Edebiyat’ kategorisi için Arşiv

Charles Bukowski “Ekmek Arası”

Bayan Arıza tarafından Ekim - 6 - 2010 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski "Ekmek Arası"

Charles Bukowski'nin en iyi romanlarındandır. Yazar 1920 den doğuşundan başlayarak çocukluğuna ailesine ve lise yıllarına dair anılarını yazar. Charles Bukowski 1994' de öldü.

Aşağıda bir kaç bölümü aktarıyorum. BÖLÜM 42.

Önümde uzanan yolu görebiliyordum. Yoksuldum ve yoksul kalacaktım. Para değildi özellikle istediğim. Bilmiyordum ne istediğimi. Hayır bilmiyordum. Saklanabileceğim, saklanıp bir şey yapmak zorunda kalmayacağım bir yer istiyordum. Bir şey olma düşüncesi beni korkutmakla kalmıyor, hasta ediyordu. Avukat, danışman, mühendis veya benzer bir şey olmayı düşünmek bile olanaksızdı benim için. … Bu tür şeylere katlanmak için mi dünyaya geliyorduk? Bulaşıkçılık yapmayı, akşamları küçük odamda içki içip sızmayı yeğlerdim.

***

Ben zengin çocuklarının patinaj çekerek parlak renkli elbiseler giymiş kızları götürmelerini izlerken, o (bukowskinin babası) beni onların elit havası belki bana da bulaşır düşüncesiyle yollamıştı beni o liseye. Yoksulların genellikle yoksul kaldıklarını öğrenmiştim oysa. Zenginlerin yoksullardan gelen pis kokuyu aldıklarını, bunu biraz da eğlenceli bulmayı öğrendiklerini. Gülmek zorundaydılar, çok korkunç olurdu yoksa. Bu şekilde davranmayı öğrenmişlerdi. Asırların deneyimine sahiptiler.

Kahkahalar atan çocukların parlak arabalarına bindikleri için asla affetmeyeceğim o kızları. Ellerinde değildi tabii ki, ama yine de belki diye düşünüyor insan… Ama hayır belkiler falan yoktu. Varlıklı olmak zafer demekti ve zafer tek gerçekti.

Hangi kadın bulaşıkçıyla yaşamayı seçer?

Lise yaşantım boyunca ilerde ne olacağımı düşünmeye çalıştım. Bu düşünceleri geciktirmek daha cazipti.

Mezuniyet balosu gelip çatmıştı. Kızların jimnastik salonunda yapılıyordu, canlı müzik, gerçek bir orkestra. Neden yapmıştım bilmiyorum ama yürüdüm o gece oraya, evden 5 kilometre. Karanlıkta dışarda durup demir parmaklıklı pencereden içeri baktım ve şaştım kaldım. Kızlar büyümüşlerdi sanki, gösterişli ve hoştular, uzun tuvaletlerin içinde harikulade görünüyorlardı. Tanıyamamıştım onları neredeyse. Smokin giymiş çocuklar da iyi görünüyor, kollarının arasındaki kızlarla dimdik dans edip yüzlerini kızların saçlarına değdiriyorlardı. Çok güzel dans ediyorlardı. Müzik yüksek, net güzel ve güçlüydü.

Onlara bakan görüntümün camdaki yansımasını yakaladım birden – yüzümde çıbanlar ve yaralar, üstümde buruşuk bir gömlek. Işığın cazibesine kapılıp içeri bakan vahşi bir hayvanı andırıyordum. Neden gelmiştim? Kendimi iyi hissetmiyordum. Ama sürdürdüm içeri bakmayı. Dans sona erdi. Bir boşluk olmuştu Doğa ve medeniydiler, bu şekilde konuşup dans etmeyi nereden öğrenmişlerdi? Ben yapamıyordum. Herkes benim bilmediğim bir şeyler biliyordu. Kızlar o kadar güzel, erkekler o kadar yakışıklı görünüyordu ki, o kızlardan birinin yüzüne bakmak bile beni korkuturdu, yanak yanağa olmayı hayal bile edemezdim. O kızlardan biriyle gözlerine bakarak dans etmek beni aşardı.

Ama gördüklerimin göründüğü kadar basit ve hoş olmadığını biliyordum. Bütün bunlar için ödenen bir bedel, kolaylıkla inanılabilir bir yapaylık vardı. Çıkmaz sokağa atılan ilk adım olabilirdi bu. Orkestra çalmaya başladı. Önce altın sarısı, sonra kırmızı, mavi, yeşil ve tekrar altın gölgeler saçan ışıklar dönmeye başladı.

Sonra tahammül edilemez oldu benim için, nefret ettim onlardan. Güzelliklerinden, sorunsuz gençliklerinden nefret ettim. Sihirli ışıkların altında birbirlerine sarılmış dans ederken kendilerini çok iyi hisseden bu, geçici olarak şanslı, zedelenmemmiş küçük çocukları izlerken onlardan nefret ettim çünkü henüz bende olmayan bir şeye sahiptiler ve kendi kendime sürekli "bir gün ben de sizin kadar mutlu olacağım göreceksiniz" diyordum.

Sonra bir ses duydum arkamda.

"Hey ne yapıyorsun!"

Elinde bir el feneri ile yaşlı bir adam duruyordu karşımda. Kafası bir kurbağa kafasını andırıyordu.

"Dansı izliyorum."

El fenerini burnunun altına kaldırdı. Gözleri iri ve yuvarlaktı, ay ışığında bir kedi gözleri gibi parlıyordu.

"defol git buradan!"

El fenerini üstümde gezdirdi.

"Kimsin sen" diye sordum

"gece bekçisiyim. polis çağırmadan burdan defol!"

"Neden? mezunların balosu bu ve ben mezunlardan biriyim."

El fenerini yüzüme tuttu. Orkestra "koyu mor" adlı parçayı çalıyordu.

"S..tir!" dedi. "en az yirmi iki yaşındasın sen!"

"yıllıkta resmim var, 1939 mezunu, henry chinaski* (bukowski gerçek ismi olan "charles" ve soy ismi olan "bukowski" yi birleştirerek "chinaski" diye takma isimle kendini adlandırdı bu romanda)"

"neden dans edenlerin arasında değilsin?"

"boş ver. eve gidiyorum."

"öyle yap"

Uzaklaştım. Yürüyordum. El fenerinin ışığı yolumu aydınlattı, beni izliyordu. Kampüsü terk ettim. Sıcak ve hoş bir akşamdı, hatta biraz fazla sıcak. Bİr kaç ateş böceği gördüğümü sandım ama emin olamadım. BÖLÜM 50

Üniversitede herkes beden eğitimine aynı saate giriyodu. Dazlak'ın dolabı benimkiyle aynı sırada, dört beş dolap ilerdeydi. Dolabıma herkesten önce gittim. Dazlak ile ortak bir problemimiz vardı. Bacaklarımıza battığı için yün pantolon giymekten nefret ediyorduk, ama ailelerimiz çok seviyordu yün pantolon giymemizi. Problemi halletmiş, sırrımı Dazlak' a açıklayıp onu da kurtarmıştım. Yün pantolonun içine pijama giymek yeterliydi.  

Dolabımı açıp soyundum. Pantolonumu ve pijamamı çıkardım. Pijamayı dolabın üstüne gizledim.Eşofmanımı giydim. Diğerleri yavaş yavaş gelmeye başlamışlardı.

Dazlak ile müthiş pijama öykülerimiz vardı ama en iyisi Dazlak'ınkiydi. Bir gece kız arkadaşı ile çıkıp dansa gitmişler. İki dans arasında kız Dazlak'a "bu ne?" diye sormuş.

"Ne ne?"

"Pantolonunun paçasından bir şey sarkıyor."

"Ne?"

"Aman Allahım! Pantolonunun altına pijamanı giymişsin!"

"Ne? Aa.. Unutmuş olmalıyım.."

"Hemen gidiyorum burdan!"

Bir daha çıkmamıştı kız onunla.

Çocuklar soyunup eşofmanlarını giyiyorlardı. Sonra Dazlak girdi içeri, gidip dolabını açtı.

"Nasılsın koç?" diye sordum ona.

"Oo selam hank!"

"Sabahın yedisinde ingilizce dersim var. Günü çok iyi başlatıyor. Yalnız adını değiştirip müzik eğitimi koymalılar"

"ha evet hamilton. anlattılar, he he he…"

Yanına gittim.

Kemerini çözmüştü. Uzanıp pantolonunu indirdim. Altına yeşil çizgili bir pijama giymişti. Pantolonunu çekmeye çabaladı ama ondan daha güçlüydüm.

"Hey Arkadaşlar, bakın!! aman Allah'ım okula pijamalarını giyen biri!!"

Mücadele ediyordu Dazlak. Kıpkırmızıydı yüzü. Birkaç kişi gelip baktılar. Sonra en kötüsünü yaptım. Pijamasını indirdim.

"Şuraya bakın! zavallı sadece kel değil çükü de yok neredeyse! bir kadının karşısında ne yapacak garibim?!"

Yanımızda duran iri bi oğlan "chinaski bokun tekisin" dedi bana

"evet" diye onayladılar etraftakiler. "evet.. evet.." diye sesler geldi kulağıma.

Dazlak pantolonunu çekti. Ağlıyordu. Çocuklara baktı. "öyleyse" dedi. "chinaski de pijama giyer beni bu işe başlatan o! dolabına bakın dolabına!"

Dazlak koşup kapağını hışımla açtı. Dolabımı boşalttı. Pijama yoktu…

***

Avrupada savaş ilerlemişti. Savaş. Kimi savunacaktım? Başkasını… S..inde bile olmadığım başka birini. Savaşta ölmek savaşların çıkmasını engellemiyordu.

***

Son bölüm

Barda küçük bir radyo vardı. Popüler şarkılardan birini çalıyordu. Şarkının ortasında kesinti oldu. Spiker girdi araya. "şimdi gelen bir habere göre japonlar Pearl Harbor'u bombaladılar. Tekrar ediyorum: Japonlar az önce Pearl Harbor'u bombaladılar. Tüm askeri personelin birliklerine dönmesi istenmiştir.

Birbirimize bakıyorduk, kavrayamamıştık henüz,

"evet" dedi Becker (deniz askeri arkadaşı) "gitmem gerek" "Biranı bitir " dedim ona

"Birliğime kadar otobüsle eşlik eder misin?" "bu mümkün değil " dedim.

Becker içkisini aldı, dipledi. "sana daha önce söylemedim" dedi "öksüzüm ben" "allah kahretsin" dedim "hiç olmazsa terminale kadar gel benle" "olur"

Becker bilet kuyruğuna girmişti. Askerlerden birinin yanında sevgilisi vardı. Kız konuşuyor ağlıyor, sarılıp askeri öpüyordu. Zavallı Becker, benden başka kimsesi yoktu. Kenara çekilmiştim. Bekliyordum.

Becker biletini aldı en sonunda. "bana bir öğüdün var mı?" diye sordu "hayır"

Sıradakiler otobüse binmeye başlamışlardı. Kız ağlıyor askerine çabuk ve alçak sesle bir şeyler söylüyordu.

Becker otobüsün kapısındaydı. Omzuna bir yumruk kondurdum.

"Tanıdıklarım içinde en iyisi sensin" dedim "Saol Hank…" "Güle Güle…"

Not: Tahsin T gönderdi. Teşekkür ederim.

Charles Bukowski “Stirkoff”

Bayan Arıza tarafından Ekim - 6 - 2010 zamanında yazılmıştır.

kremtluin'den Bukowski paylaşımı

Stirkoff Otur Stirkoff. sağolun, efendim. ayaklarını uzatabilirsin. çok lütufkarsınız, efendim. Stirkoff, anladığım kadarı ile adalet ve eşitlik gibi konuları irdeleyen yazılar yazıyorsun; coşku ve kurtuluş hakkı üzerine de. doğru mu bu, Stirkoff? evet, efendim. dünyada geniş anlamda adalet sağlanabilir mi sence? hiç sanmam, efendim. öyleyse bu boktan yazıları neden yazıyorsun? kendini kötü mü hissediyorsun? son zamanlarda pek iyi değilim, efendim. delirdiğimi düşünüyorum. fazlaca mı içiyorsun, Stirkoff? elbette, efendim. çükünle oynar mısın? sürekli, efendim. nasıl? anlayamadım, efendim? yani nasıl bir yöntem uygularsın? dört-beş çiğ yumurta ile yarım kilo kıymayı dar ağızlı bir vazoya döküyorum. müzik olarak da Vaughn Williams ya da Darius Milhaud yeğlerim. cam mı? hayır .m. yahu vazoyu soruyorum, cam mı? değil, efendim. hiç evlendin mi? birkaç kez. evliliklerinde ters giden neydi, Stirkoff? her şey, efendim. hayatının en iyi sevişmesini anlat. dört-beş çiğ yumurta ile yarım kilo kıymayı… tamam, tamam! öyledir, efendim. daha iyi ve adil bir düzen özleminin aslında çürümeden ve başarısızlık duygusundan kaynaklandığının farkında mısın? evet, efendim. baban kötü bir insan mıydı? bilmiyorum, efendim. ne demek bilmiyorum? yani kıyaslamak güç, efendim. sadece bir babam oldu. benimle kafa mı buluyorsun, Stirkoff. hayır, efendim: dediğiniz gibi, adalet yoktur. baban seni döver miydi? sıra ile döverlerdi, efendim. hani bir baban vardı? herkesin bir babası vardır, efendim. ben annemi kastetmiştim. o da kendi payına döverdi. seni sever miydi? kendinin bir uzantısı olarak, evet. sevgi başka nedir ki? iyi bir şeye değer verecek kadar sağduyulu olmaktır. kan bağı gerekmez. kırmızı bir deniz topu ya da üzerine tereyağı sürülmüş kızarmış ekmek de sevilebilir. tereyağlı kızarmış ekmeğe AŞIK olabileceğini mi söylüyorsun, Stirkoff? her zaman değil, efendim. bazı sabahlarda, güneş ışınları belli bir açıdan gelirken belki. aşk habersiz gelir gider. bir insanı sevmek mümkün mü sence? iyi tanımadığınız biri ise belki. ben insanları pencereden seyretmeyi severim. sen bir korkaksın, Stirkoff. kesinlikle, efendim. nedir senin korkak tanımın? bir aslanla silahsız dövüşmeden önce tereddüt eden kimse. peki cesur kime denir? aslanın ne olduğunu bilmeyene. herkes bilir aslanın ne olduğunu. herkes aslanın ne olduğunu bildiğini sanır, efendim. budala tanımın nedir? zaman ve kan ziyan edildiğinin farkında olmayan kimse. bilge diye kime denir o zaman? bilge insan yoktur, efendim. öyleyse budala da yoktur. gece olmazsa gündüz olmaz. siyah olmazsa beyaz olmaz. özür dilerim, efendim. ben her şeyin neyse o olduğu kanısındayım. başka şeylere bağımlı olmaksızın. o dar ağızlı vazolara fazla girip çıkmışsın sen, Stirkoff. her şeyin zaten olması gerektiği gibi olduğunu anlamıyor musun? yanlış diye bir şey yoktur. anlıyorum, efendim. olan olmuştur. kelleni vurdursam ne dersin? bir şey diyemem, efendim. demek istediğim şu: kelleni vurdursam ben İRADE sense HİÇ olursun. başka bir şey olurdum, efendim. benim SEÇİMİM doğrultusunda. ikimizin de, efendim. rahat et! rahat et! uzat ayaklarını. çok lütufkarsınız, efendim. hayır, ikimiz de lütufkarız. elbette, efendim. demek delirdiğini hissediyorsun, Stirkoff? peki delirdiğini hissettiğin zaman ne yaparsın? şiir yazarım. şiir delilik midir? şiir olmayan her şey deliliktir. yani. çirkinlik deliliktir. çirkin nedir? kişiye göre değişir. delilik gerekli midir? vardır. gerekli midir? bilmiyorum, efendim. çok şey biliyormuş havalarındasın, Stirkoff. bilgi nedir? mümkün olduğunca az şey bilmektir ne demek o? bilmiyorum, efendim? bir köprü inşa edebilir misin? hayır. silah üretebilir misin? hayır. ikisi de bilgi ürünüdür. köprü köprüdür. silah da silah. kelleni vurduracağım, Stirkoff. sağolun, efendim. niye? beni motive ettiğiniz için. motivasyon sıkıntısı çekiyorum, efendim. ben ADALET'im. belki. Ben ÜSTÜN'üm. işkenceye yatıracağım seni. çığlıklar atacaksın. ölümünü dileneceksin. şüphesiz efendim. ben senin efendinim, anlamıyor musun? beni yönetebilirsiniz. ama yapacağınız şeyler yapılabilir şeyler olmaktan öteye gitmeyecektir. zekice konuşuyorsun ama işkence altında bu kadar zeki olamayacaksın. sanmıyorum, efendim. bana bak. Darius Milhaud, Vaughn Williams dinlemek de ne oluyor? Beatles'ı duymadın mı? onları herkes bilir, efendim. onları sevmez misin? onlardan nefret etmem. nefret ettiğin bir şarkıcı var mı? şarkıcılardan nefret edilmez. şarkı söylemeye çalışan birinden? Frank Sinatra. neden? hasta bir toplumun hastalığının depreşmesine neden olduğu için. gazete okur musun? sadece bir gazete. hangisi? AÇIK KENT. GARDİYAN! BU ADAMI İŞKENCE ODASINA GÖTÜRÜN. HEMEN İŞKENCEYE BAŞLAYIN! efendim, son bir istekte bulunabilir miyim? evet. vazomu yanıma alabilir miyim? hayır, bana lazım. efendim? el koyuyorum. zapta geçsin. gardiyan bu sersemi derhal götür! ve bana biraz şey getir… ne, efendim? altı yumurta ile yarım kilo kıyma. gardiyan mahkümu dışarı çıkarır. kral öne eğilip düğmeye basar. Vaughn Williams çalmaya başlar teypte. bitli bir köpek güneşin altında titreşen harikulade bir limon ağacına işerken dünya dönmeye devam eder.

Charles Bukowski "Stirkoff"

Charles Bukowski’den Mertebeli Şiirler…

Bayan Arıza tarafından Ekim - 6 - 2010 zamanında yazılmıştır.

Bana Aşkını Getir’in Buk'tan Seçtiği Mertebeli Şiirler… Arabalar 'Ne Olurdu Acaba' Diyen İnsanlarla Dolu At yarışlarından dönerken yeşiller içinde bir kadın gördüm her tarafı yok ve meme–karşıdan karşıya geçen baygın bir ruh sarhoş ve yeşil bir antilop kadar seksi kaldırıma gelince ayağı takıldı ve yere düştü öylece pisliğin içinde oturdu durdu arabamda oturup onu seyrediyordum sanki hiç birşey olmamış gibi öylece kayıtsız hissettim kendimi bu yeşil yaratığa bakıyordum aniden 20 metrelik bir kamyon geldi ve tam kadının önünde durdu adam inip bayanı ayağa kaldırdı. beyaz çalışma giysileri içindeki bu genç adamın yüzü kızardı kızın vücudu nefisti, gerçekten de öyle ama düşecek kadar da aptaldı, yaşyokı da öyledir garanti birer kule misali yüksek topuklar üzerinde yalpalanmaktadır durup bembeyaz dizlerini ovaladı aptal, korkak sarışın ve yalnız genç adam kadınla konuşmayı sürdürdü ama kadın birden en yakın barın nerede olduğunu sordu adam sırıtarak caddenin sonunu gösterdi artık pes etmişti kamyonuna bindi 20 metrelikmobilya, battaniye ve soba dolusu caddede yoluna devam etti yeşil antilop bara girmek üzere karşıya geçti sallanarak ve titreyerek titreyerek ve sallanarak öyle birşey işte gözlerimiz ona takılmış izliyorduk arkamda arabalar birikmişti iri yarı biri korna çaldı vitese taktım marketin önünde arabayı ikiye katlayacak büyüklükteki çukurun önünde biraz yavaşladım diğerleri de beni takip etti çukurun önünde yavaşladılar: 18 arabanın içindeki erkekler aynı şeyi kaçıp giden adamı düşünmekteydiler 'ne olurdu acaba' — güneş batmak üzereydi trafik ağır ilerliyordu yaşyok ne kadar da dayanılmazdı.

Ana işte yerdeyim ağzım açık ve ana bile diyemiyorum ve köpekler geçiyor yanımdan ve durup taşıma işiyorlar; güneş dışında her şeyim var ve takım elbisem berbat görünüyor ve dün sol kolumdan geriye kalanlar gitmişti çok azı kalmıştı, her şey müziksiz bir harp gibiydi.

sigarasıyla yatağa uzanmış bir sarhoş en azında 5 itfaiye arabasıyla 33 adama iş çıkarabilir.

hiç bir şey yapamıyorum.

ancak not.- yan mezarda Hector Richmond sadece Mozart’ı ve tırtıl şekerlemeleri düşünüyor. muhabbeti hiç çekilmiyor.

Bazıları Delirmez bazıları hiç delirmez ben, bazen koltuğun arkasında 3-4 gün boyunca yattığım olur orda bulurlar beni melaikeymiş derler sonra gırtlağımdan aşağı şarap döküp göğsümü ovarlar yağ serperler üzerime sonra kükreyerek kalkarım atıp tutar, köpürürüm onlara ve evrene küfreder bahçeye kadar kovalarım sonra kendimi çok iyi hisseder tost ve yumurtanın başına otururum bir şarkı mırıldanıp aniden pembe besili bir balina gibi sevimli olurum bazıları hiç delirmez ne korkunç hayat sürüyorlardır allah bilir

Bir Dahiye Rastladım bugün trende bir dahiye rastladım 5-6 yaşlarında, yanıma oturdu ve tren kıyı boyunca ilerlerken okyanusa geldik sonra bana bakıp hiç de güzel değilmiş, dedi.

bunu ilk defa o gün farkettim.

Bir Mizaç Problemi ayın 17'sinin gecesi bütün gece boyunca radyo çaldım komşular alkış tuttu ev sahibem ise kapıyı çalıp şöyle dedi LÜTFEN LÜTFEN LÜTFEN ARTIK BURADAN TAŞIN, çarşafları kirletiyorsun sonra o kan nereden geliyor? asla çalışmıyorsun uzanıp radyo ile konuşuyorsun ve içiyorsun bir de sakalın var bir de her zaman budalaca sırıtıyorsun ve şu kadınları odana getiriyorsun saçını da asla taramıyorsun ayakkabılarını da cilalamıyorsun gömleklerin de hep buruşuk niye buradan ayrılmıyorsun? komşuları mutsuz kılıyorsun lütfen hepimizi mutlu et bize bir iyilik yap ve buradan çek git!

canın cehenneme bebeğim, diye anahtar deliğinden tısladım; kiram Çarşamba'ya kadar ödenmiş vaziyette. tanınmayan bir Alman sanatçı tarafından yapılmış suluboya nü bir resmi sana gösterebilir miyim? Onu $ 1000'e sigortaladım.

katı yürekli bir şekilde holün sonuna doğru yürüdü gitti. sanattan pek anlamıyor. Onu çıplak görmek isterdim belki de özgürlüğe kavuşmak için resim yapabilirdim. Olmaz mı?

Bir Sigara Tüttürürsün Hışımla bir sigara tüttürür ve tarafsız bir uykuya dalarsın, uyandığında pencereler ve kederin şafağı karşılar seni, borazanlar yoktur; bir yerlerde, sözgelimi, bir balık- heryeri göz ve kıpırtı- suda oynaşır durur; o balık olabilirdin, orada olabilirdin, suya mahkum, göz olabilirdin, serin ve asılı, gayrı-insan; giy ayakkabılarını, geçir pantalonunu, hiç yolu yok evlat, hiç- olmayan havanın hiddeti, ölü menekşeler misali benzeşmişlerin küçümseyişi; haykır, haykır, bir borazan misali haykır, gömleğini geçir sırtına, kravatını tak, evlat: mandolin gibi hoş bir kelimedir keder, ve enginar gibi tuhaf; keder bir kelimedir ve bir yaşyok tarzı; kapıyı aç, evlat; uzaklaş oradan. Bir Sürü Delikanlıya Dostça Öğütler tibet'e git deveye bin incili oku ayakkabılarını maviye boya sakal bırak kağıttan bir kanoyla dolaş dünyayı the saturday evening post'a abone ol çiğnerken sadece sol tarafını kullan ağzının tek bacaklı bi kadınla evlen ve düz bir usturayla traş ol ve kadının koluna adını kazı benzinle fırçala dişlerini bütün gün uyu ve gece ağaçlara tırman keşiş ol viski ile bira iç kafanı suyun altında tut ve keman çal pembe mum ışığında göbek at köpeğini öldür belediye başkanlığına aday ol bir varilin içinde yaşa baltayla kafanı yar yağmurda lale ek AMA ŞİİR YAZMA!

Bütün Bildiğim bütün bildiğim şu: kuzgunlar ağzımı öpüyorlar, damarlar arapsaçına dönmüş burada, denizse kan denizi.

bütün bildiğim şu: eller uzanıyor, gözlerim kapalı, kulaklarım kapalı, çığlığımı geri çeviriyor gökyüzü.

bütün bildiğim şu: burun deliklerimden hayaller damlıyor bize tur bindiriyor tazılar, deliler gülmekten katılıyor, tıkırdayarak ayırıyor saat ölenleri.

bütün bildiğim şu: ayaklarım kederdir burada, zambaklar kadar etmiyor sözcüklerim, pıhtılaşıyor şimdi: kuzgunlar ağzımı öpüyorlar.

Dilenmek çoğumuz gibi, o farklı işlere girip çıktım ki, midem deşilmiş ve bağırsaklarım rüzgara fırlatılmış gibi hissediyorum kendimi. iyi insanlar da tanıdım bu işlerde öbür tür de. ama birlikte çalıştığım insanları düşününce- aradan on yıl geçmesine rağmen- ilk aklıma gelen Karl oluyor.

Karl'ı hatırlıyorum: yaptığımız iş belden ve boyundan askılı önlük giymeyi gerektiriyordu.

ben Karl'ın çömeziydim. 'kolay bir işimiz var', demişti bana.

her sabah yöneticilerden biri geldiğinde Karl hafifçe öne eğilip gülümser, başını hafifçe sallayarak onu selamlardı: 'günaydın Doktor Stein', 'günaydın Bay Day' ya da Bay Night, kadın bekarsa 'günaydın, Lilly' ya da Betty ya da Fran.

ben tek kelime etmezdim.

Karl bundan rahatsızlık duyuyordu, bir gün beni kenara çekti: 'bana bak, böyle bir işi başka nerede bulacaksın? iki saatlik öğle paydosumuz var.'

'bulamam herhalde…'

'kesinlikle, senin benim gibiler için bundan iyisi can sağlığı..'

bir şey demedim.

'tamam, önceleri zor gelir insana köpeklenmek benim için de kolay olmadı ama bir süre sonra önemli olmadığını keşfettim kabuğum çıktı. artık kabuğum var, anladın mı? '

baktım ona, gerçekten vardı kabuğu, yüzünde de bir tür bulanıklık vardı gözleri anlamsız bakıyordu, boş ve kayıtsız; yıllanmış, yıpranmış bir deniz kabuğuna bakıyordum.

birkaç hafta geçti hiçbir şey değişmedi: Karl hiç sektirmeden herkesi saygı ile selamlıyor, gülümsüyor, rolünü mükemmel oynuyordu.

ölümlü olduğumuz aklına hiç gelmiyordu herhalde ya da daha büyük tanrıların bizi izliyor olabileceği.

ben işimi yaptım.

sonra, bir gün, Karl beni kenara çekti yine.

'bak, Doktor Morely benimle senin hakkında konuştu.'

'evet? '

'senin neyin olduğunu sordu bana? '

'sen ne dedin? '

'genç olduğunu söyledim.'

'teşekkür ederim.'

maaşımı alır almaz istifa ettim

ama yine benzer işler buldum yeni Karl'larla karşılaştım ve sonunda hepsini bağışladım ama kendimi asla:

ölümlü olmak bazen insanı tuhaf neredeyse çalıştırılamaz ve son derece iğrenç kılar- hür teşebbüsün kölesi değil.

Edebi Bir Aşk onu her nasılsa yazışma ya da şiir veya dergiler yoluyla tanıdım ve bana tecavüz ve şehvet konulu çok seksi şiirler yollamaya başladı, ve işin içine biraz da entellektüellik karışınca biraz kafam karıştı ve arabama atlayıp Kuzey'e sürdüm; uykusuz, akşamdan kalma, yeni boşanmış, işsiz, yaşlanmış, yorgun, beş on yıldır çoğunlukla uyumak ister bir halde, sonunda moteli buldum küçük güneşli bir kasabada toprak bir yol üzerinde ve orda oturup bir sigara tüttürdüm düşündüm, gerçekten delirmiş olmalısın diye, ve bir saat geç çıktım kadınla buluşmaya, epey yaşlıydı, nedense benim kadar, pek seksi değildi ve bana çok set, ham bir elma verdi kalan dişlerimle çiğnediğim; adı konulmamış bir hastalıktan ölüyormuş astım gibi bir şeyden, ve sana bir sır vermek istiyorum dedi, ben de biliyorum; bakiresin,35 yaşındasın, dedim. ve bir defter çıkardı, on-oniki şiir: bir ömürlük çalışma ve okumak zorunda kaldım ve anlayışlı olmaya çalıştım ama çok berbattılar. sonra onu bir yere yokürdüm, boks maçlarına ve ellerini kenetleyip dumanın içinde öksürdü ve etrafına bakınıp durdu bütün insanlara ve sonra da boksörlere. sen hiç heyecanlanmazsın, değil mi? , dedi ama o gece tepelerde epeyce heyecanlandım, ve onunla iki-üç kere daha buluştum şiirlerinin bazılarında yardımcı oldum ve dilini boğazımın yarısına kadar soktu ama ondan ayrıldığımda hala bakireydi ve berbat bir şair. düşünüyorum da bir kadın açmamışsa bacaklarını 35 yıl iş işten geçmiştir aşk için de şiir için de.

Edebi Bir Tartışma Markov'un iddiasına göre ruhunu bıçaklamaya çalışıyormuşum ama ben onun karısını tercih ederdim.

ayaklarımı kahve masasının üzerine koyarım ve o da der ki, ayaklarını kahve masasının üzerine koymana pek aldırmıyorum ama bacakları sallanıyor her an zavallı şey parçalara ayrılabilir.

ayaklarımı masadan çekmem ama hala onun karısını tercih ederim.

Markov der ki, bir hendek kazıcısını eğlendirmeyi tercih ederdim veya bir gazete satıcısını çünkü bu insanlar hiç olmazsa nezaket kurallarına uyacak kadar nazik olurlar Rimbaud ile fare zehiri arasındaki farkı bilmeseler de.

boş bira tenekem yere yuvarlanır. 'ölmem gerekmesi hiç mi hiç canımı sıkmıyor, ' der Markov, 'bu oyundaki rolüm yaşayabildiğim kadar iyi yaşamam gerektiğidir.'

yanımdan geçerken karısını yakalarım elindeki bira göbeğime yaslanır, dizleri ve göğüsleri çok güzeldir ve onu öperim.

'yaşlı olmak pek o kadar kötü değil, ' der, ortalığa bir sakinlik çöker ama önemli olan şudur: Sakinlikle ölümü birbirinden ayrı tutmak için: asla yaşlı olduğun için gençliğe aşağılayıcı bir şekilde bakma, tecrübeli olduğun için yaşlılığa asla bilgelik olarak bakma. bir insan hem ahmak hem de yaşlı olabilir — böyle birçok insan vardır, bir insan hem genç hem de bilge olabilir — çok az insan böyledir. bir insan —

Tanrı aşkı için diye figan ettim, 'kes sesini! ' gidip bastonunu aldı ve dışarı çıktı.

'onun hislerini incittin' dedi karısı 'senin büyük bir şair olduğunu sanıyor.'

'bana göre o fazla kurnaz' dedim 'biraz fazla bilge.'

göğüslerinden birini dışarı çıkarttım kokunç büyük güzel birşeydi.

Entel kadın havaya sprey sıkan uzun bir hortum misali durmadan yazı yazıyor, ve durmadan kavga ediyor; söyleyebileceğim gerçekten farklı hiçbir şey olmadığından söylemekten vazgeçiyorum; sonunda- üzerinde etki yaratmaya çalışmıyorum gibi bir şey deyip söylene söylene çıkıp gidiyor.

ama biliyorum ki geri dönecek hep dönerler.

ve akşyok 5'te kapıyı çalıyordu.

açtım kapıyı beni istemiyorsan uzun kalmam, dedi.

eyvallah, dedim, banyo yapmam lazım.

evlilik gibi bir şey: her şeyi hiç olmamış gibi kabulleniyorsun.

Etki Ve Tepki En iyilerimizin sonu genellikle kendi ellerinden olur sırf uzaklaşmak için, ve geride kalanlar birinin onlardan uzaklaşmayı neden isteyebileceğini bir türlü tam olarak anlayamazlar.

Evet Evet tanrı aşkı yarattığında çoğu insana yaramadı tanrı köpekleri yarattığında köpeklere yaramadı tanrı bitkileri yarattığında eh işte idare ederdi tanrı nefreti yarattığında standart bir hizmete kavuştuk tanrı beni yarattığında beni yaratmış oldu tanrı maymunu yarattığında uyuyordu zürafayı yarattığında sarhoştu uyuşturucuları yarattığında kafası kıyaktı ve intiharı yarattığında bunalımdaydı

senin yatakta uzanmış halini yarattığında ne yaptığını biliyordu sarhoştu ve kafası kıyaktı ve sonra dağları ve denizi ve ateşi aynı anda yarattı

bazı hataları oldu ama senin yatakta uzanmış halini yarattığında tüm Kutsal Evren' in üzerine boşaldı.

Gözyaşlarına dayanamam ayağını kıran kazın etrafında beş-altı yüz tane salak birikmişti nöbetçi yaklaşıp silahını çektiğinde ne yapılacağına karar vermeye çalışıyorlardı ve konu kapandı kulübesinden çıkıp ev hayvanını öldürdüğünü iddia eden bir kadın dışında fakat nöbetçi kayışını ovuşturup kıçımı öp dedi kadına, gidip başkana şikayet et; kadın ağlıyordu ben de gözyaşlarına hiç dayanamam.

çadırımı katladım ve yolun aşağısına gittim: piçler manzaramı bozmuştu.

Güneş merhamet buyuruyor ve güneş merhamet buyuruyor ama fazla yükseğe taşınmış bir meşale misali, boydan boya kırbaçlar görüntüsünü jetler kurbağa gibi zıplar füzeler, çocuklar haritalarını çıkarır iğnedenliğe çevirir ayı, eski çürük peynir, orda hayat yok ama dünyada fazlasıyla; yıkanmamış Hintli çocuklarımız bacak bacak üstüne atıp flüt çalarak, göbekleri içe çökmüş, açlıktan ölürken, açlık kokan havada yılanların şuh kadınlar misali kıvırtışını izleyerek; füzeler zıplar, avcıları ve sürüyü geride bırakırken yabani tavşanlar gibi zıplar günü geçmiş kurşunların yerine; Çinliler hala yeşim işlerler, sessizce açlıklarına pirinç tıkarak, bir açlık ki bin yaşında, ateş ve türküyle ilerler çamurlu nehirleri, istemsiz beklemenin sürüklenen direkleri iter mavnaları yüzen evleri; Türkiye'de kilimlerinin üstünde kıbleye dönüp sigara içerek gülen ve parmaklarını gözlerine sokup kör eden mor bir tanrıya dua okurlar, tanrılar böyle işte, yaparlar; ama füzeler hazırlar: her nedense değersizdir artık barış, küçük bir göldeki nilüfer yaprağı misali sürüklenir delilik, hissiz daireler çizerek; kırmızı yeşil ve sarılarına batırıp resim yapar ressamlar, şairler uyaklara döker yalnızlıklarını, müzisyenler her zamanki gibi açtır ve romancılar kaçırır meselenin özünü, ama pelikan kaçırmaz, martı kaçırmaz; pelikanlar dalıp dalıp yükselir şok geçiren yarı ölü radyoaktif balıkları gagalarında sallayarak; evet, gerçekten de sümükle yıkar kayaları sular; ve Wall Street'te anahtarını arayan bir sarhoş gibi sendeler borsa; ah, işte bu sıkı bir şey olacak, allahın izniyle tekrar yılana yokürecek bizi, deniz böceğine, ya da şanslıysak eğer, katalizi uzun dişli fosil kaplana yokürecek, maden çukurunun içinde kırık kask, cihaz ve cam parçalarının üzerinde resim çiziktiren kanatlı maymuna yokürecek; çatırdayarak girer şimşek pencereden içeri ve bir milyon odada aşıklar yatar kenetlenmiş, yitik ve barış gibi hastalıklı; kırmızı ve turunca çalmaya devam eder gökyüzü ressamlar için -ve aşıklar için, her daim açtıkları gibi açar çiçekler açar ama üzerlerinde füze yakıtlarının ve mantarların, zehirli mantarların ince tozu var; zaman kötü, bulantılı bir zaman -perde, III.sahne, sadece ayakta yer var, SATILDI, SATILDI, SATILDI yine, tanrı tarafından, birileri ya da birşeyler, füzeler generaller ve liderler tarafından, şairler doktorlar komedyenler sabun ve bisküi üreticileri ve iki yüzlü seyyar satıcılar tarafından kendilerine özgü ustalıklarıyla satıldı; şimdi kömür yağı tabakasıyla kirletilmiş tarlaları görebiliyorum, bir-iki salyangoz, safra, yanardağ taşı, sığ sularda bir-üç balık, kaynağımızın ve gözlerimizin yergisi… daha önce hiç olmuş muydu bu? kendini kuyruğundan yakalayan bir daire mi tarih, bir rüya, bir kabus mu, bir generalin hayali, bir başkanın, bir diktatörün hayali mi yoksa… uyanamaz mıyız? yoksa yaşyokın güçleri daha mı yüce bizden? uyanamaz mıyız? sevgili dostlar, uykumuzda mı ölmeliyiz sonsuza dek?

Güneşin Yüzü günesin yüzü denli muhtesemdir bogalar ve bayat kalabaliklar için öldürseler de onlari, bogadir atesi yakan, her ne kadar korkak bogalar da varsa da korkak matadorlar ve korkak erkekler gibi, genel olarak boga saftir ve saf ölür sembollerden, hiziplerden ya da sahte asklardan uzak, ve onu sürükleyip yokürdüklerinde ölen bir sey olmaz, bir sey geçmistir ve neticede kokusmus olan, dünyanin kendisidir.

İntiharcı Çocuğun Son günleri Kendimi görebiliyorum şimdiden bütün o intihar günlerinden gecelerinden sonra canı sıkkın, tapon bir hemşirenin elinde (o da ancak şansım yaver gider, ancak ünlenebilirsem) o kupkuru huzur evlerinin birinden taşınırken… tekerlekli iskemlemde dik dik oturur… gözlerim kafatasımın karanlığına kaymış, neredeyse kör, azrailin göstereceği merhameti beklerken…

'Ne güzel gün değil mi Bay Bukowski? ' 'Yaa, evet öyle…'

çocuklar geçer gider, ben yokum bile tatlı kadınlar geçer gider kocaman kızgın belleriyle sımsıcak kalçalarıyla taş gibi kızgın heryerleriyle sevilmek için yalvara yakara geçer gider kadınlar, ben— yokumdur bense.

'Bu üç gündür çıkan ilk güneş Bay Bukowski' 'Yaa, evet, öyle'

İşte oturuyorumdur tekerlekli iskemlemde bu kâğıttan daha beyaz, kanı çekilmiş, beyni gitmiş, kumarı kesik, ben, Bukowski bitmiş, gitmiş…

'Ne güzel gün değil mi Bay Bukowski? '

'Yaa, evet, öyle…' derim, pijamalarıma işerken salyalar akar ağzımdan.

İki öğrenci koşarak geçer gider. 'Hey, gördün mü şu moruğu? ' 'Yaa evet, midemi kaldırdı valla! '

bütün o intihar tehditlerinden sonra başka biri intihar etti sonunda yerime…

hemşire tekerlekli iskemleyi durdurup bir gül koparır verir elime.

anlamam ne olduğunu bile. Bilmemnem olsa farketmez neye yarayıp neye yaramadığına bakınca.

İtiraf Bir kedinin yatağa sıçramasını bekler gibi beklerken ölümü

karım için çok üzülüyorum

sertleşmiş solgun bedenimi görecek

bir kez, belki de iki kez sarsacak:

'Hank! '

cevap vermeyecek Hank.

ölüm değil beni endişelendiren, bu hiçlik yığını ile kalacak olan karım.

ama birlikte uyuduğumuz bütün o gecelerin hatta yararsız tartışmaların bile harikulade şeyler olduğunu bilmesini istiyorum

ve bu güne kadar söyleyemediğim o zor sözcükler artık söylenebilir:

seni seviyorum.

SİZ AŞK NEDİR BİLMEZSİNİZ Siz aşk nedir bilmezsiniz dedi Bukowski Ben elli bir yaşındayım bir bakın bana Genç bir güzele aşığım Kötü saplandım bu işe ama O'nun da hali kötü Fakat olacaksa böyle olsun Kanlarına giriyorum onların ve kurtulamıyorlar benden Herşeyi deniyorlar kaçmak için Ama sonunda hep geri dönüyorlar Hepsi geri dönmüştür bana Ama gördüğüm bir tanesi dışında Ağlamıştım ardından Ama kolay ağlardım o zamanlar Çocuklar sert içkileri yaklaştırmayın yanıma Acımasız oluyorum o zaman Burada oturuyor bütün gece Bira içebilirim siz hippilerle birlikte Bu biradan on beş litre içerim ve Bana mısın demem,su gibi gelir bana Ama bir defa koklatın sert içkileri Pencereden dışarı atmaya başlarım insanları Kim olursa olsun fırlatırım dışarı Bunu yaptım daha önce Ama siz aşk nedir bilmezsiniz Bilmezsiniz çünkü hiç aşık olmamışsınızdır İşte iş bu kadar basit Genç bir fıstık buldum şimdi,öyle güzel ki.. Bukowski diyor bana,Bukowski diyor o minicik sesiyle Bense ne var diyorum Ama aşk nedir bilmezsiniz siz Size ne olduğunu anlatıyorum ama dinlemiyorsunuz Aşk buraya kadar gelip kıçınızı dürtse Bu odada içinizden birinin ruhu duymaz Şiir okuma toplantılarının boktan bişey olduğunu düşünürdüm Bana bak ben elli bir yaşındayım ve çok dolaştım Boktan diyorsam öyledir Ama sonra dedim ki kendime Bukowski Aç kalmak daha boktan Sonuçta işte buradasın ve hiçbirşey olması gerektiği gibi değil O adam neydi adı Galway Kimel Bir dergide resmini gördüm Yakışıklı bir suratı var ama öğretmen Tanrım düşünebiliyor musunuz Eyvah sizler de öğretmensiniz Size de küfrediyor oluyorum o zaman Hayır o adamın adını hiç duymadım Ne de ötekinin,hepsi birer asalak Belki egom yüzünden artık çok fazla okumuyorum Ama,şu ünlerini beş altı kitap üstüne Kuran insanlar var ya , Hepsi birer asalak Bukowski diyor bana bu kız Niçin klasik müzik dinliyorsun bütün gün Sizi şaşırttım değil mi Benim gibi kaba ayyaş birisinin Klasik müzik dinleyeceğini düşünmezdiniz Brahms,Rachmaninoff,Bartok,Tdeman Kahretsin burada yazamıyorum Çok fazla sessiz,çok sayda ağaç var burada Şehirleri severim,en uygun yerler benim için Her sabah koyarım klasik müziğimi Ve oturup yazı makinemin başına Bir puro içerim bakın işte böyle Ve Bukowski derim sen şanslı bir adamsın Bukowski bu belaların hepsini atlattın Ve sen şanslı bir adamsın Ve mavi duman yayılır masamın üstüne Ve pencereden dışarı Delengpre Caddesi'ne bakarım Ve derin nefes alır ve yazmaya başlarım Bukowski işte yaşyok budur derim kendi kendime Yoksul olmak iyidir,basur olmak iyidir,aşık olmak iyidir Ama siz nasıl birşey olduğunu bilmezsiniz Sevgilimi görseydiniz ne dediğimi anlardınız Buraya gelince baştan çıkacağımı düşündüm Tam böyle olacağını bildi,böyle olacağını bana söylemişti Allah kahretsin ben elli bir yaşındayım o ise yirmi beşinde Birbirimize aşığız ve o beni kıskanıyor,Tanrım bu güzel birşey Buraya gelip baştan çıkarsam,gözlerimi oyacağını söylemişti Alın işte aşk sizlere İçinizden hangisi bilir böyle birşeyi Sizlere birşey söylemeliyim Öyle adamlarla tanıştım ki hapishanede Üniversitelere ve şair toplantılarına giden İnsanlardan çok daha fazla yol-yordam bilen insanlardı Kan emicidirler onlar,bütün görmek istedikleri Şairin çorapları kirli midir acaba ya da koltukaltları kokuyo mudur Ama sizden şunu hatırlamanızı istiyorum Bu odada yalnız bir tane şair var bu gece BELKİ DE BU ÜLKEDE YALNIZ BİR TANE ŞAİR VAR BU GECE O DA BENİM İçinizden kim biliyor yaşyokı,içinizden kim biliyor herhangi birşeyi Hangi biriniz hayatında işinden kovuldu? Ya da sevgilisine dayak attı ya da sevgilisinden dayak yedi Beş defa kovuldum ben Senis and Rocbuck'tan Kovmuşlar,tekrar kovmuşlardı beni Otuzbeş yaşındayken tezgahtarlık yapıyordum onlara Sonra kurabiye çalarken yakalandım Ben nasıl olduğunu bilirim çünkü ONLARDAN GELİYORUM… Elli bir yaşındayım ve aşığım Şu gencecik güzel şey diyor ki bana: Bukowski Ve ne var diyorum,O ise Sen pisliğin tekisin diyor bana Ve bebeğim beni anlıyorsun diyorum Bu dünyadaki tek güzel şey O Kadın ya da erkek bu tür hareketine katlanacağım tek kimse Ama siz aşk nedir bilmezsiniz Hepsi geri döner bana sonunda,her biri geri döner Yalnız o sözünü ettiğim bir tanesi, Hani o sözünü ettiğim bir tanesi Yedi yıl birlikte yaşyokıştık,çok içerdik Bir avuç memur görüyorum ben bu odada Şair filan yok aranızda,hiç şaşırmadım bu işe Şiir yazmak için aşık olmak gerekirdi Ve siz aşık olmak nedir bilmiyorsunuz ki Sizin dediniz bu!… Şu ağır içkiden verin biraz bana Tamam buz istemem güzel Güzel işte çok güzel böyle Haydi bakalım gösteriye başlayalım Ne dediğimi hatırlıyorum Ama bir tek atacağım yalnızca Ne de güzel tadı var şu meretin Haydi uzatmadan bitirelim bu işi Yalnız bundan sonra kimse durmasın Açık pencerenin yanında…

Charles Bukowski “Kötü Trip”

Bayan Arıza tarafından Ekim - 6 - 2010 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski "Kötü Trip"

LSD ile renkli televizyonun tüketime üç aşağı beş yukarı aynı zamanda girdiği dikatinizi çekti mi?Birden patlayıcı bir renk cümbüşü ile karşı karşıyayız ve ne yapıyoruz?Birini yasaklıyor ,öbürünün içine ediyoruz.Televizyon şimdiki ellerde yararsız.Bunda tartışılacak fazla bir şey yok ve geçenlerde yapılan bir baskında LSD yapımcısının narkotik ajanlarından birinin yüzüne bir kavonoz dolusu asit fırlattığını duydum. bu da yazık. LSD. dmt ve stp'yi yasaklamak için bazı sağlam nedenler var gerçi – insanı daimi olarak delirtebiliyorlar – ama şeker pancarı toplamak ya da General Motor için somun sıkmak ya da bulaşık yıkamak ya da yerel üniversitelerden birinde İngilizce I dersi vermek de insanı daimi olarak delirtebilir. insanı delirtebilecek herşeyi yasaklamaya kalksak toplumun yapısı alt üst olurdu – evlilik, savaş, otobüs servisi,mezbahalar,arıcılık, cerrahi, aklınıza ne gelirse. herşey insanı delirtebilir çünkü toplum çürük tahtadan bacaklar üstüne oturtulmuş. temeli yıkılıp baştan yapmazsak, akıl hastaneleri tıka basa dolu olacak. ve sevgili valimizin akıl hastanelerine ayırılan bütçeye attığı makasları ben dolaylı olarak toplum tarafından delirtilenlerin toplum tarafından desteklenmeyi ve tedavi edilmeyi haketmedikleri şeklinde algılıyorum.Özellikle de enflasyonu yüksek, vergisi bol bir çağda.Bu para daha iyi yollar inşaa etmede ve evlerimizi yakmalarının önüne geçmek için hafifçe zencilerin üstüne serpilmekte kullanılıyor.Benim dahiyane bir fikrim var: neden akıl hastalarını kurşuna dizmiyoruz?Paradan ne kadar tasarruf edeceğimizi bir düşünün?Bir delinin bile yemek yemeye ve barınmaya ihtiyacı var, üstelik iğrençtir orospu çocukları- bağırıp çağırırlar, boklarını duvarlara sürerler. bize kararları verecek bir doktorlar kurulu ve bu doktorları boş zamanlarında meşgul edecek taş gibi iki hemşire gerek(kadın ya da erkek).

Pekala, LSD ye dönelim.Keşif içeren her tür güçlük- resim yapmak, şiir yazmak, banka soymak diktatörlük filan- insanı tehlike ile mucizenin siyam ikizleri gibi yapışık oluğu bir yere götürür.Rahat bir yaşam tarzı değildir bu, ama sürdüğü müddetçe hayli ilginçtir.Başka bi adamın karısı ile yatmak güzeldir ama bir gün yakalanacağının da bilincinde olacaksın.Hem bu zevki arttırır.Günahlarımız, onlarsız yapamadığımız anlaşılan kendi cehennemlerimizi yaratabilmemiz için cennette biçilirler.Herhangi bir dalda yeterince sivrildiğin anda düşman kazanırsın.Şampiyonlar kıçlarını her zaman kollamak zorundadırlar; halk onların kıç üstü kendi bok çukurlarına düştüklerini görmeye can atar.Salakların suikaste kurban gittikleri görülmemiştir, bir lider posta siparişi ile edinilmiş bir tüfekle öldürülebilir(bize anlatılan masal öyle en azından) ya da Ketchum gibi bir kasabada kendi silahı ile.Ya da Berlin' in bağırsakları patlarken tariherinin son sayfasında Adolph ve fahişesi gibi.

LSD insanı bombardımana tutar çünkü sadık sevkiyat memuruna göre bir alan değildir.Tamam, kötü asit kötü fahişe gibidir, insanı bitirir. Küvet cini, kaçak viski günlerini de yaşadı bu dünya.Yasalar zehirli karaborsalarda kendi hastalıklarını yaratır.Ama, temel olarak, kötü triplerin çoğu bizatihi toplumun eğitip zehirlediği bireyin eseridir.Kira, vardiya, araba taksiti, çocukların eğitimi, kız arkadaşa ısmarlanacak 12 dolarlık yemek, komşunun fikri, bayrağa saygı duruşu gibi endişeler taşıyorsa bir LSD tableti muhtemelen onu delirtecektir, çünkü bir anlamda zaten delirmiştir.İyi bir trip henüz kafese girmemiş, toplumu güdümleyen büyük Korku ile düzülmemiş bir birey gerektirir.Malesef, insanların çoğu temel ve özgür bir birey olarak kendi değerlerini abartırlar, otuz yaşını geçkin kimseye güvenme felsefesi de hipi kuşağının bir hatasıdır.Çoğumuz yedi, hadi bilemedin sekiz yaşına bastığımızda kafeslenmişizdir zaten.Gençlerin çoğu özgür GÖRÜNÜR ama bu tamamen beden kimyası ve enerji ile ilgilidir, ruhani yanı yoktur.En tuhaf yerlerde ve HER yaşta özgür insanlar tanıdım ben hayatımda- kapıcı, araba hırsızı, araba yıkayıcısı vb, bir kaç da kadın- daha çok hemşire ve garson, ve HER yaşta.Özgür ruh ender rastlanan bir şeydir, ama gördüğünüzde bilirsiniz- çünkü onlara yakın ya da onlarla birlikte iken kendinizi iyi, çok iyi hissedersiniz.

bir LSD tripi hiçbir kuralın kapmsamadığı şeyleri gösterir insana. test kitaplarında olmayan, belediye encümenine şikayet edemeyeceğiniz şeyler. esrar mevcut dünyayı daha katlanılabilir kılar sadece; LSD ise kendi içinde bir toplumdur zaten. toplumla uyum içineyseniz LSD yi "sanrı verici madde" olarak sınıflandırırsınız muhtemelen, ki meseleyi rafa kaldırıp kurtulmanın kolay bir yoludur. ama sanrının tanıımı hangi kutuptan hareket ettiğinize bağlı olarak değişir. yaşanan herşey yaşandığı anda gerçektir – bu bir film, bir düş, cinsel ilişki, cinayet, öldürülmek ya da dondurma yemek olabilir. ama daha sonra üstüne yalanlar bindirilir; olan olmuştur. sanrı sanrı bir sözlük sözcüğü, toplumsal koltuk değneğidir. ölmekte olan bir insan için ölüm çok gerçektir, ama diğerleri için talihsizlik ya da bir an önce kurutulunması gereken bir durumdur. dünya BÜTÜN parçaların bütüne uyduğuna idrak ettiği zaman bir şansımız olabilir. insanın gördüğü herşey gerçektir. bir dış güç tarafından getirilmemiştir oraya, o doğmadan önce de oradadır.Onu şimdi gördüğü için; toplumun eğitimsel ve ruhani güçleri ona keşfetmenin asla bitmediğini söyleyecak kadar bilge olmadığı için; bize kendi a,b,c' lerimizle küçük bok kutularımıza hapsolmamız gerektiğini telkin etmeleri sonucunda aklını kaçırdığı için bireyi suçlamayın.LSD değildir kötü trpinizin nedeni- annenizdir, başbakanınızdır, komşunun küçük kızıdır, elleri kirli dondurmacıdır.Zorla gördüğünüz cebir ya da ispanyolca dersidir, 1926 yılında kokladığınız iğrenç heladır, size uzun burunların çirkin olduğu öğretilmişken gördüğünüz çok uzun burunlu bir adamdır; müshildir, Abraham Lincoln Tugayı'dır, Franklin D. Roosvelt'in yüzüdür, bir fabirkada on yıl çalıştıktan sonra beş dakika geç kaldığın için kovulmaktır, sana altıncı sınıfta tarih öğreten o yaşlı bok çuvalıdır, köpeğinin arabanın altında kalması ve kimsenin sana yolu doğru dürüst tarif edememesidir, otuz sayfa uzunluğunda ve üc kilometre yüksekliğinde bir listedir bu.

Kötü trip mi? bu ülkenin tamamı, bu dünyanın tamamı kötü tripte zaten dostlar.Ama bir tablet yuttuğu için tutuklarlar adamı.

Ben hala bira takılıyorum, çünkü 47 yaşımdayım ve bana sapladıkları kancaların haddi hesabı yok.Bütün ağlardan kaçtığımı sanacak kadar budala da değilim.Jeffers üç aşağı beş yukarı, tuzaklara dikkat, dostlar, sayıca çokturlar, rivayete göre Tanrı bile dünyaya indiğinde o tuzaklardan birine yakalanmış, dediğinde çok iyi söylemiş bence.Artık onun tanrı olduğundna çok da emin değiliz elbette; her kimdiyse, şapkasından çok tavşan çıkardı, ama çok da fazla konuştu.Herkes çok fazla konuşabilir.Ben bile…

soğuk bir cumartesi günü, güneş batmak üzere. ne yapılur bir gece ile? Liza olsaydım saçımı tarardım, ama Liza değilim. Bir Nationlal Geographic var önümde , sayfaları gerçekten bir şeyler oluyormuşçasına parlıyor. olmuyor, tabii ki. binanın bütün sakinleri sarhoş. sonu bekleyen bir sarhoşlar kovanı. kadınlar geçiyor penceremin önünden. ".iktir" gibi müşfik bir sözcük çıkıyor.hayır tıslıyor ağzımdan, sonra da kağıdı daktilodan çıkarıyorum artık sizin. C.Bukowski (1967) Çeviri : Avi Pardo Daktilo: Kremt luin  

Charles Bukowski’den Alıntılar

Bayan Arıza tarafından Ekim - 6 - 2010 zamanında yazılmıştır.

Bana Aşkını Getir'den Charles Bukowski'ye selam olsun!

BARLAR ÜZERİNE: Barlara pek gitmiyorum artık. Sistemimden çıkardım onları. Şimdi bir bara girdiğimde öğürüyorum, O kadar çok bar gördüm ki, yetti bana -gençken yapılacak iştir bara gitmek, biliyor musun, bir hatun kaldırmaya çalışmak, birileriyle dövüşmek filan, bütün o maço saçmalık – benim yaşımda yapılacak iş değil. Barlara işemek için giriyorum artık. Yıllarımı geçirdim barlarda. Bara girip kusmak için doğru helaya giderdim, oraya varmıştı iş.

ALKOL ÜZERİNE: Alkol bu dünyaya gelmiş en muhteşem şeylerden biri muhtemelen -beni saymazsak tabii ki. Evet. bu dünyaya gelmiş en muhteşem iki şeyi saptadık. İşte. iyi anlaşırız ben ve alkol. Çoğu insan için yıkıcıdır. Ben onlardan biri değilim. En yaratıcı yazılarımı sarhoşken yazmışımdır. Kadınlarla bile, ben biraz çekingenimdir sevişme konusunda, bu yüzden alkol bana cinsel olarak daha özgür olma olanağı tanımıştır. Alkol özgürlüktür benim için, çünkü ben esas olarak içine kapanık, mahcup biriyim, oysa alkol bana bir kahraman olma, pervasızca işler yapıp uzay ve mekanda uzun adımlarla yürüme fırsatı tanır. bu yüzden seviyorum. evet.

SİGARA İÇMEK ÜZERİNE: Seviyorum sigara içmeyi. Duman ve alkol birbirlerini dengeliyor. Eskiden deli gibi içtikten sonra uyanırdım ve ellerim nikotinden sapsarı olurdu, eldiven gibi. kahverengi nerdeyse. içimden, " Hasiktir. ciğerlerim ne haldedir kim bilir? Aman Allahım!" diye geçirirdim. DÖVÜŞMEK ÜZERİNE: En iyisi kimsenin döveceğini tahmin etmediği birini dövmektir. Öyle biriyle kapıştım bir keresinde, bana kafa tutup duruyordu. "Tamam lan, gel bakalım," dedim. Fos çıktı herif -hiç zorlanmadan marizledim. Yerde öylece yatıyordu. Burnu kan içinde filan. Şöyle dedi bana: "Hay Allah, o kadar ağır hareket eden birisin ki seni kolaylıkla pataklarım sanmıştım. Ama dövüş başlayınca ellerini göremedim, o ne hızdı öyle. Ne oldu?" Ben de, "Bilmiyorum, moruk, bu iş böyledir," dedim. Saklarsın. O an için saklarsın.

KEDİLER ÜZERİNE: Kedilerin arasında olmak çok iyidir. Kendini kötü hissediyorsan kedilere bakar ve kendini çok daha iyi hissedersin, çünkü onlar her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu bilirler; öyle fazla heyecanlanmak ya da üzülmek için bir neden yok. Onlar bunu bilirler. Kurtarıcıdır kediler. Ne kadar çok kedin varsa o kadar uzun yaşarsın. Yüz kedin varsa on kedin olduğunda yaşayacağının on katı daha uzun yaşarsın. Bu gerçek bir gün keşfedilecek ve herkesin binlerce kedisi olacak ve kimse ölmeyecek. Gerçekten çok saçma.

KADINLAR VE CİNSELLİK ÜZERİNE: Şikayet etme makineleri diyorum ben onlara. Erkek ağzıyla kuş tutsa yaranamaz kadına. Bir de isteri krizlerini hesaba katarsan. unut gitsin. Dışarı çıkıp arabaya atlar ve gazlarım, nereye olursa. Yoktur başka yolu. Yapıları farklı galiba, değil mi? İsteri krizine girerler. konuşamazsın. Sen gitmeye kalkarsın, anlamazlar. (Bir kadının tiz sesiyle:) NEREYE GİDİYORSUN? "Kaçıyorum burdan, bebeğim!" Benim kadın düşmanı olduğumu düşünüyorlar, ama değilim. Kitaplarımı okumayıp duyduklarıyla karar veren insanlar bunlar. "Bukowski kadın düşmanı bir domuzdur!" Bunu duyuyorlar ama işin aslı nedir diye merak etmiyorlar. Evet, zaman zaman kadınları aşağıladığım doğru, ama erkekleri de aşağılıyorum. Hatta herkesten çok kendimi aşağılarım. Birinin aşağılanmayı hak ettiğini düşünüyorsam aşağılarım -erkek, kadın, çocuk, köpek, fark etmez. Kadınlar fazla hassas, ayrımcılığa maruz kaldıklarını sanıyorlar. Onların sorunu da bu.

İLKİ: İlkini düzmek gerçekten tuhaftı -bilmiyordum- bana yalamayı filan öğretti. Hiçbir şey bilmiyordum. "Hank," dedi, "büyük bir yazarsın, ama kadınlar hakkında bir bok bilmiyorsun!" Ben de, "Ne demek istiyorsun, bir sürü kadınla düzüştüm ben," dedim. "Hayır, bilmiyorsun, izin ver de sana öğreteyim," dedi. "Pekala," dedim. Sonra, "Sen çok iyi bir öğrencisin, hemen kapıyorsun," dedi. Bu kadar -(Biraz utanıyor. Ayrıntılardan değil, hatırlamanın duygusallığından daha çok.) Ama yarık yalamak filan bir süre sonra insana kendini uşak gibi hissettiriyor. Kadınları memnun etmek hoşuma gidiyor, ama. Cinsellik çok abartılıyor, moruk. Seks sadece abazansan harika. AIDS'DEN ÖNCE SEKS VE EVLİLİĞİ ÜZERİNE: Hayatımın yarısı yatakta geçiyordu bir ara. Bilmiyorum, bir trans haliydi galiba, düzüşme transı. Düzüş, düzüş. (gülüyor). Öyleydim! (gülüyor) Ve kadınlar, birkaç laf ettikten sonra bileklerinden kavrarsın, "Hadi, güzelim."Yatak odasına yokürüp düzersin. Ve itiraz etmezler, moruk. O ritme girdikten sonra takılırsın. Çok fazla kadın var ortalıkta. İyi görünürler, ama kopmuşlardır. Tek başlarına yaşarlar, işe giderler, eve dönerler. Birinin onları öyle yokürmesi büyük şeydir onlar için. Bir de oturup içiyor ve konuşuyorsa, iyi vakit geçiriyorlar demektir. İyiydi. şanslıydım. Çağdaş kadınlar. söküklerini dikmezler ama. onu unut.

YAZMAK ÜZERİNE: Küçük bir kıza tecavüz eden bir adamın bakış açısından bir öykü yazdım. İnsanlar beni suçladılar. Biri söyleşiye geldi. "Küçük kızlara tecavüz etmekten mi hoşlanırsınız?" diye sordu. "Tabii ki, hayır," dedim, "ben hayatı fotoğraflarım." Yazdığım bir sürü şey yüzünden başım belaya girdi. Öte yandan, bela kitap sattırır. Ama, işin esasına inersek, ben kendim için yazarım. (Sigarasından derin bir nefes çekiyor.) Böyle. "Duman" benim, kül küllüğün. budur yayınlanmak.

Asla gündüz yazmam. Çıplakken alış veriş merkezinde koşmak gibi bir şey gündüz yazmak. Herkes seni görür. Gece. işte o zaman numara çekebilirsin. sihir.

ŞİİR ÜZERİNE: İlkokulun bahçesindeyken "şair" ya da "şiir" sözcüğü telaffuz edildiğinde bütün çocuklar gülüp alay ederlerdi. Şimdi anlıyorum nedenini, çünkü sahte bir üründür şiir. Yüzyıllardır sahte, züppe ve kökleşmiş. Aşırı-hassas. Aşırı-değerli. Çöp yığını bana sorarsan. Yüzyıllardır şiir niyetine çöp üretiliyor. Sahtekarlık, kalpazanlık.

Birkaç iyi şair var tabii ki, beni yanlış anlama. Li Po adında Çinli bir şair var örneğin. Çoğu şairin kendi bokuyla on iki-on dört sayfada katamayacağı kadar duygu, gerçeklik ve tutkuyu dört-beş yalın dizeye sığdırabilen bir şair. Şarapçıydı da üstelik. Şiirlerini tutuşturup nehirde yüzdürür, şarap içermiş. İmparatorlar onu çok severmiş, çünkü ne dediğini anlarlarmış. Ama, tabii ki, sadece kötü şiirlerini tutuştururmuş. (gülüyor)

Benim yapmaya çalıştığım, affına sığınarak, hayatın fabrika işçisi boyutunu edebiyata katmaktır. işten eve döndüğünde dırdır eden karısı. Sıradan insanın gündelik gerçekliği. yüzyılların şiirinde pek söz edilmeyen bir şey. Yüzyılların şiirinin bok olduğunu söylediğim kayıtlara geçsin. Utanç verici. CELİNE ÜZERİNE: Celine'i ilk okuduğumda yatağa bir kutu Ritz krakerle girmiştim. Onu okurken bir yandan da kraker yiyordum. Sonra gülmeye başladım, krakerleri çatır çatır yerken bir yandan da kahkaha atıyordum. Bir solukta okudum romanı. Bir kutu krakeri bitirdim, moruk. Kalkıp su içtim. Görmeliydin beni. Kımıldayamıyordum. İyi bir yazar işte böyle yapar adamı. Öldürür nerdeyse. kötü bir yazar da. SHAKESPEARE ÜZERİNE: Okunurluğu zayıf ve fazlasıyla abartılmış bir yazar bence. Ama kimse bunu duymak istemiyor. Görüyor musun, tapınaklara saldıramıyorsun. Yüzyıllarla yerleşmiş bir yazar Shakespeare. "Kanımca bilmem kim kötü bir aktör!" diyebiliyorsun. Ama Shakespeare boktan bir yazardır diyemiyorsun. Bir şey ne kadar eskiyse züppeler ona o kadar yapışır, vantuz gibi. Züppeler bir şeyin emniyetli olduğunu hissetmesinler. yapışırlar. Onlara gerçeği söylediğin zaman da delirirler. Kaldıramazlar. Bütün düşünce sistemlerine saldırmış olursun. Tiksindiriyorlar beni.

OKUMAKTAN EN ÇOK HAZ DUYDUĞU ŞEY ÜZERİNE: The National Enquirer'da şöyle bir şey okudum: "Kocanız eşcinsel mi?" Linda bir keresinde bana, "İbne gibi sesin var!" dedi. Ben de, "Öyle mi, hep merak ederdim," dedim. (Gülüyor) Bu makale şöyle devam ediyor. "Kaşlarını yoluyor mu?" İçimden, hasiktir, ben bunu hep yapıyorum, diye geçirdim. Artık ne olduğumu biliyorum. İbneyim! Tamam. The National Enquirer'a bana ne olduğumu söylediği için müteşekkirim.

MİZAH VE ÖLÜM ÜZERİNE: Çok az mizah var. Sıkı mizahçı diyebileceğim son adam James Thurber'dı. Ama mizahı o kadar muhteşemdi ki gözardı edildi. Bu adam çağın psikolog/psikiyatr'ı diyebileceğimiz biriydi. Kadın erkek ilişkisini çözmüştü. Her derde deva. Mizahı o denli gerçekçidir ki çılgınca rahatlama çığlıkları olarak çıkar kahkahalar içinden. Thurber'dan başka kimse gelmiyor aklıma. Bende de bir parça var. Onunki gibi değil ama. Benimkine mizah denmez aslında. Ben ona. "komik bir uç," diyorum. Tutkunum o komik uca. Ne olursa olsun. mutlaka saçma ve gülünç bir tarafı vardır. Nerdeyse her şey gülünçtür. Biliyorsun, her gün sıçarız. Bu da saçma sapandır. Öyle değil mi sence? İşemek zorundayız, yemek yemek zorundayız, kulaklarımızdan bal mumu çıkıyor, kaşınıyoruz. Gerçekten çirkin ve aptalca, biliyor musun?

Ucubeyiz. Bunu idrak edebilsek kendimizi sevmeyi becerebileceğiz belki. içimizde dolanan bağırsaklarımızla, birbirimizin gözlerine bakıp, "seni seviyorum," derken içimizde yavaşça karbona dönüşen bokumuzla. ve birbirimizin yanında osurmayız. Her şeyin komik bir yanı var.

Sonra da ölürüz. Ama, ölüm bizi hak etmiyor. Biz ölüme bütün delilleri gösterdik, ama o bize tek bir delil bile göstermedi. Doğarak hayatı hak mı ettik? Hayır, ama o orospu çocuğu ensemize yapışıyor. Kızıyorum ölüme. Hayata da kızıyorum. İkisinin arasında sıkışıp kalmış olmaya kızıyorum. Kaç kez intihara kalkıştığımı biliyor musun? Zaman tanı bana. 66 yaşındayım henüz. Hâlâ çalışıyorum.

İntihar kompleksin varsa hiçbir şey seni rahatsız etmez. Hipodromda kaybetmek dışında. O insanın canını sıkıyor. Neden acaba?… Çünkü hipodromda yüreğini değil de beynini kullanıyorsun.

Hayatımda hiç ata binmedim.

Beni asıl ilgilendiren doğru veya yanlış karar vermek, atlar umurumda değil.

HİPODROM ÜZERİNE: Bir ara hayatımı hipodromda kazanmayı denedim. Acı verici. Heyecan verici. Her şey sınırdadır -kira- her şey. Ama, fazla ihtiyatlı olmaya başlıyorsun. aynı şey değil.

Bir keresinde tam dönemecin önünde oturuyordum. On iki at vardı o koşuda ve dönemece geldiklerinde kopma yoktu, sıkı bir grup halinde koşuyorlardı. Çılgın bir görüntüydü. Atların kıçlarına baktım ve içimden, "Delilik bu, tam bir delilik!" diye geçirdim. Ama dört yüz-beş yüz dolar kazandığın günler de vardır, arka arkaya sekiz koşuyu bilirsin ve kendini Tanrı gibi hissedersin, her şeyi biliyormuş gibi. Her şey bu işin bir parçasıdır. (Bana dönüyor:) CB: Bütün günlerin iyi geçmez, değil mi? SP: Hayır. CB: Bazı günler iyi mi? SP: Evet. CB: Çoğu mu? SP: Evet. (Kısa bir sessizlikten sonra şaşırmış bir biçimde gülüyor) CB: Sadece birkaçı demeni bekliyordum. Hayal kırıklığına uğrattın beni!

İNSANLAR ÜZERİNE: İnsanlara fazla bakmam. Rahatsız edicidir. Birine çok fazla bakarsan onun gibi olmaya başlarsın derler. Zavallı Linda.

Fazla gereksinim duymam insanlara. Beni doldurmazlar, boşaltırlar. Kimseye saygı duymuyorum. Böyle bir sorunum var. Yalan söylüyorum, ama inan, doğru. Hipodromdaki parkçı çocuk iyidir. Bazen, hipodrom çıkışında şöyle bir konuşma geçer aramızda: "Hey, n'aber, moruk?" diye sorar. "Bıçağı gırtlağıma dayamak üzereyim. Beyaz bayrağı sallamaya hazırım. Benden bu kadar." "Adam sen de! Bir gece birlikte çıkıp içelim. Bu geceye ne dersin? Birkaç kişiyi marizleyip birkaç hatun düzeriz." "Şu işi bir düşüneyim, Frank." "Biliyor musun, işler ne kadar sarpa sararsa, ben o kadar akıllanırım." "Sen hayli akıllı bir adam olmalısın, Frank." "İyi ki seninle gençliğinde tanışmamışız." "Evet, biliyorum ne diyeceğini. İkimiz de şimdi San Quentin Hapishanesi'ndeolurduk." "Doğru!" HİPODROMDA TANINMAK ÜZERİNE: Geçen gün tribünde oturuyordum, birinin bana baktığını hissettim. Başıma gelecekleri bildiğimden yer değiştirmek için ayağa kalktım. "Affedersiniz?" dedi. "Evet, ne istiyorsun?" diye sordum. "Siz Bukowski misiniz?" dedi. "Hayır!" dedim. "İnsanlar bunu size sürekli soruyorlardır herhalde?" dedi. "Evet!" dedim ve uzaklaştım. Biliyorsun, daha önce de tartıştık bunu. Mahremiyet gibisi yoktur. Ben insanları severim, biliyorsun. Kitaplarımı sevmeleri filan güzel. Ama ben kitap değilim, anlıyor musun? Ben o kitapları yazan kişiyim, ama yanıma gelip başımdan aşağı gül yaprakları filan dökmelerini istemiyorum. Soluk almak istiyorum. Benimle takılmak istiyorlar. Beraberimde birkaç çılgın fahişe getireceğimi, birilerini yumruklayacağımı filan düşünüyorlar herhalde. Öyküleri okuyorlar! Lanet olsun, o anlattıklarım yirmi yıl önce, otuz yıl önce olmuş şeyler, birader!

ŞÖHRET ÜZERİNE: Öğütür insanı. Fahişedir, kancıktır, tüm zamanların en büyük öğütücüsüdür. Ben şanslıyım, çünkü Avrupa'da büyük bir şöhretim var, burdaysa fazla tanınmıyorum. Dünyanın en talihli adamlarından biriyim. Şanslı bir köpek. Şöhret korkunç bir şey gerçekten. Sıradanlık cetvelinde bir ölçüdür, birinci viteste çalışan beyinler. Değersizdir. Seçkin bir seyirci çok daha iyidir.

YALNIZLIK ÜZERİNE: Hiç yalnız hissetmedim kendimi. Bir odada tek başıma kaldım, intiharın eşiğinde. Kendimi çok kötü hissettiğim oldu, ama hiçbir zaman birinin odaya girip kendimi daha iyi hissetmemi sağlayacağını düşünmedim. ya da birkaç kişinin. Başka bir deyişle, yalnızlık beni hiçbir zaman rahatsız etmemiştir, çünkü yalnız kalmaya doyamam. Ben kendimi insan dolu bir odada ya da tezahürat yapan seyircilerle dolu bir tribünde en yalnız hissederim. Ibsen'den bir alıntı yapacağım: "En güçlü insanlar genellikle yalnızdır." Hiçbir zaman içimden, "şuh bir sarışın içeri girip beni düzecek, taşaklarımı ovacak ve kendimi daha iyi hissedeceğim," diye geçirmedim. Hayır, onun hiçbir yararı olmaz. İnsanları bilirsin, "Hey, Cuma akşyokı, ne yapacağız? Burda kös kös oturacak mıyız?" Evet, kesinlikle. Çünkü yok dışarıda bir şey. Aptallık sadece. Aptal insanlarla fingirdeyen aptal insanlar. Geceye koşa koşa çıkmak gibi bir ihtiyaç içinde olmadım hiçbir zaman. Barlarda gizlendim, çünkü fabrikalarda gizlenmek istemiyordum. Hepsi bu. Milyonlarca insan adına özür dilerim, ama ben kendimi hiçbir zaman yalnız hissetmedim. Kendimden hoşnutum. Bildiğim en iyi eğlence kendimim. Biraz daha şarap içelim!

TEMBELLİK ÜZERİNE: Önemlidir -tembellik etmeyi bilmek lazım. İşin özü tempodur. Yaptığından tamamen uzaklaşıp doğru zamanda mola almazsan her şeyi kaybedersin. İster aktör ol, ister ev kadını, fark etmez. Doruk noktalarının arasında hiçbir şey yapmadığın boşluklar olmalı. Yatağa uzanıp tavanı seyret. Bu çok, çok önemlidir. Hiçbir şey yapmamak, çok çok önemli. Ve bu çağdaş toplumda kaç kişi yapıyor bunu? Çok az. Bu yüzden herkes kaçık, saldırgan, öfke ve nefret dolu. Eskiden, evlenmeden önce, bütün perdeleri çekip yatağa girer, üç-dört gün yataktan çıkmazdım. Sıçmak için kalkar, konserve fasulye yiyip tekrar yatağa girerdim. Üç-dört gün yatakta kalırdım. Sonra kalkar, giyinir ve dışarı çıkardım. Pırıl pırıl bir güneş olurdu dışarda, harikulade sesler. Güçlü hissederdim kendimi, şarj edilmiş bir akü gibi. Ama canımı sıkan ilk şey ne olurdu, biliyor musun? Kaldırımda gördüğüm ilk insan yüzü. Şarjımın yarısını kaybederdim o anda. Kapitalizmle yüklü devasa, boş, aptal ve duygusuz bir yüz -"öğütülmüş " Ve içimden, "Ahhhh, yarısını yokürdü!" derdim. Yine de değerdi ama, öteki yarısı benimdi. Evet, tembellik. Öyle derin düşüncelere dalmaktan filan da söz etmiyorum. Serbest düşünce, bir yere varmaya çalışmadan. salyangoz gibi. Harikuladedir.

GÜZELLİK ÜZERİNE: Güzellik diye bir şey yok, özellikle insan yüzünde. fizyonomi dediğimiz şey. Hatlar arası uyum söz konusudur, matematikseldir. Burun fazla göze batmasın, yanlar modaya uygun olsun, kulak memeleri fazla iri olmasın, saçlar uzun. Genellemelerden oluşmuş bir serap. Kimileri bazı yüzleri harikulade bulur, ama gerçekte, son kertede, değillerdir. Sıfıra eşitlenmiş cebirsel bir denklem. "Gerçek güzellik", tabii ki, kişilikte yatar. Kaşların biçiminde değil. Pek çok kadın bana beni harikulade bulduklarını söylemiştir. oysa benim yüzüme bakmak bir kase çorbaya bakmaktan farksızdır. ÇİRKİNLİK ÜZERİNE: Yoktur çirkinlik diye bir şey. Biçimsizlik vardır, ama dışa dönük bir çirkinlik yoktur. Ben konuştum.

BİR ZAMANLAR: Kışın ortasıydı, New York'taydım. Yazar olmaya çalışıyor, açlıktan ölüyordum. Üç-dört gündür ağzıma lokma girmemişti. Sonunda, "kocaman bir torba patlamış mısır yiyeceğim," dedim. Tanrım, uzun zaman olmuştu bir şey tatmayalı, lezizdi. O patlamış mısır tanelerinin her biri biftekti sanki! Çiğniyordum ve zavallı mideme iniyorlardı. "TEŞEKKÜR EDERİM TEŞEKKÜR EDERİM TEŞEKKÜR EDERİM!" diyordu midem. Cennetteydim. Yürürken iki kişi geçti yanımdan ve biri diğerine "Tanrım!" dedi. Diğeri, "Ne oldu?" diye sordu. O da "Patlamış mısır yiyen adamı görmedin mi? Tanrım, korkunçtu!" Patlamış mısırın tadı biraz kaçtı bunu duyduğumda. Ne demek, korkunç, diye geçirdim. Korkunç mu? Cennetteyim lan ben. Biraz pejmürde bir halim vardı gerçi. Hapı yutmuş birini hissederler onlar.

BASIN ÜZERİNE: Saldırıya uğramaktan hoşlanırım aslında. "İğrenç Bukowski!" Gülümserim bunu görünce, biliyor musun, hoşuma gider. "Ah, berbat bir yazar!" Bu beni daha da sevindirir. Beslenirim bununla. Ama biri bana, "Hey, seni bilmem hangi üniversitede ders olarak okutuyorlar," dediğinde ağzım açık bakakalırım. Bilmiyorum. fazla kabul görmek ürkütücü. Bir yerlerde yanlış bir şey yaptın demektir.

Hakkımda söylenen kötü şeyler eğlendirir beni. Kitap satışlarını artırır ve beni kötü kılar. Kendimi iyi hissetmeye ihtiyacım yok, çünkü iyi biriyim zaten. Ama kötü? Bu yeni bir boyut katıyor bana. (Sol elinin serçe parmağını kaldırarak) Bu parmağı fark ettin mi daha önce? (Parmak felce uğramış gibi aşağı doğru kıvrık) Bir gece sarhoşken kırdım. Nasıl kırdım bilmiyorum, ama doğru kaynamadı gördüğün gibi. Gel gör ki klavyenin "a" tuşu için mükemmel. ve neden gizleyeyim. kişiliğime katkıda bulunuyor. Gördün mu, şimdi hem kişiliğim hem de farklı bir boyutum var. (Gülüyor.)

Cesur insanlarınCESARET ÜZERİNE: çoğunun hayal gücü zayıftır. İşler yolunda gitmezse başlarına gelecekleri kestiremezler sanki. Gerçekten cesur olanlar hayal güçlerini yenip yapmaları gerekeni yapanlardır. KORKU ÜZERİNE: Hakkında hiçbir şey bilmiyorum.

ŞİDDET ÜZERİNE: Şiddetin çoklukla yanlış yorumlandığını düşünüyorum. Belli bir şiddet gereklidir. Hepimizin içinde çıkmayı talep eden bir enerji var. O enerji bastırılırsa deliririz. Hepimizin arzuladığı o mutlak huzur hali arzulanacak bir bölge değildir. Bir şekilde yapımıza uygun değil. Boks maçlarını seyretmeyi bu yüzden seviyorum, gençliğimde de bu yüzden severdim arka sokaklarda dövüşmeyi. "Enerjinin şerefli bir biçimde dışa vurulması," bazen şiddet olarak yorumlanır. "İlginç delilik" ve "iğrenç delilik" vardır. Şiddetin de iyi ve kötü biçimleri var. Yani belirsiz bir sözcük şiddet. Başkalarına fazla zarar vermedikçe yerine göre iyi olabilir.

FİZİKSEL ACI ÜZERİNE: Çocukluğumda matkapla deldiler beni. İri çıbanlarım vardı. Fiziksel acıya karşı dayanıklılık kazanabiliyorsun. Hastaneye gidiyordum ve beni deliyorlardı, bir gün içeri biri girdi ve "ömrümde matkaba bu kadar dayanıklı birini görmedim," dedi. Cesaret değil bu -çok fazla fiziksel acıya maruz kalırsan, teslim olursun- bir süreçtir, uyum sağlarsın.

Zihinsel acıya uyum sağlanmaz ama. Benden uzak olsun.

PSİKİYATRİ ÜZERİNE: Psikiyatri hastalarını ne bekler? Fatura.

Psikiyatr ile hastası arasındaki temel sorun psikiyatrın kitabı harfiyen uygulamasıdır, oysa hasta hayatın ona yaptıkları için oradadır. Kitapta bazı doğrular olmakla birlikte, sayfalar hep aynıdır, oysa her hasta biraz farklıdır. Kişisel sorunların çeşitliliği sayfa sayısından çok daha fazladır. Anlıyor musun? "saati şu kadar dolar, zil çaldığında seans bitmiştir," diyemeyeceğin kadar çok deli var ortalıkta. Bunu duymak insanı yarı yarıya delirtir zaten. Tam kendilerini daha iyi hissedip açılmaya başladıklarında psikiyatr, "Hemşire, bir sonraki randevuyu ayarlayın," der ve hasta buz gibi kalır. İğrenç bir dünya. Tek düşündükleri paranı almak. Seni tedavi etmek değil. Para, para. Zil çalınca bir sonraki deliyi getirin. Hassas deli zil çaldığında bir güzel düzeleceğini bilir. Deliliği tedavi etmenin sınırı yoktur, faturası da olmamalı. Benim gördüğüm psikiyatrların çoğunun birkaç tahtası eksik zaten. Ama fazla rahatlar. hepsi fazla rahat. Bence hasta biraz delilik görmek ister, çok değil ama. Offf! (Sıkılıyor) PSİKİYATRLAR TAMAMEN YARARSIZDIRLAR! Sıradaki soru lütfen?

İNANÇ ÜZERİNE: İnanan insanlar için iyidir inanç. Benim sırtıma yüklemeyin ama. Bir tesisatçıya kutsal ruhtan daha fazla inancım var benim. Tesisatçılar son derece yararlı bir iş yaparlar. Bokun akmasını sağlarlar. OLUMSUZLUK ÜZERİNE: Her zaman olumsuz olmakla suçlandım. Çamur atma sanatından başka bir şey değildir olumsuzluk. Zayıflıktır bence. " Her şey yanlış! HER ŞEY YANLIŞ!" demekten başka bir şey değildir. "Bu doğru değil!" "O doğru değil!" İnsanın o anda olup bitene uyum sağlamasına engel olan bir zayıflıktır olumsuzluk. Evet, kesinlikle zayıflıktır, aynı iyimserlik gibi. "Güneş parlıyor, kuşlar ötüyor, gülümse." O da palavra. Gerçek ikisinin arasında bir yerde yatıyor. Her şey olması gerektiği gibi. Baş etmeye hazır değilsen. geçmiş olsun.

GELENEKSEL AHLAK ANLAYIŞI ÜZERİNE: Cehennem olmayabilir, ama yargılayanlar bir tane yaratabilir. İnsanlara çok fazla şey öğretildiğini düşünüyorum. Her şey fazla öğretiliyor. Başına gelenlerden öğrenebilmelisin, tepkinden. Tuhaf bir sözcük kullanmak zorundayım burda. "İyi". Nerden geldiğini bilmiyorum, ama hepimizin içinde doğuştan bir iyilik damarı olduğunu düşünüyorum. Tanrı'ya inanmıyorum, ama içimizdeki o iyilik damarına inanıyorum. O damarı beslemek mümkün. Tampon tampona trafikte biri sana yol verdiğinde sihirdir her seferinde. Umut verir insana.

SÖYLEŞİLER ÜZERİNE: Köşeye sıkışmak gibi. Mahcubiyet verici. Bu yüzden her zaman bütün doğruyu söylemem. Doğrunun etrafında dolanıp kafa bulmayı severim, bu yüzden de eğlendirmek ve palavra adına bazen yanlış bilgi de veririm. Beni tanımak istiyorsan asla söyleşilerimi okuma. Bunu da yok say.

Charles Bukowski “Sıcak Su Müziği”

Bayan Arıza tarafından Ekim - 6 - 2010 zamanında yazılmıştır.

Silver Metal Box'tan Bukowski Alıntıları

“Acı çekmekten, dehşetten ve insanlığın içinde bulunduğu sefaletten söz ediyordu Camus, ama bunu öylesine rahat ve süslü bir dille yapıyordu ki olup bitenlerden insan olarak da, yazar olarak da etkilenmediği izlenimi uyanıyordu okurda, başka bir deyişle, herşey güllük gülistanlıktı sanki. Koca bir biftek, salata ve kızarmış patatesi afiyetle yiyip, üstüne de bir şişe iyi Fransız şarabı içmiş biri gibi yazıyordu Camus. İnsanlık acı çekiyor olabilirdi ama o çekmiyordu.”

“’Ölüm kokmaz’ dedi kadın. ‘Hayat kokar, ölmekte olanlar kokar, çürüyenler kokar. Ölüm kokmaz.’”

“Bir önyargı biçimidir aşk. İhtiyaç duyduğun şeyi seversin, sana iyi bir duygu veren şeyi, işine geleni. Dünyada tanıyabilsen daha çok seveceğin on kişi varken birine aşık olduğunu nasıl söyleyebilirsin? Ama asla tanımayacaksın o insanları.”

“Atlar insanlar üstüne bahis oynamayacak kadar zekidir.”

“Bir sübyancı nasıl görünürdü? Cevap : ona öyle olduğu söylenene dek herkes gibi…”

“Sıçmak güvenliydi, sıcaktı.”

“…ayrıntılardı insanı delirten.”

“Bazen dehşetin dibine inersin, ümidi kesersin ama ölmezsin.”

“Azmettiğim tek şey hiçbir şey olmamaktı; en akıllıca şey gibi geliyor bu bana.”

Charles Bukowski "Sıcak Su Müziği"

Charles Bukowski “17.50′ye Aşk”

Bayan Arıza tarafından Ekim - 6 - 2010 zamanında yazılmıştır.

Serkan'ın paylaşımıyla

Charles Bukowski "17.50'YE AŞK"

Robert'in birinci arzusu- bu tür şeyler düşünmeye başladığında- bir gece Balmumu Müzesine girip balmumundan kadınlarla sevişmekti.Ancak fazla tehlikeliydi.Cinsel fantezilerini heykel ve vitrin mankenleri ile sevişmekle sınırlandırdı ve fantezi fantezi dünyasında yaşamaya başladı. Bir gün kırmızı ışıkta beklerken bir dükkanın kapı aralığına ilişti gözü. Herşeyin satıldığı dükkanlardan biriydi-plak, koltuk, kitap, ıvır zıvır, çöp. Onu gördü.Uzun kırmızı bir elbise vardı üstünde.Çerçevesiz gözlükler, düzgün bir vücut; eski zaman kadınları gibi vakur ve seksi.Klas hatundu gerçekten.Derken yeşil yandı ve Robert arabasını sürmek zorunda kaldı. Robert bir blok ötede park etti ve dükkana yürüdü.Dükkanın önündeki gezetelere bakar gibi yapıp ona baktı.Gözleri bile sahici görünüyorlardı ve ağzında insanı tahrik eden bir ifade vardı.Küsmüş gibi. Robert içeri girip plaklara bakmaya başladı.Ona daha yakındı şimdi, birkaç kez farkettirmeden baktı pna.Böylesini yapmıyorlardı artık.Toplu ayakkabılar bile vardı ayağında. Tezgahtar kız Robert'in yanına geldi.

"Yardımcı olabilir miyim?" "Bakıyorum sadece." Robert mankenin yanına gitti.Etiket yoktu üstünde.Satılık mıydı? Plakların bulunduğu rafa döndü, ucuz bir plak seçti, tezgahtar kızdan satın aldı ve çıktı. Dükkana bir sonraki gidişinde manken oradaydı hala.Robert biraz bakında, yılan şeklinde bir küllük satın aldı ve çıktı. Üçüncü gidişinde kıza, "Manken satılık mı?"diye sordu. "Manken mi?" "Evet.Manken." "Satın almak mı istiyor musunuz?" "Evet.İşiniz satmak değil mi? Manken satılık mı?" "Bir dakika efendim." Kız dükkanının arkasına gitti.Bir perde aralandı ve yaşlı bir yahudi çıktı dışarı.Gömleğinin alttan iki düğmesi eksikti, kıllı göbeği görünüyordu.Yeterince canayakın konuşmuştu ama. "Mankeni mi istiyorsunuz?" "Evet.Satılık mı?" "Değil aslında.Dekorun bir parçası gibidir." "Onu satın almak istiyorum." "Bir düşüneyim… "Yaşlı yahudi mankenin yanına gitti.Elbisesine dokundu, koluna dokundu. "17.50'ye verebilirim onu size…" "Alıyorum."Robert bir yirmilik çıkarttı.Dükkan sahibi paranın üstünü verdi. "Özleyeceğim onu," dedi yahudi, bazen sahici gibidir.Sarayım mı?" "Hayır, böyle alacağım." Robert mankeni alıp arabasına taşıdı.Onu arka koltuğa yatırdı, arabayı çalıştırdı ve eve sürdü.Eve vardığında ortalık tenhaydı, talihine şükretti ve kimseler görmeden onu içeri aldı.Odanın ortasına dikti, bir süre baktı. "Stella,"dedi sonra, "Stelle, seni kaltak" Yanına gidip tokatladı.Sonra başını kavrayıp öptü.İyi bir öpüşmeydi.Sertleşmeye başlamıştı ki telefon çaldı,"Alo!"diye açtı. "Robert?" "Evet.Elbette." "Harry ben." "Nasılsın Harry?" "İyiyim.Ne yapıyorsun?" "Hiç." "Birkaç bira alıp uğramayı düşünüyorum." "Olur."

Robert telefonu kapattı, mankeni kaldırıp dolaba taşıdı.Dolabın dip köşesine yerleştirdi ve kapıyı kapattı. Harry'nin edecek fazla lafı yoktu.Orada oturmuş birasını içiyordu.Derken, "Laura nasıl?"diye sordu. "Birlikte değiliz artık," dedi Robert. "Ne oldu?" "Şu vamp kadın sendromu, bilirsin.Sürekli sahnedeydi.Aralıksız.Herkesi baştan çıkarmaya çalışıyordu-bakkalda, sokakta, kafelerde, her yerde ve herkesi.Kim olduğu hiç önemli değildi, erkek olsun yeter ki.Bir keresinde yanlış numara çeviren birine telefonda iş koydu.Devam edemedim." "Şimdi yalnız mısın?" "Hayır.Var biri.Brenda.Tanımıştın." "Evet.Brenda.İyi hatundur." Harry oturup birasını içmeyi sürdürdü.Harry'nin ömründe bir kadını olmamaıştı ama kadınlardan söz edip dururdu.İnsanı iğrendiren bir yanı vardı Harr'nin.Robert sohbeti desteklemedi ve Harry biraz daha oturup giti.Robert dolaba gidip Stella'yı dolaptan çıkardı. "Kaltak,"dedi "beni aldatıyorsun demek!" Stella cevap vermedi.Tüm serinkanlılığı ve ciddiyetiyle öylece duruyordu.Sert bir tokat attı Robert.Bob Wilkinson'ı boynuzlayıp bunu gizlemeyi başaracak kadın henüz doğmamıştı anasının karnından.Sıkı bir tokat daha attı. "Kaltak! Çükünü kaldırabilsen dört yaşındaki çocuğu bile düzersin sen, değil mi?" Bir tokat daha attı ve onu kendine çekip öptü.Defalarca öptü onu.Sonra ellerini elbisesinden içeri soktu.Çok biçimli bir vücudu vardı.Lisedeki cebir öğretmenini anımsatıyordu Robert'e.Külot giymemişti Stella. "Orospu,"dedi Robert, "kim aldı donunu?"

Kamışnı Stella'nın önüne dayamıştı.Stella'nın yarığı yoktu.Ama korkunç arzulamıştı Robert.Bacaklarının arasına yerleştirdi kamışını.Kaygan ve dardı bacaklarının arası.Gidip gelmeye başladı.Bir an kendini aptal gibi hissediyor ama tutkusu ağır basınca istekle gidip geliyor, onu boynundan öpüyordu. Robert, Stella'yı ıslak bir bezle sildikten sonra dolaba, bir paltonun arkasına yerleştirdi, dolabın kapısını kapattı ve televizyonda yayınlanan Detroit Lions-L.A Rams maçının son çeyreğine yetişti. Giderek alışıyordu ilişkiye Robert.Stella için bazı şeyler satın aldı:külot,jartiyer, uzun şeffaf çorap ve bir halhal. Ona küpe de almış fakat aşkının kulakları olmadığını keşfedince hayli sarsılmıştı.Gür saçlarının altında kulakları yoktu.Küpeleri yapıştırıcı bantla bantladı yine de.Kulakları eksikti ama avantajları çoktu-yemeğe götürmek zorunda değildin;sıradan, partilere ve can sıkıcı filmlere götürmek zorunda değildin; sıradan kadına hitap eden bütün o dünyevi zırvalıklardan uzak kalabiyordun.tartışmalar vardı, tartışmalar hep vardır, bir mankenle bile. Fazla konuşan bir kadın değildi Stella ama bir keresinde ona, "kimse beni senin gibi sevmedi.O yaşlı yahudi berbat sevişiyordu.Sen bütün ruhunla sevişiyorsun Robert, "dediğinden emindi."

Avantajları vardı, evet.Daha önce birlikte olduğu kadınlar gibi değildi.Olur olmaz zamanlarda sevişme talebinde bulunmuyordu.Zamanı Robert seçiyordu.Adet görmüyordu ayrıca.Stella'yı yiyordu da Robert.Başından bir tutam saç kesip önüne yapıştırmıştı. İlişki başlangıç itibariyle cinseldi ama aşık olmaya başlamıştı.Robert, hissedebiliyordu bunu.Bir ruh doktoruna gitmeyi düşündü ama gitmemeye karar verdi.İlle de canlı birine aşık olunacak diye bir kural mı vardı?Zaten sürmüyordu o zaman.Türler arasındaki fark çok büyüktü, aşk olarak başlıyan duygu zamanla savaşa dönüşüyordu. Onunla yatağa uzanıp geçmiş sevgililerine dair bilgi edinecek olmaması da hatırı sayılır bir artıydı.Karl'ın aleti inanılmazdı:Louie olağanüstü dansederdi, aslında dansçı olmalıydı ama sigortacı olmuştu.Ve Marty gibi öpüşen biri daha olamazdı.Dilleri kenetlemek gibi bir hüneri vardı.Anlatır dururlardı. Çekilmez Stella yaşlı yahudiden bir kez söz etmişti gerçi.Ama sadece bir kez. Robert'in Stella ile birlikte olmaya başlamasından iki hafta sonra Brenda aradı.

"Evet, Brenda?"diye cevap verdi Robert. "beni hiç aramadın Robert." "Çok meşguldum Brenda.Bölge şefliğine terfi ettim, yeni bir düzen kurmaya çalışıyorum." "Öyle mi?" "Evet." "Benden bir şeyler saklıyorsun Robert…" "Ne demek saklıyorsun?" "Sesinden anlıyorum.Bir şey var.Nedir Robert?başka birimi?" "Tam olarak değil." "Tam olarak değil de ne demek?" "Allahaşkına, Brenda!" "Nedir Robert?Söyle bana.Seni görmeye geliyorum Robert." "Yok bir şey Brenda." "Benden bir şey gizliyorsun orospu çocuğu!Bir dolap çeviriyorsun.Hemen çıkıyorum, birazdan oradayım." Brenda telefonu kapattı ve Robert, Stella'yı kaldırıp dolaba soktu, dip köşeye.Paltoyu askılıktan çıkarıp Stella'nın üstüne attı.Sonra gidip oturdu ve bekledi. Brenda kapıyı hışımla açıp girdi içeri. "Pekala, nedir mesele?Dinliyorum." "Söyledim ya,"dedi Robert, "yok bir şey sakin ol." Şuh kadındı Brenda.Göğüsleri biraz sarkmıştı ama bacakları düzgün, kıç enfesti.Gözlerinde hep çılgın ve yitik bir bakış vardı.Silip atamamıştı Robert o bakışı.Bazen sevişme sonrasında geçici bir huzur gelirdi gözlerine ama çok sürmezdi. "Beni öpmedin bile!" Robert yerinden kalkıp Brenda'yı öptü. "tanrım, buna da öpmek mi diyorsun sen?Nedir Robert?Anlat bana!" "Yok bir şey diyorum sana, anlamıyormusun?" Brenda çığlık attı.Pencereye gidip uzun bir çığlık attı.Bütün mahalle onu duymuş olmalıydı.Sonra sustu. "Tanrım, Brenda, bir daha yapma bunu!Lütfen, Lütfen!" "Yaparım!Yaparım!Anlat yoksa bağırırım!" "Pekala," dedi Robert, "bekle." Robert dolaba gitti, paltoyu Stella'nın üstünden aldı ve Stella'yı dolaptan çıkarttı. "Nedir bu?"diye sordu Brenda, "nedir bu?" "Bir manken." "Manken mi?Ne demek bu?" "Ona aşık oldum demek." "Aman Allahım!Buna mı?Bu şeye mi?" "Evet." "Bununla yatağa da giriyorsundur sen.Onunla ilişkiye giriyorsun, öyle mi?" "Evet." "Tanrım…"

Brenda kokunç bir çığlık attı o anda.Orada öylece durup çığlığı bastı.Hiç sonu gelmeyecek sandı Robert.Derken mankenin üstüne atıldı ve tırmalayıp vurmaya başladı.Manken devrilip duvara çarptı.Brenda fırlayıp kapıdan çıktı, arabasına bindi, deli gibi gazladı, kaldırıma çarptı, toparladı ve gitmişti. Robert, Stella'nın yanına gitti.Başı kopmuş, koltuğun altına yuvarlanmıştı.Tebeşirimsi parçalar saçılmıştı etrafa.Kollarından biri sarkıyordu, kırılmıştı, iki tel görünüyordu.Robert koltuğa otrdu.Öylece oturdu bir süre.Sonra kalkıp banyoya gitti.Orada bir dakika durduktan sonra döndü.Koltuğun altındaki başı görebiliyordu holden.Hıçkırmaya başladı.Korkunçtu.Kesemiyordu. Annesini ve babasını nasıl gömdüğünü hatırladı ama bu farklıydı.Bu farklıydı. Holde öylece durmuş hıçkırıyor ve bekliyordu.Stella'nın gözleri açık, serinkanlı ve harikuladeydiler.Ona bakıyorlardı.

Charles Bukowski  

Charles Bukowski “Kadınlar”

Bayan Arıza tarafından Ekim - 6 - 2010 zamanında yazılmıştır.

Hakan Karasu, Buk'un "Kadınlar"ından altını çizdiği bölümleri bizlerle paylaştı:

Dee Dee hayatı tanıyordu. Birinin başına gelenin hepimizin başına geldiğini biliyordu.

Aşık olmadığıma, bu dünyada mutlu olmadığıma memnundum. Hiçbir şeyle barışık olmamayı seviyordum. Aşık insanlar genellikle alıngan ve tehlikeli olurlar. Perspektiflerini ve mizah durumlarını yitirirler. Sinirli, kafadan çatlak olurlar. Hatta katil bile olabilirler.

"Ünlü biriymiş gibi davranıyorsun." "Hep böyleydim ben, yazmadan önce de." "Gördüğüm en tanınmamış ünlüsün sen."

Orda Katherine'le birlikte olmak garipti. İnsan ilişkileri garipti. Demek istediğim, bir süre biriyle birlikte oluyordunuz, onunla yiyor, yatıyor, yaşıyordunuz, onu seviyor, onunla konuşuyor, beraber bir yerlere gidiyordunuz ve sonra bitiyordu. Sonra hiç kimseyle birlikte olmadığınız kısa bir süre giriyordu araya, sonra başka bir kadın geliyordu, onunla yiyor, onu düzüyordunuz ve herşey öyle normal görünüyordu ki, sanki siz hep onu bekliyordunuz, o da sizi. Yalnızken hiç iyi hissetmedim kendimi; bazen idare ederdi ama hiç de iyi değildi.

Kendimi hep yanlış şeylere hasretmiştim; içmeyi seviyordum, tembeldim, bir tanrım, siyasetim, fikirlerim, ideallerim yoktu. Hiçliğe tezgah kurmuştum; bir çeşit varolmama, ve bunu kabullenmiştim. Bütün bunlardan da ilginç bir kişi çıkmıyordu ortaya. İlginç olmak gibi de bir derdim yoktu, çok zordu bu. Gerçekten istediğim içinde yaşanacak yumuşak ve belirsiz bir yer ve rahat bırakılmaktı. Diğer taraftan, kafayı bulunca bağırıyor, deliriyor, kontrolden çıkıyordum. Bir davranışım diğerine uymuyordu. Hiç takmıyordum.

"Sen hiç ölü bir kadını düzmedin değil mi?" "Sadece bazıları ölü gibi geldi."

"Zerre kadar iplediğin yok. Bütün bu aşk şiirleri, bir anlamı yok senin için." "Yazdığım zaman bir anlamı vardı."

Onun esaslı biri olduğunu görmüşlerdi. Seksapelitesi vardı. Hamamböcekleri, karıncalar ve karasinekler bile onu düzmek için yanıp tutuşuyordu.

Berberlerden nefret ederdim, bu yüzden saçımı kesecek bir kadın bulamazsam kendim keserdim onları. Traş olmayı sevmezdim. Uzun sakalları da, o yüzden sakalımı iki üç haftada bir makasla kendim keserdim. Gözlerim bozuktu ama okuma dışında gözlük takmak gibi bir alışkanlığım yoktu. Dişlerim kendimindi ama sayıları çok fazla değildi. Burnum ve yüzüm çok içki içmem yüzünden kıpkırmızıydı. Işık gözlerimi rahatsız ettiği için kısık kısık bakardım. Herhangi bir teneke mahallesinde hiç de yadırganmayacak bir tipim vardı.

Eğer berbat bir şeyler olmuşsa, unutmak için içersin; iyi bir şeyler olursa kutlamak için içersin ve hiçbir şey olmamışsa bir şeyler olması için içersin.

Cecelia bir içkiyle çakırkeyif olmuş, çenesi düşmüştü, hayvanların da ruhları olduğundan falan bahsediyordu. Kimse karşı çıkmadı düşüncesine. Olabilirdi, biliyorduk. Bilemediğimiz bizim de olup olmadığıydı.

Cecelia oturup içki içişimizi seyretti. Onu bozguna uğrattığımı görebiliyordum. Et yiyordum. Tanrım yoktu. Düzüşmeyi seviyordum. Doğa ilgimi çekmiyordu. Oy kullanmıyordum. Savaşı seviyordum. Dış mekanlar beni sıkıyordu. Beyzboldan sıkılıyordum. Tarihten sıkılıyordum. Hayvanat bahçesinden sıkılıyordum.

"Kadınlar hakkında ne düşünüyorsun?" "Ben düşünür değilim. Her kadın farklıdır. Aslında en iyi ve en kötünün karışımıdırlar. Hem sihir hem de dehşet. Ne olursa olsun varolduklarına memnunum." "Onlara nasıl davranırsın?" "Benim onlara davrandığımdan daha iyi davranır onlar bana." "Doğru mu bu sence?" "Doğru değil ama öyle oluyor." "Dürüstsün." "Pek sayılmaz."

"Diğer erkekler gibi karşındakini etkilemek için çaba sarfetmiyorsun. Doğandan gelen komik bir yanın var."

Hiçbir zaman giyime meraklı biri olmamıştım. Gömleklerimin hepsi küçülmüş, solmuş, en az 5-6 senelik eski püskü şeylerdi. Pantolonlarım da farklı sayılmazdı. Oldum bittim giyim mağazalarına girmekten nefret etmişimdir, memurların kibrinden, ukala tavırlarından, bende olmayan kendilerine aşırı güvenlerinden, kısacası her şeylerinden nefret ederdim. Ayakkabılarım da hep eski püsküydü, çünkü ayakkabı mağazalarından da hoşlanmazdım. Giydiklerim tümüyle ıskartaya çıkmadan kendime yeni bir şey almazdım, arabalar için de durum aynıydı. Tutumlu olduğumdan değil, dayanamadığım sadece, yakışıklı, umursamaz, kendini beğenmiş bir tezgahtar karşısında müşteri konumunda olmaktı. Ayrıca zaman kaybıydı hepsi, keyfime göre uzanıp içmek varken, bunlarla uğraşamazdım.

Zaten inzivaya çekilmiştim, bu yüzden kalabalığa dayanamazdım. Kıskançlıkla ilgisi yok bunun, sadece insanları, kalabalığı sevmiyordum hiçbir yerde, okuduğum zamanlar hariç tabii. Onlar benden bir şeyler alıp götürüyor, kanımı kurutuyorlardı sanki.

Ne boktan bir adamım ben? Gerçek olmayan, muzır oyunlar oynuyordum. Amacım neydi? Neyin peşindeydim? Kendi kendime bunun sadece bir arayış, yalnızca kadınlar üzerinde bir inceleme olduğunu söylemeyi daha ne kadar sürdürebilecektim? Üzerinde düşünmeden olayları kendi gidişatına bırakıyordum. Kendi bencil ve bayağı zevkimden başka bir şey düşündüğüm yoktu. Şımarık bir lise öğrencisinden farksızdım. Bir orospudan daha kötüydüm, orospu, insanın sadece parasını alır, başka bir şeyini değil. Bense başkalarının yaşamları ve ruhlarıyla oyuncağım gibi oynayıp duruyordum. Kendimi nasıl adam sayabilirdim? Nasıl şiir yazabiliyordum? Neyin nesiydim? İkinci sınıf bir De Sade'dim, onun zekası yoktu bende. Bir katil bile benden daha dürüst ve açık sözlü olabilirdi, bir ırz düşmanı bile. Ruhumla alay edilmesine, oynanmasına izin vermezdim, bunu gayet iyi biliyordum. Gerçekten de iyi birisi değildim. Halı üzerinde bir aşağı bir yukarı yürürken bunu hissediyordum. Yo hayır, iyi biri değildim. Daha da beteri, kendimi olmadığım biri – iyi birisi – gibi lanse etmemdi. Sırf bana güvenlerinden dolayı başkalarının yaşamlarına girebiliyordum. Böylelikle bayağı zevkimi en kolay yoldan giderebiliyordum.

Kadınlar: giysilerinin rengi, konuşma tarzları, bazılarının yüzündeki acımasızlık ifadesi, ya da saf, neredeyse büyüleyici kadınsı güzellik daima etkilemiştir beni. Bizden üstünlükleri vardır: herşeyi çok daha iyi planlarlar ve organize ederler. Erkekler bir futbol maçı izler, bira içer, ya da bovling oynarken, kadınlar bizi düşünüyorlar, bizi kabul edip etmeme, atıp atmama, öldürüp öldürmeme, ya da sadece terkedip etmeme konusunda enine boyuna düşünüp karar veriyorlardır. Sonu pek önemli değil; ne yaparlarsa yapsınlar sonunda biz yalnız kalıp kafayı yiyoruz.

Ahlak kuralları kısıtlayıcıdır ama yüzlerce yıllık insan deneyimine dayanmaktadır. Bazı ahlak kuralları insanları fabrikalarda, kiliselerde esir ve devlete bağlı tutmaya yararken bazıları insanların kendilerini iyi hissetmesini sağlar. Zehirli meyvelerle iyi meyvelerin birlikte bulunduğu bir bahçe gibi. Hangisini seçip yiyeceğinizi ve hangisini bırakacağınızı bilmelisiniz.  

Charles Bukowski “Kasabanın En Güzel Kızı”

Bayan Arıza tarafından Ekim - 6 - 2010 zamanında yazılmıştır.

Burak'ın paylaşımıyla

Charles BUKOWSKI “KASABANIN EN GÜZEL KIZI”

Cass, beş kızkardeşinin en küçüğü ve en güzeliydi.Kasabanın en güzel kızıydı Cass. Yarı Kızılderili. Esnek ve tuhaf bir vücudu vardı, yılanvari ve şehvetli; gözleri ise vücudu ile son derece uyumlu. Sıvı halinde akan bir ateşti. Girdiği şekle sığmayan bir ruh.Uzun, parlak, ipek gibi saçları her hareket ettiğinde sağa sola dalgalanıyordu. Ya çok neşeliydi ya da hüzünlü. Arası yoktu Cass'ta. Onun için deli diyenler vardı. İçi ölmüş olanlar. Onlar anlayamazlardı. Erkeklerin umurunda değildi deli olup olmadığı. Bir seks makinesiydi Cass onların gözünde. Cass onlarla dans eder, flört eder, ama bir iki istisna dışında iş yatmaya gelince bir yolunu bulup başından savardı.

Kızkardeşleri onu güzelliğinden yararlanmamakla, aklını yeterince kullanmamakla suçlarlardı. Oysa hem akıl vardı Cass'ta hem de ruh. Resim yapar, dans eder, şarkı söyler, alçıdan heykelcikler yapar, birileri ruhen ya da bedenen incindiğinde içinde duyardı acılarını. Pratik bir zekası yoktu işte, farklı çalışırdı beyni. Kızkardeşleri önce onu kendi sevgililerini cezbettiği için kıskanırlar, sonra da sevgililerinden yararlanmadığı için kızarlardı. Çirkin erkeklere müşfik davranır, yakışıklı erkeklerden iğrenirdi. "Hayat yok onlarda." derdi."Mükemmel kulaklarından ve burunlarından başka bir bok düşünmezler. Yüzeyseldirler. İçleri yoktur…"

Deliliğe yakın bir mizacı vardı, mizacına delilik diyenler de.

Babası alkolden ölmüş, annesi başkası ile kaçıp kızları kaderlerine terketmişti. Kızlar önce bir akrabalarının yanına sığınmış, akraba da onları bir manastıra yerleştirmişti. Manastır berbat bir yerdi. Özellikle Cass için. Diğer kızlar onu kıskanmış, kızların hemen hepsi ile dövüşmüştü. Sol kolu baştan aşağı jilet izleri ile kaplıydı. Sol yanağında da bir iz vardı, ama bu onu daha da güzelleştiriyordu.

Manastırdan ayrıldığının ertesi günü Batı Yakası Barı'nda tanıdım onu. En küçükleri olduğu için kızkardeşlerinden sonra ayrılmıştı manastırdan. Tek kelime etmeden gelip yanıma oturdu. Kasabanın en çirkin adamıydım; bu yüzden seçmişti beni belki de.

"İçki?" diye sordum.

"Tabii, neden olmasın?"

Kayda değer fazla bir şey yoktu konuşmalarımızda. Öyle bir havası vardı Cass'ın. Beni seçmişti, o kadar basitti onun için. Rahattı. İçkiyi seviyor, fazlaca içiyordu. Yaşı tutmadığı halde bara girmeyi başarmıştı. Sahte bir kimliği vardı belki de, bilmiyorum. Her neyse, her tuvaletten dönüp yanıma oturduğunda erkeklik gururum kabarıyordu. Sadece kasabanın değil, ömrümde gördüğüm en güzel kadınlardan biriydi. Kolumu beline dolayıp öptüm onu.

"Güzel buluyor musun beni?" diye sordu.

"Evet, ama başka bir şey var sende…görünümünle ilgili değil."

"İnsanlar beni güzel olmakla suçluyorlar, gerçekten güzel miyim sence?"

"Güzel sözcüğü yeterli değil."

Cass elini çantasına soktu. Mendilini alacağını sandım. Uzun bir saç iğnesi çıkardı. Davranmama fırsat tanımadan iğneyi yandan burnuna geçirdi, burun deliğinin hemen üstünden. Korku ile karışık bir bulantı hissettim. Bana bakıp güldü.

"Hala güzel buluyormusun beni?"

İğneyi çekip mendilimi kanayan burnuna tuttum. Barmen ve çevredekiler yediği haltı görmüşlerdi. Barmen yanımıza geldi.

"Bana bak," dedi Cass'a, "bir daha sapıtırsan kendini dışarda bulursun. senin oyunlarına ihtiyacımız yok!"

"Siktir git,lan!" dedi Cass.

"Ona hakim ol," dedi barmen bana.

"Sorun yok," dedim.

"Burun benim, ne istersem yaparım burnuma," dedi Cass.

"Yapma," dedim. "Canım yandı."

"Ben burnuma iğne sokunca senin canın mı yanıyor?"

"Evet. Gerçekten."

"Peki, bir daha yapmam. Neşelen biraz."

Öptü beni gülerek. Bir eliyle de mendili burnuna bastırıyordu. Bar kapanınca kaldığım eve gittik. Bira içip sohbet ettik. Sıcak ve sevecen olduğunu işte o zaman sezmeye başladım. Farkında olmaksızın sunuyordu kendini. Yine de bazen vahşi, tutarsız bir tavır takınıyordu. Schitzi. Harikulade, ruhani, kutsal bir Schitzi'ydi. Deyyusun biri günün birinde sonsuza dek mahvedecekti onu. Ben olmam inşallah, diye geçirdim içimden.

Yatağa girdik. Işığı söndürdükten sonra, "Şimdi mi istersin, yoksa sabah mı ?" diye sordu.

"Sabah," dedim ve sırtımı döndüm.

Sabah kalkıp kahve yaptım, yatağa getirdim.

Güldü. "Geceyi pas geçen ilk erkeksin," dedi.

"Boş ver," dedim. "Hiç olmasa da olur."

"Hayır," dedi. "İstiyorum. Bekle, biraz tazeleneyim."

Banyoya girdi Cass. Kısa bir süre sonra döndüğünde soluğumu kesti; uzun siyah saçları, ağzı, gözleri, her yeri pırıl pırıldı…Rahat bir tavırla sergiledi vücudunu, iyi bir şeyi sergiler gibi. Yatağa girdi.

"Hadi gel, sevgilim."

Yanına uzandım.

Kendini vererek ama telaşsız öpüşüyordu. Ellerimi teninde, saçlarında gezdirdim. Birleştik. Sıcak ve dardı. Sevişmeyi uzatmak için ağır bir tempo tutturdum. Gözlerimin içine bakıyordu.

"Adın ne?" diye sordum.

"Ne fark eder?" dedi.

Güldüm ve devam ettim. Giyindikten sonra onu arabamla barın kapısına bıraktım, ama zordu onu unutmak. işsizdim o sıralar, öğlen ikide uyandım, sonra kalkıp gazeteyi okudum. Elinde kocaman bir incir yaprağı ile geldiğinde küvete gömülmüştüm.

"Biliyordum küvette olacağını," dedi, "bu yüzden şeyini örtmen için incir yaprağı getirdim sana."

Yaprağı suyun üstüne bıraktı.

"Nereden bildin küvette olacağımı?"

"Ben bilirim."

Her gün ben küvetteyken geliyordu. Değişik saatlerde banyo yapmama rağmen. Yaprağı da unutmuyordu. Sonra sevişiyorduk.

Birkaç kez telefon etti. Bir gece sarhoşluktan ve çevreye rahatsızlık vermekten tutuklandı, kefaletini ödeyip onu çıkarmak zorunda kaldım.

"Orospu çocukları," dedi "birkaç içki ısmarladıkları için donuna girebileceklerini sanıyorlar."

"Sana içki ısmarlamalarına izin verdiğin an başına belayı sarıyorsun."

"Sadece vücudumla değil, benimle de ilgilendiklerini sanıyorum.

"Ben seninle ve vücudunla ilgileniyorum. Vücudunu aşıp seni keşfedecek erkeklerin sayısının çok olduğunu sanmıyorum ama."

Altı ay uzak kaldım kentten, eyalet eyalet dolaşıp aylaklık ettikten sonra döndüm. Gitmeden önce Cass'la tartışmıştık gerçi, ama ayaklarım karıncalanmaya başlamıştı zaten, hem döndüğümde onu bulamayacağımdan emindim. Batı Yakası'na girip bir içki söyledim, yarım saat sonra içeri girip yanıma oturdu.

"Döndün demek, it?"

Bir içki söyledim ona. Boynuna kadar kapalı bir elbise vardı üstünde. Böyle giyindiğine tanık olmamıştım daha önce. Gözlerinin altına başları camdan iki toplu iğne saplamıştı. Sadece başları görünüyordu toplu iğnelerin.

"Allah seni kahretsin!" dedim, "Hala güzelliğine zarar vermeye çalışıyorsun."

"Yok canım, moda bu," dedi.

"Delisin."

"Özledim seni," dedi.

"Başkası var mı?"

"Hayır, sadece sen. Çalışıyorum ama. Ücretim on dolar. Sana bedava."

"Çıkar şu toplu iğneleri."

"Hayır, çok moda."

"Üzüyorsun beni."

"Emin misin?"

"Lanet olsun, eminim."

Toplu iğneleri gözlerinin altından yavaşça çekip çantasına soktu.

"Güzelliğinle neden uğraşıyorsun? Kabullensene?"

"Başka bir şey gördükleri yok da ondan. Bir bok değil güzellik. Uçar gider. Çirkin olduğun için talihlisin. Biri seninle ilgilendiğinde başka bir şey için olmadığını biliyorsun."

"Pekala," dedim. "Talihliyim."

"Çirkin olduğunu ima etmek istemedim. Başkaları için çirkin olabilirsin. Harikulade bir yüzün var aslında."

"Teşekkür ederim."

Birer içki daha içtik.

"Neler yapıyorsun?" diye sordu.

"Hiç. Bir bok yapmak gelmiyor içimden. İstek duymuyorum."

"Ben de. Kadın olsaydın kendini satardın."

"Bir sürü yabancı ile o denli yakın ilişki içinde olmak istemezdim. Yılardım."

"Haklısın. Yıldırıcı, her şey çok yıldırıcı."

Birlikte çıktık bardan. Sokakta yanımızdan geçenler Cass'a bakıyorlardı. Hala çok güzeldi, her zamankinden daha güzel belki de.

Evime gittik. Bir şişe şarap açıp sohbet ettik. O anlattı ben dinledim, sonra ben anlattım. Akıcı ve rahat bir sohbet. Kendi sırlarımızı yaratıyorduk. İyi bir sır yakaladığımızda o eşsiz gülümseme beliriyordu yüzünde. Sadece o gülebilirdi öyle. Alev coşkusu. Konuşurken zaman zaman birbirimize sokulup gülüşüyorduk. O gece arzulanıp yatağa girdik. Elbisesini çıkardığında boynundaki o korkunç yarayı gördüm. Geniş ve uzundu.

"Allah senin belanı versin kadın!" diye bağırdım yataktan. "Allah canını alsın, ne yaptın?"

"Bir gece kırık şişe ile denedim. Beni beğenmiyor musun artık? Beni güzel bulmuyor musun?"

Yatağa çekip öptüm onu. Beni ittikten sonra güldü. "Bazı müşteriler on doları verdikten sonra yarayı görüp vazgeçiyorlar. Onluk ben de kalıyor. Matrak değil mi?"

"Evet,çok matrak," dedim, "gülmekten kırılacağım… Cass, deli kancık, seviyorum seni…kendine zarar vermekten vazgeç; hayatımda senin kadar hayat dolu bir kadın tanımadım."

Yine öpüştük. Sessizce ağlıyordu. Gözyaşlarını duydum. Siyah saçları ölüm bayrağı gibi yayılmıştı yatağa. Ağır, duygulu, güzel bir sevişme tutturduk.

Sabah Cass kalkıp kahvaltı hazırladı. Huzurlu, mutlu görünüyordu. Bir şarkı mırıldandı. Yatakta kalıp onu seyrettim. Sonra gelip beni sarstı. "Kalk artık, domuz! Yüzüne ve çüküne soğuk su serp, sonra da kahvaltıya gel."

Sahile götürdüm onu o gün. Yaz henüz yeni başlamıştı, hafta sonuydu, tenhaydı sahil. Harikuladeydi. Berduşlar paçavraları ile kuma uzanmışlardı. Bazıları taş banklara oturmuş şişeyi paylaşıyorlardı. Martılar telaşsız ve aptal uçuşlarındaydılar. Yetmişlik-seksenlik karılar kocaları öldükten sonra kendilerine kalacak evleri satıp satmamayı tartışıyorlardı. Her şeye rağmen huzur vardı havada. Denize doğru yürüdük. Çok az konuşarak. Mutluyduk birlikte. İki sandviç, biraz cips ve içecek bir şeyler aldım. Kuma uzanıp atıştırdık. Birbirimize sarılıp uyuduk bir süre. Sevişmekten bile güzeldi sanki. Gerilimsiz bir birlikte akış. Uyandıktan bir süre sonra eve döndük. Yemek pişirdim. Yemekten sonra birlikte oturmayı teklif ettim. Bir şey söylemeden uzun uzun baktı bana. Sonra yumuşak bir sesle "Olmaz," dedi. Onu bara bıraktım, çıkmadan önce eline bir içki tutuşturdum. Bir ambalaj fabrikasında iş buldum.Hafta öyle geçti. Dışarı çıkamayacak kadar yorgun oluyordum, ama Cuma gecesi Batı Yakası'na gittim. Oturup Cass'ı bekledim. saatler geçti. Barmen yanıma geldiğinde sarhoş olmak üzereydim. "Kız arkadaşın için üzüldüm," dedi.

"Neden?"

"Özür dilerim. Haberin yok mu?"

"İntihar. Dün gömdüler."

"Gömdüler mi?" Her an kapıdan girecekmiş gibi bir his vardı içimde. İnanamıyordum.

"Kızkardeşleri kaldırdı cenazesini."

"Nasıl?"

"Gırtlağını kesmiş."

"Anlıyorum. İçkimi tazele."

Kapanış saatine kadar içtim. Cass. Beş kızkardeşinin en güzeli. Kasabanın en güzel kızı. Arabayı eve sürerken düşünüyordum. "Hayır," dediğinde üstelemeliydim. istemişti beni, şüphe yoktu. Tembel, ilgisiz, bencilce davranmıştım. İkimizin de ölümünü haketmiştim. Köpeğin tekiydim. Hayır, köpeklerin ne günahı vardı? Evde bir şişe şarap buldum, içtim. Cass, kasaanın en güzel kızı yirmisinde öldü.

Dışarda götün teki klaksonuna basıp duruyordu. Israrla. Şişeyi fırlatıp avazım çıktığı kadar bağırdım. "ALLAHIN CEZASI OROSPU ÇOCUĞU! KES ARTIK!"

Gece üstüme üstüme geliyordu ve yapabileceğim hiç bir şey yoktu.

Charles Bukowski (Kasabanın En Güzel Kızı&Sevimli Bir Aşk Hikayesi)

Anne Sexton

Bayan Arıza tarafından Ekim - 6 - 2010 zamanında yazılmıştır.

Tori Amos mail grubu sayesinde tanıştığım sevgili Zeynep Özdeş'ten "Anne Sexton" Anne Sexton 1928 senesinde Weston/ Massachusetts’de dunyaya geldi. Genç yaşında şiirle tanışan Sexton evlilik ve annelik sonrasi oluşan depresyonundan kurtulabilmek için de tüm gücüyle şiirlerine sarıldı. 1967 senesinde edebiyat dünyasının en itibarli ödüllerden biri sayılan Pullitzer Ödülüne’de sahip olan Sexton 1974 senesinde hayatına kendi elleriyle son verdi.Sylvia Plath ile yakın arkadaş olan Sexton “itirafçı” şiir geleneğinin de en önemli kadın temsilcilerinden birisidir. Benim için ise yeri apayrıdır… THE STARRY NIGHT The town does not exist except where one black-haired tree slips up like a drowned woman into the hot sky. The town is silent. The night boils with eleven stars. Oh starry starry night! This is how I want to die.

It moves. They are all alive. Even the moon bulges in its orange irons to push children, like a god, from its eye. The old unseen serpent swallows up the stars. Oh starry starry night! This is how I want to die:

into that rushing beast of the night, sucked up by that great dragon, to split from my life with no flag, no belly, no cry.

THE BLACK ART A woman who writes feels too much, those trances and portents! As if cycles and children and islands weren't enough; as if mourners and gossips and vegetables were never enough. She thinks she can warn the stars. A writer is essentially a spy. Dear love, I am that girl.

A man who writes knows too much, such spells and fetiches! As if erections and congresses and products weren't enough; as if machines and galleons and wars were never enough. With used furniture he makes a tree. A writer is essentially a crook. Dear love, you are that man.

Never loving ourselves, hating even our shoes and our hats, we love each other, precious, precious. Our hands are light blue and gentle. Our eyes are full of terrible confessions. But when we marry, the children leave in disgust. There is too much food and no one left over to eat up all the weird abundance.