Kişisel’ kategorisi için Arşiv

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Serhat’ın Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Mart - 27 - 2011 zamanında yazılmıştır.

sıkılmak nedir hiç düşündünüz mü? sıkılmayı düşünerek daha fazla sıkılmak hep bundan korkarız sıkılmamak için elimizden geleni yaparız, üretiriz,  yoktan var ederiz her şeyi. Bar, eğlence, sinema hep bunlar sıkılmaktan korktugumuz için yaratılmış hadiselerdir. Ben çok sıkılıyorum bazen gece yarısı degişik bir düş için yaratıcıdan yardım diliyorum hep sıkılmamak için boşa geçmiş gençlik yıllarının üzüntüsü içinde sadece aşk ve buram buram cinsellik kokan günlerimi özlediğimi düşünüyorum; yaşamın kıyısına ne kadar yaklaşabileceğimiz veya ne kadar uzakta oldugumuzu düşünüyorum. tenim ağlıyor bazı geceler, sevdiğim yatagımda aglıyan tenimin bütünü oluyor bazen; ama yetmiyor hiçbir şey yetmiyor daha fazlasını istiyorum. hep klasik hayata karşı haykırmak geliyor içimden. boş duvarlara bakarak sıkılmaktan korkuyorum, yine alıyorum elime kalemi duvarı karalıyorum ama ilginç bir şey çıkmıyor, hep çekiniyorum bu sıkıcı hayattan sanki iki ucundan kopmuş bir ip üzerinde volta atıyorum.

Bazı geceler hayallere gömülüp sıkıntımı biraz olsun hafifletmek için atıyorum kendimi beşiktaş sokaklarına; sokak fahişeleriyle konuşuyorum gece yarısı onlar bile arada sırada olsa yaptıkları işten keyif aldıklarını söylüyolar iyice sıkılıp dönüyorum dört duvar evimin hapisanesine kapanıp gecenin karanlıgına yeniden dogmasını bekliyorum benim için hiç dogmayacak güneşin dogmasını bekliyorum sessizce ve yalnızlıgıma kahredip ölüyorum her güneşin doguşunda.

 

TiananMenian “Her bekar erkeğin evinde keman çalan mavi bir kız olmalı”

Bayan Arıza tarafından Mart - 26 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Kanepeden kalkamıyorum, gözüm gelip gidip Aslı'nın hediyesi yağlı  boya resme takılıyor.  "Çılgın bir ressamdan aldım bunu, görür görmez aklıma sen geldin" ve "Her bekar erkeğin evinde keman çalan mavi bir kız olmalı!" demişti gülerek. Çırılçıplak ve üç yıllık plastik boyasıyla acınası haller tiyatrosunda düşkün orospuyu oynayan duvarıma beton çivisini elleriyle çaktı o gün.  Tablonun arkasındaki çengeli değiştirdi, hizaladı ve astı.  Karşısına geçip çay içtik. Erken kalkmıştım bu sabah, apartmanın arka bahçesine dadanan sokak itlerinin sesleri eşliğinde.  Sonra son yüzyılın en büyük icadı telefonum çaldı uzun uzun.  Acı acı değildi sesi.  Nereden esmişse Süha'nın aklına gelmişim, haberi O verdi, ağlıyordu sanırım.  Bir ara birlikte çalışmışlardı, galiba aşıktı da Aslı'ya.  Sayımız çok biliyorum; sebepsiz aşık olan sessiz erkekler cemiyeti.  Zaten tanıdığı her erkek bir müddet sonra ona aşık olmaktan kendini alamazdı.  Doğa hep O'na başrol vermişti, esas kız olmuştu gittiği her yerde.  Güzel, güçlü, zeki, kırılgan.  Her durumda ne istediğini bilen tavrı erkeklerin aklını başından almaya yeterdi hemencecik. Etrafımız mızmız, aklı bir karış havada kızlarla çevriliydi, yoruluyorduk oynamaktan ve eziyorlardı bizi her fırsatta.  Gönül işlerini sidik yarışına çevirmeyen, hırs, güç ve başarı üçgenine sırt çevirmiş, saf ve içten ama gözleri açık bir kadından daha güzel ne var bu dünyada Allah aşkına.  Aslı koymuştu orta yere yüreğini.  Ancak çok yakınları anlayabilirdi içindeki fırtınaların ona maskeler taktırdığını. Babasından nefret ederdi hep, annesini ile geçinemezdi.  Mutlu çocuklukların olmadığı bir devrin nesliydik biz.  Ayrı dünyaların kayıp kuşakları.  Baba evden gider ve geriye dönüp bakmaz bir daha. Elde kalan boşluğu, yakıcı ve kötü hisler doldurmaya başlar.  Nefret sevginin, doğal seyirde türevidir.  Aklınla gönlün çeliştiğinde, beynin kendini karmaşadan kurtarmak üzere bulduğu en etkin rol. İnsanın yardıma en çok ihtiyacı olduğu anlarda yakınlarını yanında bulamaması eksik bırakır onu ve bırakmaz yetişkinliğinde dahi peşini. Babasına olan öfkesi biraz türetilmiş gibi gelirdi bana, annesiyle içten içe sürdürdüğü gizemli savaşın etkisiyle ve sırf durum öyle olması gerektiği için kabullenilmiş ve sahnelen bir tür tek kişilik oyun.  Sonsuza kadar sürecek ve bir gün babası pişman olsa da geri dönse vazgeçilmeyecek bir alışkanlık.  Bu memlekette çocuklar büyüklerinin savaş alanıdır.  Ya yapamadıklarını yüklerler küçük omuzlara ya birbirlerini hırpalarlar çocuklar üzerinden.  Mutlu ailelerde vardır belki, ben görmedim henüz.  Her evlilik can sıkıcı bir tekrarlanma kuyusuna düşmeye mahkum doğar.  Bir gün gelir tahammül sınırlarının kıyısında gezinmekten kendilerini alamaz, fotoğrafçıların güzide müşterileri olarak mutluluk gülümsemesiyle tezgahları süsleyen çiftler.  Yetişkinler için bile oldukça zor bir durum, kaldı ki dünyayı ve kendini yeni yeni anlamlandırmaya başlayan bebe aklına sığdırsın.  Boşanma halinde giden taraf kaçak güreşir.  Vur kaç taktiği uygular, çocuk yanında olmayana karşı daha duyarlıdır daima. Benimle olan benimdir, ya azarlıyordur ya da eleştiriyordur beni. Onun uygun gördüğü davranış kalıplarını sergilemem üzerine baskı kuruyordur ara ara.  Ekmek sağlaması suçunu hafifletmez.  Olmayan tarafta ise sürekli bir sürpriz vardır, gelişi ve gidişi başlı başına bir olaydır, pahalı oyuncaklar, lunapark, eğlence, birlikte harcanan neşeli saatler.  Mutlak iyidir o.  Hep en özel anlar paylaşılıyordur onunla.  Yeter ki ayağını kesmesin.  Ancak bir gün gelirde sessiz sedasız çekilirse çocuğun hayatından kendi kararıyla, köprüler bir yıkılır ki artık bir daha inşa edebilene aşk olsun.  Sinan Çetin bile yaya kalır bu yolda, yelkensiz sandalın okyanus gezgini, sinekli bakkalın kavalcısıdır artık dut yemiş sahte cennetlerin kapı dibinde. Yanı başımızda ki ise her şeyi anlıyordur, hükmetmek onun doğal hakkıdır, kullanmaktan çekinmez.  Bekleyendir o, sesini çıkarmaz, mutlak dönüşün kendine olacağını bilir.  Kara dul…

Yaklaşık olarak hayatımızın en güzel yılları, desem ki ortalama üçte biri ailenin ve diğer yasal kurumların hegemonyası  altında geçer.  En güzel yıllar olması, bu baskın yarı  özerk işletmeler değildir elbette.  Hayata ısınma turları  yapıyorsunuzdur o kadar. Umurumda mı dünya, karışmışım günlük uğraşların sakin akıntısına. Keşfetmeyi bitirmemişim henüz, yaslanmamışım selvi ağaçlarına mezarlık kuzgunlarının bet sesleri eşliğinde.  Kazık atılmaya elverişli kişiliğim kirlenmemiş ihanetin dikenli telleriyle.  Yarış her zaman antrenmandan daha zorludur, daha vahşi ve ölümcül.  Seke seke başladığımız, sike sike gideceğimiz kurallı boktan bir ömür ve onun metal törpüsü.  Fatih Sultan Mehmet köprüsü.  Arada bir dostlarımızdan biri intihar ederse, daha aşağılık ve düzmece gelen bir yapay yaşantı sanısı.  Gerek var mıydı?  Duvarda Aslı'nın hayali yüzü, büyümüş gözleri ve solgun görünümüyle beliriyor yavaşça ve "Evet" diyor. Aniden kayboluyor ve koşmaktan beter hale gelmiş, çılgınlar gibi soluk alıp veren üç at fırlıyorlar yüzün kaybolduğu yerden.

TiananMenian “Yirminci yüzyıl evlilik öncesi aşkları”

Bayan Arıza tarafından Mart - 24 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Gösterişsiz, siyah gri iki renk dikişsiz gibi duran bir elbisesi var, saçları uçuşuyor rüzgarda atın sarsıntısı ile uyumlu.  İfadesiz donuk bakışlarını üzerimde gezdiriyor.  Yaklaşmaya devam ediyorlar, bense dimdik bekliyorum olduğum yerde.  Durum öyle bir hal alıyor ki artık atların soluklarını, suratımda hissediyorum'.  Görüntünün bütün ayrıntıları yakaladığım o muhteşem birleşme anında ise rüya sona eriyor.  Aslı dinliyor ve hiçbir yorum da bulunmuyor.  Kahvaltıyı bitiriyor ve ortalığı birlikte topluyoruz.  Gitmem gerektiğini gösteriyor saatler, Elif'le randevuma gecikeceğim yoksa.

"Ne boktan bir dünyada yaşıyoruz değil mi?" diye seslendi kapıyı kapatırken.  Hak vermemek elde değil.  Biz dejenere ve talihsiz bir nesiliz; kayıp, kimliksiz, oyuncak, küçük adamlarız bu yangın yerinde.

Elif aç şu telefonu, ne olur annen açmasın,ona bir sürü saçmalıktan bahsetmek zorunda kalmayayım.   "Elif…"   "Tamam, dün gece evde kalmadım zaten"  "Uzun hikaye, gelince anlatırım"  "Orada olurum, görüşürüz"  "Bende!".  Kızlar anlaşılmaz melekler, soru sormadan asla rahat edemezler, hayatlarında ki her karmaşanın cevaplandırılması veya bir şekilde tasdik edilmesi gerekir. Başlangıçta ne zor ve hemen ertesinde ne de kırılgansınız.  Boktan bir dünya, anlaşılmaz melekler…

Kerem'e uğradım.  Paraya ihtiyacım var, dostlar biraz da böyle durumlar için gerekli. Beklediğimden uzun sürdü sohbet, umduğumdan kolay para istememe rağmen.   Tamam asli amacım paranın elde edilmesi ve bunun bencillikle falan alakası yok.  Paylaşım ve sorun çözme insani değerler ve dostlar arasında zaman zaman gündeme gelme ihtimalleri mümkün.  Elbette aklım başka yerlerde.  Kerem' i severim, tek sorun kadınımın bir yerlerde yalnız başına oturup, geç kaldığım için bana küfrederek canının sıkılması.  Kerem, bir kitapçı dükkanında çalışıyor, aralıklarla kendine yardım ettiğimde olmuştur.  Bir kafe açmayı planlıyorlar dükkanın alt katına, hatta ben de işletmenliğini üstlenebilirmişim eğer istersem.  Neden olmasın?  Nihayetinde vedalaşıyoruz, binlerce düşünce var kafamın içinde ve yürüyorum ezbere.  Hava dehşet sıcak öğlen üstü, sokakların her köşesinden insanlar akıyor bir yerden bir yere, rengarenk giysiler içinde.  Bugün günlerden ne?  Kızılay her daim kalabalıktır.  Cumartesi demeyi çok istiyorum halbuki, akılla savunulacak hiçbir kanıtım olmamasına rağmen.  İşin yoksa eğer günlerin de kıymeti yok, her gün aynı, her gün tatil…

Canım!  Nasılda savunmasız ve masum duruyorsun öyle.  Haklı olarak da kızgın ve somurtkan.  O haklı ama bende haksız sayılmam hani.  Fakat görünüşte ben özrü olan tarafı temsil ediyorum.  Asla reddetmem benim işim bu.  Sanırım hayatımın yarısı bu tür oyunlarla, diğer yarısı da  onları analiz etmekle geçti.  "Merhaba bir tanem, hayatının her saniyesini senle geçirmeyi düşleyen bu adam yirmi dakika geç kaldığı için senden özür diliyor" İyi bir başlangıç başarılı bir konuşmanın hemen hemen yarısıdır.  Başardım işte, şimdi on saniye kadar sessiz kalmak gerek.  Söylediği her sözü, kızlara has yaklaşımlarla içerdiği derin manalarla birlikte çözümlemeliyim.  Evet çayları bile söyledik.  Sallama İngiliz çayı, dallama zevkler abidesi. Kaşıkla ez ipliğinden çekiştirerek, olmadı kaşığa el değdirmeden sardır poşeti, ipliği üzerine düğümle, yine de beceremediysen çık üstüne ayaklarınla ez.  İçtiğim şarapların üzümünü çiğneyen Egeli kızların topuklarını düşündükçe bir bardak daha doldurasım gelir. Şimdilerde onunda bir düğmeyle çalışan makinesini yapmışlardır. Modern çağ, pratik yaşamlar türetti.  Sonra onlara nasıl en kısa sürede yemek yiyeceğini, çay ve kahve içeceğini öğretti.  Asansörde, kapı aralığında, duvar dibinde, mezarlık taşlarının arasında fast seks nasıl yapılır üzerine makaleler yazdırdı gazete denilen kese kağıdının bulaşık suyu köşe yazarlarına.  Çayla mücadelemde ilk raunt benim, gülümsetmeyi başardık bu arada hanımefendiyi.  İlk sigara da sorun tamamen hallolacak ve ikinci sigarada ellerini tutacağım.  Aslıyı ve olayını baştan sona anlatacağım (bazı ayrıntılar geçiştirilse de olur), paradan, Kerem'den bahsedeceğim ve olayım bitecek.  O da ailesini ve sorunlarını anlatacak, tırnağının kırıldığını, kız kardeşinin saçını perma yaptırdığını ve bunun ona çok yakıştığını, kendisinin de bunu düşündüğünü, fikrimi öğrenmek istediğini söyleyecek, ardından her nasılsa konuyu ilişkimize getirip sorular sıralayacak ve ben bir sürü açıklama yapmak zorunda kalacağım yeniden. Evi nasıl geçindireceğimizden, çocuklarımızın cinsiyetinden, oturacağımız evin hangi semtte yer alması gerektiğinden, kanepelerimiz ve perdelerimizin renk uyumundan bahsedeceğiz sırasıyla.  Kendimi büyük adamlar gibi hissedeceğim ve politikacılara özenerek tutamayacağım vaatlerde bulunacağım bir kere daha. Hep mi böyle oluyor Allah aşkına?  Sarmaş dolaş çıktık Yüksel Park'a doğru.

Elif bugün çok güzel.  İnsanın her baktığında tekrar aşık olası geliyor.  Yüzünde ki tüm değişimleri yakalıyor ve her birini ayrı ayrı seviyordum bende.  Bu birazda gurur kırıntıları taşıyan bir his. 'Hey!  bu çirkin adam başardı, güzeller sınıfından bu muhteşem kızla beraber, yani on da hala iş  var, falan' gibi kelimelere zoraki dökülebilen bir duygulanım.

Kimseyi umursamadan, gevezelik ederek, neşeyi ve aşkı paylaşıyorduk bir güzel.  Mutsuz ve doyumsuz adamlar hayata kahkaha çentiği atan bu çifte göz kısarak ve bıyıklarını kemirerek bakınıyorlardı, geçkin kızlar gençliklerini hatırlıyorlardı acı bir gülümseme ile onaylama edasıyla.  Tüm dünyanın gözü bizdeydi ve umurumda değildi.  Bunu taçlandırmak istedim.  "Tatlım ne yapmak geliyor içinden, söyle bana?".  Alnı kırıştı, gözlerini çevirdi, o kadar düşündü ki Birleşmiş Milletler Kıbrıs Barışı Komisyonunda ara buluculuğa soyunmuş bir delegenin ciddiyeti ve çözümsüzlüğüyle baş başa kaldığını sandım. Sonunda "Sana gidelim" diyebildi.  "Canım bu her zaman yaptığımız bir şey, daha ilginç bir fikrin yok mu?" demek isterdim ancak benim aklıma da daha iyi bir  seçenek gelmiyor doğrusu.  Sinemaya gidersin, kafeler her daim ayağının altında, yolunun üstünde, Kızılay'da sürtersin, Sakarya caddesinde birahanelere yada salaş meyhanelere takılırsın, tiyatro da olur eğer iyi bir oyun ve yakın bir salon bulabilirsen, ki hiç sevmem, bitti.  Koca Başkent kendini harcamışta haberimiz yokmuş meğer.  İnönü müzesini, kıytırık ressamların süslü panolarla bezeli sergi salonlarını da listeye eklersen, çağdaş yaşam standartları enstitüsünün seçkin bir evladı olarak can sıkıntısının izini sürersin, diğer adı koca götlü memurların şehri olan Ankara'da.  Elif akıllı ve bu şehrin kızı.  Eve gitmek ile kapıdan girdiğinden andan itibaren yarım saat sonra sarmaş dolaş sevişmek arasında birebir ilişki kurabilirsin.  Böyle yaşanır yirminci yüzyıl evlilik öncesi aşkları.

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Catman’in Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Mart - 23 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"tesadüfler hayatın atomlarıdır" – şebnem işigüzeL.

yanlızdım; gece yanlızdı… kaçacak tek yer : toplu intihar şenliğiydi! cesaret tohumlarıydı ölü toprağıma serptiğim. belki de aradığım içime sığdıramadığım hiçliğimdi. titremelerim; ruh üşümelerim. gördüm ki yalnız değildi yanlızlığım. büyütüp kaçırdığım ümitlerimdi çocukluğum. belki de aradığım tam da buydu da ben ne aradığımı bilmiyordum… bilmiyordun… bilmiyorduk, hayatın zindansılığını. zincirlerini ve kırbaçlarını…  

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Erhan’ın Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Mart - 23 - 2011 zamanında yazılmıştır.

ışıklar söndüğü zaman bir başka aydınlanır şehir bir başka görünür aydınlıktan kalma yüzler ve sözlerin bittiğini hissedersin arzuların seni kapladığını caddeler ve sokaklar gibi belki gönlün yalnızdır belki sen ışıklar söndüğü zaman lanetler canlanır tüm rüyaların üstüne uyuyanlar ardında yeni bir parıltı doğar sessizliği yaşayıp tatmadığın bir şey ararsın hatıralar arasında bir anlık gibi gelir geçmiş bir anlık gibi gelir zaman günahlarına aldanıp ağlarsın ışıklar söndüğü zaman belki insanlığı anlarsın

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Klaus Kinski’nin Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Mart - 23 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Blu

karanlıktı derin bir uykuda yapayanlız gözyaslarına bogulmushtun caresizdin uzaktan duyumsanan sahte bir sevginin, ufacık beyaz ısıgıyla avunuyordun. ama cok güzeldin

günesle beraber üzerindeki karanlık örtüyü kaldırdık ölesiye sevindin gökyüzümde ucan kuslar, balıga döndü icinde büyük bir sevgiyle

canlıydım canlandın maviyim mavisin!!!

birden kırmızı kesilmeye basladı hersey kıskanclıgın kızılı günesh tehtid yagdırdı ve kartanlıga batırdı dünyamızı shimdi kutup beyazı seviyorum seni.. bir güneyde bir kuzeyde gizlenen kacaklar gibi

blu

TiananMenian “Dert Faslı”

Bayan Arıza tarafından Mart - 23 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Aslı  ile tanışalı rahat bir beş sene oluyor. Okul yıllarında, Hüseyin sayesinde başlayan dostluğumuz bugünlere kadar sürdü gitti. Hüseyin benim ev arkadaşım o zamanlar. İkimizde aşık oluyoruz Aslı'ya.  Ve Hüseyin hep bir adım önde ya da ben geride kalıyorum bilerek ve isteyerek. Aslı'dan gelebilecek hiçbir şeyi arzulamıyorum, yalancı bir his olmalı bu, yani öyle olduğu varsaydığım, en azından kendime yakıştırdığım bir çıkarım.  O beni ikinci adam olarak ve alaycı hallerimle tanıyor ilkin.  Sonradan anlıyorum tüm olup biteni ta en başından hissettiğini.  Biz erkeklere yabancı bu haller.  Mükemmel oyuncu rolü gözümüzü  öylesine bağlıyor ki, kadınları  ve yeteneklerini küçümsüyoruz arada.  Bir gün "kelimeler yetersiz kalır bilirim" demişti orta yere alakasız bir mevzuda.  Birden bakışlarımız buluşmuştu, ancak o zaman gözlerinden okumuştum ben her şeyi bildiğini.  Hüseyin ise ne anladı ne de sezdi. Çok ketumdu ve çok akıllı. Kendisi ile çok meşguldü bir kere.  Her şeyini bana anlatırdı zaten o dönemlerde, en çok da Aslı' yı. İtiraf etmeliyim ki onu birazda Hüseyin'in anlattıklarından sevmeye başladım ben, en azından tetiği çekti sözleriyle. Ayrıldıklarında ağlayarak anlattıklarını hala hatırlarım.

"Geberdim ulan, bittim ben, telefonu yüzüme kapadı, ne yapacağım ben şimdi?" "Aşığım ulan aşığım, aman ya ne anlarsın ki sen, bir şeyler yapmalıyım, bu akşam içelim mi?"

Ucuz, zavallı, düşkün yurdum erkeği.  Kadınlar erkeği yukarı uzanarak almayı severler, aşağıdan yanlarına çekmezler.  Brutüs de aslında kadındı, yanlış yazıyor tarih kitapları.  Ne geri dönerler ne de arkalarına bakarlar.

"Seni görmeyecem  tamam mı?" "Kendine iyi bak tamam mı?" der ve kaybolurlar. 

Nasılsa bir başka daha iyi ile birlikte olma ihtimali vardır elde.  Ama erkek düşmüşse daha kötü ile karşılaşma varsayımını arka cebine yerleştirmelidir. 

'Son Deha' "Fırtınada başı dik tutmak gerek" der, bir de "Beni öldürmeyen, güçlendirir!"  O'nu okumak yetmez, yakın durmak gerek.  Aslanlar dilleriyle yalaya yalaya iyi ederler yaralarını.  Karanlıkta, mezarlıkların arasında yürürken ıslık çalmak ve bastığın yere dikkat etmek gerek lazım sonra.  Atlar ayakta uyuyabilir, penguenler senede bir defa çiftleşirler.  Hüseyin de içer.  O akşam içtikçe açıldı, açıldıkça konuştu sonrada sızıp kaldı gözyaşı ve kusmuk denizinde.  Bunların ilişkisi tuhaf bir hal almıştı zaman içerisinde zaten.  Bir türlü yan yana olamıyorlardı tüm sevgilerine rağmen.  Aslı Hüseyin'in tüm kalıplarını kırdı birer birer, bizimki çok hayalperestti ve olduğundan büyük gösteriyordu kendini, Aslı çok akıllıydı ve lafını esirgemiyordu.  Sağcı erkeklerin sicili bozuktur bu tür ilişkilerde.  Koskoca bir görücü usulü evlilik geleneği bu minval üzerinde kurulmuştu çağlar boyu.  Şimdi her kalıp birbirinin içine girmeye mahkum.  Kızlar gavuruna mini etek giyiyorlar, bizim tıfıllarda eteği çekiştirerek diz altına indirme geyiğine sarılmışlar.  Araya bir ton da bok püsürü sıkıştırıver.  Klişe kavgalar zararlı kronik çekişmelere dönüşür öncelikle.  Devreye dostların girdiği evre kırılmanın kaçınılmaza yaklaştığı o en zor döneme rast gelir.  Zaman benim zamanımdı doğrusu.  Yüzlerce meseleyi hallettim, yüzlerce kere uzlaşma sağladım aralarında.  Küçük zaferler.  Hiçbir şeyin gücü sonucu olumlu kılmaya yetmedi.  Boşa kürek sallama pehlivan, bu kayık su alıyor diyordu iyi niyetli geçmiş zaman kiplerim…

İnceldiği yerden değil en sağlam yerinden kopar ilişkiler.  Gizli ve derinden örer kader ağlarını.  Ve bir gün bakarsın 'gözünün üzerinde kaşın var' hafifliğinde bir esinti ardından 'seni görmek istemiyorum' sert kasırgasına dönüşüverir.  Şerefle ve lütfedercesine dimdik ayakta geri çekilmeyi bileceksin savaş meydanından.  Aslı hiç taviz vermedi o günden sonra.  Kılıç gibi sert ve keskin.  Biz Hüseyin'le bir sürü dalavere çevirmekten alamadık kendimizi.  En meşhuru sahte intihar girişimi oldu.  Hesapta Aslı koşa koşa gelecekti hastaneye.  Öğrenciliğinden tanıdığımız doktor bir arkadaşımızın sayesinde hastanede yer bile ayarladık Hüseyin'e.  Bileklerini sardık, serum taktık, makyajla soldurduk suratını.  Telefonla aradığımda Aslı oralı bile olmadı.

"Beni bir daha Hüseyin'in adına aramaya kalkarsan seni de silerim defterden" diye tehdit savurdu suratıma.  Hüseyin'in şimdi çok çocuklu bir aile babası Anadolu'nun güneyinde bir yerlerde. Düğününe gittim, kırmızı kurdelalı küçük altın taktım siyah damatlığının yakasına, gelin hanımı tebrik ettim sonra. Görüşmüyoruz epeydir, zaman acıları yüreğimize serperek ama her şeyi de hallederek akıp geçiyor işte.  Ben hala iyi arkadaşım, hala o tutarlı ve durması gereken yeri iyi bilen adamım.

Oysa bu hikaye daha baştan farklı yazılmalıydı.  Arkadaşıma kazık atmayacağım ayağına en büyük aşkımın tabutunu kendi ellerimle mezara gömmemem gerekirdi.  Kırkına yaklaştığım şu aralar bunları düşünmemem lazımdı.  Vesaire, vesaire, vesaire…

Ex-Misafir Defteri’nden Enstantaneler “Birkan’ın Paylaşımları”

Bayan Arıza tarafından Mart - 22 - 2011 zamanında yazılmıştır.

bi kere daha böyle olmuştu.. ağzımın kuruluğu şöyle dursun, kulaklarımda öyle hırslı bir yangın vardı ki beynimin az sonra tutuşacağını düşünmeye başlamıştım.. ellerimi titreten şeyinse, içimde yeni yeni sallanmaya başladığını hissediyorudum.. hoşuma da gidiyordu ama anlayamıyorudum.. neden aklımda sürekli bir melodi geziniyordu.. şiddeti ellerim titredikçe daha da artıyor, katlanılmaz bir süratle beynimin içinde yankılanıyordu.. bir an gözüm, ellerine kaydı… neden kıpırdamıyorlardı.. içimdeki müzik öyle sarmıştı ki farkında olmadan, uzandığımı gördüm.. uzandım.. ama tutamıyordum.. acaba durmuş, kafamın içinde saklananları mı dinliyordu.. yoksa…?? ama neden sonra, hiç tanımadığım bir ağrı eklemlerimde gezinmeye başladığında müzik sustu.. ne notalar kaldı, ne de yankılar.. ellerimin titremediğini görünce, dışarıdan bakana ne kadar anlamsız gelecekse o kadar anlamsız şeyler çizdiğimi farkettim ucu kırılmış kalemimle.. anlar mı diye ona baktıkça, sadece, gözlerinde farkedemediği o derinliği görüyordum.. anlamadığı kadar derinlerken, son bir kez daha dinledim içimdeki melodiyi ve hep öyle kalmayı diledim sanırım.. ama gerçeğin rüyalarıma sırt çevirmek olduğunu gördüğümde.. devam edeyim mi?

bu siteye bayıldım…  

TiananMenian “Rahmaninov çalıyormuş eski bir taş plakta uzun, ağır ve delişmen.”

Bayan Arıza tarafından Mart - 22 - 2011 zamanında yazılmıştır.

     Akşamüstü  çalan bir telefondan daha beter ne var ki?  Uyanman gereken saatten bir iki saat önce çalışmaya meyilli çalar saatler de yeterince berbattır tecrübeyle sabit.  Mekanik zırıltılar çöplüğü. Alıyorum ahizeyi elime, yumuşak bir kadın sesi ve tek bir cümle "Gelmelisin!" Kimin aradığını biliyorum, sanki telefon çalmadan öncede biliyordum.  Aslı neden?  Neden şimdi sana telefon açıp "Gelemem" diyemiyorum ya da en azından "Ne oldu ki?" diye soramıyorum?  Kendini tanıtma gereği bile duymayan küstahlığına rağmen nasıl oluyor da kısa cümlelerle anın, günün, ayın, yılın en önemli kişisi olmayı becerebiliyorsun?  Otobüsü bekleme zahmetine katlanmadan durumun vahametini göz önüne alarak, cüzdanımın git gide zavallılaşan kalınlığına aldırış bile  etmeden taksi çeviriyorum.    "Sadece sen olabilirdin, sadece seni çağırabilirdim!" kelimelerini beynimde evirip çevirerek dudağımda gülümsemeye dönüştürüyorum.  Seninle ilgili her şeyin bende soru yada sorun olması ilk değil, son olmayacağını ise iliklerime kadar hissediyorum.

           "Nereye abi?"  "Eski sevgilime." "Nerede oturur kendileri?" "Sağdan yola gir ilerde, sonra Ulus'a giden ana yoldan döneceğiz, Seseka hastahanesine varmadan sola kıracağız, oralarda bir yerlerde taksi durağı olacak, hemen yanında da Serçe sokak, bildin mi?" "Niye eskittin be abi, yok sadece meraktan, yanlış anlama." "Merak kediyi öldürür derler Mardin' de." "Tamam abi." aynaya dikiz, ikizlere takke, tekke ve zaviyeleri kapatma kanunun altmış sekizinci yıldönümü kutlamalarında öten kargaların bet sesine katlanma zahmeti.  "Mardinli misin diye soracaktım ama çekiniyorum be abi." "Çekin tabii." Taksiden indim, para üstü hak getire, "Sakız versem nasıl olur ya da sigara ikram etsem ve ya kolonya, bari saati söyleyeyim, tamam abi." Harika bir bahar akşamı, şarkı gibi bir esinti, mutfak saati hafifliğinde ritmik yürüyüş.  Kendimi her şeye hazır ve korkusuz hissetmek isterdim, beceri denilen meziyetin garibi terk etmesi yıllar evveline rastlar, nedense?  İşte tanıdık eski bir dost gibi karşımda, Aslı' nın kapısı.  Çelik kapı, kahverengi siyah, hırsızların baş belası, on sekiz ayrı kilit sistemi, geleni kabak gibi gösteren mercek göz, pirinç kapı tokmağı, sadece zilini değiştirmiş, mekanik bir kuş sesi uzun uzun feryadı figan.  Ve Aslı.  Gemilerin enkazına benziyor, öylesine harap, öylesine karaya vuran ve hasret ait olduğu yere. Neşenin ve kahkahaların mekan tutması gereken yerde baykuşlar tünemişte, cenaze alayı yavaş adımlarla ilerliyormuş merhumun arkasından meğer.  Bir de Rahmaninov çalıyormuş eski bir taş plakta uzun, ağır ve delişmen.  Alışık değilim ben bu kızın böyle hallerine. Sert bir kaya gibi duruşu gelir aklıma elinde sigarasıyla.  Telaşla ve  biraz da görüntüyü bozmak için sarılıyorum hemen.  Kadınlarla kediler arasında mutlak benzerlikler olduğuna yemin edebilirim anında.  Git gide küçülüyor sanki, kanatlarımın altında yer açıyor kendine.  Bir erkeğin sahip olabileceği en büyük mutluluk kollarının arasında O'na sığınmış bir kadındır öğrendim şimdi.  Biraz daha iyi olmalıi, öylece giriyoruz içeri.  Kapı aralığı apartman kargalarına yeterince malzeme olduk zaten.  Konuşmaya çabalıyorum ama boğazımdan yükselip gelen hırıltıyı sese çevirmeyi başaramıyorum bir türlü, susuzluktan kavrulan dudaklarımdan yükselmesi gereken ses kaybolup gidiyor boşlukta.  Bir şeyler  yapmam gerektiğini düşünüyorum.  Kollarımın arasında gittikçe daha da küçülen, kedileşen, neredeyse az sonra kaybolacak olan bu kıza yardım etmeliyim.  Kanepenin kenarına bırakıyorum usulca, odayı gereksiz gürültülere boğan ve görüntü yerine zavallı titreşimleri bir biri arkasına sıralayan televizyonu kapatıyorum ardından.  Sırf zaman kazanmak için mutfağa gidiyorum, bir bardak su.  Su sanki buhara dönüşecek ağzımın içinde.  Cehennemin giriş katı.  Bir bardakta Aslı için.  Bıraktığım yerde, kirpiği bile oynamamış sanki.  "Ne oldu?" "İşten atıldım." Tepeden tırnağa rahatlıyorum, sanırım daha kötüsünü varsaymıştım da ondan.  Bu sefer O kalkıyor, mutfaktan iki kadeh ve yarım şişe şarapla dönüyor.  Daha önce de içmiş olabileceğini hesaplıyorum.  Hızlı karar vermeli ya ben de içmeli ya onu da içmekten vazgeçirmeliyim. İçiyoruz…

TiananMenian “kalaşnikof, votka, havyar ve intihar eğilimli yazarlar…”

Bayan Arıza tarafından Mart - 21 - 2011 zamanında yazılmıştır.

"kalaşnikof, votka, havyar ve intihar eğilimli yazarlar…" lord of the war filminden rusya betimlemesi

ruhumun yara aldığı akşamlardan biri. yaşantımın ayaklarıma içi beton dolu büyük yağ tenekeleri gibi yapışıp kaldığı ve herhangi bir bataklıkta beni dibe doğru çektiği zamanlar. yalnızım elbette ama asıl sorun etrafımın insanlar tarafından çevrelenmesi ve her seferinde beni rahatsız etmeyi bir şekilde becerebilmeleri. son dört beş aydır hayatıma binlerce insan bulaştı ve en azından yüzde altmışını tanımamayı yeğlerdim. geri kalanıda olsa da olur olmasa da cinsinden. bulaşık ve sinir bozucu, kötü bir rüya gibi. ve ben sertleştim, tahammül yeteneğim yara aldı, ağzımdan çıkanları kontrol etmekte sergilediğim üstün yeteneğim beni terk etti, tepkilerim ilkel ve türetilmiş…

ruhumun yara aldığı gecelerden biri. iki tane şişe efes birası sonrası üç liralık ucuz şarap ve "bukowski"nin "sıradan delilik öyküleri" kitabı. insan Allah'tan başka ne isteyebilir ki? evlilik, çoluk çocuk, para, pul, deve dikeni, gül kurusu, elma kurdu, şeytan tüyü, kedi kılı, soğanın cücüğü… kalsın hocam, şarap, bukowski ve mümkünse uyku. gerisi beni aşar. televizyon görüntüleri, radyo çığlıkları, gazete yazıları hayatıma yeterince kabus katmakta, geri kalanını da ben cehenneme çevirmekteyim, artık yaşlanıyorum hayat daha zor ve post daha pahalı. şaraptan bir yudum daha alır ve kitaba yumulurum sonra, aynen şu cümle yazar baktığım yerde: "kimse ruhunun tamamını yitirmez, yüzde doksanını rüzgara karşı işer sadece"…