanından ayrılmayan, gözünün biri hafif sola kayık baktığı için Şaşı diye çağrılan adamı. Sarma sigara içtiğine göre esrarla da arası iyi abimizin. Daha yanına gelir gelmez haşlıyor Hasan'ı.

"Hani üç kişiydiniz lan?"

"Biri kayış attı son anda abi, ama Selim abi sağolsun kırmadı beni, bizim mahalleden, eli dili sağlam, he mi de üniversiteli…"

Cabir kahveyi höpürdetip dik dik süzüyor beni.

"Makina var mı yanınızda?"

"Sizde vardır diye yanımıza almadık abi…"

Bıyıklarını tek eliyle alttan sıvazlayıp, adamına sesleniyor,

"Şaşı, içeri götürüp kütelendir şunları…"

Çorbacı hemen hemen boş, sarhoşun biri işkembeye yumulmuş sadece. Salonu dikine geçip mutfağa açılan kapıdan yan tarafındaki ardiye benzeri yere giriyoruz. Şaşı, iki tane tabanca çıkartıp mermi olup olmadığını kontrol ettikten sonra elimize tutuşturuyor. Bir süre ne yapacağımı bilemiyorum, sonra Hasan'ın hareketlerini taklit ederek belime yerleştiriyorum.

Şaşı,

"Bişey olacandan değel, ihtiyaten…" diyor sadece.

Dışarı çıkıyoruz. Şaşı boş fincanı alıp içeri götürüyor, Cabir bir sigara daha sarıyor önce. Ardından bana dönerek,

"Otur bakalım aslan…" diyor

Hafiften tersleniyorum,

"Aslan değil, sadece Selim!"

Hiç teklemiyor, hatta gülüyor hafiften,

"La Şaşı duydun mu? Aslan değelmiş, sadece Selim…"

Dalga mı geçiyor, hoşuna gitti de eğleniyor mu, anlayamadım bir türlü. Elini 'herneyse' gibilerinden şöyle bir havada sallayıp, cigaralığı yakıyor.

Hasan'a dönerek anlatmaya başladı.

"Hasan sen evvelinde gidip yer tutacaksın. Bir iki bira iç sadece, ayarını kaçırma sakın. Dükkan karanlık olacak, şarkıcı, dansöz filan, salonu tümüyle gören bir yere otur ve karıya kıza sakın bulaşma, arbede çıkarsa ayakta kimi görüyorsan sık üstüne…"

Hasan başıyla tasdik etti, sağ eliyle de belini yokladı öylesine. Deli Cabir bana döndü bu sefer, gözlerini hafif kısıyor konuşurken, sigarayı daha söndürmeden yenisini sarıyor arada.

"Sen Şaşı abinle takıl, sakın yanından ayrılma, O ne derse o…"

Artık ortaya konuşuyor.

"Heç bişey olacağından değil, temkinli olmakta fayda var diye tüm bunlar. Kurda akıl sabaha gaden gerek. İş bitince Hasan bizden on, on beş dakika sonra dışarı çıkar ve burada görüşürüz, de hade sen get bakem şimdi.."

Hasan fırladığı gibi uzaklaştı, Şaşı bir arabayla yanaştı çorbacının önüne. Cabir abi arkaya oturdu, ben de öne geçtim.

Gece kulubü neon ışıklı ve kallavi ingilizce adıyla türdeşi salaşhanelerin bir üst makamında konumlandırmış kendini. Bu işlerde tarağı olmayanın asla ayak basmayacağı, yeni yetme veletlerin manitalarını getiremeyecekleri bir yer olduğu kapıkulu iki yarmanın giriş bölümünü sağlı sollu tutmalarından belli zaten. Otoparkçı taksiyi teslim alıyor ve üçümüz Deli Cabir önde olmak üzere ilerliyoruz kapıya doğru. Mafyasal hareketler üzerime ağırlık çökertiyor. Bakışlarım daha keskin, kollarım yürürken biraz daha kabarık kalkıp iniyor, ulan yıllardır yerimi arayıp duruyormuşum meğer, aha işte tam da Baba filminden fırlamış beşinci dereceden figüran eskisi gibiyken orta yere bir nara savurayım diyorum içimden zevzeklenerek.

"Selamünaleyküm"

Selam alınıyor, belli ki Cabir buralarda epeyce tanınıyor, eller önde kavuşturulmuş, hoşgeldin abiler falan karşılama sağlam.

"İsmail bizi bekliyordu…" diyor bu sefer,

"Tamam abi, buyur…" diyorlar ama diğer yandan da arama pozisyonu alıyorlar,

"Bekliyor dedik ya aslanım" diyor ve arada kısık gözüyle bana bakmayı da ihmal etmiyor.

Bir müddet ne yapacaklarına karar veremiyorlar, Cabir ikisinin arasından dalıyor içeri, arkasından biz de onu takip ediyoruz. Biraz uzunca holü geçtikten sonra mekan geniş bir salona açılıyor ve ne yalan söyleyeyim içerisi ekşimiş şarap veya sidik meni karışımı bir şeyler kokuyor. Bir garson hemen karşılıyor bizi,

"Beni İsmail'e götür, gençlere de güzel bir masa ayarla…" diyor deli Cabir.

Oturuyoruz…

……..

TiananMenian “En büyük kötülük, en büyük iyilik için gereklidir.”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 25 - 2011 zamanında yazılmıştır.

En büyük kötülük, en büyük iyilik için gereklidir. Nietzsche

Sadece uyumak istiyorum, mümkünse günlerce sürmeli, hatta aylarca. Sarhoşlukta bir nevi ayakta uyuklama hali. Var oluşundan ve kendi gerçekliğinden uzaklaşmak için bulunan en kolay, yasal ve hafif yöntem. Hem fiyatı üzerine konulan fahiş vergiler nedeniyle ülke ekonomisine olumlu katkı sağlamak gibi içerken pek akla gelmeyen bir tarafı da mevcut. Kimi zaman devletin idaresinde ki büyüklerimizin, "Ulan önüne gelen vergi kaçırıyor bu memlekette, biraz daha stres husule getirelim de içki, sigara ve benzin tüketimini artırarak gelir düşüşünü telafi edelim" benzeri tartıştıklarını varsayıyorum bir masanın etrafına toplanıp. Nasıl olsa ödediğimiz her vergi bize yol, su, elektrik olarak geri dönüyor, ancak her ne hikmetse bunların kullanımı da ücrete tabi. Varsayalım ben normal bir işte çalışan en sıradan adamlardan biriyim ve ortalama bir Türk'ün yaptığı her eylemi gerçekleştiriyorum. Ufak tefek farklılıkları es geçersek geriye, sabah gazete alıp, belediye otobüsüyle yola koyulmuş, mesaisiyle birlikte asgari ücretin biraz üzerinde aylık maaş alan ve haline her hafta Cuma günü öğlen arasında gittiği Cuma namazında şükreden bir tıfıl oğlan kalır. Henüz evlilik gibi masrafları boyunu aşan bir faaliyete girişecek gücü kendinde bulamamıştır ve sabahleyin aldığı gazeteye verdiği otuz beş kuruşun aylık olarak on lira elli kuruş tuttuğunu hesaplamaktadır. Günde bir paket kısa LM sigarası içer ki otuz günlük maliyeti tamı tamına seksen yedi lira olup aylık gelirinin altıda biridir. Haftada bir kere birahaneye gidip sadece bir çerez ve üç fıçı bira götürse elli altı lirayı gözden çıkaracaktır. İşyerinin servisi varsa ne ala ya yoksa tek vesaitle gidip gelse en ufak mesafe bir liradan iki lira ki etti altmış lira. Bu adamın kız arkadaşı yok mu, olmalı, öyleyse hazır kartlı da olsa cep telefonu muhakkak vardır, idareli kullanıp iki haftada bir kontör yüklese yirmi beş lira da iletişime harcar. Velev ki adamımız askerliğini tamamlamış ve ailesiyle birlikte yaşıyordur ancak nereden baksan diş macunu, fırçası, tarağı, jileti, sabun köpüğü, saç jölesi, ayakkabı boyası derken bir yirmi lirada da oraya bağlanır. Ayakkabı, pantolon, gömlek, iç çamaşırı, çorap dersen asgari ayda yirmi beş lira da kılık kıyafete koyarsak, geriye sadece kız arkadaşıyla kafe, lokanta, park bahçe gezmeleri kalır ki oda rahat bir elli liraya mal olur. Asgariye vursan temiz üç yüz lira yani bir aylık zorunlu ihtiyaçları için on sekiz günlük çalışması gerekmektedir. Adamımız bu dengeyi her ay korumak ve açık vermemek zorundadır. Ayda iki kitap alsa, korsanı dört lira olan kitaba on beş lira bayılacaktır, bir kere sinemaya gitse dokuz lira. O da sinema yerine VCD seyreder, korsan kitap alır, tiyatroya gitmez, kaset almaz MP3 yükletir, Windows'un lisanslı programı niyetine track program kullanır ve geçinir gider. Allah'tan sosyo-kültürel aile yapımız böyle bir yaşantıyı cevaz kılar. Tek başına ya da evlilik hayatı kira, elektrik, su, telefon, ısınma ve beslenme sorunlarını beraberinde getireceğinden Türkler de anne baba hayatın her döneminde çocuklarına katkıda bulunmak üzere kodlanmıştır. Emekli olunması, çocuklara yardım edilmeyeceği anlamına gelmez ve birazda bu nedenle büyük çocuklar gibi yaşam sürmeye devam ederiz. Erkeklerimiz futbol maçlarında kadınlarımız her gün farklı kanalda yayınlanan dizilerde kendini arar. Kelli felli adamların cırtlak renkli takım formalarıyla kol kola girip küfürlü bağrışmaları ne denli garipse, kadınların yapısı gereği kurmaca bir dünyanın kahramanlarını, ilişkilerini ve konuşmalarını muhabbetlerine dahil etmeleri o denli sakat bir durumdur. Elbette kimseden her akşam felsefi sohbetler yapmasını veya Hıncal Uluç gibi ultra modern bir yaşantı sürmesini beklemiyoruz ancak her ne kadar da ekmek kavgasının pençesinde kıvranılırsa kıvranılsın diline, yaşantısına, giyimine, evine, kişiliğine, ruhuna kalite en azından bir farklılık ya da farkındalık katabilmeli insan. Vıcık vıcık kahvehane muhabbetinde "Ver coşkuyu, ver coşkuyu!" sürgit yaşama tarzı beni boğuyor dostlarım. Parasızlıktan şikâyet edip duran, asgari ödemesi yapılmamış kredi kartının aylık faizinin hesabına saatlerini harcayan, bulabildiği en küçük fırsatta İstanbul gecelerinde Rus asıllı fahişe peşine koşup "Kopan!", kırk elli yıllık ömrü hayatında hiçbir yaralı parmağa işemeden geçip giden lavuklar cehenneminde benim payıma da onları seyretmek düştü bidenem, ondandır biraz feryadım.

Ben bu cehennemin ne şeytanıyım ne de kurbanı. Bizimkisi sadece ölene kadar sonsuz; sallantıda hali…

TiananMenian “Türkiye geleceğin ülkesidir ve hep öyle kalacak”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 24 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"Türkiye geleceğin ülkesidir ve hep öyle kalacak" b.disraeli

iyi de benjamin amca bu lafı neden sarfetmiş yıllar evvel? malum mu olmuş kendine, eğer öyleyse helal olsun der geçerim, kadıköy, eski aşklar, bel fıtığı, kokoreç, mercan büfe, efes kutu bira ve çeşitlenmeler arasında bir akşamüstü hikayesi;

Kadıköy benim eski sevgilim, her köşesinde ayrı anım gizli. Galiba buraya yolu düşen herkes de böyle bir sanı mevcut. Her neyse Aslı'yı burada terk ettim ben, ruhu bile duymadı, martılar bile bilmedi biten bir aşkı kutsadığımı kırmızı şarapla. Zannettiler ki geçici hevesler döneminden kalma zıpırın teki görüntü verip şekil çizmede sağa sola. Deniz kadın gibidir tam anlamıyla vakıf oldum şairin bu söylemine, içlerinde ne olacağını asla bilemiyorsun ikisinin de. Ve göründüklerinden daha tehlikelidir ikisi de yaz bunu da bir yere. Karşılarda bir yerlerde oturuyordun o zaman sen sevgili Aslı ve kimisi suya vuran milyonlarca ışıktan birinin çevrelediği duvarların arasında televizyondan geçen görüntülere bakıp iç sıkıntını erteliyordun habire. Akşam iniyordu Kadıköy'e ve takalar geçiyordu gürültülü motorları uzaktan gelen davul sesi. Yaşam gürül gürül akıp gidiyordu etrafımda, İstanbul bir otomobilin dikiz aynasında serseri görüntülerinden ibaret. Nefes almaya bayılıyordu insanlar ve fahişeler erkek gibi küfrettiklerinde adam olduklarını zannediyorlardı adım başı. Bir ben durmuştum ve yanımda yöremde sağa sola oturmuş yalnız adamlar sadece kendilerinin durduklarını ve diğer her şeyin geçip gittiği hülyasıyla baş başa vermişlerdi. Seni mutsuz edeceğimi iddia ediyordun ve ben karşı duramayacak kadar sessiz ve çaresizdim o sıralar. Yorulmuştum yorgundun, her şeyi istiyordun ben vazgeçmeyi seçmiştim. Tanıdığın en karanlık adam olduğumu fısıldıyordu kulağına iblisin uşağı beyin kıvrımların. Kara karga sürüsüyle yatıp kalktığını bilirdim hatta bir kaçını tanımıştım ve engelleyemiyordum namlu masal sevdalarında beyaz atlı düşlere uyanmanı. Ne hırsım vardı ne param, içecek sigaram, gece uyurken üzerimi örten bir çatı, birlikte içecek bir kaç arkadaşım varsa çok da fazla dert değildi hayat. Kara çalmıştım geçmişime, felsefeden, edebiyattan, sanat seviciliğinden beynim buruşmuştu ve zehirleniyordum yavaş yavaş. Cennete yerleşmiş seçkin bir aristokrat gibi hissediyordum kendimi senin yanındayken. Her hücrem seni kendi meşrebince seviyordu. Sonsuza kadar devam etsin istiyordum oysa elimden kayıp gidiyordun sen yavaşça ve sadece seyretmek geliyordu elimden olup biteni. Lanet olsun gurur denen kuytuya! Yüreğim ağzımdaydı, adının üçüncü harfine şiir yazıyordum durmadan ve kamaşıyordu gözlerim rüyalarımda bile saçlarının kızılından. O sıra uzun bir ara vermiştik askıya alıp gezip tozmaları ve bir gün telefonda 'Seni görmek istemiyorum artık' dedin kabuk değiştiren yılanların soğuk diliyle. Kötü bir mucize gerçekleşmişti sanki, çok hazırlıksızdım, çok çaresiz ve çok mutsuz. Hayatım çoklaşmıştı hiç olmadığı kadar, hiç olmadığı kadar ölüme yaklaşmış hissediyordum kendimi. Sonra miladım başladı yeniden, buz tutmuş nehirlere benzeyen kırık kalpler gününde. Bir de mektubun var hakkını yemeyeyim şimdi. Kafası karışık ama kararlı olduğunu düşünen ve sana hiç yakışmadığı kadar üstten konuşan cümlelerle örülmüş. Aşk seveni aşağı çekermiş doğruya, muhatabına da yukardan bakmak kalır o halde. ' Aşk köpekliktir ' diye bir kitap gördüm geçen gün. Demek ki evrenseli yakalamışız ha sevgili. Ancak seni azad ederek kendimi boşluğa bırakabileceğim aklına gelmeyecek kadar uzak bir ihtimal değil daha bilirsin. Mektubun elime ulaştığı o akşam aksi gibi halı saha maçına gittim, zaten şekilsiz olan yüzüm enine boyuna asıktı, sadece Hamit sezdi bendeki değişimi ' Bir hal ver sende baba bu akşam ' diyerek. ' Boşver dostum hadi şunları yenelim ' diye geçiştirdim bende. Boşvermemişim halbuki, maç esnasında kalecilik yapmama rağmen avukat Besim abiye gereksiz yere sert girdim, iki hafta kadar aksayarak dolaştı mahkemelerde adamcağız. Karın bölgeme beklemediğim yerden sıkı bir yumruk almıştım sanki, ağzımda ekşimiş süt tadı, çakıp kaybolan heveskar intikam kırıntıları, hayal meyal buruşuk hatıralar ve fotoğrafların kaldı bende. Havlu atmıştım ağır siklet boks maçında ve bir daha asla maça çıkamayacağımı fısıldıyordu kötü zaman cinlerim. Senden gerçek anlamda nefret etmeyi çok isterdim biliyor musun, gerçek adamlardan korkulduğunu öğretmiştin her seferinde bana. " Fare! " Batan gemilere benziyordum değil mi o zamanlar? Halen öyle…

TiananMenian “Hayır! Hayır! Kafiyeli şiir okunmaz Chinaski’nin evinde!”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 23 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"Hayır! Hayır! Kafiyeli şiir okunmaz Chinaski'nin evinde!" C.Bukowski

Tanrım ne kadar da sıkıcıydılar, her şeyi biliyorlardı ve her birinin üzerine kuracak binlerce kelimeleri vardı. Küçük erkekler ve küçük kadınlar ve onların küçük hocaları kümelenmişler, kimseye yararı olmayacak ve yarın kesinlikle unutacakları sözleri kuruyorlardı birbirlerine. Müzik niyetine gitar, keman ve flüt çalıyordu ve müzisyenlerde sıkılıyordu yüzlerine yansıdığı kadarıyla. Karnım açtı fakat ortaya konmuş ufak tefek şeylerin hiç bir faydası olmuyordu onu dindirmeye. Kanepe denirmiş adına fransızcadan giydirme, hay kanepenize, beyaz leblebi bile daha şerefli bir meze değilse ne olayım. "Ramazan senin eben var ya, bittin oğlum sen beni buraya getirmekle!" deyip ve arkasından bir kaç lavuk muhabbetini falsolu ayak hareketleriyle atlatıp gittim barmenin yanına. O kadar para bayılmış Ramazan, kuruşu kuruşuna içkiden çıkarmazsam gözlerim açık gider bu dünyadan. Sıra sıra dizmişler hepsini, üçte ikisi hafif, cin, votka, şarap, likör tarzı ve bir kaç tanesinin ne olduğuna dair fikrim bile yok, bira hamal işi, en iyisi rakı. "Baba bana bir duble rakı attırsana!" Garson değil, konsolos sanki muhterem. Beyaz gömlek üstüne papyon takması çalıştığı otelin kanunları gereği kabul edilebilir ve ekmek parası namına anlaşılır bir durumdur da, sana şimdi içki servisi yaptığıma bakma, geceleri uyumadan evvel Schopenhauer okurum ben tavrı nerden yüzüne yerleşti be abicim, ben onun derdindeyim şimdi. Ne var ki bunda felsefe hocaları da okuyorlar kendisini ve sadece yüksekten atıp tutmaya, boş boş konuşup kafa ütülemelerine yarıyor okudukları. Rakıyı alıp çekiliyorum kuytuya ve farkı anlamaya başlıyorum yavaştan yavaştan. Ben buraya ait değilim. Bu güzel cümleler kuran insanlar benim arkadaşlarım değil, bu az önce içtiği şaraptan dolayı neşelenen ve daha çok kızlardan oluşan topluluğa ağzını yaya yaya konuşan ihtiyar tarih Profesörü gerçek değil, bu müzik aslında mıymıntı sesler toplamından oluşmuş uyuzluktan ibaret, bu kırmızı halı döşenmiş salon bu kadar gereksiz atrıntıyı nasıl içine sindiriyor ve bu rakı ne de hızlı bitiyor diye düşünüp aklıma geldikçe Ramazan'a giydirmeye devam ediyorum. Konsolos olacakken kader tarafından çelme yiyerek garson olmuş ve bana göre daha aklı selim ve yararlı bir iş yapan garson efendi artık bana kadehi uzatırken hafif gülümsemeyle işini yapıyor ki hayra alamet değil bu. Ramzana'a ulaşmalıyım ve bulabildiğimiz en kestirme yoldan eve gitmeliyiz artık derken içkiden aldığım gazla siktir et la dallamayı diyerek atıyorum kendimi dışarı. Çıkar çıkmaz ferahlıyorum, sonra otobüse binip beni Ankara'nın kıyısına götürmesini bekliyorum uzaktan geçen ışıklara dalıp dalıp…

TiananMenian “Yeraltı Manifestosu”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 22 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Her şey geçer; toz ve kül kalır geriye. Kan, ter ve gözyaşı ile doğup, sabırla günü birlik ölmek bizimkisi sadece. Arada kalmışlık, aidiyetsizlik, biat ile itaat köprüsünde kılıçtan keskin, kıldan ince zorlu viraj ve yollarda çoğu karavana atışa maruz kalan trafik işareti levhaları gibi delik deşiğiz biz, hatta bu zavallı ve anlamsız eylemin isabet kaydetmeyen her kör kurşunun esaslı hedefiyiz. Kimse bize dikensiz çay bahçesi vaat etmemişti daha en başından, artık talep de etmiyoruz. İlişilmemesi yeterli. Ne hayatlarımızla destanlar yazacağız, ne de yazılı tarihin süprüntü sayfalarında anılacak adımız… Süslü kelimelerimiz ve küçücük dünyalarımız var ve onu idame ettirmenin telaşındayız ez cümle. Öğretilerden ve kurtarıcılardan yorulduk artık, kendi dünyamızın soytarısı olarak devam etmek istiyoruz bundan sonra. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden zayıf not alıyorduk durmadan, Beden Eğitimi halı saha futbol maçlarından ibaret, Fizik, Kimya kafadan ölü doğmuş yabancılık, Matematik kahvehanede çay parası hesabı ve Edebiyat ağdalı geçmiş zaman ülkesi oldu hep bizim için. Ortalamanın altındayız, yer altının izlerini sürüyoruz şimdilerde ve kaçırdık epeydir ipin ucunu.

Varolanı beğenmiyoruz, değiştirmeye ise gücümüz yetmiyor! Üzerimize üzerimize geliyor her şey, en babasından ekonomik kriz çıkıyor bir yerlerde ve fazladan iki dal sigarayı ekmeğimizin üzerine katık ettiğimizde bütçemiz sarsılıyor aniden. Siyasi kast ve ekonomik cenderenin pençesindeyiz ve artık yer altındayız.

Ve bilinmeyen,

Çoğu zaman korkulan ikisi beşi bir araya geldiğinde, fakat sokakta geçip giderken diğerleri, biz sadece bulanık görüntüler zinciriyiz. Fabrikada işçi, bankada gişe memuru, köşe başlarında gazete bayii, tinerci, serseri, marangoz ve akla gelen binlerce ıvır zıvır muhabbetin kahvehane köşesi müdavimiyiz. Üzerine film çekilmiş siyah araba camından içeri bir türlü sızamayan kalabalık, özel garajlı boğaz manzaralı evlerin "dikkat köpek" var yazısının tek muhatabıyız. Güneydoğu'da dağ başlarında vururlar bizi bazen, Tuzla tersanelerinde ise günaşırı eksiliriz. Ama sayımız çoktur, her eksilenin yerine bir gider beş geliriz. Seçimlerin tüm hesapları bizim üzerimize yapılır yine, kararsızlığımız tutar bazen, bazen bir patatese oyumuzu satarız, biz ne hin oğlu hiniz. Yani "Sizi gidi Sizi!" dendiği kadar varız. Gidinin kimi zaman arkasından geleni, bazen önünde koşanıyız. Ayrı bir evren, farklı bir rüya, hayra yorulmayan düş, bilinmeziz.

"Helk" diye adlandırılırız pazar akşamları, alkışlarız, "Hala bıraktığımız yerde otluyorsunuz…" denir durduk yere, dava açar para kazanırız. Evimizi su basar, malımızı eşkıya çalar, geleceğimizi hükümetler satar, biz her akşam kahvehanede pişpirik oynarız. Çıraklara tokat atar, biraz iyi giyimli ve yüksek perdeden konuşan devlet memurları karşısında hazırola geçeriz. Asıl işimizi ise hiç sormayın, emireriyiz…

Arızalar bizden çıkar, arıza yazıların okuyanıyız biz. "Baltalı İlah" ile kendinden geçmiş bir çocukluk ve Kemalettin Tuğcu ile gözleri dolan annelerle dolu geçmişimiz. Karmakarışığız, dolambaçlıyız, lakin statlarda ses desibelini zorlayan mutlu azınlığız.

Azız!

Kimi zaman içer dağıtırız, kimi zaman kavga eder dağılırız, biz evlenirken bile adam gibi kız istemek yerine, tutar kızı kaçırırız… Toplu taşıma araçları fiyatlarına yapılan zammın ise en esaslı düşmanıyız. İlk sigara zammında sigarayı bırakmaya niyetlenir, bir hafta sonra alt kaliteden bir tanesiyle yola devam ederiz. Yağmur yağar ıslanır, kar yağar üşür, güneş çıkar kavruluruz. Ne siper alırız ne de karşı koyarız. TC kimlik no'muz bile var, muhtardan 2,5 lira karşılığında elimize tutuşturulmuş ikematgah kağıtlarımız. İşlere girer çıkarız yılmadan, durmadan, bıkmadan, usanmadan. SSK primimiz ödeniyorsa eğer bir şekilde, halimize şükrederiz. Cuma ve Bayram namazları bizden sorulur, ayakkabımızı çaldırmadan camiden ayrılırsak şayet o gün, kendimizi bahtlı sayarız. Taksim meydanı 1 Mayıs harici bize hizmet eder mesala, Kadıköy Rıhtım caddesindeki umumi hela çok pahalı diye bir sürü alternatifler ararız. Korsan CD, korsan kitap, korsan bilgisayar programı hastasıyız, hastahanelere 'ne Allah düşürsün ne de onsuz bıraksın' deyince esaslı bir kelam ettiğimizi sanır, bu sözü duyduysak eğer bir başkasından, kederli kederli kafamızı eğeriz.

Dalga dalgayız, her devlet kurumunun kapısında müşteri, her iş kuyruğunun arka sırasındayız. İflah olmayız! Tüm kapılardan kovulur, her bacadan içeri gireriz…

Biz var ya biz, ne kadar da gereksisiz…

Yani benim iki gözüm,

Baba Zula'nın o muhteşem şarkısında söylediği gibi; "Babamız bizi sevmedi, çirkiniz, çirkiniz…

TiananMenian’dan bir öykü “Tut Mangava”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 22 - 2011 zamanında yazılmıştır.

TiananMenian bir Bukowski sever. Mottosu "Ben yazmak için yaratıldım". Bizimle bir öyküsünü paylaşıyor. Aşağıdaki linkten öyküyü okuyabilirsiniz.

TUT MANGAVA

Uyku

Bayan Arıza tarafından Ekim - 7 - 2010 zamanında yazılmıştır.

Raskolnikov'dan "UYKU"

Uyuyamıyorum. Halbuki uyumam lazım. Sonuçta 42 saattir uykusuzum. Uyanık kalmayı gerektirmeyecek kadar da berbat bir hayatı devam ettirmekle meşgulüm. Düşler görmek istiyorum, iyimser, umursamaz, unutkan.. Ama olmuyor işte. Vücudum buz gibi. Hiçbir yaşam belirtisi yok. Bir an için öldüm mü diye düşünüyorum. Ama sigara almak için, buz gibi bedenimi, soğumuş yataktan ayırdığımda anlıyorum ki yaşıyorum. Yaptığım en mantıklı iş, galiba sigaraları bilgisayar masamın çekmecesinde stoklamak. Kısa süreli bir mutluluk.

Ne zaman bitti bu sigara? Kültablasından zayıf dumanlar yükseliyor. Anlıyorum ki söndürmeye çalıştığım sigara can çekişiyor, yuvarlak, seramik mezarında. Mücadele etmekten vazgeçtiğim kısa ömrümün en buhranlı saatini yaşadığımı hissediyorum bir an. Bu hissi daha önce yaşadım. Hem de defalarca.

Uzun süreli bir hüzün.

Ruhumu dizginleyemeyecek kadar küçük bir odada yaşıyorum galiba. Acılarım daha büyük bir odayı hak ediyor. Her taraf duman altı. Sokağa atmalıyım kendimi.

Sokaklar ıslak. Sokaklar çok ıslak. Hapşırmak için türlü şaklabanlıklar yapan bir fani gibi, gökyüzü de tereddütte, yağsam mı, yağmasam mı? Şimdilik hapşırmıyor, yağmıyor, her neyse işte.

Gece. Sahildeyim. Dünyanın en arınmış yerinde. Kıyısında en çok ağlanmış yerde. En çok aşık olunmuş yerde. En sade, en gerçek yerde. Gelgitler, dalgalar, yakamozlar… Bir köpürüp bir yok olan karanlık sular, sönen hayatların aynası gibi, kendini bilmezce çırpınıyor. Buraya ait değilim.

Gitmeliyim buradan.

Sahilden uzaklaştım. Sokaklar, pusudaki bir düşmanmışçasına üzerime koca koca apartmanları salıyor. Sokak lambalarından ve apartmanlardan kaçarken, az önce sahilden de kaçtığımı hatırlıyorum. Olduğum yerde kalakalıyorum. Ardıma bakıyorum. Kaçtığım sahil yerli yerinde duruyor. Artık ne apartmanlar ne de sokak lambaları kovalıyor beni. Peki kimden bu, kovalayanı meçhul kaçış?

Nefes alıyorum.

Görüyorum.

Sokaklar, lambalar, apartmanlar, uçsuz bucaksız sahiller, her fırsatta kaçtığım evim.

İşte şimdi her şeyi daha iyi anlıyorum, ben galiba yaşıyorum. . . . . . Peki ya uyku?……………………….. Elbet bir gün o da olacak.