Prag

Bayan Arıza tarafından Şubat - 8 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Prag "Çek'lerin dilinde Praha"

Prag, Çek Cumhuriyeti'nin başkenti. Müzelerle, şapellerle, katedrallerle dolu bir şehir. Kendinizi Orta Çağ'da hissedebilirsiniz. Her şey mistik, gotik ve kasvetli.

Şehirde sıkılmamanız için bir sürü sebep var. Bir kere her yer müze. Oyuncak müzesi tüm o sanat müzelerinin yanında görmeniz gereken yerlerden biri mesela. Kafka'nın evini de ziyaret etmelisiniz.

En önce görmeniz gereken yer Astronomik Saat Kulesi. Şehrin merkezinde sayılır, Çek'ler o bölgeye "Eski Şehir" diyorlar. Mustek metro durağında inip yürüyerek buraya ulaşabilirsiniz. Astronomik saati mutlaka görmelisiniz. 15. yüzyılda yapılmış bu kocaman saat. Her saat başı çanlar çalıyor ve saatin duvarındaki pencereler açılarak oradan din adamlarının minik kuklaları çıkıp halkı selamlıyor. Herkes saat vurduğunda başlarını bu saate çevirmiş oradaki olan biteni izliyor. Hem saati gösteriyor, hem de dünyanın, ayın ve güneşin konumlarını.

Aynı zamanda Eski Şehir Meydanı'nda birçok küçük dükkân var. Buradan alışveriş yapmanızı pek tavsiye etmem, hediyelik eşyalar bolca mevcut ama biraz pahalı. Turistik mekân olduğu için bir magnetin fiyatı 3-4 katına çıkabiliyor.

St.Vitus Katedrali, Prag'taki şaheser binalardan sadece biri. O kadar gotik bir katedral ki böyle bir eseri gördüğünüzde hayretler içinde kalabilirsiniz.

Vltava nehri boyunca yükselen görkemli binalar harika. Aynı zamanda burada sizi bekleyen turistik tekneler var. Nehir turu atarken şehri daha iyi görebilirsiniz, harika fotoğraflar çekebilirsiniz.

Eski Şehir Meydanı ile Vltava Nehri arasında bir de Yahudi Mahallesi var, burada Avrupa'nın en eski Sinagog'unu görebilirsiniz. Bir de Yahudi Müzesi var ki, o da yine görmeniz gereken yerlerden biri.

Vltava nehri üzerinde birçok köprü var. Yukarıda da belirttiğim gibi tekne turu Prag'ın olmazsa olmazlarından. Nehir boyunca bir sürü güzel bina ve köprü var, hepsi de birbirinden görkemli. 15.yy'da yapılmış olan  meşhur Charles Bridge'i de görmeniz şart. Bu köprü de araç trafiği yok, çok güzel fotoğraflar çekebilirsiniz köprü üstünden.

Gitmişken bir klasik müzik konseri izleseniz fena olmaz. Ben klasik müzikten hiç haz etmediğimden Hard Rock Cafe'de takıldık.

Yeme-İçme

Prag'ta en çok et tüketiyorlar. Ağırlıklı olarak ördek, domuz ve dana. Bunu sevmezseniz fast food zincirleri orada da var, biz Kentucky'ye demir atmıştık:)

Her yerde içki bulmak mümkün ama onları yansıtan bir içkileri var ki adı Becherovka. Genelde yemeklerden önce iştah açıcı olarak kullanıyorlar, tarçınlı bir likör ama çok sert. Bir yudumdan sonra bile ikinci yuduma geçmek için bekliyorsunuz. En yaygın içki bira. Dünyanın en meşhur biraları buradan çıkıyor, siyah biraları da güzel, içimi hoş.   Çek'ler nasıl insanlar?

Çek insanı çok suratsız, tepkisiz. Gülmüyorlar, donuklar. Garsonları bile bir garip. Israr etmeyin ya da bir soruyu 2.kez sormayın. Bu tavırları da kişisel olarak algılamayın heriflerin doğası bu. Türkleri pek sevdikleri söylenemez çünkü Çek'ler milliyetçi tipler. Aynı zamanda Avrupa'daki en ataist ülke de Çek Cumhuriyeti.

Özet Prag, tarih kokan bir şehir. Şehrin tadını çıkarmak istiyorsanız soğuk mevsimde gitmeyin. Soğuk derken Eylül'den sonra gitmeyin mesela, Türkiye gibi düşünmeyin, giyeceğiniz kaz tüyü montlar işe yaramaz! İlkbahar ve Yaz mevsimlerini tercih edebilirsiniz.

İskeçe, Kavala ve derken Selanik…

Bayan Arıza tarafından Şubat - 7 - 2011 zamanında yazılmıştır.

İskeçe, Kavala ve derken Selanik… (23-26 Haziran 2000)

Radiohead'in 25 Haziran Selanik konseri için düştük yollara. İyi ki düşmüşüz. 8 saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra Selanik'e vardık. Yolun ilk 4 saati sınıra kadardı, sonrasında ise Yunanistan topraklarına adım attık.

Yunanistan'ın köyleri aynı bizim köylerimiz. Ya da tam tersi, bizim köylerimiz Yunanistan'ın köyleriyle aynı, kasketli dedeleri dahil. Tek fark, caminin yerine kilise var. Bir de alfabeleri farklı. Latin alfabesi değil, Kiril alfabesine benzeyen kökeni Kıpti alfabesi olan 31 harfli bir alfabe. Alfa, beta, gamma, delta diye gidiyor. Yazılar sizi şaşırtabilir.

Adamlar tarihlerine sahip çıktığından pek İngilizce kullanmıyorlar ama hepsi İngilizce -bir çoğu da Türkçe- biliyor.

Selanik aynı İzmir, sahil şeridine baktığınızda kendinizi Karşıyaka'da, Kordon'da hissetmemeniz için bir neden yok:)

Yunanlılar aynı Türk'ler. Yanınızdan geçen tipin Türk olduğuna dair iddiaya girmeyin, kesinlikle yenilirsiniz. Tiplerimiz, davranışlarımız, konuşma, yeme şeklimiz hep aynı. Aynı coğrafyadan geliyoruz, mevsimler de tutuyor.

Kaldığımız otelin kahvaltı salonunda domates, salatalık, beyaz peynir ve zeytin bulmak da harikaydı. Odamızı temizleyen house keeping'ci ablaların bizi "Kalimera" diye selamlayıp, sarılması da pek güzeldi.

Otele yerleşir yerleşmez hemen keşfe çıktık. Sırt çantalarımızı aldık, otelden henüz bir adım atmıştık ki yaşlı bir amca bize yaklaşıp şiveli bir şekilde "hoşgeldinisss hoşgeldinisss, talebe misiniss?" dedi. Kendi aramızda Türkçe konuşmamızdan anlamış Türk olduğumuzu. Türkiye'de bir süre yaşadığını ve Türkleri çok sevdiğini söyledi. İlk karşılama harikaydı bu anlamda.

Yunanistan'da gündüz saatlerinde her yer kapalı. Gece açılıyor mekânlar. Aynen bizim turistik bölgelerimizdeki gibi millet dondurmasını ve çekirdeğini alıp sahilde arkadaşlarıyla turluyor. Frappe içiyor tüm gençler. Kısaca "soğuk ve buzlu nescafe" diyebiliriz buna. Bir sürü yerde yedik içtik, Türkçe konuşan tezgâhtarla, garsonlarla ya da Türkiye'ye gelmiş insanlarla karşılaştık hep. Tavır hep dostaneydi.

Cumartesi ve Pazar günü hep şehri dolaştık, Beyaz Kule ve Arkeoloji Müzesi'ne gittik.

Cumartesi akşamı Selanik'te rock bar ararken bizim gibi tiplerle karşılaştık, sohbet ettik, sarıldık, mekânı tarif etmekle kalmayıp mekâna götürdüler, hatta takıldık, eğlendik. İçeri girdiğimizde Pearl Jam çalıyordu.

Konserin yapılacağı mekânı çok merak ediyorduk aslında. Ama enterasan bir şey vardı, o da şehirde hiçbir yerde konser olacağına dair işaret olmamasıydı. Türkiye'de bar programlarında bile duvarlara afiş yapıştırırlar öyle değil mi? Konser biletim de olmasa sanki rüya olduğuna inanacaktım.

Pazar günü de Atatürk'ün doğduğu evi ziyaret ettik. 3 günlük Yunanistan macerasının büyük bir kısmı Radiohead'in heyecanından hayâl gibi geçse de iyi ki de gitmişim o topraklara. Fırsat olursa yine gitmek isterim.

Paris’in Keşfi

Bayan Arıza tarafından Şubat - 7 - 2011 zamanında yazılmıştır.

Paris'in Keşfi "Ruhumu Paris'te bıraktım!" (Mart 2000)   Metroda hayat var! Nereden başlasam ki? Öncelikle, metro beni büyüledi. Şehrin her yerine 20 dakikada gidilebiliyor. Yerin altında, yerin üzerindekinden daha büyük bir hayat var; binlerce tünel, durak, insan…Gerçekten inanılmaz. İstanbul'un en büyük kaybı ileriyi görememek, metro sistemi için çok geç kalmış olmak. Daha şehir yapılanmadan ileriyi görmek gerekiyordu. Her zaman olduğu gibi bu konuda da geç kaldık. Fransızlar ulaşım işini çok iyi kotarmış.

Paris'te 12 tane hat var, bir dakika bile beklemeden metro geliyor, her şey plânlı programlı.

Bir de hızlı tren var, her durakta durmuyor. Yerin üzerinde ise bizde olduğu gibi otobüsler var. Trafik sorunu yok. Her taraf temiz.

  Günler, tepelerden aşağı koşan vahşi atlar misali Günlerim sayılı olduğu için orada olduğum süre boyunca deyim yerindeyse bir dakikamı bile boş geçirmedim. Sabah 07.00'de kalkış, 15 dakikada giyinip hazırlanma, 15 dakikada kahvaltı, 07.30'ta otelden çıkış ve doğru metroya…

10 tane metro bileti 55FF. Zaten bir tane metro bileti ile metrodan çıkmadığın sürece dilediğin kadar aktarma yapabiliyorsun. Bu iyi ve oldukça da ekonomik.

Harita elinizdeyken asla kaybolmanız mümkün değil. Çünkü şehir çok düzenli.    Paris'e uçarken… Saatler Türkiye'den 1 saat geri. Giderken 9.800 metre yükseklikte, Bulgaristan, Macaristan, Romanya, İsviçre ve Almanya üzerinden uçtuk. Yol, normal hava koşullarında 3 saat 20 dakika sürüyor. Hava boşlukları insanı biraz korkutuyor.

Vardığımızda onların saati ile 21.00 civarı idi. İstanbul'dan ayrıldığımızda kar vardı. Ancak orada hava çok iyiydi. Neredeyse bahar havası gibiydi, 12-15 derece arasıydı.

Kaldığımız otel Paris'in kuzeyinde, tipik bir Fransız sokağındaydı. Oldukça iyi bir yerde kaldık. Ancak Fransa'da oteller hiç iyi değil ve çok pahalı. Özellikle Türkiye'deki otellerle kıyaslanırsa kötü sayılabilir. Yemek neredeyse yok otellerde. Örneğin sabah kahvaltısı; ekmek, yağ, reçel, yeşil elma ve çaydan ibaret.

Şehrin kuzeyinde kaldık. Notre Dame de Lorette durağına çok yakındık. Biraz yukarda St. Georges durağı, en üstte de meşhur Pigalle caddesi. Özetle, Kırmızı Değirmen hikâyesi. Paris'te çok Türk var Evet, Paris küçük Türkiye adeta. Neredeyse her yerde Türkçe konuşanlara rastladık. Kebap, döner, kurufasulye, baklava…Hiç yabancılık çekmedik. Ayrıca Afrika'lılar da çoğunlukta, zenciler çok hoş ve çok şık.

Metroya biniyorsunuz örneğin, Çin'li, Hint'li, Cezayir'li, Portekiz'li, İspanyol, İtalyan…Herkes kendi dilini konuşuyor. Irkçılık yok. Beyazdan çok zenci var. Çoğunlukla da Kuzey Afrika'lı müslüman zenciler.

Bir de "Fransızlar İngilizce konuşmaz" derler. Tüm Fransızlarla ististanasız İngilizce konuştum ve hepsi de çok yardımcı oldu. İstanbul üzerine muhabbetler çevirdik, müzik bile konuştuk. Bir sürü insanla tanıştık. Cecille adında bir herifle tanıştım. Herif, İstanbul hakkında çok şey biliyordu.    Genellikle bizi İspanyol ve İtalyan sandılar. Hepsi Türkiye'yi özellikle İstanbul'u biliyor. Müslüman zenciler ise çok yardımsever, samimi, arkadaş canlısı.    Tabac

"Tabac" denilen yerlerden telefon kartı alınıyor. Orada ayrıca, tütün, sigara ve gazete de satılıyor. 50 ünitelik telefon kartına 49FF verdim. Kartı bitirmek için her gün birçok arkadaşı aradık, yine de bir türlü bitmedi. Aklınızda olsun, cep telefonunuzu kullanmayın. Fransız Telekom inanılmaz ucuz çünkü.    Müzik marketler İstanbul, Paris'ten çok daha pahalı. Müzik CD'leri daha ucuz. Air'in CD'sini aldım. İlk kez orada duydum. Gidip sordum, meğerse Fransız bir grupmuş. Şu an Air'i herkes biliyor. Ama Türkiye'ye ilk getiren bendim, bundan eminim;)  Hatta şu an fonda "Moon Safari" albümü var.   Montmarte aynı Ortaköy Montmarte tepesine çıktık. Çıkmak için oldukça uğraştık ama çabalarımıza değdi çünkü manzara müthişti. Tepe, bizim Ortaköy'e benziyor. Herkes resim yapıyor, animastörler, müzisyenler, ortalık canlı. Her tarafta sanat var.

Montmarte, Paris merkeze göre biraz daha ucuzdu. Çok fazla hediyelik eşya dükkânı vardı. Arkadaşlarım ve ailem için ufak tefek hediyeler aldım.

Dükkân sahibi Türklerin çok geldiğini söyledi. Herifle muhabbet güzeldi. Ben de hemen Paris'e gidiş sebebim olan Pere Lachaise mezarlığının yerini sordum. 20 dakikada gidebileceğimi söyledi, tarif de etti sağolsun. Yıllar önce, henüz 12 yaşındayken söz vermiştim kendime: "İşe girer girmez biriktirdiğim ilk parayla Jim Morrison'ın mezarını ziyaret edeceğim" diye.   Pere LaChaise'de Morrison'u ararken… Pere Lachaise, Paris'in doğusunda. Biz kuzeydeyiz, hatta biraz da batıya kaymıştık o gün. Metro ile 2 aktarma yaptık ve mezarlığa vardık.  Devasa bir mezarlık. The Crow filmini izlediyseniz hatırlarsınız, Pere Lachaise aynı filmlerden çıkmış gibiydi. Ürkütücü ve karanlıktı.

İçeri girer girmez oldukça şaşırdık. Zira hemen solda Yılmaz Güney'in mezarı karşıladı bizi.

Morrison'ın mezarını bir saatten fazla aradık. Mezar ararken Amerikalı heriflerle tanıştık. Onlar da Jim Morrison'ın mezarını arıyormuş. Hemen bir soru sordum heriflere:

"Are you from Seattle?" 🙂 dedim bir grunge sever olarak. Maalesef umduğum gibi çıkmadılar:) Eğer Seattle'lı olsalardı Layne Staley'i görüp görmediklerini soracaktım.

Maalesef Nebraska'danlarmış. Beraber aradık mezarı. Uzun bir süre dolandıktan sonra uzaktan bir ses duyduk, hatunun biri The Doors şarkısı söylüyordu. Sesi takip ettik ve mezarı bulduk.

Mezar taşında "James Dougles Morrison" yazıyordu, mezar çok sadeydi. Orada O'nun yattığını düşünmek, toprağına dokunmak, her şey olağanüstüydü; büyülenmiştim adeta. Onca zaman para biriktirip sonunda çocukken kurduğum hayâle kavuşmuştum işte.

Bir sigara içtim, toprağında söndürdüm sigaramı. Bir şeyler yazdım kâğıda, küpemi çıkartıp, karaladığım kâğıda iliştirdim. Sonra da toprağın içine soktum. Toprağın içi izmaritlerle, kâğıtlarla (çoğunlukla da şiir) ve penalarla doluydu. Biraz "Wild Love"ı mırıldandım.

Balzac, Victor Hugo, Baudalaire, Rimbaud, en sevdiklerim hep orada uyuyordu.    Louvre'da Mona Lisa'yla bakıştık

Ertesi gün Louvre müzesine gittik. Aman Tanrım, hayatımda bu kadar büyük yapı görmedim. 3-4 saatte ancak 1/3'ünü filan gezebildik. Resimler muhteşemdi. Mona Lisa ise bambaşka. O resimde farklı bir şeyler olduğu kesindi. Sanki gözleriyle beni izliyordu.    Crazy Horse'daki hatunlar Öğlen St. Germain'de bir İtalyan lokantasına gittik, pizza yedik.

Akşam da inanılmaz bir şey yaptık. Crazy Horse'a gittik. Dünyanın en ünlü gece kulüplerinden biri. Hatunlar özenle seçilmiş, boy, pos, güzellik, her şey mükemmeldi.    Leon de Bruxells   Tavsiye üzerine Paris'in en ünlü restaurantlarından birine gittik; "Leon de Bruxells". Enteresan olan, bu restoranın Paris'in değil de, Brüksel'in en ünlü restoranı olmasıydı ama Paris'te de herkes orada midye yemek için sıraya giriyordu. Bir arkadaş tavsiye etmişti: "Paris'e giderseniz, mutlaka Leon de Bruxells'te midye yiyin" demişti. Biz de tavsiye uyduk ve içeri girebilmek için 1 saat sıra bekledik.

Midyenin binbir soslu çeşidi vardı. Ben cheese'li, domatesli bir şeyler yedim, lezizdi. Ancak bizim yediğimiz midye gibi değiller. Mesela pirinçli değil bunlar ve içlerinde bolca baharat var, özellikle de kekik.

Leon de Bruxells, Cyamps Elysee caddesinde. Hani okunduğu gibi yazarsam "Şanze Lize". Paris'in en ünlü caddesi. Geç bir saatti ve trafik vardı. Zaten bir tek trafiği de orada gördük.

O kadar çok şeyden bahsedebilirim ki aslında. Nerdeyse yuttum Paris'i.

Orada kaldığım zaman zarfında şehiri özümsemeye çalıştım. Bir yabancı gibi hissetmedim kendimi hiç, Paris'li gibiydim, rahattım. Çokça dolaşıp, çokça not alıp, çok insanla konuştum.

Şehrin merkezi hep eski binalarla ve tarih eserleriyle dolu. Adamlar, tarihlerine acayip sahip çıkıyor. Hatta hiç tasvip etmesem de özellikle şehir merkezine güvercin sokmuyorlar. Nedenini tahmin edersiniz.

La Defense'de gökdelenler var. Şehrin batısında bulunuyor. Burası daha çok iş merkezlerinin olduğu bir yer. İstanbul'un Maslak'ı ya da Levent'i gibi bir yer işte. Yani sıkıcı:)   Şehrin içinde yeni bina yok. Her sokakta trafik ışığı var. Gece kaç olursa olsun trafik ışıklarına uyuyor insanlar.    Eiffel'in tepesinde Ertesi gün Eiffel'e çıktık. Hem de yürüyerek. Asansörü kullanmadığımıza sonradan çok pişman olduk ama bu kadar yorucu olduğunu tahmin edemedik işte. Eiffel'de ikinci kata kadar çıkartıyorlar. Devasa bir yer.

Eiffel'in tepesinden tüm şehir görünüyor. Manzara muhteşem. Aşağısı Seinne nehri, tüm Paris karşımızda. Aşağıda büyük bir park var. İnsanlar çimenlerin üstünde, uyuyanlar, sohbet edenler, öpüşenler, kitap okuyanlar, oyun oynayanlar.

Oradan çıktık, haritaya bakarak yönümüzü belirledik, Seinne kenarından yürüyerek D'Orsay müzesine gittik. Gerçeküstücüler, sembolistler, natüralistler ve empressyonistlerin resimleri var. Monet, Sisley, Van Gogh…Bir sürü ressam ve hepsi Fransız! Adamlar eşittir sanat adeta.

Paris'i dolaştık yine de yetmedi. Fransa'nın tamamını da gezmek istiyoruz. Bakalım zaman ve şartlar ne gösterecek? 

İzmir “Selanik’in Türkiye Şubesi”

Bayan Arıza tarafından Şubat - 7 - 2011 zamanında yazılmıştır.

İzmir "Selanik’in Türkiye Şubesi" (5-7 Ocak- 2001)

Ben bir gezginim. Coğrafyaya aşığım. Yeni yerler, yeni yüzler görmek, başka coğrafyaların havasını koklamak beni en mutlu kılan hadiselerden biridir.

İzmir’e Hareket

5 Ocak Cuma 2001'de 18.00 uçağı ile İzmir’e uçtum. Uçuş yolculuğumu anlatmayacağım. Bir sürü cümle kurabilirim elbette. Bulutların şeklinden tutun da, uçağın izlediği yol, uçuş hızı, yüksekliği vs. Hayır, bunlar can sıkıcı olabilir. Hem sizlere bir an önce İzmir’i anlatmalıyım. Belirtmeden geçemeyeceğim, şu an fonda Björk var ve “New World”. İzmir kesinlikle yeni ve bambaşka bir dünya…

İzmir’deyim

19.30’da indim. Havaş’ın otobüsleri ile Alsancak Efes Oteli’nin önüne kadar gittim. 20.15 gibi Özgür ile buluştuk. Kendisi bana evini ve kalbini açtı. Ben tam Efes Otel’in orada dolanıp, temiz İzmir havası koklarken karşıma çıkıverdi. Hemen sorulara başladım: “Burası neresi, şu an tam olarak nerdeyiz, burası hangi ilçeye bağlı? Burasını İstanbul’daki hangi semte benzetebiliriz?” vs. vs…

Bavulum vardı. Keşfe çıkmak için engel değildi ama yine de hızımızı kesebilirdi. Önce eşyalardan kurtulmalıydık.

Bornova’ya, Özgür'ün evine doğru…

Bornova’ya doğru hareket ettik. İzmir’de İstanbul’da ulaşımda kullanılan Akbil gibi Kentkart denen bir hadise var. Bilet de alınabiliyor. Küçüçük biletleri var. Ulaşım İstanbul’dan daha ucuz ve daha rahat. Trafik sorunu yok. Otobüsler genelde beyaz ve körüklü. ABS olduğundan cep telefonları kapatılıyor. “Bornova Yönüne” yazan duraktan otobüse bindik. Yaklaşık 20 dakika kadar yol aldıktan sonra 2 MM’li Migros durağında indik. Yol boyunca Özgür’e en az 50 soru sormuş olmalıyım:)

Bornova’da ilk gözlemlediğim; tüm apartmanların yüksekliklerinin aynı olmasıydı. Sokaklar geniş, apartmanlar hep aynı boyda ve aynı düzendeydi. Evler arasında da boşluklar vardı. Yani binalar İstanbul’daki gibi çarpık değil, daha düzenliydi.

Ozgür'ün evi 6. kattaydı. Asansörün kapısına bir kâğıt yapıştırmışlardı. Aynen şöyle yazıyordu: “Arızalıdır! 2 kişiden fazla binersiniz kalırsınız”. İkimizde "arızalı" sözcüğüne takıldık. Tam yerine gelmiştim doğrusu 🙂

Bavulu bıraktık ve hemen mekânları keşfe çıktık. Alsancak’taki Rock mekânlar İlk durak, geldiğimiz yer olan Alsancak’tı. Bu arada saat 22.00 olmuştu. Barlar sokağına gittik. Bizim Taksim gibi düşünebiliriz burayı da. Genelde barların çoğu Kıbrıs Şehitleri Caddesi üzerindeydi. Bizim İstoş’taki gibi sağda solda karaborsa CD’ler satılıyordu ve tabii ki daha ucuzdu.

Önce Kordon’a indik. Karşımızda km’lerce uzunlukta doldurma bir sahil vardı. 25 trilyona malolmuş. Bizim Moda’ya, daha çok da Bostancı’ya benziyordu. Dolandık, sağa sola bakındık. Barları tek tek dolaştık.

“Uğrak” denen mekan eski Gitanes gibiydi. Yaş ortalaması oldukça düşüktü. Ama underground ve salaş bi mekandı. Gençler eğleniyordu. Red Hot Chili Peppers, KoRn, Rage Against The Machine, Offspring, Limp Bizkit gibi gruplar çalıyordu.

Hemen yanı başında biraz daha derli toplu bir mekâna daldık. Mekanın adı “Kaos” tu. Yaş ortalaması ve kalite biraz daha yükselmişti. Müzik biraz daha iyiydi.

Barlarda dolaşıp, biraz alkol olayına girdikten sonra Kordon’da sahili izledik. O anda yine hayata dair tek derli toplu planımın gezip, dolaşmak ve özümsemek olduğuna bir kez daha karar verdim. Zaten her yeni keşfimde bu kararımda ne kadar doğru olduğumu anlıyorum.

Sahilde oturup uzun ve güzel sohbetler yaptık. Bu arada donduğumuzun farkına varamamışız.

Saat 01.00 civarı eve döndük. Alkol olayına biraz daha devam ettik. “Natural Born Killers” izlerken uyumuşum.

6 Ocak Cumartesi

Kahvaltı ettik, cici bici kıyafetleri giydim ve Özgür beni yolcu etti. Saat 16.30 gibi işim bitti. Biraz Alsancak’ta turladım. Kendime inanamadım. Şimdi İstanbul’dan çok uzaktaydım. Acayip özgür, huzurlu ve nerdeyse mutluydum.

Garip bir özelliğim vardır. Gittiğim mekânı asla unutmam. Elimle koyduğum gibi bulurum. Çünkü ayrıntılara o kadar çok dikkat eder ve beynime öylesine kazırım ki yolumu kolayca bulurum. Bulamazsam da kaybolmaktan hiç korkmam. Çünkü bu, macera demektir benim için.

Bornova otobüslerine bindim. Otobüste yine aynı anda hem sağa, hem sola, hem arkaya, hem öne bakayım derken boynum tutuldu 🙂 2 MM’li Migros durağında indim. Alkol tazeleyeyim ve öyle eve gideyim dedim.

Biraz bilgisayar başında oturduk. Özgür bana çektiği fotoğrafları ve yaptığı çalışmaları gösterdi. Björk dinledik. Gelirken fotoğraf makinemi getirmedim. Ama 36’lık film almayı da ihmal etmedim. Eh İzmir’i belgelemek lâzımdı, Özgür sağolsun:)

Bir sürü de dia’sı var herifin. Floransa’da, Paris’te çekmiş olduğu dialara baktık. Hepsi harikaydı.

Aziz dostum Şeref ile nihayet…

İzmir’de yaşayan harika dostlarım var. İzmir’in insanlarını zaten çok seviyorum. İnanılmaz kaliteli insanlar.

Yine Alsancak’a indik. Acayip fotoğraflar çektik. Alsancak garında, renli ruloların önünde.

Saat 20.30 gibi Şeref ile telefonlaştık. Kendisi mimardır. Çok şeker bir insandır. Harbiden üstattır. O’nunla buluştuk Kordon’da. Ofisine gittik. Leziz kahvesini içtik. Sohbet harikaydı. Uzun zamandır görüşememiştik. Acısını çıkardık. Ertesi gün için tekrar sözleştik.

Özgür bana “boyoz” denen bir şeyden sözetti. Bir tür poğaça. Nasıl ki bizde simitçiler çoksa, onlarda da poğacacı ve boyozcu var. Tuhaf ki haşlanmış yutmurta ile satıyorlar. Boyoz yedik (yumurtasız tabii ki). Talaş böreğinin yuvarlağı diyebilirim. Ama oldukça yağlıydı.

O gece yine barlar sokağındaydık (Muzaffer İzgü sokağı). Uğrak barın önündeki cafede çay içtik. İnsanları gözlemledim bolca.

Saat 24.00 olmadan kalktık. Son otobüsle dönmeye karar verdik. Vakit erkendi ne yapalım derken. Özgür “seni Bornova’nın merkezine götürmedim daha, bizim okula yakın hem. Orada da bir iki mekân var. Gidelim, sonra yürüyerek döneriz eve” dedi. 2 MM’li Migros’un orada inmedik ve Bornova’ya kadar devam ettik.

Bornova’da Rock Mekan ve Repertuvar Köpekleri

Bir mekâna girdik. Mekânın adı neydi unuttum. İçerde canlı müzik vardı ve İstanbul’daki mekânların aksine canlı müzik olmasına rağmen giriş ücretsiz ve biralar da 1 kâğıttı. Girdiğimizde saykodelik olayına girmişti herifler. Grubun adı da Repertuvar Köpekleri’ydi. Tarantino seviyorlar herhalde:) Güzel isim, biraz kelime oyunu var ama süper düşünmüşler:)

Pink Floyd dinnldik. Bir de U2 çaldılar. Saat 01.30 civarı kalktık ve yürüyerek eve döndük. İzmir’de sokaklar çok güvenli. O saatte bile hareketlilik var. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor.

Özgür ile tanışalı çok kısa bir süre oldu ve kendisi bir gün Netbul’da "Trainspotting" hakkında bişeyler ararken benim siteye rastlamış. Tanışıklığımız web sitem sayesinde oldu.

Radiohead dinledik. Gitar çaldık. Soora uyumuşuz. Saat 03.00 filandı heralde. Pazar sabahı, kızarmış ekmek ve güneş ışığı

Önce ben uyandım. 09.00 gibiydi. Güneş gözümün içine giriyordu. Çayı demledim. Kahvaltıyı hazırladım. Ekmek kızarttım. Özgür’e seslendim. Lezizzz bi kahvaltı yaptık. "Erken kalkan yol alır" misali hemen yola düştük. Hedef, Karşıyaka idi.

Karşıyaka harbiden de süper yaaa! Upuzun bir sahili var. Saatlerce yürüdük. Bostanlı limanına geldik. Biraz atıştırdık. Bolca fotoğraf çektik. Deniz kıyısında oturduk.

Şeref ile buluşacaktık. Haber çıkmayınca Konak’a gitmeye karar verdik. Kara yolu yerine denizi tercih ettik. Bostanlı’dan 14.00 vapuru ile Konak’a hareket ettik. Manzara süperdi. Karşımızda Karşıyaka, Bostanlı ve Mavi Şehir. 15 dakika sonra Konak’ taydık. Meşhur saat kulesini fotoğrafladık. Doğrusu bu ya, kocaman bi kule bekliyordum. Maket sandım önce. Meğerse gerçeği imiş.

Konak Saat Kulesi

Konak, aynı Eminönü’ne benziyor. Alt geçit, satıcılar, Cağaloğlu’na benzeyen sokakları ile İstanbul’a benzettim.

Tam o sırada Şeref'ten haber geldi. Köprünün üstünde buluştuk. “Kadifekale’ye çıkmak lâzım” dedi. “Eyvallah” dedim. Eee bilir kişi O’ydu, bende misafir.

Kadifekale’ye çıktığımızda gördüğümüz manzara muhteşemdi. Tam çıkarken yolda Midyeci Metin ustadan midye aldık. Şeref'in söylediğine göre 20 senedir midyeciymiş adam. Midyeler gayet lezizdi. Kadifekale’de midye seremonisi

Kalenin tepesinde tüm körfez karşımızda, güneş tepemizde, bir yandan yemeğimiz, bir yandan da Şeref'in ağzından İzmir belgeseli. Her şey harikaydı. Yalnız Kadifekale ve çevresi göç oluyor. Gecekondu çok fazla var.

Kadifekale'den indik ve Şeref “Asansör'ü de görmen lâzım” dedi. Ve gittik.

Asansör’de tek bir kat çıkılıyor ama 64 metre(cik).

Asansör, Azınlıklar zamanında yapılmış: alt mahalle ile üst mahalle arasındaki ulaşımı sağlamak için onların yaptığı süper bir sistem. 64 metre, nerdeyse Boğaz Köprüsü kadar yüksek. 1910’da yapılmış. Manzara süperdi. Asansör, Dario Moreno sokağındaydı. Hemen orayı da belgeledik.

Şeref bize harika bir rehber oldu sağolsun. İzmir Fuarı’nın oralarda vedalaşıp ayrıldık. Kendisine burada bir kez daha teşekkürlerimi sunuyorum. Eşi Bahar’a ve sevgili kızı Zeyno’ya da öpücüklerimi gönderiyorum.

İstoş’a dönüş için geri sayım

Vakit azalmıştı. Uçağım 19.50’deydi. Yine Efes Oteli’nin önünden 18.20’de Havaş servisine binecektim. Çünkü Adnan Menderes Havaalanı şehir merkezinden çok uzaktaydı.

Eve döndük. Bavulumu aldık. Alsancak’a geri geldik. Bavulu servise bıraktık. 10-15 dakka daha dolandıktan sonra otobüse bindim. Özgür ile bolca el sallaştıktan sonra ayrıldık. Kendisine buradan da çok teşekkür ediyorum. Sonuç

Bir Bizanslı olarak İzmir’i çok sevdiğimi söylemeliyim. Tam 2 saat olmuş bu yazıya başlayalı. Yazacak çok şey vardı. Bunlar ilk aklıma gelenler.

Şunu söylemeliyim ki; İzmir gerçekten yaşanası bir şehir. Ne trafik karmaşası var; ne kalabalık. Herkesin yüzü gülüyor. Şu anda bir iş fırsatı doğsa, “hemen yarın İzmir’e gidiyosun” deseler, yarını beklemeden bugünden giderim. İzmir’liler çok şanslılar.

Yasemin Kanat (8 Ocak 2001)