Kişisel’ kategorisi için Arşiv

Şükür

Bayan Arıza tarafından Ekim - 7 - 2010 zamanında yazılmıştır.

ŞÜKÜR Soğuk bir gün. Kış. Normal. Evimdeyim. Sessiz ve huzurlu. Cam kenarı. Sıcak bir petek. Çay. Sıcacık. İçimi ısıtıyor. Ruhumu ısıtıyor. Yalnız değilim ve bu huzur verici. Esas yalnızlığı yaşamadım henüz. Şanslıyım. Çok sevdiğim insanları kaybettiğim nadir oldu. Şimdiyse buna hüzünlenecek zamanım yok. Boşa geçecek zaman. Sıcak bir zaman. Bana ait. Huzur verici bir boşluk. Camın kenarındayım. Beşinci kattayım. Kaygısız. İntihar. Hayır. İntihar etmek için değil. Seyretmek için. Karşımda kocaman beş tane bina. Dışardan bakınca çok boş. Ruhsuz. Oysa onlarca – belki de yüzlerce – insan farklı amaçlar için sığınmışlar binalara. Harıl, harıl çalışıyorlar. Soğuktan korunuyorlar. Hissetmiyorlar. İçerdeler. Binadan çıkanların şükrettiğini görmedim. Bende etmiyorum.

Delilik olurdu. Sıcaktan soğuğa çıkan kaç kişi şükreder ki. Sarı paltolu bir adam. Şahsen tanımıyorum. O da diğerleri gibi. Benim gibi. Şükretmeyecek. Kaldırıp kafasını bakmayacak bana. Hiç tanışmayacağız. Sıcak bir paltosu var. Sarı. Hardal sarısı. Kenarları tüylü. İnsanı üşütmeyecek bir palto. Yaşlı. Adam da yaşlı. Köşeyi döndü. Fotoğrafçının önünden geçti ve yerler de kar var, bazı yerlerde var. Yol tamamen kar kaplı değil. Boş beyazlığı anımsatıyor o kadar. Hayatımızı dolduran renkler iki gün önce geri geldi. Normal. Ve adam düştü. Bu düşen yedinci adam sabahtan beri saydığım. Daha da sayacağım bu gidişle. Bu da bir yerini kırmadı. Toparlanmaya çalışıyor. Zordur düştükten sonra toparlanmak. Şaşkınlık. Utanç. Bir patron. Ve utanıyor. Ama üşümüyor. Pantolonu ıslandı. Biraz. Siyah pantolon bunu pek açığa vermiyor. Toparlandı adam. Sövüyor hayata. Kara.  Soğuğa. Ailesine. Yanında çalışanlara. Etraftan bakanlara. Yoldan geçenlere. Geçmeyenlere. Kimin umurunda. Haklı. Hayata sövmek için bir sebebe sahip olmalı insan. Ve yaşlı adamın bir sebebi var. Düştü. Ve paltosunun yakası yırtıldı. Bu gün o da diğer yedi kişinin gazabına uğradı. Belki daha fazlası. Zira ben hep seyretmedim. Ara sıra çişe gittim. Su içmeye gittim. İşetecek bir su var evde. İçtim. Ve seyrettim. Düşenleri. Sonra işedim. Bütün gün. Kimsenin haberi yok benden. Ve bu gün yedi kez şükrettim. Şanslıydım. Evdeydim. Ve düşenleri seyrettim. Gülmedim. Komik değildi. Ve hava kararıyor. Birazdan. Düşenleri görmem zorlaşacak. Sıkılmaya başladım zaten. Belki dışarı çıkmalıyım. Dikkat etmeliyim. Bastığım yere. Bakmalıyım ara sıra. Yukardan beni seyreden. Çay içen. Zaman geçiren. Şükreden var mı diye.

 Anıl 2002 Selamiçeşme   (Bu yazıyı 2002 yılı kış aylarından birinde Charles Bukowski okunduktan sonra dingin bir ruh hali ile yazmıştım.)

Sibirya

Bayan Arıza tarafından Ekim - 7 - 2010 zamanında yazılmıştır.

Tahsin T'den "Sibirya"

Akşam çökerken İstanbul'un üzerine, İstanbul'un ona ne verdiğini düşünüyordu… O akşam, iplerin koptuğu, buz dağının çözüldüğü ya da binyıllardır bir dağın zirvesinde, neredeyse tarihe tanıklık etmiş en yaşlı kayanın aşağı yuvarlanıp yerlebir olduğu akşamdı… Bir şey olmamıştı aslında, hayatında maddi olarak bir değişiklik olmamıştı… Hatta, vücudunun herhangi bir organı gibi ona bağlı, yanından ayrılmayan bir dostu olsaydı bile, bu dost onun o gün de sıradan bir gün yaşadığını zannederdi. Sağındaki ve solundaki melekler eğer düşünce okuyamıyorlarsa şayet, o anın marazi bir yoğunluk anı olduğunu anlamazlardı…

Tutkuyla sevdiği bu şehir ona bir şey vermemişti. Burda doğmuştu, burda büyümüştü, burda okumuştu… Bunları düşündükten sonra burada öleceğini kestirmesi de, pek zor olmazdı. Ölürken bir evde, bir huzurevinde ya da bir hastanede ölmesi önemliydi çünkü sevdiği bu şehrin göğünü, bulutunu veya yıldızlarını seyrederek ölmek daha güzel bir doğum olurdu öteki dünyaya…

Küçüklüğünde pek farkına varamamıştı aslında yazgısının. Diğerleri gibiydi, onlardan bir farkı yoktu, diğer arkadaşlarıyla oynuyordu, hepbirlikte, beraber… Ne olursa beraber oluyordu… Herkesin şartları aynıydı, ha evsahibinin oğlu ha o, ha iki ev ötedeki Hüseyin amcanın oğlu, mahallenin kızları, alt komşunun sümüklü kızları bile onlarla oynuyordu. Hiçbir fark yoktu… Aşk doğmamışdı henüz, yanlızlık daha ana babası tanışmamış, doğmamış bir cenin gibiydi, gurur da henüz uğramamıştı hiçbirine, kibir ancak bi arkadaş yeni bir oyuncak aldı mı hava atma halinde görülüyordu birbirlerinde, ileride bu içlendirme olayı can yakmaya dönüşecekti ve bu silah çoğu insan tarafından ileride sürekli kullanılacaktı.

Garip olan, neye ihtiyacı olduğunu bilmemesiydi şimdi. Nefes alıp verdiği sürece yaşıyor olduğunu biliyordu. Öyle bir toplumsal statü içerisindeydi ki, kendinden aşağıdakileri görüp şükür, kendinden yukarıdakileri görüp kin sahibi oluyordu. Ancak bu ikisi birlikte yaşayamazdı. Bu durum gibi, sürekli yaşadığı dönemlerde bile bir ayar tutturamamıştı. Bazen en rezil yerlere gidip yaşamak zorunda kalır, bazen de paranın görkemli şatolarına girmek ve orda hatır için saatlerini geçirmek zorunda kalırdı. Sonunda kendi sağlığını kaybetme noktasına geldi. Kararsızlık, iyi mi, kötü mü olmaya hala karar verememişlik yakıyordu canını. Her yerde bu ikisini görüyor, ve çıkarlar doğrultusunda ne gibi olmak istediğine bir türlü karar veremiyordu. Veremedi de.

Kendine ait bir ruh eşi olmadığını biliyordu. Çünkü öyle kişiler olsa bile asla kendileri gibi biriyle bir şeyler paylaşmak istemeyecek, sürekli üstle altta gidip gelirken, kendileri gibilerinin farkına varamayacaktı. İnsanların yaptığı çoğu şey onda bir yüz buruşturma şeklinde sonuca varıyordu. Çoğu masum insanın yaptıklarını rezalet ve utanç verici görüyordu. Belki öyleydi bunlar ancak başkalarına zarar vermedikleri sürece, bu durumu kötü olarak yorumlamak ancak kıskançlıkla açıklanabilirdi. Duyduğu çoğu öfkenin nedeni belki de buydu. Belki değil… belki gerçekten de bunlar doğruydu, ancak ona o yaşına kadar ailesi tarafından öğretilen değerlere aykırı tutum sergiliyordu gördüğü insanlar. Bu durumda bir çıkmazdı.

Zaman ilerledikçe kimsesi kalmayacak noktaya gelmişti. Hala birey olduğunu fark edememiş, ergenlikle birlikte çocukluk rayından kopan lokomotifi bir türlü herhangi bir raya sokamamıştı. Kararsızlıkdı bu genel anlamda. İyiyi mi kötüyümü seçecekti bilmiyordu. Vicdanının sesiyle hayat farklı farklı şeyler söylüyordu ona. Bu ayrımı teorik olarak akılda güzel bir şekilde tetkik etse bile, bunu uygulamaya dökemiyordu. Çünkü yapacağı şeyler o çevrenin insanlarına garip, belki de enayilik olarak görülecekti. “Ne kaparsam kâr” mantığıyla hareket eden çevre, onun yaptıkları işleri muhakkak anlamsız görecekti. Belki de görmezdi. Beklide etkilenirlerdi ama bu işlere cesaret etmek bambaşka bir konuydu.

Geleceğin kapısı puslu bir sisle kaplıydı, sadece bir metre çapındaki alanı görebiliyorldu yaşadığı müddetçe. Gelecekten eğer böyle giderse bir şeyler umacağını zannetmiyordu. Ama hiç belli olmaz kaderin ne getireceği. Yaşadığı döneme bir de kendisine baktığında, tarihte tıpkı kendisi gibi olan insanların ne derece yükseldikleri –akıl almaz bir şeydi ama- ortadaydı. Ya bunlar tüm dünyayı kana boğmuş çıkmıştı, ya da gerçekten güzel eserler bırakmıştı ortaya. Yani bu insanlar ya kötüyü seçip bir Hitler olmuş, ya da iyiyi seçip bir Dostoyevski olmuşdu. Diğerleriyse kendi yaşamına adamıştı kendilerini, kendi yaşam çaplarında yaşamları sona ermişti. Yani hiç olmazsa ilerisi biraz açıkdı; ya kötüyü, ya da iyiyi seçecekti. Ama ne olursa olsun arada kalmayacaktı.

tahsin tepecik.  

Ölümün Metresi

Bayan Arıza tarafından Ekim - 7 - 2010 zamanında yazılmıştır.

Ölümün Metresi

Bir bahçe, cennet olmalı, ufuk çizgisine kadar dümdüz, çimen ve papatya dolu…

Güneş, güzel güneş, tenimi ısıtan ama gözlerimi kamaştırmayan… güneşi hiç sevmedim, hep aydınlıkta çatılan kaşlarım güneşin nasıl bu kadar fevkalade olabildiğine şaşırmış, kalkmış. Gülümsüyorum. Bir ağaç, hani insanın beyninin arka kısmında bir takım hormonlar salgılayan şu organa benzeyen, hayat ağacı… Kafamı güneşe merhaba demek için kaldırınca farkediyorum sırtımı ağaca dayamış, bağdaş kurmuş oturduğumu, ama ben ağaçları da sevmem, ne zaman sırtımı yaslasam hep canımı yakar sert gövdeleri, şaşırıyorum, nerdeyim?! Sonra bir irkilişle gözlerimi önüme indiriyorum, bir silüet, bir erkek, yüzü yok, sadece elleri var, ellerimizi birbirine çarparak çocukça bir oyun oynamaya başlıyoruz. Kim olduğunu bilmediğim, bunu umursamadığım o adam, eğilip dudaklarıma bir öpücük konduruyor. Şımarık bir kız çocuğuyum içimi dolduran bu huzur bahçesinde, ellerimi belime koyup onu şakacıktan azarlıyorum : -Mızıkçı şey… Beni kendine çekip sarılıyor, tüm bedenimi çekiyor içine, tek vücut olmak denen duyguyu ilk keztadıyorum… Göğün en yüksek katmanından birden düşmeye başlıyorum işte sonra, ağır çekim bir düşüş bu, korku, adrenalin… Zırrrr! Saat okula gitmek üzere uyanma saati. Bu hediye ya da lanet, siz karar verin bana 9 yaşındayken geldi, huzur duygusunu ilk kez o zaman hissettim, hayatın, daha doğrusu hayatımın amacını da o zaman saptadım. Şimdi 9 yıl sonra tekrar bu rüyayı gördüm, son 9 yıldır her gece bu rüyayı görmeye yatıyordum, her sabah da o huzuru bulmaya uyanıyordum. Çok erkek tanıdım, hepsinde o yüzü aradım, bazılarını "o" sandım, yanıldım. Bazen bir zaferde aradım huzuru, bazen yalnızlıkta, bazen o an sevdiğimi düşündüğüm erkeğin kollarında, bazen gerçekten bulduğumu sandım, ama dün anladım ki, hepsi bir yanılsamaymış. Bir huzur bağımlısıyım ben, hiç almadığım bir uyuşturucuya bağımlıyım. Bu gece o rüyaya yatmıyorum, bu gece umuda yatmıyorum, bu gece acıya yatıyorum, farketmenin acısına. Konforu hayal kırıklıklarında bulmuş bir ruhum ben. Cehaletin mutluluğunu yitirmiş, hep fazla hevesli ve meraklı olmuş bir insan gezginiyim. Umutlarım deneyimlerimden az, şaşırmalarım kayıp. Nerde düşürdüm çocuksu heveslerimi, kimin gözlerinde kaldı masum bakışlarım… İsyanlarım, faturalarımdır. Birgün gelecek o kadar isyan etmiş olacağım ki, isyanlarım da kaçacak benden, elimde yine bir jilet, yalvaracağım tüm tanıdık yüzlere bir parça merhamet için, duvarları yumruklayacağım acılarım evrilsin diye, eve kapanacağım birileri arasın diye. Bu kadar düşmeden acılarımla barışmalı, hep daha çok istemeliyim, "son" a dair "son" umudum için, kendi içimdeki terazinin bir küfesini acıyla doldurmalıyım ki, belki öldüğüm an o huzuru hakedebilirim, ölüm meleği, tutar beni dudaklarımdan öper ve, o huzuru yeniden tadabilirim tüm gerçekliğimle… Ve sona ermeden bitmiş bir hayat olmaz benimkisi…*

*Dancer In The Dark:"… and lives that were over before they were spent"

Selin AŞIROK

Oda

Bayan Arıza tarafından Ekim - 7 - 2010 zamanında yazılmıştır.

Ozan Güler'den "Oda"

björk dinliyorum. Güya ışıklar açık ama içim köşesine kitaplar yığılmış ve loşluk barındıran havada. Raflar hayatımın bölümlenmiş plaklarıyla dolu; artik dinlediğimde ayni zevki alamadığım o anılarla dolu. Bir sürü plak! Dikkatimi çeken bir unsur ise plak renkleri; kırmızılar, gökyüzü mavileri ve fosforlu pembeler… Fakat kimisi istiflenmiş hüzünler, kimisi sefertası demir kaplarda günlük soğumuş çorbalara benziyor. İste daha bir özümseme noktasına geliyorum. Açıkça benim anılarım olduğu belli bu plakların. Benim gibi: dışarıdan –belki de- ışıklı alış veriş merkezlerini aratmayan ve –sözde- barok dönem abartısı içeren bir görüntüye sahip olmakla birlikte içi kaşık kaşık çocuk esirgeme kurumu yalnızlıklarına bırakılan. Odada hiç mobilya yok denilebilir; 60’lardan kalma eskimeye yüz tutmuşluğu artik çok gerilerde bırakan meşe masayı saymazsak. Yatağım bile sadece içi yaylı olan kısımdan ibaret! Oda karma karışık bir boşlukta, bunun kaçınılmaz sonucu huzursuz koyu lacivert bir yalnızlık… Ellerimde daktilo yağı izleri daktilo bile yokluktayken. Aklım yirminci yüzyıl ortalarında yapılmış bir blues partisinin hayali ve onu beyazken yasama isteğinde. Aklımda boşalan hayatıma üzüntülü bir bakisin sonuçları, getirisi ve en büyüğü olan koli koli götürüleri. Ve odamda hiçlik! En kötüsüyse bu boşunalik!  

13 Ağustos güncesi, örümcekleri, ruhaniliği için.

Bayan Arıza tarafından Ekim - 7 - 2010 zamanında yazılmıştır.

13 Ağustos güncesi, örümcekleri, ruhaniliği için.

MOR'a…

kahve dolu bi küvette yasamak ve ardına zoraki sevişmeleri yığmak.. küçücük vakitlerde mutlu olmak denen manik depresif olguları yasamayı başlattım içimde.

reçel dolu gözyaşlarım var. ve iğrenç derecede kokan, hattan boktan bile beter kokan şarap peyniri kokularına sahip Bir mutfakta Buzlu camın önündeki mavi şişeleri kırmadan pencereyi acıyorum. Nefes almak için… Yerlerde yapış yapış sekerli tuzlu reçel damlaları. Ve inanılmaz derecede çok DVD. üstünden hoplaya hoplaya geçiyorum salona. 4 gündür giydiğim çoraplarımı yerden alıp iz bırakmamak için çabuk olma gayretindeyim. Ve mor telaşlandığı için. Ve "i don't think so" adlı tişörtü istediğim için. Bir gün benim olması için. Bedenim ıslak saclarım kuru, karolar ıslak. "çabuk , çabuk, çoraplarını al"….. Derken dökülen bir gökyüzü rengi duvarlar arasında Kapıyı açmak zorunda kalıyorum. Özüm onda, -dışım kabuk- gidiyorum. Metal dış kapı aralanmadan, beynim bomboş, ruhum kırışık, sarılıyorum ona. öpüşüyoruz. Kuru. Sonra kapıyı açıyorum. manik depresifliğimi keşfetmemden fiiii tarihi öncesinde kesinleşen obsesifliğim tutuyo. Ve ana dış kapıyı örtüp tekrar öpüyorum. çok ince maddesel bi yığın iniyor merdivenlerden salakça bi muhabbetle fizikisel bir ayrılığı bitirirken. Camekanlı kapıyı kapadım. devam ediyorum. Hava kızıldan bile koyu. Pek bi hissim yok ağırlasan duygularım arasında. Ayaklarım Nişantaşı ‘nda dolanıyo. Aklıma dokunan son piyano sesleri geliyo. Arayamıyorum. ……

HIRKA MOR obsesifi manik depresif obsesif kompulsif…

ve daha pek çok bok!!!

Olası Fonlar:

Polly Jean Harvey – Small Drug Tamburada – Mavi Cocorosie – Good Friday Blonde Redhead – Falling Man  

Kızıl Kanatlar

Bayan Arıza tarafından Ekim - 7 - 2010 zamanında yazılmıştır.

Raskolnikov'dan "KIZIL KANATLAR"

Üstünde milyarlarca insanın yaşadığı bu dünyada, belki de çok daha fazlasının yaşadığı kainatta bir bireydi. İçine kapanık, kalın kalın tuğlalarla ördüğü çin seddi kıvamında savunma mekanizmalarıyla çevrili, hayata izole, yadırganan, acı çeken biriydi. Hayatına dair bir karar vermesinin zamanı geldiğini düşünüyordu. Hayatını düzene sokup bir işe girmek, saçını sakalını kesip, sürüye katılmayı düşündü önce. Hayır bu olmazdı daha doğrusu olamazdı. Ne bunu yapacak gücü hissedebiliyordu kendisinde ne de bu derece alçalmayı kabul edebiliyordu ruhu. Yaşadığı sefil hayatı kabullenip bu şekilde bir yaşamı devam ettirmeyi düşündü sonra. Hayır hayır bu da çok mantıksız bir seçenekti. Zaten bu dünyevi sefaletten uzaklaşmak için bazı karalar almayı düşünmemiş miydi? Peki ne yapmalıydı? Aklını daha iyi çalıştırır ya da cesaret verir diye birasından sağlam bir yudum aldı. Zaten yara aldığı zaman yaptığı şey hep aynıydı. Bol miktarda alkol, birkaç paket sigara, yüksek seli müzik ve yalnızlık. Tek nefes alabildiği ortam buydu. Bunları düşünmek hayli yordu azaptaki benliğini. Nasıl olduysa birden Dostoyevski düştü aklına. 40 yaşından sonra yaşamanın utanç verici, ayıplanması gereken bir şey olduğunu söylüyordu "yeraltından notlar" isimli muhteşem eserinde. Henüz 29 yaşındaydı. Dostoyevski'ye göre daha 11 senesi vardı. Ama bu şekilde yaşanacak 11 sene gözünde çok büyüyordu. Dışarıda harika bir yağmur yağıyordu, sonbaharın tüm güzelliği dumanlı odasının penceresinden içeriye doluyordu. Esrar torbasını açtı, fazla özenmeden otlu sigarasını sardı. Başı dönmeye başlamış, sarhoşluğuna bir de halüsinasyonlar eklenmişti. Penceresinin pervazına daha önce görmediği cinste bir kuş kondu. O kadar güzel, isyankar bir görünüşü vardı ki kuşun, hayran hayran bakıyordu. Simsiyah tüylerle bezeli bedeni, esen rüzgara, yağan yağmura aldırmadan vakur bir şekilde dimdik duruyordu. Cigarasından bir nefes daha aldı. Kuşun gözleri bir şeyler anlatıyordu.

Pencere dibindeki bu iki canlının bakışları kilitlendi ve konuşmaya başladılar:

-Hadi tak kanatlarını gidiyoruz. -Gidiyor muyuz? İyi ama nereye. -Korkularından çok uzaklara gidiyoruz. Bunu istemiyor muydun zaten? -Evet ama beni korkularımdan koruyan bir yerin var olduğunu bilmiyordum. Sen gerçekten ciddi misin var mı böyle bir yer? -Bana güven, benim görevim seni acılarından kurtarmak ve eğer beni takip edersen sonsuza kadar sana yaklaşamayacak kabusların. -Tamam geliyorum ama kanatlarımı takmamı söyledin, bunu nasıl yapabilirim? Senin gibi kanatlara sahip değilim ben. -Hayır sahipsin sadece görmeyi bilmiyorsun. Bana gerçekten inanıyor musun? -Evet inanıyorum. -Tamam o zaman şimdi yanına bak.

Gerçekten de yanında bir çift kanat gördü. Bembeyaz bir çift kanat. Üzerinden koyu kırmızı kanlar oluk oluk akıyordu. Soran gözlerle kurtarıcısı olduğunu iddia eden kuşa baktı

-Gerçekten bu kanatlar benim mi? -Evet senin. -Peki bu kan neden akıyor? -Çünkü şimdiden acılarından uzaklaşmaya başladın. Vaad ettiğim umut bile içindeki azabı biraz olsun azalttı. İşte bu kan da senin azabın, çilen yani kaçtığın her şey. Tamamen kurtulduğunda yani az sonra seni götüreceğim yere vardın mı bu kan oluk oluk akacak şimdikinden kat be kat daha fazla kan çıkacak.

Yüzü aydınlanmış, karalar bağlamış ruhu huzurla dolmuştu. Gözlerini kurtarıcısından ayırmadan kanatlarını taktı ve pencereye biraz daha yaklaştı.

-Hazırım ben. İşte kanatlarımı da taktım. Son kez soruyorum gideceğim yerde gerçekten daha çok kan akacak mı? yani acılarım uzaklaşacak mı bedenimden. -Ben de son kez söylüyorum ki güven bana.

Kolunda kanatları yanında da kurtarıcısıyla pervaza çıktı. Son bir kez bakıştılar, ikisi de birbirine gülümsedi ve ikisi birden kendilerini boşluğa bıraktılar. Kuş yukarılara doğru çıkıyordu, o ise kanatlarını çırpmasına rağmen uçamıyor, yere düşüyordu. Kafasını yukarı kaldırdığında kuşun pervaza geri dönmüş olduğunu ve kendisine gülümsediğini gördü. Sonra kanatlarına baktı, artık kanatların rengi tamamen kırmızı olmuş beyazdan eser kalmamıştı. Litrelerce kan boşanıyordu kanatlardan Gerçekten arınıyordu acılarından. Kan boşaldıkça daha da hafifliyor mutlu hissediyordu kendini. Ve sonra, önce dizleri sonra başı buz gibi kaldırıma çarptı. Bedeni paramparça olmuştu. Parçalanmış vücudunun etrafı kan gölüyle çevriliydi. Bütün acıları aforoz edilmişti bedeninden. Kanlı dudaklarında bir tebessüm vardı. Mutlu olduğu cansız bedeninin her halinden belliydi. Kurtulmuştu, vaad edildiği gibi kabusları beynini kemirmiyordu. Kuş pervazdan uçup kurtardığı kanlı yani acı çekmeyen bedenin yanına kondu. Gagasıyla, üzerindeki bütün kanın yok olduğu kanatları alıp, gri göğe doğru telaşlı telaşlı uçmaya koyuldu, çünkü kurtarılmayı bekleyen sayısız kayıp ruh ve onlardan akıtılacak oluk oluk kan vardı.

-SON-  

Kaybettik biz, mutsuzuz!!

Bayan Arıza tarafından Ekim - 7 - 2010 zamanında yazılmıştır.

Uyumsuz Penguen'den "Kaybettik biz, mutsuzuz!!"

Kurallar koydular ve daha biz doğmadan hayatımız üzerinde söz sahibi oldular. Onların kurallarına göre yaşayacaktık. Onların dersanelerine gidip, onların sınavlarına girecektik.onların okullarında okuyup, onların mesleklerini seçecektik. Onların mesaî saatlerinde çalışıp, onların dizilerini seyredecektik. Bu tekdüze parodi bittiğinde de sevenlerimiz bizi ‘rahmetle’ anacaklardı.  Onların o sıkıcı hayatlarına mahkumduk. Düşünme yetimizi kullanamayacağımız bir hayat tasarlamışlardı. Onların sınırlarının dışına çıkarsak düşünce suçlusu olacaktık, kurallarına uymazsak kaybeden…

Peki biz ne yapacaktık? Düşüncelerimizden emin olmak için bizi destekleyen birilerine veya bir topluluğun korumasına ihtiyacımız olmadığı için ‘azınlık’ bile olamadık. Bunaltıcı yalnızlığımız içinde hayallerimiz tek dostumuz kalmıştı.

Örümcek beyinlilerin düzeninin saçmalığını anladık. Ne bu dünya düzenini ne de mutsuz hayatlarımızı değiştirmeye gücümüz yok. Geriye çözümünü bulmamız gereken bir ikilem kaldı : En acısız yoldan biyolojik varlığımıza son vermek en iyi çözüm olabilir mi?

Ne olduk biz? ya da neydik ki zaten…

Güneşin yeniden doğacak olması bizim için bir mutluluk değil, sıkıntı kaynağı olmuştu. Çünkü her yeni gün rutin döngünün sürekliliği demekti. Yani bu korkunç dünyaya katlanmak zorunda kalacağımız bir gün daha. Bizi anlamayacakları, umursamayacakları 24 saat daha.. Bu döngüden her kurtulmak istediğimizde bir şekilde ikna edilip yaşantılarımıza geri döndürülüyorduk. Hayata karşı tahammülümüzü kaybedip krizler geçirdiğimizde, anlık korkaklığımız bitirmemize engel oluyordu. Dünyalıların zayıflık olarak adlandırdığı farklılığımız ve farkındalığımız onların yarışında hep geride kalmamıza neden oluyordu. Onların düşünme sistemlerini reddettiğimiz için aptal oluyorduk. Özgür olmak istediğimiz için haindik.

Bizden nefret etmelerine rağmen başlangıçta sevmiştik onları. Bize bu kadar işkence çektirmeselerdi hala da sevebilirdik. Eğer dünya yüzyıllar önce sandıkları gibi tepsi şeklinde olsaydı; kenarından aşağı, sonsuz boşluğa atlardık. Böylece bizi görmek zorunda kalmazlardı. Ama hala burdayız ve onlarla yaşamak zorundayız. Ya da onlar bizler…  

Çarpışma

Bayan Arıza tarafından Ekim - 7 - 2010 zamanında yazılmıştır.

Raskolnikov'dan "ÇARPIŞMA"

-Berbat görünüyorsun. -Hayır çok mutluyum -Mutlu musun? Neden? -Mutluyum işte. Hem neden böyle garipsiyorsun ki mutluluğumu? -Önce bana mutluluğunun nedenini söylemelisin. -Harika bir işim var, üstelik terfi de ettim, iyi para kazanıyorum, deniz manzaralı da bir ev aldım. -Peki kim olduğunu biliyor musun? -Anlamadım. Ne demek istiyorsun? -Kimsin sen? -Hala anlayamıyorum, adımı mı soruyorsun? -Hayır umrumda değil adın? -……. -Cevap ver kimsin sen? -Cevap vermek istemiyorum. -Neden korktun? -Çünkü beni rahatsız ediyorsun. -Eğer gerçekten mutluysan seni nasıl rahatsız edebilirim ki? -Mutlu olduğumu hissediyorum. Daha doğrusu senin gibi bir uğursuz karşıma çıkana dek böyle hissediyordum. -Peki şimdi ne değişti? -Bilmiyorum. Beni rahatsız ettin defol yanımdan. -Benim kim olduğumu biliyor musun? Çok sarhoşsun. Evinde otururken birden karşına çıktım ve benim kim olduğumu bilmeden, benimle konuşuyorsun. -Sahi sen kimsin. -Sence kimim? -Bilmiyorum ama iğrenç birisin. Yüzün çok tanıdık geliyor. -Beni çok iyi tanıyorsun. -Tanıyor muyum? Hayır seni tanımıyorum. -Az önce yüzümün çok tanıdık geldiğini söylemiştin. -Hayır söylemedim -Söylediğini sen de biliyorsun. Benden kaçamayacağını biliyorsun değil mi? -Neden beni rahat bırakmıyorsun. Hayatımda ilk defa mutluyum ve sen yine geldin ve buldun beni. -Tekrar ediyorum, eğer mutluysan ben seni nasıl rahatsız edebilirim ki? Hem senden bağımsızmışım gibi konuşmayı kes artık. -İstediğim tek şey bu şu anda benden kopman, uzaklaşman ve bir daha hiç karşıma çıkmaman. -Bunun olanaksız olduğunu biliyorsun değil mi? Şu durumda senin benden kopman en mantıklısı değil mi? -Lütfen bırak peşimi sana yalvarıyorum, mutlu olmak istiyorum. -Zaten mutlu değil miydin? -Değilim allahın belası sürekli karşıma çıktın ve beni hep mutsuz ettin. İşte yine buldun beni. -Şu anda karşımda durup mutlu insanı oynayan zavallı bulmuş olmasın beni? İyi dinle beni. Ben hep buradaydım ve sen her çıkmazında beni buldun. Çünkü sen diye bir şey yok. Biz diye bir şey var. Biz bir bütünüz. Bir kişiliğin iki yarısıyız. Ben gerçeğim, varolanım. Sense bu bedenin düşüncelerisin. Bu beden yaşadığı müddetçe ben yani gerçek var olacak. Sen yine kandırıp kısa süreliğine kaçıracaksın bu bedeni benden. Ama şimdi olduğu gibi onun döneceği tek yer ben olacağım yani gerçek. Şimdi kabullen gerçeğin karşısındaki mağlubiyetini ve yeni bir kandırma senaryosu buluncaya dek de uğrama bu bedene. Ve şunu da unutma ki senaryolar azalıyor ve bu beden yani bedenimiz sona hızla yaklaşıyor. Artık sana inanmamayı öğreniyor. -Gidiyorum. Artık yeni senaryolar bulma gücüm kalmadı. Mağlubiyeti de kabul ediyorum. Bir kez daha sen kazandın. -Git ve gelme bir daha. Artık daha fazla acı çektirme bedenimize. -Acı çektiren ben değilim sensin. -Hayır ben gerçeğim, yani ızdırap. Ama sen her geldiğinde ızdırap unutuluyor. Yalandan mutluluk iksirleri enjekte ediyorsun. Ve senin sahte olduğun anlaşıldığında beni daha da güçlendiriyorsun. -Yeter artık ne soracak sorum, ne de verebilecek bir cevabım var. Hele seni duymak hiç istemiyorum. Artık yok oluyorum. İşte bedenin bir yarısı gidiyor. -Hayır gitmiyor. Bu bedenin asıl sahibi benim zaten. Sen hiç olmadın. Sen hep bir sanrıydın. -………. -İşte bu kadar kolay yok olman. Artık görev bende. İşte sanrılarda yok oldu. Şimdi beni iyi dinle hükmettiğim beden. Ben acıyım, ben gözyaşıyım, mutluluğunun en büyük düşmanıyım, eğer beni daha da güçlendirmek istemiyorsan böyle ucuz kahramanlar gönderme üstüme, işte gördün yendim onu, daha önce olduğu gibi ve bundan sonra yollarsan yine yeneceğim onu. Ne işin, ne evin, ne de bol kazancın mutlu etmiyor seni. Çünkü sen her şeyin farkındasın aslında. Senin ruhun can çekişiyor ve sen böyle gereksiz ayrıntılarla kapamaya çalışıyorsun kanayan yaralarını. Öğren artık hep ben var olacağım, sadece ben var olacağım. Gör artık gücümü. İşte böyle, demek içki şişelerinin arasında göz yaşlarınla tuzlayarak yanaklarını kabul ettin gücümü. O zaman sefil bir biçimde uyu bakalım ve kabuslarına girmemem için sarsılmış inancınla dua etmeye devam et.

-SON-  

Bırak Beni, İçine Gireyim

Bayan Arıza tarafından Ekim - 7 - 2010 zamanında yazılmıştır.

Can Tokuri'den "Bırak Beni, İçine Gireyim"

Gözlerim kapalı, nefesimi tutuyorum olabildiğince; kalbimin sesini azaltmak için, en ufak sesi bile duyabilmek ve neler olduğunu anlamak için. Kapılar açılıyor, kapılar kapanıyor, ayak sesleri ve sessizlik. Yatağımdan kalkmama neden olacak kadar tedirgin edici bir sessizlik, kalbimin sarsıntıyla çarpmasına neden olacak ve kulaklarımı uğuldatacak bir sessizlik, uzadıkça uzuyor, gözlerim açılıyor. “Biraz daha uyusaydım, ufak bir rüya daha, biraz daha karanlık, biraz daha gece” diye yalvarır gibi tavana bakıyorum. Aslında beyaz olması gerekirken, isten kararmış olan tavana… Ve tekrar kapatıyorum gözlerimi, umutla kapatıyorum. Uykuya dalmak için unutuyorum her şeyi, nerede olduğumu, zamanı, sesleri ve sessizliği unutuyorum. Geçmişe gidiyorum, mutlu, huzurlu görüntüler çekip çıkarıyorum, yeniden yaşamak için uyumaya muhtacım. Ama olmuyor, rüya yataklarına inatla sokuşturduğum çiğ hayaller, isli sessizlikte boğulup gidiyor.

Korkuyla kalkıyorum, neler olacağını bilememenin ve yalnız olmadığım halde devam edeceğini bildiğim sessizliğin korkusu bu. Bütün varlığımı kaplıyor ve başka her şey yitiriyor önemini. İçimde giderek yükselen nefret, heyecan, acı birbirine karışıyor ve daha büyük bir suskunlukla patlıyor duvarlarda. Çünkü biliyorum, başka seçeneğim yok, mecburum hayatımı öldüresiye kaplayan isin kaynağına. Vazgeçip sonumu beklemeye başlamışım gibi çekiyor beni kendisine, gidip önüne diz çöküyorum, yalvarıyorum:

– Bırak beni…

– Ama… Güneş henüz doğmadı, hava soğuk, rutubetli; yerler ıslak ve ayakların çıplak, nasıl bırakırım seni? Nasıl bırakırsın beni?

– Lanet olsun biliyorum, yine de bırak beni n’olur. Bırak ıslanayım, bırak üşüyeyim ama hissedeyim yaşadığımı n’olur.

– İlk kez bana karşı böyle kibarsın, benim için değil kendi kurtuluşun için sanırım. Hala bencilsin, hala beceriksiz, hala iradesiz, hala bağımlısın benim gibi.

– Beni bağlayan sensin, beni bu hale getiren sensin, kendi eserine bağlanıp kalan ve sana bağlı kalmasını isteyen yine sensin… Bencil olan kim peki?

İkimiz de biliyoruz, defalarca girişilen ama hiç sonu gelmeyen mücadele tekrar ediyor kendisini. Sırayla yenik düşüyor, sırayla zafer kazanıyor, sırayla sonu gelmez bir öykü yazmaya devam ediyoruz. Yine de bırakamıyoruz savaşmayı, yine de vazgeçip dönemiyoruz kendi hayatlarımıza. Kim cesaret edecek ve kim yüklenecek bunca mücadelenin sorumluluğunu? Kim suçu üzerine alacak ve cezasını çekecek yıllarca? Kim yaşamaya hasret ölümü göze alacak kadar?

Susmaya devam ediyorum, suskunluğumuz bile bir savaş gibi, sırayla ve giderek güçlenerek yaralıyor bizi. Çekip gidesim geliyor ama nereye? “Neresi olduğu önemli değil yeter ki git” diyorum kendime. Bütün acılarına rağmen başka bir hayat olmalı başka gezegenlerde. Olanca yükünü, olanca suçunu, hatalarını, yenilgilerini, uykularını, rüyalarını ve hatta kapkara tavanını da al defol git! Tek bir soru, bağlayıp elimi kolumu koca bir çivi gibi çakıyor bedenimi olduğum yere; “Arkama dönüp bakmamayı becerebilecek miyim?” Cevabı biliyorum: Hayır. Biliyorum ki her gidişimin yarası hala yüreğimde, biliyorum ki bu en büyük gidiş yaradan daha öte; sürekli irin toplayacak nefes aldıkça ve sonunda ancak bütün organlarımı parçalayarak çıkacak dışarı, içimde ne varsa boşaltıp gidecek, kuru bir deri bırakacak arkasında, biliyorum.

Tek yapabildiğim izlemek hayatımı uzaktan. Kim girecek içeri? Kim çıkacak? Kim çarpacak kapıları? Kimin ayak sesleri sonsuz uykuya yatıracak beni? Kim haykıracak suratıma herkesin bildiği ama benim göremediğim gerçeği? Kim beni içine alacak sonsuza kadar, sıcak ve yumuşak rahminin içinde çırılçıplak saklayacak ve suda nefes almayı öğretecek yeniden? Işığa değil karanlığa ait olduğumu kim fısıldayacak olgunlaşmamış kulaklarıma? Kimin kalp atışları başımı yukarı kaldıracak ve ışıkla gelen hayata tekmeler savuracak cesareti verecek bana? Başlamamış hayatıma kim dur diyecek ve ormanların en ıssız zirvesinden gelen bir nefes gibi çekecek içine, tutacak bedeninde sımsıkı, bırakmayacak? Geri alacak tüm verdiklerini, kanını, canını, hayatını geri alacak benden, bütün borçlarımı silecek ve özgür bırakacak beni… Biliyorum bunu yapacak hiç kimse yok artık ve bunu yapacak bir “ben” de yok.

Geri dönüyorum yatağıma, yorganın altına gizleniyorum, görünmez oluyorum çocukluğumdaki gibi. Tekmeliyorum ışığı, tekmeliyorum hayatı… Uyku, al beni içine n’olur.

Bir meyve ağacının gölgesinde inşaat seslerini dinliyorum

Bayan Arıza tarafından Ekim - 7 - 2010 zamanında yazılmıştır.

BİR MEYVE AĞACININ GÖLGESİNDE İNŞAAT SESLERİNİ DİNLİYORUM

Uyanıyorsun birden, yazılan binlerce yazının ve hikayetin ortasında, söyleyecek binlerce cümle olmasına rağmen sessizce bakıyorsun. Biliyorsun aslında tüm bunlar da daha önceden yazılmış. Etkili bir giriş yapmak niyetinde değilsin. Anlamsızlık var sadece, hayatın bir kenarından tutma isteği var. Tutuyorsun işte, bildiğin tüm gerçeklere rağmen, her başarılı insana, kabul etmeyip aşağıladıklarına şaşırıyorsun. Beklenmedik bir durum çünkü. Aslında her insan başarılı olmak için var. Söylenmesi gereken herhangi bir şey, yaşanması gereken aşk değil. Seçimlerin karşısındasın işte. Kısıtlı zaman dilimlerinde, kendi hayal ettiklerinle yapamadıklarına üzülüyorsun. Bırak! Hepsini boşver. Hiç biri yeterli değil. Umursamıyorsun işte. Sadece senin dolaştığın sokaklara siniyor kokun, çok kısa bir süreliğine. Kedin evinde koklarken seni, bir o biliyor geçtiğin yollarda başkası asla takip etmedi seni. Ama hep takip edilmek istedin. Aradaki insansın sen. Zirveyi hayal ettin ve öyle çalıştın, yapmak istediğin herhangi bir şeyi en kolay yoldan en iyi şekilde başarmayı bekledin. Olmadı işte. Kendi mantığınla yürümedi. Ve yolun ortasında durup geriye baktığında varolmanın anlamsızlığını gördün. Tartıştığın onca değer, öğrendiklerin hiç bir şeydi aslında. Çünkü insan olmayı beceremedin. Sen kendi kurallarında direttin sadece. Yaptığın bir seçimse eğer belki de kötüyü seçtin! Kim bilebilir iyiyi seçtiğini? Hitlerin kötülüğü seçtiğini peşine takılanlar ne zaman anladı dersin? Anladıklarında umursadılar mı acaba bunu? Ama sen umursuyorsun başaramadıklarını. Bu yüzden en kötü durumda olan sensin şimdi. Dibe en çok sen vurdun. Kimseye itiraf edemesende, yüzleşemesende böyle bir gerçek var. O yüzden bu kadar kötü yaşıyorsun. O yüzden umudunu yitirdin. Madem ki düşüyorsun en fazla sen düşmelisin. İşte yine kendi seçiminle yüzleşiyorsun. Okuduğun binlerce kitabın, hayran olduklarının, yitirdiklerinin ve inadına tutunmaya çalıştıklarının ardından, kendi kuytu köşende sessizce okuyorsun, inatla, yılmadan, kendi seçimlerin için. Ve hala farkında değilsin arada kaldığının. Sen ortancasın. Kimsenin fark etmediği, önemsemediği, herhangi bir şey beklemediği insansın. Ama hep en üstü hedefledin, başaramadın en altta kök saldın yine olmadı işte. Olmuyor. Diğerleri gibi, normal bir hayatı, yaşamayı seçmedin.

Birden bire için geçiyor. Harikulade bir bahçedesin, bir ağacın tepesindeki meyveler seni cezbediyor, ama öylesine yüksekte ki meyveler. Belki de bu bahçe tanıdıktır. Belki çocukluğundandır. Meyveleri toplaman gerekiyor. Öyle söylendi sana. Bir adam var yanında, çok iyi tanıdığın ama kim olduğunu hatırlayamadığın yüzünü silmişler sanki. Beraber merdiveni taşıyorsunuz, adamın eline kıymık batıyor sırf bu yüzden cebinden çıkarttığı çakı ile elini kesip atıyor. Hiç kan yok. Miden bulanıyor gerçekten. Bir kıymık için değer miydi?

Uyanıyorsun ve gün ışıyor yüzüne hatırlayamadığın bir rüyanın acısı var içinde miden bulanıyor biraz. Ama aklın öylesine berrak ki, sanki saklı vadinin el değmemiş soğuk sularında yıkanmış, gizli bahçendeki günahlarından arınmışsın. Beyin kıvrımlarından insanlık akıyor. Geceden kalma bir belirsizlik. İnsan bazen kendisinden bile ürküyor. Ama hayır! Deminde söylediğim gibi, çok uzun zamandır yapmak istediğin şeyleri yapacaksın. En önemlisi kendi rutininden sıyrılıp hayal ettiğin işlerde en iyi sen olacaksın.

Ve günler geçecek, geçecek, geçecek…

Anil 23,12,04-00:44-Moda