Edebi Şahsiyetler’ kategorisi için Arşiv

Charles Bukowski “Günler Tepelerden Aşağı Koşan Vahşi Atlar Misali”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 20 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski "Günler Tepelerden Aşağı Koşan Vahşi Atlar Misali"

Buk'un ilk fark ettiğim ve aldığım kitabı. Sene 1994, yağmurlu bir gün… Okurken altını çizdiklerim:

genç olmanın moda olduğu bir devirde yaşlıyım;gülmenin moda olduğu bir devirde ağlıyorum. Seni sevmenin daha az bir cesaret istediği Bir devirde senden nefret ediyorum..

***

bir düşünsene babalık, demişti sende bu kafa varken ayda s.işen ilk erkek olabilirsin..

***

farklı olan birkaç kişi hemen ortadan kaldırılırdı polis, anneleri, abileri, başkaları tarafından; kendileri tarafından.

 

CHARLES BUKOWSKI “Kimse bilmez ne çektiğimi”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 20 - 2011 zamanında yazılmıştır.

CHARLES BUKOWSKI “Kimse bilmez ne çektiğimi”

ve aşk iki kez geldiğinde ve iki kez yalan söylediğinde bir daha asla sevmemeye karar verdik, böylesi adilaneydi, bize ve aşkın kendisine.

ne merhamet dileniriz ne de mucize; yaşayacağız, öleceğiz, sinek öldüreceğiz, boks maçlarına ve hipodromlara gideceğiz, hayatımızı sırf talih ve yetenekle sürdüreceğiz.  

Charles Bukowski “En İyi Adamlar Yalnızken Güçlüdür”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 20 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski "En İyi Adamlar Yalnızken Güçlüdür"

seçimini zekice yapmak yarilamaktir zafere giden yolu; diger yarisi kayitsizlikla fethedilir.

bir yanda istedigin her seyi söyleyebilirsin, öte yanda mecbur degilsin.

ben bir sekilde ikisini de yapmayi becerdim.

bu yüzden benimle bir sorununuz varsa size aittir.

Charles Bukowski “Sıradan Delilik Öyküleri”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 17 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski "Sıradan Delilik Öyküleri"

İşte, "Sıradan Delilik Öyküleri" nden kendime çıkardığım notlar:

"bebek, neden başkaları arabaları ile bize çarpmaya çalışıyorlar?" "çünkü mutsuzlar ve mutsuz insanlar acı vermeyi severler, annem." "mutlu insan yok mu?" "mutluymuş gibi yapan çok insan var" "neden?" "çünkü utanıyorlar, korkuyorlar, itiraf edecek cesaretleri yok"

***

"hindistan cevizinin üstünde neden kıllar var?" "Tanrım, bilmiyorum, hayalarında neden kıllar var?"

* dünyanın tamamı yasal cinayet bokunun içinde yüzüyordu

* hayatı çözmüştü: ye ve sıç.

***

– "savaşa inanıyor musun?" diye sordu. – hayır – savaşmaya hazır mısın? – evet

* Bazı insanlar pes etmez. Çukur bile onları yola getiremez.

* Güzellik yoktu içimde. Hiç de iyi biri değilim, diye geçirdim içimden. Karşımda olmasi gerektiği gibi bir hayat var ve ben kendimi hapiste gibi hissediyorum.

* bir süre sonra insanın gırtlağına takılıp kalıyordu barlar. Kusmak istiyordunuz. Bar müdavimleri eskici dükkanındaki insanlardan farklı değildirler; zamanı ve herşeyi öldürmek için giderler oraya.

***

"meslek olarak yazarlığı öner misiniz" diye sordu genç öğrencilerden biri. "komik olmaya mı çalışıyorsun?" diye sordum ona. "hayır, hayır. Ciddiyim. Meslek olarak yazarlığı önerir misiniz?" "yazmak seni seçer, sen yazmayı seçmezsin."

* insan ırkını asla anlayamayacağım, ama birinin şarlatanı oynaması gerekiyordu.

* MOR bir çiçek üstüme eğilip nefesimi kesmeye çalışıncaya kadar kaldım orada….

* bana gelinin annesi olarak tanıştırılan kadının bacak açtığını farketti, fena değildi bacakları, naylon çorap, topuklular. Geri zekalı birini bile tahrik edebilirdi, ben sadece yarı-geriydim.

* eski bir ayyaş her zaman ayağa kalkar, yeter ki zaman tanıyın.

* bir sürü farklı yolu vardı delirmenin…

* insanın idrak etmesi gereken bir diğer şey de ne olursa olsun kazanmanın zor olduğudur; kaybetmekse çok kolay. Büyük Amerikan Kaybedeni olmak iş değildir -herkes yapabilir-; nerdeyse herkes yapıyor zaten.

* bana gelince; hipodrom bana çabucak nerede zayıf, nerede güçlü olduğumu söyler ve o gün kendimi nasıl hissettiğimi ve ne kadar değiştiğimizi, SÜREKLİ değiştiğimizi, ve bunun ne kadar farkında olmadığımızı.

* atyarışlarından ve televizyonun beyin-emici sterilize sanal varlığından önce, dünyayı köreltmek için binlerce floresan lamba üreten devasa bir fabrikanın paketleme servisinde çalışmıştım, kütüphanelerin yararsız, şairlerin ise özenle yakınmayı seven boklar olduğunu bildiğimden barlardan ve dövüşlerden öğrenmeye çalışırdım.

* bi tek güneş iyiydi, ama yetinmeyi bilmeli insan.

* MOR ebedi gerçekle yüzyüze…

* tepeden tırnağa MOR'sun…

* paket paket sigara tükettik -Chesterfield-

* lanet olsun, anlamıyor musun? Dedim editöre, alışveriş merkezlerini sevmiyorum! Alışveriş merkezlerinde olmaktan hoşlanmam! Orada oturup mermer fıskiyeyi seyredersin. Bir karınca geçer, ya da bir tür böcek can çekişmektedir önünde, bir kanadı hareketli diğeri hareketsiz. Yabancısındır. İki-üç kişi sana buz gibi bakar. Sonra garson gelir nihayet. Kirli külotunu bile koklatmaz sana, ama kazulet karının tekidir ve bunun farkında bile değildir. İstemeye istemeye siporişini alır. Bir kola. Sıcak ve bükülmüş bir kağıt bardakta getirir kolayı. Canın kola filan çekmiyordur aslında. İçersin. Böcek hala can çekişmektedir. Otobüs hala gelmemiştir. Mermer fıskiye toz kaplıdır. Herşey yapaydır, anlıyor musun? Tezgaha gidip bir paket sigara almak istersen biri gelene kadar beş dakika geçer. Oradan çıktığında dokuz kez tecavüze uğramış gibi hissedersin kendini.

* mesainin en kötü tarafı ne zaman biteceğinin belli olmayışıydı.

* -MORUMSU- tatlı bir içkiydi…

* amerikalılar; herşeyin içine ediyorlardı.

* "ama ben bir yazarım. Spesifik olarak .mdan ziyade genel olarak insanlıkla ilgiliyim."

* MOR ışıklı mahallede otururken….

* MOR bir ışık dökülüyordu üstünden…..

* milyonlarca kadının içinden biri çıkar ve içinizde uykuya yatmış ne varsa canlandırır. Yapılarında bir uyum vardır, giydikleri elbisedir bazen sizi çeken; ya da kendilerine özgü bir hava.

* ruhundan arta fazla bir şey kalmamışsa ve bunun farkındaysan biraz ruhun vardır yine de.

* dibe vurduğunu sanıp bir dip daha olduğunu keşfedebiliyordu insan.

* tuhaf: bazen düzüşmemek yarım yamalak bir düzüşten daha iyiydi. Yanılıyor da olabilirim. Genellikle yanıldığım söylenir.

* cezaevindeki insanlar için yapılacak tek şey var: onları salmak, savaşan insanlar için yapılacak tek şey var: savaşa son vermek.

* daha çok sonsuza dek bokun içinde yüzmek istemediğimiz için. Her ne kadar bok iyi bir hoca olsa da insanın alabileceği dersler sınırlıydı, sonra boğulup gidiyordunuz bokun içinde.

* dünya öğütücü ve rutin külfetleri ile saatlerimi, yıllarımı çalmış,   belli oluyor, utanıyorum yılgınlığımdan; parasından değil, yılgınlığımdan. Devrimcinin iyisi yoksul adamdan çıkar, ben devrimci bile değilim, yorgunum sadece. Ne boktan bir hayat yaşamıştım! Aynalar, aynalar….

* bizim gibiler için kafesler hazırdır. Ben bir kafese daha katlanabileceğimi katlanabileceğimi sanmıyorum. Kendi yapımım kafesler bana yeter.

* hollywood ayışığı iğrenç bulaşık suyu gibi üstümüze dökülürken öyle zordur ki intihar…

* -kimse ruhunun tamamını yitirmez- yüzde dooksanının rüzgara işer sadece.

* Yalnızdım yine, ve gecenin deliliği gündüzün deliliğiydi. Yatağa yerleştim, yatay, tavana bakıp .mına koduğum yağmurunun sesini dinledim.

* bir deli için en kötü şey kendi aklını tahlil etmesidir.

* psikiyatrlara dönecek olursak, onlarla ilgili olarak anlayamadığım bir şey de ellerinde onca ilaç varken neden güç yöntemlerini yeğledikleridir. Kafaları çalışmıyor.

* sırlarını açmadan mezarı boylayan insanlar vardır.

* sadece kendini beğenmiş insanlar her soruya bir cevap ve öğütle karşılık verir.

* intihara meyilliydim. Zaman zaman ağır bunalımlara giriyordum, kalabalığa özellikle de sıraya girip beklemeye tahammülüm yoktu. Ve hayatlarını sıraya girip bekleyerek geçiren bir toplum olmaya doğru gidiyorduk. Havagazı ile intihar etmeyi denemiş, başarısız olmuştum. Ama başka bir sorunum da vardı. Sabahları yataktan çıkamıyordum. Nefret ediyordum yataktan çıkmaktan. Herkese "insanlığın en büyük iki icadı yatak ve atom bombasıdır." Diyordum. Deli olduğumu düşünüyorlardı. Çocuk oyunları, ömürlerini çocuk oyunları oynayarak geçiriyordu insanlar -hayatın dehşetinden etkilenmeden rahimden mezara gidiyorlardı.-

* bazı insanlar sürekli bi yerlere gitme ihtiyacındadır.

* balık gibi dümdüz bir herifti…

* yüzde yüz insan yoktur aslında. Hepimizin, başkalarının farkında olup bizim farkında olmadığımız deli ve çirkin bir yanı vardır. Yoksa bu çiftliğe nasıl katlanabilirdik?

* hadi bi Chesterfield yakıp her şeyi unutalim.

* insanı delirtebilecek herşeyi yasamaya kalksak toplumun yapısı altüst olurdu -evlilik, savaş, otobüs servisi, mezbahalaar, arıcılık, cerrahi, aklınıza ne gelirse. – herşey insanı delirtebilir çünkü toplum çürük tahtadan bacaklar üstüne oturtulmuş.

* kötü asit kötü fahişe gibidir.

* yaşanan herşey yaşandığı anda gerçektir -bu bir film, bir düş, cinsel ilişki, cinayet, öldürülmek ya da dondurma yemek olabilir.

* bize kendi a, b, c 'lerimizle küçük bok kutularımıza hapsolmamız gerektiğini telkin etmeleri sonucunda aklını kaçırdığı için bireyi suçlamayın. LSD değildir kötü tribinizin nedeni – annenizdir- başbakanınızdır, komşunun küçük kızıdır, elleri kirli dondurmacıdır, zorla gördüğünüz cebir ya da İspanyolca dersidir. 1926 yılında kokladığınız iğrenç heladır, size uzun burunların çirkin olduğu öğretilmişken gördüğünüz çok uzun burunlu bir adamdır; müshildir. Bir fabrikada on yıl çalıştıktan sonra beş dakika geç kaldığın için kovulmaktır. Sana altıncı sınıfta tarih öğreten o yaşlı bok çuvalıdır. Köpeğinin arabanın altında kalması ve kimsenin sana yolu doğru dürüst tarif edememesidir, otuz sayfa uzunluğunda ve üç kilometre yüksekliğinde bir listedir bu.

* topluma karşı kin beslemiyordum. Onlardan biri olmadığım gerçeğini çoktan kabullenmiştim.

* hayvanlara aşığım. Sorunum insanlarla.

* insanlarla birlikteyken iyi hissetmem kendimi. Benden uzak şeylerden söz ediyorlar, benim duymadığım heyecanlar duyuyorlar. Ama onlarla birlikteyken kendimi güçlü hissediyorum. Şöyle düşünüyorum: onlar bütünün küçük parçaları ile hayatlarını sürdürebiliyorlarsa, ben de sürdürürüm. Ama yalnız kaldığımda, kendimi bir duvarla, soluk almakla, tarihle, kendi sonumla kıyaslayabildiğimde bazı tuhaf şeyler olmaya başlıyor. Zayıf bir adamım ben anlaşılan. İncil'i denedim. Filozofları, şairleri denedim, ama hepsi bir şekilde hedefi ıskalamışlardı. Tamamen farklı şeylerden söz ediyorlardı. Ben de uzun süre önce okumaktan vazgeçtim. İçki, kumar ve seks biraz işe yarıyordu, yaşantımla cemiyetin, kentin, ülkenin bir ferdi gibiydim; ancak tek fark benim "başarma" isteği duymamamdı. Böyleydim; entelektüel değildim, sanatçı değildim, sıradan insanı kurtaran köklerden de yoksundum. ARADA DEREDE KALMIŞ BİR ŞEYDİM, bu da deliliğin başlangıcı olsa gerek….

Charles Bukowski’den bir şiir: “Tamam yavrum, meteliğimiz yok ama yağmurumuz var!”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 17 - 2011 zamanında yazılmıştır.

sera etkisi deyin ne derseniz deyin eskisi gibi yağmıyor işte yağmur. özellikle büyük kriz zamanındaki yağmurlar geliyor aklıma. kuruş para yoktu ama bolbol yağmur vardı. öyle bir gece veya bir gün değil, 7 gün ve 7 gece YAğARDI ve Los Angeles'in yağmur ızgaraları bu kadar çok yağmuru emebilecek şekilde yapılmamıştı ve yağmur KALIN ve KARARLI ve DÜZENLi yağardı ve damlaların çatılara çarpıştığını oradan da oluk oluk toprağa akışını DUYARDINIZ ve DOLU, büyük BUZDAN KAYALAR patlayan oraya buraya saçılan havada uçuşan; ve yağmur kısaca DURMAZDI ve bütün çatılar akardı – evin her tarafına tencereler, kapkacaklar serilir TIP TIP sesleri bütün eve yayılırdı; ve kaplar boşaltılır, boşaltılır ve tekrar boşaltılırdı. kaldırımların üstünden geçerdi yağmur, bahçelerin içinden; ve merdivenleri tırmanıp evlere girerdi. el bezleri vardı, banyo havluları, ve yağmur genelde tuvaletlerden girerdi: köpüre köpüre, kahverengi, küçük girdaplarla ve külüstür arabalarla dolu olurdu sokaklar güneşli bir günde marş basmayan arabalarla, ve işsiz adamlar sanki canlılarmış gibi duran o eski arabaların can çekişmelerine bakarlardı pencereleri önünden;

işsizler, yenik bir zamanın yenik insanları hapsolurdu evlerine karıları ve çocukları ve kedi köpekleriyle. kediler ve köpekler dışarı çıkmamak için diretir evin garip garip yerlerine pisliklerini bırakırlardı. işsiz adamlar bir zamanlar güzel olan karılarıyla evde tıkılıp kalmış olmaktan çıldırırlardı. korkunç tartışmalar yaşanırdı haciz ihtar mektupları kondukça posta kutularına. yağmur ve dolu, bezelye kutuları yavan ekmekler; kızarmış yumurta, rafadan yumurta, haslanmış yumurta; fıstık ezmesi sandviçleri, ve her tencerede görünmez bir tavuk. babam, kesinlikle iyi biri olmayan babam her yağmurda, en iyi ihtimalle, annemi döverdi, kendimi üzerlerine atardım, bacaklar, dizler, çığlıklar ta ki birbirlerinden ayrılana kadar. "Gebertic'em seni, " bağırırdım "Bi' kez daha vurursan ona öldürürüm seni!" "Çabuk bu orospu çocu'unu çıkar burdan!" "hayır, Henri, annenin yanında kal!" evet, bütün evler kuşatma altındaydı fakat sanırım bizim evdeki dehşet ortalamanın üstündeydi. ve geceleri uyumaya çalıştığımızda yağmur yağmaya devam ederdi ve karanlıkta suların odama girmemesi için cesurca direnen penceremden ayın yağmur sularıyla bulanık görüntüsünü seyrederken Nuh'u hayal ederek ve Gemisini tekrar oluyor galiba diye düşünürdüm. hepimiz düşünürdük bunu. ve sonra, birdenbire, dinerdi yağmur. galiba hep sabaha doğru 5, 6 sularında dinerdi, huzur çökerdi her yere, ama tam bir sessizlik değil çünkü hala devam ederdi tıp tıp tıp sesleri ve sonra sis ve duman dağılırdı ve sabah 8'de gözleri kamaştıran sapsarı bir güneş ışığı düşerdi yeryüzüne, Van Gogh sarısı – çılgın, köredici! ve ardından sağanaktan kurtulan çatı olukları güneş altında genleşmeye başlardı: PENG!PENG!PENG! ve herkes kalkıp dışarı bakardı hala yağmuru içine çeken bahçeler hiç bu kadar yeşil olmamış bir yeşil içinde ve kuşlar bahçelerde deli gibi cıvıldayan kuşlar, 7 gün 7 gecedir yere konup da adamakıllı bir şey yiyememiş tohum yemekten bıkmış kuşlar solucanların toprak üstüne çıkmasını beklerlerdi, yarı boğulmuş solucanların. kuşlar solucanları önce topraktan çekip havaya kaldırır sonra da midelerine indirirlerdi; karatavuklar ve serçeler olurdu. karatavuklar serçeleri uzaklaştırmaya çalışır ama serçeler, açlıktan delirmiş, daha küçük ve çabuk, kendi paylarını kotarırlardı. erkekler verandada durur sigaralarını içerlerdi, şimdi kapı kapı dolaşıp büyük olasılıkla hiç bir kapı ardında bulamayacakları bir iş arayacaklarının, büyük olasılıkla çalışmayacak arabalarını çalıştırmaya uğraşacaklarının bilincinde. ve bir zamanlar güzel olan karıları banyoya girer saçlarını tarar, makyajlarını yapar, dünyalarını tekrar biraraya getirmeye çalışırlardı, onları saran korkunç mutsuzluğu unutmaya çalışarak, kahvaltı için ne hazırlasam diye telaşlanarak. ve radyo okulların açıldığını söylerdi. ve ardından işte ben yine okul yolundaydım, yollarda kocaman su gölcükleri, tepemde yeni bir dünya gibi güneş, evde annemler, okula zamanında vardım. Bayan Sorenson bizi "bugün tenefüs yok, yerler çok ıslak" diyerek karşıladı. çocuklar "AOF" bağırdı bir ağızdan. "fakat tenefüs saatinde çok farklı bir şey yapacağız," dedi, "ve çok zevkli bir şey!" hepimiz merak ettik bu çok zevkli şeyin ne olduğunu ve o iki saat Bayan Sorenson dersini anlatmaya devam ederken bir türlü geçmek bilmedi. Küçük kızlara baktım, çok tatlı ve temiz ve dikkatli görünüyorlardı, uslu ve dik oturuyorlarken sıralarında ve saçları Kaliforniya güneşi altında çok güzeldi. sonra tenefüs zili çaldı ve hepimiz eğlenceyi beklemeye koyulduk. ardından Bayan Sorenson sınıfa seslendi: "şimdi ne yapacağız biliyor musunuz, birbirimize yağmur sağanağı sırasında neler yaptığımızı anlatacağız! en ön sıradan başlayıp arka sıralara doğru devam edeceğiz! hadi Michael, sen başla!…" ve hepimiz hikayelerimizi anlatmaya başladık, Michael başladı ve herkes sırayla kalkıp devam etti, ve sonra farkettik ki hepimiz yalanlar söylüyorduk, tamamen yalan sayılmaz ama çoğunluğu yalandı ve oğlanlardan bazıları pis pis gülmeye başladığında kızlar onlara kötü bakışlar fırlattı ve Bayan Sorenson "tamam!" diye bağırdı "tam bir sessizlik istiyorum! Siz merak etmeseniz de ben neler yaptığınızı öğrenmek istiyorum!" böylece biz de hikayelerimize devam ettik ve hepsi de hikayeydi. bir kız gökkuşağı ilk çıktığında bir ucunda Tanry'nın yüzünü gördüğünü söyledi. bir tek hangi ucu olduğunu söylemedi. bir oğlan oltasını pencereden sarkıtıp bir balık yakalayıp kedisini beslediğini söyledi. hemen hemen herkes bir yalan uydurdu. gerçek fazla acı ve utandırıcıydı. sonra zil çaldı ve tenefüs bitti. "teşekkür ederim," dedi Bayan Sorenson, "hepsi çok hoştu. yarına kadar yerler kurur ve kullanılabilecek hale gelir." çocuklardan bir gürültü koptu. küçük kızlar dimdik ve uslu oturuyorlardı, çok tatlı ve temiz ve dikkatli, saçları dünyanın bir daha asla göremeyeceği bir güneşin ışıkları altında çok güzel görünüyordu. ve.  

Charles Bukowski “Hollywood”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 16 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski "Hollywood"

Okurken altını çizdiklerim:

* Ölümün sınırlarına vardık, ruhum kusuyor.

* Hepimizin arkasında bir yarık var değil mi? Aşağıda, ortalarda bir yerde değil mi? Bok çıkar ordan değil mi? Veya en azından çıkacağını ümit ederiz! Boklarımız içimizde kalırsa ölürüz! Bir yaşam sürecinde toplam ne kadar bok sıçtığımızı bir düşünün! Toprak şimdilik bu bokları emiyor! Ama denizler ve nehirler boklarımızı yutarken kendi ömürlerini kusma noktasına geliyorlar! İğrenciz, iğrenç! Hepimizden nefret ediyorum! Her kıçımı silişimde biraz daha nefret ediyorum!

* Günahsız çocukları sakat bırakacak bombaları desteklemek için para verilir mi?

* Tanrım, ne müthiş gözleri vardı. Gözler gerçekten ruhun aynasıdır.

* Ölümün doğal akışını hızlandırmalıyız.

* Karşıma telesekreteri çıktı : “ Bana konuşmayın, bu makineye konuşun. Konuşmak istemiyorum. Bu makineye konuşun. Ben hiçbir yerdeyim, siz de hiçbir yerdesiniz. Ölüm gelip küçük elleriyle yakamıza yapışacak, konuşmak istemiyorum. Bu makineye konuşun.”

– “Hiç gitmeyen bir kara bulut vardır, sonssuza dek kalır!” – “Ona ölüm derler.” – “Hayatın her günü ölümdür!”

* Dünya bana göre değildi, ben dünyaya göre değildim.

* İnsanların yanında mutlu değilim, yeterince içersem kayboluyorlar.

* Ölmek için doğarız.

* Derin hakikatlerin, yazmanın, resim yapmanın sırrı sadeliktir. Hayat sadeliğiyle derindir.

– “ Sarhoşlar rahatsız edici olmuyorlar mı?” – “ Çoğu oluyor, içmeyenlerin çoğu gibi..””

* Gelgelelim en iyi tanıdığım ayyaş kendimdim.

Charles Bukowski “Shakespeare bunu asla yapmazdı”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 15 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski "Shakespeare bunu asla yapmazdı"

-Kitaptan seçtiklerim- * Bu kız beni sıkan her şeyden haz duyuyor, benim haz duyduğum her şeyden sıkılıyordu. İdeal bir çifttik. Aramızdaki tahammül edilebilir ve tahammül edilemez mesafe sayesinde sürdürebiliyorduk ilişkimizi. Her gün -ve gece- tekrar karşı karşıya geliyorduk, hiçbir şeyi çözümleyememiş ve çözümleme umudu olmaksızın. Mükemmeliyet.

* Amerikan erkeği otomatik olarak kendini beğenmiş ve fevkalade sıradandır.

* Ben sevmiyordum acı çekmeyi. Yeterince çekmiştim. Yorgundum acı çekmekten. Bir damla daha acı çekersem sonumun geleceğini ve kapatılacağımı hissettim hep ve kapatılmak istemiyordum.

* Şiir dinletilerim için bu denli yüksek ücret talep etmem bu yüzden: Şiir dinletisinden sağ çıkıp çıkmayacağımdan emin olamıyorum.

* İnsanların çoğunu ilgilendiren şeyler beni hiç ilgilendirmiyordu.

* Bukowski olduğuma inanmaya başlamıştım.

***

– Kadınlardan nefret ediyor musunuz? – Çocuklardan nefret ettiğim kadar değil. – Hayatın anlamı nedir sizce? – Olumsuzluk. – Peki mutluluk? – Mastürbasyon. – Ya hayatın özü? – Yüzde elli indirimli satışlar.

* Ölüm hiçbir şey ifade etmiyordu benim için. Arka arkaya gelen berbat şakalar dizisinin son şakasıydı. Ölen için sorun değildir ölüm. Bir filmdir, farketmez.

* Hayatın çekilmez olduğu doğruydu, insanların çoğuna öyle değilmiş gibi yapmayı öğretmişlerdi. Arada sırada biri kendini öldürüyor ya da delirip kapatılıyor, ama diğerleri her şey yolundaymış gibi yaşamayı sürdürüyordu.

* Kendi bokumuz bizden iyi görünüyor…

* Kendi türümün arasındaydım.

CHARLES BUKOWSKI “Kadınlar”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 15 - 2011 zamanında yazılmıştır.

CHARLES BUKOWSKI “Kadınlar”

Lydia Vance'i ilk kez nerede gördüğümden emin değilim. 6 yıl kadar önceydi, postanedeki memuriyetimden istifa etmiş, yazar olmaya çalışıyordum. Korkudan ödüm bokuma karışıyor, her zamankinden daha fazla içiyordum. İlk romanımı yazmaya çalışıyordum. Yazarken her gece bir şişe viski ve altılık bira paketleri tüketiyordum. Ucuz puro tüttürüyor, yazıyor, içiyor, ortalık aydınlanıncaya kadar radyoda klasik müzik dinliyordum.

Gecede on sayfa gibi bir hedef saptamıştım ama ancak ertesi gün bilebiliyordum kaç sayfa yazdığımı. Sabah kalkar, kusar, sonra kaç sayfa yazdığıma bakmak için salona girip kanepenin üzerindeki sayfaları sayardım. On sayfadan fazla olurdu mutlaka. Bazen, 17, 18, 23, 25 sayfa. Tabii ki işin temizlenmesi, hatta bir kısmının çöpe atılması gerekiyordu. Yirmi bir gecemi aldı o ilk romanı yazmak.

Yaşadığım avludaki binaların sahipleri hemen arkamdaki dairedeydiler ve aklımı kaçırmış olduğumu düşünüyorlardı. Her sabah uyandığımda ön balkonda büyük bir kesekağıdı bulurdum. İçeriği genellikle değişirdi, ama daha çok domates, turp, portakal, yeşil soğan, çorba konservesi ve kırmızı soğan olurdu kesekağıdında. Her iki gecede bir onlarla bira içerdim. İhtiyar sızar, yaşlı karısı ile elele tutuşup arada sırada öpüşürdük. Kapıdan çıkarken sıkı yumulurdum mutlaka. Yüzü kırış kırıştı, ama bu onun suçu değildi. Katolik'ti, Pazar sabahları pembe şapkasını başına geçirip kiliseye giderken pek hoş görünürdü.

Lydia Vance'i ilk şiir dinletimi verdiğim gece tanımıştım galiba. Kenmore Bulvarı'nda bir kitapevinde, The Drawbridge. Ödüm bokuma karışıyordu yine. Üstün, ama ödü bokuna karışmış hissediyordum kendimi. İçeri girdiğimde sadece ayakta duracak yer vardı. Zenci bir hatunla yaşayan kitapevinin işletmecisi Peter'ın önünde bir yığın banknot duruyordu. "Her dinleti böyle dolsa bir Hindistan yolculuğu daha yapabilirim!" dedi bana. İçeri girdim, alkışlamaya başladılar. İlk şiir dinletimdi, bekaretimi kaybetmek üzereydim.

Yarım saat okuyup ara verdim. Henüz ayıktım, karanlığın içinden bakan gözleri fark edebiliyordum. Birkaç kişi yanıma gelip benimle konuştu. Sonra bir boşluk anında Lydia Vance rampa etti. Masalardan birine oturmuş bira içiyordum. Ellerini masanın kenarına koydu, eğildi ve bana baktı. Uzun, kestane rengi saçları vardı, çok uzun. Burnu dikkat çekiciydi, gözlerinden biri diğerine tam uymuyordu. Ama hayat saçıyordu -biliyordunuz orada olduğunu. Aramızda bir elektriklenme olduğunu hissedebiliyordum. Bu elektrik dalgalarının bazıları kafa karıştırıcı ve nahoştu, ama oradaydılar. O bana baktı, ben de ona. Yakası saçaklı süet bir kovboy ceketi vardı Lydia Vance'in üzerinde. "Püsküllerini parçalamak isterdim," dedim ona, "ordan başlayabiliriz!"

Lydia gitti. İşe yaramamıştı. Hiçbir zaman bilemedim kadınlara ne diyeceğimi. Ama kıçı güzeldi. Benden uzaklaşan o harikulade kıçı seyrettim.

Dinletinin ikinci bölümünü tamamladım ve kaldırımda yanlarından geçtiğim kadınları nasıl unutursam, Lydia Vance'i de öyle unuttum. Paramı aldım, birkaç peçeteyle birkaç kağıt parçası imzaladım, sonra çıktım ve eve gazladım.

Her gece ilk romanımın üzerinde çalışıyordum. 18:18'den önce asla başlamazdım yazmaya. Annex Terminal'i Postanesi'nde çalıştığım günlerde mesaimin başlama saatiydi 18:18. Saat 18:00'di geldiklerinde: Peter ve Lydia Vance. Kapıyı açtım. "Bak Henry, ne getirdim sana!" dedi Peter.

Lydia sehpanın üzerine çıktı. Daha önce üstünde gördüklerimden bile dar bir kot giymişti. Uzun, kestane rengi saçlarını bir yandan öbür yana savurdu. Deliydi; mucizevi. İlk olarak onunla gerçekten sevişme ihtimalini düşündüm. Şiir okumaya başladı. Kendi şiirleri. Berbattılar. Peter onu durdurmaya çalıştı.

"Hayır! Hayır! Kafiyeli şiir okunmaz Chinaski'nin evinde!"

"Bırak, okusun, Peter!"

Kalçalarını seyretmek istiyordum. Sehpanın üzerinde uzun adımlarla bir ileri bir geri gidip geliyordu. Sonra dans etmeye başladı. Kollarını salladı. Şiirleri çok kötüydü, vücudu ve deliliği değil.

Sehpadan yere sıçradı Lydia.

"Beğendin mi, Henry?"

"Neyi?"

"Şiirleri."

"Beğendiğimi söyleyemem."

Lydia elinde şiir sayfalarıyla öylece duruyordu. Peter onu tuttu. "Düzüşelim!" dedi ona. "Hadi, düzüşelim!"

Lydia onu itti.

"Pekala," dedi Peter. "Öyleyse ben gidiyorum!"

"Gidersen git. Benim arabam var," dedi Lydia. "Eve dönebilirim."

Peter kapıya gitti. Durup döndü. "Pekala, Chinaski! Sana ne getirdiğimi unutma!"

Kapıyı çarptı ve gitti. Lydia kanepeye oturdu, kapıya yakın. Bir metre uzağına oturdum. Baktım ona. Harikulade görünüyordu. Korkuyordum. Uzanıp saçına dokundum. Sihirdi saçları. Çektim elimi. "Hepsi senin saçın mı gerçekten?" diye sordum. Biliyordum onun olduğunu. "Evet," dedi, "hepsi benim." Elimi çenesinin altına yerleştirip son derece becereksiz bir biçimde yüzünü kendime doğru çevirmeye çalıştım. Kendimden emin değildim bu durumlarda. Hafifçe öptüm.

Ayağa fırladı Lydia. "Gitmem gerek. Çocuk bakıcısına para ödüyorum."

"Dur," dedim, "kal. Ben öderim. Biraz daha kal."

"Hayır, kalamam," dedi. "Gitmeliyim."

Kapıya doğru yürüdü. Peşinden gittim. Sonra kapıyı açtı. Sonra döndü. Tuttuğum gibi kendime çektim. Yüzünü kaldırıp minicik bir öpücük verdi bana. Sonra geri çekilip şiir sayfalarını tutuşturdu elime. Kapı kapandı. Elimde sayfalarla kanepeye oturup arabasını çalıştırışını dinledim.

Şiirler teksir edilip zımbalanmışlardı, başlığı da HERRR'di. Birkaçına göz gezdirdim. İlginçtiler, mizah ve cinsellik dolu, ama kötü yazılmışlardı. Lydia ve üç kızkardeşine aittiler -bir arada şen şakrak ve seksi.

Sayfaları fırlatıp viski şişesini açtım. Hava kararmıştı. Radyoda daha çok Mozart, Brahms ve Bee çalıyordu.

(Parantez'in sitesinden alınmıştır.)  

Charles Bukowski “kaptan yemeğe çıktı ve tayfalar gemiyi ele geçirdi”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 15 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski “kaptan yemeğe çıktı ve tayfalar gemiyi ele geçirdi”

Okurken altını çizdiklerimden bazıları:

* Ruhum tehlikede. Hep oldu.

* Yazarın borcu yazarlığınadır sadece.

* En iyi okur ve insan, beni yokluğu ile ödüllendirendir.

* Para ancak iki şekilde sorun teşkil eder: çok fazla ya da çok azsa.

* Bahisçilerin dünyası gerçek dünyanın makul ölçülere indirgenmiş şeklidir; hayatın ölümle sürtüşmesi ve kaybetmesidir. Sonuçta kimse kazanmaz.

* Bir gün “Bukowski ölmüş” diyecekler ve gerçekten keşfedilip yaldızlanacağım. Ne fayda? Ölümsüzlük fanilerin aptal bir icadıdır.

* Çoğu insan ölüme hazır değildir, ne kendi ölümlerine ne de başkalarının. Şoka girerler, ödleri patlar, beklenmedik bir sürprizdir ölüm onlar için. Olmamalı oysa. Ben ölümü sol cebimde taşırım.

* Korkunç olan ölüm değil, yaşanan ya da yaşanamayan hayatlardır.

* Çoğu insanın ölümü bir aldatmacıdır. Ölecek bir şey kalmamıştır geriye.

* Yazmak uçmaktır benim için. Ateşler yakmaktır. Yazmak, ölümü sol cebimden çıkarıp duvara atıp tutmaktır.

* Ama yazıyı yaratan acı değildir, yazardır.

* Kadınlar yaşlanınca adlarını değiştiriyorlar. Değiştiren çok, demek istiyorum. Erkeklerin ad değiştirdiğini bir düşünün? Birini arıyorum ve aramızda şöyle bir konuşma geçiyor mesela : -Hey Mike, Menekşe ben. -Kim? -Menekşe. Eskiden Charles’dım ama artık Menekşe’yim.Bundan böyle Charles diye seslenenlere cevap vermeyeceğim. -Siktir git, Menekşe.

* Otuzbeş yıl önce ölmüş olmam gerekirdi.

* Arabamla bir köprüden geçiyorsam aklımdan mutlaka intihar geçer. İntiharı düşünmeksizin bir göle ya da okyanusa bakamam. Çok durmam üstünde. İNTİHAR. Aniden yanan bir ışık gibi. Karanlıkta. Çıkış yolu olduğunu bilmek, içerde kalmayı kolaylaştırır. Anlıyor musunuz? Yoksa sonu deliliktir.

* Bir kaya parçasıyım. Kaya parçası olarak kalmak istiyorum, başından beri böyleydim.

* İnsanı yazmaktan alıkoyabilecek tek şey kendisidir.

* Yazmakla kaybedilecek hiçbirşey yoktur.

* Yakında öleceğimi biliyorum ve bunu garipsiyorum. Bencilim, kıçımı iskemleye yerleştirip şiir yazmaktan bıkamadım. Yazmak ateş yakıyor içimde, havada perendeler atıyorum yazarken. İyi de nereye kadar? Gitmesini bilmek lazım. Depomuzdaki yakıttır ölüm. Devam edebilmek için ihtiyacımız var. Hepimize lazım. Bana lazım. Size lazım. Zamanı geldiğinde gitmezsek çevreyi kirletiriz. Kanımca en tuhaf olan, ölmüş birinin ayakkabılarına bakmaktır. Daha hüzün verici bir şey tasavvur edemiyorum. Kişilikleri ayakkabılarında kalmıştır sanki. Giysilerde, hayır. Ayakkabılar. Ya da şapka. Ya da eldiven. Yeni ölmüş birinin yatağına ayakkabılarını, şapkasını ve eldivenlerini koyup bir süre bakın, delirirsiniz. Yapmayın. Neyse, onlar artık sizin bilemeyeceğiniz bir şey biliyorlar. Belki.

* Benim de ölmüş olmam gerekirdi. Öleceğim. Hiç fena sayılmaz, ölümü düşünmek. Tuhaf ve karışık bi hayat yaşadım; büyük kısmı felaket, can sıkıntısı. Kendimi bokun içinden itip çıkarış şeklim farkı yarattı diye düşünüyorum.

* Birisine size ne yapmanız gerektiğini söylemesi için para ödüyorsanız, kaybettiniz demektir. Bu psikiyatrınızı, psikoloğunuzu, borsacınızı, sanat tarihi öğretmeninizi de kapsar.

* Kendimi boş bir testi gibi hissettiğim gecelerden biri. Tahayyül edin. Kazınmış, huzursuz. Işıksız. İğrenme duygusundan bile yoksun. İnsan kendini böyle hissettiğinde intiharı bile düşünemez. Fikri oluşmaz. Kalk. Kaşın. Su iç. Temmuz ayında bir sokak köpeğinden farkım yok, oysa aylardan ekim. İyi bir yıl oldu yine de. Arkamdaki kitaplık yazılarımla dolu. Ocağın 18’inden bu yana yazılmış. Zincirlerini kırmış bir deliden farkım yok. Aklı başında hiçbir yazar bu kadar çok yazmaz. Hastalık.

* Hep söylerim; yazarın işi yazmaktır. Bu sahtekar orospu çocukları beni kerizliyorlarsa suç bende. İşim yok artık onlarla. Elizabeth Taylor’a yaltaklansınlar.

* Bazen hepimiz bir filme hapsolmuşuz hissine kapılıyorum. Repliklerimizi biliyoruz, nereye doğru yürüyeceğimizi biliyoruz, nasıl oynayacağımızı biliyoruz, sadece kamera yok. Yine de çıkamıyoruz filmin içinden. Ve film kötü.

* İçmek hem beynimi hem de ruhumu besler.

* Hep dışardaydım, hiç ait olmadım. Okul bahçesinde keşfettim bunu. Bir de çok yavaş öğrendiğimi. Herkes herşeyi biliyordu; benimse hiçbir boktan haberim yoktu.

* Kimseyle yarışmıyorum ve ölümsüzlüğe dair düşüncelerim de yok. Umurumda bile değil. Hayatta iken devinmek önemli olan. Gün ışığında kapılar açılır ve atlar ışığın içine fırlar ve cokeyler; parlak ipek giysilerinin içinde küçük şeytanlar, zorlayarak, sapına kadar. İhtişam devinimde ve hodri meydan diyebilmektedir. Ölümün canı cehenneme. Herşey bugün, bugün, bugün. Evet.

* Pamuk ipliği ile bağlıyız hayata. Olasılıkların arasında talihimizle geçici olarak varız.

* Özenle yazmak ölümcüldür.

* İnsanın yaşayabilmek için çalışmak zorunda olması iyi birşeydir demiyorum. Korkunçtur genellikle. Sık sık iğrenç bir işi kaybetmemek için savaşmak zorunda kalırsın, çünkü arkanda işine talip yirmi beş kişi beklemektedir. Anlamsızdır elbette, insanı dümdüz eder.

* Besteciler ve ressamlar da iyiydi ama; çıldırırlar, intihar ederler, tuhaf ve uygunsuz davranışlar sergilerlerdi. İntihar çok iyi fikirdi. Ben bile birkaç kez denedim. Gerçi çuvalladım ama epey yaklaşmıştım; kararlı denemeler. Şimdi yetmiş iki yaşındayım. Kahramanlarım geçmişte kaldılar ve yenileri ile yaşamak zorundayım. Yeni yaratıcılarla, yeni ünlülerle..beni kesmiyorlar.

* Kimseyle yarışmıyorum. Ne ün peşinde koştum, ne de para. Tek istediğim sözü istediğim gibi yazmaktı.

* Hayat tuzaklarla doludur ve çoğumuz çoğuna düşeriz. Önemli olan bu tuzaklardan elden geldiğince uzak durmaktır. Bu da ölüm gelene dek olabildiğince huzurlu yaşamanızı sağlar.

* Yazmayı sürdürdüğüm sürece hayattaydım. Yoksa kalan ömrümün fazla değeri yoktu.

* Kafadan vurulmuş ve gömülmüş bir gün daha. Cehennemde bir Cumartesi akşamı.

* Zehirlenmiş gibi hissediyorum kendimi bu akşam. Üstüme işenmiş gibi; iliklerime kadar yorgunum. Tamamen yaştan kaynaklanmıyor ama payı olabilir. Kitle, benim için zor olan İNSANLIK, o kitle sonunda kazanıyor galiba. Sorun herşeyin onlar için yinelenen bir gösteri olmasında sanırım. Tazelik yok içlerinde. Mucizenin kırıntısı yok. Kendilerini öğütüp duruyorlar, üstelik üstüme. Farklı BİR insan görsem devam etmek için güç bulacağım kendimde. Ama öyle bayat, öyle kasvetliler ki. Heyecan yok. Gözler, kulaklar, bacaklar, sesler var ama…hiç. içten içe pıhtılaşıyor, kendilerini yaşadıklarına inandırıyorlar. Gençken daha iyiydi; arayış içindeydim. Geceleri sokakları dolaşırdım…kaynaşırdım, dövüşürdüm, arardım..Hiçbirşey bulamadım. Kadınlara gelince; her kadın bir ümitti ama çok sürmedi. Durumu hayli çabuk kavrayıp RÜYALARIMIN KADINI’nı aramaktan vazgeçtim; kabus gibi olmayan bir kadın kabulümdü. İnsanlara gelince; artık hayatta olmayan ölümsüzlerde buldum ne bulduysam-kitaplarda. Klasik müzikte. Güç verdiler bana. Ama sihirli kitapların sayısı sınırlıydı, bir süre sonra tükendiler. Yıkılmaz kalem klasik müzikti.

* İlginç insanların sayısı neden bu kadar az? Milyonlarca insanın içinde neden sadece birkaç kişi? Bu kasvet verici ve cansız türle yaşamaktan başka çare yok mu? Tek bildikleri şiddet sanki. Uzmanlık alanları. Şiddet söz konusu olduğunda çiçek gibi açıyorlar. Olasıklarımızı kokutan bok çiçekleri gibi.

* Hayatları boyunca iyi müzik dinlememiş ne kadar çok insan var bir düşünün. Yüzlerinin çürümesine, düşünmekten öldürmelerine, yüreksizliklerine şaşmamak gerek.

* Bir keresinde adamın birinden Shakespeare sevmediğimi yazmaya hakkım olmadığını anlatan uzun ve öfke dolu bir mektup almıştım. Gençler bana kanıp Shakespeare okuma zahmetine bile girmeyeceklerdi. Böyle bir konum almaya hakkım yoktu. Sayfalarca bunu söyleyip durmuştu. Cevaplamadım. Ama burda cevaplayacağım.

* Siktir git lan. Hem ben Tolstoy’u da sevmem.

Charles Bukowski “İlham Perisine Oynamak”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 14 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Charles Bukowski "İlham Perisine Oynamak"

Kitap yine Avi Pardo çevirisi ile Parantez Yayınları'ndan çıktı. Birinci baskı Mayıs 2009.  Oldukça kalın bir Charles Bukowski kitabı olup orjinal adı "Betting on the Muse".

Hem şiirler hem de öykülerden oluşan İlham Perisine Oynamak dolu dolu 384 sayfa ve uzun zaman sonra beni en çok tatmin eden Buk kitaplarından biri, okumaya doyamadım yine her zaman olduğu gibi. Çok fazla altını çizdiğim yerler oldu yine ve hepsini burada paylaşmak oldukça zor. Çünkü bunu yapabilmem için neredeyse bütün kitabı yazmam gerekiyor. Sadece beni en çok etkileyen satırları sizlerle paylaşıyor, en kısa sürede kitabı edinmenizi umuyorum.

-Okurken altını çizdiklerim-

yazmak

bazen seninle olanaksızlık arasındaki tek şeydir. hiçbir kadının aşkı, hiçbir servet boy ölçüşemez onunla.

hiçbir şey kurtaramaz seni yazmaktan başka.

duvarların çökmesini engeller. kalabalığın üzerine gelmesini.

karanlığı aydınlatır.

psikiyatristlerin şahıdır yazmak, tanrıların en müşfiği.

ölümü avlar yazmak.

ve kendine güler, acıya güler.

son umuttur yazmak, son beklenti.

aynen öyle.

sihiri tanımlamak

ihtiyacın olduğunda soğuk bir biradır iyi bir şiir, acıktığında sıcak bir hindili sandviçtir iyi bir şiir, kalabalık seni köşeye kıstırdığında bir silahtır iyi bir şiir, ölümün sokaklarında gezinmene olanak tanır iyi bir şiir, ölümü sıcak tereyağı gibi eritebilir iyi bir şiir, ıstırabı çerçeveleyip duvara asabilir iyi bir şiir, ayaklarının Çin'e değmesini sağlayabilir iyi bir şiir, çatlak bir zihni uçurabilir iyi bir şiir, Mozart'la el sıkışmanı sağlayabilir iyi bir şiir, şeytanla barbut oynayıp kazanmanı sağlayabilir iyi bir şiir, neredeyse her şeyi yapabilir iyi bir şiir, ve en önemlisi iyi bir şiir nerede biteceğini bilir.

Beş Sent

Erkekler tuvaletine gidip aynada tiksintiyle yüzüme baktım. Bir şeyler biliyormuş gibi görünüyordum ama yalandı, sahteydim ve insanın birden sahte olduğunu hissetmesinden daha kötü hiçbir şey yoktur dünyada, hele bütün hayatını kendini öyle olmadığına ikna ederek geçirmişse. Lavabolara, borulara ve pisuarlara baktım ve onlar gibi hissettim kendimi, onlardan da kötü hatta; onların yerinde olmayı yeğlerdim. bozuk para imparatorluğu radyo programlarını ve konuşan insanların seslerini dinliyor ve hiç yüzünde nasıl da heyecanlandıklarına şaşıp ışıkları söndürüyorum, perdeleri çekiyorum, anasını ağlatıyorum perdelerin ve Empire State Binası'ndan aşağıdaki sığır beyinli kalabalığın arasına o düşsel düşüşü hayal ederek son puromu yakıyorum.

sır

tasalanma, kimse o harikulade kadına sahip değil, öyle görünse bile, ve kimse o tuhaf ve gizli güce sahip değil değil, kimse sıradışı ya da olağanüstü ya da sihirli değil, öyle görünse bile. bir kandırmaca her şey, numara, yutturmaca, kanma, inanma. dünya yaşamları ve ölümleri yararsız insanlardan geçilmiyor, bunlardan biri havaya sıçradığında ve tarihin ışığı onları aydınlattığında, unut gitsin, göründüğü gibi değil, budalaları uyutmak için başka bir numara sadece.

güçlü adamlar yok, harikulade kadınlar yok. en azından, bunu bilerek ölebilir mümkün olan tek zafere sahip olabilirsin.

Bir Korkağın İtirafı

"Bale kursuna gitmiş olmayı isterdim," dedi Henry. "Sürekli omuzlarım çökük dolanıyorum ama bu ruhumun solmuş olmasından kaynaklanıyor."

***

"Her şeyden feragat etmek mi istiyorsun?" "Neden feragat etmek? Yok bir şeyimiz! Yoksa Beethoven'ın Beşinci Senfonisi'ni ya da Handel'in Su Müziği'ni mi kastediyorsun? Yoksa RUH'umu mu?"

cehenneme faytonla gidip gelmek

dayılanacak bir şeyleri olmayan kabadayılardık, bunalım çocuklarıydık ve babalarımız ya da büyükbabalarımız gibi olmayacağımıza yemin ederdik. çıkacaktık bu bataklığın ve yapaylığın içinden. Katı Dünya

Hayatın en zor olan yanı, diye geçirdi aklından, başkalarının sorunlarıyla uğraşmak. Yiyip bitirebilirdi insanı başkalarının sorunları; ya trafik kazası yapıyor, çıldırıyor, kirayı ödemeyi unutuyorlar ya da tereyağını dışarıda bırakıyor, yabancıları düzüyor, uykusuzluk çekiyorlar ya da -uyuyabilirlerse- mutsuz düşler görüyorlardı. Senin de baş etmek zorunda olduğun kendine ait sorunların olabileceğini akıllarından bile geçirmiyorlardı.

sokakta bir adamla tanıştım

ve bana "bana iki yıl boyunca yaşama gücü verdin, seninle tanışmak gerçekten inanılmaz," dedi.

"teşekkür ederim" dedim. "ama bana yaşama gücünü kim verecek?

bu soruyu daha önce de sordum ama henüz müşfik bir gülümsemeden başka karşılık almadım.

ama iyi bir soru.

haftada kaç kez intihar etmeyi düşündüğümden haberleri yok.

birkaç kitabımı okumuşlar ve bu onlara yetiyor.

ama ben o kitapları sadece yazıyorum okumam söz konusu değil.

tavuk ciğeri

batı Hollywood'da bir sabahın dördü daha, kara gök bıçak gibi iniyordu ve hayattaysan şanslıydın, ölüysen de farkında bile değildin.

koşuya 12 dakika kala dikilirken mor dağların önünde aptal giysilerimizle, duraksıyor, etrafımıza bakınıyoruz; hiçbir şey değişmiyor, pekişiyor sadece, hayatlarımız yavaşça sürünüyor, karılarımız küçümsüyor bizi.

şiirler bağlamında

en iyi yazarlar çok az şey söylemişler en kötüleri ise, çok fazla.

tıkanıklık

yazmak, en iyi biçimiyle, bir yarış değildir, meslek bile değildir, kendi iradesiyle gelen tehlikeli bir delilik halidir. kışkırtırsan yitirirsin. yazıyor gibi yaparsan, sözcükler hastalanır.

Deliliğim

İnsanlar mizah duygusundan yoksunlar, kendilerini fazla önemsiyorlar.

***

Aranızda kendini yazar olmayı arzulayacak kadar deli hisseden biri varsa, yap derim; tükür güneşin gözüne, örsele tuşları, yok daha güzel bir delilik; yüzyılların yardıma gereksinimi var, türler ışığa ve kumara ve kahkaya hasret. Ver onlara. Hepimize yetecek kadar sözcük var.