İskeçe, Kavala ve derken Selanik…

Bayan Arıza tarafından 7 - Şubat - 2011 tarihinde yazıldı.

İskeçe, Kavala ve derken Selanik…
(23-26 Haziran 2000)

Radiohead'in 25 Haziran Selanik konseri için düştük yollara. İyi ki düşmüşüz. 8 saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra Selanik'e vardık. Yolun ilk 4 saati sınıra kadardı, sonrasında ise Yunanistan topraklarına adım attık.

Yunanistan'ın köyleri aynı bizim köylerimiz. Ya da tam tersi, bizim köylerimiz Yunanistan'ın köyleriyle aynı, kasketli dedeleri dahil. Tek fark, caminin yerine kilise var. Bir de alfabeleri farklı. Latin alfabesi değil, Kiril alfabesine benzeyen kökeni Kıpti alfabesi olan 31 harfli bir alfabe. Alfa, beta, gamma, delta diye gidiyor. Yazılar sizi şaşırtabilir.

Adamlar tarihlerine sahip çıktığından pek İngilizce kullanmıyorlar ama hepsi İngilizce -bir çoğu da Türkçe- biliyor.

Selanik aynı İzmir, sahil şeridine baktığınızda kendinizi Karşıyaka'da, Kordon'da hissetmemeniz için bir neden yok:)


Yunanlılar aynı Türk'ler. Yanınızdan geçen tipin Türk olduğuna dair iddiaya girmeyin, kesinlikle yenilirsiniz. Tiplerimiz, davranışlarımız, konuşma, yeme şeklimiz hep aynı. Aynı coğrafyadan geliyoruz, mevsimler de tutuyor.

Kaldığımız otelin kahvaltı salonunda domates, salatalık, beyaz peynir ve zeytin bulmak da harikaydı. Odamızı temizleyen house keeping'ci ablaların bizi "Kalimera" diye selamlayıp, sarılması da pek güzeldi.

Otele yerleşir yerleşmez hemen keşfe çıktık. Sırt çantalarımızı aldık, otelden henüz bir adım atmıştık ki yaşlı bir amca bize yaklaşıp şiveli bir şekilde "hoşgeldinisss hoşgeldinisss, talebe misiniss?" dedi. Kendi aramızda Türkçe konuşmamızdan anlamış Türk olduğumuzu. Türkiye'de bir süre yaşadığını ve Türkleri çok sevdiğini söyledi. İlk karşılama harikaydı bu anlamda.

Yunanistan'da gündüz saatlerinde her yer kapalı. Gece açılıyor mekânlar. Aynen bizim turistik bölgelerimizdeki gibi millet dondurmasını ve çekirdeğini alıp sahilde arkadaşlarıyla turluyor. Frappe içiyor tüm gençler. Kısaca "soğuk ve buzlu nescafe" diyebiliriz buna. Bir sürü yerde yedik içtik, Türkçe konuşan tezgâhtarla, garsonlarla ya da Türkiye'ye gelmiş insanlarla karşılaştık hep. Tavır hep dostaneydi.

Cumartesi ve Pazar günü hep şehri dolaştık, Beyaz Kule ve Arkeoloji Müzesi'ne gittik.

Cumartesi akşamı Selanik'te rock bar ararken bizim gibi tiplerle karşılaştık, sohbet ettik, sarıldık, mekânı tarif etmekle kalmayıp mekâna götürdüler, hatta takıldık, eğlendik. İçeri girdiğimizde Pearl Jam çalıyordu.

Konserin yapılacağı mekânı çok merak ediyorduk aslında. Ama enterasan bir şey vardı, o da şehirde hiçbir yerde konser olacağına dair işaret olmamasıydı. Türkiye'de bar programlarında bile duvarlara afiş yapıştırırlar öyle değil mi? Konser biletim de olmasa sanki rüya olduğuna inanacaktım.

Pazar günü de Atatürk'ün doğduğu evi ziyaret ettik. 3 günlük Yunanistan macerasının büyük bir kısmı Radiohead'in heyecanından hayâl gibi geçse de iyi ki de gitmişim o topraklara. Fırsat olursa yine gitmek isterim.