Rahat uyu Ray Manzarek!

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 22 - 2013 zamanında yazılmıştır.

The Doors 1965 yılında Los Angeles’da (UCLA) sinema öğrencileri Jim Morrison ve Ray Manzarek tarafından kuruldu. Manzarek, kardeşleriyle birlikte Rick And The Ravensask adında bir R&B grubu kurmuş ve aralarına katılacak solist ve baterist aramaktaydı. Morrison’ı, kendi yazmış olduğu ‘Moonlight Drive’ adlı parçayı seslendirirken gören Manzerek ondan hemen etkilenmiş ve gruba katılmasını teklif etmişti. Bir süre sonra aralarına baterist John Densmore da katıldı. Çalışmalara Jim Morrison’ın yazdığı 6 şarkıyı kaydederek başladılar. Fakat Manzerek’in kardeşleri, ortaya çıkan manzarayı beğenmeyerek gruptan ayrıldılar. Onların yerine Densmore’un arkadaşı gitarist Robbie Krieger geçti. Hiçbir zaman gruba katılacak yeni bir bas gitarist bulamadılar. Grubun adı Aldous Huxley’nin kitabı “The Doors Of Perception”dan etkilenerek “The Doors” olarak değiştirildi.

The Doors, 1966 yılında ilk demo kayıtlarını yapıp, sırasıyla London Fog ve ardından Whiskey-A-Go-Go’da konserler vermeye başladı. 4 ay sonra, sahnede ‘The End’ şarkısını çaldıkları için, Whiskey-A-Go-Go’dan kovuldular. Aynı şarkı, The Doors’un Jac Holzman tarafından keşfedilmesine de sebep oldu. Grup Elektra Records’la anlaşma imzaladı. 1967 yılında ilk albümleri “The Doors” piyasaya çıktı. Rock tarihinde önemli bir yere sahip olan albüm The Doors’un blues, rock, klasik ve jazz melodilerini şiirle mükemmel uyumunun bir örneğiydi. Grubun bir sonraki albümü 1967 senesinde yayınlanan “Strange Days” oldu. 1968 tarihli “Waiting For The Sun” ise Morrison’ın mitolojik farklı benliğini, ‘Kertenkele Kral’ı ortaya koyuyordu. 1969 yılında piyasaya çıkan “The Soft Parade” diğer albümlere göre daha özenle hazırlanmıştı ve grubun hayranları tarafından farklı tepkilerle karşılandı. 1970 yılında “Morrison Hotel” piyasaya sürüldü. Bu albümü “L.A. Woman” takip etti. “L.A. Woman”ın kayıtları sırasında Morrison’ın alkol ve madde bağımlılığı giderek kötüleşti. Bu yüzden grupla arası açıldı. Yine de “L.A. Woman”, The Doors’un en önemli çalışmalarından biri olarak kabul edildi. Kısa bir süre sonra Jim Morrison Paris’te inzivaya çekildi. 3 Temmuz 1971 yılında ise kalp krizinden, 27 yaşında hayatını kaybetti.

The Doors’un ardından Ray Manzarek müzik hayatına birkaç solo albüm ve Blondie basçısı Nigel Harrison ve Noah James’le birlikte çaldığı Nite City topluluğu ile devam etti. Manzarek, Iggy Pop, Echo and the Bunnymen, “Weird Al” Yankovic ve X gibi isimlerle çalışmalar yaptı.

1998 yılında çok satanlar listesine giren anı kitabı Light My Fire: My Life With the Doors‘u yayınladı. Bunu 2002 yılında The Doors gitaristi Robby Krieger ile yeniden turneye çıkması takip etti.

Manzarek: “Biz Muddy Waters’ı tanıyoruz. Biz Howlin’ Wolf, John Coltrane ve Miles Davis’in farkındayız. Ayrıca Jan and Dean ve The Beach Boys ve onların yarattığı sörf müziğini biliyoruz. Robby Krieger The Doors’a flamenko havasını getiriyor. Ben biraz klasik müzik biraz caz biraz da blues katıyorum. John Densmore ise kesinlikle caz ağırlıklı takılıyor. Jim müziğimize Fransız ekolü, asi, hippi şiirleriyle katılıyor ve ortaya Batı medeniyetinin son durağı olan Pasifik Okyanusunun üzerinde batan güneş gibi The Doors müziği çıkıyor. İşte bu. Batı medeniyeti Kaliforniya Venice Beach’te sona eriyor ve biz orada durup saykodelik deneyimlerin üzerinden yeni bir dünya keşfediyoruz.”

Ray Manzarek, safra kanalı kanseri ile ilişkili komplikasyonlar nedeniyle 20 Mayıs 2013’te hayatını kaybetti. Yapılan basın açıklamasına göre, Rosenheim, Almanya’da bir tıp merkezine ölen Manzarek 74 yaşındaydı.

Grup arkadaşı Robby Krieger derin üzüntü duyduğunu belirttiği açıklamasına şöyle devam ediyor: “Yakın dostum, grup arkadaşım Ray Manzarek’i kaybetmenin büyük üzüntüsünü yaşıyorum. Son 10 senemi onunla birlikte The Doors parçaları çalarak geçirdiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Ray benim çok iyi dostum ve hayatımın büyük bir parçasıydı, onu her zaman özleyeceğim.”

Kaynak: Radyo Eksen

Deep Purple “All The Time in The World”

Bayan Arıza tarafından Mayıs - 3 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Deep Purple NOW What?! adını verdikleri 19. albümlerini geçtiğimiz gün piyasaya sürdü.

İngiltere çıkışlı hard rock topluluğu bu albümü Alice Cooper, Kiss ve Pink Floyd’un prodüktörü Bob Ezrin ile Nashville’de kaydetti.

Deep Purple “All The Time in The World” ‘NOW What?!’ parça listesi:

1. ‘A Simple Song’ 2. ‘Weirdistan’ 3. ‘Out Of Hand’ 4. ‘Hell To Pay’ 5. ‘Body Line’ 6. ‘Above And Beyond’ 7. ‘Blood From A Stone’ 8. ‘Uncommon Man’ 9. ‘Après Vous’ 10. ‘All The Time In The World’ 11. ‘Vincent Price’

Kaynak: Radyo Eksen

Melvins 30 Yaşında!

Bayan Arıza tarafından Nisan - 29 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Seattle sound olarak da andığımız Grunge türünün ilham kaynağı Melvins bu yıl müzik kariyerindeki 30. yılı kutluyor.

Tüm yazı turnede geçirecek Melvins ekibi önümüzdeki hafta cover kayıtlardan oluşan 13 parçalık Everybody Loves Sausages albümünü de 30. yıl şerefine servis edecek.

Queen ‘Best Friend’, David Bowie ‘Station to Station’, The Kinks ‘Attitude’ ve The Jam ‘Art School’ gibi parçaların cover yorumlarını bulacağını albüm Spin üzerinden dinlenebilir durumda. Kaynak: Radyo Eksen

Beastie Boys’un Anıları Kitap Olacak

Bayan Arıza tarafından Nisan - 29 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Beastie Boys anılarını yazmak üzere Random House Yayın Grubuna bağlı Spiegel & Grau ile anlaşma imzalamış.

Rap rock’un 3 süper adamı Beastie Boys ekibinin MCA lakaplı üyesi Adam Yauch geçtiğimiz yıl kanser nedeniyle hayatını kaybetmişti. Bu olayın ardından kalan üyeler Michael Diamond (Mike D) ve Adam Horovitz (Ad-Rock)’in Beastie Boys adıyla müziğe devam edip etmeyeceği sorusu akıllara gelmişti.

İkili müzikal olarak nasıl bir yol izleyecek hala belli olmasa da doğru zamanda Beastie Boys’un maceraları kağıda dökme kararı verip çalışmalara başlamış.

2015 yılının sonbaharında yayınlanması planlanan kitap hip hop yazarı Sacha Jenkins tarafından düzenlenecek ve ciddi görsel destek içerecek gibi görünüyor. Çünkü The Times gazetesine röportaj veren yayıncı Julie Grau Mike D ve Ad-Rock’un çok boyutlu bir iş için heyecan duyduklarını, okuyucuyu ayık tutmak istediklerini sözlerine eklemiş.

Kitabı merakla bekliyoruz. Kaynak: Radyo Eksen

Arcade Fire ‘The Suburbs’ Bebeği Gerçek Oldu

Bayan Arıza tarafından Nisan - 29 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Arcade Fire’ın kurucuları Win Butler ve Régine Chassagne çiftinin bebekleri oldu.

The Suburbs şarkısında çocuk sevgilerini bizlere de aşılayan hatta kız çocuk konusunda da ısrarcı davranın 2′linin bir kız bebeği olmuş.

Kaynak: Radyo Eksen

Noel Gallagher: “David Bowie Bir Albüm Daha Yayınlayabilir”

Bayan Arıza tarafından Nisan - 25 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Noel Gallagher’dan aldık haberleri.

Gallagher, David Bowie’nin The Next Day için hazırladığı, ancak bu albümde yer vermediği 29 parçanın olduğunu söyledi. Gallagher’a kalırsa Bowie, elinde kalan bu parçalarla yeni bir albüm daha yayınlayabilir.

Bu ilginç açıklamaya Bowie’ye olan hayranlığından bahsederek devam eden ex-oasis üyesi Gallagher, The Next Day albümün mükemmelliği karşısında sanatçıya olan hayranlığının daha da arttığını, Bowie’nin gelmiş geçmiş en iyi sanatçılardan biri olduğunu söylemiş. Albümden arta kalan kayıtlarda sanırız gözü olan Gallagher, tüm parçaların sadece 2 yılda yazılmış olması karşısındaki şaşkınlığını bizlerden bile gizleyemeyecek duruma gelmiş.

Kaynak: Radyo Eksen

Dark Side of the Moon Tasarımcısı Storm Thorgerson Hayatını Kaybetti

Bayan Arıza tarafından Nisan - 19 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Pink Floyd’un Dark Side of the Moon albüm kapağının tasarım babası Storm Thorgerson hayatını kaybetti.

Pink Floyd tayfasının “işlerimizin ayrılmaz bir parçası” olarak tanımladığı Thorgerson grubun yayınlanan 15 albümüne de tasarım yapmıştı.

Thorgerson, Roger Waters ve Syd Barrett’le ortaokul, David Gilmour’la da çocukluk arkadaşıydı.

Sürreal yorumlarıyla tanınan Thorgerson 69 yaşındaydı.

Thorgerson’un yaptığı işler arasında;

Cranberries – Bury the Hatchet

Audioslave – Audioslave

Muse – Absolution

The Wombats – This Modern Glitch

Pink Floyd – Dark Side Of The Moon

Pink Floyd – Wish You Were Here

Pink Floyd – Animals

Pink Floyd – Ummagumma

Led Zeppelin – Houses of the Holy

Deftones Basçısı Chi Cheng Aramızdan Ayrıldı

Bayan Arıza tarafından Nisan - 16 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Deftones basçısı Chi Cheng hayatını kaybetti.

Cheng, 2008 yılında geçirdiği bir trafik kazasından bu yana yarı bitkisel hayattaydı.

5 yıldır devam eden yaşam savaşını Cumartesi günü kaybeden Cheng 42 yaşındaydı.

Kaynak: Radyo Eksen 

Thom Yorke ve Nigel Godrich’le İlişkiler Üzerine

Bayan Arıza tarafından Nisan - 13 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Thom Yorke ve Nigel Godrich’ten ilişki önerileri almak isteyenler buraya bakmalı.

Son dönemin her hareketi haber olan alçakgönüllü ikilisi Yorke ve Godrich bu defa set başında değil kamera karşısında Rookie dergisinin Ask a Grown Man konulu müthiş video serisinin konuğu olarak karşımıza çıkıyor.

Yorke’a sevgimizi pekiştiren, bizde niye yok dedirten videonun sonuna kadar izlemeli, Yorke’un kusurlar ile ilgili gelen soruya verdiği rahat ve olumlu yoruma tanık olmalısınız.

Ask a Grown Man: Thom Yorke and Nigel Godrich

https://vimeo.com/63626526

Kaynak: Radyo Eksen

Geride Bıraktığımız 21 Yılın Tanımı: Blur

Bayan Arıza tarafından Nisan - 1 - 2013 zamanında yazılmıştır.

Blur, 21 yıllık bir grup ve onların hikayeleri birçok çelişkiyi konuşabilmek için yeteri kadar uzun. 4 tane egoyu ve bir çift düello yapan dahiyi barındıran gruplara genellikle olan şey budur: düz bir çizgide nadiren ilerler. Bir örnek: Blur ilk defa New York’a Nevermind’ın piyasaya çıktığı gün gelmişti. Katıldıkları bir radyo programında bu yeni Seattle sound’u hakkında ne düşündükleri sorulduğunda Graham Coxon : ‘’ Bundan nefret ediyorum!’’ diye cevap vermişti. Fakat daha sonrasında gruba post-grunge, indie-tinged ( indie ezgili) sound’u kazandıran ve böylelikle spor sahalarında ‘’Smells Like Teens Spirit’’in yanında bangır bangır çalınacak şarkılara öncülük eden de ta kendisi olur. İşte bunun gibi dönüşler ve karmaşalar yüzünden Blur’u geride bıraktığımız 20 yılı tanımlayan bir grup olarak görmemiz uygun olacaktır.

Bugüne kadar dinleyiciler kendilerini iki taraftan birinde yer almak zorunda hissettiler: 1) ‘’ Amerika’ya gidip yok satana kadar muhteşem bir pop grubuydu.’’ ; veya 2) ‘’ İlk çalışmaları fazla İngilizdi fakat daha sonra yaptıkları bütün garip şeylere bayıldım.’’ Hepsini birden sevemezmişsiniz gibi bir his vardı – – nükteli, teatral, Kinks’ten ilham alınarak oluşturulan karakter taslakları, 1994’ün Parklife’ı ve depresif-fırlama dönemlerinin ustalık işi 1999’un empresyonist ağıtı 13’de geliştirildi. Fakat yine de seçiminiz tek bir anlama gelmiyordu. Abarttığımı mı düşünüyorsunuz? O zaman tek yapmanız gereken Blur’un son iki greatest-hits koleksiyonu, 2000’s Best of Blur ve 2009’s Midlife, ile ilgili eleştirileri okumak, hepsi de sonraki çalışmalarını destekliyor. NME’nin 2000. sayısında Steve Sutherland savunmacı bir üslupla şu sözleri sarf ediyor: ‘’Bırakın Blur sınırlarda dolaşsın. Büyük sayfa yayınlanan eleştirileri okuyup önceki şarkılarından utandılar ve Oasis ile olan büyük satış savaşından yaralı olarak ayrıldılar. Ama bu hala onları seviyoruz diye bizim birer moron olduğumuz anlamına gelmez.’’ 9 yıl sonra da Scott Plagenhoef Midlife hakkında şöyle konuşuyor: ‘’ Midlife, Blur’un kariyerinde Americentric (Amerika odaklı) bir görünüşe sahip ki bu da Amerika’daki büyüme potansiyeline sahip hayran kitlesinin çokluğuna baktığımızda gayet mantıklı geliyor.’’

Midlife’tan üç sene sonra artık ateşkes zamanıydı. Herkes onların 2012 Londra Olimpiyatları’nın kapanış törenindeki ikinci birleşmelerine dikkat kesilmişti. Ve karşınızda, Blur 21, yedi albüm, üç DVD ve beş buçuk saatlik nadir görüntü ve ses kayıtlarının da olduğu beklenen box set. Vinil plakların varlığı bize grubun tarihini düşünmek için mükemmel bir olanak sunuyor. Genişliği ve karmaşıklığı ile box aslında bize çok basit bir hikaye anlatıyor: Blur, dudak uçuklatan sayıda farklı şeyi çok çok iyi yapan bir grup.

Sabırlı olun, çünkü yolculuğumuza en baştan başlayacağız. 1991 tarihli çıkış albümleri Leisure çıkış için pek de başarılı bir albüm değildi. Melodik bir hediye olarak sunulan albüm Syd Barrett’a olan takıntılarına da bir gönderme niteliğindeydi. Bu durum gelecek deneyimlemelerinin (‘’Sing’’) de tohumlarını atmıştır diyebiliriz. Fakat bu çalışma daha çok kimliğini arayan bir grubun ürünüdür. Londra etiketli Food Ltd. ile anlaşmadan önce Seymour adıyla anılan grup, 80lerin sonunda kaotik canlı performanslarıyla hafif hafif duyulmaya başlayan bir art-punk dörtlüsüydü. Bu anarşik enerji Leisure’daki en önemli eksikti fakat aynı zamanda albüm Seymour’un ilk demoları da dahil olmak üzere box set’in nadir bulunanlarının ilk diskini oluşturmaktadır.

1992’de Blur harekete geçti ve altındaki nedenler ise kötü bir idari kontratla gelen hatrı sayılır bir borç; eleştirisel ve ticari bir hayal kırıklığı; grup içi çatışma ve bunların da ötesinde, grunge akımıydı. Aynı sene Blur, Kuzey Amerika’yı ikinci defa turladı. Saçma, hoşnutsuz bir biçimde mırıldanılan şarkı sözleri ve gürültülü gitarlar Nevermind sonrasının dünyasında bir sene içinde yeni ‘normal’ olmuştu. 1999’daki bir röportajında Albarn o dönemi şöyle hatırlıyor: ‘’İngiltere’de yapılan hiçbir şey değerlendirmeye alınmıyordu ve bu bizi çok sinirlendiriyordu. Biz de İngiliz referansları ve kültürel ikonlarını kullanarak olabildiğince İngiliz bir albüm yapmaya karar verdik.’’ Burada 1993 senesinin çığır açan albümlerinden olan Modern Life Is Rubbish ile olan ironi göze çarpıyor. Albüm her ne kadar Amerika’da büyük yankı uyandırmasa da Nevermind’ın sert ve tabuları yıkan ruhuna sahip oldukları kabul edildi. Albarn’ın o zamana göre yeni olan açıkça anlatma kabiliyeti aslında punk isyanının açık bir göstergesi, statükonun alaycı bir şekilde reddedilişiydi.

Leisure ve Modern Life Is Rubbish arasındaki sanatsal sıçrama tahmin edilenden daha büyüktü. Albüm adı, sound’u ve içeriğiyle belli bir ifadeye bağlı bir çalışmaydı. ‘’O bir 20. yüzyıl erkeğiydi…’’ kadar dramatik ‘bir varmış bir yokmuş’ cümlesiyle açılış yapan ve The Kinks’ten, The Who’ya ve T. Rex’e kadar uzanan İngiliz gitar pop kökeninden yararlanan bir albüm hakkında daha ne söylenebilir ki? Blur, bu düşünceleri bir sonraki albümlerinde geliştirip kullansa da Modern Life, Thatcher sonrası İngiltere’nin iyi gözlemlenmiş keskin gerçeklerini gözler önüne seren önemli bir albüm olarak kalacaktır. Modern Life’ın hiçbiri ağdalı ve gösterişli olmayan düşünceleri müziklerinin önüne geçmese de onları ‘düşüncelerin grubu’ (band of ideas) yapmaya yetti.

Parklife ise bu dönemin başyapıtı, Britpop’un tanımlayıcı eseridir. Albüm ilk bakışta vatanseverlik sloganı yapan milliyetçi bir ruha sahip gibi görünebilir. Fakat yakından incelendiğinde çok özel ulusal bir kırgınlığın detaylı bir dökümanı olduğunu anlayabilirsiniz. Hayallerin materyalizm, boyun eğme ve rutinlerle bastırıldığı modern bir dünyayı anlatır Parklife mizah, şefkat ve nostaljiyi kullanarak. Hatta konformist bir dünyada uzay çağının bile artık parıltısını yitirdiğine inanırlar. Albarn’ın sözü sanırım anlatmak istediğimi daha iyi özetleyecektir: ‘’ Yüzyılın sonu, önemli bir şey değil.’’

Milyonlar satan ve Brit-Award’u silip süpüren Parklife’ın diğer bir özelliği ise Blur’u gerçek popstar kategorisine sokmasıydı. Bu yeni rolün grubun bütün üyeleri tarafından aynı ölçüde benimsendiğini söylemek ise pek de mümkün değil. Basçı Alex James 1994 yılını hatırladığında 18 ay boyunca günde iki şişe şampanya içerek başarılarını kutladığını belirtirken; Coxon ondan daha fazla içtiğini fakat bunun pek de yaşam sevincinden olmadığını hatta grubun bu başarısından rahatsızlık duyduğunu dile getiriyor. 1995 çıkışlı The Great Escape, Parklife’ın ses getiren başarısının arasında beklenmedik ve özel bir çabayla yaratılan dördüncü Blur albümüdür. Grubun bugüne kadarki en pop albümü olarak da bilinen Escape’in en değerli şarkısı zekice yapılmış Pulp tınılı ‘’The Universal’’, grubun tam da o dönemde içinde bulunduğu zevk alamama durumunu (anhedonia) keşif niteliğinde bir parçaydı. Coxon bu süreçte biraz daha geri plana çekilerek zihinlerde acaba gruptan ayrılacak mı sorularını uyandırdı. Fakat düşünülen olmadı ve Coxon grubun bugüne kadarki en büyük müzik icadına imza attı.

‘’Death of a Party’’( ilk Gorillaz-Blur ortak çalışması), 1997’de yayınladıkları Blur’un en çok bilinen şarkısının ismiydi. Bir anda ve aşırı derecede gelen şöhretin yükü bazı grupları dağıtmaz belki ama onları bilinmeyen yerlere sürükler. Blur’un da bir kısmı grubun gönüllü sürgüne gittikleri İzlanda’da kaydedildi. Buna 1995’in mahmurluğu da diyebiliriz. Blur’un sound’u altı gün ayık kalmışsın ve sonra bir anda aynadaki görüntünle karşılaşmışsın gibiydi. Kariyerlerinde intihar noktasına geldikleri düşünülen bir zamanda, her nasılsa, albüm uluslar arası bir başarı yakaladı ve grubu Amerika’da patlattı. Evet tahminleriniz doğru, bu ‘Song 2’ nun albümü!

Blur’un 90’ların ortasında Pavement’ı (American indie rock grubu) keşfetmesi Bob Dylan’ın 70’lerde İsa’yı keşfetmesi gibi bir şeydi. Grubun geçirdiği transformasyon o kadar eksiksiz, aşikar ve zorluydu ki fanların bunu hazmetmesi o kadar da kolay olmayacaktı. Coxon uzun bir süre boyunca American indie rock’ı grup arkadaşlarına bir misyoner edasıyla aşılamaya çalışıyordu. Şöhretten yorulmuş ve farklı bir yön arayan grup sonunda Coxon’ı dinlemeye karar verdi. Blur’u Coxon’ın kaydı olarak düşünmek durumu fazla basitleştirmek olur ama albüm aynı zamanda Coxon’ın yazıp söylediği ilk şarkı olan ‘‘You’re So Great’’i de içinde barındırıyor.

Blur’un yakasını bir türlü bırakmayan gerginlik Coxon ve Albarn arasındaki çekişmeden kaynaklanıyordu. Baterist Dave Rowntree’nin box set’e konulan notlarından bir alıntı bu durumu gözler önüne seriyor. ‘’Graham (Coxon) sürekli olarak kimsenin dinlemek istemeyeceği bir albüm yapmaktan söz ederdi. Fakat bunu Damon’ın (Albarn) olduğu bir grupta yapamazsınız.’’ İkinci başyapıtları, 13, Albarn ve Coxon’ın birbirine ters düşen hassasiyetlerinin doruk noktasına ulaştığı bir çalışmaydı aynı zamanda. İkisi de acı çekiyordu. Coxon depresyondaydı ve grubun diğer üyeleriyle arası hala açıktı öte yandan Albarn, Justine Frischmann (Elastica) ile olan uzun süreli birlikteliğini noktalamıştı. Coxon kişisel dokunaklı hislerini Blur’un müziğine uyarlamayı biliyordu. Vokallerinde kendisinin bulunduğu ‘’You’re So Great’’ ve 13’ün ‘’Coffee and TV’’ parçasında içki problemini anlatırken yine 13 albümünde Albarn’ı da kendi hayatını anlatan şarkı sözleri yazmaya teşvik etmişti. Albarn duygularını karakter şarkılarıyla ifade eden biriydi fakat 13’teki şarkılarıyla duygularının üstündeki koruyucu kılıfı çıkarıp attığını görüyoruz. ‘’No Distance Left to Run’’daki “I hope you’re with someone who makes you feel safe in your sleep” (Umarım seni uyurken güvende hissettiren biriyle birliktesindir) cümlesi Albarn’daki değişikliği özetlemeye yetecektir. Özetle 13, grubun çözülmeye başladığı dönemde ortaya çıkan beklenmedik derecede güzel pop şarkılarından oluşan bir Blur albümü olarak hafızalara kazındı.

Zaman geçtikçe, 13 daha kesin bir ifade olarak benimsenirken 2003’ün Tink Tank’i ise onun yanında basit bir dipnot gibi kaldı. İlk Gorillaz kaydından sonra Fas’ta kaydedilen albüm, geçmişe bakıldığında Coxon’ın gidişinin etkisiyle yapım aşamasında en çok acı çekilen kayıt oldu demek pek de yanlış olmaz. (Coxon sadece tek bir parçada gruba eşlik ediyor, kasvetli ‘’Battery in Your Leg’’) ‘’Out of Time’’ ve ‘’Sweet Song’’ gibi başarılı şarkılara da sahip olan albüm yine de 10 sene önceki başarısının yanına yaklaşamadı. Box set’teki liner notes (setteki bilgilendirici notlar) kısmında James, Tink Tank turnesini hatırlıyor ve çok doğru bir açıklamada bulunuyor: ‘’Coxon’ın yaptığını yapması için en az dört insan bulmamız gerekti. İki arka vokal, yeni bir gitarist, ve bir baş gitarist. Ve bir de vurmalı çalgı sanatçısı.’’ Şimdi grup, geçici olarak, güçsüz ve kibirli bir şekilde, yeniden bir araya gelmişti. Artık Blur bu dört insanın alaşımından oluşan bir gruptu.

Dikkate değer bütün box setlerde olduğu gibi nadir bulunanlar bölümünde de bilgilendirici ve kıymetli demolar ( ‘’Beetlebum’’ın ilk demosu; hafife alınmış ve bir o kadar da ilginç 1992 demosu ‘’Popscene’’), çok sayıda küstahça diyebileceğimiz kullan-atlar ( ‘’Maggie-May’in Seymour dönemindeki coverı; ‘’Sir Elton John’s Cock’’ adında bir orkestral pop parçası) ve hiçbir zaman tatmin olmayan inatçıların mızmızlandığı hatalar ( ‘’1992’’nin Leisure dönemindeki kaydı; ‘’Song 2’’nun mid-tempo demosu). Ayrıca box set’te iki farklı masalı anlatan iki canlı performansın DVD’si de bulunuyor. İlki Ekim 1994’te Kuzey Londra’daki Alexandra Palace’ta verdikleri konserin tamamından oluşuyor. Beş yıl sonra, grup Wembley Arena’da 20 tane single’larını kronolojik sırayla çalarken bizlere sunuluyor.

Eğer size düz bir yol gerekiyorsa bir de bu hikayeyi deneyin: Blur duyguların zaferidir. Kariyerlerinin ilk yarısını kendi hislerinden uzakta modern karakterler yaratmaya çalışarak harcayan grup diğer yarısında ise özlerine dönüp duygularını açığa vurma yolunu seçtiler. Bu çizebileceğiniz tek düz yol; neden seçmek zorunda kalasınız ki? Modern hayat şampanyalar ve akşamdan kalmalarla dolu. Blur da öyle.

Haber: Pitchfork

Hazırlayan: Begüm Gönlüşen

Kaynak: Radyo Eksen